zaman tüneli
net insan olmak
en cok sevdigim sey.
kararını ver. arkasında dur.
kararını ver. arkasında dur.
devamını gör...
çocuk sahibi olmamak için sebepler
aslında en temelde tek bir sebep var: istememek .
kalan tüm açıklamalar, çoğunluğu ikna etmek için yapılıyor. ben ailesinin en küçük çocuğu olan biriyim. lakin 32 yıllık şu tuhaf hayatım herkese annelik veya ablalık ederek geçti.
şaka yapmıyorum, uyurken aradığımda telefonu "abla buyur" diye açan adamlar tanıyorum. hepsine istisnasız çok temiz annelik ve ablalık ettim. bana bu kadar şefkati en son anneannem göstermişti diyen arkadaşım bile oldu (karısıyla da ben tanıştırdım onları).
tüm bunların üzerine bir zamanlar çok yakın olduğum bir zat ı muhteremle konuşurken aramızda şöyle bir konuşma geçti:
ben: çocuk sahibi olmak istemiyorum b.
b: nasıl olur ya?? sen benim bu dünyada tanıdığım en anaç, anne olmaya en uygun kadınsın kcf.
ben: neden istemediğimi anlatayım... bak şimdi bizim i. var mesela biliyorsun ona çok annelik etmişimdir...
b: evet biliyorum
ben: şimdi ben i'ye sonsuza kadar annelik edebilirim. ama annelik/ablalık ederken içimde hep şunun rahatlığı var. birgün beni aradığında "i kusura bakma halim yok beni mazur gör bu sefer için" diyebilirim. bu cümleyi hiç kurmayacak olsam da deme hakkım var. ama kendi çocuğum olursa böyle bir hakkım olmayacak.
b: ulan çok haklısın...
bir varlığın müebbet sorumluluğunu almak çok zor geliyor a dostlar. ben anlamını bulamadığım varoluşuma anlam kazandırma heyecanıyla ne kendimi ne de bir başkasını böyle bir maceraya atarım.
herkesin yüzleşmeye cesaret edemediği, kaçıp gitmeyi göze alamadığı, kendine itiraf edecek gücü bulamadığı şeyler, gerçekler ve durumlar vardır. bense kendi aciz yanlarımla bir başıma kalmamak için canlı bir bahaneye tutunmayı ahlaki bulmuyorum.
zamanında biri beni bahanesi yaptı, ben aynı haksızlığı kimseye yapmayacağım ama.
kalan tüm açıklamalar, çoğunluğu ikna etmek için yapılıyor. ben ailesinin en küçük çocuğu olan biriyim. lakin 32 yıllık şu tuhaf hayatım herkese annelik veya ablalık ederek geçti.
şaka yapmıyorum, uyurken aradığımda telefonu "abla buyur" diye açan adamlar tanıyorum. hepsine istisnasız çok temiz annelik ve ablalık ettim. bana bu kadar şefkati en son anneannem göstermişti diyen arkadaşım bile oldu (karısıyla da ben tanıştırdım onları).
tüm bunların üzerine bir zamanlar çok yakın olduğum bir zat ı muhteremle konuşurken aramızda şöyle bir konuşma geçti:
ben: çocuk sahibi olmak istemiyorum b.
b: nasıl olur ya?? sen benim bu dünyada tanıdığım en anaç, anne olmaya en uygun kadınsın kcf.
ben: neden istemediğimi anlatayım... bak şimdi bizim i. var mesela biliyorsun ona çok annelik etmişimdir...
b: evet biliyorum
ben: şimdi ben i'ye sonsuza kadar annelik edebilirim. ama annelik/ablalık ederken içimde hep şunun rahatlığı var. birgün beni aradığında "i kusura bakma halim yok beni mazur gör bu sefer için" diyebilirim. bu cümleyi hiç kurmayacak olsam da deme hakkım var. ama kendi çocuğum olursa böyle bir hakkım olmayacak.
b: ulan çok haklısın...
bir varlığın müebbet sorumluluğunu almak çok zor geliyor a dostlar. ben anlamını bulamadığım varoluşuma anlam kazandırma heyecanıyla ne kendimi ne de bir başkasını böyle bir maceraya atarım.
herkesin yüzleşmeye cesaret edemediği, kaçıp gitmeyi göze alamadığı, kendine itiraf edecek gücü bulamadığı şeyler, gerçekler ve durumlar vardır. bense kendi aciz yanlarımla bir başıma kalmamak için canlı bir bahaneye tutunmayı ahlaki bulmuyorum.
zamanında biri beni bahanesi yaptı, ben aynı haksızlığı kimseye yapmayacağım ama.
devamını gör...
bir kadın için bütün kadınlardan vazgeçmek
- yemin et.
