21.
belki okuyan bir iki kişi çıkar.
john steinbeck’in vietnam düşmanlığı
john steinbeck (1902-1968), işçi edebiyatçısı olarak çok sevilir, fakat ömrünün son yıllarındaki vietnam düşmanlığı pek bilinmez. steinbeck’in yaşam öyküsü, insana “onurlu yaşamak yetmez, onurlu ölmek de gerekir” dedirtiyor. bu bilinmezlik, aslında steinbeck’in vietnam düşmanlığının yarattığı utanç ve şokla yakından ilişkili. işçi yazarı, nobel ödülünü aldıktan sonra, 1966 ve 1967’de savaş muhabiri olarak vietnam’da bulunur. steinbeck, vietnam’da amerikan çıkarlarını savunarak, geleneksel sol okuyucuları şoka uğratmış ve utandırmıştı. bu utanç ve şok nedeniyle, vietnam bildirimleri, yaklaşık yarım yüzyıl kadar, bir daha gün yüzü görmeyecekti.
steinbeck’in oğlu, askere alınır, vietnam’a gider, diğer oğlu da gidecektir; steinbeck’in vietnam ilgisi ve yolculuğu böyle başlar. bir arkadaşının gazetesi için savaş muhabirliği yapar. nice amerikan genci ve onların yakınları, çağrı kağıtlarını meydanlarda yakıp barış hareketlerine katılırken, bunlardan iyice haberdar olan steinbeck’ten aynı tavrı görmeyiz; ona göre bu eylemciler ‘vatan haini’dir.
russell’la sartre’ın tırnağı bile olamayan steinbeck
steinbeck’in, bir nobel’li olarak russell ve sartre gibi, vietnam’daki amerikan zulmüne karşı uluslararası kampanyalar düzenlemek de aklına gelmez. elbette bunları hiç yapmayan nobelliler de vardır; oysa steinbeck, sessiz bile kalmaz; ses çıkarır, fakat ezilenlerin değil ezenlerin tarafından… steinbeck’in bu tavrı, akla, roland barthes’ın “faşizm, konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir” sözünü getirir. (**) faşizm, makbul vatandaştan yalnızca sessiz itaat değil bol gürültülü övgü bekler. makbul vatandaş, zaten bir cehennemde yaşadığının bilincinde değildir; bir altın çağda yaşadığına inan(dırıl)mıştır. oysa steinbeck’in amerikan sömürgeciliği savunusu hiç de zorunluluktan değildir; rızalıdır ve demek ki steinbeck’in amerikan zulmünde suç ortaklığı söz konusudur. fakat onun kötülüğü burada da kalmaz; “helikopterden helikoptere atlarken şarjör değiştirmek” misalı, bir helikopterden ötekine atlar, vietnam halkıyla doğrudan ilişkisi pek olmaz ve hatta halka helikopterden ateş bile açar ve bununla övünür.
steinbeck, aynı zamanda, dönemin savaş çığırtkanı amerikan başkanının arkadaşıdır. vietnam’a onun temsilcisi gibi gitmeyi reddetse de, son çözümlemede başkana arka çıkan değerlendirmeler yapacaktır. üstelik, kendi oğlu bile babasına karşı çıkar. öyle “hariçten gazel okumak” kolaydır. oğlu, babasına, bu savaşın ne kadar haksız olduğunu, böyle bir halk direnişine karşı kazanmanın olanaksız olduğunu vb. anlatır; ama boşuna… baba steinbeck, amerika’nın yeneceğine emindir ve domino tezine inanmaktadır!!! “vietnam düşerse, tüm asya düşer; hawai’den küba’ya kızılların kuşatması altına gireriz” vb. bir işçi yazarının komünizm paranoyası şaşırtır… steinbeck, tüm uyarılara karşın, vietnam-amerikan savaşı’nı 2. paylaşım savaşı’nın bir devamı gibi görür. o savaşta nasıl ki amerikan çıkarlarını savunmuştur, bunda da öyle yapacaktır. güdümlü, iliştirilmiş bir savaş muhabirliğidir bu. steinbeck’e sürekli olarak amerikan üst rütbelileri eşlik edecek, steinbeck’in savaşı kendilerinin görmek istediği biçiminde görmesi için ellerinden geleni yapacaklardır.
steinbeck’ten steinbeck’e
steinbeck’ten vietnam halkına ateş açan bir kötülük abidesinin çıkması üstüne daha fazla düşünmeliyiz. bu bağlamda, en keskin olup da sonra boyun eğen dünya çapındaki ünlü besteci-piyanist de akla gelmiyor değil. bize keskin değil, tutarlı bir muhalefet gerekiyor. ama steinbeck’in kötülüğü, boyun eğmenin ötesinde, boyun eğdirme noktasında… öte yandan, işçi yazarının muhabirliği, hamasi söylem, amerikan ‘kahraman’larına yönelik coşkulu övgüler, amerikan silahlarının öldürücü gücüne duyulan hayranlık vb. ile başlar; vietnam’dan ayrılırken ise, eve götürdüğü, hayal kırıklığı, savaşın kötülükleri, yenilmezlik algısının sarsılması vb. olacaktır. vietnam-amerikan savaşı protestolarını vatan hainliğiyle bir tutup savaşı romantikleştiren eski steinbeck gider, yerine başka bir steinbeck gelir; ancak yine de özeleştiri falan yapmaz; zaten tümüyle de değişmez. yaptığı kötülükler için elbette yargılanmaz; özür borcu ise baki kalır. vietnam’dan döndükten kısa bir süre sonra kendi çelişkileri içinde son nefesini verir.
napalmlanmış vietnam kızı ise, büyüyünce kendisini doktor olması için bursla küba’ya gönderen kendi vietnam hükümetini beğenmez, sanki üzerinde baskı varmış gibi kanada’ya sığınır. kanada vatandaşı olmasına karşın bugün hâlâ anaakım muhalefet tarafından yere göğe sığdırılamaz. bir kez daha gelir akla o söz: onurlu yaşamak yetmez, onurlu ölmek de gerekir.
toplumsal gerçekçi olup kurtuluşçu olmayan nobelli ‘muhalif’ bir yazın
aslında steinbeck-vietnam ilişkisi, toplumsal gerçekçiliğin bir açmazına da işaret ediyor olabilir. o da şudur: toplumsal gerçekçi sanat ürünleri, genellikle yoksulların, işçilerin, ezilenlerin vb. yaşadıkları kötü durumu resmeder; fakat çoğunda, bir kurtuluş yolu gösterilmez. bu açıdan, çeşitli gorki yapıtları bile (ve kimi yılmaz güney filmleri) arabeskle ve yazgıcılıkla komşudur. durum kötüdür; ama bir çözüm de sunulmaz. bu durumları bilmeyen izleyicide acıma ve empati duyguları uyandırılması amaçlanır. çözüm, yaşanılanların bireysel olmadığını, sistemik bir sorun olduğunu fark edip kendileri gibi olanlarla yan yana gelmektedir. fakat toplumsal gerçekçi yapıtlarda, bu, nadir olarak gerçekleşir. belki örgütlü mücadeleyle bitiriş, bir noktadan sonra çok klişe gelecektir; ancak başka bir çözüm de bulunmamaktadır. bu bağlamda, steinbeck anlatıları, toplumsal gerçekçi olup tümüyle kurtuluşçu olmayan bir yazına karşılık geliyor. kimi yapıtlarında işçiler örgütlense de, oradan bir çözüm çıkmaz ya da açık uçlu umutlu bir bitiriş de yer almaz. belki şunu ileri sürebiliriz: steinbeck, işçileri betimlemenin ötesine geçip kurtuluş yolunu gösteren yapıtlar kaleme alsaydı, o zaman vietnam düşmanı olmayacaktı. steinbeck’in nobel alması da bu açıdan yeniden değerlendirilebilir.
kapitalist dünya, kurtuluşçu bir yazını ödüllendirmeden önce bir durup düşünür. böylelikle, muhalif edebiyat olarak, günümüze, kapitalist düzeni tehdit etmeyecek ölçüde en alt düzey muhalif yapıtlar kalıyor. sözgelimi, balkan partizan romanları (örneğin, ‘seni halk adına ölüme mahkum ediyorum’), her zaman değerlendirme dışı kalacaktır. buna ek olarak, kurtuluş hayalinin boş olduğu anlatılırsa, yeni düzenin de eskisi gibi baskıcı, kötücül vb. olduğu belirtilirse (örneğin, açlık oyunları ve yeraltı (emir kusturica) filmleri), o yapıt, göklere çıkartılacaktır. dolayısıyla, ilk izlenimin tersine gerçekte kurtuluşçu olmayan iki tür anlatı söz konusu: arabeskle ve yazgıcılıkla komşu olan, betimleme düzeyinde kalan toplumsal gerçekçilik (örneğin, steinbeck) ve kurtuluş yolunu gösteren ama gösterirken onu karalayan bir ‘döngüsel kurtuluş’ türü.."
roland barthes, the neutral: lecture course at the collège de france, 1977-1978.
ulaş başar gezgin
john steinbeck’in vietnam düşmanlığı
john steinbeck (1902-1968), işçi edebiyatçısı olarak çok sevilir, fakat ömrünün son yıllarındaki vietnam düşmanlığı pek bilinmez. steinbeck’in yaşam öyküsü, insana “onurlu yaşamak yetmez, onurlu ölmek de gerekir” dedirtiyor. bu bilinmezlik, aslında steinbeck’in vietnam düşmanlığının yarattığı utanç ve şokla yakından ilişkili. işçi yazarı, nobel ödülünü aldıktan sonra, 1966 ve 1967’de savaş muhabiri olarak vietnam’da bulunur. steinbeck, vietnam’da amerikan çıkarlarını savunarak, geleneksel sol okuyucuları şoka uğratmış ve utandırmıştı. bu utanç ve şok nedeniyle, vietnam bildirimleri, yaklaşık yarım yüzyıl kadar, bir daha gün yüzü görmeyecekti.
steinbeck’in oğlu, askere alınır, vietnam’a gider, diğer oğlu da gidecektir; steinbeck’in vietnam ilgisi ve yolculuğu böyle başlar. bir arkadaşının gazetesi için savaş muhabirliği yapar. nice amerikan genci ve onların yakınları, çağrı kağıtlarını meydanlarda yakıp barış hareketlerine katılırken, bunlardan iyice haberdar olan steinbeck’ten aynı tavrı görmeyiz; ona göre bu eylemciler ‘vatan haini’dir.
russell’la sartre’ın tırnağı bile olamayan steinbeck
steinbeck’in, bir nobel’li olarak russell ve sartre gibi, vietnam’daki amerikan zulmüne karşı uluslararası kampanyalar düzenlemek de aklına gelmez. elbette bunları hiç yapmayan nobelliler de vardır; oysa steinbeck, sessiz bile kalmaz; ses çıkarır, fakat ezilenlerin değil ezenlerin tarafından… steinbeck’in bu tavrı, akla, roland barthes’ın “faşizm, konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir” sözünü getirir. (**) faşizm, makbul vatandaştan yalnızca sessiz itaat değil bol gürültülü övgü bekler. makbul vatandaş, zaten bir cehennemde yaşadığının bilincinde değildir; bir altın çağda yaşadığına inan(dırıl)mıştır. oysa steinbeck’in amerikan sömürgeciliği savunusu hiç de zorunluluktan değildir; rızalıdır ve demek ki steinbeck’in amerikan zulmünde suç ortaklığı söz konusudur. fakat onun kötülüğü burada da kalmaz; “helikopterden helikoptere atlarken şarjör değiştirmek” misalı, bir helikopterden ötekine atlar, vietnam halkıyla doğrudan ilişkisi pek olmaz ve hatta halka helikopterden ateş bile açar ve bununla övünür.
steinbeck, aynı zamanda, dönemin savaş çığırtkanı amerikan başkanının arkadaşıdır. vietnam’a onun temsilcisi gibi gitmeyi reddetse de, son çözümlemede başkana arka çıkan değerlendirmeler yapacaktır. üstelik, kendi oğlu bile babasına karşı çıkar. öyle “hariçten gazel okumak” kolaydır. oğlu, babasına, bu savaşın ne kadar haksız olduğunu, böyle bir halk direnişine karşı kazanmanın olanaksız olduğunu vb. anlatır; ama boşuna… baba steinbeck, amerika’nın yeneceğine emindir ve domino tezine inanmaktadır!!! “vietnam düşerse, tüm asya düşer; hawai’den küba’ya kızılların kuşatması altına gireriz” vb. bir işçi yazarının komünizm paranoyası şaşırtır… steinbeck, tüm uyarılara karşın, vietnam-amerikan savaşı’nı 2. paylaşım savaşı’nın bir devamı gibi görür. o savaşta nasıl ki amerikan çıkarlarını savunmuştur, bunda da öyle yapacaktır. güdümlü, iliştirilmiş bir savaş muhabirliğidir bu. steinbeck’e sürekli olarak amerikan üst rütbelileri eşlik edecek, steinbeck’in savaşı kendilerinin görmek istediği biçiminde görmesi için ellerinden geleni yapacaklardır.
steinbeck’ten steinbeck’e
steinbeck’ten vietnam halkına ateş açan bir kötülük abidesinin çıkması üstüne daha fazla düşünmeliyiz. bu bağlamda, en keskin olup da sonra boyun eğen dünya çapındaki ünlü besteci-piyanist de akla gelmiyor değil. bize keskin değil, tutarlı bir muhalefet gerekiyor. ama steinbeck’in kötülüğü, boyun eğmenin ötesinde, boyun eğdirme noktasında… öte yandan, işçi yazarının muhabirliği, hamasi söylem, amerikan ‘kahraman’larına yönelik coşkulu övgüler, amerikan silahlarının öldürücü gücüne duyulan hayranlık vb. ile başlar; vietnam’dan ayrılırken ise, eve götürdüğü, hayal kırıklığı, savaşın kötülükleri, yenilmezlik algısının sarsılması vb. olacaktır. vietnam-amerikan savaşı protestolarını vatan hainliğiyle bir tutup savaşı romantikleştiren eski steinbeck gider, yerine başka bir steinbeck gelir; ancak yine de özeleştiri falan yapmaz; zaten tümüyle de değişmez. yaptığı kötülükler için elbette yargılanmaz; özür borcu ise baki kalır. vietnam’dan döndükten kısa bir süre sonra kendi çelişkileri içinde son nefesini verir.
napalmlanmış vietnam kızı ise, büyüyünce kendisini doktor olması için bursla küba’ya gönderen kendi vietnam hükümetini beğenmez, sanki üzerinde baskı varmış gibi kanada’ya sığınır. kanada vatandaşı olmasına karşın bugün hâlâ anaakım muhalefet tarafından yere göğe sığdırılamaz. bir kez daha gelir akla o söz: onurlu yaşamak yetmez, onurlu ölmek de gerekir.
toplumsal gerçekçi olup kurtuluşçu olmayan nobelli ‘muhalif’ bir yazın
aslında steinbeck-vietnam ilişkisi, toplumsal gerçekçiliğin bir açmazına da işaret ediyor olabilir. o da şudur: toplumsal gerçekçi sanat ürünleri, genellikle yoksulların, işçilerin, ezilenlerin vb. yaşadıkları kötü durumu resmeder; fakat çoğunda, bir kurtuluş yolu gösterilmez. bu açıdan, çeşitli gorki yapıtları bile (ve kimi yılmaz güney filmleri) arabeskle ve yazgıcılıkla komşudur. durum kötüdür; ama bir çözüm de sunulmaz. bu durumları bilmeyen izleyicide acıma ve empati duyguları uyandırılması amaçlanır. çözüm, yaşanılanların bireysel olmadığını, sistemik bir sorun olduğunu fark edip kendileri gibi olanlarla yan yana gelmektedir. fakat toplumsal gerçekçi yapıtlarda, bu, nadir olarak gerçekleşir. belki örgütlü mücadeleyle bitiriş, bir noktadan sonra çok klişe gelecektir; ancak başka bir çözüm de bulunmamaktadır. bu bağlamda, steinbeck anlatıları, toplumsal gerçekçi olup tümüyle kurtuluşçu olmayan bir yazına karşılık geliyor. kimi yapıtlarında işçiler örgütlense de, oradan bir çözüm çıkmaz ya da açık uçlu umutlu bir bitiriş de yer almaz. belki şunu ileri sürebiliriz: steinbeck, işçileri betimlemenin ötesine geçip kurtuluş yolunu gösteren yapıtlar kaleme alsaydı, o zaman vietnam düşmanı olmayacaktı. steinbeck’in nobel alması da bu açıdan yeniden değerlendirilebilir.
kapitalist dünya, kurtuluşçu bir yazını ödüllendirmeden önce bir durup düşünür. böylelikle, muhalif edebiyat olarak, günümüze, kapitalist düzeni tehdit etmeyecek ölçüde en alt düzey muhalif yapıtlar kalıyor. sözgelimi, balkan partizan romanları (örneğin, ‘seni halk adına ölüme mahkum ediyorum’), her zaman değerlendirme dışı kalacaktır. buna ek olarak, kurtuluş hayalinin boş olduğu anlatılırsa, yeni düzenin de eskisi gibi baskıcı, kötücül vb. olduğu belirtilirse (örneğin, açlık oyunları ve yeraltı (emir kusturica) filmleri), o yapıt, göklere çıkartılacaktır. dolayısıyla, ilk izlenimin tersine gerçekte kurtuluşçu olmayan iki tür anlatı söz konusu: arabeskle ve yazgıcılıkla komşu olan, betimleme düzeyinde kalan toplumsal gerçekçilik (örneğin, steinbeck) ve kurtuluş yolunu gösteren ama gösterirken onu karalayan bir ‘döngüsel kurtuluş’ türü.."
roland barthes, the neutral: lecture course at the collège de france, 1977-1978.
ulaş başar gezgin
devamını gör...
22.
gazap üzümleri
fareler ve insanlar
inci kitaplarıyla tanınmış irlanda asıllı amerikalı yazar olup 1902/ 1968 yılları arasında yaşamıştır.
işçi sınıfını, toplumsal meseleleri yazmış ve hem pulitzer hem de nobel ödülü almıştır.
66 yaşında ölür.

ne sanıyor bunlar beni anlamadım ki.
kimsenin benim nasıl bir hayat sürdüğümü gördüğü yok.
fareler ve insanlar
inci kitaplarıyla tanınmış irlanda asıllı amerikalı yazar olup 1902/ 1968 yılları arasında yaşamıştır.
işçi sınıfını, toplumsal meseleleri yazmış ve hem pulitzer hem de nobel ödülü almıştır.
66 yaşında ölür.

ne sanıyor bunlar beni anlamadım ki.
kimsenin benim nasıl bir hayat sürdüğümü gördüğü yok.
devamını gör...
23.
jack london'la birlikte amerikan edebiyatı üzerine okunacak klasiklerdir.
devamını gör...