bucaş antlaşması
1672 yılında osmanlı devleti ve lehistan arasında imzalanan bir antlaşmadır.
antlaşmanın sonucunda podolya bölgesi osmanlıya, ukrayna ise yine osmanlı egemenliğindeki kazaklara bırakılmıştır.
ayrıca lehistan, osmanlı devleti'ne vergi ödemeyi kabul etmiştir.
osmanlı devleti bu antlaşma ile hakimiyetine son kez yeni topraklar katmış ve batıda en geniş sınırlarına ulaşmıştır.
antlaşmanın sonucunda podolya bölgesi osmanlıya, ukrayna ise yine osmanlı egemenliğindeki kazaklara bırakılmıştır.
ayrıca lehistan, osmanlı devleti'ne vergi ödemeyi kabul etmiştir.
osmanlı devleti bu antlaşma ile hakimiyetine son kez yeni topraklar katmış ve batıda en geniş sınırlarına ulaşmıştır.
devamını gör...
charlie chaplin
nam-ı diğer şarlo. gerçek adı charlie spencer chaplin.
ingiliz asıllı oyuncu. popüler sinemasının başlangıcı kabul edilen bir deha.
benim de profil fotoğrafımdaki şahsiyet.
kendisine benzeyenler yarışmasına üç kere katılıp üçünde de elemeyi geçemeyen bir efsane.
kendisinin buradan görebileceğiniz fotoğrafı ile filmlerindeki siması arasında dağlar kadar fark olduğu için jüri üyelerini suçlamamak doğru olsa gerek.
ingiliz asıllı oyuncu. popüler sinemasının başlangıcı kabul edilen bir deha.
benim de profil fotoğrafımdaki şahsiyet.
kendisine benzeyenler yarışmasına üç kere katılıp üçünde de elemeyi geçemeyen bir efsane.
kendisinin buradan görebileceğiniz fotoğrafı ile filmlerindeki siması arasında dağlar kadar fark olduğu için jüri üyelerini suçlamamak doğru olsa gerek.
devamını gör...
fullmetal alchemist
boş bir anime izlemek istemiyorsanız tavsiye edeceğim, simya ve felsefeye yönelik ince mesajların olduğu dolu dolu bir animedir. ayrıca olayların farklı sıralarla anlatıldığı diğer bir animesi daha vardır. (bkz: fullmetal alchemist: brotherhood) brotherhood)
devamını gör...
normal sözlük'ün zararları
hep yararlarından bahsettik, övdük, yıkadık ve yağladık. sevdiğimiz gülün katlandığımız dikenlerinden bahsedelim biraz da :
- gözlerin yaşarması ve kızarması
- yazmaktan parmak ve kolların ağrıması
- boynun tutulması ve tutulmadan kaynaklı baş ağrısı.
- gözlerin yaşarması ve kızarması
- yazmaktan parmak ve kolların ağrıması
- boynun tutulması ve tutulmadan kaynaklı baş ağrısı.
devamını gör...
artı oy veren yazarın profilini incelemek
incelerken + oy da bırakırsanız tadından yenmez...
bu başlık başa düşer garanti.
bu başlık başa düşer garanti.
devamını gör...
kızların espri yapmayı becerememesi
kızların çocukluktan beri;
"ayıp öyle konuşma"
"çok sesli gülme"
gibi baskılara maruz kalarak büyümelerinin etkisiyledir.
yine de espri yapabilen kızlar ya da espri yapamayan erkekler vardır.
"ayıp öyle konuşma"
"çok sesli gülme"
gibi baskılara maruz kalarak büyümelerinin etkisiyledir.
yine de espri yapabilen kızlar ya da espri yapamayan erkekler vardır.
devamını gör...
haydi gel içelim
arkadaşlarımla beraber olduğum bi kapadokya tatilinde sürekli dinlediğimiz ve bağırarak aşırı eğlenerek söylediğimiz çok sevdiğim bi yüksek sadakat şarkısı.
olur da dinlemek isterseniz
olur da dinlemek isterseniz
devamını gör...
günaydın sözlük
sözlük günaydın, bu geceki nöbeti de devrelerime devrediyor, kendim de dev aynasında görüp deve gibi devriliyorum.
dev-rik cümle kurmuşcasına..
dev-rik cümle kurmuşcasına..
devamını gör...
kuzey ege'de görülen deniz salyaları
kalbim acıyor. dayanamıyorum artık yeter. bu oluşumdan sorumlu birisi karşıma geçmesin. karadelik üzerine yemin ederim boğarım. mahvettiniz güzelim memleketi. it herifler diyeceğim köpeklerin ne zararı var? diye düşünüyorum. buldum siz kötüsünüz basbayağı kötü insanlar.
devamını gör...
sarı sendika
işveren çıkarına çalışan işçi sendikalarına verilen isim.
ismini duyar duymaz yandaş olduklarını anlasak da "bunlar neden sarı" diye de kendimize soruyoruz elbette. diğerleri 'kızıl' sendika olduğundan mı sarılar? yoksa binaları sarıydı da oradan mı çıktı?
yirminci yüzyılın başlarında fransa'da sarılar hareketi isimli bir hareketin faaliyet alanı olarak ilk kez ortaya çıkmış kuruluşlardır sarı sendikalar. sarılar, sınıf mücadelesini aslında bir 'mücadele' olarak görmeyip uzlaşmacı, diyalogcu yöntemleri savunur. bu sendikalar, onu kuran güçlere ve sonraki sahiplenici veya yürütücülerine bakıldığında milliyetçi gruplar tarafından idare edilmiştir ve edilmektedir diyebiliriz. dolayısıyla 1900'lerin fransa'sında da günümüz dünyasında da işçi hareketlerini ve özellikle en büyük kozu olan grev hakkını baltalamak için tetikçilikten ibaret faaliyetleriyle işçi değil patron, yurttaş değil devlet çıkarlarını gözetmişlerdir. daha sendikal hakların kazanımını doğru dürüst tadamamış işçi sınıfının ortasına konan bu 'hain' kurumlar o dönemde patron/devlet eliyle yönlendirilmemiş (ki buna inanmak güç) olsa dahi buna oldukça uygun bir anlayışta olduklarından işveren güdümünde yıllardan beri varlıkları devam eder. hareketin ilk yıllarında da mali ve fikri açıdan işverenlerle arasında bulunan organik bağ da sosyalist düşünceye karşı oluşturulduklarını anlamamızı sağlıyor. sendikal faaliyetin amacı ile bağdaşmayan grev kırıcılık, patron sözcülüğü gibi sevdalarından dolayı her dönemde onursuzluklarıyla anılacaklar.
genel olarak 'sarı' tabiri, hareketin adından geliyor denilse de bunu gerçekten binalarının renginin sarı olması veya kızıl'la bir karşılaştırma sonucunda daha uzlaşmacı ve apolitik bir renk olmasından ötürü böyle isimlendirildiklerini söyleyen kaynaklar da mevcut. sarılar'ın işçi sınıfının sosyalizmle özdeşleştirilmesini reddetmesi, sınıf mücadelesinde kullanılan araçlarda işverenden yana tavır alması sebebiyle kızıl ile yapılan kıyasın da pek yanlış olduğunu söyleyemeyiz.
ismini duyar duymaz yandaş olduklarını anlasak da "bunlar neden sarı" diye de kendimize soruyoruz elbette. diğerleri 'kızıl' sendika olduğundan mı sarılar? yoksa binaları sarıydı da oradan mı çıktı?
yirminci yüzyılın başlarında fransa'da sarılar hareketi isimli bir hareketin faaliyet alanı olarak ilk kez ortaya çıkmış kuruluşlardır sarı sendikalar. sarılar, sınıf mücadelesini aslında bir 'mücadele' olarak görmeyip uzlaşmacı, diyalogcu yöntemleri savunur. bu sendikalar, onu kuran güçlere ve sonraki sahiplenici veya yürütücülerine bakıldığında milliyetçi gruplar tarafından idare edilmiştir ve edilmektedir diyebiliriz. dolayısıyla 1900'lerin fransa'sında da günümüz dünyasında da işçi hareketlerini ve özellikle en büyük kozu olan grev hakkını baltalamak için tetikçilikten ibaret faaliyetleriyle işçi değil patron, yurttaş değil devlet çıkarlarını gözetmişlerdir. daha sendikal hakların kazanımını doğru dürüst tadamamış işçi sınıfının ortasına konan bu 'hain' kurumlar o dönemde patron/devlet eliyle yönlendirilmemiş (ki buna inanmak güç) olsa dahi buna oldukça uygun bir anlayışta olduklarından işveren güdümünde yıllardan beri varlıkları devam eder. hareketin ilk yıllarında da mali ve fikri açıdan işverenlerle arasında bulunan organik bağ da sosyalist düşünceye karşı oluşturulduklarını anlamamızı sağlıyor. sendikal faaliyetin amacı ile bağdaşmayan grev kırıcılık, patron sözcülüğü gibi sevdalarından dolayı her dönemde onursuzluklarıyla anılacaklar.
genel olarak 'sarı' tabiri, hareketin adından geliyor denilse de bunu gerçekten binalarının renginin sarı olması veya kızıl'la bir karşılaştırma sonucunda daha uzlaşmacı ve apolitik bir renk olmasından ötürü böyle isimlendirildiklerini söyleyen kaynaklar da mevcut. sarılar'ın işçi sınıfının sosyalizmle özdeşleştirilmesini reddetmesi, sınıf mücadelesinde kullanılan araçlarda işverenden yana tavır alması sebebiyle kızıl ile yapılan kıyasın da pek yanlış olduğunu söyleyemeyiz.
devamını gör...
nasılsın sorusuna verilecek cevaplar
(bkz: iç güveysinden hallice)
devamını gör...
havanın tam intiharlık olması
kapalı hava yaşam enerjisi veriyor bana.
sanki tüm kötülükleri ve yanlış giden şeyleri yağmurlu havada düzeltebilirmişiz gibi geliyor.
tüm insanların kısa süre de olsa bu havanın bana hissettirdiği o güzel duyguyu hissedebilmesini isterdim. bakmak ve görmek arasındaki fark gibi... kameranın ne kadar odaklasanız da güneşin batışındaki oluşan renkleri bire bir yansıtamaması gibi. sanırım bu havanın bana verdiği enerji ve hisler de bana özel, anlatmakla anlaşılmayacak... ya da anlatılamayacak.
sanki tüm kötülükleri ve yanlış giden şeyleri yağmurlu havada düzeltebilirmişiz gibi geliyor.
tüm insanların kısa süre de olsa bu havanın bana hissettirdiği o güzel duyguyu hissedebilmesini isterdim. bakmak ve görmek arasındaki fark gibi... kameranın ne kadar odaklasanız da güneşin batışındaki oluşan renkleri bire bir yansıtamaması gibi. sanırım bu havanın bana verdiği enerji ve hisler de bana özel, anlatmakla anlaşılmayacak... ya da anlatılamayacak.
devamını gör...
artı oy veren yazarın profilini incelemek
sıkça yaptığım eylem..
her bir bildirime tek tek tıklayıp yazarın profilini inceleyecek kadar ruh hastası bir kişiliğim var. böylelikle yeni yazarlar keşfedip takibe alıyorum.
her bir bildirime tek tek tıklayıp yazarın profilini inceleyecek kadar ruh hastası bir kişiliğim var. böylelikle yeni yazarlar keşfedip takibe alıyorum.
devamını gör...
türklere özgü davranışlar
misafir giderken kapıda bir saat daha muhabbet.
devamını gör...
yoldaş benjamin franklin'in nick renginin sürekli değişmesi
bende istiyorum dedirten havalı şeydir.
devamını gör...
jorge luis borges
jorge luis borges latin amerika’nın aymazlığı, umursamazlığı ve de belli durumlarda usanmadan gösterdiği tembelliği neticesinde gözlerden uzun süre uzak kalmış, hak ettiği değeri bir türlü bulamamış, kuzey amerika ve avrupa’da keşfedilince ünlenmiş dünya edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından biridir.
dünya diye bildiğimiz bu can çekişen gezegenin kurulduğundan beri yedi bölgesinden kan akmakta oluk oluk. ama afrika ile birlikte en çok kan kaybeden bölgesi belki de güney amerika’dır. devrimler ve darbelerle bezenmiş tarihine baktığımızda haritalarda renginin neden hala kırmızıya dönmediğini anlamadığımız güney amerika’nın ucundan sarkan arjantin dünyaya birkaç ünlü isim sunmuştur yalnızca. ernesto che guevara juan peron, diego armando maradona ve jorge luis borges.
borges dünya edebiyatında kendinden sonra gelen yazarları en çok etkileyen kişilerden biridir. borgesvari diye bir niteleme bile ortaya çıkmıştır borges’in düşsel metinleri ün kazanıp başla yazarlara yol göstermeye başlayınca, tıpkı borges’in hayran olduğu yazarlardan biri olan kafka’nın edebiyat dünyasını kafkavari terimini hediye etmiş olması gibi.
borges birçok yazardan etkilenmiş, birçok yazara hayranlık beslemiştir. h.g.wells, walt whitman, fransisco de quevedo, cervantes, franz kafka, henry james ve alfonso reyes gibi.
bu uzun liste aslında borges’in çok iyi bir yazar olmanın yanısıra çok iyi bir de okur olduğunun göstergesidir. zaten borges’in cenneti tasvir ediş şekli de bunu göstermektedir. borges’e göre cennet dopdolu bir kütüphanedir.
borges öteki soruşturmalar kitabının bir denemesinde yazarın hayatının bir noktasında dokunaklı bir durumun olması gerektiğini ve quevedo’nun böyle bir durumu yaşamadığını söyler ama kendisi yaşamıştır.
ilk dokunaklı durum; borges’in kadınları çok sevmesi, onları büyük bir şehvet duyması ama utangaçlığı yüzünden onlardan hep uzak durmasıdır. dört yıllık kısa sayılacak bir evlilikten sonra ayrıldığı eşi borges ününden pay alabilmek için onun iktidarsız olduğuna dair bir kitap bile yazmıştır. borges ise bu dört senelik dilim dışındaki zamanı çok uzun bir süre yaşayan annesi ile geçirmeyi tercih ederek insanlardan kendini belli bir yere kadar soyutlamaya çalışmıştır.
cinsellik konusunda utangaç olan borges konuşmak konusunda fazlasıyla dışa dönüktür. fikri her sorulduğunda tatmin edici cevaplar verir muhattabına ama bazen bu cevaplar onun yanlış anlaşılmasına ve siyasi olarak insanlar tarafından acımasızca eleştirilmesine neden olur.
borges’in hayatındaki ikinci dokunaklı mevzu ise körlüktür. babasından miras kalan bir hastalık sonucunda kademe kademe körleşen borges kendini bu duruma alıştırmış olduğu için çok da zorlanmaz ama kendisine kitap okuması için bazı yardımları kabul etmek zorunda kalır. bu yardımlardan birinin sahibi de benim çok sevdiğim alberto manguel’dir.
borges edebi olarak ün kazandıkça bir anlamda özgüven de kazanır ve deneme, şiir, öykü yazmaya devam eder ama asla roman yazmaz.
1986 yılında karaciğer kanserinden cenevre’de öldüğünde arkasında dev gibi bir isim ve okurlara asla yetmeyen kitaplar bırakır.
dünya diye bildiğimiz bu can çekişen gezegenin kurulduğundan beri yedi bölgesinden kan akmakta oluk oluk. ama afrika ile birlikte en çok kan kaybeden bölgesi belki de güney amerika’dır. devrimler ve darbelerle bezenmiş tarihine baktığımızda haritalarda renginin neden hala kırmızıya dönmediğini anlamadığımız güney amerika’nın ucundan sarkan arjantin dünyaya birkaç ünlü isim sunmuştur yalnızca. ernesto che guevara juan peron, diego armando maradona ve jorge luis borges.
borges dünya edebiyatında kendinden sonra gelen yazarları en çok etkileyen kişilerden biridir. borgesvari diye bir niteleme bile ortaya çıkmıştır borges’in düşsel metinleri ün kazanıp başla yazarlara yol göstermeye başlayınca, tıpkı borges’in hayran olduğu yazarlardan biri olan kafka’nın edebiyat dünyasını kafkavari terimini hediye etmiş olması gibi.
borges birçok yazardan etkilenmiş, birçok yazara hayranlık beslemiştir. h.g.wells, walt whitman, fransisco de quevedo, cervantes, franz kafka, henry james ve alfonso reyes gibi.
bu uzun liste aslında borges’in çok iyi bir yazar olmanın yanısıra çok iyi bir de okur olduğunun göstergesidir. zaten borges’in cenneti tasvir ediş şekli de bunu göstermektedir. borges’e göre cennet dopdolu bir kütüphanedir.
borges öteki soruşturmalar kitabının bir denemesinde yazarın hayatının bir noktasında dokunaklı bir durumun olması gerektiğini ve quevedo’nun böyle bir durumu yaşamadığını söyler ama kendisi yaşamıştır.
ilk dokunaklı durum; borges’in kadınları çok sevmesi, onları büyük bir şehvet duyması ama utangaçlığı yüzünden onlardan hep uzak durmasıdır. dört yıllık kısa sayılacak bir evlilikten sonra ayrıldığı eşi borges ününden pay alabilmek için onun iktidarsız olduğuna dair bir kitap bile yazmıştır. borges ise bu dört senelik dilim dışındaki zamanı çok uzun bir süre yaşayan annesi ile geçirmeyi tercih ederek insanlardan kendini belli bir yere kadar soyutlamaya çalışmıştır.
cinsellik konusunda utangaç olan borges konuşmak konusunda fazlasıyla dışa dönüktür. fikri her sorulduğunda tatmin edici cevaplar verir muhattabına ama bazen bu cevaplar onun yanlış anlaşılmasına ve siyasi olarak insanlar tarafından acımasızca eleştirilmesine neden olur.
borges’in hayatındaki ikinci dokunaklı mevzu ise körlüktür. babasından miras kalan bir hastalık sonucunda kademe kademe körleşen borges kendini bu duruma alıştırmış olduğu için çok da zorlanmaz ama kendisine kitap okuması için bazı yardımları kabul etmek zorunda kalır. bu yardımlardan birinin sahibi de benim çok sevdiğim alberto manguel’dir.
borges edebi olarak ün kazandıkça bir anlamda özgüven de kazanır ve deneme, şiir, öykü yazmaya devam eder ama asla roman yazmaz.
1986 yılında karaciğer kanserinden cenevre’de öldüğünde arkasında dev gibi bir isim ve okurlara asla yetmeyen kitaplar bırakır.
devamını gör...
bengaripsengüzeldünyaumutlu ile dünyadan uzak
iliştim yerime efenim.. harika bir girişle fazlasıyla tatmin edici bir yayın başladı.
bugün bayram çabuk olun çocuklar. bengaripsengüzeldünyaumutlu bizi bekler..
bugün bayram çabuk olun çocuklar. bengaripsengüzeldünyaumutlu bizi bekler..
devamını gör...


