sözlük dergisi
dün akşam dijital derginin çıktığını bende tüm arkadaşlarımla beraber öğrendim. ilk teşekkürümü ve tebriğimi, bu güzel röportajı benimle yapan sevgili karambol’e yapmak istemiştimki kendisinin kafa izninde olduğunu öğrendim. en kısa sürede burada olmasını bekliyoruz. teşekkürümü buradan kendisine iletmek istiyorum. öncelikle; (bkz: karambol), (bkz: eniyisipencere), (bkz: robnaja), (bkz: ölmedim ama hafif sürünüyorum)’ a sonrada bilmediğim emeği geçen yazan, okuyan herkese teşekkür ederim.
devamını gör...
yoldaş bakkal rozet önerileri
daft punk ve iron maiden rozetlerini önerdiğim başlık. zengin olduğumda alacağım.
devamını gör...
yeşil papağan
son zamanlarda büyükşehirlerde parklarda, ağaçlarda görülen papağan türüdür. ankara gibi soğuk iklime sahip memlekette bile ağaçlarda görülebiliyor. muhabbet kuşu ve diğer tropikal papağanlar gibi değillerdir. bunlar kafesten salınıp özgür bırakılsa bile kışı atlatamaz ve çevreye adapte olamazlar. ama yeşil papağanlar da egzotik bir tür olmalarına rağmen hindistan ve pakistan kökenli türlerdir ve oranın dağlık, ormanlık bölgelerinde yaşarlar.
kaçak olarak türkiye'ye getirilmiş ve gümrükte yakalanmış, ondan sonra serbest bırakılmışlar. 1996 yılında istanbul sınırları içinde tem otoyolunda, papağan taşıyan kamyonetin devrilmesi sonucu yüzlerce papağan uçup gitmiş. istanbul 'da varlıkları ortaya çıkan ve parklarda, korularda, ağaçlarda tüneyen yeşil papağanların gümrük ve kaza sebebiyle yayılan papağanlar olduğu düşünülmektedir. papağan popülasyonunun ilk zamanlar 100 kadar iken şimdi 5-6 binlik sayıya ulaştığı tahmin ediliyor. özellikle çınar, selvi ve çam ağaçlarını çok seviyorlar. papağanlar, kış mevsiminde bu ağaçların tohumlarıyla besleniyorlar. yaz mevsimi olunca da ağaç yaprakları ve meyveler ile besleniyorlar. bu ağaçlar, papağanlar için barınma ve beslenme imkanı sağlıyor.
kaçak olarak türkiye'ye getirilmiş ve gümrükte yakalanmış, ondan sonra serbest bırakılmışlar. 1996 yılında istanbul sınırları içinde tem otoyolunda, papağan taşıyan kamyonetin devrilmesi sonucu yüzlerce papağan uçup gitmiş. istanbul 'da varlıkları ortaya çıkan ve parklarda, korularda, ağaçlarda tüneyen yeşil papağanların gümrük ve kaza sebebiyle yayılan papağanlar olduğu düşünülmektedir. papağan popülasyonunun ilk zamanlar 100 kadar iken şimdi 5-6 binlik sayıya ulaştığı tahmin ediliyor. özellikle çınar, selvi ve çam ağaçlarını çok seviyorlar. papağanlar, kış mevsiminde bu ağaçların tohumlarıyla besleniyorlar. yaz mevsimi olunca da ağaç yaprakları ve meyveler ile besleniyorlar. bu ağaçlar, papağanlar için barınma ve beslenme imkanı sağlıyor.
devamını gör...
yazarların cahil oldukları konular
hemen hemen her şey.
öğrenmek hiçbir zaman bitmez ve bildiklerim bilmediklerimin yanında kum tanesi gibi...
öğrenmek hiçbir zaman bitmez ve bildiklerim bilmediklerimin yanında kum tanesi gibi...
devamını gör...
nefret edilen insan tipi
kendim cidden kendim, bir insan 3 yıl boyunca istisnasız her sene bi vizesini kaçırabilir mi? kendimden başka, ne kadar kaygısız olursa olsun sınav unutabilen biri görmedim. her sene telafiye giriyorum yıldım artık kendimden ya.
bunu da vize geçtikten 4 gün sonra öğrendim yani şu an, uyku tutmadı sinirimden.
bunu da vize geçtikten 4 gün sonra öğrendim yani şu an, uyku tutmadı sinirimden.
devamını gör...
atatürk'ün dehasının anlaşıldığı olaylar
şeyhleri, şıhları ve bilimum sahte hocaları eşek cennetine yollaması. tüm bunlar atanın ne kadar ileri görüşlü olduğunu da gösteriyor.
devamını gör...
bilgi içerikli tanım girdikten sonra hissedilen yorgunluk
bugün hissettiğim yorgunluk tipi. araştırıp, kitaplardan bulup, hatırlamaya çalışıp da yazmak ne kadar da zormuş. olsun arada da yorgunluğumuz bundan olsun.
devamını gör...
ye kürküm ye
milletimiz eskiden çok iyiydi ama son zamanlarda bozuldu diyenlere, bin yıl öncede aynıymışız dedirten güzel nasreddin hoca fıkrası.
hocamızın bir diğer güzel fıkrası, hadi gidelim devlet yöneticilerine, filleri şikayet edelim deyip, hocayı yalnız bırakmaları.
bin yıl geçsede çok az şey değişmiş.
hocamızın bir diğer güzel fıkrası, hadi gidelim devlet yöneticilerine, filleri şikayet edelim deyip, hocayı yalnız bırakmaları.
bin yıl geçsede çok az şey değişmiş.
devamını gör...
tihulu
cem yılmaz’ın yazıp ömer faruk sorak’ın yönettiği ve komedi yapımları arasında kült mertebesine eriştiğini söyleyebileceğimiz g.o.r.a filminden bir karakterdir. karakter muhittin korkmaz tarafından canlandırılmıştır.
filmin en başından en sonuna kadar zırt pırt ortaya çıkarak gereksiz gerilim veren bızdık en sonunda körün taşı gibi denk getirir kehanetini. en olmayacak yerlerde ortaya çıkarak “ komutan logar, bir cisim yaklaşıyor efendim” diyerek sinirli ve psikopat olan komutan logar’ın sabrını zorlar.
filmin hemen başında komutan logar güzel bir iniş istediğinde gördüğümüz tihulu’ya filmin sonunda montaj kasedini almak için çoluğu ve de çocuğundan medet umarken rast geliriz.
tihulu’nun performansının zirvesine çıktığı an ise sonunda logar’ı delirtip kendisini ekipler amiri yaptığı sahnedir. bu sahnenin montaj olduğu iddia edilse de hepimiz görmüşüzdür montajı. kuna’nın da dahil olduğu rütbe takma seremonisinin ardından içilen şampanya yürekleri serinletmiştir.
gora’yı gök haritasından silmek üzere gelen ve maalesef hiperoptik vasküler dondurucu işe yaramadığı için yok edilmesi için kutsal taşların kullanılması gereken alev topu sahnesinde repliği ile taşı gediğine koymuş olan tihulu’nun canı ceku tarafından bağışlanır.
tihulu unutulmaz bir karakterdir, nerde olduğunu bilmiyoruz artık tihulu’nun ama ona ulaşmak istiyorsanız havalandırmayı bir deneyin.
filmin en başından en sonuna kadar zırt pırt ortaya çıkarak gereksiz gerilim veren bızdık en sonunda körün taşı gibi denk getirir kehanetini. en olmayacak yerlerde ortaya çıkarak “ komutan logar, bir cisim yaklaşıyor efendim” diyerek sinirli ve psikopat olan komutan logar’ın sabrını zorlar.
filmin hemen başında komutan logar güzel bir iniş istediğinde gördüğümüz tihulu’ya filmin sonunda montaj kasedini almak için çoluğu ve de çocuğundan medet umarken rast geliriz.
tihulu’nun performansının zirvesine çıktığı an ise sonunda logar’ı delirtip kendisini ekipler amiri yaptığı sahnedir. bu sahnenin montaj olduğu iddia edilse de hepimiz görmüşüzdür montajı. kuna’nın da dahil olduğu rütbe takma seremonisinin ardından içilen şampanya yürekleri serinletmiştir.
gora’yı gök haritasından silmek üzere gelen ve maalesef hiperoptik vasküler dondurucu işe yaramadığı için yok edilmesi için kutsal taşların kullanılması gereken alev topu sahnesinde repliği ile taşı gediğine koymuş olan tihulu’nun canı ceku tarafından bağışlanır.
tihulu unutulmaz bir karakterdir, nerde olduğunu bilmiyoruz artık tihulu’nun ama ona ulaşmak istiyorsanız havalandırmayı bir deneyin.
devamını gör...
90’lı yıllardaki zenginlik belirtileri
muz alabilmek. hatta benim dönemimde o kadar lüks sayılırdı ki, diğer arkadaşlarımızın canı çekmesin diye sınıfta beslenme saatinde muz yemek yasaktı.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
albert’in yalanı
albert bir yalancıdır!
şimdi bu parmaklıklar arkasında hissedebileceğim son duygu mutluluktur herhalde. kendimi bu kadar kötü hissettiğim başka bir zaman dilimi olmamıştı hayatım boyunca. bu kadar kapana kısılmamıştım hiçbir zaman. yalnız kalmak aklıma getirebileceğim son şeydi. her zaman yanımda birileri mutlaka olurdu.
konuşabileceğim, sorunlarımı paylaşabileceğim, sevişebileceğim, kavga edebileceğim. ama mutlaka biri ya da birileri. vicdan azaplarım da her zaman gelip geçici olurdu. asla beni, şu an olduğu gibi esir almazdı, altına alıp çiğnemezdi.
albert bir yalancıdır!
hiç mutlu değilim çünkü. sevgilim beni terk etti, haklıydı da. ona kötü davranmaya, onu umursamamaya, yok saymaya başlamıştım. ona karşı hissettiğim bütün iyi, güzel duygularımı öldürmek için kendimle savaşmıştım. sanırım başarmıştım da. bunları yaparken tek istediğim mutlu bir şekilde yaşamak ve bu şekilde ölmekti. hapse tıkıldığımdan bu yana ziyaretime hiç gelmedi. onu ciddiye almamamın bir sonucuydu bu, biliyorum. yine de gelmesini isterdim ziyaretime, görmek isterdim, belki dokunmak bir kez daha. ama olmuyor işte. sadece o mu, mutlu olmak adına kırdığım bütün arkadaşlarım kaybolup gitti hayatımdan. sigara külü gibi, püff!!, yok oldular.
konuşamıyorum dört duvar arasında kimseyle, zaten bu öyküyü okumanızın nedeni de budur. bari sizinle paylaşayım bu suç öyküsünü ve nedenlerini.
aslında yalnız kalmak o kadar kötü olmayabilirdi. bu vicdan azabı dokunduğum her yerden fışkırmasaydı eğer. neden yaptım, nasıl yaptım, o an ne hissettim tam olarak bilemiyorum. ama mutlu olmak fikri sarıp sarmalamıştı beni. tetiği çektiğim an mutluluk sanki ani beliren bir güneş ışığı gibi kuşatacaktı beni. olmadı. birden namludan gelen o sağır edici ve kurşunun bir bedene saplanırken çıkarttığı korku verici ve koltuk değneklerini yere düşerken ortama saldığı mide bulandırıcı sesler beni karanlık bir kuyunun dibine doğru itti. yapmamalıydım biliyorum, şimdi olsa yapmazdım da. ama o an için o kadar doğru bir hareket gelmişti ki bana yapmasam olmazdı.
neler oldu o gün ve o günden önce?
yıllar önce yabancı bir şehirde dolaşırken tanışmıştık onunla. uzun süreli de bir dostluğumuz olmuştu. onu öldürmeseydim eğer ( bu ikinci cinayetimdi ve yargılanmadım bile) daha uzun yıllar sürecekti aramızdaki bu bağ. 1958 yılında bir bahar ayında bana elinde tuttuğu bir top kağıdı uzatıp, “bunları oku” demişti. ben de soluk almadan bir gecede okumuştum yazdığı ne varsa. defalarca okumuştum yazdıklarını. bedenim gibi zihnimin de kontrolü elimden kaçıp gitmişti yüzüncü okumamda. albert bana yapmam gerekenleri anlatmıştı. yazdığı bu metin benim için bir yol haritasıydı adeta. beni iyi tanırdı albert, mutsuzluğumu en iyi o görürdü. bu metinin yazılma amacı da buydu zaten; benim mutsuzluğum. bir sene kadar görüşmedik albert’le. yani bu metni bana verdiği günden onun öldürdüğüm güne kadar.
onunla ikinci görüşmemizden önce yapmak gerekenleri yapmıştım. birkaç sokak ötede oturan koltuk değnekleriyle yürüyen, tek ayağı diğerinden kısa olan adamı hiçbir haklı gerekçem yokken öldürmüştüm. aslında tekerlekli sandalyede olan birini aramıştım uzun süre ama maalesef yoktu çevremde böyle biri. ben de gözüme ilk kurbanımı kestirmiştim. onunla tanışmaya karar verdikten bir iki gün sonra kendimi evine davet ettirdim. eve gireceğimiz zaman tabancamı kontrol ettim. içeri girdiğimizde çok renkli bir karaktere sahip olduğunu hemen anlamıştım. evi harika dekore edilmişti. oturma odası bir renk cümbüşüydü adeta, perdeler, biblolar, tablolar, her şey uyum içindeydi. bir an onun eşcinsel olabileceği geldi aklıma ama bu tür düşüncelerle kurbanıma bir insan gibi yaklaşabilirdim. o yüzden düşüncelerimi yarım bırakıp, mutfak kapısından görünen kurbanıma doğru tek bir adım attım. silahı doğrulttum ve bana bakmasına bile fırsat vermeden iki el ateş ettim. tam anda işte kuyuya düşüşüm başladı. aklımda ne para vardı o anda ne de mutluluk. sadece oradan çıkıp gitmeyi düşünüyordum. silahı bırakmayı akıl edemedim, oysa albert bunu yapmamı özellikle belirtmişti. kapı arkamdan kapanırken beynimde hiçbir şey yoktu, sadece albert’e duyduğum nefret.
