zaman tüneli
hayal kırıklığı
(bkz: disenchantment)
devamını gör...
hayal kırıklığı
kırılır ama eğilmez hayallerimiz var. her seferinde yenisini yapıp en sert şekilde kırmaktan korkmadığımız.
devamını gör...
jin jiyan azadi
flood gerekçesi ile silinen bir entrym vardı burada, yok etmişler.*
önce sağlık, sonra da entry onların olsun, gene yazarız.
"tayfasını böyle yerlerde de görmek isteriz." dediğimiz bir entry için rollenen tayfaya soralım: hayrola kötü bir şey mi dedik?*
yalnız çarpıcı bir gerçek var ki; birileri bazı açılardan dezavantajlı olduklarını daha iyi anlatamazdı. 140jurnalciyi getirmişler burada örnek vermişler. 140jurnalci kim mi? araştırın görürsünüz.
kaldı ki aynı rollenen tayfa iyiden iyiye belli ettikleri üzere "türk sistemi"ni kendilerine rol model almışlar ancak uygulamasını sözle saldırarak yapacak kadar da dezavantajlı olduklarını serivermişler ortaya.
defalarca sorulan ve cevap dışında her şeyin duyulduğu şeyleri yazmayacağım veya sormayacağım burada.
ancak güzel ülkemin nadide parçası edirne'ye uzanmaya kalkmak, kendi altı boş tezlerini savunmak için gibi gözüküp yapılan ad-hominemi gizleyememesi ile taktiklerindeki tutarlılığın hangi seviyede olabileceğini göstermesi bakımından çok net veriler sunuyor.
hele ki diğer türk ülkeleri örneği ile beni benden alan savunma çabası kelimenin tam anlamıyla sefilce.
keşke bahsi geçenleri (isim vermeden de anlaşılacak gerçi) vahşice katledilip taşların altına gömülen minicik bir kız çocuğu için de tepki verirken görseydik.
mesela aylardır kaybettiği evladı için tek başına adalet arayan baba için görseydik.
evladının tek suçu(?!?) pazara gitmek olan bir annenin feryatlarına kulak verirlerken görseydik.
daha geçen ay 8 mart günü keşke gündeme gerçekten kadın hakları için geldiklerini görseydik.
mesela 8 martta kendi görüşlerinden olmayan bir kadını sürü halinde sıkıştırıp gördükleri reaksiyon ile bir de rezil olmalarıyla görmeseydik.
görüldüğü üzere konunun genel bir düşmanlıkla alakası var.
ancak kimin kime genel bir düşmanlığı var, işte o besbelli.
önce sağlık, sonra da entry onların olsun, gene yazarız.
"tayfasını böyle yerlerde de görmek isteriz." dediğimiz bir entry için rollenen tayfaya soralım: hayrola kötü bir şey mi dedik?*
yalnız çarpıcı bir gerçek var ki; birileri bazı açılardan dezavantajlı olduklarını daha iyi anlatamazdı. 140jurnalciyi getirmişler burada örnek vermişler. 140jurnalci kim mi? araştırın görürsünüz.
kaldı ki aynı rollenen tayfa iyiden iyiye belli ettikleri üzere "türk sistemi"ni kendilerine rol model almışlar ancak uygulamasını sözle saldırarak yapacak kadar da dezavantajlı olduklarını serivermişler ortaya.
defalarca sorulan ve cevap dışında her şeyin duyulduğu şeyleri yazmayacağım veya sormayacağım burada.
ancak güzel ülkemin nadide parçası edirne'ye uzanmaya kalkmak, kendi altı boş tezlerini savunmak için gibi gözüküp yapılan ad-hominemi gizleyememesi ile taktiklerindeki tutarlılığın hangi seviyede olabileceğini göstermesi bakımından çok net veriler sunuyor.
hele ki diğer türk ülkeleri örneği ile beni benden alan savunma çabası kelimenin tam anlamıyla sefilce.
keşke bahsi geçenleri (isim vermeden de anlaşılacak gerçi) vahşice katledilip taşların altına gömülen minicik bir kız çocuğu için de tepki verirken görseydik.
mesela aylardır kaybettiği evladı için tek başına adalet arayan baba için görseydik.
evladının tek suçu(?!?) pazara gitmek olan bir annenin feryatlarına kulak verirlerken görseydik.
daha geçen ay 8 mart günü keşke gündeme gerçekten kadın hakları için geldiklerini görseydik.
mesela 8 martta kendi görüşlerinden olmayan bir kadını sürü halinde sıkıştırıp gördükleri reaksiyon ile bir de rezil olmalarıyla görmeseydik.
görüldüğü üzere konunun genel bir düşmanlıkla alakası var.
ancak kimin kime genel bir düşmanlığı var, işte o besbelli.
devamını gör...
hayal kırıklığı
üstüne söylenecek çok şey var ama yine de kalp kırıklığından iyidir.
çünkü, kişi burada kendi iç bilgeliğine ihanet ediyordur ve bu düzeltilebilir bir şey.
tamamen yanılmayı istememekle alakalı.
çünkü, kişi burada kendi iç bilgeliğine ihanet ediyordur ve bu düzeltilebilir bir şey.
tamamen yanılmayı istememekle alakalı.
devamını gör...
stendhal sendromu
insan bazen bir şeye bakar ve o bakış sadece “güzel” diye geçiştirilecek bir şey olmaz. fotoğraf çekip, “aa ne kadar hoş” deyip yürümeye devam edemezsin. birden içine doğru bir çöküş olur. kalp tekler, hızlanır, nefes daralır, vücut sanki “dur bir dakika, bu neydi şimdi?” der. işte stendhal sendromu tam olarak bu. estetik bir şey karşısında bedenin fiziksel olarak isyan etmesi. baş dönmesi, kalp çarpıntısı, dizlerin boşalması, bazen gözlerin dolması... kulağa tiyatro gibi geliyor değil mi? ama değil.
floransa’da yaşamış adam bunu. kiliseleri gezerken, bir freskin önünde, bir heykelin karşısında birden duruvermiş. yürüyemiyor, duvara yaslanmak zorunda kalıyor. kalbi deli gibi atıyormuş, başı dönüyormuş. tek bir tablo değildi mesele. üst üste biniyordu her şey. rönesans’ın ihtişamı, yüzyılların ağırlığı, kendi yalnızlığı, hayattaki bütün arayışları... hepsi aynı anda üstüne çullanıyordu.
ben ilk duyduğumda içimden “ulan iyi anlatmış, ama abartmış biraz” demiştim. sonra bir gün, hiç beklemediğim bir anda, kendi başıma yaşadım benzerini. ne olduğunu tam hatırlamıyorum bile. belki bir şarkıydı, belki bir fotoğraf, belki bir sokak köşesinde ansızın karşıma çıkan bir ışık... ama o anda sadece o an yoktu. içimden uzun zamandır sessizce bekleyen bir şey fırladı çıktı. geçmişten bir acı, bir özlem, yarım kalmış bir duygu... hepsi bir anda üst üste geldi. fazla geldi. boğazım düğümlendi, gözlerim doldu, bir süre olduğum yerde kalakaldım. o zaman anladım ki mesele güzellik değil aslında, yoğunluk.
insan sadece bakmıyor çünkü. baktığı şeye kendi biriktirdiklerini de döküyor. aynı tabloya bin kişi bakar, bin farklı şey görür. kimisi sadece fırça darbelerini görür, kimisi renklerin dansını. ama bir kişi de kendi yarasına, kendi mutluluğuna, kendi boşluğuna denk gelir. ve o denk gelme hali çok ağırdır. taşır insanı.
stendhal sendromu bana hep şunu hatırlatıyor: bazı şeyler bizi güzel olduğu için değil, içimizde hazır bekleyen bir yere dokunduğu için sarsıyor. dışarıdaki ne kadar muhteşem olursa olsun, içeride o kapı aralık değilse hiçbir şey olmaz. o kapı aralandığında ise kontrol sende değildir artık.
bu yüzden biraz da şans işi gibi geliyor bana. her gün olmaz. her tabloda, her şarkıda, her manzarada olmaz. ama olduğu zaman geçiştiremiyorsun. çünkü o anda gördüğünden çok, hissettiğin şey büyüyor içinde ve biz insanlar her zaman hissettiği kadar güçlü olamıyor maalesef.
floransa’da yaşamış adam bunu. kiliseleri gezerken, bir freskin önünde, bir heykelin karşısında birden duruvermiş. yürüyemiyor, duvara yaslanmak zorunda kalıyor. kalbi deli gibi atıyormuş, başı dönüyormuş. tek bir tablo değildi mesele. üst üste biniyordu her şey. rönesans’ın ihtişamı, yüzyılların ağırlığı, kendi yalnızlığı, hayattaki bütün arayışları... hepsi aynı anda üstüne çullanıyordu.
ben ilk duyduğumda içimden “ulan iyi anlatmış, ama abartmış biraz” demiştim. sonra bir gün, hiç beklemediğim bir anda, kendi başıma yaşadım benzerini. ne olduğunu tam hatırlamıyorum bile. belki bir şarkıydı, belki bir fotoğraf, belki bir sokak köşesinde ansızın karşıma çıkan bir ışık... ama o anda sadece o an yoktu. içimden uzun zamandır sessizce bekleyen bir şey fırladı çıktı. geçmişten bir acı, bir özlem, yarım kalmış bir duygu... hepsi bir anda üst üste geldi. fazla geldi. boğazım düğümlendi, gözlerim doldu, bir süre olduğum yerde kalakaldım. o zaman anladım ki mesele güzellik değil aslında, yoğunluk.
insan sadece bakmıyor çünkü. baktığı şeye kendi biriktirdiklerini de döküyor. aynı tabloya bin kişi bakar, bin farklı şey görür. kimisi sadece fırça darbelerini görür, kimisi renklerin dansını. ama bir kişi de kendi yarasına, kendi mutluluğuna, kendi boşluğuna denk gelir. ve o denk gelme hali çok ağırdır. taşır insanı.
stendhal sendromu bana hep şunu hatırlatıyor: bazı şeyler bizi güzel olduğu için değil, içimizde hazır bekleyen bir yere dokunduğu için sarsıyor. dışarıdaki ne kadar muhteşem olursa olsun, içeride o kapı aralık değilse hiçbir şey olmaz. o kapı aralandığında ise kontrol sende değildir artık.
bu yüzden biraz da şans işi gibi geliyor bana. her gün olmaz. her tabloda, her şarkıda, her manzarada olmaz. ama olduğu zaman geçiştiremiyorsun. çünkü o anda gördüğünden çok, hissettiğin şey büyüyor içinde ve biz insanlar her zaman hissettiği kadar güçlü olamıyor maalesef.
devamını gör...
kavga eden psikolog
bilmekle uygulamak arasında kalmış kişi.
devamını gör...
sırça fanusun içinden yazan insanlar
devamını gör...
kavga eden psikolog
psikologlarda insandır ve onlarda başka psikoloğa/psikiyatriste gidebilirler.
devamını gör...
sanat
ruhun simyası.
adeta insanın içindeki karanlık yanları alıp ışığa çevirmeye yarayan bir imbik.
adeta insanın içindeki karanlık yanları alıp ışığa çevirmeye yarayan bir imbik.
devamını gör...
kavga eden psikolog
terzi kendi söküğünü dikemediği gibi psikolog kendi öfke kontrolünü yapamıyor sanırım.
bir de kelin ilacı olsa başına sürer diye bir söz var. o yüzden bu psikoloğa para vermemek en doğrusu olacaktır sanırım. adını falan verin de yanlışlıkla eline düşmeyelim.*
bir de kelin ilacı olsa başına sürer diye bir söz var. o yüzden bu psikoloğa para vermemek en doğrusu olacaktır sanırım. adını falan verin de yanlışlıkla eline düşmeyelim.*
devamını gör...
süperego
bir nevi dogmatik diktalar bütünüdür.
devamını gör...
neden sürekli israil türkiye savaşı konuşuluyor
trump'ın eski danışmanlarından biri diyor ki "abd'nin natodan ayrılması kısıtlamalardan dolayı değil suriye'de türkiye ile karşılaştığında israil'in yanında yer almak içindir."
bizde ise iş sulandırılıp seçim malzemesi yapılsa da gerçek şu ki iktidarın türk milletini getirdiği noktada bırak savaşacak askeri, askere gidecek genci zor bulacaktır. insanlar salak değil ki suriyeli burada nargile içsin kürt mecliste tehdit etsin diye ölüme gidip ailesini geride bıraksın.
eskiden vatan millet desen sakarya sözünü halk doldurur sorgulamazdi şu an geldiğimiz noktaya bir bakmak lazım.
bizde ise iş sulandırılıp seçim malzemesi yapılsa da gerçek şu ki iktidarın türk milletini getirdiği noktada bırak savaşacak askeri, askere gidecek genci zor bulacaktır. insanlar salak değil ki suriyeli burada nargile içsin kürt mecliste tehdit etsin diye ölüme gidip ailesini geride bıraksın.
eskiden vatan millet desen sakarya sözünü halk doldurur sorgulamazdi şu an geldiğimiz noktaya bir bakmak lazım.
devamını gör...
metallica vs megadeth
#3786694
beş ay önce sebepleriyle açıkladığım versus.
beş ay önce sebepleriyle açıkladığım versus.
devamını gör...
batman guzum neden batarsın
hasankeyfin batmanda batması.
devamını gör...
hybris
insan güce ulaşınca ortaya çıkması muhtemel durum.
hybris, antik yunan'da kibir, küstahlık ve aşırı gurur anlamlarına gelen, kişinin haddini aşarak tanrılara veya diğerlerine saygısızlık etmesiyle sonuçlanan bir davranış biçimidir. günümüzde "hubris sendromu" olarak da bilinen, güç zehirlenmesi yaşayan liderlerde görülen aşırı kibir ve özgüven hastalığını tanımlar.
hybris, antik yunan'da kibir, küstahlık ve aşırı gurur anlamlarına gelen, kişinin haddini aşarak tanrılara veya diğerlerine saygısızlık etmesiyle sonuçlanan bir davranış biçimidir. günümüzde "hubris sendromu" olarak da bilinen, güç zehirlenmesi yaşayan liderlerde görülen aşırı kibir ve özgüven hastalığını tanımlar.
devamını gör...
ufurukcu kedi (yazar)
başka bir evrende ya da geçmiş yaşamda tanışılmış bir ruh gibi.
insan tanımlarına bakınca stendhal sendromu geçirmeye başlıyor ister istemez.
insan tanımlarına bakınca stendhal sendromu geçirmeye başlıyor ister istemez.
devamını gör...
the elephant man
belki çoğu kişi için şu ana kadar izlediği en iyi film sıfatına layık olmayabilir ama benim için başyapıt. herkes bir kez olsun izlemeli. neden mi? filmin ana karakteri olan john merrick’ten bahsederek başlayayım.
-az biraz spoiler var, izlemeyen temkinli okusun-

john, diğer adıyla elephant man, doğuştan gelen bir hastalık nedeniyle tüm vücudu deforme olmuş biri. konuşmakta zorlanıyor, kolları ve bacaklarındaki orantısızlık hareket özgürlüğünü kısıtlıyor. kendisini keşfeden ve para karşılığı onu insanlara gösteren bir adamla birlikte yaşıyor. onu keşfeden “sahibi” tarafından bir sirk hayvanı gibi kullanılıyor. insanlar onu izlemek için para ödüyor. böylece kendilerini bir başkasıyla kıyaslayıp özgüvenlerini tazelemiş oluyorlar. film, insanların çirkin olana karşı yaklaşımını ve tahammülsüzlüğünü gözler önüne seriyor.

tüm canlıların birbirine sarılarak iletişim kurduğu bir dünyada kirpi olduğunuzu düşünün. tüm vücudunuzda, sizi diğerlerine yaklaştırmayan ve asla kurtulamayacağınız dikenler var. siz ne kadar iyi olursanız olun, diğerleri size yaklaşamıyor. bu yüzden ister istemez daha mülayim bir ifade takınıyorsunuz. onları korkutmamak için. bu benzetmeyi aklıma getiren sahne, john merrick’in doktorun evine girdiği ve hizmetçiyle karşılaştığı sahnedir. hizmetçi, her şeyden habersiz bir şekilde merrick’le karşılaşıyor ve onu görür görmez çığlık atıyor. o sırada merrick’in yüz ifadesine bakmalısınız. insanları korkutmamak için mahçup duran birini görüyorsunuz. çirkin olduğu için suçluluk duyan birini. insanların bunu onun suçuymuş gibi görmesinin etkisi de az değil.
film boyunca merrick’e şefkatle yaklaşan insanlar da var ama hiçbiri onu gerçek bir dost olarak görmüyor. daha çok bir sirk hayvanı gibi yaklaşıyorlar. onu tedavi etmek için peşine düşen doktor frederic treves bile onunla arkadaş olmak istemiyor. merrick doktora defalarca “arkadaşım” diye hitap ediyor ama karşılık bulamıyor. treves’in bile bir noktada şöhret kazanma motivasyonuyla hareket ettiğini görüyorsunuz. hatta bu yüzden kendini sorguladığı sahne de var. merrick’in diğer insanlarla kurduğu ilişkilerin çoğu bir çıkara dayanıyor.

para karşılığı onu izleyenler meraklarını gidermek ve kendilerini iyi hissetmek için orada. sahibi para için, treves ise mesleğinde ilerlemek için. etrafındaki herkes ondan bir şekilde faydalanıyor. buna karşılık merrick, bir insanı karşılıksız sevmeye hazır. bu yüzden yalnızlığı, insanlarla normal bir ilişki kuramamasından geliyor.
film boyunca dikkatimi çeken bir diğer nokta da merrick’in tüm bunların farkında olması. insanlar ona nasıl baktığını biliyor. hayatı boyunca “öteki” olduğu için insanları onlardan daha iyi tanıyor. toplumun dışına itildiği için, içerideki dengesizlikleri daha net görüyor.

bir sahnede doktor treves, john merrick’i izleyerek arkadaşıyla konuşuyor. arkadaşı ona “zihinsel bir sorunu var mı?” diye sorunca, doktor, “umarım vardır. umarım aptaldır.” diye cevap veriyor. gözlem yeteneği ve farkındalık ne kadar artarsa yaşanan sıkıntı da o denli büyüyor.

john merrick’in yine kısık sesle, tekleyerek kurduğu bir cümleyi paylaşmak istiyorum. “insan” ne demektir john merrick’e sormalı.
“insanlar… efendim. bilmedikleri şeylerden korkarlar.”
-hayır!
-ben bir fil değilim!
-ben bir hayvan değilim!
-ben bir insanım!
-insanım!

bu sözler bana kalırsa filmin kilit noktası. film boyunca kısık sesle konuşan merrick, sadece burada sesini yükseltiyor. hayatı boyunca kendisine hayvan muamelesi yapanlara karşı bir çığlık bu.
bu yazıda insan kelimesini çok kullandığımın farkındayım ama zaten film de tam olarak bunu sorgulatıyor. çirkinlik, önyargı, yalnızlık bana göre yan meseleler. asıl anlatılan şey insanın kendisi.
en ilginci şu. ilk başta korkutucu görünen yüz, filmin sonunda sempatik gelmeye başlıyor. değişen merrick değil, ona bakan göz oluyor.

not: kullanılan görsellerin büyük kısmı frank connor tarafından çekilmiştir.
-az biraz spoiler var, izlemeyen temkinli okusun-

john, diğer adıyla elephant man, doğuştan gelen bir hastalık nedeniyle tüm vücudu deforme olmuş biri. konuşmakta zorlanıyor, kolları ve bacaklarındaki orantısızlık hareket özgürlüğünü kısıtlıyor. kendisini keşfeden ve para karşılığı onu insanlara gösteren bir adamla birlikte yaşıyor. onu keşfeden “sahibi” tarafından bir sirk hayvanı gibi kullanılıyor. insanlar onu izlemek için para ödüyor. böylece kendilerini bir başkasıyla kıyaslayıp özgüvenlerini tazelemiş oluyorlar. film, insanların çirkin olana karşı yaklaşımını ve tahammülsüzlüğünü gözler önüne seriyor.

tüm canlıların birbirine sarılarak iletişim kurduğu bir dünyada kirpi olduğunuzu düşünün. tüm vücudunuzda, sizi diğerlerine yaklaştırmayan ve asla kurtulamayacağınız dikenler var. siz ne kadar iyi olursanız olun, diğerleri size yaklaşamıyor. bu yüzden ister istemez daha mülayim bir ifade takınıyorsunuz. onları korkutmamak için. bu benzetmeyi aklıma getiren sahne, john merrick’in doktorun evine girdiği ve hizmetçiyle karşılaştığı sahnedir. hizmetçi, her şeyden habersiz bir şekilde merrick’le karşılaşıyor ve onu görür görmez çığlık atıyor. o sırada merrick’in yüz ifadesine bakmalısınız. insanları korkutmamak için mahçup duran birini görüyorsunuz. çirkin olduğu için suçluluk duyan birini. insanların bunu onun suçuymuş gibi görmesinin etkisi de az değil.
film boyunca merrick’e şefkatle yaklaşan insanlar da var ama hiçbiri onu gerçek bir dost olarak görmüyor. daha çok bir sirk hayvanı gibi yaklaşıyorlar. onu tedavi etmek için peşine düşen doktor frederic treves bile onunla arkadaş olmak istemiyor. merrick doktora defalarca “arkadaşım” diye hitap ediyor ama karşılık bulamıyor. treves’in bile bir noktada şöhret kazanma motivasyonuyla hareket ettiğini görüyorsunuz. hatta bu yüzden kendini sorguladığı sahne de var. merrick’in diğer insanlarla kurduğu ilişkilerin çoğu bir çıkara dayanıyor.

para karşılığı onu izleyenler meraklarını gidermek ve kendilerini iyi hissetmek için orada. sahibi para için, treves ise mesleğinde ilerlemek için. etrafındaki herkes ondan bir şekilde faydalanıyor. buna karşılık merrick, bir insanı karşılıksız sevmeye hazır. bu yüzden yalnızlığı, insanlarla normal bir ilişki kuramamasından geliyor.
film boyunca dikkatimi çeken bir diğer nokta da merrick’in tüm bunların farkında olması. insanlar ona nasıl baktığını biliyor. hayatı boyunca “öteki” olduğu için insanları onlardan daha iyi tanıyor. toplumun dışına itildiği için, içerideki dengesizlikleri daha net görüyor.

bir sahnede doktor treves, john merrick’i izleyerek arkadaşıyla konuşuyor. arkadaşı ona “zihinsel bir sorunu var mı?” diye sorunca, doktor, “umarım vardır. umarım aptaldır.” diye cevap veriyor. gözlem yeteneği ve farkındalık ne kadar artarsa yaşanan sıkıntı da o denli büyüyor.

john merrick’in yine kısık sesle, tekleyerek kurduğu bir cümleyi paylaşmak istiyorum. “insan” ne demektir john merrick’e sormalı.
“insanlar… efendim. bilmedikleri şeylerden korkarlar.”
-hayır!
-ben bir fil değilim!
-ben bir hayvan değilim!
-ben bir insanım!
-insanım!

bu sözler bana kalırsa filmin kilit noktası. film boyunca kısık sesle konuşan merrick, sadece burada sesini yükseltiyor. hayatı boyunca kendisine hayvan muamelesi yapanlara karşı bir çığlık bu.
bu yazıda insan kelimesini çok kullandığımın farkındayım ama zaten film de tam olarak bunu sorgulatıyor. çirkinlik, önyargı, yalnızlık bana göre yan meseleler. asıl anlatılan şey insanın kendisi.
en ilginci şu. ilk başta korkutucu görünen yüz, filmin sonunda sempatik gelmeye başlıyor. değişen merrick değil, ona bakan göz oluyor.

not: kullanılan görsellerin büyük kısmı frank connor tarafından çekilmiştir.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
o kadar çok şey birikti ki. hayatımın en yorucu seneleri sıralamasında daha 4 ayda ilk 5'e yerleşti 2026. rutin bir şeyler de yok. anormal bir şeyler de. mutluyum ama hüzünlü, kırgın ve yorgunum. aklıma düşenler ve aklıma çıkanlar aklımın bir karış üstünde sürekli tepiniyor. bense o gürültünün altında ezildikçe eziliyorum. biraz daha burada kalırsam şarap olacağım sanırım. şarap olmayı başarmak bile büyük meziyet olur bu hengamede. yok olsam diyorum o da yok. kendimi klonlayıp alsam başımı gitsem yine imkansız. ama benim hayatımda insanlığa dair bütün imkanlar var neredeyse. çok saçma bir döngü değil mi sevgili ben bu. kendimi kurtarmak için hiç çabam yok. tamam x kadar yorgunum ama 1000x üşengecim be bilader! sal kendimi artık.
devamını gör...