- yooo, her şeye yemin etmek günahtır.
- yooo, her şeye yemin etmek günahtır.
devamını gör...
bir kadın için bütün kadınlardan vazgeçmek
esas sorun, bunu bilerek ve memnuniyetle yapabilmesi.
eğer bunu yapmışsa gerçekten o kadına sırılsıklam aşık olmuştur, bu iyi tarafı. eğer telefonun şifresi karşı tarafın eline düşmüşse vay haline, işte burası karanlık.
eğer bunu yapmışsa gerçekten o kadına sırılsıklam aşık olmuştur, bu iyi tarafı. eğer telefonun şifresi karşı tarafın eline düşmüşse vay haline, işte burası karanlık.
devamını gör...
yazarların hayalindeki motosiklet
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının kendilerine söylemek istedikleri
yahu sen nasıl bir salaksın ki 5 tane titlenin altına 3 kuruş para için girdiğin yetmiyomuş gibi 3 ay maaş almadan çalışıp kartlarını patlattın. anla artık patron şirketlerinde hele ki büyğme potansiyeli olmayan patron şirketlerinde çalışmak seni ileri götürmez en iyi ihtimalle yerinde saydırır. bundan sonrasında aptallık etme kendine gel dicem de sen kesin bi aptallık yaparsın
devamını gör...
3'ü 1 aradayı sıcak suyun üzerine döken outsourced kurye
bugün ofis mutfağında bizzat şahit olduğum, anadolu insanının process sequence ve temel fizik kurallarıyla olan toksik ilişkisini gözler önüne seren bi vizyonsuzluk turnusoludur.
sabah masamda endonezya ofisinin vendor audit'leriyle boğuşurken ve sap üzerindeki vat discrepancy'lerini resolve etmeye çalışırken beynim error verdi, dedim ki gidip kendime bi kahve arası vereyim. mutfakta kendi single origin çekirdeklerimi tartarken, ofise evrak getiren kargo kuryesi de o sırada kendine şirketin kavanozdaki ucuz granül kahvelerinden birini yapıyordu.
ve gitti önce o incecik karton bardağa sebilden kaynar suyu ağzına kadar doldurdu. sonra kavanozdan aldığı bi kaşık kahve tozunu suyun üzerine boşalttı.
bendeki o analitik, process-oriented auram anında tetiklendi. bu kadar irrasyonel, solubility dinamiklerini alt üst eden bi workflow olamazdı. o an sap ekranındaki o karmaşık vendor datalarından bile daha kaotik bi manzarayla karşı karşıyaydım.
"ustacığım," dedim, sesimi olabildiğince soft ama bi o kadar da vizyon aşılayan bi tonda tutarak. "şu an o tozu suyun üstüne dökerek yarattığın surface tension kaosunun farkında mısın? önce tozu koyup, üzerine suyu belli bi flow rate'le dökerek bardağın içinde doğal bi vortex yaratmak ve homojen bi mixture elde etmek varken, neden süreci tersten işletiyorsun? toz üstte kaldığı için ve onu çözmek için ekstra bi stirring eforu harcayarak kendi time-management'ını sabote edeceksin. hayattaki diğer case'lere de böyle mi yaklaşıyorsun? önce problemin içine atlayıp sonra mı altyapıyı kurmaya çalışıyorsun?"
adam bana o boş gözlerle bakıp, elindeki tahta karıştırıcıyı göstererek, "abi tozu önce koyunca dibine yapışıyor, böyle dökünce üstte kalıyor karıştırması kolay oluyor" gibi inanılmaz defansif, statükocu ve inovasyona tamamen kapalı, risk-averse bi argüman sundu.
ona sadece acıyarak gülümsedim. "işte sizin sorununuz tam olarak bu ustacığım," dedim. "bottom-sticking korkusuyla process'in en temel adımını bypass ediyorsunuz. o dibe yapışan tortuyla yüzleşmeyi, onu proaktif bi şekilde çözmeyi bilmediğiniz sürece hayat boyu o kargo paketlerini sırtınızda taşımaya, başkalarının process'lerinde sadece bi external dependency olarak kalmaya mahkumsunuz. big picture'ı gör biraz."
cevap vermesini beklemeden kahvemi alıp işime geri döndüm. eminim şu an o topaklanmış, process hatası kurbanı kahvesini yudumlarken kendi opportunity cost'unu sorguluyordur.
sabah masamda endonezya ofisinin vendor audit'leriyle boğuşurken ve sap üzerindeki vat discrepancy'lerini resolve etmeye çalışırken beynim error verdi, dedim ki gidip kendime bi kahve arası vereyim. mutfakta kendi single origin çekirdeklerimi tartarken, ofise evrak getiren kargo kuryesi de o sırada kendine şirketin kavanozdaki ucuz granül kahvelerinden birini yapıyordu.
ve gitti önce o incecik karton bardağa sebilden kaynar suyu ağzına kadar doldurdu. sonra kavanozdan aldığı bi kaşık kahve tozunu suyun üzerine boşalttı.
bendeki o analitik, process-oriented auram anında tetiklendi. bu kadar irrasyonel, solubility dinamiklerini alt üst eden bi workflow olamazdı. o an sap ekranındaki o karmaşık vendor datalarından bile daha kaotik bi manzarayla karşı karşıyaydım.
"ustacığım," dedim, sesimi olabildiğince soft ama bi o kadar da vizyon aşılayan bi tonda tutarak. "şu an o tozu suyun üstüne dökerek yarattığın surface tension kaosunun farkında mısın? önce tozu koyup, üzerine suyu belli bi flow rate'le dökerek bardağın içinde doğal bi vortex yaratmak ve homojen bi mixture elde etmek varken, neden süreci tersten işletiyorsun? toz üstte kaldığı için ve onu çözmek için ekstra bi stirring eforu harcayarak kendi time-management'ını sabote edeceksin. hayattaki diğer case'lere de böyle mi yaklaşıyorsun? önce problemin içine atlayıp sonra mı altyapıyı kurmaya çalışıyorsun?"
adam bana o boş gözlerle bakıp, elindeki tahta karıştırıcıyı göstererek, "abi tozu önce koyunca dibine yapışıyor, böyle dökünce üstte kalıyor karıştırması kolay oluyor" gibi inanılmaz defansif, statükocu ve inovasyona tamamen kapalı, risk-averse bi argüman sundu.
ona sadece acıyarak gülümsedim. "işte sizin sorununuz tam olarak bu ustacığım," dedim. "bottom-sticking korkusuyla process'in en temel adımını bypass ediyorsunuz. o dibe yapışan tortuyla yüzleşmeyi, onu proaktif bi şekilde çözmeyi bilmediğiniz sürece hayat boyu o kargo paketlerini sırtınızda taşımaya, başkalarının process'lerinde sadece bi external dependency olarak kalmaya mahkumsunuz. big picture'ı gör biraz."
cevap vermesini beklemeden kahvemi alıp işime geri döndüm. eminim şu an o topaklanmış, process hatası kurbanı kahvesini yudumlarken kendi opportunity cost'unu sorguluyordur.
devamını gör...
bir kadın için bütün kadınlardan vazgeçmek
ben bunu beklemiyorum erkeklerden.
erkeklerde boyle bir kapasite yok bence.
ha ben kendi tarafımda bir erkek icin tum erkeklerden vazgececegimin sözünü verebilirim;)
erkeklerde boyle bir kapasite yok bence.
ha ben kendi tarafımda bir erkek icin tum erkeklerden vazgececegimin sözünü verebilirim;)
devamını gör...
iki erkek arasında kararsız kalmak
cinsiyeti olmaksızın aklınızda ya da kalbinizde birden fazla kişi varsa aslında hiç kimse yoktur aslında. sanıyorum ki akıl da gönül de kendisi için doğruyu bulduğunda bir başkasını aramaz.
ayrıca birinin yanındayken bir başkasını düşünüyorsanız muhtemelen o birileri de sizin yanınızda bir başkasını düşünüyordur. çünkü istemsizce bu tip frekanslar yayıyorsunuzdur. o yüzden gel gitler oluyordur.
üzücü bir durum herkes için.
ayrıca birinin yanındayken bir başkasını düşünüyorsanız muhtemelen o birileri de sizin yanınızda bir başkasını düşünüyordur. çünkü istemsizce bu tip frekanslar yayıyorsunuzdur. o yüzden gel gitler oluyordur.
üzücü bir durum herkes için.
devamını gör...
iki erkek arasında kararsız kalmak
ronaldocularla messicilerin içinde bulunduğu hazin olay
devamını gör...
beddua gibi dua
"inşallah çok zengin olursun da akrabaların seni hiç yalnız bırakmaz."
beddua gibi duanın şaheseri ancak böyle olur.
beddua gibi duanın şaheseri ancak böyle olur.
devamını gör...
üstteki yazar başlıklarında pas geçilmek
arada kaynamış olabiir.
aynı anda tanım girildiğinde doğal olarak o sizin üstünüzdeki için yazarken siz aslında bi üsteki yazar oluyorsunuz. tatsız mı kişiye göre değişir.
aynı anda tanım girildiğinde doğal olarak o sizin üstünüzdeki için yazarken siz aslında bi üsteki yazar oluyorsunuz. tatsız mı kişiye göre değişir.
devamını gör...
yazarların hayalindeki araba
bir ihtimal haftaya bir araba alacağım. alana kadar aklımda, hayalimde, hesap-kitabımda… bakalım artık.
devamını gör...
her şey farklı olabilirdi hissi
bana göre hayal kırıklığının beraberinde getirdiği his.
bazı şeyler için çabalarsın, uğraşırsın ancak istediğin gibi gitmez hatta daha kötüsünü yaşarsın. bu da keşke başka türlü yaşasaydım, her şey farklı olabilirdi hissini ortaya çıkarıyor. ama unutmamalı ki onun öyle olması belki daha doğrudur, "her şerde bir hayır vardır" sözünü gerçekten yabana atmamalı, çabalamaktan da vazgeçmemeliyiz.
bazı şeyler için çabalarsın, uğraşırsın ancak istediğin gibi gitmez hatta daha kötüsünü yaşarsın. bu da keşke başka türlü yaşasaydım, her şey farklı olabilirdi hissini ortaya çıkarıyor. ama unutmamalı ki onun öyle olması belki daha doğrudur, "her şerde bir hayır vardır" sözünü gerçekten yabana atmamalı, çabalamaktan da vazgeçmemeliyiz.
devamını gör...
iki erkek arasında kararsız kalmak
bu iki erkek de bana meraklı degil de ben kendi tarafımda ne yasadıgımı durust bir sekilde anlatabilirim:
gordum. dibim dustu. ilgilendi. sonra gitti. ben ozledim. sonra oburu geldi. once oburunun yanında birinciyi ozledim. sonra oburu sardı.
sonra birinci geldi. birincinin yanında obırunu ozledim. sonra birinciyle bir takım yakınlasmalar. birinci gitti. oburunun yanında birinciyi ozledim.
takip edebildiniz mi? ;)
ben masum masum dururken oldu bunlar.
valla hic sucum yok.
yeminle ben hicbi sry yapmadım.
gordum. dibim dustu. ilgilendi. sonra gitti. ben ozledim. sonra oburu geldi. once oburunun yanında birinciyi ozledim. sonra oburu sardı.
sonra birinci geldi. birincinin yanında obırunu ozledim. sonra birinciyle bir takım yakınlasmalar. birinci gitti. oburunun yanında birinciyi ozledim.
takip edebildiniz mi? ;)
ben masum masum dururken oldu bunlar.
valla hic sucum yok.
yeminle ben hicbi sry yapmadım.
devamını gör...
person of interest
bir aile içi şiddet mağduru olarak benim en sevdiğim person of interest bölümü many happy returns oldu. yani sezon 1 -bölüm 21.
bu bölümü bir bilimkurgu-ajan-polisiye hikayesi olmaktan çıkarıp adeta derin bir toplumsal eleştiriye dönüştüren en önemli unsur , kadına yönelik şiddet konusunu işleyiş tarzı. zira ana tema hem bireysel hem de mevcut düzen üzerinden çok çarpıcı iki örnekle işlenmiş; karen ve jessica.
- karen : makinenin son verdiği numara zengin, çevresi geniş ve sözde "saygın" görünen kocası tarafından sistematik şiddete maruz kalan kadın. kocası us marshal mensubu olan karen'in hikayesinde çok acı bir gerçeğin altı çiziliyor: şiddet uygulayan kişi sistemin, hukukun veya gücün bizzat kendisi olduğunda, kurbanın sığınacak kimsesi kalmıyor.
- jessica : flashback ‘lerde jessica'nın john için önemi ve hikayesi biraz daha netleşiyor. john’un 11 eylül olaylarından sonra geri dönmesi ile başlayan süreçte izlediğimiz havalimanı karşılaşması bu bölümün kilit sahnelerinden biri haline geliyor. johnun ayrılırken söylediği “günün sonunda yalnızsın ve kimse seni kurtarmaya gelmeyecek” cümlesi jessicanın kaderini adeta mühürlüyor ve "kaza" süsü verilmiş bir cinayete kurban gidiyor , hatta leş koca bozuntusunun otopsi raporunu bile manüple ettiğini carter sayesinde görüyoruz.
john reese, jessica'yı kurtaramamanın acısı hala tazeyken, karen'ın da aynı kaderi paylaşmasına istemediği için finch’in tüm engellemelerine rağmen bu vakaya dahil oluyor ve karen'i kurtarıyor . öldürmeyi planladığı lanet kocayı ise carter’ın onu yolda durdurup doğru olanı yapmasını istemesinden sonra öldürmeyip ömür boyu çıkamayacağı ve kimsenin onun gücünü veya makamını umursamayacağı bir meksika hapishanesine kapatıyor.
reese’in bu kararında carterla aralarında oluşan derin bağın payı büyük bence çünkü dizi başladığında reese ruhu ölü, hayattan hiçbir beklentisi olmayan alkolik bir eski suikastçıy. evet harold ona bir amaç veriyor ama carter john'un "insanlığını ve adalete olan inancını" asıl geri kazandıran kişi . john , henüz carter'in yakalamaya çalıştığı “man in the suit” olduğu zamanlarda bile ona dedektif carter diyerek çok özel bir saygı gösteriyor ve carter’in idealizmini , adalet anlayışını ve anneliğini gördükçe ona hayranlık duymaya başlıyor , kısacası carter , reese’i o hiç sahip olmadığı normal ve temiz bir dünya ‘ya bağlayan neden oluyor.
ayrıca bu bölümde reese'in neden yolunu kaybetmiş alkolik bir evsiz olduğunu daha iyi anladık . sokaklarda yaşamasının nedeni jessicanın ölümünden sorumlu olduğunu düşündüğü için kendine verdiği acımasız bir ceza. karen'ı kurtarması ve psikopat kocayı öldürmeyip cezalandırması john’un içinde kaybolduğu karanlık vicdan azabıyla ilk kez gerçek anlamda hesaplaşmasını sağlıyor.
finch’in bu bölümdeki yeri ise benim için finch’i favori karakter yapan özelliği. makinenin verdiği numaralardan birinin jessica olduğunu yine bu bölümde öğrendik. finch jessicanın numarasının çıktığı gün reese’in elinden bilmeden aldığı jessica ile kurabileceği o sıcak "yuvayı" sonsuza dek kaybetmesine neden olmuştu ama bölüm sonunda reese’e verdiği “ev” ile john reese'i karanlık bir "gölge"olmaktan çıkıp, new york'un koruyucusu adam olarak meşrulaştırıyor.
veee bölüm sonu şarkısı revenge… bence bu bölümü efsane yapan unsurların en önemlilerinden biri bu şarkı . şarkı sözlerinin reese'in hayatının bir özeti gibi olmasının yanında şarkı ve bölüm biterken john, yeni dairesinin penceresinden şehrin en sık gittiği ve yaşlı bir uzak doğulu ile satranç oynadığı parka bakarken, artık şehrin karanlığına ait biri değil tam tersi , o karanlığa karşı savaşan bir adam olarak karşımızda duruyordu.
ben bu bölümden gerçekten çok etkilendim. bir daha başka bir dizinin beni bu kadar etkileyeceğini de sanmıyorum açıkçası. her bölümü ayrı ayrı tespit konusu muhteşem bir dizi person of interest.
bu bölümü bir bilimkurgu-ajan-polisiye hikayesi olmaktan çıkarıp adeta derin bir toplumsal eleştiriye dönüştüren en önemli unsur , kadına yönelik şiddet konusunu işleyiş tarzı. zira ana tema hem bireysel hem de mevcut düzen üzerinden çok çarpıcı iki örnekle işlenmiş; karen ve jessica.
- karen : makinenin son verdiği numara zengin, çevresi geniş ve sözde "saygın" görünen kocası tarafından sistematik şiddete maruz kalan kadın. kocası us marshal mensubu olan karen'in hikayesinde çok acı bir gerçeğin altı çiziliyor: şiddet uygulayan kişi sistemin, hukukun veya gücün bizzat kendisi olduğunda, kurbanın sığınacak kimsesi kalmıyor.
- jessica : flashback ‘lerde jessica'nın john için önemi ve hikayesi biraz daha netleşiyor. john’un 11 eylül olaylarından sonra geri dönmesi ile başlayan süreçte izlediğimiz havalimanı karşılaşması bu bölümün kilit sahnelerinden biri haline geliyor. johnun ayrılırken söylediği “günün sonunda yalnızsın ve kimse seni kurtarmaya gelmeyecek” cümlesi jessicanın kaderini adeta mühürlüyor ve "kaza" süsü verilmiş bir cinayete kurban gidiyor , hatta leş koca bozuntusunun otopsi raporunu bile manüple ettiğini carter sayesinde görüyoruz.
john reese, jessica'yı kurtaramamanın acısı hala tazeyken, karen'ın da aynı kaderi paylaşmasına istemediği için finch’in tüm engellemelerine rağmen bu vakaya dahil oluyor ve karen'i kurtarıyor . öldürmeyi planladığı lanet kocayı ise carter’ın onu yolda durdurup doğru olanı yapmasını istemesinden sonra öldürmeyip ömür boyu çıkamayacağı ve kimsenin onun gücünü veya makamını umursamayacağı bir meksika hapishanesine kapatıyor.
reese’in bu kararında carterla aralarında oluşan derin bağın payı büyük bence çünkü dizi başladığında reese ruhu ölü, hayattan hiçbir beklentisi olmayan alkolik bir eski suikastçıy. evet harold ona bir amaç veriyor ama carter john'un "insanlığını ve adalete olan inancını" asıl geri kazandıran kişi . john , henüz carter'in yakalamaya çalıştığı “man in the suit” olduğu zamanlarda bile ona dedektif carter diyerek çok özel bir saygı gösteriyor ve carter’in idealizmini , adalet anlayışını ve anneliğini gördükçe ona hayranlık duymaya başlıyor , kısacası carter , reese’i o hiç sahip olmadığı normal ve temiz bir dünya ‘ya bağlayan neden oluyor.
ayrıca bu bölümde reese'in neden yolunu kaybetmiş alkolik bir evsiz olduğunu daha iyi anladık . sokaklarda yaşamasının nedeni jessicanın ölümünden sorumlu olduğunu düşündüğü için kendine verdiği acımasız bir ceza. karen'ı kurtarması ve psikopat kocayı öldürmeyip cezalandırması john’un içinde kaybolduğu karanlık vicdan azabıyla ilk kez gerçek anlamda hesaplaşmasını sağlıyor.
finch’in bu bölümdeki yeri ise benim için finch’i favori karakter yapan özelliği. makinenin verdiği numaralardan birinin jessica olduğunu yine bu bölümde öğrendik. finch jessicanın numarasının çıktığı gün reese’in elinden bilmeden aldığı jessica ile kurabileceği o sıcak "yuvayı" sonsuza dek kaybetmesine neden olmuştu ama bölüm sonunda reese’e verdiği “ev” ile john reese'i karanlık bir "gölge"olmaktan çıkıp, new york'un koruyucusu adam olarak meşrulaştırıyor.
veee bölüm sonu şarkısı revenge… bence bu bölümü efsane yapan unsurların en önemlilerinden biri bu şarkı . şarkı sözlerinin reese'in hayatının bir özeti gibi olmasının yanında şarkı ve bölüm biterken john, yeni dairesinin penceresinden şehrin en sık gittiği ve yaşlı bir uzak doğulu ile satranç oynadığı parka bakarken, artık şehrin karanlığına ait biri değil tam tersi , o karanlığa karşı savaşan bir adam olarak karşımızda duruyordu.
ben bu bölümden gerçekten çok etkilendim. bir daha başka bir dizinin beni bu kadar etkileyeceğini de sanmıyorum açıkçası. her bölümü ayrı ayrı tespit konusu muhteşem bir dizi person of interest.
devamını gör...



