garip bir hava var. sisli. sis biraz bana bilinmezliği hatırlatıyor. duygularıma güvenim azaldığında ise rahatsız hissediyorum.
içimde de garip bir his var. gecikeceğimi bile bile o sokağa değil, diğerine saptım. gerçi köpekler de etkendi burada. otobüs geldi saatinde. ben geç kalmıştım ama onun hızlı gitmesini istedim gecikmemek için. oysaki hatalı olan ve düzeltmesi gereken otobüs değildi. ben hayattan bana güzellik yapmasını bekledim. yapmadı. yapmadığı için de küsmedim, kırılmadım. sadece kabul ettim. iskeleye yaklaştığımda vapuru gördüm. hala hareket etmemişti. koşup yakalayabilirdim, koşmadım. arkasından diğer vapur geçiyordu, benim binmem gereken vapur beklemek zorunda diye düşündüm. beklemedi. kaptan cesur çıktı. vapur benim binmeme tam 20 saniyelik yol kalmışken ya da zaman kalmışken hareket etti. vapur hareket etti. ben izlemedim. geri döndüm.
dalgasız, rüzgarsız, puslu bir havada geç kalacağım diğer vapurda metal kokusu eşliğinde merdivenleri çıktım. geç kalıyordum. geç kaldığım şey sadece bir işte bulunmaktı. varlığımın yeteceği bir göreve geç kalıyordum. orada bulunmadığım için görev gerçekleşmiyordu.
yolcu salonuna geçtim. etrafa baktım. bir sürü boş koltuk vardı. içine serpiştirilmiş birkaç insan. içim gibi. derimin altında olması gereken hisler yok. ya dondular ya da yok oldular. belki de endişe hepsini yedi, emin değilim. duygular, duyguları yiyebilir ya da yenebilir mi? yoksa onlar da benim vapurla olan anım gibi sadece izlediler ve kaçırdılar mı beni?
etraf kalbalıklaştı. sesler de... bir adam geldi. yüksek sesle konuşmaya başladı. zihnimin pusları dağıldı. hikaye olmayan hikaye de bitti.
devamını gör...
gözlerimi kapattığımda orada olduğunu biliyorum. -bu cümle zamir kullanmayarak anlam karışıklığına neden olamayacak kadar önemli benim için.- gözlerimi kapattığımda senin orada olduğunu biliyorum.
kabul etmek epey vaktimi aldı. kolay değil çünkü. gözümün önündeki birçok emareyi görmezden gelme sebebim de buydu. etrafımda hissettiğim enerjiyi açıklayacak bir neden buluyordum sürekli. çünkü realistim en azından eskiden öyleydim. kulağıma fısıldayan sesini, tenimde hissettiğim temasını uzakta aramamın hep bir nedeni vardı. ya komşuların sesi ya rüzgarın dokunuşu... sen hariç mantıklı her şey.
korkuyordum çünkü. varlığını kabul etmek, gerçekliğini kabul etmek bu yaşıma dek inandığım her şeyin yerle yeksan olması demek. varlığın inancımı sarsıyor. aslında inançsızlığımı demek daha doğru. ama kesin olan bir şey var ki dünden bugüne varlığına inanmadığım bir şeyi kabul etmek zorundayım seninle beraber. ve bu parmak uçlarımdan saçımın her bir teline dek hissettiğim bir endişe dalgası. yüzleşmem gereken varlığın ama yokluk beni daha da çok endişelendiriyor. çünkü bir kez var olursan yeniden yitirmenin korkusu kaplayacak kalbimi. bunu bir kez yaşamıştım. bir kez duymuş, dinlemiş ve hissetmiştim tüm benliğimle. ve sonu bir enkazdan geriye ne kalırsa o olmuştu. ve inanmayı bırakmıştım. şimdi tekrar... gözlerimi kapatıyorum, varlığın kalbimde. üç harf... hoş geldin.
devamını gör...
(bkz: kara kurt)

kendisi asarım keserim tayfasına haddini bildirmiştir. yok öyle önüne gelene dayılanmak falan. dedesini kovalayan kurtları tenha köşede sıkıştırıp bir kaçını öldürmüş diyorlar.
devamını gör...
küçücük evimin içinde dolanıp duruyorum. adımlıyorum, bir uçtan diğerine yürüyorum. balkona çıkıyorum sonra. bir bira daha açayım diyorum. bakıyorum kalmamış. o zaman bir kahve içeyim diyorum. kahve makinesinin düğmesine basıyorum. cızırtılı garip bir ses geliyor. makineden değil. üzerinde durduğu cam şeyin - onun bir adı var mı emin değilim- üzerindeki kahve kutusunun ve cam kavanozun yarattığı titreşim kaynaklı huzursuz bir ses. camın cama sürtmesi. benim de canım canıma sürtüyor bugün. telefonumun çaldığı o saatten beri içimde bir şeyler kırılıyor, kopuyor, acıyor, kanıyor.
bu bir öykü değil. bu başlığın altında yazmamım tek nedeni bugün benim de kimliksiz hissetmem. ve yalnız. yok yapayalnız.
çok eskiden - ki tam olarak on bir yıl önce- bir gün hasta oldum ben. halsizdim. duştan çıktım, bayılmışım, yerde uyandım. güç bela yatağa attım kendimi. biraz zaman geçtikten sonra hafif kendimi iyi hissedince doğruldum. baktım bornozumda kan var. aynanın karşısına geçtim. çenemden aşağısı kan içinde kalmıştı. temizlendim. b.'yi aradım. taksiye binip hastaneye gidiyorum, dedim. gelmek istedi, uzaktaydı zahmet etme hallederim dedim. gittim. iz kalmasın diye bir bant ile yapıştırdılar, birkaç günlük bir pansuman süreci olacağından bahsettiler. gelme dedim ama sonra fark ettim ki aslında çok korkmuştum. yalnız olmamalıydım o an. korkmuşken, hastayken elimden tutmasına izin vermeliydim. ya da o da bunu daha çok istemeliydi. sonuçta hayatı birlikte yaşama sözünü vermiştik birbirimize. o gün hissettiğim yalnızlık hissini hiç unutmadım ben. bir yerde izi kaldı derin bir izi, ha bir de çenemin altında da gerçek bir yara izi.

bugün yere düşmedim ama covidli bedenimle hapis olduğum dört duvarın içinde yine çok korktum. oysaki artık büyümüştüm ve gerek yok ben hallederim demek yerine elimden tut, çok yalnız hissediyorum demenin asıl güç olduğunu biliyorum. ama o günden bugüne değişmeyen bir fikrim var. çok mutsuz olduğunda, gerçekten üzgün olduğunda sana ihtiyacım var demek zorunda kalmamalı insan. hayatında, kalbinde olan insan yanıbaşında olmalı. yoksa ne anlamı var ki, seviyorum diye başlayan tüm o cümlelerin.
ne diyordum, bir yara izim daha oldu bugün. ama bu kez yalnızca kalbimde.
devamını gör...
ipler
sen. sen… her şey seninle alakalı. sen, evet sen. her şey seninle başladı. ölümsüz olan sen. yıkılmaz olan sen. durdurulamaz, temposu değiştirilemez olan sen… şimdi ise ben. onlar… biz.
kibrin ateşinde pişti insanoğlu, egolarının ocaklarında. bu ateşi anlattı şair koçaklamalarında. şimdi yer siyah bir bez ve görünen deniz, eğri büğrü karton kesikleri çubuklarda asılmakta. bulutlar sahte görmüyor musunuz? ve güneş ve ay ve gri gökyüzü… hepsi sahte. gökyüzü mavi olur demişti babam. görün artık gerçekleri. görmüyor musunuz yandaki kırmızı perdeleri?
bu gri kaldırımlar neden yürü yürü bitmiyor efendim? sanki ben yerimde sayıyorum da sokak lambaları üstüme üstüme koşuyor. uçan martılar göklerdeki, yalancı bir çığlık atıyor. atmıyor mu laurus? atmıyor, dedi garip bir ses tonuyla laurus. sesi sanki çatallanıyordu çıkarken boğazından laurus’ un. laurus değil miydi artık, benim sevgili laurus’ um? gözleri ölü gibiydi. zıpkınla mıhlanmış bir balık gibi suratı donuktu. içinde bir yerlerden hala hissedebiliyordum bir yunusun kıvranışını. acı içinde çığlıklar atar gibiydi. lakin ne işitiliyordu bu çığlıklar ne titretiyordu havayı. geriye bu ulaşmaz çığlıklardan diken diken olmuş tüyler kalıyordu ensemde. yürüdüm laurus’ a doğru. gittikçe yaklaşamadım bir türlü. sanki atmaya çalıştığım adımlar faydasızdı. lambalar geçiyordu yanlarımdan ben ona varamıyordum. fırıncının ekmekleri kokuyordu karşıdan ben onun kokusunu içime çekemiyordum. yorgun düştüm yürümekten biçare. bir türlü kapanmıyordu aramızdaki mesafe. yere yığıldım. yorgundum. değil miydim? ne kollarım ağırlaşmıştı ne de bacaklarım. yorgundum, değil miydim? değildim. bitkindi ruhum ve beynim ama yorgun değildim. geçen zaman yormuştu beni. verilen çaba. beklemek durmadan seni, laurus’ a kavuşamadan. şimdi çöktüm kaldırıma, çökmedim mi? yıkıldım yattım buz gibi taşlara. sis çökmüşken kaldırımdan aşağıya, gözlerimi kapadım şehrin bulutlarını yastık yapıp kafama. uyuyamadım. az ilerimde o, öylece bakıyor bana. delireceğim sanki nasıl kavuşacağım ona?
sokakta bir yankılanma duyuldu. sokakta “tak!” sesi tekerrür etti durdu, durmadan. boş sokakta, ortasında ben olmakla beraber, bu ayak sesi gezindi durdu. ellerimle kapadığım gözlerimi açtığımda onu gördüm. gördüm yanı başımda. seslendi bana elini uzatırken. sesi yeniden normale dönmüştü aniden. elini tuttum o da benimkini. kaldırdı beni çöktüğüm kaldırımdan. ben, üstüm başım toz içinde, selamladım onu yeniden. gri sokakta, vardım sonunda ona, onun yanına. tuttum ellerini, sımsıkı tuttum. kaybolmasın diye içimden bir dilek tuttum. lakin bir karartı çöktü birden. ne olduğunu anlayamadım. ellerimiz koptu aniden. bir ordunun ayak sesleri yankılandı tüm karanlıkta. sanki melekler kaçırmıştı onu, mavi elbisesini, sarı saçlarını, kokusunu, hatıralarını. karanlıklar çıktı birden aydınlığa. haykırdım, onu benden alıp götüren şeytan çık ortalığa!
bir baktım eskiden olduğum yerde değilim. değişmiş bulunduğum sokak. dedim, ben bu sokaktan değilim. otur, dediler, burası ardındaki sokak. oturdum. kabadayılara sataşacak değilim ya? kırarlar kürdan gibi bacaklarımı, varamam ne kadar sürünürsem sürüneyim laurus’ a. oturdum, bir bardak çay geldi. karşıma garip bir adam oturdu, hoş geldi. takım elbisesi gri idi, gömleği siyah idi, kırmızı bir kravatı vardı, yakasında ise kızıl zambak çiçeği. bıyıkları, kıvrılmış yukarıya, fötr şapkasına bakıyordu. gözleri kan gibiydi. kalın kaşlarını çatmış bana bakıyordu. sonunda şer dolu ağzını açtı ve üç farklı insan konuşuyormuşçasına bir sesle bir şeyler mırıldandı. merhaba, dedi, ben hâkim. sohbet ettik biraz çayımızı içerken. ona sordum, şu insanlar yürüyen bu sokakta sence de çok sahte değiller mi? bir kaşını kaldırdı, bıyıklarını sıvazladı ve sordu, sen gerçek olduğuna ne kadar eminsin? o an kalbim hızla çarpınca sanki tahta göğsüme, atışının kuvveti titretti çayın durgun yüzeyini. hemen ardından bana baktı hâkim ve sordu, görmek ister misin onu? o kim, diye sordum gayriihtiyari. dedi ki, laurus tabii ki kandırma şu zavallı ihtiyarı. hırçınlaştım birden, dedim, onu sen mi çaldın? sakin ol, dedi, ben kimseyi çalmadım. etrafındakileri izle, dedi, izle çevreni. o’ dur yapaylaştıran insanları, o’ dur değiştiren çevreyi. tam “ne diyorsun?” diye hesap soracaktım ki karanlığa gömüldü kafe yeniden karanlığa. sanki birileri tokatlıyor birbirini. bir şey çekip fırlattı beni ama bilmiyorum ne. sanki kollarım ve kafam tutulmuş yine.
yeniden geldi ışık, bu sefer daha azı. loş bir ortamda leş bir koku var sası sası. hareket edemiyorum bilmiyorum neredeyim, rüzgâr sert esiyor, gözümü açmakta bir arada bir deredeyim. sol gözüm seğirerek açıldı yavaşça bir de ne göreyim, arştayım. aşağımda şehrin silüeti, bulanık bir su gibi, üzerinde sanki ışıklar süzülüyor. yanımda, yanı başımda ay sarkmış. dalgalar, şehrin yanındaki denizde birbirini aşmış. ben hareket edemiyorum. bir kendime baktım ki felaketim oldu. beyaz, örülmüş bir mendile yapışık kalmış bedenim. buraya nasıl geldim bilmiyorum yemin ederim. bir ses duydum daha yukarıdan bir yerden. tıslamaydı bu ses, artıyor, yankılanıyor her yerden. kafamı yukarıya kaldırdım, beni tutan beyaz örtüye yeminler olsun ki kaldırdım. gördüğüm şey sekiz bacağıyla bana doğru gelen, kırmızı gözleri yüzüme mıhlı olan, kıskaç ağızından yeşil, havayı yaran asitler akan bir canavardı. yürüyüşü garipti ve canavar kocamandı. simsiyah kürkü örtüye yapışmadan yürümesini sağlıyordu. öleceğim. biliyorum. bu şey beni canlı canlı yiyecek. son saniyelerimde aklımda o var. onu bir kez daha görsem ne güzel olurdu. bahar gelirdi yeniden. sokaklar bu griliklerden kurtulurdu. güneş çıkardı tepeye, bir çınar bize gölge olurdu. olmaz mıydı? canavar yaklaştıkça bana, yarıldı altımdaki örtü. hissettim ümidi yeniden. başladım debelenmeye. canavar devam etti yürümeye. kıskaç ağzı yüzüme açılmış, nefesinin buharı beni eritecekken bir iki damla düştü ağzının kenarından. kaçırdım kafamı. kaçırmadım mı? örtüye damladı zehri ve örtüyü eritti. eritmedi mi? yırtıldı örtü ve göründü sanki zamanın dibi. aşağıya düşüyorum, sonbaharda bir yaprak gibi. canavar birden gözden kayboldu. şimdi tüm mesele, yerle benim aramdaki mesafe. düşüyorum. bu sefer kesin ölüm. ölüm iplerimde yazılı. iplerim… aklımda o var gene. o ve sadece o. neden o? bilmiyorum. bilmeden o. bilsem o, bu kadar güzel olur muydu? bilsem bu aşk, bu kadar gerçek olur muydu? bilmediğim için değil mi bu trajediler? bilmiyorum.
karanlığa hapisim şu gökyüzünde. yıldızlarla kelepçeliyim. kaderin ipliği boynumda, kederin sandalyesinden düşmekteyim. biliyorum, biliyorum bunların hepsini. yine de düşlemesi güzel geliyor güneşi izleyen ayçiçeklerini.
yere çarptı gövdem sert bir şekilde. bacaklarım ve kollarım sekti geri göğe. karanlık… son bir defa gelmişti önüme. bu sesler de ne, bunlar gülüşler mi? bu sefer de beni götürmeye ölüme.
ölmemiştim. karanlık kalktı birdenbire. yine. ağrı sızı hissetmiyordum hiçbir yerimde. kalktım ayağa çabukça. gri sokaktaydım, tekrarda. bağırdım onun adını. ne güzel sesi geldi bu sefer, ne de onun adımı. ben attım adım. o atmaz ya. ben attım. yürüdüm gri yolda. yürümek, yürümek gibi hissettirmiyor. lambalar yürüyor solda. insanlar geçiyor yanımdan. insanlar. incele demişti çevreni hâkim bir zamanlar. ne de garip yürüyor bu aptal insanlar. sanki adeta sekiyor, öylesine geçiyorlar. lambalar gözümü almaya başladı. ne kadar da hızlı yürüyorum. belki onuncuya söylüyorum. ama ben mi hızlı yürüyorum lambalar mı çok hızlı geçiyorlar. yerde uzanan kaldırımlar… hareketsiz kaldırımlar. o halde ben nasıl yürüyorum, bu insanlar nasıl yürüyorlar. lambalarda bir balinanın mirasıdır yağ, yanar. lambalarda titrek alev, prometheus’un mirasıdır yakar. gözüm titreyen alevlere değince sanki güneş çarptı gözüme. kıstım gözlerimi kaçırarak alevden. kısık gözlerimle insanların üzerinde birer iplik gördüm sanki. alevlen ruhum yüce tanrı gibi alevlen. gözlerimi ovuşturdum. dikkatlice baktım. mehtabın keskinliğinde parlayan ipleri gördüm, öylece bakakaldım.
derken yerde sarı bir laleye çarptı gözüm. keskin gözlerim etrafı seçer olmuştu. çömeldim aldım laleyi elime. sanki sonbahar yüzüme vurmuştu.
sarı kırmızı saçılmış yapraklar diyarında onu gördüm, onu. sanki oraya ait değildi. ben buraya aittim biliyorum. o ise burayı terk edip gitmeliydi. ne yapsam ne etsem bilemedim. ona doğru yürüdüm. gerçekten yürüdüm. attığım adımı hissettim ilk defa. çevrem etrafımdan akıp gitti. ona mıhlı gözlerim çevresini terk etti. gittim yanına tuttum ellerini. diyemedim bir şey, dilim tutuldu. güldüm, gülümsedi. sanki dünyalar benim oldu. minnacık elleri ellerimde dinlendi, yattı uyudu. benim içim, içime sığmadı, kalktı, haykırdı, mutluydu. artık, dedi gönlüm duvarlara çarparak, söyle derdini. aklım kafama sığmadı, tamam, dedim. söyleyecektim hislerimi, ağzımı açtım. o ise gözlerini. bana baktı ve söyledi:

çirkin kedi, çirkin kedi kim niye sevsin seni?
sen kendini evcil kedi mi sanırsın
sen ancak çöp karıştırırsın.
çirkin kedi, çirkin kedi kim niye sevsin seni?

tekrar gri sokakta buldum kendimi. ben çirkin kedi. kim niye sevsin beni? oturdum bir mezar taşı gibi kaldırımlara, yattım bir döşek gibi kaldırımlara. yastığım kendi patim, kuyruğum. iyi geceler öpücüğüm, kurduğum kuruntum. başımda dikili birer dosttur sokak lambaları. gelen geçen tekmeler de sevmez şu lambaları. oysa güneş olur, yağmur olur yağar bize ışıkları. yağmur başladı şimdi. çatım nerden baksan sızdırıyor. yattım karton kutulara sokaktaki. yağmur, yağ sel ol, boğ beni.
ölüyorum sanırım bu sefer gerçekten. ellerim buz tutmuş soğuktan, saçım ıslak, donmuş yağmurdan. ölüyorum kesinleşti gibi. vücudum soğudu iyice. ölüyorum hissizce. yorgunum kafamı kaldıramıyorum, geliyor ağırıma. beni beklemeyin yarına.
ölüm serenattım yapılınca şehrin silüetince, bir eski dostun cismi beliriyor hissizce. hâkim. geldi yanıma ve fısıldadı kulağıma:
tüm bunları sana yapan kim?
bu gülüş sesleri kimden geliyor?
kimin izlemesi için bu trajedi?
niçin senin bahtın hiç aklanmıyor?
kedi, kedi tüm bunları sana yapan kim?
kedi, kedi unutma insanlardaki ipleri.
fark etmedin mi yandaki perdeleri,
ya şu deniz sence ne kadar gerçekçi?
kedi, kedi kim için bu aptal trajedi?
birazdan tekrar duyulacak alkış sesleri.
o anda tüm dünya durmuştu gibi hissediyorum. gölgeler yavaşça üzerime geliyordu. ama bu gölgeleri getiren neydi? baktım ve gördüm kırmızı perdeleri. onları arıyordu gözlerim. bir çerçevenin içindeydi tüm şehrim ve evleri ve gördüm öteki dünyadaki çirkin devleri. saçım başım dağılmış, gözlerim kızarmış, gözaltlarım morarmıştı. kıyafetim yırtık pırtıktı. hırpalanmıştım. şehrin meydanından kuklalar geçiyordu. başladım haykırmaya!
şimdi yer siyah bir bez ve görünen deniz, eğri büğrü karton kesikleri çubuklarda asılmakta. bulutlar sahte görmüyor musunuz? ve güneş ve ay ve gri gökyüzü… hepsi sahte. gökyüzü mavi olur demişti babam. görün artık gerçekleri. görmüyor musunuz yandaki kırmızı perdeleri?
sen. sen… her şey seninle alakalı. sen, evet sen. her şey seninle başladı. ölümsüz olan sen. yıkılmaz olan sen. durdurulamaz, temposu değiştirilemez olan sen… şimdi ise ben. onlar… biz. sen ipleri elinde tutan. sana bağırıyorum buradan. trajediyi sen yarattın. hüzünler icat ettin. bizi yaralayarak kendi keyfine baktın. şimdi bana bak! bu canavarı sen yarattın. özgür irademe kavuştum kuklacı! şimdi senin için geliyo-
devasa canavar kediyi ezip çiğnemiş, yutmuştu. ve alkışlar geldi.
devamını gör...
camın üzerinde oluşan buğu, bir gözyaşı damlasına dönüp aşağı doğru kaymaya başladı. neden aşağı doğru diyorum ki,zaten yukarı doğru olma ihtimali yok. yer çekimi, gereksiz sözcük kullanımı,fizik,dil bilgisi, kaos... anlatacağım konudan uzaklaşıyorum. bilinçaltım hep bilinç akışı tekniği asla organize cümlelerim yok. bu beni saçma bir insan yapıyor bazen. ama sanırım sevimli de... kendimi buna inandırmak istiyorum çünkü iyi yönlerim kötüler kadar olmazsa inancımı kaybederim. birçok şeye yitirdim. kendim hala güvenoyunu alıyor ve böyle kalsın istiyorum.
ama bugün konu ben değilim. birazdan portakallı ve çikolatalı keke inanmayan birine - insan keki neden böyle tanımlar inanın hiç bilmiyorum ve bu cümle ondan alıntı- kalkıp kek yapacağım - bu da nil'e gönderme - ve evin mis gibi kokmasını sağlayacağım.
çünkü güzel koku ve huzur birlikte kutlama havası yaratıyor. yanımda o varken ben gibi. birlikte güzel... bugün günlerden o. varlığını kutsuyorum ama en çok hayatımda olmasını. hayata dair yitirdiğim çokça şeyi yeniden bana katmasını. bugün doğum günü ve o benim hediyem, o benim, o...
tarihe not düşülsün birlikte kutladığımız ikinci yaşı.
bayım iyi ki doğdun, iyi ki...
devamını gör...
gecenin bir yarısında bir huzursuzluk hissi ile gözlerimi açtım. tam olarak üç buçukta. sabaha hala çok uzaktı zaman. bir bardak su içip sıcak yatağa geri döndüm. gözlerim uykusuzluktan yanarken zihnim uyumaya direniyordu. aşina olduğum bir his olduğu için çok azıcık bir mücadelenin ardından elime uzun zamandır bir kenarda duran şükrü erbaş kitabını aldım. bir yerde uzaklaşmıştım kitaptan ama en yakında o vardı. ve başladım okumaya. bir iki üç derken, biraz ülke halinin kırıklığını biraz da hayatın kendisine sirayet eden hislerini okudum erbaş'tan. kitap bitti. saat beş buçuğa gelmişti ve alarmın çalmasına ise yaklaşık elli dakika kalmıştı. artık uyumam sanırım derken sarıldığım beden sayesinde hiç beklemediğim derin bir uykunun kollarına teslim olmuşum. ve sanırım oksitasinin marifeti.
bir yerlerde çalan alarm sesi ile rüyamda okula geç kaldığımı görürken aralıksız çalan alarmın gerçekliğini fark ettim. bir endişe ve mahmurluk arasındaki bir anda saate baktım ve de uyanmam gereken değil de evden çıkmam için gereken alarma uyandığımı fark ettim şaşırarak. çıplak ayak sesine uyanan ben alarmın sekizinci çalışına uyanabilmiştim. şaşırdım.
kesin vapuru kaçıracağım diye düşünürken sisi fark ettim. gestaşın sitesinde boğaz trafiğinin ulaşıma kapandığını öğrendim. hayatımdaki stres bir anda yok oldu. göz gözü görmeyen şehirde benim için huzur oldu bir anda sis. yavaşça hazırlandım. iskeleye vardığımda bekleyen yüzlerce kişi vardı. doğa ananın marifeti sabah kahvesine ve de sohbete dönüştü. birazcık güneş yüzünü gösterdiği anda hareketlenen kalabalığın arasına karışarak vapura bindim. ve birden dünya olağana döndü. rutin bir güne, rutin işlere dönüştü hayat.
birkaç zaman önce öğrencilerimle başlattığımız bir yarışmanın ödülü olarak birlikte geçirilecek iki saat ve de bir kahve, bir tatlı zamanı olarak belirlediğimiz; onların deyimiyle "date" benim kelimelerimle "onları bireysel tanıma zamanı" için gülüşü güzel bir çocuğumla oturmaya başladık. bu buluşmalarda düsturum 'hadi anlat bakalım' demek. mekanı olduğu gibi konuyu da onlara seçtirerek okulda olduğundan başka bir paylaşımı yakalayabilmek çabam.
insanın ağrısı neredeyse canı oradadır, diye bir söz var ya... anlatmaya başladı kızım. acısını gülümseyerek anlattı. babasının annesini aldatmasını, iki yaşından beri babasının bir gidip bir geldiği ev hayatlarını anlattı. ben sadece babası ve annesi ayrı diye biliyordum. ne çok eksikmişim. tanrıya inanmıyorum ama babam ölürse bir horoz keseceğim, dedi. öfke yasın aşamalarından biri, dedim. hak verdi. ama bazen dayanamıyorum madde kullandığında bize, bana zarar veriyor; onsuz bir hayat daha kolay olacak dediğinde ve yaşadığı psikolojik ve de fiziksel şiddeti akatardığında kanım dondu. sonrasında aslında annem de suçlu babama takıntılı, dedi. sonra annesinin 38 hap içerek intihar edişini, babasının onu ölüme terk etmek ve de kimseye haber vermesinler diye engelli ablasının ve de onun telefonunu aldığını söyledi. bu kadar da değil babam terk ettiğinde annem bana bıçak ile saldırdı dediğinde artık anlatmasını kesip o evde yaşamak zorunda değilsin devlet sana yardım eder diye açıklamaya başladım. biliyorum da uzaklaştırma kararı alırsak babam hepimize zarar verir. hem de ne olursa olsun canım çok yandığımda anneme sarılmak isterim ben ondan uzak kalamam, dedi. o anlattı, ben dinledim. ablam engelli olduğu için ona bakayım diye beni yapmışlar. hepsi ölürse ben ona nasıl bakabilirim hiç bilmiyorum, dedi. tüm cümleleri bitince, çıkış yolları için hazır olmadığını söylediğinde ben de keşke tanrıya inanıyor olsaydım senin için dua ederdim, dedim. ama bu kadar acının içindeyken sen, varlığına inanamıyorum ve bu canımı daha da çok yakıyor, dedim. gözlerinden bu kez uzun soluklu yaşlar akmaya başladı. sarıldım çocuğuma. ben buradayım,önce öğretmeninim ama annem merhamet eden öğretmenin de annelik yapabileceğini söylemişti, ben hep buradayım, dedim. sarıldık uzunca. o ağladı. ben doldum. o akıttı acısını, ben sustum. ve sonra bambaşka bir günde bugünü baştan yaşayalım, dedim. en baştan güneşli bir günde hiç gitmediğin pikniğe birlikte gidelim ve o gün yalnızca neşeli bir şeylerden konuşalım, dedim. ama benimle ikinci kez çıkarsanız arkadaşlarıma haksızlık olur, dedi. olsun dedim, bir günün de ışıl ışıl geçsin bugünden çok daha parıltılı bir günü hak ediyorsun, dedim. kalktık usulca. o bu hayatta en çok huzuru bulduğunu söylediği erkek arkadaşına yürürken ben en çok kendimi yalnız hissettiğim zamanların mekanı han'a geldim. içimdeki ağırlıkla yollar yürünemeyecek kadar uzaktı. oturdum. bir bira söyledim. lanet ettim çocuklara bu kadar acımasız olan hayata!

tüm günün yaşanmışlığı içimde bu kadar yara açmışken yan masadan birilerinin konuşması ilişti kulağıma. haftada on beş saat çalışılan bir iş meslek olamaz, ben öğretmen olabilirsem mesleğim bu demem, başka bir iş de yaparım diyen bir çocuğun bol keseden atışını dinledim. ve içimden dedim ki öğretmenlik sadece on beş saat ders anlatmaktan ibaret sanıyorsan lütfen sen o cümlede öğretmenim deme gerçekten...
devamını gör...
onu hayatından çıkarsa da aklında hep o vardı, gülüşü ve gözyaşlarıydı onda zamanın silemediği tek şey.

kimsede olmayan kalbiydi, kimsede olmayan sesiydi, kimsede olmayan ruhu ve onu tanıyana kadar sahip olduğu yalnızlığı.

onun varlığı mı yoksa yokluğu mu dünyayı daha çok değiştirdi, hiçbir zaman bilemedi.
devamını gör...
“aslında hikâye şöyle: herkes sevdiğinin kahramanı olmak ister. her şey sevgiyle ilgili. insan sevdiğini arar her zaman. yollarda, sokaklarda, evlerde, her yerde.” *

her zaman yürüyüş yaptığı tartan zeminin kenarına uzanmış bu cümleleri düşünüyordu. kulaklığından kulağına oradan kalbine sızıyırdu acıtan kalben’in sesi ve cümleleri.

öyle ki her yerin inadına yemyeşil ve havanın açık oluşuna küsesi geliyordu. papatyalar açmış üzerinde türlü türlü canlılar gidiyor, geliyor. her şey olağan akışında. her şey olması gerektiği gibi.

küsüyordu yaşama. renklerin canlılığına, akıp giden günlere, her şeyi kolaylıkla yapabilenlere.
yaşamı hiç kolay olamadı. sanki herkes yaşama gelirken o geç kalmıştı. başlama çizgisinden daha çok uzaktaydı.
arzuladığı başarılar hiç kolaylıkla sunulmadı, kolaylıkla bir şeylere ulaşamadı. kolaylıkla bir tüy gibi hissettiği ilişkilerde olamadı. arkadaşlıkları, romantik ilişkileri hep zorluydu.

öylesine hasretti ki bir şeylerin kolay olmasına. ah pardon hasret kalabilmek için en az bir kez bir şeyin kolay olması gerekiyordu!

öyle yorgundu ki uzandığı bu çimlerden kalkmak istemedi. gözleri dolup dolup boşaldıkça kasları hafifledi, vücudu toprağa tam teslim oldu.
şu an, şu dakika yeşillikler onu kabul etse, şu toprak onu bağrına bassa hiç şikayet etmeyeceğini düşündü. kırılmayacaktı hayata hiç.
belki de, belki de ilk kez hayat ona göz kırpmış olacaktı.
-evet, ne muazzam bir son benim için, dedi.
kendini yormadan, bir karar vermek zorunda olmadan, o kararın altında ezilmeden yaşamından gitmek.

şöyle bir baktığında hayatı dümdüz bir betonda varlığını sürdürmeye çalışan “rağmen” filizlenen bir yabani çiçek gibiydi.
zorluklar ve imkansızlıklar içinde yaşama tutunan çiçek gibi…
anlaşılmayan, anlaşılmak istenmeyen çiçek…
hep daha fazla efor sarfetmesi gereken çiçek…
hep uzaktan bakan çiçek…

doğruldu ve ayağa kalktı. sigarasını yaktı ve yine “rağmen” yaşamına dönmek için yola koyuldu.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"kimliksiz hikayeler" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim