normal sözlük yazar kalitesi
ayrıca benim gibi birinin, ayın en iyi yazarlar listesinde 511. sırada olması, burada kimsenin kaliteden anlamadığı anlamına geliyor.
devamını gör...
bunalıma girmek
bir umutla girip ilk tanımı okuyunca derdine portakal sıkayım dediğim başlıktır.
tabi sende haklısın kardeş, bunalıma gitmek için gayet mantıklı bir sebep. bunun ardından akciğer kanseri olup hala fabrika bacası gibi gezen babamdan ve kendisi yüzünden artık kendimi 12. kattan atmayı ciddi ciddi düşündüğümden bahsetsem ayıp olur.
tabi sende haklısın kardeş, bunalıma gitmek için gayet mantıklı bir sebep. bunun ardından akciğer kanseri olup hala fabrika bacası gibi gezen babamdan ve kendisi yüzünden artık kendimi 12. kattan atmayı ciddi ciddi düşündüğümden bahsetsem ayıp olur.
devamını gör...
yaşam nedir
ne şekilde bakıyor olursak olalım kuantum biyolojisi'nin temeli diyebiliriz. ( kuantum biyoloji -veya biyolojisi de denilebilir-hakkında genel bir bilgi için kaynak bırakacağım en alta.) başlık sahibi yazar biraz bahsetmiş fakat eksik olan çok küçük bir bilgiyi ben tamamlayayım; erwin schrödinger bu eseri ile dna molekülünün yapısını keşfeden watson, crick ve wilkins'e ilham olmuştur ve araştırmalarının temellerini atan önemli etkenlerden biri schrödinger'in ortaya sunduğu görüşlerdir. termodinamik yasasına göre hepimiz çürüme yasasına tâbiyiz, schrödinger ise önemli bir noktaya parmak basıyor; entropiye gösterilen direnç eğilimi ve bunu bir noktada başarıyor olmanın altında yatan etken. üzerinde durulması gereken pek çok şeyi zaten başlık sahibi yazar aktarmış. bu yüzden küçük bir alıntı bırakıyorum yalnızca.
--- alıntı ---
"an isolated system or a system in a uniform environment (which for the present consideration we do best to include as a part of the system we contemplate) increases its entropy and more or less rapidly approaches the inert state of maximum entropy. we now recognize this fundamental law of physics to be just the natural tendency of things to approach the chaotic state (the same tendency that the books of a library or the piles of papers and manuscripts on a writing desk display) unless we obviate it. (the analogue of irregular heat motion, in this case, is our handling those objects now and again without troubling to put them back in their proper places.)"
--- alıntı ---
www.google.com/url?sa=t&...
( pdf formatında, yüzeysel ve kafa karıştırmayacak türkçe bir kaynak tercih ettim, daha kapsamlı bir kaynak için araştırma yapma hakkınız saklıdır.) *
--- alıntı ---
"an isolated system or a system in a uniform environment (which for the present consideration we do best to include as a part of the system we contemplate) increases its entropy and more or less rapidly approaches the inert state of maximum entropy. we now recognize this fundamental law of physics to be just the natural tendency of things to approach the chaotic state (the same tendency that the books of a library or the piles of papers and manuscripts on a writing desk display) unless we obviate it. (the analogue of irregular heat motion, in this case, is our handling those objects now and again without troubling to put them back in their proper places.)"
--- alıntı ---
www.google.com/url?sa=t&...
( pdf formatında, yüzeysel ve kafa karıştırmayacak türkçe bir kaynak tercih ettim, daha kapsamlı bir kaynak için araştırma yapma hakkınız saklıdır.) *
devamını gör...
lufthar
okunmaya değer kaliteli ve güzel paylaşımları ile kendini belli eden değerli bir yazardır. güzel kafa sözlük ailemize hoş gelmiş. keyifli yazmaları olsun.
devamını gör...
mercimek çorbasını bir üst noktaya taşıyan detaylar
taze çekilmiş karabiber.
sarartma işlemi yapılmamış organik limon.
tam buğday ekmeği.
ve olmazsa olmazım hafif sirkeli kaşık salata.*
sarartma işlemi yapılmamış organik limon.
tam buğday ekmeği.
ve olmazsa olmazım hafif sirkeli kaşık salata.*
devamını gör...
kitap bağımlılığı
kitap istifçiliğine neden olur. aslında rûhî bir hastalıktır. evet, kitaplar iyi arkadaştır; ancak okuma ümidiyle alınıp hiç kapağı açılmayan ya da sadece parlak ciltlerinin, güzel dizayn edilmiş kapaklarının kütüphânede eşe dosta sergilenmesi için satın alınan kitaplar, sadece bir israftır. bâzı insanlar için kitapların yuva kurdukları rafları seyretmek, lezzetine doyulmaz bir güvenlik duygusu demektir, bâzı insanlar için el emeği göz nuruyla ince sanatlar işlenen, altın varaklarla tezyin edilen, ahşap bölmelere sıra sıra dizilen koca koca kitap ciltleri bir övünç vesilesidir, onlara sahip olmak bir ayrıcalıktır, hem de zihnini ve dünyasını kitaplarla inşâ ettiği intibâını sosyal çevresine aksettirmenin, toplumca da onaylanan ve mûteber kabul edilen bir yoludur. bu hastalık, kitap okuma faaliyetinin gayet az görüldüğü veya hiç rastlanmadığı kitleler içinde daha çabuk ve mâsumâne bir edâ ile insan bünyesine yerleşir, sonra insan, içinde yaşadığı cemiyetin takdirlerine mazhar oldukça kitap, artık kitap olmaktan çıkıp marâzî bir ruh takıntısı hâline gelerek kökleşir.
ne ki hastalıklı insan rûhiyâtı bundan habersizdir. halbuki, fizikî özelliklerine rağbet edilerek evin en mûtenâ köşelerinde yerleri ayrılan ve yaprağı çevrilmeden yenilerinin getirilip devâsâ kuleler meydana getirilen bu kitaplar, okunmadıkları ve hiçbir zaman alıcısı tarafından okunmayacakları gerçeğini dâimâ mutluluk arayışındaki insanın yüzüne haykırıp dururlar ve bu sebeple de insanı, ömür boyu içinden çıkılmaz bir suçluluk duygusuna mahkûm ederler.
daha önce başka bir konu başlığı altında da anlatmaya çalıştım. düşünceme göre çok kitap okumak veya çok sayıda kitaba sahip olmak amaçsızlık ve vizyonsuzluğun el ele verdiği insan idrâkine hiçbir şey kazandırmaz, sadece onu kandırmaya yarar. bu kandırmacadan insan, sahte mutluluklar devşirmek ister. sahte mutluluk morfininin etkisi geçince, yeni morfin dozuna ihtiyaç duyulur ve okunmayacak kitapların toplu halde gömüldüğü mezarlığa bir yenisi eklenir. ama bir amaç, bir hedef doğrultusunda okunulan iyi seçilmiş bir kitap, insanın hayatını hiç beklenmeyen nispette değiştirebilir. bilinç varsa bol sayıda okunulan nitelikli kitap da okuyucusunu aydınlatır. aydınlanmış bir insan, çevresini aydınlatır. aydınlanan çevrelerin parlak ışığı, karanlıkları dağıtır.
ne ki hastalıklı insan rûhiyâtı bundan habersizdir. halbuki, fizikî özelliklerine rağbet edilerek evin en mûtenâ köşelerinde yerleri ayrılan ve yaprağı çevrilmeden yenilerinin getirilip devâsâ kuleler meydana getirilen bu kitaplar, okunmadıkları ve hiçbir zaman alıcısı tarafından okunmayacakları gerçeğini dâimâ mutluluk arayışındaki insanın yüzüne haykırıp dururlar ve bu sebeple de insanı, ömür boyu içinden çıkılmaz bir suçluluk duygusuna mahkûm ederler.
daha önce başka bir konu başlığı altında da anlatmaya çalıştım. düşünceme göre çok kitap okumak veya çok sayıda kitaba sahip olmak amaçsızlık ve vizyonsuzluğun el ele verdiği insan idrâkine hiçbir şey kazandırmaz, sadece onu kandırmaya yarar. bu kandırmacadan insan, sahte mutluluklar devşirmek ister. sahte mutluluk morfininin etkisi geçince, yeni morfin dozuna ihtiyaç duyulur ve okunmayacak kitapların toplu halde gömüldüğü mezarlığa bir yenisi eklenir. ama bir amaç, bir hedef doğrultusunda okunulan iyi seçilmiş bir kitap, insanın hayatını hiç beklenmeyen nispette değiştirebilir. bilinç varsa bol sayıda okunulan nitelikli kitap da okuyucusunu aydınlatır. aydınlanmış bir insan, çevresini aydınlatır. aydınlanan çevrelerin parlak ışığı, karanlıkları dağıtır.
devamını gör...
futbolla ilgilenen kadın görünce hemen ofsaytı soran tipler
"kadınlar futboldan ne anlar yaaa?" ile başlayan cümleler kuran tiptir.
devamını gör...
misafirin sinir eden davranışları
hafta içi akşam gelip gece geç saate kadar kalması.
devamını gör...
kitap sayfalarını ayraç niyetine katlayan insan
yapmalı yapmamalı tartışılmasına gerek bile yok. kitap kendininse isterse vazoyu ayraç olarak kullanır. kitap başkasınınsa ve sormadan yaptıysa vazoyu kafasında kırabilirsiniz.
devamını gör...
en çabuk unuttuğumuz şey
bu vatan için canını feda etmiş şehitlerimiz.
devamını gör...
cenk raporu radyo yayını
buradan yayına çıkan tanıdıklarıma selam gönderiyorum. genelde yayına çıkanlar gönderiyor bu selamı lakin bugün böyle. ben göndereceğim. hello konuklar.!
devamını gör...
marie curie
kemerlerinizi sıkıca bağlayın çünkü hızlı ve bilgilendirici bir yolculuğa çıkacağız, tavsiyem tek solukta okuyup tadına varmanızdır; fakat kısım kısım okumanız da ufkunuzu açacak ve size ilham verecektir. bu kararı damak tadınıza bırakıyor ve keyifli okumalar diliyorum…
marie salomea skolodowska , çoğumuzun fransız bilim kadını marie curie olarak bildiğimiz marie aslında 7 kasım 1867'de rusya'nın varşova şehrinde doğmuştur, aslen polonya'lıdır fakat o zamanlarda varşova rusya imparatorluğu toprakları içerisindeydi. üç kız kardeşi ve bir erkek kardeşi vardı. 1875 yılında ablaları zofia ve bronislawa dluska tifüse yakalanmıştır; fakat 1876 yılının ocak ayında zofia hayatını kaybetmiş, bronislawa ise iyileşmiştir.

marie'nin ailesi ve çocukluk yılları:
babası fizik ve matematik öğretmeni idi ve okuduğum kaynaklara göre çok yetenekli, bilgili, onurlu ve yurtsever bir birey idi. lakin ülkenin rus işgali altında olması bay wladyslaw skolodowski'nin sıradan ve fakir bir öğretmen olarak yaşamını sürdürmesine neden oldu. annesi bayan bronislawa skalodowska bir yatılı kız öğrenci okulunun yönetimini yapmaktaydı; fakat marie doğduktan sonra işini bırakmak zorunda kalmıştır ve kısa süre sonra da verem hastalığından dolayı (kızı zofia’dan iki yıl sonra) vefat etmiştir.
babasının çocuklarına öğrettikleri ve yönlendirmeleriyle marie bilime büyük ilgi duymaya başlamıştır; lakin o dönem avrupa'nın pek çok ülkesinde de olduğu gibi rusya'nın işgali altındaki polonya'da da kızların bilimsel alanlarda (fizik, kimya, biyoloji, tıp, vb.) eğitim almaları pek olası değildi. kadınların üniversiteye gitmesi yada teknik bir eğitim görmeleri için yurt dışına çıkmaları gerekiyordu. yani bundan tam 130 yıl öncesi, ne acı ve saçma!
erkek kardeşi joseph skolodowski varşova'da tıp fakültesine başladığı yıllarda marie'de ablası bronislawa (bronya) ile bir anlaşma yapmıştır ve önce marie çalışıp ablasını okutacaktı ardından ablası marie’yi okutacaktı (bağzı kaynaklara göre abla kardeş beraber çalışmaya başlar). 1885 yılında bronya paris’e gidip sarbonne üniversitesinde tıp okuyacaktı ve okulu bitince de bir iş bulacak ve marie’nin pariste okumasını sağlayacaktı. marie hemen iş bulup çocuk bakıcılığı yapmaya başlamıştır. bakıcılıktan kazandığı paranın bir kısmını ablasına gönderiyor, kalan kısmını ise paris’te gerçekleştirmek istediği eğitim hayali için biriktiriyordu. bronya mezun olana dek varşova’da endüstri ve tarım müzesi adı altında gizlice eğitim veren polonya okulunda eğitim almıştır. geçine bileceğini düşündüğü kadar para biriktirince paris’e gitti. ve nihayetinde 1891 yılında tam 24 yaşındayken ablasının yanında (babasının izinden giderek) fizik ve matematik eğitimi almak üzere sarbonne üniversitesi’nde eğitimine başlamıştır. marie paris’e gidince önce ablasının yanında kalarak sonralarda ise küçük bir tavan arasında yaşayarak eğitim hayatını gerçekleştirmiştir (130 yıl önceki paris vs şimdiki türkiye)* :,(. kastım sırf cinsiyete yönelik değil öğrencilerin eğitim hayatında çektikleri zorluklar bakımındandır…)
marie’nin paris serüveni pek de kolay olmamıştır. savaşlar ve iç kargaşalar nedeniyle sıradan yaşam sıtandartlarına sahip olan insanlar için yoksulluk ve açlık hakimdi. sonunda soğuktan donmadan veya açlıktan ölmeden evvel marie 3 kasım 1891 yılında başladığı eğitimini bir buçuk yıl sonunda kendi sınıfının birincisi olarak tamamlayarak fizik diploması almayı başarmıştır, 1984 yılında ise ikinci diplomasını matematik alanında almıştır. marie’nin bir sonraki hedefi ise öğretmenlik diploması alıp varşova’ya dönmektir.

1894 yılında polonya’lı bir bilim insanı aracılığıyla, kardeşi jacques curie ile beraber piezoelektiği keşfeden pierre curie ile tanışmıştır. 35 yaşındaki pierre curie, endüstriyel fizik ve kimya okulu laboratuvarının başkanıydı. marie ve pierre, ortak bilimsel ilgilerinin yanı sıra bay curie’nin mükemmel fiziği ve tutan kimyaları sebebiyle birbirlerine bağlanıp, temmuz 1895 yılında dünya evine girmişlerdir. işte bu tarihten itibaren sevgili marie’ciğimiz artık marie skolodowska değil fransız vatandaşı olan marie curie olmuştur.(nikahları pek de şatafatlı olmamıştır. zaten çok da varlıklı değillerdir ve gelinlik, takı, süs eşyaları vb. fuzuli harcamalar yapmaktansa devlet dairesinde (gbkz: minimalist), sade bir nikah kıymışlardır. balayı için ispanya’nın o zamanlar çok gözde, ünlü olan bir tatil beldesinde geçirmişlerdir. şaka yaptım balayı için para harcayacak olsalardı düğün için de harcarlardı. bunun yerine fakülteye kolay ulaşım için kendilerine bisikler almışlardır.
1896 yılında öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra 1897 yılında, daha önce henry becquerel’in duyurduğu, uranyum tuzlarının yaydığı,sonraları marie tarafında radyoaktivite olarak isimlendirelecek olan ışın üzerine detaylı araştırmalar yapmaya başlar. wilhelm conard röntgen’in x ışınları keşfinden sonra becquerel’in de bazı maddelerin sürekli ışıma yaptığını bulması ilgisini çekmiş, öğrenmez arzusunu körüklemiş ve merakını uyandırmıştı). fakata eylül 1897’de ilk kızı irene curie’nin dünyaya gelmesi, marie’nin işlerinden uzaklaşıp ufak bir mola vermesine sebep olmuştur. 1898 yılının başlarında çalışmalarına hızlı bir şekilde ilerleten marie toryumunda bu ışığı yaydığını fark etmiştir. bu keşif eşi pierre’in de dikkatini çekmiş ve kendi çalışmalarını bırakarak marie’ye yardım etmeye başlamasına vesile olmuştur. ve basınç elektriği yöntemini ışıma miktarını ölçmek için kullanmaya başlamışlardır.
büyük bir an daha marie’nin kendi ülkesinin adını verdiği poloyum elementini buldular ve ardından radyum elementini buldular. sayesinde geliştirilen radyoterapi kanser hastalarını iyileştirmek için günümüzde halen kullanılmaktadır.
ışıma havayı iyonlaştırıyor, artı ve eksi yüklü parçacıklar oluşturduğu için elektrik akımını geçiriyordu. ışıma ne kadar yoğun ise, elektrik akımı da o kadar artıyor idi. bu akım galvanometre ile ölçülebiliyordu. ışımalar içlerindeki uranyum ile orantılı olarak gerçekleşiyordu. böylece ışımaların kaynağı olan elementin atomlarına kadar ayırım yapabiliyordu. ama elle tutulur, gözle görülür saf radyum elde etmek haliyle çok zor bir vukudur. nasıl ki bir canlı yavrusuna dokunmak, gözleri,ne bakmak isterdi marie’de bulduğu radyoaktif elementi görmek arzusuyla kavrulmaktaydı.
radyumun özelliklerini inceleyerek ve yeni bir element oluşu ile ilgili tartışmaları noktalayarak artık bir son vermeleri gerekiyordu. tabi haliyle büyük miktarda maden filizi bulmaları gerekiyordu. yüzyıllardan beri gümüş elde etmek için işletilen bohemya’daki maden yataklarında işe yaramaz atık kabul edilen uranyum yüklü toprak yığınları olduğunu öğrendiler. madenciler, eğer taşıma giderlerini karşılarsalar bu ‘’pislik yığınlarını’’ onlara ücretsiz vermeyi kabul ettiler. hatta bu deli bilginlerin, işletmeyi temizlik giderlerinden kurtarmalarından dolayı epey seviniyorlardı. sevgili curie ailesi varlarını yoklarını, bu çöp-atık dolu toprak yığınını alarak fizik okulunda onlara verilen tabanı döşemesiz, ısıtılması olanaksız ve tavanı akan eski, tahta bir kulübeye taşımak için harcamışlardır.
tonlarca atık yığını içinden kilo kilo alarak arıtma yapmaya uğraşıyorlardı ve ışıması çok yüksek olan radyum ancak miligram miligram birikebiliyordu. bu süre zarfında zavallı marie 10 kilo kaybetmişti. radyoaktivite diyeti o zamanlar ve günümüzde de pek popüler olmasa da evet onu da marie buldu*. evde, okulda, laboratuvarda ya da maden ocaklarında denemeniz şiddetle tavsiye edilmemekte!
bıkmadan usanmadan birkaç kez tekrar ettikleri kristalleştirme işleminden sonra, sadece 100 miligram radyum biriktirebildiler. inanılması zor ve güç olsa da bu 8 ton atıktan 1 gram radyuma ulaşmak anlamına gelmekteydi. başarı kesinlikle tesadüf değildir, ilahi bir kaç dokunuş ve emekten ibarettir. 100 miligramlık radyumun niton adını verdikleri bir gaz yaydığını ve bunun içinde helyum gazı bulunduğunu keşfetmişlerdir. helyum zaten bilinen bir elementti. bu da demek oluyordu ki yüzyıllardır kimyacıların düşündükleri ‘’bir madenin diğerine dönüştürülmesi’’ hayal değildi. fakat bunu yapan büyücülerin ‘’iksiri’’ değil, atom çekirdeğindeki enerjiydi.
1903 yılında bir bilim insanının alabileceği en değerli ödüle layık görüldüler, pierre curie. marie curie ve henri beqquerel. tabiki de buna karşı çıkanlar oldu ilk başta yalnız henri ve pierre’ye nobel verilecekti; lakin pierre reddetti bu durumu ve nihayetinde herkes hakkı olanı aldı. fakat ödül töreni için yolculuk yapamayacak kadar hastaydılar ve yol parası için harcayacak tek kuruşları bile yoktu. haliyle radyoaktif elementlerin zararlarından ve insan bedeninde yaratacağı etkilerin henüz farkında değillerdi, bu farkedilmemiş ölümcül olay pek çok kişinin canını almış ve marie’nin de kaçınılmaz sonu olacaktı.
sevgili marie nobel ödülü ile beraber ‘’dünyanın ilk nobel alan kadını’’ ünvanını da almıştır.
1904 yılında eşi pierre sorbonne üniversitesinde öğretmenliğe başladı. marie’de sevr’deki bir kızlar okulunda fizik öğretmenliği yapmaya başlamıştır. aynı yılın sonlarına doğru marie’nin kızı eva doğmuştur, artık curie ailesinin masasında 4 sandalye vardı. haliyle 2 çocukla beraber yaşamak ve bir yandan da ticari kaygı gütmeden bilimsel araştırmalar yapmak curie ebeveynlerini ekonomik olarak epey yıpratıyordu. radyasyondan kaynaklanan rahatsızlıklar geçiriyorlardı. radyumun dokuya verdiği zarar araştırmacılar tarafından kabul edilmeye başlamıştı. amerikalı mucit (gbkz:alexander graham bell), kanserin tedavisi için tümöre radyum verilmesini önermişti.
marie ve pierre keşfettikleri elementlerin kendilerine ait olmadığını ve tüm insanlığın yararına kullanılması gerektiğini düşündükleri için patent almamışlardır. çoğu zaman gerekli olan çalışma malzemelerini kendi ceplerinden karşılıyorlardı ama bu durum onların çalışma arzusunu ve azmini kıramıyordu.

marie okumak için ülkesini terketti, ailesinden ayrılmak zorunda kaldı, parasızlık ve zor çalışma koşullarına maruz kaldı, iki çocuk ile bir yandan da bilim yapmaya uğraşmak ya da bir kadın olarak erkeklerin egemen olduğu bir dünyada kendi ayakları üzerinde durmaya çalışmak… bunlar yetmezmiş gibi bir de bilim arkadaşı olan çok sevdiği eşinin 19 nisan 1906 perşembe günü bir at arabasının altında kalarak can verdiği haberini aldı… marie artık 2 çocuklu dul ve yoksul bir bilim kadını idi o dönem için çok fazla dedikodu malzemesi veriyordu bu durum…
pierre’nin profesörlük ünvanını marie’ye verdiler. ancak buna itiraz eden gelenekçi, tutucu, geri kafalı bilim çevreleri, ki tümü erkek, ağız birliği ile itiraz ettiler. tabii ki marie azimli bir kadın idi anlayacağınız üzere haliyle mücadelesinden bir adım bile geri atmadı ve tam 2 yıllık bir çabadan sonra ister istemez kabul etmek zorunda kaldılar. böylelikle marie 1908’de sarbonne’daki ilk kadın profesör olmuştur. fakat bilimsel çalışmaları ve bilgisiyle dibine kadar hak etmesine rağmen elbette ki kadın olduğu için akademi üyeliği seçimini kaybetmiştir.

fakat başarılarını gölgelemeye yetecek komik safsatalar, hakkında çıkarılan; gerici, cinsiyetçi ve acımasız kötü söylentiler kaçınılmazdı. (bu durumu açıklamak gerekirse) marie’nin evli ve pierre curie’nin yakın dostu paul langevin arasında bir aşk yaşandığı dedikoduları yayılmaya başlamıştı ve dönemin gazetelerine de langevin skandalı olarak yansımıştır. langevin gazetenin baş editörünü halkın önünde yapılacak düelloya davet etti. editörün silahını çekmemesi ile o zamanın anlayışıyla gülünçleşen olay, konunun kapanmasını sağladı. ikinci nobel ödülü her ne kadar arka plana atılmış olsa da bu söylentilere en güzel yanıtı nobel akademisi vermiştir. iki yeni element bulduğu için insanlığa ve dünyayı anlama çabasına katkılarından dolayı 1911 yılında ‘’nobel kimya ödülü’’ ile onurlandırılmıştır. böylelikle iki nobel ödülü alan ilk kişi olmuştur. ve hala iki nobel ödülüne sahip olan tek kadındır.
marie curie, aralık 1911'de nobel ödülünü almak için stokholm'e gitti. buradaki konuşmasında, pierre curie'nin yardımlarını küçümsemediğini de belirterek, radyoaktivitenin atomun bir özelliği olduğu hipotezinin kendi çalışması olduğunu duyurdu. fransa 'ya geri dönen marie curie, çalkantılı geçen yılın etkisi ile depresyona girdi.
1914 yılında paris üniversitesi'nde radyum enstitüsü kuruldu ve marie curie ilk müdür olarak atandı. hayatı boyunca radyumun tıptaki önemine dikkat çekti. ı. dünya savaşı sırasında taşınabilir röntgen cihazları yaparak, kızı ırene ile birlikte, genç kadınlara x ışını teknolojisini öğretti. ayrıca fizik tedavi uzmanlarına savaş ortamında radyoloji ekipmanını nasıl kullanacaklarını gösterdiler. bu esnada yüksek dozda radyoaktif ışına maruz kaldılar.
1920'li yıllarda bilime katkısını sürdürdü. varşova 'daki radyum enstitüsü'nün kurulmasında önemli rol oynadı. başkan herber hoover 'ın kendisine verdiği 50.000 dolar ödülle varşova'da yeni kurulan laboratuvara radyum aldı.
ölümü;
1934 yılında fransa'nın savoy kentinde kan kanserinden öldü. hastalığı, aşırı dozda radyasyona maruz kalmasına bağlandı. bu yüzden ona "bilim için ölen kadın." denildi. radyokaktivite çalışmalarından dolayı, radyoaktivite birimine "curie" denilmektedir. ölümünün ardından sceaux'taki aile mezarlığına gömülmüş ancak, 20 nisan 1995'te marie curie'nin ve kocasının mezarları fransa' nın ulusal anıt mezarı olan panthéon'a taşınmıştır. marie curie başarılarından dolayı bu şerefe layık görülen ilk kadındır. curie'nin not defterleri o kadar çok radyasyona maruz kalmıştır ki, ancak kurşun kaplı bölmelerde muhafaza edilip sadece radyoaktif koruma altında incelenebilmektedir.
merak edip, sorgulayarak ve tüm olumsuzluklara rağmen yılmadan mücadele ederek sürdürdüğü hayatında o çok sevdiği ve keşfetmek uğruna iç içe yaşadığı radyoaktif elementlerin marie’nin bedeninde yarattığı etkiler yüzünden yavaş yavaş esir olarak hasta olması sonucunda bir senatoryumda hayata gözlerini yummuştur. o an insanlık büyük bir cevheri daha geri gelmeyek bir şekilde kaybetmiştir.

hayatta korkulacak hiçbir şey yoktur. sadece anlaşılacak şeyler vardır. şimdi, anlamak zamanıdır. böylelikle daha az sayıda şeyden korkabiliriz. / marie curie
there is nothing to fear in life. there are just things to understand. now, it is time to understand. so we can fear fewer things. / marie curie
bazı kaynaklara göre curie ailesi dünyanın en çok nobel ödülü alan ailesidir, fakat kaynaklarda bilhassa bahsedildiğini görmedim.
ödülleri;
1903- nobel fizik ödülü
1903- ingiliz kraliyet birliği’nden davy madalyası
1904- matteuci madalyası
1909- elliot cresson madalyası
1911- nobel kimya ödülü
1921- jhon scoot madalyası
1921-bilime katkılarından ötürü, amerika’nın kadınları adına, başkan (gbkz:warren harding)’ten 1 gram radyum (insan bir çeyrek takardı be)
1921-willard gibbs madalyası
1921-(gbkz:benjamin franklin) madalyası
kaynakçalar:
buradan
buradan
buradan
devamını gör...
sözlükten tanışıp üçlü ilişki yaşamak
(bkz: sözlükte gruplaşma)
devamını gör...
bir eşi olmalı insanın
bir dönem can yücel’e mi yoksa eylül gökdemir’e mi ait olduğu tartışma konusu olan güzel bir şiirdir.
bir eşi olmalı insanın
bakarken yüreğinin kabardığı,
gözlerinden gözlerine yüreğinin aktığı...
aşık olduğu bir eşi olmalı!
sabah gözlerini açtığında,
yanında olduğunu görüp,
şükürler etmeli yaradana.
koklamalı saçlarını uyuyan eşine şefkatle bakıp,
usulca dokunmalı yüzüne,
bir eşi olmalı insanın.
varlığını hissedebilmek için.
parmakları titremeli, incitirim korkusuyla.
sürekli çağlayan bir pınar olmalı gönlü...
kramplar girmeli midesine,
onsuzluk aklına geldikçe.
bir eşi olmalı insanın.
rüzgar onun kokusunu getirmeli,
yağmur o’nun sesini.
elleri yanmalı ellerini tutabilmek için.
akşam onu görecek diye, pırpır etmeli yüreği.
kelebekler gibi olmalı insanın kalbi.
ayakları birbirine dolaşmalı heyecandan, eve dönerken eşi.
beklemek asırlar gibi uzun gelmeli.
gelişi ile sonsuz bir nur dolmalı içine.
bir eşi olmalı insanın.
yüzüne baktığında, konuşmadan anlamalı derdini,
tasasını, öfkesini, sevincini, coşkusunu...
güven duymalı, her şeyiyle.
başını göğsüne koyup, huzurla uyuyabilmeli,
tüm düşüncelerinden arınmış olarak.
babası, abisi, arkadaşı, dostu, sırdaşı, anası, çocuğu olmalı...
şımarabilmeli yanında. kıskanılmalı zaman zaman da...
bir eşi olmalı insanın.
sabah yolcularken işine, içi acımalı,
daha yollarken özlemeye başlamalı.
seni şimdiden özledim.
bir eşi olmalı insanın.
akşam dönüşünü beklemeli sabırsızlıkla.
gözleri yollarda kalmalı
ve kapıyı çalmadan açmalı...
aşkla karşılamalı,
hasretle sarılmalı boynuna,
özlemle koklayıp, öpmeli,
yıllarca uzak kalmışçasına!
bir eşi olmalı insanın.
her günü bir başka güzel olmalı yaşamın,
bir başka özel, bir başka soluklanmalı her anında.
verdiği hiçbir şeyin yeterli olmadığını düşünüp, kahrolmalı,
daha fazla ne yapabilirim diye düşünmeli.
bir eşi olmalı insanın.
cennetten köşe almışçasına
sevdiği, sakındığı, bakmaya kıyamadığı...
her bir hücresinden aşkın fışkırdığı,
çölde okyanusu yaşadığı bir eşi olmalı.
bir eşi olmalı insanın
bakarken yüreğinin kabardığı,
gözlerinden gözlerine yüreğinin aktığı...
aşık olduğu bir eşi olmalı!
sabah gözlerini açtığında,
yanında olduğunu görüp,
şükürler etmeli yaradana.
koklamalı saçlarını uyuyan eşine şefkatle bakıp,
usulca dokunmalı yüzüne,
bir eşi olmalı insanın.
varlığını hissedebilmek için.
parmakları titremeli, incitirim korkusuyla.
sürekli çağlayan bir pınar olmalı gönlü...
kramplar girmeli midesine,
onsuzluk aklına geldikçe.
bir eşi olmalı insanın.
rüzgar onun kokusunu getirmeli,
yağmur o’nun sesini.
elleri yanmalı ellerini tutabilmek için.
akşam onu görecek diye, pırpır etmeli yüreği.
kelebekler gibi olmalı insanın kalbi.
ayakları birbirine dolaşmalı heyecandan, eve dönerken eşi.
beklemek asırlar gibi uzun gelmeli.
gelişi ile sonsuz bir nur dolmalı içine.
bir eşi olmalı insanın.
yüzüne baktığında, konuşmadan anlamalı derdini,
tasasını, öfkesini, sevincini, coşkusunu...
güven duymalı, her şeyiyle.
başını göğsüne koyup, huzurla uyuyabilmeli,
tüm düşüncelerinden arınmış olarak.
babası, abisi, arkadaşı, dostu, sırdaşı, anası, çocuğu olmalı...
şımarabilmeli yanında. kıskanılmalı zaman zaman da...
bir eşi olmalı insanın.
sabah yolcularken işine, içi acımalı,
daha yollarken özlemeye başlamalı.
seni şimdiden özledim.
bir eşi olmalı insanın.
akşam dönüşünü beklemeli sabırsızlıkla.
gözleri yollarda kalmalı
ve kapıyı çalmadan açmalı...
aşkla karşılamalı,
hasretle sarılmalı boynuna,
özlemle koklayıp, öpmeli,
yıllarca uzak kalmışçasına!
bir eşi olmalı insanın.
her günü bir başka güzel olmalı yaşamın,
bir başka özel, bir başka soluklanmalı her anında.
verdiği hiçbir şeyin yeterli olmadığını düşünüp, kahrolmalı,
daha fazla ne yapabilirim diye düşünmeli.
bir eşi olmalı insanın.
cennetten köşe almışçasına
sevdiği, sakındığı, bakmaya kıyamadığı...
her bir hücresinden aşkın fışkırdığı,
çölde okyanusu yaşadığı bir eşi olmalı.
devamını gör...
göbeklitepe
hâlâ çözülmeyi bekleyen gizemlerinin olduğu, dünya'nın bilinen en eski kült yapılar topluluğu.
kazı çalışmalarında dikilitaş ve totemlere ek olarak; hayvan ve insan kemikleri, yabani buğday, yabani badem, birtakım araç gereçler bulunmuştur.
hakkında birçok bilgiyi yazar arkadaşlarımız vermiş. ben henüz açıklık getirilememiş bir yönüne değinmek istiyorum.
mö 10000 yılında inşa edilen göbeklitepe, neden mö 8000 yılında bilinçli şekilde ve hızla gömülerek terk edildi?
bölgeye yeni bir din mi geldi? gelecek kuşaklara aktarma isteği mi? belki de dönemde yaşanan olaylardan sonra tanrılarının kızdığını düşünmeleri mi? gördüğünüz üzere birçok tez var.
bir başka tez, sirius takım yıldızının mö 10000 yılında ufukta göründüğü için göbeklitepe'nin inşa edildiği, yıldızın konumu değişince de tapınağın işlevini yitirdiğini ya da tanrıların bir sebeple kızdığını düşünüp üstünü örttükleri yönünde.
diğer bir tez ise, şamanizmin evren modeli olan “üç dünya” görüşü (yer-gök-yeraltı) temel alınarak ortaya atılmış. "şamanizm ne alaka?" diye sorabilirsiniz, göbeklitepe'yi kazan klaus schmidt'in yayımladığı kitabına göre bölgede büyük ihtimal şamanizmin olduğu bilgisi yer alır. gerek tapınakların yapılış biçimi, burada gerçekleştirilen tasarım (şaman labirenti), gerekse tapınakta keşfedilen semboller (medicine man denilen şaman sembolü), hayvan betimlemeleri (olasılıkla şamanların yardımcı ruhlarını simgelerler), totem direği vb. bu tapınaklarda birtakım şamanik ritüellerin yapıldığını kanıtlar gibidir.
neyse efendim; üç dünya görüşü hipotezine göre, göbeklitepelilerin felaket saydığı bir durum sonrasında (salgın hastalık, güneş-ay tutulması, kuyruklu yıldız kayması vs.) gök tanrıya kızılması üzerine (bir nevi isyan) yeraltı tanrısına sığınma durumu söz konusu olabilir. böylelikle tapınak gömülerek gök tanrıdan gizlenmiş olacak ve yeraltı tanrısına sığınmış olacaklardı.
sanırım bir sürü fikir ortaya atılabilir, yorumlanmaya çok müsait bir konu. şu an her ne kadar karmaşık gözükse de hakikat eninde sonunda açığa çıkacak, yine de bu eski yapının büyüsü bozulmayacaktır. insanı oldukça heyecanlandırıyor çünkü nedensizce.
daha detaylı bilgi için, buraya ve buraya uğrayabilirsiniz. kaynak olarak buraları kullandım.
kazı çalışmalarında dikilitaş ve totemlere ek olarak; hayvan ve insan kemikleri, yabani buğday, yabani badem, birtakım araç gereçler bulunmuştur.
hakkında birçok bilgiyi yazar arkadaşlarımız vermiş. ben henüz açıklık getirilememiş bir yönüne değinmek istiyorum.
mö 10000 yılında inşa edilen göbeklitepe, neden mö 8000 yılında bilinçli şekilde ve hızla gömülerek terk edildi?
bölgeye yeni bir din mi geldi? gelecek kuşaklara aktarma isteği mi? belki de dönemde yaşanan olaylardan sonra tanrılarının kızdığını düşünmeleri mi? gördüğünüz üzere birçok tez var.
bir başka tez, sirius takım yıldızının mö 10000 yılında ufukta göründüğü için göbeklitepe'nin inşa edildiği, yıldızın konumu değişince de tapınağın işlevini yitirdiğini ya da tanrıların bir sebeple kızdığını düşünüp üstünü örttükleri yönünde.
diğer bir tez ise, şamanizmin evren modeli olan “üç dünya” görüşü (yer-gök-yeraltı) temel alınarak ortaya atılmış. "şamanizm ne alaka?" diye sorabilirsiniz, göbeklitepe'yi kazan klaus schmidt'in yayımladığı kitabına göre bölgede büyük ihtimal şamanizmin olduğu bilgisi yer alır. gerek tapınakların yapılış biçimi, burada gerçekleştirilen tasarım (şaman labirenti), gerekse tapınakta keşfedilen semboller (medicine man denilen şaman sembolü), hayvan betimlemeleri (olasılıkla şamanların yardımcı ruhlarını simgelerler), totem direği vb. bu tapınaklarda birtakım şamanik ritüellerin yapıldığını kanıtlar gibidir.
neyse efendim; üç dünya görüşü hipotezine göre, göbeklitepelilerin felaket saydığı bir durum sonrasında (salgın hastalık, güneş-ay tutulması, kuyruklu yıldız kayması vs.) gök tanrıya kızılması üzerine (bir nevi isyan) yeraltı tanrısına sığınma durumu söz konusu olabilir. böylelikle tapınak gömülerek gök tanrıdan gizlenmiş olacak ve yeraltı tanrısına sığınmış olacaklardı.
sanırım bir sürü fikir ortaya atılabilir, yorumlanmaya çok müsait bir konu. şu an her ne kadar karmaşık gözükse de hakikat eninde sonunda açığa çıkacak, yine de bu eski yapının büyüsü bozulmayacaktır. insanı oldukça heyecanlandırıyor çünkü nedensizce.
daha detaylı bilgi için, buraya ve buraya uğrayabilirsiniz. kaynak olarak buraları kullandım.
devamını gör...
pandemide kadına şiddet tolere edilebilir seviyededir
cemaatlerin yatılı eğitim kurumlarında, kuran kurslarında sistematik olarak tecavüze ugrayan erkek çocukları için bi kereden bir şey olmaz zihniyeti bu.
niye çemkiriyorsunuz yada şaşırıyorsunuz...?
20 yıldır alışamadınız mı ?
tanım: ahlaksal evrimini tamamlamamış bir siyasal islamcının beyin yakan beyanatı ...
niye çemkiriyorsunuz yada şaşırıyorsunuz...?
20 yıldır alışamadınız mı ?
tanım: ahlaksal evrimini tamamlamamış bir siyasal islamcının beyin yakan beyanatı ...
devamını gör...
yusuf güney'in astral seyahat ile uzaya gidişi
torbacı değiştirmesi gereken az ünlü.
devamını gör...


