sözlük yazarlarının en sevdiği roman
dostoyevski'den budala. yazılmış en büyük trajedilerden birisidir benim için. içerisinde yer alan aşk, ölüm, hastalık duygularını adeta size yaşatır. ölümsüz karakterler kazandırmıştır edebiyat dünyasına. hatta insanlık tarihine. her bir karakteri aslında eşsizdir denebilir. her biri hakkında sayfalarca yazı yazılabilir. çünkü hepsi gerçektir.
hayatta gördüğümüz ama görmek istemediğimiz kimseler gibi.
kitapla birlikte sahip olduğum bir kanı da güçlenmişti. iyi-kötü, güzel-çirkin, haklı-haksız, mutlu-mutsuz vb. şeylere inanmayan ben, bu kitapla birlikte daha da inanmaz oldu. ayrıca altmetni çok güçlü bir kere. yüzeysel okunduğunda da herkes trajediden pay alır kendisine. fakat o kadar derinlikli bir eser ki anlatmaya değer bir insan değilim ben. fakat mışkin ile nastasya halen aramızda. rogojin ve ippolit de öyle. ve adını saymadığım diğerleri. her biri aramızdalar. yeni dünyanın bu korkutucu manzarası altında eziliyorlar. konuşamıyorlar, dahası susamıyorlar da. ya da ölmek istiyorlar da ölemiyorlar. kimisi budala, kimisi bir katil. ama hepsi özünde yaşıyorlar.
umarım gün gelir de kendimde bu kitap hakkında gerçekten yazma potansiyeli görebilirim.
hayatta gördüğümüz ama görmek istemediğimiz kimseler gibi.
kitapla birlikte sahip olduğum bir kanı da güçlenmişti. iyi-kötü, güzel-çirkin, haklı-haksız, mutlu-mutsuz vb. şeylere inanmayan ben, bu kitapla birlikte daha da inanmaz oldu. ayrıca altmetni çok güçlü bir kere. yüzeysel okunduğunda da herkes trajediden pay alır kendisine. fakat o kadar derinlikli bir eser ki anlatmaya değer bir insan değilim ben. fakat mışkin ile nastasya halen aramızda. rogojin ve ippolit de öyle. ve adını saymadığım diğerleri. her biri aramızdalar. yeni dünyanın bu korkutucu manzarası altında eziliyorlar. konuşamıyorlar, dahası susamıyorlar da. ya da ölmek istiyorlar da ölemiyorlar. kimisi budala, kimisi bir katil. ama hepsi özünde yaşıyorlar.
umarım gün gelir de kendimde bu kitap hakkında gerçekten yazma potansiyeli görebilirim.
devamını gör...
harakiri
sorumluluk sahibi olmak güzel bir şey ama harakiri, ismim lekelendi ismimi temizleyeyim kibiri gibi geliyor. hatasız kul olmaz her insan hata yapabilir.
diğer yazarın dediği gibi düşmana teslim olmamak için yapılıyorsa daha kötüdür. öleceksem bile düşmanlardan birilerini öldürürken ölmek isterim.
diğer yazarın dediği gibi düşmana teslim olmamak için yapılıyorsa daha kötüdür. öleceksem bile düşmanlardan birilerini öldürürken ölmek isterim.
devamını gör...
en azından hayattayız bu da bir şey be abi
1998 yapımı her şey çok güzel olacak (film)indeki cem yılmaz'ın canlandırdığı bilemiyorum altan'ın efsanevî repliği.
(bkz: bugün için şükrettiğin bir şeyi yaz)
(bkz: bugün için şükrettiğin bir şeyi yaz)
devamını gör...
2020'de yazarların başına gelen iyi şeyler
kendime saygımı artırdım şeklinde cevap verebileceğim tanımdır. biraz daha kendimle kalarak onu dinledim ve anladım ki mutluluk ve huzur bir bakıma burda gizliymiş. tam olarak bu süreci tamamlamasam da önemli adımlar attım. kendimi geliştirdim, spor yaptım, sağlıklı beslenme alışkanlıkları edindim, fedakarlık yapmadan önce kendi isteklerimi dinledim (her zaman olmasa da) ve hayatımdaki fazlalıkları temizledim.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının nicklerinin hikayesi
karadeniz ve hırçın dalgaları ilham vermiştir.
devamını gör...
erdener abi
kaan ertem'in yarattığı gelmiş geçmiş dünyanın en aksi karekteridir.
devamını gör...
kişinin 5 yılda yaşadığı değişim
-neseli, insanlarla kaynasmayi seven insandan icine donuk, insan sevmeyen bir insana donustum.
-bazi seyleri kabullendim.
-hayir demeyi ogrendim.
-merhamet duygusu azaldi.
-bazi seyleri kabullendim.
