zaman tüneli
ben kimin feykiyim
ben feykim ama kimin feyki olduğum hakkında en ufak bir fikrim yok.*
devamını gör...
ben kimin feykiyim
en çok sabata reyizin feykini ve kaç manita yaptığını merak ediyorum yalan yok.
onlaynsa yazsın aramızda kalacak söz.
onlaynsa yazsın aramızda kalacak söz.
devamını gör...
ben kimin feykiyim
şu sözlükte iyi ki maskesiz olmuşum.
her şeyi yazabilirim. ne bok yiyorsam biradan yapıyorum. açtığım başlıklara bakan biri zaten anlayacaktır, her telden yazımda var, aşırı özgür davranıyorum. gerçek hayattan eksiğim yok ama fazlam var. gerçek dünyada çoğu zaman sermaye ve risk var, burada o yok. o nedenle daha cesurum. başlık açma aşkım kendimin bir şeyler yapma, kalıpları sevmeme olayımdan kaynaklı. gerçek hayatta da kantinde olmayan bir yemeği falan yaptırıyorum, ya da restoranda var olan yemeği modifiye ekleme yapıyorum falan. kontrolüde seviyorum yani. sistemi benim kurmam acayip zevk veriyor.
her şeyi yazabilirim. ne bok yiyorsam biradan yapıyorum. açtığım başlıklara bakan biri zaten anlayacaktır, her telden yazımda var, aşırı özgür davranıyorum. gerçek hayattan eksiğim yok ama fazlam var. gerçek dünyada çoğu zaman sermaye ve risk var, burada o yok. o nedenle daha cesurum. başlık açma aşkım kendimin bir şeyler yapma, kalıpları sevmeme olayımdan kaynaklı. gerçek hayatta da kantinde olmayan bir yemeği falan yaptırıyorum, ya da restoranda var olan yemeği modifiye ekleme yapıyorum falan. kontrolüde seviyorum yani. sistemi benim kurmam acayip zevk veriyor.
devamını gör...
yaratılışın ikinci günü
çağan şengül ve hemsaye düetidir.
beni alıp bambaşka diyarlara götüren bir şarkıdır. fonu beni oldukça geriyor ve sözlerinin beynimdeki yankılanışı rahatsız edici. ama seviyorum yani yaşattığı his tanıdık geliyor, sebebini bilmesem de..
kurduğum deniz sesin
inandığım yerin göğün devrilmesin
eksik bi' yöndesin
kandırınca renginiz, akşam olunca gizlerim
uzandığın dallar mı meyvesiz
çoktan geçmişti çizgiyi kalbimiz
geriye dönüş yok eskiden beri yersiziz
her şey gibi az ve uzak değildi maviniz
çok yakındı yitti sahiniz
yüzünden tanımıştım, gördüğümde anladım
senden başka sebebim yok, çocukluk salıncağım..
yüzüme vuran rüzgarım, koşarken ki heyecanım.
içimden atamadığım en büyük korkularım.
tüm sıfatlar gereksiz, yeterlidir varlığın
adımlarım ağır ağır, kokun denizdi anladım
düşünmem bırakmayı, ruhumda dudak payı
bıraktım sana
iç kana kana...
kokun deniz ama,
izin vermez ankara
bir adım gidemem, geriye dönemem seni almadan oradan.
yorulmuşsun ama,
yaslan omzuma.
bir masalın yükü düşer, sensiz her gece aklıma.
tahmin edersiniz ki elzem (yazar) ukdesidir.
beni alıp bambaşka diyarlara götüren bir şarkıdır. fonu beni oldukça geriyor ve sözlerinin beynimdeki yankılanışı rahatsız edici. ama seviyorum yani yaşattığı his tanıdık geliyor, sebebini bilmesem de..
kurduğum deniz sesin
inandığım yerin göğün devrilmesin
eksik bi' yöndesin
kandırınca renginiz, akşam olunca gizlerim
uzandığın dallar mı meyvesiz
çoktan geçmişti çizgiyi kalbimiz
geriye dönüş yok eskiden beri yersiziz
her şey gibi az ve uzak değildi maviniz
çok yakındı yitti sahiniz
yüzünden tanımıştım, gördüğümde anladım
senden başka sebebim yok, çocukluk salıncağım..
yüzüme vuran rüzgarım, koşarken ki heyecanım.
içimden atamadığım en büyük korkularım.
tüm sıfatlar gereksiz, yeterlidir varlığın
adımlarım ağır ağır, kokun denizdi anladım
düşünmem bırakmayı, ruhumda dudak payı
bıraktım sana
iç kana kana...
kokun deniz ama,
izin vermez ankara
bir adım gidemem, geriye dönemem seni almadan oradan.
yorulmuşsun ama,
yaslan omzuma.
bir masalın yükü düşer, sensiz her gece aklıma.
tahmin edersiniz ki elzem (yazar) ukdesidir.
devamını gör...
zebercetin sessiz çöküşü
(bkz: anayurt oteli) romanından ve anayurt oteli uyarlamasından bahsetmek istiyorum. ikisi de türk edebiyatı ve sinemasının mihenk taşlarından. yalnızlık ve yabancılaşma gibi konuları öyle bir işliyor ki, okuduktan ya da izledikten sonra insan ister istemez kendi hayatına dönüp "ben ne yapıyorum?" diye düşünmeye başlıyor.
hikâyenin merkezindeki zebercet'ten bahsedelim. zebercet küçük bir taşra kasabasında, tren istasyonunun hemen yanında bulunan anayurt oteli'nin kâtibi. otel eskiden bir konak olarak yapılmış, sonradan otele dönüştürülmüş bir yapı. hayatı da neredeyse tamamen bu bina ile birleşmiş durumda. hem yönetici, hem resepsiyonist, hem bekçi. günleri birbirinin aynısı. müşterileri kaydetmek, odaları hazırlamak, hesap tutmak. sanki kurulu bir saat gibi yaşayan bir adam.
ama bir perşembe gecesi gecikmeli ankara treniyle gelen gizemli bir kadın bu düzeni bozuyor. kadın otelde bir gece kalıp gidiyor. ama zebercet için mesele orada bitmiyor. tam tersine, her şey orada başlıyor. kadının kaldığı odayı kimseye vermemeye başlıyor, her akşam aynı treni bekliyor, ışığı açık bırakıyor. sanki o kadın geri dönerse hayatı anlam kazanacak.
filmde macit koper'in canlandırdığı zebercet'in o donuk bakışları, kekeler gibi konuşması ve sürekli içine kapanan hali insanın içini burkuyor. adam resmen yalnızlığın vücut bulmuş hali gibi.

zebercet'i bazen eski bir saat kulesine benzetiyorum. dışarıdan bakınca sağlam durur ama iç mekanizması paslanmıştır. akrep ile yelkovan aynı yerde dönüp durur. insanlar artık o saatin ne işe yaradığını bile unutmuştur.
bu benzetmeyi aklıma getiren sahnelerden biri şu:
zebercet'in ortalıkçı kadına uykusunda saldırdığı sahne hem romanda hem filmde inanılmaz soğuk ve mekanik anlatılır. sanki bir insan değil de içi boşalmış bir makine hareket ediyordur.
kadın gittikten sonra zebercet'in zihni yavaş yavaş çözülmeye başlar. insanlarla ilişkisini keser, müşterileri kovar, kasabada amaçsızca dolaşır.
sonunda kontrolünü tamamen kaybeder ve ortalıkçı kadını boğarak öldürür. hikâye giderek daha karanlık bir yere sürüklenir.
freud'cu bir okumayla bakınca zebercet'in çocukluğundaki kırılmalar, bastırılmış cinselliği ve yalnızlığı onu adeta "iğdiş edilmiş" bir karaktere dönüştürmüş gibidir. içinde bir hayat isteği var ama bu istek hiçbir zaman gerçek bir karşılık bulamaz.
film boyunca zebercet'e yaklaşan insanlar vardır ama hiçbiri gerçek bir bağ kuramaz. otel müşterileri gelip geçicidir. ortalıkçı kadın sadece bir nesne gibi görülür. kasaba halkı mesafeli ve yargılayıcıdır. zebercet toplumun dışında kalmış bir figürdür. ne arkadaşı var ne doktoru ne de sığınabileceği biri. sadece otel.
ömer kavur'un kamerası da bu yalnızlığı güçlendiren bir şey yapar. otelin dar koridorları, loş ışıkları, ağır çekim gibi ilerleyen sahneleri... sanki bina yavaş yavaş zebercet'i içine çekmektedir.
bir noktada zebercet kendi kimliğini bile unutacak gibi olur. filmde sık sık kendi adını mırıldanması bu yüzden çok etkileyicidir.
filmin sonunda kendini asarken bile sadece "adım... zebercet..." diyebilmesi insanın içini ürperten bir andır. hayatı boyunca kimse tarafından gerçekten görülmemiş bir insanın son cümlesi gibi durur bu.

bu noktada hikâye biraz (bkz: arthur schopenhauer)'un karamsar felsefesini hatırlatıyor. yaşam isteği var ama dünya o isteği doyurmaz. zebercet'in intiharı da sanki bu çıkmazdan bir kaçış gibidir.
bu yazıda "yalnızlık" kelimesini çok kullandığımın farkındayım ama zaten romanın özü de biraz burada. taşra sıkıntısı, yabancılaşma, bastırılmış arzular ve bireyin toplumla çatışması.
bazen şunu düşünmeden edemiyorum. zebercet bugün yaşasaydı ne olurdu diye. muhtemelen küçük bir airbnb işletirdi. ama yine aynı şeyi yapardı. gecikmeli trenleri beklerdi. çünkü zaman değişiyor, şehirler değişiyor, teknolojiler değişiyor.
ama bazı yalnızlıklar hiç değişmiyor.
hikâyenin merkezindeki zebercet'ten bahsedelim. zebercet küçük bir taşra kasabasında, tren istasyonunun hemen yanında bulunan anayurt oteli'nin kâtibi. otel eskiden bir konak olarak yapılmış, sonradan otele dönüştürülmüş bir yapı. hayatı da neredeyse tamamen bu bina ile birleşmiş durumda. hem yönetici, hem resepsiyonist, hem bekçi. günleri birbirinin aynısı. müşterileri kaydetmek, odaları hazırlamak, hesap tutmak. sanki kurulu bir saat gibi yaşayan bir adam.
ama bir perşembe gecesi gecikmeli ankara treniyle gelen gizemli bir kadın bu düzeni bozuyor. kadın otelde bir gece kalıp gidiyor. ama zebercet için mesele orada bitmiyor. tam tersine, her şey orada başlıyor. kadının kaldığı odayı kimseye vermemeye başlıyor, her akşam aynı treni bekliyor, ışığı açık bırakıyor. sanki o kadın geri dönerse hayatı anlam kazanacak.
filmde macit koper'in canlandırdığı zebercet'in o donuk bakışları, kekeler gibi konuşması ve sürekli içine kapanan hali insanın içini burkuyor. adam resmen yalnızlığın vücut bulmuş hali gibi.

zebercet'i bazen eski bir saat kulesine benzetiyorum. dışarıdan bakınca sağlam durur ama iç mekanizması paslanmıştır. akrep ile yelkovan aynı yerde dönüp durur. insanlar artık o saatin ne işe yaradığını bile unutmuştur.
bu benzetmeyi aklıma getiren sahnelerden biri şu:
zebercet'in ortalıkçı kadına uykusunda saldırdığı sahne hem romanda hem filmde inanılmaz soğuk ve mekanik anlatılır. sanki bir insan değil de içi boşalmış bir makine hareket ediyordur.
kadın gittikten sonra zebercet'in zihni yavaş yavaş çözülmeye başlar. insanlarla ilişkisini keser, müşterileri kovar, kasabada amaçsızca dolaşır.
sonunda kontrolünü tamamen kaybeder ve ortalıkçı kadını boğarak öldürür. hikâye giderek daha karanlık bir yere sürüklenir.
freud'cu bir okumayla bakınca zebercet'in çocukluğundaki kırılmalar, bastırılmış cinselliği ve yalnızlığı onu adeta "iğdiş edilmiş" bir karaktere dönüştürmüş gibidir. içinde bir hayat isteği var ama bu istek hiçbir zaman gerçek bir karşılık bulamaz.
film boyunca zebercet'e yaklaşan insanlar vardır ama hiçbiri gerçek bir bağ kuramaz. otel müşterileri gelip geçicidir. ortalıkçı kadın sadece bir nesne gibi görülür. kasaba halkı mesafeli ve yargılayıcıdır. zebercet toplumun dışında kalmış bir figürdür. ne arkadaşı var ne doktoru ne de sığınabileceği biri. sadece otel.
ömer kavur'un kamerası da bu yalnızlığı güçlendiren bir şey yapar. otelin dar koridorları, loş ışıkları, ağır çekim gibi ilerleyen sahneleri... sanki bina yavaş yavaş zebercet'i içine çekmektedir.
bir noktada zebercet kendi kimliğini bile unutacak gibi olur. filmde sık sık kendi adını mırıldanması bu yüzden çok etkileyicidir.
filmin sonunda kendini asarken bile sadece "adım... zebercet..." diyebilmesi insanın içini ürperten bir andır. hayatı boyunca kimse tarafından gerçekten görülmemiş bir insanın son cümlesi gibi durur bu.

bu noktada hikâye biraz (bkz: arthur schopenhauer)'un karamsar felsefesini hatırlatıyor. yaşam isteği var ama dünya o isteği doyurmaz. zebercet'in intiharı da sanki bu çıkmazdan bir kaçış gibidir.
bu yazıda "yalnızlık" kelimesini çok kullandığımın farkındayım ama zaten romanın özü de biraz burada. taşra sıkıntısı, yabancılaşma, bastırılmış arzular ve bireyin toplumla çatışması.
bazen şunu düşünmeden edemiyorum. zebercet bugün yaşasaydı ne olurdu diye. muhtemelen küçük bir airbnb işletirdi. ama yine aynı şeyi yapardı. gecikmeli trenleri beklerdi. çünkü zaman değişiyor, şehirler değişiyor, teknolojiler değişiyor.
ama bazı yalnızlıklar hiç değişmiyor.
devamını gör...
efsun
füsun ve efsane kelimeleriyle aynı kökten olup; büyü, sihir, tılsım manalarına gelen farsça kelimedir.
devamını gör...
çal fikrimi deli et beni
devamını gör...
ben kimin feykiyim
çok basit bir soru. bu sözlük niye bu kadar gizem kasıyor arkadaşım her başlıkta feyk profil ordusundan bahsediliyor. kapalı kapılar ardında istihbaratlar dönüyor, tapeler havada uçuşuyor. bakın ben daisyderin feyk çıktığından beri kimseyle konuşamıyorum paranoyak oldum. onu da gizlediniz kimin feyki olduğunu söylemediniz. burama geldi bakın burama. biriniz gerçeği söyleyene kadar sözlüğü bırakıyorum.
devamını gör...
çal fikrimi deli et beni
baktım ki çalacak bir şey yokmuş a aaaaa.
devamını gör...
türk müzik tarihinin en iyi klipleri
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
bir süredir şöyle hissediyorum.
devamını gör...
ilim yayma cemiyeti
akşam üstü bizim dükkana gelmişler çırak diyor ki islamiyet’i dağıtma vakfından geldiler. ulan bu böyle mi oluyordu dedim kafam karıştı. sen müslüman değil misin olum niye sana geldiler dedim, bilmiyorum abi kontrol edecekler herhalde diyor. çıkarıp gösterseydin sünnetine de baksalardı dürzü dedim yürü laiklik elden gidiyor koştuk dükkana. bizi beklememişler yandaki çorbacıya gitmişler. allah çarpsın yaşandı ama devotus kim ki? herkesin dilinde bi fake yazar. kim bu tek kişilik dev kadro birisi açıklasın?
devamını gör...
türk müzik tarihinin en iyi klipleri
ciddi olmam gerekirse sezen aksu'nun yanmışım sönmüşüm ben klibi, ciddi olmamam gerekirse yönetmenliğini ibrahim tatlıses'in yaptığı ferhat güzel'in polis misen jandarma mı klibi derim.
devamını gör...
fok balığı
(bkz: balık)
devamını gör...
fok balığı
(bkz: balık babandır) *
devamını gör...
türk müzik tarihinin en iyi klipleri
devamını gör...



