peşkeş çekmek
günümüz türkiyesi'nde özellikle fabrikalar için yapılan eylemdir.
devamını gör...
geceye bir şiir bırak
ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
sevmek için güzele mi bakmalı?
çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?
hırsızlık; para, mal mı çalmaktır?
saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
solması için gülü dalından mı koparmalı?
pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
öldürmek için silah, hançer mi olmalı?
saçlar bağ, gözler silah, gülüş kurşun olamaz mı?
| victor hugo |
dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
sevmek için güzele mi bakmalı?
çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?
hırsızlık; para, mal mı çalmaktır?
saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
solması için gülü dalından mı koparmalı?
pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
öldürmek için silah, hançer mi olmalı?
saçlar bağ, gözler silah, gülüş kurşun olamaz mı?
| victor hugo |
devamını gör...
hiç gelmeyecek birini özlemek
kör kuyularda merdivensiz kalmaktir.
devamını gör...
kendilerine tebliğciler diyen grubun alkol içenleri uyarması
eğer üsluplarında bir sıkıntı yoksa, nazik bir dille bunu demişlerse üzerinde durulmaması gereken bir şey. onlar der sen içmeye devam edersin bu kadar. okuduğum kadarıyla da nazik bir dil kullanmışlar. benimle ters bir yaşam tarzları olsa da bu yüzden bir şey demem. herkes gergin zaten.
devamını gör...
regl ağrısının abartılması
benim bir organımdan her ay kan gelse psikolojim darmadağın olur bence az bile abartılıyor.
düşünsenize bi lütfen.
düşünsenize bi lütfen.
devamını gör...
oruçluyken yemek videoları izlemek
instagram tüm reelsler sanki inadınaymış gibi hep yemek çıkar. siz de canınız çeke çeke izlersiniz.
devamını gör...
bağlaç olan de'yi bitişik ek olan de'yi ayrı yazan kişi
aslında doğrusu çok basittir.
de'yi çıkardığınızda, cümlenin anlam bütünlüğü bozulmuyorsa ayrı yazılır.
ama eğer bozuluyorsa birleşik yazılması gerekir. hemen bir örnek verelim:
- senin kalemin bende. şimdi buradaki de'yi çıkardığımızda, cümlenin anlam bütünlüğü bozulur.
- ben de seni seviyorum. buradaki de'yi çıkardığımızda, gördüğünüz üzere cümlenin anlam bütünlüğü bozulmuyor.
yazmadan önce kafanızda çok ufak bir muhakeme yaparsanız doğru şekilde yazarsınız.
de'yi çıkardığınızda, cümlenin anlam bütünlüğü bozulmuyorsa ayrı yazılır.
ama eğer bozuluyorsa birleşik yazılması gerekir. hemen bir örnek verelim:
- senin kalemin bende. şimdi buradaki de'yi çıkardığımızda, cümlenin anlam bütünlüğü bozulur.
- ben de seni seviyorum. buradaki de'yi çıkardığımızda, gördüğünüz üzere cümlenin anlam bütünlüğü bozulmuyor.
yazmadan önce kafanızda çok ufak bir muhakeme yaparsanız doğru şekilde yazarsınız.
devamını gör...
siyasilerin unutulmayan sözleri
ben haydar bey' e takacağım, haydar bey mehmet bey' e takacak, mehmet bey bana takacak ve yarın gazeteler için haber niteliği olan bir şey çıkacak. - hurşit güneş
ya bi sus be allah' ın belası adam bi sus be! - muharrem ince
ya bi sus be allah' ın belası adam bi sus be! - muharrem ince
devamını gör...
mind your language
1977 yılında ingiltere'de yayınlanmaya başlayan aşırı komik bir sitcom dizisi.
1977-1979 yıllarında yayınlanmış, 1985'te tekrar canlandırılmak istenmiş ama ilk seferki kadar ilgi görememiştir. dizi, ingiltere'ye yeni göç etmiş yetişkinler için açılmış bir akşam dil okulu sınıfında geçmektedir. karakterler çeşitli milletlerden oluşmaktadır. esprileri anlamak için iyi seviyede ingilizce bilmek gerekir. eğer ingilizceniz iyi seviyedeyse bol bol kahkaha atacağınıza garanti verebilirim. soğuk savaş döneminde çekildiği için o dönemdeki doğu-batı gerilimine ait espriler de mevcuttur ki karakterlerden biri çinlidir ve sürekli komünizm propogandası yapmaya çalışmaktadır.
yalnız dizide karakterlerin milliyetleri ile ilgili şakalar da bol bol kullanıldığından günümüzde politik doğruculuk sebebi ile bu tarz bir yapımın yapılması yada televizyonlarda gösterilmesi pek mümkün değildir. örneğin pakistanlı karakterin ten rengi ve pakistan-hindistan çekişmesi malzeme olarak kullanılmıştır. japonların sürekli fotoğraf çekmesi, italyan erkeklerinin çapkınlığı, fransız kadınlarının hafif meşrep olması da öne çıkarılan özelliklerdendir.
ayrıca komşumuz yunanistan'dan ingiltere'ye göç etmiş bir karakter de bulunuyor.
ama içiniz rahat olsun, türk karakter yok. şen kahkahalar dilerim.
1977-1979 yıllarında yayınlanmış, 1985'te tekrar canlandırılmak istenmiş ama ilk seferki kadar ilgi görememiştir. dizi, ingiltere'ye yeni göç etmiş yetişkinler için açılmış bir akşam dil okulu sınıfında geçmektedir. karakterler çeşitli milletlerden oluşmaktadır. esprileri anlamak için iyi seviyede ingilizce bilmek gerekir. eğer ingilizceniz iyi seviyedeyse bol bol kahkaha atacağınıza garanti verebilirim. soğuk savaş döneminde çekildiği için o dönemdeki doğu-batı gerilimine ait espriler de mevcuttur ki karakterlerden biri çinlidir ve sürekli komünizm propogandası yapmaya çalışmaktadır.
yalnız dizide karakterlerin milliyetleri ile ilgili şakalar da bol bol kullanıldığından günümüzde politik doğruculuk sebebi ile bu tarz bir yapımın yapılması yada televizyonlarda gösterilmesi pek mümkün değildir. örneğin pakistanlı karakterin ten rengi ve pakistan-hindistan çekişmesi malzeme olarak kullanılmıştır. japonların sürekli fotoğraf çekmesi, italyan erkeklerinin çapkınlığı, fransız kadınlarının hafif meşrep olması da öne çıkarılan özelliklerdendir.
ayrıca komşumuz yunanistan'dan ingiltere'ye göç etmiş bir karakter de bulunuyor.
ama içiniz rahat olsun, türk karakter yok. şen kahkahalar dilerim.
devamını gör...
