boğaziçi sadece elitistlerin değil milletindir
üniversite hocası olarak yazıyorum. üniversiteler bir an önce milli eğitime ya da teknoloji bakanlığına bağlanmalıdır. aksi halde, belediye başkanı kızları, bakan yeğenleri doluşarak daha da berbat hale gelecek. ki geldi zaten
devamını gör...
othello sendromu
türk erkeklerinin %70'inde olduğunu düşündüğüm sendrom.
gel gör ki bizimkiler normal olanın bu olduğunu sanıyor. ilginç.
gel gör ki bizimkiler normal olanın bu olduğunu sanıyor. ilginç.
devamını gör...
kız yurdunda yaşanan tuhaf olaylar
arkadaşım kil maskesi almıştı 4 arkadaş maskeyi yaptık yüzümüzü yıkadık ve yüzümüz yanıp kızarmaya başlamıştı gece gece hastaneye gittik kil maskesini alan arkadaşıma bir şey olmamıştı bize bakıp ağlıyordu biz serum alırken onu sakinleştirmeye çalışıyorduk .
devamını gör...
kadın
"kadın insandir, biz erkekler insanoglu" neşet ertaş
devamını gör...
normal sözlük kulüp başkanlığı müracaatları
her türlü başkanlığa hazır olduğum kulüplerdir. madem bu solcu arkedeşler görevden kaçıyorlar; o zaman bu vatanın bir sözlüğünün kulüplerinin müdafaası biz vatanseverlerin, milli ve dini şuura sahip serdengeçtilerin görevidir. sosyal medya da dahil olmak üzere vatan görevinden kaçmayan serdengeçtilere selam olsun.
dipnot: 90'lardan beri ey romalılar hitabı gittikçe gidiyor, kardeşim bu kadar mı uzaksınız kendi milletinizden? biz yeri gelince kaynının kardeşinin görümcesinin kızının torununa sarkan anadoluluyuz lan, ne romalısı?
dipnot: 90'lardan beri ey romalılar hitabı gittikçe gidiyor, kardeşim bu kadar mı uzaksınız kendi milletinizden? biz yeri gelince kaynının kardeşinin görümcesinin kızının torununa sarkan anadoluluyuz lan, ne romalısı?
devamını gör...
küçük şeylerle mutlu olmak
sanıldığının aksine çok da faydalı olmayan bir insan özelliği.
küçük şeylerle mutlu olabilen insan hayata diğer insanlardan daha büyük bir mercekle bakar. kıyıda köşede kalmış, kimsenin önemsemediği, alelade şeyleri fark edebilir. peki bu yalnızca mutluluk mu getirir? elbette hayır.
farkındalık her zaman hüsrana daha yakındır. önemsiz kabul edilen ama sizin apaçık ortada olduğunu düşündüğünüz her şey belirli bir zaman sonra sizi diğer insanlardan ayrıştırır. örneğin; hakkında saatlerce konuşabileceğiniz bir konunun "hmm doğru, aynen" gibi susturucu özelliği taşıyan tepkilerle geçiştirilmesi. çok yorucu. çünkü insan her şeyi eşit önemde gördüğünde nelerin anlatmaya değer olduğunu ayırt etmekte zorlanıyor.
benim bununla baş etmek için uyguladığım bir yöntem var. hiç istemesem de insanları beynimde filtreliyorum. kimin neleri konuşmayı sevdiğini/sevmediğini az çok anlayıp onlarla konuşmalarımı belirli bir çerçevenin içinde tutmaya çalışıyorum. "peki senin ne anlatmak istediğinin bir önemi yok mu?" diye soracak olursanız; bunu en çok ben önemsiyorum. kendimle geçirdiğim zamanın kıymetini biliyorum. yazarak, resim yaparak, düşünerek bir şekilde kendimi dinliyor aynı zamanda kendime anlatıyorum. insan ne olursa olsun, hangi şartlarda yaşarsa yaşasın daima yalnızdır ve kendisiyle iyi bir dost olmaktan başka şansı yoktur. bu daha çok küçükken farkına vardığım bir şey.
küçük şeylerle mutlu olabilen insan hayata diğer insanlardan daha büyük bir mercekle bakar. kıyıda köşede kalmış, kimsenin önemsemediği, alelade şeyleri fark edebilir. peki bu yalnızca mutluluk mu getirir? elbette hayır.
farkındalık her zaman hüsrana daha yakındır. önemsiz kabul edilen ama sizin apaçık ortada olduğunu düşündüğünüz her şey belirli bir zaman sonra sizi diğer insanlardan ayrıştırır. örneğin; hakkında saatlerce konuşabileceğiniz bir konunun "hmm doğru, aynen" gibi susturucu özelliği taşıyan tepkilerle geçiştirilmesi. çok yorucu. çünkü insan her şeyi eşit önemde gördüğünde nelerin anlatmaya değer olduğunu ayırt etmekte zorlanıyor.
benim bununla baş etmek için uyguladığım bir yöntem var. hiç istemesem de insanları beynimde filtreliyorum. kimin neleri konuşmayı sevdiğini/sevmediğini az çok anlayıp onlarla konuşmalarımı belirli bir çerçevenin içinde tutmaya çalışıyorum. "peki senin ne anlatmak istediğinin bir önemi yok mu?" diye soracak olursanız; bunu en çok ben önemsiyorum. kendimle geçirdiğim zamanın kıymetini biliyorum. yazarak, resim yaparak, düşünerek bir şekilde kendimi dinliyor aynı zamanda kendime anlatıyorum. insan ne olursa olsun, hangi şartlarda yaşarsa yaşasın daima yalnızdır ve kendisiyle iyi bir dost olmaktan başka şansı yoktur. bu daha çok küçükken farkına vardığım bir şey.
devamını gör...
mutlu eden küçük şeyler
az evvel salçası bol, kallavi bir tost yedim. bir kaç saat götürür beni bu mutluluk.*
devamını gör...
sicario
2015 yapımı aksiyon filmi. yönetmenliğini denis villeneuve, görüntü yönetmenliğini ise roger deakins yapmakta. daha önce de prisoners'ın prodüksiyonunda beraber çalışan bu ikili, iyi bir kimya yakalamış bence. zira sicario'dan sonra blade runner 2049'da da beraber çalışmışlardır. filmin soundtrack'lerinde ise johann johannsson var. kendisini de denis ile başka filmlerde beraber çalışırken gördük. (bkz: arrival)
pek tabii bu üçlüyü bir aksiyon filminin prodüksiyonunda görmek heyecan verici. hele ki johann johannsson müzikleri ve villeneuve filmleri hayranı olan ben için. filmi bilgisayardan izledim maalesef. sinemada görme fırsatım olmadı. o yüzden biraz üzgünüm. büyük ekranda daha kaliteli bir ses ile izlemek çok güzel olurdu.
gelelim oyuncu kadrosuna. emily blunt, josh brolin ve benicio del toro başrollerde. üçünün de oyunculuğunu izlemek ayrı ayrı keyifliydi. emily'nin zaman geçtikçe kafayı sıyırması, benicio'nun soğukkanlılığı, josh brolin'in rahatlığı:)) filme o kadar doğal bir hava katmış ki anlatamam. ama josh brolin'in oyunculuğuna ayrı bir hayran kaldım. o etkileyici ses tonu ile her repliği çok efsane duruyordu. terlikli kahraman!?
filmin bir aksiyon filmi olduğunu söylemiştim. denis villeneuve filmleri genelde durgun tonda geçmesi ile bilinir. bu durgunluk bu filme, abartısız aksiyon sahneleri, doğal oyunculuklar ve harika bir sinematografi olarak yansımış. iyi mi olmuş? bence çok iyi olmuş. bir aksiyon filminde yüz tane bomba patlamadan da gerilim sağlanabiliyormuş, onu gördük. ve yine bunda besteci johann johannsson'un da payı büyük.
ara ara izlediğim nadir filmlerden oldu bu sebeplerle. her izlediğimde ayrı ayrı detaylara takılarak yeni şeyler keşfediyorum hatta.
bundan sonrası biraz spoiler'lı inceleme.
meksika-abd sınırında uyuşturucu karteline ait bir binaya baskında arkadaşlarından birkaçını kaybeden başrol hanım kate'e, kartel'e yapılacak baskında yer almak için bir teklif gelir. pek tabii kendisi kabul eder. bu teklif ise operasyonun başı olan matt'ten gelmiştir. operasyon için yola koyulan ikili uçakla meksika'ya gidecektir. ama uçakta alejandro da vardır. kate ilk başta alejandro'nun kim olduğu hakkında pek fikir sahibi olmasa da pek soru sormaz. olaylar geliştikçe kate, kendisinin sürekli geri plana atıldığını görür ve sorular sormaya başlar. filmin sonuna doğru cevaplarını almaya başlayan kate, kendisinin bu operasyonda sadece bir piyon olduğunu anlar. orada olmasının tek nedeni ise olayları fbi nezdinde legal bir zemine oturtmaktır. bu arada alejandro'nun ise filmde sözle bahsi hiç geçmeyen sicario(medellin) olduğunu öğrenir. alejandro ise bu yola ailesi uyuşturucu baronu tarafından katledildikten sonra girmiştir.
olaylar sona yaklaşırken alejandro, baronu ve ailesini öldürür, kate'e ise olayların tamamen legal olduğunu imzalatan bir kağıt imzalatır. zorla.
senaryoda da gördüğümüz üzere çıkarları uyuşan herkes herkesle çalışıyor. ortada pek etik kalmamış. bir tek bizim kate sütten çıkmış ak kaşık. ama o da piyon işte...
filmin en sevdiğim yanı ise yine sinematografisi oldu. roger deakins bu film için 50-60'ların bilinen yönetmeni jean-pierre melville'den esinlendiğini belirtmiş. peki nasıl tezahür etmiş bu esinlenme; geniş açılar, durgun kamera, uzak ve uzun çekimler ve tek seferde çekilmiş aksiyon sahneleri. çok normal olayları uzun çekimlerle betimlemesi, bizde ister istemez bir beklenti oluşturuyor ve şöyle diyoruz; işte şimdi bişeyler olacak, bu sakinlik hayra alamet değil, kesin önemli bir şey gerçekleşecek!
tabi bu süre uzadıkça gerilim de artıyor. buna filmdeki en iyi örnek otoyol sahnesidir herhalde. trafiğe takılan bir konvoy var, konvoyda önemli bir tutuklu, çevrede eskort polis araçları ve onların da çevresinde birkaç araçta kartelin silahlı adamları. aksiyona girilmeden önce kamerada öyle bir betimleniyor ki o sahne, daha silahlar ateşlenmeden soğuk soğuk terletiyor seyirciyi.
deakins'ın sözleri ile anlatacak olursak; aksiyon yapmaya çalışılmıyor kamerada. aksiyon sadece ve sadece gösteriliyor. iyi bir şekilde.
yine deakins doğal ışıkla çalışmayı seven bir sinematograf olduğundan ötürü, filmdeki renkler de çok doğal, patlamıyor gözünüzde. bazı sahneler için sırf güneş ışığı ile çalıştığı bile söyleniyor. ama iş gece çekimlerine gelince olay karmaşıklaşıyor. zira ortada sadece ay ışığı var.
hatta ve hatta tünel sahnesinde o da yok. peki deakins ne yapıyor? ışık kullanmak yerine filmi gece görüş kamerası ile çekiyor o sekansta.
olmuş mu derseniz, bence harika olmuş. siyah beyaz drone çekimleri ve yer yer kullanılan yeşilimsi gece görüşü, o sekansın ruhunu yansıtıyor. doğal bir gerginlik oluşturuyor.
uzun lafın kısası, ben sevdim filmi. gerçekçi aksiyon sevenler de kaçırmasın derim. umarım villeneuve ve deakins'ı daha pek çok yapımda beraber çalışırken görürüz. rip johann johannsson :(
pek tabii bu üçlüyü bir aksiyon filminin prodüksiyonunda görmek heyecan verici. hele ki johann johannsson müzikleri ve villeneuve filmleri hayranı olan ben için. filmi bilgisayardan izledim maalesef. sinemada görme fırsatım olmadı. o yüzden biraz üzgünüm. büyük ekranda daha kaliteli bir ses ile izlemek çok güzel olurdu.
gelelim oyuncu kadrosuna. emily blunt, josh brolin ve benicio del toro başrollerde. üçünün de oyunculuğunu izlemek ayrı ayrı keyifliydi. emily'nin zaman geçtikçe kafayı sıyırması, benicio'nun soğukkanlılığı, josh brolin'in rahatlığı:)) filme o kadar doğal bir hava katmış ki anlatamam. ama josh brolin'in oyunculuğuna ayrı bir hayran kaldım. o etkileyici ses tonu ile her repliği çok efsane duruyordu. terlikli kahraman!?
filmin bir aksiyon filmi olduğunu söylemiştim. denis villeneuve filmleri genelde durgun tonda geçmesi ile bilinir. bu durgunluk bu filme, abartısız aksiyon sahneleri, doğal oyunculuklar ve harika bir sinematografi olarak yansımış. iyi mi olmuş? bence çok iyi olmuş. bir aksiyon filminde yüz tane bomba patlamadan da gerilim sağlanabiliyormuş, onu gördük. ve yine bunda besteci johann johannsson'un da payı büyük.
ara ara izlediğim nadir filmlerden oldu bu sebeplerle. her izlediğimde ayrı ayrı detaylara takılarak yeni şeyler keşfediyorum hatta.
bundan sonrası biraz spoiler'lı inceleme.
meksika-abd sınırında uyuşturucu karteline ait bir binaya baskında arkadaşlarından birkaçını kaybeden başrol hanım kate'e, kartel'e yapılacak baskında yer almak için bir teklif gelir. pek tabii kendisi kabul eder. bu teklif ise operasyonun başı olan matt'ten gelmiştir. operasyon için yola koyulan ikili uçakla meksika'ya gidecektir. ama uçakta alejandro da vardır. kate ilk başta alejandro'nun kim olduğu hakkında pek fikir sahibi olmasa da pek soru sormaz. olaylar geliştikçe kate, kendisinin sürekli geri plana atıldığını görür ve sorular sormaya başlar. filmin sonuna doğru cevaplarını almaya başlayan kate, kendisinin bu operasyonda sadece bir piyon olduğunu anlar. orada olmasının tek nedeni ise olayları fbi nezdinde legal bir zemine oturtmaktır. bu arada alejandro'nun ise filmde sözle bahsi hiç geçmeyen sicario(medellin) olduğunu öğrenir. alejandro ise bu yola ailesi uyuşturucu baronu tarafından katledildikten sonra girmiştir.
olaylar sona yaklaşırken alejandro, baronu ve ailesini öldürür, kate'e ise olayların tamamen legal olduğunu imzalatan bir kağıt imzalatır. zorla.
senaryoda da gördüğümüz üzere çıkarları uyuşan herkes herkesle çalışıyor. ortada pek etik kalmamış. bir tek bizim kate sütten çıkmış ak kaşık. ama o da piyon işte...
filmin en sevdiğim yanı ise yine sinematografisi oldu. roger deakins bu film için 50-60'ların bilinen yönetmeni jean-pierre melville'den esinlendiğini belirtmiş. peki nasıl tezahür etmiş bu esinlenme; geniş açılar, durgun kamera, uzak ve uzun çekimler ve tek seferde çekilmiş aksiyon sahneleri. çok normal olayları uzun çekimlerle betimlemesi, bizde ister istemez bir beklenti oluşturuyor ve şöyle diyoruz; işte şimdi bişeyler olacak, bu sakinlik hayra alamet değil, kesin önemli bir şey gerçekleşecek!
tabi bu süre uzadıkça gerilim de artıyor. buna filmdeki en iyi örnek otoyol sahnesidir herhalde. trafiğe takılan bir konvoy var, konvoyda önemli bir tutuklu, çevrede eskort polis araçları ve onların da çevresinde birkaç araçta kartelin silahlı adamları. aksiyona girilmeden önce kamerada öyle bir betimleniyor ki o sahne, daha silahlar ateşlenmeden soğuk soğuk terletiyor seyirciyi.
deakins'ın sözleri ile anlatacak olursak; aksiyon yapmaya çalışılmıyor kamerada. aksiyon sadece ve sadece gösteriliyor. iyi bir şekilde.
yine deakins doğal ışıkla çalışmayı seven bir sinematograf olduğundan ötürü, filmdeki renkler de çok doğal, patlamıyor gözünüzde. bazı sahneler için sırf güneş ışığı ile çalıştığı bile söyleniyor. ama iş gece çekimlerine gelince olay karmaşıklaşıyor. zira ortada sadece ay ışığı var.
hatta ve hatta tünel sahnesinde o da yok. peki deakins ne yapıyor? ışık kullanmak yerine filmi gece görüş kamerası ile çekiyor o sekansta.
olmuş mu derseniz, bence harika olmuş. siyah beyaz drone çekimleri ve yer yer kullanılan yeşilimsi gece görüşü, o sekansın ruhunu yansıtıyor. doğal bir gerginlik oluşturuyor.
uzun lafın kısası, ben sevdim filmi. gerçekçi aksiyon sevenler de kaçırmasın derim. umarım villeneuve ve deakins'ı daha pek çok yapımda beraber çalışırken görürüz. rip johann johannsson :(
devamını gör...
infazcı
trevanian tarafından 1972 yılında yazılmış, türkçeye şen süer kaya tarafından çevrilmiş romandır. johnathan hemloc serisinin ilk kitabıdır.
sanat alanında akademik kariyer yapacak kadar incelikli bir suikastçı sizde de merak uyandırıyorsa okumanızı tavsiye ederim. kötü bir çeviri olmasına rağmen yazar öyle ustalıkla olay örgüsünün içine çekiyor ki sizi bir süre sonra o imla ve çeviri hataları gözünüze görünmemeye başlıyor.
"ben aşk, hayat, nüfus patlaması, atom bombaları ve böyle boktan şeyler konusunda şaka yapabilirim, fakat asla bira konusunda şaka yapmam."
sanat alanında akademik kariyer yapacak kadar incelikli bir suikastçı sizde de merak uyandırıyorsa okumanızı tavsiye ederim. kötü bir çeviri olmasına rağmen yazar öyle ustalıkla olay örgüsünün içine çekiyor ki sizi bir süre sonra o imla ve çeviri hataları gözünüze görünmemeye başlıyor.
"ben aşk, hayat, nüfus patlaması, atom bombaları ve böyle boktan şeyler konusunda şaka yapabilirim, fakat asla bira konusunda şaka yapmam."
devamını gör...
hışırtı
türk dil kurumu sözlüğüne göre ince cisimler hışırdarken çıkan sesin adıdır ve duyulduğunda içinde bulunulan duruma göre çok farklı birbirinden bağımsız anlamlar kazanabilir.
sevgilinizle birlikte bir son bahar günü iki tarafı ağaçlık olan ortası toprak bir yolda yürüyorken artık dallarda tutunacak mecali kalmamış yapraklar hışırdarsa eğer bu hışırtı size oldukça romantik ve huzur verici gelebilir.
yalnız başına aynı yolu yürüyorsanız ve aynı sesi hele de geç bir saatte duyduysanız o hışırtı sizi güzel bir korku filmi atmosferine sokabilir. normal bir yürüyüş esnasında yavaş yavaş hızlanmaya, hızlandıkça korkmaya, korktukça daha da hızlanmaya başlayabilirsiniz.
aynı hışırtı sesi tam önemli bir maç izlemek için televizyonu açtığınızda da karşınıza çıkabilir, araba kullandığınız sırada radyoda en sevdiğiniz şarkı başlamışken tünele girerseniz de hışırtı karşınıza çıkabilir.
hışırtı sizi korkuya ya da romantizmin doruklarına taşıyabilecek çok güçlü ama alçak bir sesi anlatan yansıma bir sözcüktür.
yani hışırtının anlamı yanınızda olan kişiye ya da içinde bulunduğunuz duruma göre değişir çünkü hışırtı yansıma bir sözcüktür.
sevgilinizle birlikte bir son bahar günü iki tarafı ağaçlık olan ortası toprak bir yolda yürüyorken artık dallarda tutunacak mecali kalmamış yapraklar hışırdarsa eğer bu hışırtı size oldukça romantik ve huzur verici gelebilir.
yalnız başına aynı yolu yürüyorsanız ve aynı sesi hele de geç bir saatte duyduysanız o hışırtı sizi güzel bir korku filmi atmosferine sokabilir. normal bir yürüyüş esnasında yavaş yavaş hızlanmaya, hızlandıkça korkmaya, korktukça daha da hızlanmaya başlayabilirsiniz.
aynı hışırtı sesi tam önemli bir maç izlemek için televizyonu açtığınızda da karşınıza çıkabilir, araba kullandığınız sırada radyoda en sevdiğiniz şarkı başlamışken tünele girerseniz de hışırtı karşınıza çıkabilir.
hışırtı sizi korkuya ya da romantizmin doruklarına taşıyabilecek çok güçlü ama alçak bir sesi anlatan yansıma bir sözcüktür.
yani hışırtının anlamı yanınızda olan kişiye ya da içinde bulunduğunuz duruma göre değişir çünkü hışırtı yansıma bir sözcüktür.
devamını gör...
bengaripsengüzeldünyaumutlu ile dünyadan uzak
mükemmel ötesi bir playlist. dinleyenler dinlemeyenlere haber versin.
devamını gör...
geceye nazım hikmet'ten bir şiir bırak
ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum...*
devamını gör...
yazarların isimlerinin anlamı
dansöz katili.
devamını gör...
meslek hayatınızda karşılaştığınız çarpıcı olaylar
beni çok etkileyen ve 5 yıldır unutamadığım bir sahnedir.
insan yıllar geçtikçe alışıyor tabi artık normal geliyor ama ben o zamanlar henüz öğrenciyim. o yüzden belki de zihnime yerleşmiş bir sahne var, hiç çıkmıyor ve hala merak ediyorum onu.
7 yaşında bir kız çocuğu, rahim kanseri. çok sevdiği saçları gitmiş. oldukça zayıf ve güçsüz. işte hiç unutamadığım o sahne: parlak rugan kırmızı ayakkabıları var. belli yeni alınmış. ya da hayatı hastanede geçtiğinden eskimemişler. kulak muayenesi yapıyoruz. onun yaşındaki çocuklar kıyameti koparır. ama onun gözlerinden sadece sessizce yaşlar akıyordu. o kadar acılara maruz kalmış küçük bedeni için o kulak muayenesi onun için hiçbir şeydi. o çoktan olgunlaşmış. o 7 yaşındaki kız bana dirayetli olmayı öğretti.
ne oldun küçük kız? öldün mü, yaşıyor musun? eğer bu dünyada değilsen, hiç tanımadığın birinin zihninin bir köşesinde hala yaşıyorsun.
insan yıllar geçtikçe alışıyor tabi artık normal geliyor ama ben o zamanlar henüz öğrenciyim. o yüzden belki de zihnime yerleşmiş bir sahne var, hiç çıkmıyor ve hala merak ediyorum onu.
7 yaşında bir kız çocuğu, rahim kanseri. çok sevdiği saçları gitmiş. oldukça zayıf ve güçsüz. işte hiç unutamadığım o sahne: parlak rugan kırmızı ayakkabıları var. belli yeni alınmış. ya da hayatı hastanede geçtiğinden eskimemişler. kulak muayenesi yapıyoruz. onun yaşındaki çocuklar kıyameti koparır. ama onun gözlerinden sadece sessizce yaşlar akıyordu. o kadar acılara maruz kalmış küçük bedeni için o kulak muayenesi onun için hiçbir şeydi. o çoktan olgunlaşmış. o 7 yaşındaki kız bana dirayetli olmayı öğretti.
ne oldun küçük kız? öldün mü, yaşıyor musun? eğer bu dünyada değilsen, hiç tanımadığın birinin zihninin bir köşesinde hala yaşıyorsun.
devamını gör...
leaky gut sendromu
aşırı inek sütü alımında barsakta enterosit(bağırsak hücresine verilen isim) kaybı sonucu demir, bakır,kalsiyum emilim kusuruna bağlı eksikliği görülen sendromdur.
ilk 6 ay anne sütü dışında bir şey lütfen vermeyelim.
ilk 6 ay anne sütü dışında bir şey lütfen vermeyelim.
devamını gör...
islam’da kadının yeri
kadınların savaş ganimeti olarak erkeklere sunulması, gönderilen dinin inanan çoğunluğunun yobaz ve hanzo olduğunu bilip itaat etmezse döv demesi her şeyi ozetlemiyor mu? şeriat'da kadınlar okuyamaz, çalışamaz mahremi olmadan dışarı çıkamazlar ve çeşit çeşit yasaklar.. kısaca islam'da kadının yeri falan yoktur, erkeğin bir nevi kölesidir ve erkeğe itaat etmek zorundadır.
devamını gör...



