kitap ayracı.
devamını gör...

#618058 1- ses sanatlarını seçerdim ve insan kulağının algılayabileceği en yüksek frekansa ayarlardım. bir süre dinleyince zaman kavramı yavaştan yok oluyor, bununla bağlantılı olarak da fizik bilimini seçerdim.
2- ambiyans müziğinin soft melodileri.
3- afrika örgüsü yapılmış saçlarını geriye savuran elektrogitarlı kadın.
4- gerçek nesneldir, doğruluğun nesnel ya da öznel olabilmesi için düşünce kavramının öznel ve nesnelliğinden bahsetmek gerekir. dinamik düşünceyle bu pek mümkün olmaz.
5- yokluk var olan tek yokluktur.
devamını gör...

bir mektup arkadaşım olsun isterdim.. renkli zarflara, güzel kokulu çiçekler yerleştirip göndermek isterdim.. sonra ona özel mühürler alıp, koşturarak postane kapanışından önce yollamak isterdim.. günlerce pencerede postacının ondan haber getirmesini çocuk heyecanı ile beklemek isterdim.. ya da ahmed arif'in leylâ erbil'e yazdığı gibi karşılıksız hislerimi yazıp yollamak isterdim.. isterdim işte sadece... gerçekleşmeyen hayallerin ülkesinde bunları yapmak isterdim..
devamını gör...

(bkz: tümce)
devamını gör...

belki bu zamana kadar karşısına çıkmadım diye düşünüyorum.
yani en azından ben öyle yapıyorum, beğeni ile sayfaya girip okuduklarımı beğeniyorum.
çok ciddi de yaklaşıyor olabilirim*
devamını gör...

sezai karakoç ve cemal süreya sınıf arkadaşıyken aynı kıza ( muazzez akkaya) aşık olmuş ve bu kız üzerinden bir iddiaya (iddia, ömür boyu iz bırakacak bir şey olmalıymış) girmeye karar vermişler. sonunda ceza olarak iddiayı kaybeden soyadından bir harf eksiltir kararına varmışlar. eğer cemal süreyya kaybederse süreya, sezai karakoç kaybederse karkoç şeklinde değiştireceğini kabul etmişler.
iddianın sonucunda cemal süreyya kaybetmiş olacak ve soyadı artık süreya kalacaktır
devamını gör...

(bkz: yekta kopan)'ın (bkz: can yayınları)'ndan ekim 2016'da yayımlanan öykü kitabıdır.
yekta kopan’ı seviyorum. seviyorum da işte röportajlarında, sunumlarında, bazı hareketleri, hitapları falan bana çok kibirli gelebiliyor bazen. yoksa güleç, karizmatik, tatlı mı tatlı bir adam.

açıkçası yekta kopan’ın güzel bir kitap yazmış olabileceğine pek ihtimal vermeden, güzel bir d&r indirimiyle edindim ‘sakın oraya gitme’ yi… kitabın arkasında bulunan tanıtım beni çok çekmemişti aslında. yine de (bkz: marty mcfly)’ın hatırına şans vermek istedim. iyi ki de istemişim…

neden?

birincisi; yekta kopan’ın kalemi ile ilk bu kitapla tanıştığıma çok memnunum, artık bütün kitaplarıyla ilgili bir beklentim var kendisinden. yani, edinip edinip okuyacağıma söz veriyorum.

ikincisi; bu güldüğünde yanakları mıncıklanası, karizmatik sesli yekta abimiz, öyle sert, öyle sarsıcı hikayeler yazmış ki; kitabı elimden bırakamadım dostlar… çok çok şaşırttı beni. kitabı bitirdiğimde özelden tivit falan atmak istedim kendisine ‘’ben böyle bir şey düşündüm kitabı ilk gördüğümde, eşeklik etmişim yekta abi, kalemine sağlık’’ falan diye itirafta bulunmak istedim gerçekten. utandım yahu kitap bitince böyle bir önyargıya kapıldığım için…

bu birbirinden güzel 12 hikâye barındıran öykü kitabının içinde, en sevdiğim hikâye ‘cesur geyikler’ oldu…

öykü severler için tavsiyemdir. ayrıca yekta kopan’ın kalemi ile tanışmak isteyenler için de güzel bir seçim olacaktır.
test ettim, onayladım…
devamını gör...

hediyenin varoşu olmaz. biri sizi düşünüp bir şey aldıysa mutlu olun bir zahmet.
devamını gör...

türkan yerini aldı, ortalığı kesiyor.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

(bkz: tutankamonun laneti)
devamını gör...

şu hayatımda 3 filmde ağlamışımdır. ayla, 7. koğuştaki mucize ve şampiyon: bold pilot*
devamını gör...

b2 düzeyinde türkçesi olmayanların aldığı karar. *
devamını gör...

günümüzde o kadar yanlış insanların dilinde dolaşan bir tabir oldu ki okuyup araştırmayan bir neslin sadece bayan değil kadın ibaresinden feminizm hakkında bilgileri olduğunu sanması içler acısı. ha bir de bunun dalga konusu olduğu bir zamandayız tabi ki. lütfen biraz okuyun
devamını gör...

anne ve babanın zamansız ölümü sonucu dımdızlak ortada kalmaktır.
devamını gör...

şu an 27 yaşında olmama rağmen iki sene önce anladığım durumdur, hissedebildiğin insan karşına çıkmamıştır da söylenebilir.
devamını gör...

cenk'e soru sorabiliyor muyuz?
yanıtlar mı acaba?

not: zor sorarım ama ona göre...
devamını gör...

ölüm nedir?