ne yapacağımı şaşırmıştım. hemen bir karakola gidip teslim olmam gerektiğini biliyordum elbet ama yapmadım. aralık ayıydı. kar yağmaktaydı. yeni yıla birkaç gün vardı. albert’i aradım, buluşmamız gerektiğini söyledim. albert küçük bir kasabadaydı o gün. bana 1 hafta sonra döneceğini o zaman görüşebileceğimi söyledi. o kadar vaktim yoktu. hemen bulunduğu küçük kasabaya gitmek için yola çıkmaya karar verdim. albert beni orda karşılayacaktı. uzun bir tren yolculuğundan sonra oraya varmıştım. bu arada onun içimde kendim için de birer tren bileti almıştım. trenler dönerken yolda işini bitirecektim. planım buydu ama olmadı. oraya vardığımda albert kendini tanıyan insanlarla meşguldü. o yüzden beni bir arkadaşı karşıladı. birlikte kaldıkları küçük otele gittik. albert beni yüzünde mutlu bir gülümsemeyle karşıladı. yüzündeki bu tomurcuk aslında onun sonunu hazırlamıştı. o an onu öldürmek konusunda en ufak bir tereddüdüm kalmamıştı.
o geceyi otelde geçirdik. onu burada öldüremeyeceğim kesindi. o yüzden geri dönüş yoluna çıkana kadar beklemem şarttı. 4 ocak dönüş tarihimizdi. o güne kadar sabretmeliydim. öyle de yaptım. dönüş tarihi gelene kadar sohbetlerimizi olabildiğince kısa tuttum, onu korkutacak bir taşkınlık yapabilirdim. aslında yaptım da ama albert bunu yorgunluğuma ve mutsuzluğuma verdi sanırım.
bir gün öğle yemeği sırasında bana verdiği metni okuyup okumadığımı sorduğunda beynimden vurulmuşa döndüm, ona saldırmamak için kendimi zor tuttum önce elimdeki bardağı kırdım, sonra da kalkıp yemek odasından dışarı çıktım. bir sigara yakıp kendimi toplamaya çalışırken albert yanıma geldi, sırtıma dostça dokundu, beni anladığını, elinden gelen her şeyi yapmak istediğini söyledi. yapacağı bir şey olmadığını söyledim, hem özür diledim hem de teşekkür ettim. dünya üzerinde en nefret ettiğim varlıktan özür dilemiştim, ama asıl özür dilemesi gereken oydu. intikam garip bir şekilde zihnimi ele geçirmişti ve 4 ocak benim için bir milat olacaktı.
4 ocak geldiğinde gidiş hazırlıkları hızlandı ama bu telaş içinde benim heyecanı belli olmuyordu, bu da benim için müthiş bir kamuflajdı. kimse benim heyecanımı yolculuk heyecanından ayrı tutmuyordu. ben de bunu kullandım, en iyi biçimde. hazırlıklara yardım ettim, ara sıra sohbetlere katıldım, kahvaltıda elimden geldiğince neşeli görünmeye çalıştım ama son anda benim geç öğrendiğim bir durum canımı fena halde sıktı. yolculuk bir arabayla yapılacaktı; facel vega marka bir araçla. benim planıma göreyse biz trenle gidecektik tren biletlerinden biri benim cebimde öteki ise albert’teydi. ama unutkanlıktan olsa gerek ya da benden şüphelendiği için albert otomobil yolculuğu yapacağımızı bana söyleme gereği duymamıştı ve öğrendiğimde ise planım alt üst olmuştu bile.
araç çalıştığında albert ile ben arkada oturuyorduk, albert’in yayıncı arkadaşıysa şoförün yanındaydı. bunu lehime kullanabilirdim. aklımdan bin bir türlü cinayet planı geçiyordu ama hiç biri uygulanacak gibi değildi. şartlar albert’i öldürmemi engellemek için el ele vermişlerdi adeta. onu bıçaklamam mümkün değildi, arabayı durdurup bir köşede öldürebilirdim ama ya diğer ikisini de öldürmek zorunda kalırdım o zaman, ya da planım toptan başarısız olurdu. albert’i arabadan itebilirdim ama bu da garanti bir ölüm olmazdı. bu düşüncelerden kurtulmak ve daha sakin düşünebilmek için kendimi yolun akışkanlığına verdim. yol çizgilerini yutan aracın çıkardığı sesleri dinleyerek daha akıllıca bir yol olarak albert’i yolculuk sonunda öldürmeye karar verdim.
tam bu kararı aldığımda büyük bir gürültüyle önce yol çizgileri sonra da içinde bulunduğumuz araç alt üst oldu. büyük bir kaza ve beklenmedik ölümler. şoför ve yayımcı önde oturmalarının şanssızlığıyla anında can verdiler. albert’in şanssızlığı ise bu yolculukta yanında oturan kişinin ben olmamdı. kaza olduğunda albert hafif bir baygınlık geçirmişti ve şans eseri ben sapasağlamdım. albert’in bu baygınlığından istifade ederek ilk yardım çantasıyla kafasına sertçe vurdum. bütün hıncımı bu vuruşta toplamıştım. albert de orada sonsuzluğa doğru akarken benim vicdanımda en ufak bir rahatlama olmamıştı. kendimi yine mutsuz hissediyordum. içimden geçen tek düşünce “keşke albert sağ olsaydı” oldu. çünkü sağ olsaydı onu bir kez daha öldürebilirdim.
şimdi bu kapalı kutunun içinde, parmaklıklarla gölgelenen yüzümü insanlardan saklayarak düşünüyorum. içeride oluşumun nedeni sakat bir adamı öldürmek. diğer cinayetimdense yargılanmadım bile. ilk cinayetim için beni suçlayabilirsiniz ama albert’i öldürmem konusunda asla çünkü;
albert bir yalancıdır!
albert bir yalancıdır!
şimdi bu parmaklıklar arkasında hissedebileceğim son duygu mutluluktur herhalde. kendimi bu kadar kötü hissettiğim başka bir zaman dilimi olmamıştı hayatım boyunca. bu kadar kapana kısılmamıştım hiçbir zaman. yalnız kalmak aklıma getirebileceğim son şeydi. her zaman yanımda birileri mutlaka olurdu.
konuşabileceğim, sorunlarımı paylaşabileceğim, sevişebileceğim, kavga edebileceğim. ama mutlaka biri ya da birileri. vicdan azaplarım da her zaman gelip geçici olurdu. asla beni, şu an olduğu gibi esir almazdı, altına alıp çiğnemezdi.
albert bir yalancıdır!
hiç mutlu değilim çünkü. sevgilim beni terk etti, haklıydı da. ona kötü davranmaya, onu umursamamaya, yok saymaya başlamıştım. ona karşı hissettiğim bütün iyi, güzel duygularımı öldürmek için kendimle savaşmıştım. sanırım başarmıştım da. bunları yaparken tek istediğim mutlu bir şekilde yaşamak ve bu şekilde ölmekti. hapse tıkıldığımdan bu yana ziyaretime hiç gelmedi. onu ciddiye almamamın bir sonucuydu bu, biliyorum. yine de gelmesini isterdim ziyaretime, görmek isterdim, belki dokunmak bir kez daha. ama olmuyor işte. sadece o mu, mutlu olmak adına kırdığım bütün arkadaşlarım kaybolup gitti hayatımdan. sigara külü gibi, püff!!, yok oldular.
konuşamıyorum dört duvar arasında kimseyle, zaten bu öyküyü okumanızın nedeni de budur. bari sizinle paylaşayım bu suç öyküsünü ve nedenlerini.
aslında yalnız kalmak o kadar kötü olmayabilirdi. bu vicdan azabı dokunduğum her yerden fışkırmasaydı eğer. neden yaptım, nasıl yaptım, o an ne hissettim tam olarak bilemiyorum. ama mutlu olmak fikri sarıp sarmalamıştı beni. tetiği çektiğim an mutluluk sanki ani beliren bir güneş ışığı gibi kuşatacaktı beni. olmadı. birden namludan gelen o sağır edici ve kurşunun bir bedene saplanırken çıkarttığı korku verici ve koltuk değneklerini yere düşerken ortama saldığı mide bulandırıcı sesler beni karanlık bir kuyunun dibine doğru itti. yapmamalıydım biliyorum, şimdi olsa yapmazdım da. ama o an için o kadar doğru bir hareket gelmişti ki bana yapmasam olmazdı.
neler oldu o gün ve o günden önce?
yıllar önce yabancı bir şehirde dolaşırken tanışmıştık onunla. uzun süreli de bir dostluğumuz olmuştu. onu öldürmeseydim eğer ( bu ikinci cinayetimdi ve yargılanmadım bile) daha uzun yıllar sürecekti aramızdaki bu bağ. 1958 yılında bir bahar ayında bana elinde tuttuğu bir top kağıdı uzatıp, “bunları oku” demişti. ben de soluk almadan bir gecede okumuştum yazdığı ne varsa. defalarca okumuştum yazdıklarını. bedenim gibi zihnimin de kontrolü elimden kaçıp gitmişti yüzüncü okumamda. albert bana yapmam gerekenleri anlatmıştı. yazdığı bu metin benim için bir yol haritasıydı adeta. beni iyi tanırdı albert, mutsuzluğumu en iyi o görürdü. bu metinin yazılma amacı da buydu zaten; benim mutsuzluğum. bir sene kadar görüşmedik albert’le. yani bu metni bana verdiği günden onun öldürdüğüm güne kadar.
onunla ikinci görüşmemizden önce yapmak gerekenleri yapmıştım. birkaç sokak ötede oturan koltuk değnekleriyle yürüyen, tek ayağı diğerinden kısa olan adamı hiçbir haklı gerekçem yokken öldürmüştüm. aslında tekerlekli sandalyede olan birini aramıştım uzun süre ama maalesef yoktu çevremde böyle biri. ben de gözüme ilk kurbanımı kestirmiştim. onunla tanışmaya karar verdikten bir iki gün sonra kendimi evine davet ettirdim. eve gireceğimiz zaman tabancamı kontrol ettim. içeri girdiğimizde çok renkli bir karaktere sahip olduğunu hemen anlamıştım. evi harika dekore edilmişti. oturma odası bir renk cümbüşüydü adeta, perdeler, biblolar, tablolar, her şey uyum içindeydi. bir an onun eşcinsel olabileceği geldi aklıma ama bu tür düşüncelerle kurbanıma bir insan gibi yaklaşabilirdim. o yüzden düşüncelerimi yarım bırakıp, mutfak kapısından görünen kurbanıma doğru tek bir adım attım. silahı doğrulttum ve bana bakmasına bile fırsat vermeden iki el ateş ettim. tam anda işte kuyuya düşüşüm başladı. aklımda ne para vardı o anda ne de mutluluk. sadece oradan çıkıp gitmeyi düşünüyordum. silahı bırakmayı akıl edemedim, oysa albert bunu yapmamı özellikle belirtmişti. kapı arkamdan kapanırken beynimde hiçbir şey yoktu, sadece albert’e duyduğum nefret.
ne yapacağımı şaşırmıştım. hemen bir karakola gidip teslim olmam gerektiğini biliyordum elbet ama yapmadım. aralık ayıydı. kar yağmaktaydı. yeni yıla birkaç gün vardı. albert’i aradım, buluşmamız gerektiğini söyledim. albert küçük bir kasabadaydı o gün. bana 1 hafta sonra döneceğini o zaman görüşebileceğimi söyledi. o kadar vaktim yoktu. hemen bulunduğu küçük kasabaya gitmek için yola çıkmaya karar verdim. albert beni orda karşılayacaktı. uzun bir tren yolculuğundan sonra oraya varmıştım. bu arada onun içimde kendim için de birer tren bileti almıştım. trenler dönerken yolda işini bitirecektim. planım buydu ama olmadı. oraya vardığımda albert kendini tanıyan insanlarla meşguldü. o yüzden beni bir arkadaşı karşıladı. birlikte kaldıkları küçük otele gittik. albert beni yüzünde mutlu bir gülümsemeyle karşıladı. yüzündeki bu tomurcuk aslında onun sonunu hazırlamıştı. o an onu öldürmek konusunda en ufak bir tereddüdüm kalmamıştı.
o geceyi otelde geçirdik. onu burada öldüremeyeceğim kesindi. o yüzden geri dönüş yoluna çıkana kadar beklemem şarttı. 4 ocak dönüş tarihimizdi. o güne kadar sabretmeliydim. öyle de yaptım. dönüş tarihi gelene kadar sohbetlerimizi olabildiğince kısa tuttum, onu korkutacak bir taşkınlık yapabilirdim. aslında yaptım da ama albert bunu yorgunluğuma ve mutsuzluğuma verdi sanırım.
bir gün öğle yemeği sırasında bana verdiği metni okuyup okumadığımı sorduğunda beynimden vurulmuşa döndüm, ona saldırmamak için kendimi zor tuttum önce elimdeki bardağı kırdım, sonra da kalkıp yemek odasından dışarı çıktım. bir sigara yakıp kendimi toplamaya çalışırken albert yanıma geldi, sırtıma dostça dokundu, beni anladığını, elinden gelen her şeyi yapmak istediğini söyledi. yapacağı bir şey olmadığını söyledim, hem özür diledim hem de teşekkür ettim. dünya üzerinde en nefret ettiğim varlıktan özür dilemiştim, ama asıl özür dilemesi gereken oydu. intikam garip bir şekilde zihnimi ele geçirmişti ve 4 ocak benim için bir milat olacaktı.
4 ocak geldiğinde gidiş hazırlıkları hızlandı ama bu telaş içinde benim heyecanı belli olmuyordu, bu da benim için müthiş bir kamuflajdı. kimse benim heyecanımı yolculuk heyecanından ayrı tutmuyordu. ben de bunu kullandım, en iyi biçimde. hazırlıklara yardım ettim, ara sıra sohbetlere katıldım, kahvaltıda elimden geldiğince neşeli görünmeye çalıştım ama son anda benim geç öğrendiğim bir durum canımı fena halde sıktı. yolculuk bir arabayla yapılacaktı; facel vega marka bir araçla. benim planıma göreyse biz trenle gidecektik tren biletlerinden biri benim cebimde öteki ise albert’teydi. ama unutkanlıktan olsa gerek ya da benden şüphelendiği için albert otomobil yolculuğu yapacağımızı bana söyleme gereği duymamıştı ve öğrendiğimde ise planım alt üst olmuştu bile.
araç çalıştığında albert ile ben arkada oturuyorduk, albert’in yayıncı arkadaşıysa şoförün yanındaydı. bunu lehime kullanabilirdim. aklımdan bin bir türlü cinayet planı geçiyordu ama hiç biri uygulanacak gibi değildi. şartlar albert’i öldürmemi engellemek için el ele vermişlerdi adeta. onu bıçaklamam mümkün değildi, arabayı durdurup bir köşede öldürebilirdim ama ya diğer ikisini de öldürmek zorunda kalırdım o zaman, ya da planım toptan başarısız olurdu. albert’i arabadan itebilirdim ama bu da garanti bir ölüm olmazdı. bu düşüncelerden kurtulmak ve daha sakin düşünebilmek için kendimi yolun akışkanlığına verdim. yol çizgilerini yutan aracın çıkardığı sesleri dinleyerek daha akıllıca bir yol olarak albert’i yolculuk sonunda öldürmeye karar verdim.
tam bu kararı aldığımda büyük bir gürültüyle önce yol çizgileri sonra da içinde bulunduğumuz araç alt üst oldu. büyük bir kaza ve beklenmedik ölümler. şoför ve yayımcı önde oturmalarının şanssızlığıyla anında can verdiler. albert’in şanssızlığı ise bu yolculukta yanında oturan kişinin ben olmamdı. kaza olduğunda albert hafif bir baygınlık geçirmişti ve şans eseri ben sapasağlamdım. albert’in bu baygınlığından istifade ederek ilk yardım çantasıyla kafasına sertçe vurdum. bütün hıncımı bu vuruşta toplamıştım. albert de orada sonsuzluğa doğru akarken benim vicdanımda en ufak bir rahatlama olmamıştı. kendimi yine mutsuz hissediyordum. içimden geçen tek düşünce “keşke albert sağ olsaydı” oldu. çünkü sağ olsaydı onu bir kez daha öldürebilirdim.
şimdi bu kapalı kutunun içinde, parmaklıklarla gölgelenen yüzümü insanlardan saklayarak düşünüyorum. içeride oluşumun nedeni sakat bir adamı öldürmek. diğer cinayetimdense yargılanmadım bile. ilk cinayetim için beni suçlayabilirsiniz ama albert’i öldürmem konusunda asla çünkü;
albert bir yalancıdır!
devamını gör...
venus (yazar)
benim pek değer verdiğim, bir derdim olduğunda beni dinleyeceğini ve benden desteğini asla esirgemeyeceğini bildiğim canım venüsümün doğum günü bugün, kutlu olsunn. * yüz yüze tanışıp bir sohbet edememiş olmama rağmen, o güzel kalbinin sıcaklığını kilometrelerce öteden hissedebiliyorum. içi de yüzü, gözü gibi çok çok güzeldir venüsümün, kimseye zararı dokunmaz, çok temiz kalpli ve iyi niyetlidir biricik arkadaşım. onu iyi ki tanımışım.
umuyorum ki geleceği de kendi gibi güzel, karşısına çıkan insanların kalbi onunki gibi kocaman olur. verdiği emeklerin karşılığını alır, mutlu mesut yaşayıp gider. onda onun bende bıraktığı gibi güzel bir etki bırakabildiysem benim için ne mutlu, bir gün iletişimimiz kopsa bile ileride onu tüm güzellikleriyle hatırlayacağıma eminim. bana ablalık yaptığı için minnettarım. her şey için çok teşekkür ederim tatlım. imkanım oldukça yüzünü güldürebilmek için elimden geleni ardıma koymayacağım, ümit ediyorum ki doğum günü dileklerim de seni memnun etmiştir, amacıma ulaşabilmişimdir. bir tanesin. iyi ki doğmuşsunn. *
umuyorum ki geleceği de kendi gibi güzel, karşısına çıkan insanların kalbi onunki gibi kocaman olur. verdiği emeklerin karşılığını alır, mutlu mesut yaşayıp gider. onda onun bende bıraktığı gibi güzel bir etki bırakabildiysem benim için ne mutlu, bir gün iletişimimiz kopsa bile ileride onu tüm güzellikleriyle hatırlayacağıma eminim. bana ablalık yaptığı için minnettarım. her şey için çok teşekkür ederim tatlım. imkanım oldukça yüzünü güldürebilmek için elimden geleni ardıma koymayacağım, ümit ediyorum ki doğum günü dileklerim de seni memnun etmiştir, amacıma ulaşabilmişimdir. bir tanesin. iyi ki doğmuşsunn. *
devamını gör...
zafer anıtı
ankara'da bulunan atatürk'ün ayakta ve üniformalı betimlendiği, 1927'de italyan bir sanatçı tarafından yapılan tunçtan yapılmış heykelidir.
devamını gör...
testis
bir üstteki arkadaşa cevaben; vücudun dışında bulunma sebebi sperm üretiminin devamı açısından önemlidir. spermler vücut ısısı değişiminden olumsuz etkilenirler, testis sıcaklığı daima vücut ısısından 2 derece daha düşük olmak zorundadır. kabakulak ya da havale gibi çok ateşli hastalıklar geçirmekte olan erkeklerin testislerine buz torbaları koyarlar, kısır kalmasınlar diye.
tanım: orijinalı testis olan bir erkek organı'nın argodaki karşılığı olan kelime. bir diğer alternatif için; (bkz: billur)
tanım: orijinalı testis olan bir erkek organı'nın argodaki karşılığı olan kelime. bir diğer alternatif için; (bkz: billur)
devamını gör...
14 aydır okula gidemeyen öğrenci
aile evinde kalan bir üniversiteliyse kafayı yemiş olması muhtemeldir.*
devamını gör...
türkiye hristiyan olsaydı yaşanacaklar
malum kişi elinde incil sallardı. bizimkiler yüce isa mesih adına oy verirdi. kafa kesici ışidçi müslümanlara sabah akşam hakaret ederlerdi.
örn: salaklar sünnet oluyo ahnahnahn, salak müslüman kadınlar türban takıyooo, ve muhammed sahte peygamber olurdu.
örn: salaklar sünnet oluyo ahnahnahn, salak müslüman kadınlar türban takıyooo, ve muhammed sahte peygamber olurdu.
devamını gör...
kırıcı değilmiş gibi görünse de aslında kırıcı olan şeyler
aşırı mutlu olduğum bir olayı anlatırken karşımdaki insanın "o değil de" diyerek beni bölüp alakasız bir şey anlatmaya başlaması. acaba "söylediklerin umurumda değil"in kibar hali olduğunu mu düşünüyorlar?
devamını gör...
enöte
bir gök cisminin yörüngesi üzerinde dolanırken, ortak kütle merkezi etrafında dolandığı cisimden en uzakta olduğu nokta.
etrafında dolanılan cisim güneş ise ondan en uzakta olunan noktayı belirtmek için özel olarak afel ya da günöte terimleri kullanılır.
söz konusu olan dünya ise onun etrafında dolanırken ondan en uzakta olunan nokta için apoge ya da yeröte terimleri kullanılır.
etrafında dolanılan cisim güneş ise ondan en uzakta olunan noktayı belirtmek için özel olarak afel ya da günöte terimleri kullanılır.
söz konusu olan dünya ise onun etrafında dolanırken ondan en uzakta olunan nokta için apoge ya da yeröte terimleri kullanılır.
devamını gör...