-hayir demeyi ogrendim.
-merhamet duygusu azaldi.
devamını gör...
ilkokulda çöp kutusunun olduğu köşe
hayattaki ilk dedikoduların yapıldığı o harika köşe. ilkokulda olsak bile neler dönerdi orda neler neler konuşulurdu yaa. az kalem harcamadık oralarda dedikodu yapma uğruna*.
devamını gör...
sevda denilince akla gelenler
çok sevmektir.
dağları deldirmiş, çöllere düşürmüştür anlatılarda.
benimse ilk aklıma gelen edip akbayram'ın şarkısı oldu nedense.
"sevda çok uzaklarda yıldızların da ötesinde
bilmem nasıl yakalarım kuşlar
ya umutlar biterse"
dağları deldirmiş, çöllere düşürmüştür anlatılarda.
benimse ilk aklıma gelen edip akbayram'ın şarkısı oldu nedense.
"sevda çok uzaklarda yıldızların da ötesinde
bilmem nasıl yakalarım kuşlar
ya umutlar biterse"
devamını gör...
thomas hobbes
siyaset teorisinde yazılmış en önemli eserlerden leviathan'ın yazarıdır. jean bodin hakkında yazdıklarımdan sonra hobbes hakkında yazmak daha uygun olacaktır.
hobbes tam bir mutlakiyetçidir. bir devletin, üniversitelerde hangi kitapların okutulacağına kadar mutlak bir kontrole sahip olması gerektiğinden söz eder.
fakat hobbes paradoksal birisidir de. bu mutlakiyetçiliğin yanı sıra insanların eşit olduğunu ve insanların kendisinden ayrılamaz doğal haklara sahip olduğunu söyler. devlet de zaten böyle bir sözleşmeyi belirtir bize leviathan'da. yani egemenin otoritesi, yönetilenlerin rızasından kaynaklanır ve bu rıza ile yönetilenlerin çıkarını korur.
peki hobbes nasıl bir insandır? nasıl bir dönemden geçmiştir? çünkü bellidir ki hiçbir düşünür döneminden ayrı düşünülemez.
hobbes, modern avrupa devletler sisteminin doğumu sırasında yaşamış birisidir. vestfalya antlaşması'na tanık olmuş ve protestan reformasyonuna tanıklık etmiştir. leviathan da 1651 senesinde yayınlanıyor. yani vestfalya'dan 3 sene sonra.
bu antlaşma otuz yıl savaşı'na resmi olarak son vermiş antlaşmadır. bu antlaşma iki önemli hususu doğrular:
1- vestfalya ile tek başına olan egemen devletin en üstün otorite ilan edilmesiyle kutsal roma imparatorluğu'nun evrenselci iddialarının sonunun gelmesi.
2- her devletin kendi dinini belirleme hakkıyla evrenselci kilise iddialarının çatışması ve sona onu sona erdirmesi.
hobbes 1588 doğumludur. 1588 ingiliz deniz kuvvetleri'nin ünlü ispanyol armadası istilasını püskürttüğü yıldır. i. elizabeth'in son dönemleridir ayrıca. babası bir papazdır. 14 yaşındayken oğlunu oxford'a gönderen bir papaz. oxford'dan mezun olduktan sonra aristokrat bir ailenin çocuğunun özel öğretmenliğini yapar. ilk kitabı 1629 senesinde yayınlanır: tukidides'in peloponez savaşı'nın çevirisidir. hobbes, aristokratik ailenin çocuğuyla uzunca bir süre avrupa'da vakit geçirir. rene descartes, galileo galilei ile tanışma fırsatı bulur. 1640 yılı ise ingiliz iç savaşı'nın yaşandığı yıllardır. kral i. charles idam edilir. ardından cromwell iktidarı ve hobbes'un fransa'ya kaçışı yaşanır.
hobbes çevirmiş olduğu peloponez savaşı'ndan epey etkilenmiştir diyebiliriz çünkü doğa durumu dediğimiz şeyin doğuşunu buraya dayandırabiliriz. aynı zamanda hobbes'un insan doğasını nasıl kavradığını korfu iç savaşı ile ilgili anlatıda görebiliriz. dionysos tapınağı'nda tanrı'ya yalvaranların bile öldürüldüğü bir savaştır. babalar, oğullar birbirini vahşice öldürür. tukidides bu savaşın neden olduğu sivil çöküşten bahseder. adeta bir veba salgınıdır bu savaş. ve bu salgının adına da insan doğası der.
giorgio agamben'in iddiasına göre: "doğa durumu kavramı, kronolojik olarak şehirden önce gelen içsel bir bilgi değildir; şehrin yıkılmış gibi algılandığı bir anda ortaya çıkan, şehrin içindeki bir bilgi olarak değerlendirilmesi gereken bir şeydir."
korfu iç savaşı'na baktığımızda bu yorumu daha iyi anlayabiliriz. şehrin yıkımı sırasında ortaya çıkan bir doğa durumunu daha rahat anlayabiliriz. çünkü bir kargaşa anıdır doğa durumu. babalar oğulları tapınaklarda katleder vs. buradan da anlaşıldığı üzere insan doğası ile doğa durumu arasındaki ilişki bu savaşa dair anlatıda daha rahat görülebilir: insanlar kendilerini (tutkularını) dizginleyemez ve yasaları çiğneyerek herkesin gözü önünde kargaşaya yol açar. burada dizginlerinden boşanan veba salgınının adı insan doğasıdır.
niccolò di bernardo dei machiavelli'ye de bakmamız uygun olur hobbes'u anlamak için. leo strauss için machiavelli amerika'yı keşfettiyse hobbes amerika'ya insanları yerleştiren, binalar inşa eden kişidir. zaten hobbes, machiavelli'nin kötücül insan doğasına ilişkin sözleriyle daha iyi anlaşılır.
hobbes, machiavelli'nin keşfettiği bu kıtada kıtanın kuruluş koşulları hakkında bilgi sahibi olmaksızın iyi bir düzenin kurulamayacağı fikrini benimser. machiavelli kendisinden önceki siyaset felsefesini ve "insan nasıl yaşamalı" sorusunu bir kenara atmış ve realite olan "insan gerçekte nasıl yaşıyor?" sorusuna bakmıştı. bir nevi temele bakıyordu machiavelli de. işte hobbes da bu yolda insanın yöneldiği amaca değil, insanın kökenlerine yani prima natura'ya bakar insanın doğa durumundan toplumsal duruma geçişini anlamak için. ve bu yolda ilerlerken machiavelli'nin sert mizacını yumuşatmaya çalışır. silaha yapılan vurgu, hobbes'un kanuna olan vurgusuyla hafifletilir. bu açıdan hobbes daha bilimseldir.
bu kimseler kendilerinin yenilik yaptığından haberi olan yenilikçilerdir. jean bodin başlığında hobbes'un de cive hakkındaki yorumundan söz etmiştim.
bütün bunlar bir yana hobbes, kendisini aristoteles karşıtçılığı üzerinden kurgular. descartes ve galilei gibi isimlerle tanıştığını söylemiştim. bu isimler doğa bilimlerinde aristotelesçiliğe karşı çıkan kimselerdir. bir anlamda devrimcidirler. hobbes da böyledir ve aristoteles'i anlamsız, cahilce, aykırı bulur.
leviathan'ın girişi bir fizik kitabı gibidir. tam olarak hatırlamıyorum ne yazdığını fakat materyalist bir bakış açısıyla doğa, insan yorumlanıyordu. insan bir makineye indirgeniyordu. zaten bu çeşit bir bakış açısıdır hobbes'u materyalist olarak gösteren bazıları için. fakat hobbes tanrı'ya inanır.
burada aristoteles'e değinmem gerekecek. sonra gelir yazarım.
hobbes tam bir mutlakiyetçidir. bir devletin, üniversitelerde hangi kitapların okutulacağına kadar mutlak bir kontrole sahip olması gerektiğinden söz eder.
fakat hobbes paradoksal birisidir de. bu mutlakiyetçiliğin yanı sıra insanların eşit olduğunu ve insanların kendisinden ayrılamaz doğal haklara sahip olduğunu söyler. devlet de zaten böyle bir sözleşmeyi belirtir bize leviathan'da. yani egemenin otoritesi, yönetilenlerin rızasından kaynaklanır ve bu rıza ile yönetilenlerin çıkarını korur.
peki hobbes nasıl bir insandır? nasıl bir dönemden geçmiştir? çünkü bellidir ki hiçbir düşünür döneminden ayrı düşünülemez.
hobbes, modern avrupa devletler sisteminin doğumu sırasında yaşamış birisidir. vestfalya antlaşması'na tanık olmuş ve protestan reformasyonuna tanıklık etmiştir. leviathan da 1651 senesinde yayınlanıyor. yani vestfalya'dan 3 sene sonra.
bu antlaşma otuz yıl savaşı'na resmi olarak son vermiş antlaşmadır. bu antlaşma iki önemli hususu doğrular:
1- vestfalya ile tek başına olan egemen devletin en üstün otorite ilan edilmesiyle kutsal roma imparatorluğu'nun evrenselci iddialarının sonunun gelmesi.
2- her devletin kendi dinini belirleme hakkıyla evrenselci kilise iddialarının çatışması ve sona onu sona erdirmesi.
hobbes 1588 doğumludur. 1588 ingiliz deniz kuvvetleri'nin ünlü ispanyol armadası istilasını püskürttüğü yıldır. i. elizabeth'in son dönemleridir ayrıca. babası bir papazdır. 14 yaşındayken oğlunu oxford'a gönderen bir papaz. oxford'dan mezun olduktan sonra aristokrat bir ailenin çocuğunun özel öğretmenliğini yapar. ilk kitabı 1629 senesinde yayınlanır: tukidides'in peloponez savaşı'nın çevirisidir. hobbes, aristokratik ailenin çocuğuyla uzunca bir süre avrupa'da vakit geçirir. rene descartes, galileo galilei ile tanışma fırsatı bulur. 1640 yılı ise ingiliz iç savaşı'nın yaşandığı yıllardır. kral i. charles idam edilir. ardından cromwell iktidarı ve hobbes'un fransa'ya kaçışı yaşanır.
hobbes çevirmiş olduğu peloponez savaşı'ndan epey etkilenmiştir diyebiliriz çünkü doğa durumu dediğimiz şeyin doğuşunu buraya dayandırabiliriz. aynı zamanda hobbes'un insan doğasını nasıl kavradığını korfu iç savaşı ile ilgili anlatıda görebiliriz. dionysos tapınağı'nda tanrı'ya yalvaranların bile öldürüldüğü bir savaştır. babalar, oğullar birbirini vahşice öldürür. tukidides bu savaşın neden olduğu sivil çöküşten bahseder. adeta bir veba salgınıdır bu savaş. ve bu salgının adına da insan doğası der.
giorgio agamben'in iddiasına göre: "doğa durumu kavramı, kronolojik olarak şehirden önce gelen içsel bir bilgi değildir; şehrin yıkılmış gibi algılandığı bir anda ortaya çıkan, şehrin içindeki bir bilgi olarak değerlendirilmesi gereken bir şeydir."
korfu iç savaşı'na baktığımızda bu yorumu daha iyi anlayabiliriz. şehrin yıkımı sırasında ortaya çıkan bir doğa durumunu daha rahat anlayabiliriz. çünkü bir kargaşa anıdır doğa durumu. babalar oğulları tapınaklarda katleder vs. buradan da anlaşıldığı üzere insan doğası ile doğa durumu arasındaki ilişki bu savaşa dair anlatıda daha rahat görülebilir: insanlar kendilerini (tutkularını) dizginleyemez ve yasaları çiğneyerek herkesin gözü önünde kargaşaya yol açar. burada dizginlerinden boşanan veba salgınının adı insan doğasıdır.
niccolò di bernardo dei machiavelli'ye de bakmamız uygun olur hobbes'u anlamak için. leo strauss için machiavelli amerika'yı keşfettiyse hobbes amerika'ya insanları yerleştiren, binalar inşa eden kişidir. zaten hobbes, machiavelli'nin kötücül insan doğasına ilişkin sözleriyle daha iyi anlaşılır.
hobbes, machiavelli'nin keşfettiği bu kıtada kıtanın kuruluş koşulları hakkında bilgi sahibi olmaksızın iyi bir düzenin kurulamayacağı fikrini benimser. machiavelli kendisinden önceki siyaset felsefesini ve "insan nasıl yaşamalı" sorusunu bir kenara atmış ve realite olan "insan gerçekte nasıl yaşıyor?" sorusuna bakmıştı. bir nevi temele bakıyordu machiavelli de. işte hobbes da bu yolda insanın yöneldiği amaca değil, insanın kökenlerine yani prima natura'ya bakar insanın doğa durumundan toplumsal duruma geçişini anlamak için. ve bu yolda ilerlerken machiavelli'nin sert mizacını yumuşatmaya çalışır. silaha yapılan vurgu, hobbes'un kanuna olan vurgusuyla hafifletilir. bu açıdan hobbes daha bilimseldir.
bu kimseler kendilerinin yenilik yaptığından haberi olan yenilikçilerdir. jean bodin başlığında hobbes'un de cive hakkındaki yorumundan söz etmiştim.
bütün bunlar bir yana hobbes, kendisini aristoteles karşıtçılığı üzerinden kurgular. descartes ve galilei gibi isimlerle tanıştığını söylemiştim. bu isimler doğa bilimlerinde aristotelesçiliğe karşı çıkan kimselerdir. bir anlamda devrimcidirler. hobbes da böyledir ve aristoteles'i anlamsız, cahilce, aykırı bulur.
leviathan'ın girişi bir fizik kitabı gibidir. tam olarak hatırlamıyorum ne yazdığını fakat materyalist bir bakış açısıyla doğa, insan yorumlanıyordu. insan bir makineye indirgeniyordu. zaten bu çeşit bir bakış açısıdır hobbes'u materyalist olarak gösteren bazıları için. fakat hobbes tanrı'ya inanır.
burada aristoteles'e değinmem gerekecek. sonra gelir yazarım.
devamını gör...
yabancı dil öğrenmede etkili yöntemler
ben senelerce esaslı bir öğrenemeyen olduğum için biraz uzun olacak fakat tavsiyelerimi sıralayacağım. bu öneriler ilk kez bir dil öğrenmeye çalışanlar içindir ve benim kişisel tecrübelerimi temel alır.
dil öğrenmenin bir eşiği var. birini öğrendikten sonra diğerini öğrenmek çok daha basit. ama bak öğrenmek diyorum, ezberlemek değil. dikkat edilecek nokta bu. ezberlemiyoruz, öğreniyoruz. türkçeyi öğrenirken fiil, sıfat, özne tablosundan öğrenmedik. çevremizden duyduk, aşinalık kazandık, taklit ettik bir şekilde. ilk dili öğrenirken bu daha işe yarar oldu benim için.
iyi de öğrenmek istediğimiz dilde çevremizde kimse yok, dile maruz kalamıyoruz. bu durumda ne yapacağız:
youtube'dan bir çocuk şarkısı açıyoruz öğrenmek istediğimiz dilde. tavuklar, çocuklar dans ederken hem kulağımız alışıyor hem de şarkıya eşlik ederken zorlanmıyoruz. bu tür videolar eğitim videolarından çok daha çeşitli ve o dili öğrenirken biz de bir çocuk konumunda olduğumuz için işimize yarıyor.
o dilde videolar izliyoruz. dizi, film, youtube videoları olabilir. bütün taklit yeteneğimizi konuşturuyoruz. dili anlamaya çalışıyoruz. genellikle ingilizce öğrenilmek istenir, oradan örnek vereyim. türkçede dil damağa daha çok temas ederken ingilizce'de damağımıza dilimizin ucuyla temas ediyoruz mesela. türkçeyi göğüsten konuşurken ingilizce'de bir bakıyoruz ağız hareketlerimiz daha önemli ve dilin durmadan yükselip alçalan bir ritmi var. kimi için telaffuz önemli değil fakat bence dili öğrenmede telaffuz mühim. bir replik hoşumuza mı gitti, tekrarlayalım. durup dururken söyleyelim.
açıyoruz a1 seviyesinde bir sesli hikaye, hareket halinde dinliyoruz. anlamadığımıza inansak da yapıyoruz bunu. (ben ilk dilde inanmayarak çabalıyordum.)
en önemli nokta ise süreklilik. bir gün çalışıp bir hafta kitabı defteri unutmakla olmaz. özellikle temel oluşturmaya çalışırken hiç olmaz. dil öğrenmeye zaman ayırıyoruz. emek veriyoruz.
ben bir kaynak kitap bir etkinlik kitabı kullanıyorum öğrenmeye başladığım dillerde. youtube dil konusunda çok zengin. ders videoları izliyorum. bu konuda önemli nokta ise öğrenmek istenen dilin dersini de o dilde izlemek ve ancak anlamayınca anadilinde kontrol etmek. yoksa yine dili özümsemek ve öğrenmek güç oluyor.
ihmal edilmemesi gerektiğini düşündüğüm bir diğer nokta ise yazmak. yazma pratiği cümle kurma yeteneğini ve dil hafızamı geliştirmede en yararlı çalışma şekillerinden biri benim için. buna ek olarak o gün cümle düzeyinde öğrendiklerim ve yeni sözcükleri günlük hayatıma uyarlayarak yeniden kurduğum bir defter kullanıyorum. bu ayrı bir defter yerine çalıştığım dil için kullandığım defterin arka yüzünü tercih ediyorum. gün gün, tarihli olarak yazıyorum.
cümle kurmada çok problem yaşadığımda translate kullandım. türkçe çeviri yapmak yerine o dilde söylemek istediğim cümleyi yazmaya çalışıp türkçe anlamının ne olacağına baktım. bu diğer dillerde o kadar iyi çalışmayabilir ama ingilizce'de işe yarıyor. ayrıca ilk dil ingilizce seçilirse diğer dilleri öğrenirken kullanılabilecek kaynak seçeneği artacaktır.
zamanla editler ekleme yaparım.
dil öğrenmenin bir eşiği var. birini öğrendikten sonra diğerini öğrenmek çok daha basit. ama bak öğrenmek diyorum, ezberlemek değil. dikkat edilecek nokta bu. ezberlemiyoruz, öğreniyoruz. türkçeyi öğrenirken fiil, sıfat, özne tablosundan öğrenmedik. çevremizden duyduk, aşinalık kazandık, taklit ettik bir şekilde. ilk dili öğrenirken bu daha işe yarar oldu benim için.
iyi de öğrenmek istediğimiz dilde çevremizde kimse yok, dile maruz kalamıyoruz. bu durumda ne yapacağız:
youtube'dan bir çocuk şarkısı açıyoruz öğrenmek istediğimiz dilde. tavuklar, çocuklar dans ederken hem kulağımız alışıyor hem de şarkıya eşlik ederken zorlanmıyoruz. bu tür videolar eğitim videolarından çok daha çeşitli ve o dili öğrenirken biz de bir çocuk konumunda olduğumuz için işimize yarıyor.
o dilde videolar izliyoruz. dizi, film, youtube videoları olabilir. bütün taklit yeteneğimizi konuşturuyoruz. dili anlamaya çalışıyoruz. genellikle ingilizce öğrenilmek istenir, oradan örnek vereyim. türkçede dil damağa daha çok temas ederken ingilizce'de damağımıza dilimizin ucuyla temas ediyoruz mesela. türkçeyi göğüsten konuşurken ingilizce'de bir bakıyoruz ağız hareketlerimiz daha önemli ve dilin durmadan yükselip alçalan bir ritmi var. kimi için telaffuz önemli değil fakat bence dili öğrenmede telaffuz mühim. bir replik hoşumuza mı gitti, tekrarlayalım. durup dururken söyleyelim.
açıyoruz a1 seviyesinde bir sesli hikaye, hareket halinde dinliyoruz. anlamadığımıza inansak da yapıyoruz bunu. (ben ilk dilde inanmayarak çabalıyordum.)
en önemli nokta ise süreklilik. bir gün çalışıp bir hafta kitabı defteri unutmakla olmaz. özellikle temel oluşturmaya çalışırken hiç olmaz. dil öğrenmeye zaman ayırıyoruz. emek veriyoruz.
ben bir kaynak kitap bir etkinlik kitabı kullanıyorum öğrenmeye başladığım dillerde. youtube dil konusunda çok zengin. ders videoları izliyorum. bu konuda önemli nokta ise öğrenmek istenen dilin dersini de o dilde izlemek ve ancak anlamayınca anadilinde kontrol etmek. yoksa yine dili özümsemek ve öğrenmek güç oluyor.
ihmal edilmemesi gerektiğini düşündüğüm bir diğer nokta ise yazmak. yazma pratiği cümle kurma yeteneğini ve dil hafızamı geliştirmede en yararlı çalışma şekillerinden biri benim için. buna ek olarak o gün cümle düzeyinde öğrendiklerim ve yeni sözcükleri günlük hayatıma uyarlayarak yeniden kurduğum bir defter kullanıyorum. bu ayrı bir defter yerine çalıştığım dil için kullandığım defterin arka yüzünü tercih ediyorum. gün gün, tarihli olarak yazıyorum.
cümle kurmada çok problem yaşadığımda translate kullandım. türkçe çeviri yapmak yerine o dilde söylemek istediğim cümleyi yazmaya çalışıp türkçe anlamının ne olacağına baktım. bu diğer dillerde o kadar iyi çalışmayabilir ama ingilizce'de işe yarıyor. ayrıca ilk dil ingilizce seçilirse diğer dilleri öğrenirken kullanılabilecek kaynak seçeneği artacaktır.
zamanla editler ekleme yaparım.
devamını gör...
yaşamın anlamı
toplumbilimci emre kongar'ın deneme kitabıdır. hoca kendisi için yaşamın anlamını iki kelimeyle özetliyor: sevmek ve üretmek. bu bakımdan tolstoy'un yaşam felsefesini de çağrıştıyor. büyük yazar da sevmek, sevilmek ve üretmek gerektiğini söylüyordu. emre kongar yakın tarihimizin önemli isimlerinden biri olması ve yaşı dolayısıyla da pek çok olayı bizzat yaşaması bakımından dikkate değer bir isim. kültür bakanlığı müsteşarlığı yaptığı günlere de değiniyor kitabında. aziz nesin öldüğünde bütün okullarda aziz nesin köşesi kurdurduğunu anlatıyor. aziz nesin yakın dostu zaten. aydınlar dilekçesinden de bahsediyor. 12 eylül faşizmine karşı kaleme alınan dilekçe. sonradan bu dilekçenin cılkı çıkıyor ama. ibrahim tatlıses filan imzalıyor dilekçeyi. sonra askerler tepki gösterinde ibrahim tatlıses şöyle çark ediyor: "biz kahvede oturuyorduk, getirip imzalattılar. okumadık. " emre kongar bu olaydan sonra bir daha toplu imzalanan hiçbir metne katılmadığını belirtiyor. yök'ün kuruluşuna ve ihsan doğramacı'nın yediği nanelere değiniyor. eski dostu ihsan doğramacı'nın ne menem bir insan olduğunu anlatıyor. üniversiteleri baskı altına almak için nasıl hevesli olduğunu ifade ediyor. yök-kondu profesörlerden bahsediyor. bu kavram gazeteci çetin emeç'e aitmiş. yök'ün dışarıdan insanlara profesörlük unvanı dağıttığı o karanlık dönemleri anlatıyor. sanatçılara, öğretmenlere, türkücülere filan verilen profesörlük unvanını alaylı bir serzenişle anlatıyor. kendi çocukluğunu ve gelişim sürecini anlatıyor. vahidettin'in köşkünü filan. yahya kemal'in masa arkadaşı olan felsefe öğretmeni babasından bahsediyor. pardayyanlar üzerine izlenimlerini paylaşıyor. sartre konuşuyor. meşhur top sakalına karışılmasından bahsediyor. bunun karısını ilgilendirdiğini ifade ediyor. profesörlük için haksız yere bekletilen insanların yazgısını anlatıyor. kitaplardan söz ediyor. velhasıl dolu dolu denemeler bunlar. tekrar tekrar okurum bazılarını.
devamını gör...
sözlük radyosunun yayına başlaması
devamını gör...
teknoloji çağında mektup göndermek
mektupla ilk kez ilkokul öğretmenim sayesinde tanıştım. postane ziyaretiyle yazdığımız mektupları sevdiklerimize göndermiştik. o kadar çok sevmiştim ki yıllar içinde birçok kez mektuplar yazdım gönderdim ve aldım. tabi teknoloji geliştikçe mektup geri planda kaldı zamanla. ama aslında benim için hiç eskimeyecek en güzel şeylerden birisi. göndereceğim mektuplar için aradığım karpostalları bulabilmek, karpostalıma uygun renkte rengarenk zarflardan birini seçebilmek, mektubumda neler yazacağımı düşünmek, daha sonra onu göndermek en çok mutlu eden uğraşlardan birisiydi. tabi işin en heyecanlı kısmı mektubuma cevaben gönderilen mektubu beklemek ve geldiğinde heyecanla okumak. hâlâ bana gönderilen mektupları saklarım. hayatta en çocukça mutluluklarımdan birisidir benim için. şimdi mektuplaşabilecek bir arkadaş bulabilmek çok zor. insanlara saçma ve gereksiz gelebiliyor.telefonla anında gönderebileceği mesajı bu kadar uğraş vererek göndermek istemiyorlar. ama çoğunlukla mesaj mektubun verdiği mutluluğu hissettirmiyor.
devamını gör...
yazarların engellediği ilk yazar
neden engelliyeyim ki? tanımlarında beyan ettiği fikre katılmıyorsam okur geçerim. kendimizi farklı düşüncelere kapatmamalıyız. ayrıca bizimle aynı düşüncede olmayan kişilerle günlük hayatta da karşılaşıyoruz. ben hiç 'engelle' butonu görmedim.
devamını gör...
murathan mungan
ankara üniversitesi dil tarih coğrafya fakültesi tiyatro bölümü mezunu şair.
yer zaman ve diğer koşulları umursamaksızın her okuduğumda mütemadiyen beni benden alıp başka bir yere götüren kişidir kendisi.
aşkı bu kadar sade ama bu kadar anlamlı anlatan kaç tane daha şair vardır ki diye düşündürendir. yaz geçer adlı bir şiir kitabı vardır ki, şiiri yeniden sevdirir insana.
yer zaman ve diğer koşulları umursamaksızın her okuduğumda mütemadiyen beni benden alıp başka bir yere götüren kişidir kendisi.
aşkı bu kadar sade ama bu kadar anlamlı anlatan kaç tane daha şair vardır ki diye düşündürendir. yaz geçer adlı bir şiir kitabı vardır ki, şiiri yeniden sevdirir insana.
devamını gör...
ülke bu kadar kötü durumdayken chp'nin oyunun yüzde 20'yi geçmemesi
uzun ve yorucu tespitler yapmaktansa, en kısa ve en yalın tespit;
''çünkü dersimli kemal'' yüzünden demekteyim.
ekleme: chp'nin kılıçdaroğlu'ndan önce de %15 bandında oy aldığını söyleyenlerin gizlediği önemli bir gerçek var. o zaman diliminde sol cenahta bir başka parti daha vardı. ''ortanın solu'' kavramının mucidi ecevit'in dsp'sinin iktidara kadar giden sürecinde chp baraj altına düştü. dersimli kemal fanboylarının tarihi çarpıtmasına içim elvermediği için bu ayrıntıyı eklemeliydim.
ayrıca;
(bkz: fakir çocuklar ideolojilere tutsak edilirken zenginlerin daha da zenginleşmesi)
''çünkü dersimli kemal'' yüzünden demekteyim.
ekleme: chp'nin kılıçdaroğlu'ndan önce de %15 bandında oy aldığını söyleyenlerin gizlediği önemli bir gerçek var. o zaman diliminde sol cenahta bir başka parti daha vardı. ''ortanın solu'' kavramının mucidi ecevit'in dsp'sinin iktidara kadar giden sürecinde chp baraj altına düştü. dersimli kemal fanboylarının tarihi çarpıtmasına içim elvermediği için bu ayrıntıyı eklemeliydim.
ayrıca;
(bkz: fakir çocuklar ideolojilere tutsak edilirken zenginlerin daha da zenginleşmesi)
devamını gör...
hiç kimseyim
oldukça melankolik bir pinhani şarkısı. antidotu 'dön bak dünyaya'dır bana göre.
"yağmur her yağdığında bakardım yola
evim bu geçidin altında bakardım insanlara
geçip gider içimden rengarenk arabalar
ama hiç kimse dönüp bakmaz beni yok sayar
bi gün ölür gidersem kaza kurşunuyla
beni vuran her kimse çıkar birkaç gün sonra
oysa ben hiç kimseyim hiç olmadım
bir hastahanede kadavrayım hiç ölmedim
bir dünya varsa ben orda yoksam ben nerdeyim
ben de çok sevdim benim de var kalbim
vurun beni, soyun beni, kesin beni, çözün beni
gerçekten
yağmur her yağdığında bakardım yola
evim bu geçidin altında bakardım insanlara"
"yağmur her yağdığında bakardım yola
evim bu geçidin altında bakardım insanlara
geçip gider içimden rengarenk arabalar
ama hiç kimse dönüp bakmaz beni yok sayar
bi gün ölür gidersem kaza kurşunuyla
beni vuran her kimse çıkar birkaç gün sonra
oysa ben hiç kimseyim hiç olmadım
bir hastahanede kadavrayım hiç ölmedim
bir dünya varsa ben orda yoksam ben nerdeyim
ben de çok sevdim benim de var kalbim
vurun beni, soyun beni, kesin beni, çözün beni
gerçekten
yağmur her yağdığında bakardım yola
evim bu geçidin altında bakardım insanlara"
devamını gör...
gaziantep üniversitesi rektörünün kendini dekan olarak ataması
prof.dr.arif özaydın’ın söylemiyle mecburen, vekaleten kendisini güzel sanatlar fakültesi dekanı olarak atama hadisesi.
sayın rektör ve dekan bu konu hakkında kadro sıkıntısı nedeniyle böyle bir karar aldığı " geldiği zaman atanır. bir doçent var, onu yardımcım yaptım. işleri o yürütüyor. ben anlamam o işlerden, kalkıp da sanat dersine girmem.ben öğrenciyken iktisadi idari bilimler fakültesi dekanlığını bir mühendis yaptı. acı ve vahim bir şeydi. ben de mecbur kaldığım için yapıyorum dekanlığı, yoksa hayatta yapmam. bana teklif edilse de yapmam. sizin bildiğiniz bir profesör varsa atayalım." diyerek sarf ettiği sözlerle anlaşılmıştı.
cumhuriyet'in iddiasına göre "gsf’deki resim bölümünün akademik kadrosunda bir profesörün" olduğu belirtildi.
kaynak
sayın rektör ve dekan bu konu hakkında kadro sıkıntısı nedeniyle böyle bir karar aldığı " geldiği zaman atanır. bir doçent var, onu yardımcım yaptım. işleri o yürütüyor. ben anlamam o işlerden, kalkıp da sanat dersine girmem.ben öğrenciyken iktisadi idari bilimler fakültesi dekanlığını bir mühendis yaptı. acı ve vahim bir şeydi. ben de mecbur kaldığım için yapıyorum dekanlığı, yoksa hayatta yapmam. bana teklif edilse de yapmam. sizin bildiğiniz bir profesör varsa atayalım." diyerek sarf ettiği sözlerle anlaşılmıştı.
cumhuriyet'in iddiasına göre "gsf’deki resim bölümünün akademik kadrosunda bir profesörün" olduğu belirtildi.
kaynak
devamını gör...
3 gündür yıkanmayan bulaşık
kernel panic ukdesi
alıp, çöpe atılası bulaşık. off kokusu burnuma geldi. illa yıkarım derseniz, bool çamaşır sulu bir bulaşık suyu yapıp, önce orada ovup, makineye atıp yıkayın bari. kokusu içine işlemiştir yoksa. of of.
alıp, çöpe atılası bulaşık. off kokusu burnuma geldi. illa yıkarım derseniz, bool çamaşır sulu bir bulaşık suyu yapıp, önce orada ovup, makineye atıp yıkayın bari. kokusu içine işlemiştir yoksa. of of.
devamını gör...