zaman tüneli
türk dizileri
bizim dizilerde hemen hemen tüm karakterler süper kahraman, hiç sıradan ya da ezik tip yok. istediğin her tipte özdeşleşecek birini bulabiliyorsun.
bütün dna sonuçları değiştiriliyor, adalet çok babacan ve güçlü, kandırılsa bile niyet iyi, devlet aşırı güçlü. özlenen şeyler bunlar tüm dünyada. biz bile dizilerde yaşıyoruz. gerçi sözlük ve ınstagram kalitesinde insanlar hiç dizi izlemiyor ama bizim evde kumanda eşimde olduğu için ben onun izlediği bütün dizileri izliyorum ve filmlerimize göre daha kaliteli buluyorum. tek kötü yanı eski dizileri hiç izleyemiyorum. aşkı memnu izledik yari sezon. 3 5 bölüm de muhteşem yüzyıl. başka yokm kurtlar vadisi, bizimkiler, 7 numara, kaygısızlar falan denedim, olmuyor.
bütün dna sonuçları değiştiriliyor, adalet çok babacan ve güçlü, kandırılsa bile niyet iyi, devlet aşırı güçlü. özlenen şeyler bunlar tüm dünyada. biz bile dizilerde yaşıyoruz. gerçi sözlük ve ınstagram kalitesinde insanlar hiç dizi izlemiyor ama bizim evde kumanda eşimde olduğu için ben onun izlediği bütün dizileri izliyorum ve filmlerimize göre daha kaliteli buluyorum. tek kötü yanı eski dizileri hiç izleyemiyorum. aşkı memnu izledik yari sezon. 3 5 bölüm de muhteşem yüzyıl. başka yokm kurtlar vadisi, bizimkiler, 7 numara, kaygısızlar falan denedim, olmuyor.
devamını gör...
zugra (yazar)
#4079629 teşekkür ederim efendim.
devamını gör...
tüm exleri kendi nextlerine göndermek
çok afedersiniz ama silktiri çekmektir.
devamını gör...
venegis xr
arkadaş bu nasıl uyumak yoruldum resmen ama hala uykum var.
devamını gör...
cumartesi akşamı evde oturan ezik
aynı zamanda fakirdir. her cumartesi dışarı çıksa bir sonraki ayın kirasını denkleştiremeyeceğini bilir.
devamını gör...
zugra (yazar)
#4079624 saçlar oturmuş, şekil olmuş. foto ondan sonra gelmiş. güle güle kullan, sağlıkla, esenlikle.
devamını gör...
mimar
devamını gör...
david gilmour
kızı romany'nin vocal+harp performansına eşlik edişi ile tekrar kalbimi kazanan büyük rock gitaristi.
devamını gör...
mimar
memleketten bağımsız olarak, bunun bizim meslekle bir ilgisi olmadığı gibi inşaat mühendisliğiyle de bir ilgisi yok. çok konsol atmış, gerber krişleri her iki yanda ölçüye uyuyor da, çapraz ölçüde açıklık çok fazla çıkmış.
devamını gör...
cumartesi akşamı evde oturan ezik
eziklikten değil de, bugün spora doyamadım.. az sonra film açıp mekik çekeceğim. aslında mekik çekmeyip koşsam mı, ya da boşver, ikisini de yapayım. bir koşayım bir mekik çekeyim, sonra bir daha koşayım daha çok mekik çekeyim. olmadı bir de bulaşıkları makineden çıkarıp raflara dizerim.
devamını gör...
türk dizileri
bazı örnekler, dünyanın en iyileridir. özellikle yurdumun insanı konusu ve senaryosu ne olursa olsun (son derece kaliteli olsa bile) yerden yere vurmasına rağmen, çizgisini hiç bozmamış, yıllar içerisinde süre engeli olmasına rağmen küresel anlamda da kendilerini belli bir konuma getirtmişlerdir. hatta dünyanın bu konuda en iyisiyiz.
gönül rahatlığıyla ''en iyi'' diyebiliyorum, çunku sadece türkiye içerisinde değil, dünyanın dört bir yanına doğrudan ihraç ediliyorlar. ihraç edildiği bazı ülkelerde öyle ses getiriyorlar ki, uyarlama olsa bile orijinalinin alamadığı ödülü o dizi alıyor. (bkz: mahkum) yeri geliyor bazıları da o kadar reyting alıyor ki, tek başına sadece 15 küsur reyting alıp, aynı günde, aynı saatte yayınlanan maç yayınını bile geride bırakıyor. (bkz: mucize doktor) konusu ve senaryosu ne olursa olsun, türk dizileri dünya uzerinde inanılmaz kabul gören, inanılmaz talep edilen diziler halini alıyor. işte bu sebeple dünyanın en iyileridir.
kalite tesadüf mudur? asla. 1974 yılında kaynanalar dizisi ile başladı dizi serüvenimiz. o dönemlerde evlere televizyon da artık girmeye başlayınca, dizi sektörümüz de nurtopu gibi doğmuş oldu. zaten televizyonun icadı sinemayı tahtından çok fena etmişti. e haliyle televizyon pratikte çok daha fazla izleyiciye ulaşınca, sektöre de yatırım yapıldı. 1990'ların ortalarında özel televizyon kanalları da artık çıkış yapınca, dizi sektöru iyice sektör halini aldı. projeyi finanse eden yapımcılar piyasaya çıkmaya başladı. kimi yayıncılar sinemaya ek olarak, dizi sektörunde de iş yapmaya başladılar. sinema oyuncuları televizyon dizilerine de iş yapmaya başladı. mesela mehmet yiğit alp'in kurduğu ntc medya bu zamana kadar sadece televizyon dizisi üretti. keza faruk aksoy (bkz: aksoy film production) ve fatih aksoy (bkz: medyapım) kardeş olmalarına rağmen, biri diğeri için dizi veya film üretmedi. fatih başından beri dizi sektöründeyken, faruk ise sinema dünyasında yer edindi. yani bu tarz örnekler var yapımcı konusunda.
peki neden dizilerimiz bu kadar rağbet gorüyor ve başarılı bulunuyorlar? çünkü dünyanın geri kalanından çok çok farklı bir tarzımız var bizim. baştan aşağı her şey çok farklı. kamera açılarından tutun, oyunculuklara kadar. muziklerden tutun, color grading'e kadar her şey çok farklı ve özgün. evet belki senaryo konusunda sıkıntı çekiyor olabiliriz, ama sektörde öyle ekipler var ki, bu tırt senaryoları bile inanılmaz sinematografiyle ve eşsiz dünya kurgusuyla optimal şekilde anlatabiliyorlar. yani şunu demeye getiriyorum, sektörde aşırı vizyonlu, aşırı yetenekli teknik ekip ve oyuncularımız var. ama ne yazık ki bu zorlu çalışma şartları görmezden gelinip, pek de değerleri bilinmiyor.
ayrıca çok geniş bir dizi kütüphanemiz mevcut. bu kütüphanede bilim kurgu ve korku hariç, tüm turden dizi bulabiliyorsunuz. komedi, sit-com, aşk, fantastik, dram, medikal, askeri dramalar, aksiyon ve daha nicesi mevcut. çok ekstrem senaryosu kötü olan ve yönetmeninde iş olmayan diziler haricinde, bu sektörde hemen hemen dizilerin hepsi bir şekilde belli bir kalitenin üzerinde oluyorlar. evet bazı yabancı dizi aşıkları illaha ki bilim kurgu ve korku arayacaklar. peki bunları neden yapamıyorlar? en bariz nedenlerinden biri bütçe mevzusu. bir türk dizisinin ortalama bölüm başı maliyeti 20 milyon tl civarı. bu bütçeyi diğer hollywood filmlerinin bütçeleriyle kıyaslar mısınız bi? sadece film değil, dizileri için de geçerli. en tırt dizi bölümü için harcanan maliyet, 5 milyon dolar. ki bu en tırtı bakın. görsel efektleriyle önplana çıkıyorsa, bu bütçe 30-40 milyon dolara çıkacak. filmler zaten içler acısı. minimum 100 milyon dolardan başlıyor. ama ben insaflık edip, dizi butçesiyle kıyaslayacağım. 5 milyon dolar, tam tamına 245 milyon tl yapıyor. bu bütçe de, bu tarz ekstrem türler için oldukça yüksek bir bütçe. kaldı ki bu denli miktarı finanse edebilecek sponsor da yok ülkede. yurtdışından kazanıyorlar, ama yine çark dönmuyor. bu acı bir gerçek.
bir de kültür farkımız var. asırlardır orta doğu ve avrupa arasında sıkışıp kalmış bir ülkeyiz. kültürümüz belli, tarihimiz belli, insani altyapılarımız da keza. bizden en iyi ne çıkar? aile önplanda olmak üzere dram dizileri, askeri diziler, tarihi diziler özellikle, neredeyse kusursuz seviyede çıkıyorlar. bu türlerde çıkan hiç bir dizimizin ben aşırı kalitesiz olduğunu hatırlamıyorum. hatta turkiye'de tarihi dizi furyasını belirgin şekilde başlatan (bkz: muhteşem yüzyıl) 'ın dunya çapında toplamadığı övgü ve ödüller kalmadı. ortadoğusundan tutun, latin amerika'sına kadar, 7'den yetmişe her millet bir şekilde bunu izledi ve değer verdiler. hatta o kadar sevildi ki, game of thrones ile bile kıyaslandı. hatta bir çok görüş tarafından, game of thrones'tan bile daha iyi bir prodüksiyon kalitesi olduğu bile savunuldu. zaten kostüm ve dekor dediğimizde bizde akan sular duruyor. pek tarihi dizilerle aram yoktur, ama şu ana kadar hiç bir tarihi dizinin görsel anlamda kötü göründüğünü görmedim. sanat yönetmenlerimiz muazzam işler çıkartarak en iyi kostümleri ve dekorları kurmak için büyük efor sarfediyor. işte tum bunlar birleşince, teknik ve kultürel altyapımız anlaşılıyor. zira bir şekilde bütçe bulsak bile, oyuncularımız bu tarz kategorilere adapte değiller. çok daha farklı bir nişteyiz. ''neden yapamıyoz yeaaa, bizimkiler boq gibi beaa'' demeden önce, bu işin ardındaki gerçek sebebi sorgulamanızı öneririm.
bizim dizilerimizin neden dünya uzerinde eşi benzeri yok? çünkü bir ruh var dizilerimizde. yaratılan karakterler, işlenen hikayeler ve bir çok yetenekli metod oyuncularımız sayesinde, izleyicide inanılmaz pozitif bir ruh bırakmayı başarıyorlar. bir senaryo atıyorum dram ağırlıklıysa, o senaryoyu ilmek ilmek işleyip o dramı nasıl izleyiciye daha iyi yansıtırız? diye buyuk kafa patlatılıyor. burada elbette yönetmenin payı çok büyük, ama genel olarak prodüksiyona bakarsak aşağı yukarı oturmuş bir tarzımız var ve bu tarz üzerinden üretmeye devam ediyoruz. ruh var derken de şeyden bahsediyorum, bizim ülkemiz ve dilimiz coğrafyamız gereği high context culture benimsemiş. bu da demek oluyor ki, daha duygu ve guven ağırlıklı bir profil çiziyoruz. mesela dramatik bir sahne mi? uzun uzun bakışmalarla ve muazzam mimik showlarıyla resmen bunun alasını yapıyoruz. müzik mi? en iyisi. abartısız. hayatım boyunca zibilyon tane yabancı içerik tüketmiş biri olarak söylüyorum ki, bizim dizilerimizin arkasında saklanan cevherlerinden biri de müzik. hollywood yapımlarının aksine biz müziği görüntü desteklemek amacıyla değil, insanların duygularına işlemek için kullanırız. sadece soğuk diyaloglarımıza sığınmayız. öyle kaliteli bestelerimiz vardır ki, bazen o görsel şöleni yaşatmak için diyaloğa bile ihtiyacımız yoktur. zaten diyalogsuz bakışma sahnelerinde de, en büyük silahımız müziklerdir. sektörde onlarca kaliteli besteci bulunur. son zamanlarda daha 17 'yi severek izliyorum ve, dizinin müziklerini tek başına besteleyen şahin kurnaz inanılmaz bir iş çıkartıyor. resmen insanın ruhuna işiliyor. hatta şahin abimiz, (bkz: ender gündüzlü ve metin arıgül) ikilisiyle de zamanında beraber çalışmış. vizyonu belli.
evet, öve öve bir hal oldum. peki yok mudur bu dizilerin olumsuz tarafı? elbette var. süre meselesi var. dizilerimizin geneli bölüm başı 2 saati geçiyor. hatta son zamanlarda gözlemlediğim kadarıyla, 2 saat 20 dakika civarını falan bulabiliyor. bu aslında izleyici için kötü bir şey. ama bunun da altında teknik sebepler var. reklam politikası. mesela bir türk dizisi 3 saat olsun. kanal diyor ki sana; ne kadar dakikada dizi çekersen çek benim için farketmez. ama şunu bil, her saat başı sadece 12 dakika reklam hakkın var. bir düşünün, 50 dakikalık bir dizi çektiğinizde, reklamdan 5 kuruş para gelmeyecek. reklam yoksa, turk dizileri de yoktur zaten. yıllardan beri oturmuş bir tv kültürümüz var. dizilerimiz hala ucretsiz yayınlanmaya devam ediyor. ama işte, maliyeti karşılıyor mu?. bu adam 2 saat dizi çekse bile toplam 24 dakika reklam almış oluyor. bu bile bence bölüm başı maliyeti zar zor karşılıyordur diye düşünüyorum. yani, bu dizilerin bu halde olmasının sebebi tamamen sektörel zorunluluklar. dijital platforma üretseniz ne ala. ama onda da bu kadar yüksek prodüksiyon yapamazsınız. çünkü sponsorlar tamamen televizyon üzerinden dönüyor. zira netflix'te yayınlanan 50 dakikalık bir dizi, sponsorlara pek de guven vermez. çunku alıcısı çok niştir. o sebeple hem yapımcılar, hem de sponsorlar tv'ye abanmaya devam ediyorlar.
bir diğer kötu tarafı da, dövuş ve çatışma sahnelerimizin görece kötü olması. mesela son zamanlarda (bkz: hakim (dizi)) 'sini beğenerek, büyük zevkle izlemiştim. ama çatışma sahneleri gerçekten boncuklu tabanca gibi hissettiriyor. ve bu hemen hemen tüm dizilerde böyle. şunu bir düzeltin artık lan. tamam bütçe kısıtlı ama, silah atışından bahsediyoruz sadece. profesyonel yönetmenler (bkz: çağatay tosun) gibi yönetmenler bu işi nadiren hakkıyla yapsalar da, genel olarak sektörde böyle bir açlığımız var. gidin gerçek silah görüntüleri izleyin yönetmenler. tamam birebir kopyalayın demiyorum, ama o silah bir zahmet tek elle de olsa seksin biraz.
bir de dövüş sahneleri mevzusu var. açık ara bu konuda en ayar olduğum dizi söz 'dür. ya abi, zaten tolga sarıtaş denen lavuğu sen bu dizinin başrolüne neden yerleştirirsin ki? bu adam hayatı boyunca sadece aşk dizilerinde oynayan, basit bir oyuncudan ibaret. buna varana kadar öyle tiyatrocular var ki... neyse belki farklı projeleri iyidir, ama söz'de olmamış kardeşim kusura bakmayın. rolünün altında ezilmesini bırakın, adam yumruk atmayı bilmiyor. hayatında hiç mi bir kere de olsa yumruk atmadın? gerçek insana atmana gerek yok. kum torbasına at, ama öğren bir şekilde yani. 4. bölümde bunun bi sahnesi vardı. bahar karakteri terorist tarafından rehin alınmıştı. bu da odayı basıp yakın dövüşle dalmaya başlıyor. ama öyle kötü bir performanstı ki, abartısız söyluyorum oyuncudan soğumama tek başına yeterli bir sebep bu oldu. belki aksiyon yönetmeni de yoktur bilmiyorum ama, bence sıkıntı tolga sarıtaş'ta. çunku bu herif hariç diğer oyuncular bundan fersah fersah daha iyi performans sergiliyordu yakın dövüş sahnelerinde. ama neyse ki, dövüş sahneleri yurdumun dizi sektöründe gelişme gösterdi. mesela bundan 13-14 yıl önce çıkan kuzey güney özellikle ilk sezonda (bkz: mehmet ada öztekin) gibi bir usta sayesinde ve kıvanç'ın atik koreografi adaptasyonuyla, muazzam dövüş sahneleri çıkartabilmişler. 2012 yılında bile yapılabiliyorsa demek, yapmışlar. keza çukur'u da yabana atmamak gerek. zaten bu dizinin aksiyonu direkt (bkz: uğur yıldıran) kendisi hem yakın dövüş eğitimi almış, hem de profesyonel jimnastik yapmış harika bir cevher. bu adam sayesinde, çukur'un tum dövüş sahneleri türk dizi standartlarının direkt uzerine çıkıyor zaten. özellikle ninja sahneleri, buna verebileceğim en iyi örnek. inanılmaz koreografi ve oyuncu performansı.
(0:45) saniye
bir başka kötü bulduğum taraf, şarkı eşliğinde akan sahneler. bu sahneler zaman zaman keyif verse de, bazen aşırı sıkıyor. genellikle geçiyorum bu sahneleri. çünkü karakter gelişimine zerre katkı yapmayan sahneler. sırf 2 saat barajı aşılsın diye kullanılan gereksiz sahneler. ha bazı zamanlar olur diziye aşırı bağlanmışsındızdır ve şarkı da size hitap etmiştir, o zaman ondan da keyif alabilirsiniz diyecek bir şeyim yok. ama genel olarak olmaması gerektiğini düşünüyorum.
bir de ekstra alınan sponsorluklar (ürün yerleştirme) mevzusu var. abi bu ürünlerin olduğu sahneler o kadar yavan ki... sırf ürün tanıtımı için oyuncunun gerçek karakterini oynamasını engelliyorsunuz. dizide hiç bir zaman bir diyalogda dahi bulunmayan iki insanı, alakasız şekilde sanki yıllarca muhabbet içerisinde olmuş gibi hissettiriyorsunuz. ayrıca sponsor sahnelerinde giren o iğrenç (sponsor) hissi muziklerden de nefret ediyorum. yapmayın lan şunu. son zamanlarda zevkle izlediğim dizi daha 17 bunu çok sık yapıyor. bir an içimden diyorum, güzelim sinematografinin içine sıçmışlar.
cinsellik, sigara ve alkol yok. ki en rahatsız olduğum olumsuzluklardan biri. her ne kadar yasaklamaya ve bastırmaya çalışsalar da, bunlar da hayatımızda bir şekilde varlar. insani şeyler bunlar. duygu ve atmosferin önplanda olduğu dizi sektörümüzde, böyle bir kayıp dizinin izlenilebilirliğini ve yarattığı atmosferik dünyayı maalesef bayağı bir törpülüyor. ama şöyle bir şey de var, televizyon genel olarak her nesle hitap ediyor. yani bunları izleyenlerin arasında 6-10 yaş arası çocuklar da var. bu yaş aralığı için rtük'ün bu kısıtlamasını da desteklemiyor değilim. yine de bu kriterler çok büyük eksiklik dizilerimizde. biliyorum hiç bir zaman olmayacak ama, yine de bir düzenlemeye gidilebilir. mesela bir dizide cinsellik, alkol, sigara vs. varsa bu dizinin etiketi direkt 18+ olmalı. bu etiketi aldıktan sonra cinsellik ve türevleri işlenebilmeli. böyle bir düzenleme çok daha iyi olurdu şahsi fikrime göre. çocuklar yine izleyemez mi? izler. prime time çünkü. ama bunu izleyebilen çocuk, kendi iradesiyle google'dan porno filmleri de izleyebilir. olaya bu açıdan bakmak lazım. hadi cinsellik neyse diyelim, alkol ve sigaranın yasaklanması çok ama çok saçma. bu iki şey sahnenin görsel kalitesine çok daha fazla derinlik katıyordu. mesela bundan 23 yıl önce falan kurtlar vadisi dizisinde, resmen hayvan gibi sigara içiyorlar. bu da onları ekranda çok daha estetik görünmelerini sağlıyor. düşünsenize şuanki kullandığımız devasa kameralarla sigaralı sahne çeksek, o solunan duman ne kadar da estetik görünürdü.
son olarak, prodüksiyon kalitesine gelmek istiyorum. son zamanlarda dizi sektörü o kadar gelişti ki, neredeyse hollywood standartlarına yaklaştı. zira en kaliteli sinema kameraları (red, alexa vb.) kullanılıyor. bu da elbette prodüksiyon olarak farklı bir yere koyuyor dizileri. dünyaya hitap ediyorsun, gidip de iphone 6 ile çekecek değildi adamlar. kaldı ki sadece kamera değil. diğer teknik ekipmanlar da buna dahil. ışık, mikrofonlar, reflektörler vesaire... ışık demişken şuna da değineyim, diziler uzun biliyorsunuz ve bunlar 1 haftada üretilip teslim edilmesi gerek. sahneler çekiliyor, ama hava şartları ne olacak? siz atıyorum mesela gündüz sahnesi çekeceksiniz, ama saatler geceyi gösteriyor. ne yapacaksınız? devasa ışık vinçleri kullanıp, pencereden sanki gun ışığıymış gibi ışık yapmak zorunda kalacaksınız. bu ışık sanatından sonra, gecenin 23:00'ında bile sabah kahvaltısı sahnesi çekebiliyorsunuz. o sebeple oyuncuların gözleri her daim kanlı ve yorgun.
yaa işte, daha niceleri. ne olursa olsun bizim sektörümuz birer sanat eseri. bu tanımdan sonra da bu yapımları kötülüyor olacaksanız, bu tanımı tekrardan okumanızı tavsiye ederim size.
her ne olursa olsun, sektörümüz küresel anlamda inanılmaz başarılı. başarılarının da devamını sonsuz diliyorum.
gönül rahatlığıyla ''en iyi'' diyebiliyorum, çunku sadece türkiye içerisinde değil, dünyanın dört bir yanına doğrudan ihraç ediliyorlar. ihraç edildiği bazı ülkelerde öyle ses getiriyorlar ki, uyarlama olsa bile orijinalinin alamadığı ödülü o dizi alıyor. (bkz: mahkum) yeri geliyor bazıları da o kadar reyting alıyor ki, tek başına sadece 15 küsur reyting alıp, aynı günde, aynı saatte yayınlanan maç yayınını bile geride bırakıyor. (bkz: mucize doktor) konusu ve senaryosu ne olursa olsun, türk dizileri dünya uzerinde inanılmaz kabul gören, inanılmaz talep edilen diziler halini alıyor. işte bu sebeple dünyanın en iyileridir.
kalite tesadüf mudur? asla. 1974 yılında kaynanalar dizisi ile başladı dizi serüvenimiz. o dönemlerde evlere televizyon da artık girmeye başlayınca, dizi sektörümüz de nurtopu gibi doğmuş oldu. zaten televizyonun icadı sinemayı tahtından çok fena etmişti. e haliyle televizyon pratikte çok daha fazla izleyiciye ulaşınca, sektöre de yatırım yapıldı. 1990'ların ortalarında özel televizyon kanalları da artık çıkış yapınca, dizi sektöru iyice sektör halini aldı. projeyi finanse eden yapımcılar piyasaya çıkmaya başladı. kimi yayıncılar sinemaya ek olarak, dizi sektörunde de iş yapmaya başladılar. sinema oyuncuları televizyon dizilerine de iş yapmaya başladı. mesela mehmet yiğit alp'in kurduğu ntc medya bu zamana kadar sadece televizyon dizisi üretti. keza faruk aksoy (bkz: aksoy film production) ve fatih aksoy (bkz: medyapım) kardeş olmalarına rağmen, biri diğeri için dizi veya film üretmedi. fatih başından beri dizi sektöründeyken, faruk ise sinema dünyasında yer edindi. yani bu tarz örnekler var yapımcı konusunda.
peki neden dizilerimiz bu kadar rağbet gorüyor ve başarılı bulunuyorlar? çünkü dünyanın geri kalanından çok çok farklı bir tarzımız var bizim. baştan aşağı her şey çok farklı. kamera açılarından tutun, oyunculuklara kadar. muziklerden tutun, color grading'e kadar her şey çok farklı ve özgün. evet belki senaryo konusunda sıkıntı çekiyor olabiliriz, ama sektörde öyle ekipler var ki, bu tırt senaryoları bile inanılmaz sinematografiyle ve eşsiz dünya kurgusuyla optimal şekilde anlatabiliyorlar. yani şunu demeye getiriyorum, sektörde aşırı vizyonlu, aşırı yetenekli teknik ekip ve oyuncularımız var. ama ne yazık ki bu zorlu çalışma şartları görmezden gelinip, pek de değerleri bilinmiyor.
ayrıca çok geniş bir dizi kütüphanemiz mevcut. bu kütüphanede bilim kurgu ve korku hariç, tüm turden dizi bulabiliyorsunuz. komedi, sit-com, aşk, fantastik, dram, medikal, askeri dramalar, aksiyon ve daha nicesi mevcut. çok ekstrem senaryosu kötü olan ve yönetmeninde iş olmayan diziler haricinde, bu sektörde hemen hemen dizilerin hepsi bir şekilde belli bir kalitenin üzerinde oluyorlar. evet bazı yabancı dizi aşıkları illaha ki bilim kurgu ve korku arayacaklar. peki bunları neden yapamıyorlar? en bariz nedenlerinden biri bütçe mevzusu. bir türk dizisinin ortalama bölüm başı maliyeti 20 milyon tl civarı. bu bütçeyi diğer hollywood filmlerinin bütçeleriyle kıyaslar mısınız bi? sadece film değil, dizileri için de geçerli. en tırt dizi bölümü için harcanan maliyet, 5 milyon dolar. ki bu en tırtı bakın. görsel efektleriyle önplana çıkıyorsa, bu bütçe 30-40 milyon dolara çıkacak. filmler zaten içler acısı. minimum 100 milyon dolardan başlıyor. ama ben insaflık edip, dizi butçesiyle kıyaslayacağım. 5 milyon dolar, tam tamına 245 milyon tl yapıyor. bu bütçe de, bu tarz ekstrem türler için oldukça yüksek bir bütçe. kaldı ki bu denli miktarı finanse edebilecek sponsor da yok ülkede. yurtdışından kazanıyorlar, ama yine çark dönmuyor. bu acı bir gerçek.
bir de kültür farkımız var. asırlardır orta doğu ve avrupa arasında sıkışıp kalmış bir ülkeyiz. kültürümüz belli, tarihimiz belli, insani altyapılarımız da keza. bizden en iyi ne çıkar? aile önplanda olmak üzere dram dizileri, askeri diziler, tarihi diziler özellikle, neredeyse kusursuz seviyede çıkıyorlar. bu türlerde çıkan hiç bir dizimizin ben aşırı kalitesiz olduğunu hatırlamıyorum. hatta turkiye'de tarihi dizi furyasını belirgin şekilde başlatan (bkz: muhteşem yüzyıl) 'ın dunya çapında toplamadığı övgü ve ödüller kalmadı. ortadoğusundan tutun, latin amerika'sına kadar, 7'den yetmişe her millet bir şekilde bunu izledi ve değer verdiler. hatta o kadar sevildi ki, game of thrones ile bile kıyaslandı. hatta bir çok görüş tarafından, game of thrones'tan bile daha iyi bir prodüksiyon kalitesi olduğu bile savunuldu. zaten kostüm ve dekor dediğimizde bizde akan sular duruyor. pek tarihi dizilerle aram yoktur, ama şu ana kadar hiç bir tarihi dizinin görsel anlamda kötü göründüğünü görmedim. sanat yönetmenlerimiz muazzam işler çıkartarak en iyi kostümleri ve dekorları kurmak için büyük efor sarfediyor. işte tum bunlar birleşince, teknik ve kultürel altyapımız anlaşılıyor. zira bir şekilde bütçe bulsak bile, oyuncularımız bu tarz kategorilere adapte değiller. çok daha farklı bir nişteyiz. ''neden yapamıyoz yeaaa, bizimkiler boq gibi beaa'' demeden önce, bu işin ardındaki gerçek sebebi sorgulamanızı öneririm.
bizim dizilerimizin neden dünya uzerinde eşi benzeri yok? çünkü bir ruh var dizilerimizde. yaratılan karakterler, işlenen hikayeler ve bir çok yetenekli metod oyuncularımız sayesinde, izleyicide inanılmaz pozitif bir ruh bırakmayı başarıyorlar. bir senaryo atıyorum dram ağırlıklıysa, o senaryoyu ilmek ilmek işleyip o dramı nasıl izleyiciye daha iyi yansıtırız? diye buyuk kafa patlatılıyor. burada elbette yönetmenin payı çok büyük, ama genel olarak prodüksiyona bakarsak aşağı yukarı oturmuş bir tarzımız var ve bu tarz üzerinden üretmeye devam ediyoruz. ruh var derken de şeyden bahsediyorum, bizim ülkemiz ve dilimiz coğrafyamız gereği high context culture benimsemiş. bu da demek oluyor ki, daha duygu ve guven ağırlıklı bir profil çiziyoruz. mesela dramatik bir sahne mi? uzun uzun bakışmalarla ve muazzam mimik showlarıyla resmen bunun alasını yapıyoruz. müzik mi? en iyisi. abartısız. hayatım boyunca zibilyon tane yabancı içerik tüketmiş biri olarak söylüyorum ki, bizim dizilerimizin arkasında saklanan cevherlerinden biri de müzik. hollywood yapımlarının aksine biz müziği görüntü desteklemek amacıyla değil, insanların duygularına işlemek için kullanırız. sadece soğuk diyaloglarımıza sığınmayız. öyle kaliteli bestelerimiz vardır ki, bazen o görsel şöleni yaşatmak için diyaloğa bile ihtiyacımız yoktur. zaten diyalogsuz bakışma sahnelerinde de, en büyük silahımız müziklerdir. sektörde onlarca kaliteli besteci bulunur. son zamanlarda daha 17 'yi severek izliyorum ve, dizinin müziklerini tek başına besteleyen şahin kurnaz inanılmaz bir iş çıkartıyor. resmen insanın ruhuna işiliyor. hatta şahin abimiz, (bkz: ender gündüzlü ve metin arıgül) ikilisiyle de zamanında beraber çalışmış. vizyonu belli.
evet, öve öve bir hal oldum. peki yok mudur bu dizilerin olumsuz tarafı? elbette var. süre meselesi var. dizilerimizin geneli bölüm başı 2 saati geçiyor. hatta son zamanlarda gözlemlediğim kadarıyla, 2 saat 20 dakika civarını falan bulabiliyor. bu aslında izleyici için kötü bir şey. ama bunun da altında teknik sebepler var. reklam politikası. mesela bir türk dizisi 3 saat olsun. kanal diyor ki sana; ne kadar dakikada dizi çekersen çek benim için farketmez. ama şunu bil, her saat başı sadece 12 dakika reklam hakkın var. bir düşünün, 50 dakikalık bir dizi çektiğinizde, reklamdan 5 kuruş para gelmeyecek. reklam yoksa, turk dizileri de yoktur zaten. yıllardan beri oturmuş bir tv kültürümüz var. dizilerimiz hala ucretsiz yayınlanmaya devam ediyor. ama işte, maliyeti karşılıyor mu?. bu adam 2 saat dizi çekse bile toplam 24 dakika reklam almış oluyor. bu bile bence bölüm başı maliyeti zar zor karşılıyordur diye düşünüyorum. yani, bu dizilerin bu halde olmasının sebebi tamamen sektörel zorunluluklar. dijital platforma üretseniz ne ala. ama onda da bu kadar yüksek prodüksiyon yapamazsınız. çünkü sponsorlar tamamen televizyon üzerinden dönüyor. zira netflix'te yayınlanan 50 dakikalık bir dizi, sponsorlara pek de guven vermez. çunku alıcısı çok niştir. o sebeple hem yapımcılar, hem de sponsorlar tv'ye abanmaya devam ediyorlar.
bir diğer kötu tarafı da, dövuş ve çatışma sahnelerimizin görece kötü olması. mesela son zamanlarda (bkz: hakim (dizi)) 'sini beğenerek, büyük zevkle izlemiştim. ama çatışma sahneleri gerçekten boncuklu tabanca gibi hissettiriyor. ve bu hemen hemen tüm dizilerde böyle. şunu bir düzeltin artık lan. tamam bütçe kısıtlı ama, silah atışından bahsediyoruz sadece. profesyonel yönetmenler (bkz: çağatay tosun) gibi yönetmenler bu işi nadiren hakkıyla yapsalar da, genel olarak sektörde böyle bir açlığımız var. gidin gerçek silah görüntüleri izleyin yönetmenler. tamam birebir kopyalayın demiyorum, ama o silah bir zahmet tek elle de olsa seksin biraz.
bir de dövüş sahneleri mevzusu var. açık ara bu konuda en ayar olduğum dizi söz 'dür. ya abi, zaten tolga sarıtaş denen lavuğu sen bu dizinin başrolüne neden yerleştirirsin ki? bu adam hayatı boyunca sadece aşk dizilerinde oynayan, basit bir oyuncudan ibaret. buna varana kadar öyle tiyatrocular var ki... neyse belki farklı projeleri iyidir, ama söz'de olmamış kardeşim kusura bakmayın. rolünün altında ezilmesini bırakın, adam yumruk atmayı bilmiyor. hayatında hiç mi bir kere de olsa yumruk atmadın? gerçek insana atmana gerek yok. kum torbasına at, ama öğren bir şekilde yani. 4. bölümde bunun bi sahnesi vardı. bahar karakteri terorist tarafından rehin alınmıştı. bu da odayı basıp yakın dövüşle dalmaya başlıyor. ama öyle kötü bir performanstı ki, abartısız söyluyorum oyuncudan soğumama tek başına yeterli bir sebep bu oldu. belki aksiyon yönetmeni de yoktur bilmiyorum ama, bence sıkıntı tolga sarıtaş'ta. çunku bu herif hariç diğer oyuncular bundan fersah fersah daha iyi performans sergiliyordu yakın dövüş sahnelerinde. ama neyse ki, dövüş sahneleri yurdumun dizi sektöründe gelişme gösterdi. mesela bundan 13-14 yıl önce çıkan kuzey güney özellikle ilk sezonda (bkz: mehmet ada öztekin) gibi bir usta sayesinde ve kıvanç'ın atik koreografi adaptasyonuyla, muazzam dövüş sahneleri çıkartabilmişler. 2012 yılında bile yapılabiliyorsa demek, yapmışlar. keza çukur'u da yabana atmamak gerek. zaten bu dizinin aksiyonu direkt (bkz: uğur yıldıran) kendisi hem yakın dövüş eğitimi almış, hem de profesyonel jimnastik yapmış harika bir cevher. bu adam sayesinde, çukur'un tum dövüş sahneleri türk dizi standartlarının direkt uzerine çıkıyor zaten. özellikle ninja sahneleri, buna verebileceğim en iyi örnek. inanılmaz koreografi ve oyuncu performansı.
(0:45) saniye
bir başka kötü bulduğum taraf, şarkı eşliğinde akan sahneler. bu sahneler zaman zaman keyif verse de, bazen aşırı sıkıyor. genellikle geçiyorum bu sahneleri. çünkü karakter gelişimine zerre katkı yapmayan sahneler. sırf 2 saat barajı aşılsın diye kullanılan gereksiz sahneler. ha bazı zamanlar olur diziye aşırı bağlanmışsındızdır ve şarkı da size hitap etmiştir, o zaman ondan da keyif alabilirsiniz diyecek bir şeyim yok. ama genel olarak olmaması gerektiğini düşünüyorum.
bir de ekstra alınan sponsorluklar (ürün yerleştirme) mevzusu var. abi bu ürünlerin olduğu sahneler o kadar yavan ki... sırf ürün tanıtımı için oyuncunun gerçek karakterini oynamasını engelliyorsunuz. dizide hiç bir zaman bir diyalogda dahi bulunmayan iki insanı, alakasız şekilde sanki yıllarca muhabbet içerisinde olmuş gibi hissettiriyorsunuz. ayrıca sponsor sahnelerinde giren o iğrenç (sponsor) hissi muziklerden de nefret ediyorum. yapmayın lan şunu. son zamanlarda zevkle izlediğim dizi daha 17 bunu çok sık yapıyor. bir an içimden diyorum, güzelim sinematografinin içine sıçmışlar.
cinsellik, sigara ve alkol yok. ki en rahatsız olduğum olumsuzluklardan biri. her ne kadar yasaklamaya ve bastırmaya çalışsalar da, bunlar da hayatımızda bir şekilde varlar. insani şeyler bunlar. duygu ve atmosferin önplanda olduğu dizi sektörümüzde, böyle bir kayıp dizinin izlenilebilirliğini ve yarattığı atmosferik dünyayı maalesef bayağı bir törpülüyor. ama şöyle bir şey de var, televizyon genel olarak her nesle hitap ediyor. yani bunları izleyenlerin arasında 6-10 yaş arası çocuklar da var. bu yaş aralığı için rtük'ün bu kısıtlamasını da desteklemiyor değilim. yine de bu kriterler çok büyük eksiklik dizilerimizde. biliyorum hiç bir zaman olmayacak ama, yine de bir düzenlemeye gidilebilir. mesela bir dizide cinsellik, alkol, sigara vs. varsa bu dizinin etiketi direkt 18+ olmalı. bu etiketi aldıktan sonra cinsellik ve türevleri işlenebilmeli. böyle bir düzenleme çok daha iyi olurdu şahsi fikrime göre. çocuklar yine izleyemez mi? izler. prime time çünkü. ama bunu izleyebilen çocuk, kendi iradesiyle google'dan porno filmleri de izleyebilir. olaya bu açıdan bakmak lazım. hadi cinsellik neyse diyelim, alkol ve sigaranın yasaklanması çok ama çok saçma. bu iki şey sahnenin görsel kalitesine çok daha fazla derinlik katıyordu. mesela bundan 23 yıl önce falan kurtlar vadisi dizisinde, resmen hayvan gibi sigara içiyorlar. bu da onları ekranda çok daha estetik görünmelerini sağlıyor. düşünsenize şuanki kullandığımız devasa kameralarla sigaralı sahne çeksek, o solunan duman ne kadar da estetik görünürdü.
son olarak, prodüksiyon kalitesine gelmek istiyorum. son zamanlarda dizi sektörü o kadar gelişti ki, neredeyse hollywood standartlarına yaklaştı. zira en kaliteli sinema kameraları (red, alexa vb.) kullanılıyor. bu da elbette prodüksiyon olarak farklı bir yere koyuyor dizileri. dünyaya hitap ediyorsun, gidip de iphone 6 ile çekecek değildi adamlar. kaldı ki sadece kamera değil. diğer teknik ekipmanlar da buna dahil. ışık, mikrofonlar, reflektörler vesaire... ışık demişken şuna da değineyim, diziler uzun biliyorsunuz ve bunlar 1 haftada üretilip teslim edilmesi gerek. sahneler çekiliyor, ama hava şartları ne olacak? siz atıyorum mesela gündüz sahnesi çekeceksiniz, ama saatler geceyi gösteriyor. ne yapacaksınız? devasa ışık vinçleri kullanıp, pencereden sanki gun ışığıymış gibi ışık yapmak zorunda kalacaksınız. bu ışık sanatından sonra, gecenin 23:00'ında bile sabah kahvaltısı sahnesi çekebiliyorsunuz. o sebeple oyuncuların gözleri her daim kanlı ve yorgun.
yaa işte, daha niceleri. ne olursa olsun bizim sektörümuz birer sanat eseri. bu tanımdan sonra da bu yapımları kötülüyor olacaksanız, bu tanımı tekrardan okumanızı tavsiye ederim size.
her ne olursa olsun, sektörümüz küresel anlamda inanılmaz başarılı. başarılarının da devamını sonsuz diliyorum.
devamını gör...
tali kurucu iktidar
instela(itü) sözlüğün siyaset politika yapan yazar kişisi. güzel konuşur güzel eleştirirdi, taraf tutmazdı. devrimci bir karakterdi. avukattı, bir bilişim suçuna kurban gidiyodum yazdım sordum bana destek oldu yol gösterdi. 10 yıl geçti belki ama bak aklımda. ne güzel yazarlar vardı eskiden. demirin tuncuna süpürgenin sapına kaldık, böyle bir söz vardı tam hatırlayamadım google den de bakamıcam hehe.. son olarak rest in peace güzel insan..
devamını gör...
yazarların bugünkü mutluluk sebebi
yok
devamını gör...
güne kendine ait bir söz bırak
"önemli olan" dan nefret, tiksinç, kusunç...
devamını gör...
çatlak şanzel
çatlak şanzel, ankara eğlence hayatının “bunu senaryoya yazsan yapımcı abartmışsın der” kontenjanından çıkmış karakterlerinden biridir.
gerçek adı şanzel çetin. zaten hikayenin ilk enteresan tarafı burada başlıyor; insan “çatlak” kısmının sahne adı olduğunu anlıyor da şanzel'in de sahne adı olduğunu düşünüyor. değil. şanzel gerçekten şanzel. dolayısıyla kendisinin daha nüfus cüzdanı aşamasında hayata 1:0 önde başladığını söylemek mümkün.
1982 doğumlu, ailesi elbistan kökenli. henüz 12 yaşındayken düğünlerde şarkı söylemeye başladığı anlatılıyor. yani bizim 12 yaşında okuldan eve gelip taso, atari, sokak maçı üçgeninde hayatı çözmeye çalıştığımız yaşta kadın mikrofon alıp düğün ahalisiyle uğraşıyor. böyle bir çocukluktan sonra yetişkin olduğunda insan kaynakları departmanında bordro takip etmesini beklemek de biraz haksızlık olur zaten.
asıl habitatı ise ankara'nın gazino, pavyon, taverna ekseni. buradaki “pavyon” kelimesini yalnızca gece eğlencesi olarak düşünmemek lazım. ankara pavyonu başlı başına bir sosyoloji bölümü gibi. masada oturan adamdan müzisyene, konsomatristen soliste kadar herkesin kendi yazılı olmayan anayasası var. çatlak şanzel de tam bu dünyanın içerisinden çıkmış biri. sahnedeki hali klasik anlamda “şarkıcı çıkar, şarkısını söyler, teşekkür eder, iner” formatında değil. şarkının ortasında konuşur, seyirciye laf atar, bir anda sinirlenir, sonra güler, parçayı başka yere bağlar. sahne ile günlük hayat arasındaki duvarı komple kaldırmış gibidir.
zaten internette meşhur olmasının önemli sebeplerinden biri de bu. özellikle “nerdesin” yorumunu izleyince insan şarkının artık besteciden çıktığını, tapusunun geçici olarak şanzel'e geçtiğini düşünüyor. bazı insanlar şarkı söyler, bazıları şarkıyı yorumlar; şanzel ise şarkıyla kişisel bir mesele yaşıyor gibi söyler. sanki ismail yk parçayı yıllar önce özellikle ona yanlış yapan bir adama gönderme olsun diye yazmış.
“çatlak” lakabının hikayesi de karaktere uygun. kendi anlattığına göre bir dönem birine kafa tutuyor, çevresindekilerden biri de kabaca “bu kadın çatlak” minvalinde bir şey söylüyor ve lakap kalıyor. normal insana böyle bir lakap takılsa iki hafta sonra unutulur. şanzel'de ise adeta marka tesciline dönüşmüş. çünkü kadın sahneye çıktığında “şanzel hanım” desen eksik kalıyor. çatlak kelimesi burada sıfat değil, ürünün fabrika çıkış donanımı gibi.
yalnız hikayenin komik olmayan, bayağı karanlık bir tarafı da var. 2020'de armağan çağlayan'ın gör beni programında anlattığına göre genç yaşta bir doktoru öldürmüş ve yıllarca cezaevinde kalmış. daha sonraki bazı yaralama olaylarından da söz ediyor. anlatımındaki rahatlık o dönem ciddi tepki çekmişti. burada meseleyi “ne kadar çılgın kadın hahaha” seviyesine indirmek doğru olmaz; ortada gerçek bir insanın öldürülmesi var. zaten röportajın tuhaflığı da tam burada ortaya çıkıyor: bir dakika önce pavyon anısı dinlerken birkaç dakika sonra ağır bir suç hikayesinin ortasında buluyorsunuz kendinizi. türkiye'nin yakın dönem popüler kültüründe “bu röportaj nereye gidiyor?” hissinin en yoğun yaşandığı programlardan biri olabilir.
şanzel'i ilginç yapan şey bence iyi şarkıcı mı kötü şarkıcı mı tartışmasından ziyade, tamamen filtresiz bir karakter olması. günümüzde insanların instagram'a kahve koyarken bile masanın üstündeki anahtarı kadrajdan çıkarıp hayatını estetize ettiği bir çağda, şanzel'in kamusal personası bunun tam tersi. kötü hikayesini de anlatıyor, rezil olduğu anı da, başına geleni de, yaptığı şeyi de. hatta bazen insan “abla bunu anlatmasan da olurdu” diye ekranın karşısından müdahale etmek istiyor ama iş işten geçmiş oluyor.
bu yüzden kendisine “internet fenomeni” demek de biraz eksik kalıyor. fenomenlik onda amaçtan çok yan ürün gibi. sosyal medya için üretilmiş bir karakter değil; sosyal medya sonradan gelip bu karakteri keşfetmiş. algoritma şanzel'i yaratmadı, şanzel yıllardır zaten şanzel'di. algoritma sadece kamerayı doğru yere çevirdi.
bir de ankara faktörü var tabii. bazı karakterleri şehirden bağımsız düşünemezsiniz. vedat milor istanbul'da yemek yiyebilir, cem yılmaz bodrum'a taşınabilir ama çatlak şanzel'i zihninizde stockholm'de bir caz barda canlandırmaya çalışınca sistem hata veriyor. fonda mutlaka ankara gecesi, klavye, ışıklı tabela, masaya gelen meyve tabağı ve hesabı görünce hayatı sorgulayan bir abi olması gerekiyor.
özetle; çatlak şanzel bir “ünlü”den ziyade türk gece hayatının ve erken dönem viral internet kültürünün acayip bir kesişim noktasıdır. hayat hikayesinde komedi de var, trajedi de, suç da, müzik de, absürtlük de. bazı bölümlerine gülersiniz, bazı bölümlerinde “bu nasıl hayat lan?” dersiniz, bazı bölümlerinde ise hiç gülmezsiniz.
ama birkaç videosunu izledikten sonra şu konuda insanın kafasında pek soru kalmıyor:
kadına lakabı gelişigüzel koymamışlar.
aslında güzel kadın he bu arada, eed.
gerçek adı şanzel çetin. zaten hikayenin ilk enteresan tarafı burada başlıyor; insan “çatlak” kısmının sahne adı olduğunu anlıyor da şanzel'in de sahne adı olduğunu düşünüyor. değil. şanzel gerçekten şanzel. dolayısıyla kendisinin daha nüfus cüzdanı aşamasında hayata 1:0 önde başladığını söylemek mümkün.
1982 doğumlu, ailesi elbistan kökenli. henüz 12 yaşındayken düğünlerde şarkı söylemeye başladığı anlatılıyor. yani bizim 12 yaşında okuldan eve gelip taso, atari, sokak maçı üçgeninde hayatı çözmeye çalıştığımız yaşta kadın mikrofon alıp düğün ahalisiyle uğraşıyor. böyle bir çocukluktan sonra yetişkin olduğunda insan kaynakları departmanında bordro takip etmesini beklemek de biraz haksızlık olur zaten.
asıl habitatı ise ankara'nın gazino, pavyon, taverna ekseni. buradaki “pavyon” kelimesini yalnızca gece eğlencesi olarak düşünmemek lazım. ankara pavyonu başlı başına bir sosyoloji bölümü gibi. masada oturan adamdan müzisyene, konsomatristen soliste kadar herkesin kendi yazılı olmayan anayasası var. çatlak şanzel de tam bu dünyanın içerisinden çıkmış biri. sahnedeki hali klasik anlamda “şarkıcı çıkar, şarkısını söyler, teşekkür eder, iner” formatında değil. şarkının ortasında konuşur, seyirciye laf atar, bir anda sinirlenir, sonra güler, parçayı başka yere bağlar. sahne ile günlük hayat arasındaki duvarı komple kaldırmış gibidir.
zaten internette meşhur olmasının önemli sebeplerinden biri de bu. özellikle “nerdesin” yorumunu izleyince insan şarkının artık besteciden çıktığını, tapusunun geçici olarak şanzel'e geçtiğini düşünüyor. bazı insanlar şarkı söyler, bazıları şarkıyı yorumlar; şanzel ise şarkıyla kişisel bir mesele yaşıyor gibi söyler. sanki ismail yk parçayı yıllar önce özellikle ona yanlış yapan bir adama gönderme olsun diye yazmış.
“çatlak” lakabının hikayesi de karaktere uygun. kendi anlattığına göre bir dönem birine kafa tutuyor, çevresindekilerden biri de kabaca “bu kadın çatlak” minvalinde bir şey söylüyor ve lakap kalıyor. normal insana böyle bir lakap takılsa iki hafta sonra unutulur. şanzel'de ise adeta marka tesciline dönüşmüş. çünkü kadın sahneye çıktığında “şanzel hanım” desen eksik kalıyor. çatlak kelimesi burada sıfat değil, ürünün fabrika çıkış donanımı gibi.
yalnız hikayenin komik olmayan, bayağı karanlık bir tarafı da var. 2020'de armağan çağlayan'ın gör beni programında anlattığına göre genç yaşta bir doktoru öldürmüş ve yıllarca cezaevinde kalmış. daha sonraki bazı yaralama olaylarından da söz ediyor. anlatımındaki rahatlık o dönem ciddi tepki çekmişti. burada meseleyi “ne kadar çılgın kadın hahaha” seviyesine indirmek doğru olmaz; ortada gerçek bir insanın öldürülmesi var. zaten röportajın tuhaflığı da tam burada ortaya çıkıyor: bir dakika önce pavyon anısı dinlerken birkaç dakika sonra ağır bir suç hikayesinin ortasında buluyorsunuz kendinizi. türkiye'nin yakın dönem popüler kültüründe “bu röportaj nereye gidiyor?” hissinin en yoğun yaşandığı programlardan biri olabilir.
şanzel'i ilginç yapan şey bence iyi şarkıcı mı kötü şarkıcı mı tartışmasından ziyade, tamamen filtresiz bir karakter olması. günümüzde insanların instagram'a kahve koyarken bile masanın üstündeki anahtarı kadrajdan çıkarıp hayatını estetize ettiği bir çağda, şanzel'in kamusal personası bunun tam tersi. kötü hikayesini de anlatıyor, rezil olduğu anı da, başına geleni de, yaptığı şeyi de. hatta bazen insan “abla bunu anlatmasan da olurdu” diye ekranın karşısından müdahale etmek istiyor ama iş işten geçmiş oluyor.
bu yüzden kendisine “internet fenomeni” demek de biraz eksik kalıyor. fenomenlik onda amaçtan çok yan ürün gibi. sosyal medya için üretilmiş bir karakter değil; sosyal medya sonradan gelip bu karakteri keşfetmiş. algoritma şanzel'i yaratmadı, şanzel yıllardır zaten şanzel'di. algoritma sadece kamerayı doğru yere çevirdi.
bir de ankara faktörü var tabii. bazı karakterleri şehirden bağımsız düşünemezsiniz. vedat milor istanbul'da yemek yiyebilir, cem yılmaz bodrum'a taşınabilir ama çatlak şanzel'i zihninizde stockholm'de bir caz barda canlandırmaya çalışınca sistem hata veriyor. fonda mutlaka ankara gecesi, klavye, ışıklı tabela, masaya gelen meyve tabağı ve hesabı görünce hayatı sorgulayan bir abi olması gerekiyor.
özetle; çatlak şanzel bir “ünlü”den ziyade türk gece hayatının ve erken dönem viral internet kültürünün acayip bir kesişim noktasıdır. hayat hikayesinde komedi de var, trajedi de, suç da, müzik de, absürtlük de. bazı bölümlerine gülersiniz, bazı bölümlerinde “bu nasıl hayat lan?” dersiniz, bazı bölümlerinde ise hiç gülmezsiniz.
ama birkaç videosunu izledikten sonra şu konuda insanın kafasında pek soru kalmıyor:
kadına lakabı gelişigüzel koymamışlar.
aslında güzel kadın he bu arada, eed.
devamını gör...
sözlükteki pretty little liar
buldum seni.
devamını gör...
engel atan yazara bir mesaj bırak
senin için şubuo diyolar !
devamını gör...
cumartesi akşamı evde oturan ezik
arada bir "benim gibi" olmanızdan memnuniyet duyuyorum. ama arada bir.
çokluk size benzemediğimi kendime söyler dururum.
çokluk size benzemediğimi kendime söyler dururum.
devamını gör...