sarkık memeli bir kadınla evlenmek
hastalıkta sağlıkta derken, bu yol üzerinde kadın kanser olup memelerini aldırmak zorunda da kalabilir, eğer hayat arkadaşı olamayacak kadar kalibresizseniz, evlilik gibi şeylere hiç bulaşmayın dediğim durum.
kadın çocuk doğurur o zamanda da sarkabilir, yaşa bağlı da yaş geçtikçe sarkabilir.
hiçbir kadının penisinizin boyu, tesislerinizin şekli şle ilgili başlık açıp yorum yapmıyor dikkat ederseniz. haddimizi bilsek ne güzel olur, değil mi?
kadın çocuk doğurur o zamanda da sarkabilir, yaşa bağlı da yaş geçtikçe sarkabilir.
hiçbir kadının penisinizin boyu, tesislerinizin şekli şle ilgili başlık açıp yorum yapmıyor dikkat ederseniz. haddimizi bilsek ne güzel olur, değil mi?
devamını gör...
iq ortalaması düşük ortamlar
nargile kafeler.
devamını gör...
çin yağı
almanlar tarafından yapılan yüksek naneli bir yağdır, eczane ve aktarlardan temin edilebilir 10ml olanı 67 lira civarında satılır baş ağrısı gibi ağrılarda da masaj yoluyla rahatlatır, saunada suyun içine konulup döküldüğünde (lütfen en az fazla 3 damla) bir buz denizine girmişsiniz gibi his uyandırıp 80 derecede üşümenizi sağlar. *
devamını gör...
kitapların pahalı olduğu gerçeği
yine de kenara 5-10 atıp atıp, kargo bedava limitine ulaştığında bu para en uygun siteden alınabilir. bu ülke de pahalı olsalarda çoğu şeyden daha fazla hak ediyor kitaplar ederlerini. bir klişeyle kapamak istiyorum, starbaksss'da bir vanilya şuruplu frapiçino rica ediyimm!, bir off ayılamıyom gangaa star'dan birer shot espresso çakalım! olmuş 15-20 lira.
devamını gör...
isa'nın kefeni
bir süre önce çok tantana kopartılan, isa’ya ait olduğu söylenilen kefendir. ancak yapılan testler sonucunda kefenin 13-14 yy ait olduğu kanıtlandı.
vatikan bunu beğenmedi.
isa’nın yaşadığına dair maddi deliller yoktur, incil dışında. kaldı ki bu sorun hristiyan aleminde de tam olarak yanıt bulamamıştır.
isa gerçekten yaşadı mı? bir efsane mi?
vatikan bunu beğenmedi.
isa’nın yaşadığına dair maddi deliller yoktur, incil dışında. kaldı ki bu sorun hristiyan aleminde de tam olarak yanıt bulamamıştır.
isa gerçekten yaşadı mı? bir efsane mi?
devamını gör...
1 yıl sonraki kendine not
toprağın bol olsun kardeşim.
devamını gör...
ajanda kullanamamak
kendimde en sevmediğim şeylerden birisi sanırım bu. ajanda kullanamamak bana göre normal bir şey çünkü düzgün bi şekilde ajanda kullanan 3-5 kişi gördüm hayatımda ki gidip de tebrik etmişliğim bile var*. ama ben hem düzenli bir şekilde ajanda kullanamayan hem de defter/ajanda almaya bayılan, her gördüğüne atlayan biriyim. evde kullanmadığım bi sürü boş not defterim ya da ajandam var ve nası değerlendirebileceğimi bile bilmiyorum**.
devamını gör...
18 yaşından küçük sözlük yazarları
onların yaşındayken bana hep ''keşke senin yaşında olsamda işte şu kadar borcum olsa, vallahi razı olurdum'' derlerdi. şimdi dönüp bakıyorum da geriye; evet bende çok isterdim o yaş gurubuna dahil olmayı ama borçsuz(gülücük) kıymetini bilin sevgili kardeşlerim. sizin bizden ve bizimde sizden öğreneceğimiz çok şey var. kaleminiz tükenmesin. yazın ha yazın.. sağlıcakla kalın. selamlar
devamını gör...
bakteriyofaj
bakteri katili virüs. ayrıca (bkz: faj)
şimdi efendim, virüs denildiği zaman insan bi tırsıyor. ister istemez korkuyor di mi. bakteriyofajlardan korkmayın. dudağınızı uçuklatan lanet virüs herpes simplex'e lanet okuyabilirsiniz. viral konjunktivit etkeni adenovirusler için küfür dağarcığınızın en etkili silahlarını kullanabilirsiniz. milyonda bir başınıza gelme ihtimali olan subakut sklerozan panensefalit (sspe) etkeni mutant kızamık virüsü için beyninizin kıvrımlarını sonuna kadar zorlayıp henüz günışığı görmemiş sövgü sözcükleri bile üretebilirsiniz.
ama fajlar ayrı. fajlar (teorik olarak) insanlara zarar veren virüsler değil. faj, hayattaki tek gayesi "the one" olarak gördüğü bakterisini bulup onu öldürmektir. aralarındaki aşk böyle sapıkça bir şey, ama doğanın kanunu bu.
şimdi millet, goygoyu biraz kenara bırakıp ciddileşeyim. yandık. cidden yandık. kendi elimizle superbug diye bir şey yarattık ki eyvahlar olsun. çok uzaklarda aramayın, bi 10-15 yıl sonra ufaktan salgın hastalıklar, çaresiz enfeksiyonlar, 19. yüzyıl pandemileri gibi tablolar görmeye başlayacağız. yeryüzü ufaktan plague inc. olacak. kehaneti buraya bıraktım, 2030'da ararsınız artık beni. ben evde vankomisin falan depolamaya başlıyorum ufaktan.
peki bu superbug ne. günlük hayatımızda kullandığımız, elimiz ayağımız olan antibiyotiklere dirençli bakterilerin genel ismi. bu direnç konusunu şuralarda işleyeceğiz: (bkz: mdr) (bkz: xdr) (bkz: pdr) (bkz: antibiyotik direnci) bunları okursunuz daha sonra. burada anlatmayayım.
superbug dediğim adam da derecelere sahip yani. mdr en düşük level, xdr biraz daha palazlanmışı, pdr artık superbugların superbugı. tanrıların tanrısı. manyak güçlü ölüm roketi. o yüzden seviye arttıkça kullanılacak antibiyotiğin vücuda toksik etkileri de artar, hastanın endişesi de. düşen tek şey hayatta kalma şansıdır. ha bir de seçenekleri düşer hastanın. bir noktadan sonra kolistine dirençli superbug çıkar, onu da kolistinle tedavi etmeye çalışırsınız. çünkü ötesi yok. çünkü hiçbişey yapmayıp oturmaktansa bişey yapmalıyım, belki işe yarar düşüncesi her zaman galip gelir. neyse.
biz bu duruma düştük işte. düştük ama niye düştük. çünkü her nezle olan antibiyotik yuttuğu için. doktorlar bilinçsizce antibiyotik reçete ettiği için. bir zamanlar aspirin alır gibi eczaneden elini kolunu sallaya sallaya antibiyotik alabildiğimiz için. bilmediğimiz için. manyak gibi reklamını yapıp halkı özendirdiğimiz için.

şimdi ben size bir iki örnek vereyim ki durumun ciddiyetini daha iyi anlayın.
1. clostridium difficile isimli arkadaşımız çok tatlış olmayan biri. antibiyotiğe bağlı diyarenin baş süphelisi. antibiyotik ve diyare denildiği zaman akla ilk gelen herif işte bu. niye böyle oluyo biliyonuz mu, çünkü antibiyotik doğru-yanlış ya da iyi-kötü seçmez. hedefli değildir. barsaklardaki iyi bakteriyi de silip süpürür kötüyü de. ha bu arada bu kardeşimiz öyle sende bende bulunmayan birisi değil. hepimizde var. ama niye herkeste hastalık yapmıyo ki? di mi ama. herkeste candida albicans da var (maya), ama o da hastalık yapmıyo. öyle her önüne gelen, her istediğinde hastalık yapamaz. salmonella (salmonella typhii. tifo etkeni) yapar mesela. 10 tanesi bir araya gelsin hemen kendi krallığını kurup ortalığın canına okur. ama bunlar daha naif, daha iyi çocuklar salmonellaya kıyasla.
şimdi öncelikle bu adamın normal hali zararsız. bunu enfekte eden bakteriyofaj eğer gelip toksin geni verirse işte o zaman seyredin cümbüşü. bu kardeşimiz 2 tane toksin salgılayıp barsak yapısını bozar, senin o güzelim hücrelerini deler, içine içine emdiği suyu dışarı barsağın içindeki boşluğa (lumen) çıkartır. yaptığı hastalık da psödomembranöz enterokolit diye geçer. aklınızda bulunsun.
biz hasta olduğumuzda hani antibiyotik kullanıyoruz ya, ister doktor versin ister biz bilinçsizce kullanalım çok da fark etmez (eder de, etmez diyelim). hah işte bunun yaşadığı ortamdaki bütün komşularını ortadan kaldırıyosunuz, bu da "buraların ağası benim" diyerek her yere çoğalıyor. bir yandan da toksin üretip barsakları bozuyor, suyunu çıkartıyor resmen. tedavi edilmezse de ölüme kadar götürür. primer tedavisi metronidazol isimli bir antibiyotik, ama buna dirençli türleri de var bu kardeşimizin. yani, sizin çare diye yuttuğunuz şey buna etki etmeyebilir. alttan alttan size bakıp "senin yaptığın atar, benim hayatıma renk katar güzelim" deyip toksin salgılamaya devam eder. metronidazol işe yaramazsa vankomisin ikincil tercihtir. o da işe yaramazsa paniklemeye başlarım ben. vankomisin ve metronidazol çok güçlü antibiyotikler. hele hele vanko, elde avuçtaki son kalelerden. onun çalışmadığı bakteri zaten saygıyı hak eder. sessizce bir köşede ölmeyi bekleyebilirim.
2. acinetobacter baumannii isimli bebeğimiz aslında minnoş bi tipmiş eskiden. toprakta moprakta yaşayan, kendi halinde bir tür. biz bunu alıp, hastanelerde soğuk kanlı seri katile çevirmişiz. niye, çünkü elde avuçta ne varsa üstüne fırlatmışız. zamanla hepsine karşı direnç kazanmış. hepsine abi, hepsine. bütün antibiyotiklere karşı dirençli bakteri mi olur lan. kolistin diye bi ilaç var, yine son çarelerden biri. nefrotoksik ve nörotoksik bişey (tabi öyle hemen değil, yüksek dozlarda öyle). ama birikim diye bir şey de var sonuçta. siz kurtulamadığınız enfeksiyondan geberip gitmek üzereyken sizi yoğun bakıma yatırıp damardan kolistin verdiklerinde öyle tek sefer verip bırakmıyorlar sonuçta. günde bilmemkaç kez, şu kadar gün falan diye günlerce saatlerce vücudunuzda kolistinle dolaşıyorsunuz.
e böbrek de durmuyor. sürekli böbreklerde kolistin süzülecek, sürekli bir maruz kalma olacak. şekere maruz kalan hücreler nasıl ki duyarlılığını kaybedip tip 2 diyabet geliştiriyorsa bence uzun süreli kolistin maruziyeti de nefrotoksik etki edebilir. araştırmak lazım. ben kaos yaratır çekilirim, gerisi sizin işiniz. okuyun.
ayrıca kolistin nasıl çalışır ondan da bahsedeyim ufaktan. deterjan gibi, bütün yağları parçalar. gram negatiflere karşı etkili olarak kullanılır özellikle, çünkü gram negatif bakterinin dışında lipidden bir tabaka var (yağ tabakası. dış membran). gram pozitifte bu yok, peptidoglikan diye başka bir tabaka var. yağ değil yani. kolistin bu dıştaki yağ tabakasını dağıtarak bakterinin stabil yapısını bozuyor, bakteri de işte patlak pörtlek bişeye dönüşüp, iç dış iyon dengesini kaybedip vs vs ölüyor.
düşünmemiz gereken şey şu: gram negatif bakterinin dışında da yağ var benim hücrelerimin dışında da yağ var. acaba benim hücrelerime de zarar verir mi?
konuya geri dönelim. buraya kadar olan kısmı özetlemek gerekirse, bakterilerin antibiyotik direnci aşşşırı aşşırısı artmış durumda ve elimizdeki çareler bitmek üzere. ortaçağ salgınlarına dönmemek için yeni yöntem arıyoruz ve bakteriyofajları tekrar keşfediyoruz.
soru: faj dediğimiz adam virüs değil mi kindred, ya kafayı yer de bize saldırırsa?
cevap: saldırmaz anacım. o kadar büyük kafayı yiyemez. hedeflediği tür x bakterisiyse en fazla ona benzer bir iki bakteriyi daha enfekte edebilir hale gelir.
soru: peki, fajlar bize zarar vermez. süper diyosun, iyi konuşuyosun da, ya bakterilere de zarar veremez hale gelirse? ya bakteri de buna karşı direnç kazanırsa be kuzucum, işte o zaman ne yapcaz?
cevap: güzel soru. şimdik anacım şöyle bir durum var. "oturmak mümkünse ayakta durma, yatmak mümkünse oturma" diye bir söz vardır bilmem bilir misiniz. bakteri de aynı bu mantıkla çalışır. oturmak mümkünse ayakta durmaz. eğer antibiyotikle karşılaşmıyorsa o antibiyotik direnç genini yanında taşımaz, silinir gider. çünkü o gen, dna üzerinde bir yer işgal edecek. bakteri bölündükçe o geni de kopyalayacak, onu kopyalamak için daha fazla kaynak gerekecek, bi de üstüne üstlük o geni üretmek için aminoasit falan harcayacak enerjisini tüketecek. bu şey gibi; pazartesi günü matematik, türkçe ve sosyal dersi varsa ingilizce kitabını götürmezsin okula değil mi? aynı mantık işte. baktın pazartesileri ingilizce yok, kitabını götürme. boşuna enerji harcama, kaynaklarını tüketme. bakteri tam olarak bunu yapar. kullanmadığı genleri siler.
biz antibiyotiklerin işini fajlara verirsek antibiyotik direnç mekanizmaları silinecektir elbet. fajlara direnç kazanamayacaklar mı peki, kazanacaklar elbet. ama söylediğim gibi, antibiyotikle tekrar vurabilir hale geleceğiz.
soru: sevgili kindred, ya ikisine birden direnç geliştirirlerse peki? hem fajlara hem antibiyotiklere dirençli bakteri olamaz mı canım?
cevap: olur tabi, neden olmasın. bal gibi olur hem de. ama fajların antibiyotiklere kıyasla şöyle bir avantajı var: faj, bir virüstür. kendi dna (ya da rna) protein enzim vs gibi bileşenlerine sahip bir şeydir. şey diyorum çünkü canlı mı değil mi hala belli değiller. her enfekte ettikleri hücrede tek bir amaçları var, kendilerini kopyalamak.
burada bir parantez açıp bu işlemle ilgili biraz bilgi vermem gerekiyor. virüsleri de hadi canlı kabul edelim; bütün doğaya baktığımızda canlıların hepsinde bir dna ya da rna var genetik materyal olarak (virüsler dışında herkeste dna var bu arada). bu dna ya da rna, bir çeşit koruma ortamı içindedir (hücre zarı, ya da daha sofistike ismiyle membran). dna bu kılıf içindeki ortamı kontrol eder, çeşitli proteinleri ürettirir, şeker alır içeri, fazla suyu atar, enerji ürettirir, o enerjiyi başka şeyler üretmek için kullanır falan derken bu adam büyür. nihai amacı olan "kendini kopyalama" işine gelir sıra. kendinin tıpatıp aynısını yapabilmesi için, elinde ne varsa ikiye katlaması lazım. dna ise dna, membransa membran, proteinse protein, ribozomsa ribozom... her şey.
virüslerde işte sıkıntı burada başlıyor. dna ya da rna bir genetik materyal var, içinde olduğu koruyucu kılıf var, ama dna'nın kontrol edebileceği bir ortam yok. daha doğrusu protein üretecek bir yapısı yok, ki biz bu yapılara ribozom diyoruz. ribozomu olmayan canlı yaşayamaz gençler, not alın. ortamlarda falan hava atacak bilgi verdim size az önce (bir bilgi daha vereyim, ama bu tamamen benim kişisel spekülasyonum. ribozom da çoğu çevre tarafından organel olarak kabul edilir ama benim de içinde olduğum bir takım çevrelere göre organel değildir. organel, tanım olarak "çevresinden çift tabakalı membran yapısıyla ayrılan, iç ortamı dışından farklı, özelleşmiş hücre içi yapılar" demektir. ribozom dediğimiz adamda membran yok, o yüzden organel sayılmamalıdır. ribozom organelse virüs de canlıdır ulan! hadi bakalım. bunu da ortamlarda söyleyin havanıza hava katın. +10 cool points)
geri dönelim bu kopyalama işine. dna kopyalama için özel bir protein var her canlıda. adı dna polimeraz. bu enzimi de biz ikiye ayırıyoruz aslında. dna-dependent dna polimeraz ve rna-dependent dna polimeraz diye. dna dependent olan bildiğimiz dna polimeraz, dna molekülünü kalıp olarak kullanıp karşısına dna molekülü üreten enzim. diğeri ise, rna-dependent olan, rna molekülünü kalıp olarak kullanarak dna üretiyor. biz buna revers transkriptaz diyoruz, ama bu da dna ürettiği için bir dna polimeraz teknik olarak.
ikisi de dna üretiyor bakın, fakat kullandıkları kalıp farklı. peki hangisi daha iyi? tabii ki dna-dependent olan. neden? çünkü daha gelişmiş canlılarda bulunuyor.
arkadaşlar, evrim çok güzel bir şey. gerçekten bak. bilimin yapısıyla aynı aslında. şöyle düşünün, biz artık ev yapmak için tuğlayı, harcı, kiremiti falan yeniden keşfetmiyoruz her defasında değil mi? hayır. evrim de böyle işliyor. benim başıma bir şey geliyor, hop hemen bunu genlerime yazıyorum (tam olarak böyle değil ama anlaşılması açısından kolay olur böyle anlatmak). misal ben bir bakteriyim, rüzgar aldı götürdü beni, uçtum uçtum uçtum eyjafjallajöküll patlayacakken kenarına kondum. şansa bak ki ben de tam o sırada bölünecekmişim, allahın işi işte. denk gelmiş iki olay. kondum, böündüm, yarım saat sonra yanardağ patladı. ama biz iki kişiyiz artık çünkü bölündüm ben daha az önce. hop, yükselen lavları görünce ben hemen dna polimerazıma 2-3 tane ekstra bişeyler ekliyorum ama benim salak ikiz hiçbir şey yapmadan duruyor. onun polimerazı yüksek sıcaklıktan bozuldu, adam öldü gitti, ama benim yaptığım eklenti sayesinde ben hala sağlam duruyorum. haaa, demek ki bu eklenti bana sıcakta çalışan enzim yapma yeteneği veriyor. "yaz bunu güzel bilgi bu. ilerde lazım olur" deyip ben bunu dna'ya işliyorum, benden sonraki herkese de aktarıyorum bu bilgiyi. hepimiz sıcakta çalışan polimeraza sahibiz artık.
bu kopyalama işlemini yaparken dna polimeraz kullanıyor bütün canlılar dedim ya hani (genetik materyali rna olan virüsler hariç tabi. onlarda ya rna-dependent dna polimeraz var, ya da rna-dependent rna polimeraz), canlının seviyesi arttıkça polimerazının kalitesi de artıyor. bakterinin dna polimerazı insana kıyasla çok daha fazla hata yapıyor. hata yaptıkça da mutasyon meydana geliyor kopyaladığı dna üzerinde.
peki rna polimerazda ne oluyor (rna-dependent rna polimerazdan bahsediyorum). bu hata oranı çok daha kötü. rna-dependent rna polimeraz (sadece virüslerde var) her 1000 nükleotidde 1 hata yaparken insan dna polimerazı 100.000'de 1-2 falan hata yapıyor. kaynak

yukarıda "parantez açıyorum" deyip ayrı bir entryde bahsedebileceğim bir konu olan hata oranını göz önüne alınca çıkartmanız gereken sonuç şu: "virüsler mutasyona uğrar. hem de çok fazla uğrar". evet anacım, virüsler deli gibi mutasyona uğrar ve böylece bakterilerin direnç mekanizmalarından kaçabilirler. şu figür yukarıda anlattığım her şeyi özetliyor aslında.

genom boyutu arttıkça polimeraz hata yapma ihtimali azalır. genom boyutu da canlının gelişmişlik düzeyiyle alakalıdır. ne kadar geişmiş, o kadar büyük genom (rna genom, dna'dan daha küçüktür. bakteri de insandan küçüktür gibi). figürün kaynağı şurası
soru: peki kindredciğim, bu teknoloji dünyada kullanılmaya başlandı mı? ne zaman başlanır? dış minnaklar izin verir mi, farma endüstrisi yolumuza ket vurur mu, sen bu konuda ne düşünüyorsun? (kripto fetöcü sorusu bu. yemezler.)
cevap: evet dünyada bunu kullanan sınırlı yerler var. bildiğim kadarıyla gürcistan bu konuda çok iyi. avrupa'da da sadece polonya'da bir araştırma enstitüsü var. onun dışında dünyada çok da izin verilen bir metod değil.
soru: peki canımcım, herkes kullanabilir mi? yani mesela ülkedeki aşı karşıtları, ilaç kullanmayan tipler, alternatif tıpçılar falan... her "ben ilaç kullanmıyorum, araştırdım, virüsler doğalmış. virüs kullancam ben" diyene bu tedaviler uygulanır mı?
cevap: yine bildiğim kadarıyla hayır. modern tıbbın yetmediği yerde devreye giren, artık hiç çaresi kalmamış insanlara uygulanıyor bu tedavi diye biliyorum ben. zaten gürcistan'da yaşamıyorsanız bu tedaviye ulaşma şansınız yok (amerika'daki birkaç eyalette istisnai yasalar var). e kimse kalkıp ingiltere'den gürcistan'a gitmez sadece ilaç almamak için. yol parası yüzünden pahalıya gelir. hiç çaresi kalmayacak ki anca o zaman evi arabayı satıp gitsin tedavisini alsın. yoksa zaten mantıken de gereksiz. haa, ama sırf bir hafta antibiyotik yutmamak için dünyanın bir ucundan gürcistan'a gelip faj terapi olmayı göze alacak cesaretiniz ve paranız varsa yol açık, yola çık sevgili okuyucu. en kötü ihtimalle batum turu yapar dönersin.
soru: bebiş son bi sorum var. bu bakteriyofajların ilaç gibi kullanılması [faj terapi] diyelim ki yaygınlaştı. sen de diyorsun ki bu adamlar sürekli mutasyon geçiriyor, çok dengesiz adamlar, ama güvendeyiz, bize bulaşmazlar dedin. peki hiç mi yan etkisi yok?
cevap: var tabii güzel kardeşim. bu faj dediğimiz virüs bakterinin içine girip milyor milyar kendinden kopya oluşturur. sonra da bakteriyi patlatır dışarı çıkar o milyorlarca virüs. onlar da gidip başka bakterilere aynısını yapar. burada en fazla korktuğum şey toksik şok. bakteriler parçalandığı zaman ortama toksin yayabilir, bu da toksik şok sendromuna neden olabilir.
bir diğer risk ise, bu fajların üretimi sırasında polimerazları çok hata yapabiliyor demiştim ya hani. yanlışlıkla bakteriden bir parça dna da alabilirler. oradan oraya gen taşıyabilirler yani. mesela corynebacteria diye bir bakteri türü var, toprakta falan yaşayan kendi halinde zararsız adamlar bunlar. insan derisinde, mukozal yüzeylerde falan bile bulunabiliyorlar. ne zaman ki kendine özel fajıyla karşılaşınca (eğer faj da gerekli genleri taşıyorsa) difteroid corynebacter oluyor. yani difteri toksini salgılamaya başlıyor bu adam (hepsi değil tabi, corynebacterium diphteriae türü için konuşuyorum sadece). mümkün değil başka türlü bu toksin genini almıyor bu bakteri. e ben bu adamların üstüne faj atarsam allaaaaah, tam bir gen transferi sirki. böyle riskleri de var.
soru: canımın içi, bu kadar çok şeyi nasıl aklında tutuyorsun? çok zekisin sen ya, tam hayalimdeki insansın. benimle evlenir misin?
cevap: ehe şeyyy... dm'den konuşalım böyle şeyleri. böyle ortalıkta şeyapmayalım, utandım *
not: şuradan da dünya sağlık örgütü'nün 2017'de yayınladığı en tehlikeli superbug listesine bakabilirsiniz.
not 2: şu video aslında dediklerimi güzelce toparlayan bir video. izleyin lütfen.
not 3: ben bu yazıyı 2019 ekimde yazmışım, 2 ay sonra viral salgın çıktı. zaman tahminlerim üzerinde çalışmalıyım.
şimdi efendim, virüs denildiği zaman insan bi tırsıyor. ister istemez korkuyor di mi. bakteriyofajlardan korkmayın. dudağınızı uçuklatan lanet virüs herpes simplex'e lanet okuyabilirsiniz. viral konjunktivit etkeni adenovirusler için küfür dağarcığınızın en etkili silahlarını kullanabilirsiniz. milyonda bir başınıza gelme ihtimali olan subakut sklerozan panensefalit (sspe) etkeni mutant kızamık virüsü için beyninizin kıvrımlarını sonuna kadar zorlayıp henüz günışığı görmemiş sövgü sözcükleri bile üretebilirsiniz.
ama fajlar ayrı. fajlar (teorik olarak) insanlara zarar veren virüsler değil. faj, hayattaki tek gayesi "the one" olarak gördüğü bakterisini bulup onu öldürmektir. aralarındaki aşk böyle sapıkça bir şey, ama doğanın kanunu bu.
şimdi millet, goygoyu biraz kenara bırakıp ciddileşeyim. yandık. cidden yandık. kendi elimizle superbug diye bir şey yarattık ki eyvahlar olsun. çok uzaklarda aramayın, bi 10-15 yıl sonra ufaktan salgın hastalıklar, çaresiz enfeksiyonlar, 19. yüzyıl pandemileri gibi tablolar görmeye başlayacağız. yeryüzü ufaktan plague inc. olacak. kehaneti buraya bıraktım, 2030'da ararsınız artık beni. ben evde vankomisin falan depolamaya başlıyorum ufaktan.
peki bu superbug ne. günlük hayatımızda kullandığımız, elimiz ayağımız olan antibiyotiklere dirençli bakterilerin genel ismi. bu direnç konusunu şuralarda işleyeceğiz: (bkz: mdr) (bkz: xdr) (bkz: pdr) (bkz: antibiyotik direnci) bunları okursunuz daha sonra. burada anlatmayayım.
superbug dediğim adam da derecelere sahip yani. mdr en düşük level, xdr biraz daha palazlanmışı, pdr artık superbugların superbugı. tanrıların tanrısı. manyak güçlü ölüm roketi. o yüzden seviye arttıkça kullanılacak antibiyotiğin vücuda toksik etkileri de artar, hastanın endişesi de. düşen tek şey hayatta kalma şansıdır. ha bir de seçenekleri düşer hastanın. bir noktadan sonra kolistine dirençli superbug çıkar, onu da kolistinle tedavi etmeye çalışırsınız. çünkü ötesi yok. çünkü hiçbişey yapmayıp oturmaktansa bişey yapmalıyım, belki işe yarar düşüncesi her zaman galip gelir. neyse.
biz bu duruma düştük işte. düştük ama niye düştük. çünkü her nezle olan antibiyotik yuttuğu için. doktorlar bilinçsizce antibiyotik reçete ettiği için. bir zamanlar aspirin alır gibi eczaneden elini kolunu sallaya sallaya antibiyotik alabildiğimiz için. bilmediğimiz için. manyak gibi reklamını yapıp halkı özendirdiğimiz için.

şimdi ben size bir iki örnek vereyim ki durumun ciddiyetini daha iyi anlayın.
1. clostridium difficile isimli arkadaşımız çok tatlış olmayan biri. antibiyotiğe bağlı diyarenin baş süphelisi. antibiyotik ve diyare denildiği zaman akla ilk gelen herif işte bu. niye böyle oluyo biliyonuz mu, çünkü antibiyotik doğru-yanlış ya da iyi-kötü seçmez. hedefli değildir. barsaklardaki iyi bakteriyi de silip süpürür kötüyü de. ha bu arada bu kardeşimiz öyle sende bende bulunmayan birisi değil. hepimizde var. ama niye herkeste hastalık yapmıyo ki? di mi ama. herkeste candida albicans da var (maya), ama o da hastalık yapmıyo. öyle her önüne gelen, her istediğinde hastalık yapamaz. salmonella (salmonella typhii. tifo etkeni) yapar mesela. 10 tanesi bir araya gelsin hemen kendi krallığını kurup ortalığın canına okur. ama bunlar daha naif, daha iyi çocuklar salmonellaya kıyasla.
şimdi öncelikle bu adamın normal hali zararsız. bunu enfekte eden bakteriyofaj eğer gelip toksin geni verirse işte o zaman seyredin cümbüşü. bu kardeşimiz 2 tane toksin salgılayıp barsak yapısını bozar, senin o güzelim hücrelerini deler, içine içine emdiği suyu dışarı barsağın içindeki boşluğa (lumen) çıkartır. yaptığı hastalık da psödomembranöz enterokolit diye geçer. aklınızda bulunsun.
biz hasta olduğumuzda hani antibiyotik kullanıyoruz ya, ister doktor versin ister biz bilinçsizce kullanalım çok da fark etmez (eder de, etmez diyelim). hah işte bunun yaşadığı ortamdaki bütün komşularını ortadan kaldırıyosunuz, bu da "buraların ağası benim" diyerek her yere çoğalıyor. bir yandan da toksin üretip barsakları bozuyor, suyunu çıkartıyor resmen. tedavi edilmezse de ölüme kadar götürür. primer tedavisi metronidazol isimli bir antibiyotik, ama buna dirençli türleri de var bu kardeşimizin. yani, sizin çare diye yuttuğunuz şey buna etki etmeyebilir. alttan alttan size bakıp "senin yaptığın atar, benim hayatıma renk katar güzelim" deyip toksin salgılamaya devam eder. metronidazol işe yaramazsa vankomisin ikincil tercihtir. o da işe yaramazsa paniklemeye başlarım ben. vankomisin ve metronidazol çok güçlü antibiyotikler. hele hele vanko, elde avuçtaki son kalelerden. onun çalışmadığı bakteri zaten saygıyı hak eder. sessizce bir köşede ölmeyi bekleyebilirim.
2. acinetobacter baumannii isimli bebeğimiz aslında minnoş bi tipmiş eskiden. toprakta moprakta yaşayan, kendi halinde bir tür. biz bunu alıp, hastanelerde soğuk kanlı seri katile çevirmişiz. niye, çünkü elde avuçta ne varsa üstüne fırlatmışız. zamanla hepsine karşı direnç kazanmış. hepsine abi, hepsine. bütün antibiyotiklere karşı dirençli bakteri mi olur lan. kolistin diye bi ilaç var, yine son çarelerden biri. nefrotoksik ve nörotoksik bişey (tabi öyle hemen değil, yüksek dozlarda öyle). ama birikim diye bir şey de var sonuçta. siz kurtulamadığınız enfeksiyondan geberip gitmek üzereyken sizi yoğun bakıma yatırıp damardan kolistin verdiklerinde öyle tek sefer verip bırakmıyorlar sonuçta. günde bilmemkaç kez, şu kadar gün falan diye günlerce saatlerce vücudunuzda kolistinle dolaşıyorsunuz.
e böbrek de durmuyor. sürekli böbreklerde kolistin süzülecek, sürekli bir maruz kalma olacak. şekere maruz kalan hücreler nasıl ki duyarlılığını kaybedip tip 2 diyabet geliştiriyorsa bence uzun süreli kolistin maruziyeti de nefrotoksik etki edebilir. araştırmak lazım. ben kaos yaratır çekilirim, gerisi sizin işiniz. okuyun.
ayrıca kolistin nasıl çalışır ondan da bahsedeyim ufaktan. deterjan gibi, bütün yağları parçalar. gram negatiflere karşı etkili olarak kullanılır özellikle, çünkü gram negatif bakterinin dışında lipidden bir tabaka var (yağ tabakası. dış membran). gram pozitifte bu yok, peptidoglikan diye başka bir tabaka var. yağ değil yani. kolistin bu dıştaki yağ tabakasını dağıtarak bakterinin stabil yapısını bozuyor, bakteri de işte patlak pörtlek bişeye dönüşüp, iç dış iyon dengesini kaybedip vs vs ölüyor.
düşünmemiz gereken şey şu: gram negatif bakterinin dışında da yağ var benim hücrelerimin dışında da yağ var. acaba benim hücrelerime de zarar verir mi?
konuya geri dönelim. buraya kadar olan kısmı özetlemek gerekirse, bakterilerin antibiyotik direnci aşşşırı aşşırısı artmış durumda ve elimizdeki çareler bitmek üzere. ortaçağ salgınlarına dönmemek için yeni yöntem arıyoruz ve bakteriyofajları tekrar keşfediyoruz.
soru: faj dediğimiz adam virüs değil mi kindred, ya kafayı yer de bize saldırırsa?
cevap: saldırmaz anacım. o kadar büyük kafayı yiyemez. hedeflediği tür x bakterisiyse en fazla ona benzer bir iki bakteriyi daha enfekte edebilir hale gelir.
soru: peki, fajlar bize zarar vermez. süper diyosun, iyi konuşuyosun da, ya bakterilere de zarar veremez hale gelirse? ya bakteri de buna karşı direnç kazanırsa be kuzucum, işte o zaman ne yapcaz?
cevap: güzel soru. şimdik anacım şöyle bir durum var. "oturmak mümkünse ayakta durma, yatmak mümkünse oturma" diye bir söz vardır bilmem bilir misiniz. bakteri de aynı bu mantıkla çalışır. oturmak mümkünse ayakta durmaz. eğer antibiyotikle karşılaşmıyorsa o antibiyotik direnç genini yanında taşımaz, silinir gider. çünkü o gen, dna üzerinde bir yer işgal edecek. bakteri bölündükçe o geni de kopyalayacak, onu kopyalamak için daha fazla kaynak gerekecek, bi de üstüne üstlük o geni üretmek için aminoasit falan harcayacak enerjisini tüketecek. bu şey gibi; pazartesi günü matematik, türkçe ve sosyal dersi varsa ingilizce kitabını götürmezsin okula değil mi? aynı mantık işte. baktın pazartesileri ingilizce yok, kitabını götürme. boşuna enerji harcama, kaynaklarını tüketme. bakteri tam olarak bunu yapar. kullanmadığı genleri siler.
biz antibiyotiklerin işini fajlara verirsek antibiyotik direnç mekanizmaları silinecektir elbet. fajlara direnç kazanamayacaklar mı peki, kazanacaklar elbet. ama söylediğim gibi, antibiyotikle tekrar vurabilir hale geleceğiz.
soru: sevgili kindred, ya ikisine birden direnç geliştirirlerse peki? hem fajlara hem antibiyotiklere dirençli bakteri olamaz mı canım?
cevap: olur tabi, neden olmasın. bal gibi olur hem de. ama fajların antibiyotiklere kıyasla şöyle bir avantajı var: faj, bir virüstür. kendi dna (ya da rna) protein enzim vs gibi bileşenlerine sahip bir şeydir. şey diyorum çünkü canlı mı değil mi hala belli değiller. her enfekte ettikleri hücrede tek bir amaçları var, kendilerini kopyalamak.
burada bir parantez açıp bu işlemle ilgili biraz bilgi vermem gerekiyor. virüsleri de hadi canlı kabul edelim; bütün doğaya baktığımızda canlıların hepsinde bir dna ya da rna var genetik materyal olarak (virüsler dışında herkeste dna var bu arada). bu dna ya da rna, bir çeşit koruma ortamı içindedir (hücre zarı, ya da daha sofistike ismiyle membran). dna bu kılıf içindeki ortamı kontrol eder, çeşitli proteinleri ürettirir, şeker alır içeri, fazla suyu atar, enerji ürettirir, o enerjiyi başka şeyler üretmek için kullanır falan derken bu adam büyür. nihai amacı olan "kendini kopyalama" işine gelir sıra. kendinin tıpatıp aynısını yapabilmesi için, elinde ne varsa ikiye katlaması lazım. dna ise dna, membransa membran, proteinse protein, ribozomsa ribozom... her şey.
virüslerde işte sıkıntı burada başlıyor. dna ya da rna bir genetik materyal var, içinde olduğu koruyucu kılıf var, ama dna'nın kontrol edebileceği bir ortam yok. daha doğrusu protein üretecek bir yapısı yok, ki biz bu yapılara ribozom diyoruz. ribozomu olmayan canlı yaşayamaz gençler, not alın. ortamlarda falan hava atacak bilgi verdim size az önce (bir bilgi daha vereyim, ama bu tamamen benim kişisel spekülasyonum. ribozom da çoğu çevre tarafından organel olarak kabul edilir ama benim de içinde olduğum bir takım çevrelere göre organel değildir. organel, tanım olarak "çevresinden çift tabakalı membran yapısıyla ayrılan, iç ortamı dışından farklı, özelleşmiş hücre içi yapılar" demektir. ribozom dediğimiz adamda membran yok, o yüzden organel sayılmamalıdır. ribozom organelse virüs de canlıdır ulan! hadi bakalım. bunu da ortamlarda söyleyin havanıza hava katın. +10 cool points)
geri dönelim bu kopyalama işine. dna kopyalama için özel bir protein var her canlıda. adı dna polimeraz. bu enzimi de biz ikiye ayırıyoruz aslında. dna-dependent dna polimeraz ve rna-dependent dna polimeraz diye. dna dependent olan bildiğimiz dna polimeraz, dna molekülünü kalıp olarak kullanıp karşısına dna molekülü üreten enzim. diğeri ise, rna-dependent olan, rna molekülünü kalıp olarak kullanarak dna üretiyor. biz buna revers transkriptaz diyoruz, ama bu da dna ürettiği için bir dna polimeraz teknik olarak.
ikisi de dna üretiyor bakın, fakat kullandıkları kalıp farklı. peki hangisi daha iyi? tabii ki dna-dependent olan. neden? çünkü daha gelişmiş canlılarda bulunuyor.
arkadaşlar, evrim çok güzel bir şey. gerçekten bak. bilimin yapısıyla aynı aslında. şöyle düşünün, biz artık ev yapmak için tuğlayı, harcı, kiremiti falan yeniden keşfetmiyoruz her defasında değil mi? hayır. evrim de böyle işliyor. benim başıma bir şey geliyor, hop hemen bunu genlerime yazıyorum (tam olarak böyle değil ama anlaşılması açısından kolay olur böyle anlatmak). misal ben bir bakteriyim, rüzgar aldı götürdü beni, uçtum uçtum uçtum eyjafjallajöküll patlayacakken kenarına kondum. şansa bak ki ben de tam o sırada bölünecekmişim, allahın işi işte. denk gelmiş iki olay. kondum, böündüm, yarım saat sonra yanardağ patladı. ama biz iki kişiyiz artık çünkü bölündüm ben daha az önce. hop, yükselen lavları görünce ben hemen dna polimerazıma 2-3 tane ekstra bişeyler ekliyorum ama benim salak ikiz hiçbir şey yapmadan duruyor. onun polimerazı yüksek sıcaklıktan bozuldu, adam öldü gitti, ama benim yaptığım eklenti sayesinde ben hala sağlam duruyorum. haaa, demek ki bu eklenti bana sıcakta çalışan enzim yapma yeteneği veriyor. "yaz bunu güzel bilgi bu. ilerde lazım olur" deyip ben bunu dna'ya işliyorum, benden sonraki herkese de aktarıyorum bu bilgiyi. hepimiz sıcakta çalışan polimeraza sahibiz artık.
bu kopyalama işlemini yaparken dna polimeraz kullanıyor bütün canlılar dedim ya hani (genetik materyali rna olan virüsler hariç tabi. onlarda ya rna-dependent dna polimeraz var, ya da rna-dependent rna polimeraz), canlının seviyesi arttıkça polimerazının kalitesi de artıyor. bakterinin dna polimerazı insana kıyasla çok daha fazla hata yapıyor. hata yaptıkça da mutasyon meydana geliyor kopyaladığı dna üzerinde.
peki rna polimerazda ne oluyor (rna-dependent rna polimerazdan bahsediyorum). bu hata oranı çok daha kötü. rna-dependent rna polimeraz (sadece virüslerde var) her 1000 nükleotidde 1 hata yaparken insan dna polimerazı 100.000'de 1-2 falan hata yapıyor. kaynak

yukarıda "parantez açıyorum" deyip ayrı bir entryde bahsedebileceğim bir konu olan hata oranını göz önüne alınca çıkartmanız gereken sonuç şu: "virüsler mutasyona uğrar. hem de çok fazla uğrar". evet anacım, virüsler deli gibi mutasyona uğrar ve böylece bakterilerin direnç mekanizmalarından kaçabilirler. şu figür yukarıda anlattığım her şeyi özetliyor aslında.

genom boyutu arttıkça polimeraz hata yapma ihtimali azalır. genom boyutu da canlının gelişmişlik düzeyiyle alakalıdır. ne kadar geişmiş, o kadar büyük genom (rna genom, dna'dan daha küçüktür. bakteri de insandan küçüktür gibi). figürün kaynağı şurası
soru: peki kindredciğim, bu teknoloji dünyada kullanılmaya başlandı mı? ne zaman başlanır? dış minnaklar izin verir mi, farma endüstrisi yolumuza ket vurur mu, sen bu konuda ne düşünüyorsun? (kripto fetöcü sorusu bu. yemezler.)
cevap: evet dünyada bunu kullanan sınırlı yerler var. bildiğim kadarıyla gürcistan bu konuda çok iyi. avrupa'da da sadece polonya'da bir araştırma enstitüsü var. onun dışında dünyada çok da izin verilen bir metod değil.
soru: peki canımcım, herkes kullanabilir mi? yani mesela ülkedeki aşı karşıtları, ilaç kullanmayan tipler, alternatif tıpçılar falan... her "ben ilaç kullanmıyorum, araştırdım, virüsler doğalmış. virüs kullancam ben" diyene bu tedaviler uygulanır mı?
cevap: yine bildiğim kadarıyla hayır. modern tıbbın yetmediği yerde devreye giren, artık hiç çaresi kalmamış insanlara uygulanıyor bu tedavi diye biliyorum ben. zaten gürcistan'da yaşamıyorsanız bu tedaviye ulaşma şansınız yok (amerika'daki birkaç eyalette istisnai yasalar var). e kimse kalkıp ingiltere'den gürcistan'a gitmez sadece ilaç almamak için. yol parası yüzünden pahalıya gelir. hiç çaresi kalmayacak ki anca o zaman evi arabayı satıp gitsin tedavisini alsın. yoksa zaten mantıken de gereksiz. haa, ama sırf bir hafta antibiyotik yutmamak için dünyanın bir ucundan gürcistan'a gelip faj terapi olmayı göze alacak cesaretiniz ve paranız varsa yol açık, yola çık sevgili okuyucu. en kötü ihtimalle batum turu yapar dönersin.
soru: bebiş son bi sorum var. bu bakteriyofajların ilaç gibi kullanılması [faj terapi] diyelim ki yaygınlaştı. sen de diyorsun ki bu adamlar sürekli mutasyon geçiriyor, çok dengesiz adamlar, ama güvendeyiz, bize bulaşmazlar dedin. peki hiç mi yan etkisi yok?
cevap: var tabii güzel kardeşim. bu faj dediğimiz virüs bakterinin içine girip milyor milyar kendinden kopya oluşturur. sonra da bakteriyi patlatır dışarı çıkar o milyorlarca virüs. onlar da gidip başka bakterilere aynısını yapar. burada en fazla korktuğum şey toksik şok. bakteriler parçalandığı zaman ortama toksin yayabilir, bu da toksik şok sendromuna neden olabilir.
bir diğer risk ise, bu fajların üretimi sırasında polimerazları çok hata yapabiliyor demiştim ya hani. yanlışlıkla bakteriden bir parça dna da alabilirler. oradan oraya gen taşıyabilirler yani. mesela corynebacteria diye bir bakteri türü var, toprakta falan yaşayan kendi halinde zararsız adamlar bunlar. insan derisinde, mukozal yüzeylerde falan bile bulunabiliyorlar. ne zaman ki kendine özel fajıyla karşılaşınca (eğer faj da gerekli genleri taşıyorsa) difteroid corynebacter oluyor. yani difteri toksini salgılamaya başlıyor bu adam (hepsi değil tabi, corynebacterium diphteriae türü için konuşuyorum sadece). mümkün değil başka türlü bu toksin genini almıyor bu bakteri. e ben bu adamların üstüne faj atarsam allaaaaah, tam bir gen transferi sirki. böyle riskleri de var.
soru: canımın içi, bu kadar çok şeyi nasıl aklında tutuyorsun? çok zekisin sen ya, tam hayalimdeki insansın. benimle evlenir misin?
cevap: ehe şeyyy... dm'den konuşalım böyle şeyleri. böyle ortalıkta şeyapmayalım, utandım *
not: şuradan da dünya sağlık örgütü'nün 2017'de yayınladığı en tehlikeli superbug listesine bakabilirsiniz.
not 2: şu video aslında dediklerimi güzelce toparlayan bir video. izleyin lütfen.
not 3: ben bu yazıyı 2019 ekimde yazmışım, 2 ay sonra viral salgın çıktı. zaman tahminlerim üzerinde çalışmalıyım.
devamını gör...
sofie'nin dünyası
felsefeye önyargıyla bakan sıkıcı işler bunlar diyen insanlar için alın da görün felsefe de eğlenceli olabilir dedirttiren kitap.
devamını gör...