kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

insanı en çok kendisi yorar. örneğin iş yerinde birisi size hoşlanmadığınız bir şey söylemiştir söylediği sözü düşünmeye başlarsınız, sonra kafanızda kurmaya başlarsınız acaba bu sözle şunu mu söylemek istedi yoksa daha farklı bir şey mi söylemek istedi sonra kendinizi sorgularsınız acaba bunu söylediği için ben böyle düşündüğüm için bende mi bir sorun var diye düşünürsünüz ama bende bir sorun yok yanlış bir şey de yapmadım o zaman sorun onda mı diye sürüp giden bir sarmalın içine sokarsınız kendinizi ve yavaş yavaş bu ve bunun gibi düşünceler ruhunuzu yorar ve sonunda hayata karşı yorgun düşmüşünüzdür. ama bu yorgunluğun en büyük sebebi sizsinizdir çünkü bu düşünme eylemini siz yapmışsınızdır.
devamını gör...

bağışıklık yanıtında önem arz eden özel hücrelerdir.
b lenfositlerin oluşturduğu bu hücreler organizmanın sıvısal dirençliliğinde çok önemli rol oynayan, antikorları salgılayan immün sistem hücreleridir.

bazı hastalıklarda plazma hücrelerinin görülmesi karakteristiktir.
bunlar;
sifiliz,kronik endometrit ve otoimmün hepatit'tir.
devamını gör...

keşke annem beni çocukken kurstan kursa sürükleseydi; şimdi bir enstruman çalabiliyor, bir spor dalıyla uğraşıyor ve kodlama yapıyor olabilirdim. çocukluk dediğimiz on, on beş yıllık süre tüm hayata etki ediyor. mis gibi doldurulmaya hazır beynim sonradan işime yarayacak şeylerle dolsaymış.
devamını gör...

deprem gibi koşullar hayattan bezme dinlemez ama ne kadar depresif olabilsek de içimizde kuvvetli bir yaşama içgüdüsü var
devamını gör...

geometriyi bize sevdirip öğreten adam
devamını gör...

dün akşam saatlerinde aklımı kurcalayan ve beni derin hüzünlere gark eden durumdur.

daha önce bir entrymde bahsetmiştim. bilenler bilir, haftaiçi günde 6 saat taksiye çıkıyorum, haftasonu bir gün de, bireysel direksiyon dersi veriyorum. e haliyle arabada podcasttir, radyo tiyatrosudur dinleyecek çok fazla vaktim oluyor. akşamleyin kumkapı'da bir tane adam bindi taksiye ama nasıl içmiş. iki saat boyunca adamla ücret pazarlığı yaptık. adam elindeki parayı saymayı bile beceremiyor. neyse bunu indirdim bu sefer de başka bir herif bindi. biliyorsunuz dostlar, biz türk halkında hemşeri çıkıp faturayı indirmeye çalışma teşebbüsü bulunmaktadır. tıpkı gözlerini hayata yeni açmış bir süt buzağısının, annesini görür görmez içgüdüsel olarak memesine yapıştığı gibi, karşımızdaki hizmet verenle ahbap-akraba-kanki çıkmaya çalışır ve bir güzellik bekleriz. bereket versin bu işbu hemşericilik olgusu, oldukça işe de yarar. neyse bu herifçioğlu bana soruyor "nerelisin abi?" diye. bir elimle direksiyon sallarken adama dönüp "çorum" dedim. "neresinden?" diye sordu bu sefer. "sungurlu'dayız" dedim. "aa yapma be benim anne tarafı da sungurlu" dedi. gözlerinde zafer kazanmak üzere olan bir roma'lı general parıltısı görünüyordu. boncuk boncuk terledim ama bunu fark ettirmiyordum. çünkü aynı köylü çıkarsak -ki bu sıklıkla başıma geliyordu- ona cüzi bir indirim yapmak zorundaydım. hayatımda çorum'lu olmanın bana bu kadar maliyetli olduğunu bilseydim, gider istanbul'da doğardım anasını satim. tam da bu esnada anneannemin emekli maaşını tek maça yatırmış olup, tek golden yatmanın ezikliği ve kaybetmişliği içinde friedrich engels'in çarlık rusya proleteryası hakkındaki devrimsel düşünceleriyle, hegel'in diyalektiğinin günümüzde işlevselliğinin, geçerliliğinin ne kadar azaldığını düşünüp hayıflandım.

bütün bunlar birkaç saniye içinde olmuştu.

"abi daldın gittin??" dedi hafif sırıtarak. zeki demirkubuz filmi boş bakışı atmıştım önümdeki yola lan. neyse.

"akçındılılar köyündeniz aslanım" dedim.
"harbi mi abi? biz de oradanız. gavurgillerin necip'i tanıyon mu?" diye sordu.
bir süre sessizlik oldu. "iyi adamlı rahmetli" dedim. derin bir nefes vermiştim. adam uzun uzun necip'in köyden kente göçtüğünde yaşadığı zorluklardan bahsetti. ilgimi çekmeyen konuları dinliyormuş gibi yapma huyum vardır. bu muhabbet de ilgimi çekmediği için kulağım kendisindeymiş gibi yaptım. necip'in falanca kişiyi vurup 6 yıl içerde yattığı kısımdan sonrasını dinlemedim. karşındaki kişiye "özet geç p.ç!" de diyemiyorsunuz. ben hayatımda geçen her bir saniyeye değer veriyorum. yavaş konuşan, boş konuşan insanlardan nefret ederim. özellikle mıy mıy mıy konuşan kişilerden... bir keresinde tüyap fuarında ilber ortaylı'yı görmüştüm. adamla ayaküstü iki sohbet ettik. hayatımın en acılı 15 dakikasıydı. yıllarca hep youtube'da 1,75x hızda izlediğim için, ilber hoca'nın gerçek konuşmasını görünce bir şok yaşadım. ceketinin üzerindeki düğmelere basmak istedim belki hızlanır diye.

neyse. adama cüzi bir fiyat indirimi yaptım. yolculuğun son saniyelerinde trt radyo'da picasso'dan bahseden bir sanat konuşması oldu. yanımdaki delikanlı "abi bu picasso da büyük adam hee. biz bu monami pastel boyalarla bir b.k çizemiyoruz afedersin, adam neler neler yapmış yav." dedi gülerek. aynı şekilde "sanki onların zamanında 24'lü pastel boya vardı haha" dedim. sonra vücudum birdenbire kaskatı kesildi ve ani fren yapıp yoldan çıkmamak için e-5'te yana çektim. "abi noldu hayırdır yav?" dedi. yok bir şey dedim derin bir nefes vererek. burada inmen gerekiyor. çocuk oracıkta neye uğradığını şaşırdı. toprakları büsbütün rus çarı tarafından el konulmuş st. petersburg köylüsü gibi suratıma mel mel, hüzünle baktı. para filan istemedim ondan doğruca eve sürdüm. esra'dan bilgisayarımı, sanat tarihi kitaplarımı ve avrupa gezisi notlarımı evin mahzenindeki gizli bölmeye sakladığım yerden çıkarmasını istedim. şifre ne diye sordu whatsapp'tan. "doğru.." diye söylendim içimden. esra'ya hiç kasanın şifresini söylememiştim. sonra ekledi: "tamam buldum 1453'müş". bulmasına şaşırmıştım doğrusu. esra zeki bir kız, o'nu bu yüzden seviyorum.

neyse eve girer girmez üstümü bile çıkarmadan (arabanın anahtarını bile kontakta bırakmışım telaştan, esra almış) direkt olarak bilgisayarın başına geçtim. esra, gözleri parıl parıl bana bakıyordu. üzerindeki hal o kadar kırılgandı ki, bir müddet dönemedim. google'da picasso'nun yaşantısını forumlarda araştırdım.

monami, 1960 yılında kurulmuş bir kırtasiye ürünleri markası.
pablo picasso 1973 yılında ölmüş.
monami güney kore menşeili bir şirket. fakat ne zaman pastel boya ürettiği ile alakalı kesin bir tarih yok. tabii burada dış ticaret yaptığı süre de önemli. picasso yaşamının son yıllarında fransa'da bulunmuş. fransa'da o yıllarda monami boya reklamı ile alakalı herhangi bir veriye ulaşamadım. picasso müzesinin sanal olarak gezdim fakat son yaşlılık dönemindeki kübist çalışmaları dışında herhangi bir veri de yok açıkçası. kafamdaki soru işaretlerini bitirmek için picasso'nun yanındaki asistanı madamoiselle gertrurde'a bir telefon açtım. telefon çalarken, saat farkını hesaplayamadığım için geç bir saatte aramış olduğumu fark ettim. kadın açtı. takma dişlerini taktığını ağzından gelen "locukss" sesiyle anladım. "elloo , qui es-tu?" diye kim olduğumu sordu. "esköze moğa madmozel" diyerek kendimi tanıttım kısa bir konuşma oldu. telefonu kapatırken "mösyö ünal lütfen beni böyle saçma suallerle meşgul etmeyiniz. öyle bir durum olsaydı haberim olurdu. iyi geceler" dedi. o anda cevabını almış ve rahatlamıştım. odaya şöyle bir göz gezdirdiğimde panoda tıpkı dedektiflerin suç ağını kafasına oturtmak için koyduğu birtakım şahıs fotoğrafları ve cümlecikler gibi picasso ve monami kurucusu, madamoiselle gertrude'un fotoğrafları ve birbirleri ile arasındaki ilişki çizgileri vardı. "napıyorum lan ben!!" dedim kendi kendime. bu ben olamazdım. ama kafamdaki bir soru işaretini giderdim. bu soru işareti ile değil uyuyabilmek, bir lokmayı bile rahatlıkla yiyemezdim.

nasıl olur da sanata bu kadar etki etmiş, halen daha imtinayla eserler üretilen kübizm akımının babası olan picasso, yaşamının hiçbir döneminde monami 24'lü boya seti almamış olabilir lan? bu boya hani bir dönem herkeste, bir şekilde vardı? bazı olayları kafamızda kurgulamamalıymışız demek ki, hayatta her şey olabilirmiş.
devamını gör...

avaz avaz gözyaşı...
devamını gör...

gönlünden kopmuştur zağar sarı pipi'nin.
devamını gör...

bu kadar madalya, bu kadar disiplin, bu kadar yazma nasıl olabilir diye düşünüyordum ne zamandır.
hayır bu yazarın benle bir alakası olmalıydı.
ben tümden gelicilerden olduğum için tüm tümlere gelebilirim.
her aldığı madalya yolunda,
onun tümüne yaklaştığım bir sıra,
onunla denk geldik.
bir baktım o bir karadenizli, sadece karadenizli değil aynı zamanda onun tabiri ile benimle kaderdaş.
ikimizi de eski beri aynı yerden vurmuşlar.
aynı çileye katlanmışız.
o çile, çikolatanın tatlının içinde kendiliğinden olduğu sanılan, bizim teker teker aradığımız, bir tanesini bile geride bırakamadığımız, bizi çalışma/disiplin delisi yapan bir meyve.
işte böyle sözlük. biz iki fındıkçıyız, iki rençberiz.
onu daha çok sevin.
o, öyle böyle bir yazar değil.
her madalya aslında bir fındık molası her madalya aslında bir soluk.
ona ibrahim tatlıses'ten buda geçer türküsünü yolluyorum.
devamını gör...

tolga çevik - kırbaç ve dvd.
devamını gör...

mavi
bir perde misali
derin bir uykunun
karanlık gölgesi

kızıl
savrulan saçların
denize direnişi

direnişin kutlu olsun
karanlık gecenin
ahenkli güneşi

sen dans ettikçe
ayın ışığı
düştükçe yüzüne
devamını gör...

yaşın 30 a doğru evrildiği senelerde iyiden iyiye artış gösteren durumdur. üzer.
devamını gör...

türkçe’nin ilk sözlüğü ve dilbilgisi kitabıdır. türk dilini araplara öğretmek amacıyla arapça olarak yazılmıştır. türklerin örf ve göreneklerine de bu sözlükde değinilmiştir ve o zamanın türk dünyasını gösteren bir haritada eklenmiştir.

tarih derslerinin sınavlarında, öğretmenlerin mutlaka yılda bir kere sorduğu ilk sözlük de diyebiliriz.
devamını gör...

cahil olup bunun farkında bile olmayan yahut bunu kabullenmeyen kişilerin, başkalarına yüksekten baktığını ve kendini beğenmiş tavırlar eşliğinde boyunu aşan büyük laflar ettiğini ifade eden söz. nadiren "dolu başak eğik durur" şeklinde de kullanılır.

içi dolu dolu olan başak tanelerinin boyunlarını, ağırlıkları nedeniyle yere doğru bükmesinden esinlenerek söylenmiş bir atasözüdür.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
(görsel, twimg. com'dan alıntıdır.)
devamını gör...

başımı sokacak bir evim olsun anlayışı maalesef mimari kültürün gelişmemesine yol açtığı için binalarımızın kötü olma durumudur.
devamını gör...

öncelikle tüm kadınların kadınlar gününü “kutlarım”. umarım kadın cinayetlerinin konuşulmadığı bir kadınlar günü kutlarız. son günlerde ve yıllarca yaşanan vahşetlerden, cinayetlerden ötürü büyük üzüntü duymakla beraber bugüne özel bir kafa kesit hazırladım.
bugün klavyelerinizi bırakın ,eğlenmenize bakın diyemeyeceğim.
izlemek için;
buradan
edit: bu arada filmin adı suffragette. izlemenizi tavsiye ederim.
not: filmin fragmanını böldüğüm için ara geçişteki ses kayması yüzünden özür dilerim.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

işte budur üstad dediğim konulara damgasını vuran yazardır.*
devamını gör...

hakkında hakkıyla yazamamaktan çekinip geri durduğum nickaltıydı şimdiye kadar. hoş, şimdi de hakkını verebileceğime inanmıyorum ama yine de birkaç şey yazmam şart artık.

nazik, kültürlü, kendini geliştiren, görgülü, mütevazı, sorumluluk sahibi, yardımsever, samimi... bu liste böyle uzar gider, yazamadığım daha birçok olumlu özelliğini kelime dağarcığınıza havale ediyorum. yolunuz onunla bir şekilde kesişirse eğer, kendinizi şanslı sayacağınız nadir insanlardan...

hasbihâl etmekten ziyadesiyle memnun olduğum; üzerinde saatlerce konuşulabilecek kadar nitelikli tanımları olan, sözlüğün en kaliteli yazarlarından. daha çok yazsın, sözlük ahalisi olarak daha çok okuyalım, daha çok faydalanalım.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim