zaman tüneli
death is the beginning
mors principium est grubunun embers of a dying world albümünün en güzel, en dokunaklı parçası. ölen bir evladın arkasından yakılan metalci ağıtı. death is the beginning
sözlerinin çevirisi için ise şuradan.
sözlerinin çevirisi için ise şuradan.
devamını gör...
bir üstteki yazar hakkında düşünülenler
boş gezmediğine eminim ya da "yakında boş gezmeyeceğine eminim" mi demeliydim bilediğim yazardır. kalemi daim olsun yazarıdır. o yazsın biz okuruz efendim.
devamını gör...
yakışıklı mısırcı
her şeyi bilen lahana satıcısı ile bir ilgisi yoksa ben de bir şey bilmiyorum..
devamını gör...
ilkokuldan akılda kalanlar
ilkokul öğretmenimizin para verip hafta sonu kursuna giden öğrencilere, hafta içi yaptığı sınavların sorularını söylediğini öğrendiğimde kalbimin ne kadar çok kırıldığını ve ne kadar kötü hissettiğimi hatırlıyorum. bunu da bana sıra arkadaşım söylemişti. yazık, bana sınavdan önce kopya kağıdı hazırlamıştı: "bize söyledi, bence sen de bilmelisin" falan demişti. ama sonra o arkadaşın yanında oturmak istemediğimi öğretmenimize söyledim ve bir daha da kendisiyle hiç konuşmamıştım. sanki dünya'yı ben kurtaracağım ağzına tüküreyim. ama çizgimi asla bozmadım ve neyse ki her daim vicdanım rahat, kafam da aşırı rahat. pisliği, çıkarı ya da hesabı-kitabı olmayanın, kimseye eyvallahı da olmuyormuş bu arada. müthiş bir şey.
neyse işte sınıf öğretmenimizi çok seviyordum ama bana/bize bence çok büyük kazık atmıştı/ayrımcılık yapmıştı ve vicdansız bir mahluktu. neyse ki; hayat bilgisi, fen bilgisi, resim, beden ve müzik öğretmenimiz asla böyle şeyler yapmadı. evet, okuduğum ilkokulda bazı alan öğretmenleri de derslere giriyordu. onların sayesinde halen; bilimi, sporu ve sanatı çok seviyorum. hatta meşhur bazı türkülerin sözlerini ta o zamanlar müzik hocamızdan öğrenmiştik. evet, herif bize bildiğin türk halk müziği parçalarını ezberletip koro olarak söyletmişti. o da mı bizi çocuk işçi olarak kullandı lan yoksa. neyse ne, bence hakları ödenmez.
neyse işte sınıf öğretmenimizi çok seviyordum ama bana/bize bence çok büyük kazık atmıştı/ayrımcılık yapmıştı ve vicdansız bir mahluktu. neyse ki; hayat bilgisi, fen bilgisi, resim, beden ve müzik öğretmenimiz asla böyle şeyler yapmadı. evet, okuduğum ilkokulda bazı alan öğretmenleri de derslere giriyordu. onların sayesinde halen; bilimi, sporu ve sanatı çok seviyorum. hatta meşhur bazı türkülerin sözlerini ta o zamanlar müzik hocamızdan öğrenmiştik. evet, herif bize bildiğin türk halk müziği parçalarını ezberletip koro olarak söyletmişti. o da mı bizi çocuk işçi olarak kullandı lan yoksa. neyse ne, bence hakları ödenmez.
devamını gör...
sözlük yazarlarının söylemek istedikleri
dünyanın bir yerinde, adını bilmediğin birinin yazdığı üç satırın seni durdurduğu olmuştur. ne yüzünü görmüşsündür ne sesini duymuşsundur ama bir cümlesi tanıdık gelir. sanki sen yazacakken o yazmış gibi.
bunu meraktan yaptığını sanırsın başta. “bakalım ne yazmış” dersin. ama biraz kazıyınca başka bir şey çıkıyor altından. insan meraktan çok, kendine benzeyeni arıyor burada. kendi içinden geçenin başkasında da yankı bulduğunu görmek istiyor.
çünkü tek başına kalınca düşünce ağır geliyor.
o yüzden başlıklar arasında dolaşırken aslında entry değil, aynalar arıyoruz. biri bizim yerimize düzgün kurmuş mu cümleyi diye bakıyoruz. bazen saçmalayan birinin içinde kendini buluyorsun, bazen troll diye geçtiğin bir cümle gelip yerine oturuyor. iyi yazardan kötüsüne, düzgününden dağınığına kadar her şeyin içinden geçiyorsun ama aradığın hep aynı kalıyor; sana benzeyen bir satır.
biri bizim yerimize düzgün kurmuş mu cümleyi diye bakıyoruz. bizde eksik kalan şeyi tamamlayan bir satır bulunca da garip bir rahatlama geliyor.
ama işin tuhaf tarafı şu, bazen o aynayı kendine bile tutamıyorsun.
yazmak kolay sanılıyor. iki cümle kur, gönder. ama bazı şeyler var ki yazıya dökülmüyor. ne kadar denersen dene olmuyor. çünkü o his artık bir düşünce değil, hayatın içine karışmış bir şey oluyor. anlatınca eksilecekmiş gibi geliyor.
o yüzden bazı başlıklara girip hiçbir şey yazmadan çıkıyorsun. halbuki en çok senin söyleyecek sözün var orada.
insan genelde iyi yazıyı teknikle açıklamaya çalışıyor. akıcıymış, vurucuymuş falan. değil aslında. iyi yazı dediğin şey, okuyanı kendi içinden yakalayan şey.
ve en garibi şu, bunu yapanların çoğu da ne yaptığını tam bilmiyor.
bir şey yazıyorsun, biri gelip “tam benim hissettiğim bu” diyor. sen bile emin değilsin o kadar net miydi diye.
ama demek ki bir yerden yakalamışsın.
belki de sözlük dediğin şey tam olarak bu zaten. insanın kendini başkasının cümlesinde fark etmesi.
ve bazen o cümleyi kendin kuramayacak olman.
bunu meraktan yaptığını sanırsın başta. “bakalım ne yazmış” dersin. ama biraz kazıyınca başka bir şey çıkıyor altından. insan meraktan çok, kendine benzeyeni arıyor burada. kendi içinden geçenin başkasında da yankı bulduğunu görmek istiyor.
çünkü tek başına kalınca düşünce ağır geliyor.
o yüzden başlıklar arasında dolaşırken aslında entry değil, aynalar arıyoruz. biri bizim yerimize düzgün kurmuş mu cümleyi diye bakıyoruz. bazen saçmalayan birinin içinde kendini buluyorsun, bazen troll diye geçtiğin bir cümle gelip yerine oturuyor. iyi yazardan kötüsüne, düzgününden dağınığına kadar her şeyin içinden geçiyorsun ama aradığın hep aynı kalıyor; sana benzeyen bir satır.
biri bizim yerimize düzgün kurmuş mu cümleyi diye bakıyoruz. bizde eksik kalan şeyi tamamlayan bir satır bulunca da garip bir rahatlama geliyor.
ama işin tuhaf tarafı şu, bazen o aynayı kendine bile tutamıyorsun.
yazmak kolay sanılıyor. iki cümle kur, gönder. ama bazı şeyler var ki yazıya dökülmüyor. ne kadar denersen dene olmuyor. çünkü o his artık bir düşünce değil, hayatın içine karışmış bir şey oluyor. anlatınca eksilecekmiş gibi geliyor.
o yüzden bazı başlıklara girip hiçbir şey yazmadan çıkıyorsun. halbuki en çok senin söyleyecek sözün var orada.
insan genelde iyi yazıyı teknikle açıklamaya çalışıyor. akıcıymış, vurucuymuş falan. değil aslında. iyi yazı dediğin şey, okuyanı kendi içinden yakalayan şey.
ve en garibi şu, bunu yapanların çoğu da ne yaptığını tam bilmiyor.
bir şey yazıyorsun, biri gelip “tam benim hissettiğim bu” diyor. sen bile emin değilsin o kadar net miydi diye.
ama demek ki bir yerden yakalamışsın.
belki de sözlük dediğin şey tam olarak bu zaten. insanın kendini başkasının cümlesinde fark etmesi.
ve bazen o cümleyi kendin kuramayacak olman.
devamını gör...
bir üstteki yazar hakkında düşünülenler
mizah anlayışımızın paralel olduğu bir kişi kendisi, severiz efendim. selamlar
devamını gör...
runner
bir scott waugh filmi. başrollerinde alan ritchson, owen wilson ve rodrigo santoro'un oynadığı filmin gösterim tarihi 11 eylül 2026
devamını gör...
bir üstteki yazar hakkında düşünülenler
muhtarlık seçimini kaybetmiş, enişte olmuş yeniden ellaam.
devamını gör...
bir üstteki yazar hakkında düşünülenler
daha sık yazsa negzel olur.
devamını gör...
charles stuart
şimdi bir kral düşün, adamın elinde üç ülke var ama üçünde de kimse adamı ciddiye almıyor. böyle bir şey olabilir mi diyorsun, oluyor. adı da charles. mesele şu aslında, bu adam kral olmaması gereken bir adamdı. hani vardır ya ailede “asıl çocuk” ve “yedek çocuk” charles net yedek.

abisi hayatta kalsa bu adam maksimum taşrada kont falan olacaktı. ama kader dediğin şey bazen çok yanlış kişiye çok büyük rol veriyor. abisi ölüyor, bu çocuk hop tahta. ama karakter olarak kral değil. ne karizması var ne liderliği var ne de “benim dediğim olur”u taşıyacak bir ağırlığı var.
babası james zaten ayrı olay. hem ingiltere hem iskoçya’yı yönetmeye çalışmış ama iki tarafı da tam memnun edememiş. üstüne bir de saray içi favoriler, dedikodular, para saçmalar.. ortam zaten pamuk ipliği.
charles gelince ip kopuyor. çünkü adamın yönetim anlayışı şu;
“ben kralım, siz de fazla konuşmayın.”
yalnız şöyle bir sıkıntı var. burası öyle mutlak monarşi kafasıyla yönetilecek bir yer değil. ingiltere dediğin yerde parlamentonun dişleri var. adam bunu anlamıyor.
parlamentoyu çağırıyor, “para istiyor.”
parlamento laf ediyor, “kapatıyor.”
bir noktadan sonra komple kapatıyor. yıllarca tek başına takılıyor. kafasında olay net “tanrı beni seçti, siz kimsiniz.” halkın kafasında da olay net “sen kimsin.”
üstüne bir de karısı katolik.
ülke protestan. puritanlar zaten diken üstünde. adamın her hareketi “bu bizi katolik yapacak” diye okunuyor.
yani adam bir şey yapmasa bile batıyor.
sonra gidiyor iskoçlara kendi dua kitabını dayatmaya kalkıyor.
iskoçlar da “birader sen bizi mi deniyorsun” diyerek ayaklanıyor.
savaş başlıyor.
ama ortada şöyle bir detay var, kralın parası yok.
ordusu var mı? yarım.
destek var mı? eh.
strateji? yok.
mecbur parlamentoyu geri çağırıyor.
ama bu sefer de kimse yardım etmek istemiyor. çünkü herkes biliyor ki bu adam parayı alır almaz yine kapıyı kapatacak. derken olay büyüyor, ülke ikiye bölünüyor:
bir taraf “kral olsun ama az yetkili olsun.”
diğer taraf “yeter artık bu adam.”
iç savaş çıkıyor.
charles burada da durmuyor bu arada.
herkesle ayrı ayrı pazarlık yapmaya çalışıyor. iskoçlara ayrı söz, parlamentoya ayrı söz, orduya ayrı söz. kimseye tam güven vermiyor.
sonuç?
herkes “bu adama güvenilmez” noktasına geliyor.
yakalanıyor.
yargılanıyor.
en trajik sahne şu;
adam hâlâ “beni kim yargılıyor” kafasında. çünkü onun dünyasında kral yargılanmaz. ama gerçek dünya başka. adamı idama götürüyorlar. soğukta titremeyeyim diye ekstra gömlek giydiği söylenir, “korkudan titriyor sanmasınlar” diye.
son ana kadar rolünü bırakmıyor yani.
kafası kesiliyor.
cellatların kim olduğu bile bilinmiyor. belki de olayın en acı tarafı bu, kralın kim olduğu belli ama onu öldürenler bile yok.
ve olay sadece bir kralın ölmesi değil, o güne kadar “dokunulmaz” sayılan şeyin yere düşmesi.
kısacası;
charles kötü biri olduğu için değil, yanlış zamanda, yanlış kafayla kral olduğu için gitti.

abisi hayatta kalsa bu adam maksimum taşrada kont falan olacaktı. ama kader dediğin şey bazen çok yanlış kişiye çok büyük rol veriyor. abisi ölüyor, bu çocuk hop tahta. ama karakter olarak kral değil. ne karizması var ne liderliği var ne de “benim dediğim olur”u taşıyacak bir ağırlığı var.
babası james zaten ayrı olay. hem ingiltere hem iskoçya’yı yönetmeye çalışmış ama iki tarafı da tam memnun edememiş. üstüne bir de saray içi favoriler, dedikodular, para saçmalar.. ortam zaten pamuk ipliği.
charles gelince ip kopuyor. çünkü adamın yönetim anlayışı şu;
“ben kralım, siz de fazla konuşmayın.”
yalnız şöyle bir sıkıntı var. burası öyle mutlak monarşi kafasıyla yönetilecek bir yer değil. ingiltere dediğin yerde parlamentonun dişleri var. adam bunu anlamıyor.
parlamentoyu çağırıyor, “para istiyor.”
parlamento laf ediyor, “kapatıyor.”
bir noktadan sonra komple kapatıyor. yıllarca tek başına takılıyor. kafasında olay net “tanrı beni seçti, siz kimsiniz.” halkın kafasında da olay net “sen kimsin.”
üstüne bir de karısı katolik.
ülke protestan. puritanlar zaten diken üstünde. adamın her hareketi “bu bizi katolik yapacak” diye okunuyor.
yani adam bir şey yapmasa bile batıyor.
sonra gidiyor iskoçlara kendi dua kitabını dayatmaya kalkıyor.
iskoçlar da “birader sen bizi mi deniyorsun” diyerek ayaklanıyor.
savaş başlıyor.
ama ortada şöyle bir detay var, kralın parası yok.
ordusu var mı? yarım.
destek var mı? eh.
strateji? yok.
mecbur parlamentoyu geri çağırıyor.
ama bu sefer de kimse yardım etmek istemiyor. çünkü herkes biliyor ki bu adam parayı alır almaz yine kapıyı kapatacak. derken olay büyüyor, ülke ikiye bölünüyor:
bir taraf “kral olsun ama az yetkili olsun.”
diğer taraf “yeter artık bu adam.”
iç savaş çıkıyor.
charles burada da durmuyor bu arada.
herkesle ayrı ayrı pazarlık yapmaya çalışıyor. iskoçlara ayrı söz, parlamentoya ayrı söz, orduya ayrı söz. kimseye tam güven vermiyor.
sonuç?
herkes “bu adama güvenilmez” noktasına geliyor.
yakalanıyor.
yargılanıyor.
en trajik sahne şu;
adam hâlâ “beni kim yargılıyor” kafasında. çünkü onun dünyasında kral yargılanmaz. ama gerçek dünya başka. adamı idama götürüyorlar. soğukta titremeyeyim diye ekstra gömlek giydiği söylenir, “korkudan titriyor sanmasınlar” diye.
son ana kadar rolünü bırakmıyor yani.
kafası kesiliyor.
cellatların kim olduğu bile bilinmiyor. belki de olayın en acı tarafı bu, kralın kim olduğu belli ama onu öldürenler bile yok.
ve olay sadece bir kralın ölmesi değil, o güne kadar “dokunulmaz” sayılan şeyin yere düşmesi.
kısacası;
charles kötü biri olduğu için değil, yanlış zamanda, yanlış kafayla kral olduğu için gitti.
devamını gör...
kendini kanıtlama isteği
kendini yararlı kılma isteği şeklinde bir şey var psikoloji açısından. belki ilgisi vardır. bir de kendini kanıtlama gerekliliği diye bir şey var. zor durumlardan kurtarıcı olabilir ya da zor durumlara meraklı kişilerin beklentilerini gerçekleştirmesi için kullanılabilir.
devamını gör...
yakışıklı mısırcı
yurt dışında yaşayan kadınlar arasında epey popülerleşen mısır satıcısı.
özellikle rus, ukraynalı ve güney koreli kadınların videolarına denk geliyorum da... el alem bir fotoğraf, video için ülke değiştiriyor. hayret 1 şey gerçekten. yakışıklı mısırcı bey tek başına kendi turizm alanını yaratmış resmen. bir de tiktok yayınları açmaya başlamış ve fazlasıyla da "donate" alıyormuş da falan filan.
hayır adama dolandırıcı da diyemezsin ki şimdi. keriz parası. afiyet olsun ne diyelim.
özellikle rus, ukraynalı ve güney koreli kadınların videolarına denk geliyorum da... el alem bir fotoğraf, video için ülke değiştiriyor. hayret 1 şey gerçekten. yakışıklı mısırcı bey tek başına kendi turizm alanını yaratmış resmen. bir de tiktok yayınları açmaya başlamış ve fazlasıyla da "donate" alıyormuş da falan filan.
hayır adama dolandırıcı da diyemezsin ki şimdi. keriz parası. afiyet olsun ne diyelim.
devamını gör...
düş peşindeyim düş peşime
sarhoş palavraları ve nahoş nidalar albümünden bir kayra şarkısıdır.
kapkaranlık arabalarda metresiyle iş tutan davarlar,
metresin yanında ülke akıbetini masaya yaslamışlar.
sonra az biraz bir fanteziyle ne kadar azınlık hakkı varsa soktular, çıkardılar.
militarizme övgülerle katkılarını sundular,
evler bastılar, en sonunda "vatan için!" deyip işin içinden çıktılar.
kapkaranlık arabalarda metresiyle iş tutan davarlar,
metresin yanında ülke akıbetini masaya yaslamışlar.
sonra az biraz bir fanteziyle ne kadar azınlık hakkı varsa soktular, çıkardılar.
militarizme övgülerle katkılarını sundular,
evler bastılar, en sonunda "vatan için!" deyip işin içinden çıktılar.
devamını gör...
ice cream man
90'lar da çekilmiş aynı isimli korku filminin yeniden çevriminde yönetmenliği eli roth üstleniyor. başrollerinde yine eli roth ve ari millen'in oynadığı filmin gösterim tarihi 7 ağustos 2026.
devamını gör...
organik olmayan psikoz
21 yaşında atipik (organik olmayan) psikoz şeklinde teşhis konup rapor verilmişti. bu hastalığın en zorlayan yanı hiç durmayan zihindir. sıradan bir zihin yoğunluğunun yanında bir de gerçeklikle gerçeklikten kopuşun bir karmaşa halinde zihninde anafor oluşturmasıdır. döner dururlar, zaman zaman durulur ama bu sefer de mantık dışı düşünceler, halüsinasyonlar patlak verir. sesler, görüntüler, nesnelerin, fotoğrafların hareketlenmesi, anlık veya uzun süreli halde gelip durur. bunlar yüzünden iletişimin aksar, konuşman tekler, kelimeler cümleler karışır. öyle olunca da içine kapanırsın, kendini suçlarsın özgüvenini sarsar, ifade güçlüğünden gerginleşirsin. işin sosyal boyutu da kötü, insanlar bu hastalık yüzünden sağı solu belli olmayan, psikopat, saldırgan biri olduğunu düşünür genellikle. zaten çoğu empati yoksunu olduğundan tahayyül edemez zihninde yaşadıklarını.
devamını gör...
yakışıklı mısırcı
sattığı mısırı koçanıyla yemeye hazır abaza müşterilerini keyifle ağırlar ama bir iki cümle kurmaya çalışınca da neden mısır sattığı ortaya çıkar tabi.
devamını gör...
ertelenmiş duygular
yaşanmadığı/artık yaşamadığı ya da söndü sanılan ama aslında içeride beklemeye alınmış hislerdir. insan bazen; üzülmeyi, öfkelenmeyi, özlemeyi ya da yüzleşmeyi zamana bırakır. fakat o duygular asla kaybolmaz, yalnızca sessizleşir. sonra en alakasız ve olmadık anda, bambaşka bir olayın tetiklemesiyle birlikte geri dönerler ve aslında iç dünyanızdaki hiçbir şeyin değişmediğini hatırlatırlar.
devamını gör...
yakışıklı mısırcı
o mıntıkada bir dolaşsalar ondan daha yakışıklı bir sürü erkek görürler. millet kafayı sıyırmış.
devamını gör...