“bilmiyoruz ve bilemeyeceğiz”

alman fizyolog emil du bois-reymond’un, insanın sınırlı bir varlık oluşunu ifade ettiği düşünülen bu sözü, zannediyorum ölüm başlığında eğreti durmayacaktır. her canlının deneyimlediği fakat deneyimini paylaşamadığı ölümün ne olduğuna dair yığınla söz sarf etmiş insanoğlu. sadece ne olduğunu bilmek mi istemiş de ölüm hakkında bunca bilgi ( bilgisizlik) sahibi olmuş yoksa onu yenmek arzusuyla mı sorgulamış? eminim bazıları, sadece, sevdiklerine onu yakıştıramadıkları için sormuş ve sorgulamıştır. elbette kimisi de korkudan. farklı sebepler de muhakkak var.

ölümün engellenemez, anlaşılamaz, güç yetirilemez doğasına rağmen ona çare arayan, bulma ümidi her nesille birlikte yenilenen fakat her seferinde hayal kırıklığına uğrayan; bunun yanında mevcuttan bir miktar daha uzun yaşayabilmenin çeşitli yollarına erişen insanoğlu çarenin yerine koyabileceği bir kelimenin denizinde hayat sürmeye devam etmiş: teselli.

bazen bağrımıza bastığımız bir taş olmuş teselli. bazen o taşı eritecek kadar yanmış da sineler, gönlümüzden gözlerimize bir yol bulup yaş olmuş teselli. kimini bir sükûtun yalnızlığına dost kılmış, kimini kimine kardeş eylemiş.

avunmuşuz takdiri ilahi diyerek, çıra gibi yanmışız da elimizden bir şey gelmemiş. kalan sağlar bizim olmuş da gidenlerin tebessümünü gökyüzüne yakıştırmışız. ağıtlarımız dinmiş bir süre sonra, matemlerimiz boynu bükük bir kuş gibi sus pus etmiş bizi. büyütmüş bizi ölüm, kimimiz adam, kimimiz asi. ne desem az, ne desem merhem olmaz. sanırım kader demenin vakti geldi.

ölümü bir tür yok oluş olarak tanımlayanlar da olmuş onu yepyeni bir hayatın başlangıcı olarak tanımlayanlar da. yaşamsal faaliyetlerimizin hepsinin son bulması ise genelin kabulü. elbette bu kabul biyolojik ölüme dair; psikolojik olanı da var çünkü. “ne tuhaf, ölüm korkusunun izine dahi rastlamıyorum kalbimde” gibi bir söz sarf eden biri içinse sanıyorum yaşam gibi ölüm de hayatın bir parçası ve doğal bir gerçeklik anlamı taşıyor.

ölüm hakkında rastladığım sözlerden birinde şöyle diyor: “ölüm olmasaydı, onu icat etmek zorunda kalırdık.” bu söze katılıyor ve bu bahsi burada kapatıyorum zira ölesim gelebilir.

devamını gör...

sadece 80 tanımla benim 1500 tanımımda sahip olduğum karmayı elde ederek, ne kadar dolu dolu yazdığını suratıma tokat gibi çarpan gerçek sözlük yazarı.
devamını gör...

bir kaç haftadır gözlemlediğim kadarıyla baş ağrısı, bogaz ağrısı, ateş ve öksürük.
ilk dalgadan sonra ateş çok sık rastlamadigimiz bir belirtiydi ama şuan neredeyse tüm hastalara ağrı kesici-ates düşürücü ilaç yapıyoruz.
dediğim gibi bunlar hastalarımda gözlemlediğim yaygın belirtiler.
devamını gör...

türkiye ve russel paradoksu:

russel paradoksunu kısaca şu şekilde ifade edebiliriz: “bir şey ne ise o değildir, ne değilse odur.” * bizler de aslında ne isek öyle değiliz ne değilsek oyuz.

biz ile russel paradoksu ilişkisine girmeden önce daha iyi anlaşılması için russel paradoksunu şöyle bir örnekle açıklamak uygun olur:

bir berber düşünün ki sadece kendi sakal tıraşını yapamayan insanları tıraş ediyor. kendini tıraş edenleri berber dükkanına almıyor bile. bu adam “kendini tıraş edemeyenlerin berberi.” şimdi paradoks burda başlıyor. peki bu berber kendini tıraş ediyor mu? eğer etmiyorsa kendini tıraş etmesi lazım çünkü o kendini tıraş etmeyenleri tıraş ediyor. eğer kendini tıraş ediyorsa bu durum hiç olmaz çünkü o kendi kendini traş edenleri traş etmez. sonuç olarak bu adam kendisinin berberiyse kendisinin berberi değil, kendisinin berberi değilse kendisinin berberi.

bu durumun bir örneğini kendi toplum yapımızda; sosyal ve siyasi oluşumumuzda da görüyoruz: osmanlı batılılaşmasının artık kaçınılmaz olduğu dönemde uygulanan iradi baskının doğurduğu netice nur topu gibi bir russel paradoksu dünyaya getirmiştir. esasında batılaşmanın amacı geleneği sürdürmekti. ne var ki batılılaşmak için islami gelenekten biraz olsun ayrılmak gerekirdi. yeni bir düzen istiyorsak yeni bir düzen istemiyorduk, eskiyle devam etmek istiyorsak eski düzeni devam ettirmek istemiyorduk.

bu olgu cumhuriyet dönemine de sirayet etti. türkiye, laik olmak istiyorsa islamlaşmaktan uzaklaşmalıydı. ancak kendi özgün yapısı içinde ayakta kalması için gelenekten kopmaması gerekiyordu. modernleştiği ölçüde islamlaşmaya devam etti. laik olduk ama islamlaştık. bu durumda yine paradoks bizi çağırdı: “türkiye laik bir ülkeyse laik değildir, eğer bir islam ülkesiyse bir islam ülkesi değildir.”*
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim