kafaperest t: kafa sözlüğe taparcasına kısa sürede bağlanan, fazla ehemmiyet veren*

baktım başka şeyle uğraşırken bile turuncu ekran gözlerimin önünde, tanımlar sanki ekran akışında değil de beynimde akıyor, her birini yakalamaya çalışıyorken buluyorum kendimi. ‘böyle olmaz’ dedim sonra yaşamanınacemisi, bir yığın perestliğin vardı birde bunu mu ekledin hayatımıza? dünyaperestliğin, eşyaperestliğin, sözcükperestiğin, gezmeperestliğin yetmezmiş gibi birde kafaperestlik mi çıktı? bir şeyi de tadında bırak, yok arkadaş olmuyor, başka şey yazarken tanım odaklı çalışıyor beynim, suya yazı yazarken buluyorum kendimi. en büyük büyünün sözcük olduğuna inandığım için, alamet-i farikam da diğerkamlık (diğer insanların hislerini en az kendi hisleri kadar merak eden anlamında kullanılmıştır) olduğu için ve iyi bir kelime dilencisi olduğum için o kadar çok vakit geçirdim ki şu bir haftada kafa dünyasında tamam diyip kenara çekiliyorum çok kısa sürdü bu muydu diyeceksiniz, yetersiz olmamak, yeterlilik seviyesine ulaşıp öyle gelmek için şimdilik veda edelim.

her bir yazarın sözcüğüne sağlık keyifle okudum, harflerden, sözcüklerden oluşmuş şatolarınız arasında dolaşmak çok güzeldi, şimdilik hoşçakalın

bir tatlı huzur aldık ve gidelim.
devamını gör...

ıstiklal caddesinde bir sokak
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bir topluluğa sorgusuzca bir şey yaptırmak istiyorsan onları kendi isteklerinin aslında onların arzuları olduğuna inandır, inandır ve ne yaptıklarının farkında olmadan yalnızca zavallı bir biçimde bir şeye hizmet ettiklerine ve bunun bir başarı olduğuna inansınlar. kitabın kapağını kapattığımda aklımda dönen düşünceler açıkça buydu. günde saatlerce çalışıp eve döndüğünde ne düşünürsün? yatıp uyumaktan veya biraz yemek yemekten başka aklına ne gelirdi? vaktini düşünmeye ayıramayacak kadar seni yoran bir sistemin içinde çürüyüp gidiyorsun. buna karşı çıkmaktan da korkuyorsun çünkü tek başına sesini çıkarman kovulmaktan başka bir işe yaramayacak ama zaten buna ses çıkarması gereken tek sen değilsin.

insanın gelişmesinin önünde koca bir duvar gibi dikilen şey tamamen bu çalışma saatleridir diyor paul lafargue, makineleşmenin büyük bir canavar olmadığını aslında insana onlarca zaman kazandırabileceğini ve büyük bir tutkuyla saatlerimizi ayırdığımız işlerin aslında bu zamandan çok daha kısa bir sürede yapılabileceğinden söz ediyor ki her cümlesine kadar haklı. özünde sadece oyunu kuranlara değil büyük bir keyif ve aldanmışlık ile onu oynamaya devam edenlere de bir eleştiri hatta belki en çok onlara.


“tous nos produits sont adultérés pour en faciliter l'écoulement et en abréger l'existence. notre époque sera appelée l'âge de la falsification, comme les premières époques de l'humanité ont reçu les noms d'âge de pierre, d'âge de bronze, du caractère de leur production. des ignorants accusent de fraude nos pieux industriels, tandis qu'en réalité la pensée qui les anime est de fournir du travail aux ouvriers, qui ne peuvent se résigner à vivre les bras croisés. ces falsifications, qui ont pour unique mobile un sentiment humanitaire, mais qui rapportent de superbes profits aux fabricants qui les pratiquent, si elles sont désastreuses pour la qualité des marchandises, si elles sont une source intarissable de gaspillage du travail humain, prouvent la philanthropique ingéniosité des bourgeois et l'horrible perversion des ouvriers qui, pour assouvir leur vice de travail, obligent les industriels à étouffer les cris de leur conscience et à violer même les lois de l'honnêteté commerciale.”
devamını gör...

yeni, bikaç ay önce müslüman olmuş, önce sert, dindarlığın bi tür akıl hastalığı olduğunu, dindar insanların zorla iyileştirilmeleri gerektiğini savunan bir ateistken zamanla, yıllar içinde yumuşamış, bütün kavgalarda kendini saçma bi şekilde müslümanları savunurken bulan biri olarak, hatta; "ben değilsem allah kim" diyebilecek kadar azmışken, hiç haddim değil bu gibi konularda konuşmak yazmak vs ama acıma, adalet, şefkat gibi kavramları allah gibi devasa bir yapı'nın bizim idrak ettiğimiz haliyle, henüz biz bile bu kavramlar üzerinde tam uzlaşamamış hatta kullanım pratiklerini standarda kavuşturamamışken algılayıp uygulaması komik olurdu. allah neden allahtır? en temelde bizim ve bize dair olanların üzerinde olması onu tanımlar. sonra bu tanım bile eksik gelir çünkü tanımlamak bile yeterli değildir.

acıma, şefkat, merhamet gibi kavramlar ve diğerleri insanın insanla olan ilişkisini düzenler. insanın insanla olan ilişkisinde allah yüksek bir bilincin hakemidir. sabiti belirler ve seyreder. bilhassa kuran sınırları çok keskin belirlenmiş bir ölçülülüğün kitabıdır. kuran'ın hakikaten en belirgin özelliği ölçülülüktür. abartmaz, uçlara savrulmaz, kendinden geçirtmez, saf gerçeği, pürüzlü gerçeği, mutlak bir bilginin en işlevsel hale gelebileceği kadar zorlar. gerçeğin dışında neredeyse hiçbir şey kuran'ın ilgi alanı değildir. kuran sınırları içerisinde insan da yalnızla gerçeğin dünyasındaki insan olmanın büyük kahrından sorumludur. kuran'ın allahı, insanı, aşılması zor gibi görünen nihilist duvarını yıkmaya yöneltir. "her zorlukta bir kolaylık vardır"ın sebebi bile budur. kolay'a yığılan avam, oradaki kolaylığı sömürür, değersizleştirir, ama zor'un el değmemişliği kendi içinde çok eşsiz bir bilgiyi, bir yeni olma halini saklar. zor'un kendi içindeki esnekliği insan aklını çok tahrik eder. ihtimal arama bulma, sebep sonuç ilişkisi kurma, yeniden düşünme, yıkma bi daha yapma gibi yüksek nitelikler sadece idmanla kazanılır. zor'un bile çekici kılındığı ve direkt hedef gösterildiği, biraz sabredildiğinde zor'da bile insana yönelik müthiş hazların varolduğu bilgisi çok seçkin ve sürekli doğrulanan bir bilgidir. kuran, ona inananı diğer insanlardan ayrıştıran bir bilinçle tekrar yapılandırır. allah insanı yaratmakla yetinmez. bir de ona yeniden kendini kurma vazifesi verir. kişinin kendisini yapılandırılacağı bilgi kuran'dadır ama kişi bu ikili süreci bilmek, fark etmek zorundadır. kuran'da, son derece işlevsel olmasına rağmen; "böyle gelmiş böyle gider"in izi, bu kolaycılık asla bulunmaz örneğin. değişim, kuran'ın ilk büyük iddiasıdır. devrimselliğinden katiyen taviz vermeyen bu kitap, devrimsel olma niteliğini insanın sürekli düştüğü hataların asla tamamen yok olamayacağı keskinliğiyle bir sınanma sebebi kılar. insan çok zor değişir ve kuran bu zorluğa insanı aşık etmiştir. yüksek bir çabanın, yüksek bir olma gayretinin, yüksek bir kabulün dışında hiçbir ama hiçbir alternatif sunulmaz insana kurtulması için. bir sihirli değnek asla ama asla size değmeyecektir. karanlık geceler, bunalımlar, iniş çıkışlar, yardım çığlıkları, krizler, vazgeçişler, hatalar ve milyonlarca diğer şans, insanın değişim hizmetine sunulmuştur. en mükemmel halinize dönüşürken allah bu dönüşümde resmen emeğiniz olsun ister. sizinle o, sizi yaratmış olmasına rağmen bir iş birliğine girişir. size tenezzül eder. allahın tenezzül ettiği şey yücelir. insansa tenezzül ettiği şeyle sınanır. farkımız burada. o, bu yüzden allah.

miskinliği, şüpheciliği, aşırılığı, bencilliği, ayak kaydırmayı, mal biriktirmeyi, dedikoduyu, herhangi bir şeyden çok korkmayı, evlat bile olsa herhangi bir şeye çok bağlanmayı, yeryüzünde dağları yaratmış gibi kibirle dolanmayı, garip ki meraksızlığı, eş dost kayırmayı, lanetlemeyi, sövmeyi, doğruyu örtüp gizlemeyi, direkt ve dolaylı yoldan yasaklayan bir allah, bu yasaklardan önce muhatabı sonra bu yasakların mağdurlarını korurken, insanın zaaflarını bilmiyor olamayacağı gibi, onları derinden bilmenin garip eminliğiyle kuran'ı çok sert bir netlikte sınırlar. insan olarak biz bu zaaflardan arınarak dönüşümümüzü tamamlamaya ve nasıl olmamız gerektiğine dair bilgiyi neredeyse sürekli kuran'da görürüz. hangi saik ve pratiklerle belirleneceğimiz afilli cümlelerle değil sanki başını okşayan bir ihtiyarın seksen yıllık bilgisiyle bize açık açık söylenir. "yapma" denir, "öyle bakma" denir, "öyle düşünme" denir, "öyle sanma" denir.

kuran'ın inşa etmek istediği insan profili öyle belirgindir ki aslında. bu belirginlik ürkütücüdür. kötüye katiyen ama katiyen fırsat vermeden tüm; "böyle olun"lar, aksi düşünüldüğünde ve sonuçları incelendiğinde yegane tercih sebebidir. kuran'ın; "böyle olun"ları örtük ve açık bir biçimde hem detaylarda hem genel omurgada gerçekliğin en görünür hallerini işaret eder. vıcık vıcık bir optimizmdense ölüm bilgisi, buram buram bir nihilizmdense teskin, her şeyin geçeceği bilgisi... kuran iki uçtan da insanı korur. iki uç da insan aklının derin sorunlarının çarpık ürünüdür. optimist gördüğü gerçeği görmezden geleceği sahte sebepleri özenle ve bıkmadan kutsar, nihilistse gerçeğin en pürüzlü halini mutlak kılacağı bir ev yapar düşüncelerinden ve orayı sonsuz doğrunun mülküymüş gibi sahiplenir. biri geçici aydınlığa, diğeri bitmez bir karanlığa sığınır.

oysa inandığımız allah hem gecenin sessiz karanlığının allahıdır hem çiçekler açan gündüzün allahı. o hem gecenin soğuk boşluğunun, orada öylece duran hayvan leşlerinin, aksakların, körlerin, dilsizlerin, acıtıcı kayıtsızlığının, ölümlü güzelliğinin, solgun sertliğinin, kimsesizliğinin allahıdır hem gündüz çiçeklerinin, ışıl ışıl orada duran güneşinin, sıcağının, hasretinin, neşesinin, heyecanının, haklı yorgunluğunun allahı.

ikisinin de allahı aynıdır. biri diğerinin yokluğunda ortaya çıkmaz. gece de gündüz gibi aynı allahın eseridir. bu karanlık ve aydınlık taraf arasında bir seçim yapma eşiğindeyken, öfkeli bir ateistken ve dindarları kamplara tıkma hayalleri kurarken ve şöyle demiştim; "habil gibi allahı tarafından sevilmeyi bekleyen rezil bir miskinlikten, rezil bir teslimiyetten, rezil bir imandansa ben kabil'in habil'i gerçeklikle yüzleştiren sert vicdanı, kafasını şevkle ezen güçlü taşı, onu geberten kutsal eli olmak isterim. kabil habil'in kahramanıdır. onu geberterek inandığı allahtan kurtarmıştır."

kabil'i habil'den ayıran tek şey küçücük bir irkilmedir. biri canidir diğeri kurban. ama onları yaratan irade tümden bu iki halden üstündür. bu iki halden üstünlüğü onu yine tanımlamaz ama tanımlarımızın sınırlarını zorlamamız gerektiğine bizi alıştırır. allahı birbirimizi anladığımız ve sevdiğimiz ve iletiştiğimiz pratiklerle anlayamayız.

allah korkutmaz. allah kafa kestirmez. allah dövdürmez. allah sövdürmez. allah boğdurmaz. allah hapsetmez. allah bağırmaz. allah çatık kaşla bakmaz.

peygamberini bile diğer tüm insanların örnek alacağı bir dipten seçerek yükselten, zaman zaman onu bile; "kendine gel" diye uyarabilen, onu bile sınayan, onun çocuklarını bile kayırmayan, insanı kardeşlik büyük kategorisinde birbirine muhtaç kılan ama bireyselliğini kaybetmemesi, sürüden ayrılabilmeye cesaret etmesi için yüreklendiren, resmen bazen gitmeyi, dinlenmeyi, tekrar düşünmeyi, öyle sanmamayı, iyi niyeti çok çocukça bir ikazla öğütleyen, müthiş bir affedicilikle, müthiş bir endişeyle, müthiş bir hassasiyetle insanı tekrar tekrar yapılandıran bir allah iyinin ya da kötünün sınırlarında iyi ya da kötüden ibaret değildir. allah bu yüksek kavramların üzerindedir. iyiden ve kötüden yüksek olan tek kavram adalettir. allah da adildir. en belirgin özelliği, iyiliği ve kötülüğünden ziyade bence adil olması. adil de acımasız olamaz.

uzatmayayım ama peygamberine; "senin kalbini temizlemedik mi? belini büken derdinden seni kurtarmadık mı? adını yüceltmiş değil miyiz?" diye soran, onu gökten indirmediğini, öylece ortaya salmadığını, onun da süreçlerden geçtiğini ve geçmeye devam edeceğini söyleyen bir allah, acımasızlık gibi keskin bir tavrı nasıl takınsın? insana şans veren, onu sınayan, onu ait olduğu yüceliğe doğru sürükleyen bir allah nasıl kesip atar? nasıl baş ezer? nasıl taş yağdırır? allah her şeyin karnıdır. her şeyin karnı da sevgidir.

o yüzden ben açıkçası allahı beynin ve kalbin aynı anda anlaması gerektiğini düşünüyorum. beynin ve aklın aynı anda ulaştığı bilgi, aşırılıklarından, romantizminden, saçmalığından arınıyor. en saf haliyle orada duruyor ve göz kırpıyor. kapkara topraktan rengarenk çiçekler çıkartmayı akıl edebilen bir deha, böylesi derin bir boşluğun içinde debelenen insanı yalnızlığı bile yaratmış olmanın gücüyle nasıl yalnız bıraksın? ona neden zulmetsin? onu neden ezsin, neden itip kaksın, neden aç bıraksın, neden sevmesin? dediğim gibi allah sevgidir. yani bence.
devamını gör...

en ilginç bulduğum mitolojik öykü, apollon'un yarışmayı kaybettikten sonraki gazabı bugünün müzik tanrılarının tavırlarına miras kalmış gibi adeta.* bu efsanenin resimlerle anlatılan bir versiyonu afyon karayolunda yanılmıyorsam dinar/suçıkan tarafına kare kare resmedilmişti belediye tarafından, ankara-izmir arası yolculuklarda oradan geçerken canlı bir çizgi roman etkisi yaratırdı. * keza pan'ın da suçıkan tarafında yaşadığı rivayet edilir.
birçok romana, tabloya ve tiyatro oyununa ilham olan zavallı midas'ın hikayesini türkçede en iyi anlatan güngör dilmen olsa gerek. şöyle bir radyo tiyatrosunda efsane isimlerden dinlemek için:
devamını gör...

"zenginler fakirlere tanrıdan başka bir şey bırakmadılar."
(bkz: friedrich nietzsche)
devamını gör...

o uyuşturucu değil, pudra şekeri idi .
devamını gör...

yetenekli bir aktör, yakışıklı-karizmatik bir adam ve sin city'deki hartigan performansını bir kenara koyup da konuşacak olursak; güçlü bir sesi ve acayip bir sahne performansı vardır.

herif söylüyor. herif çalıyor:
devamını gör...

paralel evrenlerin basit bir mantığı vardır.

öncelikle bilmemiz gereken şeyler var.

- sonsuz şişme

- sicim teorisi

- hızlanarak genişleme olarak açıklanabilecek karanlık enerji

tüm bunlar çoklu evreni oluşturur. basitçe şöyle anlatabiliriz.

büyük patlama araştırılırken evrenin genişleme oranı hesaplanıyor. bu oran hesaplanırken evrenin başlangıç ortamında yerçekiminin tersine işlemiş olacağı bilgisine ulaşılıyor. yer itimi nesneleri birbirine çekmek yerine hepsini itiyor ve genişlemeye neden oluyor. bunun çok uzun zaman içinde gerçekleşeceğini düşünebilirsiniz ama durum tam tersi. gözümüzü açıp kapattığımız o sürenin milyarda birinin milyarda birinin tiriminiminimin süresinden bahsediyoruz. bu kısacık an içinde uzay genişledi, soğudu ve gezegenler ortaya çıktı. buna şişme teorisi diyoruz.

şişme teorisinde bahsettiğim şişme denilen bu durum sürekli yeni gezegenler ortaya çıkarıyor. dünya'yı oluşturan büyük patlama benzersiz değil ve teoriye göre sürekli yaşanıyor. bu da yeni gezegenlerin ortaya çıkmasına neden oluyor.

kuantum mekaniği teorisinde ise mikroskobik incelemeler yapılır. uzayda mikro faaliyetlerin ürettiği enerji incelenir ve bu enerji epey geniş bir alanı kaplar.

sicim teorisinde ise evrene en ufak ölçekte bakıyoruz. 9 uzay boyutu denilen bir mevzu var, bu noktada artık en ufak ölçekte araştırma yapılır ve fazladan uzay boyutlarını görme şansı doğar. sicim teorisinin içinde bi de sicim denilen enerji iplikleri var. bu iplikler uzay'ın her noktasında mevcut ve titreşim şekilleri farklı olduğu için hepsi farklı özelliklere sahip. evrenin tüm temel özelliklerini bu iplikler belirliyor. bu ipliklerin hepsi, tek başına farklı evrenler demek. hepsi farklı bir evreni temsil ediyor. sonsuz sayıda oldukları için bizim yaşadığımız gezegene benzer özelliklerde olanlar mutlaka var.

bu mantıkla bakarsak gezegenimize benzeyen çok çok fazla farklı gezegen var ve bu da her gezegende bir ben daha yaşıyor demek. hepsinde farklı bir yaşam tarzım, ailem, zeka düzeyim, eğitim düzeyim ve gelişmişlik seviyesi olduğu için çok farklı meslekler yapıyorum.

ancak ben en çok eniştemi aslanlara yedirdiğim diktatör olduğum evreni seviyorum. düşünsene ülkenin başkanıyım. acayip şeyler yapıyorumdur orada. ah keşkeler..
devamını gör...

r. t. erdoğan
melih gökçek
süleyman soylu
demet akalın
nihat doğan
...
devamını gör...

ilkokuldayken gülten dayıoğlu' nun kitapları bana okuma aşkını kazandırmıştı*. konu, kurgu ve anafikir olarak çocuklar için muhteşem eserler vermiştir.
devamını gör...

1984, hayvan çiftliği ve cesur yeni dünyadan sonra okuyacağım, distopya kitabı.
devamını gör...

bizim buralara senede 1 veya 2 kere yağdığı için görmemişlik yapmamız normal, çünkü görmüyoruz gerçekten*.
hatta geçen sene sırf kar görmek için, yukarılara çıktık. buyrun bu da grçen seneden, adettendir paylaşayım:

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bir bilgiyi yasaklamaya veya gizlemeye çalıştığımız zaman, istemediğimiz bir şekilde bilginin hızla yayılma durumudur.
devamını gör...

tanımlarını okumaktan keyif aldığım sayın firavunum tutankamonun laneti hanımefendinin yayını olacağı için en ön sıralardaki yerimi alacağım yayındır. diğer katılımcılara şöyle bir baktım da ekip şahaneymiş. konu da enteresanmış.

allah'ım! n'olur başlasın bir an önce. n'olur allah'ım!
devamını gör...

ben yine bildiğiniz gibi: twittlere instagramdan ulaşıyorum.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kimisi kısacık hayata koca bir ömür sığdırırken, kimisi koca ömre tek bir hayat dahi sığdıramaz.
kimisi fildişi kulenin tepesini hedefler ve durmadan tırmanmaya devam eder, kimisi elindekiler ile yetinir sadece şükreder.
kimisi üretir, cana can katar. kimisi sadece tüketir tüketecek hiç bir şey kalmayıncaya kadar.
yolda yürürken temas edecek kadar yakın olduğumuz insanlar, bambaşka dünyalara ait bambaşka hayatlar yaşarlar.
kiminin korkuları, bir diğerinin arzuları haline gelmiştir.
ve hepimiz yaşarız hayatı bir şekilde, belki şevk, belki inat ile.
ve öğreniriz yaşadıklarımızdan. her kazançta ve en büyük kayıpta bile.
bir ders çıkarırız, nasıl yaşanması gerektiğine dair.
kimisi kendine saklar öğrendiklerini, kimisi ise miras bırakır geleceğe.

yazılanların makinist ile son istasyon radyo yayınında kullanılacağı başlıktır. cumartesi günler saat 23:45 de, sözlük radyosunda.
devamını gör...

ehl-i ilim ve hikmet:
“iki kişi arasındaki iyilik kuralı şudur: birinin verdiğini hemen unutması, diğerinin aldığını hiç unutmaması”

yaptığımız iyilikleri unutalım, bize yapılan iyiliklere ise nankörlük etmeyelim.
devamını gör...

sigaram bitti uykum yok.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim