zaman tüneli
kimlik üzerinden puan dağıtmak
yeni tanıştığın birini; ne yaptığına, ne bildiğine, nasıl davrandığına bakmadan daha kapıdan girer girmez puanlamaktır. bazı ortamlarda, birisi içeri adımını atar atmaz “bizden mi?” diye bir gbt başlar; memleketi, mahallesi, tuttuğu takım, mezun olduğu okul, siyasi tonu, hatta şivesi, vs… hepsi hızlı hızlı yoklanır, sorgulanır ve bu taramanın sonunda genellikle peşin hükümle bir etiket yapıştırılır.
yeni gelen kişi çoğunluğun hoşuna giden şeyleri düşünüyor ya da söylüyorsa hemen: “ne kadar düzgün çocuk” olur; aynı yerden konuşmayanlar ise “ne boş konuşuyor” diye küçümsenir. böyle olunca da; liyakat, emek, nezaket geri plana itilir; asıl ölçü, kişinin hangi kutuya ait olduğuna dönüşür.
ilişkiler bu mantıkla kuruldukça; sohbet de iş de adalet de çürür; çünkü herkes kendini geliştirmeye değil, doğru etiketi taşımaya ve doğru çevreye yanaşmaya çalışır. işin en acınası tarafı da şudur: bunu yapanlar çoğu zaman “açık açık ayrımcılık yaptıklarını” fark etmezler bile; “biz birbirimizi kolluyoruz” diyerek meseleyi masum bir dayanışma gibi satmaya çalışırlar. altı bom boş olan, bu tarz bir puanlama ve değerleme alışkanlığının en sonunda ise herkes, karşısındakini insan olarak görmeyi yavaş yavaş unutur.
yeni gelen kişi çoğunluğun hoşuna giden şeyleri düşünüyor ya da söylüyorsa hemen: “ne kadar düzgün çocuk” olur; aynı yerden konuşmayanlar ise “ne boş konuşuyor” diye küçümsenir. böyle olunca da; liyakat, emek, nezaket geri plana itilir; asıl ölçü, kişinin hangi kutuya ait olduğuna dönüşür.
ilişkiler bu mantıkla kuruldukça; sohbet de iş de adalet de çürür; çünkü herkes kendini geliştirmeye değil, doğru etiketi taşımaya ve doğru çevreye yanaşmaya çalışır. işin en acınası tarafı da şudur: bunu yapanlar çoğu zaman “açık açık ayrımcılık yaptıklarını” fark etmezler bile; “biz birbirimizi kolluyoruz” diyerek meseleyi masum bir dayanışma gibi satmaya çalışırlar. altı bom boş olan, bu tarz bir puanlama ve değerleme alışkanlığının en sonunda ise herkes, karşısındakini insan olarak görmeyi yavaş yavaş unutur.
devamını gör...
mesaj alımını kapatmanın çok havalı olması
gerçekten de öyle
devamını gör...
babun
eski mısırda mezar resimlerinde meyve toplayan insanlara, ağaç tepesinde yardım mı eder engel mi olur belli değil.
devamını gör...
tas kafalı kekoları ne yapmak lazım
tayyibçe bir çözüm: tas kafa tıraşını yasaklayın ,sorun bitsin.
devamını gör...
ninkasi
kelime anlamı, ağzı dolduran dişi.
bira üretimini bu idare edip korurmuş falan.
bira üretimini bu idare edip korurmuş falan.
devamını gör...
kibirli insan
türkiye gibi bi yerde
yerinde ve tadında kibir her zaman tedavi edicidir
herkes haddini bilecek
yerinde ve tadında kibir her zaman tedavi edicidir
herkes haddini bilecek
devamını gör...
tas kafalı kekoları ne yapmak lazım
uçağa bindirip, sırtlarına birer tanede paraşüt takıp, afrikanın ortasında bir yerde uçaktan atmak lazım, gitsinler birazda oraları karıştırsınlar. çoğu çalışmıyor, çoğu okumuyor, ne yapıyorlar belirsiz, aslında belirli ama onu yazıncada akape çok kızıyor. eniyi çözüm bu.
devamını gör...
an itibarıyla yazarların nerede olup ne yaptığı sorusu
otobüsteyim, istanbul'a dönüyorum. * *
devamını gör...
insanı yoran şeyler
120 kilo ustu bench press.
devamını gör...
domuz
yarım düzine domuzu gütmek, 100 koyunluk sürüden çok daha zahmetlidir. sürüye katılma içgüdüsü gelişmemiştir.
devamını gör...
yandaş mısınız muhalif misiniz sorusu
başıma iş gelmeyecekse muhalifim şahsen.
devamını gör...
kibirli insan
insanlar belirli vasiflara sahip olabilmek icin omur tuketiyor.
hele hele birde bircok kisinin gelmek isteyipte gelemedigi yerlerede geldilerse.
o yuzden kibrin alti dolu ise, hoslanmasam bile saygi duyuyorum.
beni asil gicik eden, hayatta hicbir vasfi, hicbir basarisi olmadigi halde kendini bi b.k sana tipler.
hele hele birde bircok kisinin gelmek isteyipte gelemedigi yerlerede geldilerse.
o yuzden kibrin alti dolu ise, hoslanmasam bile saygi duyuyorum.
beni asil gicik eden, hayatta hicbir vasfi, hicbir basarisi olmadigi halde kendini bi b.k sana tipler.
devamını gör...
şirketteki mavi yakaya verdiğim muazzam ayar
bugün, şirket merkezinin 14. katında, manzarası sadece yandaki plazanın yangın merdivenine bakan, "open space" adı altında bizi konserve sardalya gibi dizdikleri ofisimde, kariyerimin ve bel fıtığımın zirvesindeyken yaşanan bir olaydır.
olayımızın öznesi; altımdaki ergonomik, bel destekli, fileli, piyasa değeri muhtemelen benim böbreğimden pahalı olan "herman miller" çakması ofis koltuğu. ve bu koltuğun "amortisör" denen o metal aksamı.
sabah "q3 budget revizyonu" mailini atarken fark ettim ki, ben maile odaklandıkça koltuk sinsice aşağı iniyor. hani böyle milim milim, çaktırmadan, "sen aslında yerin dibine layıksın" mesajı verir gibi. 10 dakikada bi kendimi masanın altında, klavyeye yukarı doğru uzanırken buluyorum. hobbit gibi kaldım koca masada. yandaki pelin'e bakıyorum, kız bulutların üzerinde, statü kaybım fizikselleşti resmen.
hemen bi "ticket" açtım.
yarım saat sonra elinde pense, belinde telsiz, üzerinde "teknik hizmetler" yazan, adının ramazan olduğunu öğrendiğim bi bey geldi.
koltuğa baktı. oturdu. zıpladı. koltuk inmedi.
bana baktı. “abi, bu sağlam," dedi.
dedim ki: "ramazan bey, şu an siz üzerinde dominant bi duruş sergilediğiniz için mekanizma defansif davranıyor. bu aletin sorunu intermittent bi gaz kaçağı. boyle-mariotte yasasına göre, hacim azaldıkça basınç artmalı ama bu koltuğun içindeki nitrojen gazı, beni kaldıramayıp moleküler düzeyde difüzyona uğruyor."
adam yüzüme baktı. o bakışta sanayi devrimi ile yozgat sorgun ilçesi arasındaki kültürel çatışmayı gördüm.
"abi," dedi, "sen buna otururken çok mu kıpırdıyon?"
bak bak soruya bak. "kıpırdamak" ne ya?
"ramazan bey," dedim, sesimi bi ton daha c-level yaparak, "benim kinetik enerjim ile bu pistonun potansiyel enerjisi arasındaki korelasyonu sorgulamak size düşmez. dynamic sitting yapıyorum ben. ayrıca konuyu user errora indirgemeye çalışmanız şu an hiç constructive değil."
adam omuz silkti, koltuğun altındaki kolu çekti. koltuk 'tıss' diye en tepeye fırladı. sonra cebinden, bi eti puf ambalajı çıkardı. o ambalajı katladı, katladı, koltuğun o inip kalkan demirinin dibine, o mandalın arasına sıkıştırmaya yeltendi.
"abi kol gevşemiş, sen kıpırdadıkça mandala değiyor. ben oraya kağıt sıkıştırdım mı taş gibi olur, bi daha inmez."
tam o kağıdı oraya sokacaktı ki... işte o an benim audit damarım tuttu.
"ramazan bey, bi saniye! siz az önce corporate ıdentity'mize ve ıso 45001 iş sağlığı ve güvenliği standartlarına aykırı bi foreign object mi entegre etmeye çalışıyorsunuz o mekanizmaya?"
ağzını açmasına bile fırsat vermeden gözlüğümü düzelttim ve ölüm vuruşunu yaptım:
"bakın ramazan bey, o elinizdeki alüminyum folyo kaplı ambalaj, sürtünme katsayısı sebebiyle statik elektrik üretebilir ve ofisin server odasına giden topraklama hattında interference yaratabilir. ayrıca yangın yönetmeliğinin 14. maddesine göre; hareketli ofis mobilyalarında yanıcı materyal ile yapılan workaround kesinlikle yasaktır. ben şimdi bu unsafe acti raporlarsam, facilities manager'a durumu nasıl açıklarsınız?"
adam beyninden vurulmuş gibi döndü. eti puf kağıdı elinden düştü. server odası, yangın yönetmeliği, raporlama... kelimeler adamın üzerine tuğla gibi yağdı.
"e abi... ne yapalım o zaman?" diye kekeledi. teslim olmuştu.
"süreç çok net," dedim gayet sakin bir sesle. "bu koltuk artık compliance dışı, bunu hemen karantinaya alıyorsunuz. depodan bana lumbar supportu ayarlanabilir olan koltuk getiriyorsunuz. hemen şimdi. yoksa ıncident report açmak zorunda kalırım."
ramazan, elindeki pensesiyle selam durur gibi yaptı. "peki abi, başım üstüne," dedi ve o bozuk koltuğu sırtladığı gibi kaçtı. 5 dakika sonra altımda departman müdürünün bile kıskanacağı gıcır gıcır bi koltuk vardı.
mavi yakanın, sorunları halının altına süpüren hallederiz abi ya tavrına karşılık kurumsal kültürümüz galip gelmişti. ik tarafından ayın elemanı seçilmem hiç sürpriz olmaz.
olayımızın öznesi; altımdaki ergonomik, bel destekli, fileli, piyasa değeri muhtemelen benim böbreğimden pahalı olan "herman miller" çakması ofis koltuğu. ve bu koltuğun "amortisör" denen o metal aksamı.
sabah "q3 budget revizyonu" mailini atarken fark ettim ki, ben maile odaklandıkça koltuk sinsice aşağı iniyor. hani böyle milim milim, çaktırmadan, "sen aslında yerin dibine layıksın" mesajı verir gibi. 10 dakikada bi kendimi masanın altında, klavyeye yukarı doğru uzanırken buluyorum. hobbit gibi kaldım koca masada. yandaki pelin'e bakıyorum, kız bulutların üzerinde, statü kaybım fizikselleşti resmen.
hemen bi "ticket" açtım.
yarım saat sonra elinde pense, belinde telsiz, üzerinde "teknik hizmetler" yazan, adının ramazan olduğunu öğrendiğim bi bey geldi.
koltuğa baktı. oturdu. zıpladı. koltuk inmedi.
bana baktı. “abi, bu sağlam," dedi.
dedim ki: "ramazan bey, şu an siz üzerinde dominant bi duruş sergilediğiniz için mekanizma defansif davranıyor. bu aletin sorunu intermittent bi gaz kaçağı. boyle-mariotte yasasına göre, hacim azaldıkça basınç artmalı ama bu koltuğun içindeki nitrojen gazı, beni kaldıramayıp moleküler düzeyde difüzyona uğruyor."
adam yüzüme baktı. o bakışta sanayi devrimi ile yozgat sorgun ilçesi arasındaki kültürel çatışmayı gördüm.
"abi," dedi, "sen buna otururken çok mu kıpırdıyon?"
bak bak soruya bak. "kıpırdamak" ne ya?
"ramazan bey," dedim, sesimi bi ton daha c-level yaparak, "benim kinetik enerjim ile bu pistonun potansiyel enerjisi arasındaki korelasyonu sorgulamak size düşmez. dynamic sitting yapıyorum ben. ayrıca konuyu user errora indirgemeye çalışmanız şu an hiç constructive değil."
adam omuz silkti, koltuğun altındaki kolu çekti. koltuk 'tıss' diye en tepeye fırladı. sonra cebinden, bi eti puf ambalajı çıkardı. o ambalajı katladı, katladı, koltuğun o inip kalkan demirinin dibine, o mandalın arasına sıkıştırmaya yeltendi.
"abi kol gevşemiş, sen kıpırdadıkça mandala değiyor. ben oraya kağıt sıkıştırdım mı taş gibi olur, bi daha inmez."
tam o kağıdı oraya sokacaktı ki... işte o an benim audit damarım tuttu.
"ramazan bey, bi saniye! siz az önce corporate ıdentity'mize ve ıso 45001 iş sağlığı ve güvenliği standartlarına aykırı bi foreign object mi entegre etmeye çalışıyorsunuz o mekanizmaya?"
ağzını açmasına bile fırsat vermeden gözlüğümü düzelttim ve ölüm vuruşunu yaptım:
"bakın ramazan bey, o elinizdeki alüminyum folyo kaplı ambalaj, sürtünme katsayısı sebebiyle statik elektrik üretebilir ve ofisin server odasına giden topraklama hattında interference yaratabilir. ayrıca yangın yönetmeliğinin 14. maddesine göre; hareketli ofis mobilyalarında yanıcı materyal ile yapılan workaround kesinlikle yasaktır. ben şimdi bu unsafe acti raporlarsam, facilities manager'a durumu nasıl açıklarsınız?"
adam beyninden vurulmuş gibi döndü. eti puf kağıdı elinden düştü. server odası, yangın yönetmeliği, raporlama... kelimeler adamın üzerine tuğla gibi yağdı.
"e abi... ne yapalım o zaman?" diye kekeledi. teslim olmuştu.
"süreç çok net," dedim gayet sakin bir sesle. "bu koltuk artık compliance dışı, bunu hemen karantinaya alıyorsunuz. depodan bana lumbar supportu ayarlanabilir olan koltuk getiriyorsunuz. hemen şimdi. yoksa ıncident report açmak zorunda kalırım."
ramazan, elindeki pensesiyle selam durur gibi yaptı. "peki abi, başım üstüne," dedi ve o bozuk koltuğu sırtladığı gibi kaçtı. 5 dakika sonra altımda departman müdürünün bile kıskanacağı gıcır gıcır bi koltuk vardı.
mavi yakanın, sorunları halının altına süpüren hallederiz abi ya tavrına karşılık kurumsal kültürümüz galip gelmişti. ik tarafından ayın elemanı seçilmem hiç sürpriz olmaz.
devamını gör...
insanı yoran şeyler
insanı yoran şey, acının kendisi değil; acının adının konmaması. çünkü belirsizlik, zihni sürekli çalıştırır: “nerede yanlış yaptım?”, “bir şey mi kaçırdım?”, “şimdi adım atsam mı, yoksa susmalı mıyım?” net bir cevap gelmeyince insan, olmayan konuşmaları bile kendi içinde tamamlar. bu yüzden en ağır yük, kavga ya da kayıp değil; yarım bırakılmış cümleler, ertelenen açıklamalar, açık bırakılan kapılar ve “normalmiş gibi” davranılan mesafelerdir. insan orada yıpranır: bir şey bitmez, ama bir türlü başlayacak hâle de gelmez.
devamını gör...
trabzon deyince akla gelenler
bence yaradan o kadar guzel bir tabiat, o kadar mukemmel bir peyzaj yaratmis ki, sonra demis, bu cok adaletsiz oldu, diger yarattigim yerlere gore fazla mukemmel oldu. sonrada oraya trabzonlulari gonderip durumu esitlemis.
devamını gör...
imkansız aşk
bir âşık-ı dil hastayı dilşâd edecek yok
sûzân olana çâre ne imdâd edecek yok
feryâd ederim halbuki bir dâd edecek yok
sûzan olana çâre ne imdâd edecek yok
bir âşık-ı dil hastayı dilşâd edecek yok
sûzân olana çâre ne imdâd edecek yok
feryâd ederim halbuki bir dâd edecek yok
sûzan olana çâre ne imdâd edecek yok
bir âşık-ı dil hastayı dilşâd edecek yok
devamını gör...
kibirli insan
üst perdeden bir bakış atarlar.
devamını gör...
bir üstteki yazar hakkında düşünülenler
neden muhtar? nickinin mantığını merak ettiğim yazar.
devamını gör...
dindarları cahil yobaz gerici sanmak
menfağat ve çıkarcılık oldu mu işin içinde ,karşında bir ebucehil vardır. net. bilgisi, donanımı seni kullanmak için bir süstür.
dindarlığın birinci şartı menfi değil toplumsal düşünmektir.
dindarlığın birinci şartı menfi değil toplumsal düşünmektir.
devamını gör...
