iz bırakan kitap cümleleri
yalan söylediğin zaman bir insanın gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın.
uçurtma avcısı.
uçurtma avcısı.
devamını gör...
jaime lannister
kitapta karakter gelişimi oldukça güzel ilerleyen karakter. jaime oldukça yanlış değerlendirilen bir karakter diye düşünüyorum. onu gördüğümüz ilk andan itibaren burnu havada onursuz bir adam izlemini alıyoruz ve seri boyunca bu algıdan kurtulmak mümkün olmuyor. oysa jaime sanılanın aksine oldukça onurlu bir karakter, zaafların en kötüsüne sahip olması dışında; aşk.
ned stark'ın kral eli olmayı reddedip şehirden çıkmaya çalıştığı sürece bir göz atalım. leydi catelyn stark, tyrion lannister'ı yakalamıştı ve bu durumda lannister ve starkların arasındaki ince ip kopma noktasına gelmişti. meydanın orta yerinde ned stark, jaime lannister ve adamları tarafından ablukaya alındı ve kısa bir dövüş sahnesi izledik. jaime, ned ile birebir karşılaşma niyetindeydi ama ned başka bir lannister askeri tarafından arkadan bacağına darbe aldı ve jaime bu durumda onunla dövüşmeyi hatta onu öldürmeyi reddetti çünkü bu onursuzcaydı. kardeşinin hayatı söz konusu olsa bile onurundan vazgeçmedi.
şimdi daha geriye gidelim ve baratheon isyanına göz atalım. onuru ile tanıdığımız ned stark, tower of joy'da kız kardeşi lyanna stark'a ulaşabilmek için kral muhafızları ile çarpışmak zorunda kalmıştı. bu mücadelede ned stark, şafak kılıcı olarak bildiğimiz arthur dayne'i yenebilmek için onursuz olarak tanımladığımız jaime'nin bile yapmayacağı bir şey yaptı; howland reed tarafından sırtından yaralanan arthur dayne'e saldırdı ve onu bu şekilde yenebildi.
kral katili meselesine gelirsek eğer; jaime bu yüzden onursuz olarak adlandırılsa bile komik olan şey, ona onursuz diyenlerin hayatını kurtarmak için yeminini çiğnemiş olmasıdır. deli kral'ın son sözlerini muhakkak hatırlarsınız: "burn them all"
onu daima koruyacağınıza yemin ettiğiniz kral, çılgın ateş ile tüm şehri yakmayı planlıyor, bu durumda hangisi daha onursuzca olurdu; artık yönetebilecek kadar aklî dengesi yerinde olmayan bir kralın emrine uyarak masum insanların ölmesine izin vermek mi yoksa aptalca bir yemini çiğneyip binlerce insanın yaşamı karşılığında bir insanı öldürmek mi?
jaime, aşk uğruna aptalca kararlar veren bir karakter olabilir ama söz konusu onur olduğunda onu bu kadar hor görmek yanlış olacaktır. ne olursa olsun sırtında onlarca yük olan bir karakter ve onu savaşmaktan başka bir şey bilmeyen, derinliğe sahip olmayan ve kız kardeşinin peşinde sürüklenen bir figür olarak görmek karaktere büyük bir haksızlık.
ned stark'ın kral eli olmayı reddedip şehirden çıkmaya çalıştığı sürece bir göz atalım. leydi catelyn stark, tyrion lannister'ı yakalamıştı ve bu durumda lannister ve starkların arasındaki ince ip kopma noktasına gelmişti. meydanın orta yerinde ned stark, jaime lannister ve adamları tarafından ablukaya alındı ve kısa bir dövüş sahnesi izledik. jaime, ned ile birebir karşılaşma niyetindeydi ama ned başka bir lannister askeri tarafından arkadan bacağına darbe aldı ve jaime bu durumda onunla dövüşmeyi hatta onu öldürmeyi reddetti çünkü bu onursuzcaydı. kardeşinin hayatı söz konusu olsa bile onurundan vazgeçmedi.
şimdi daha geriye gidelim ve baratheon isyanına göz atalım. onuru ile tanıdığımız ned stark, tower of joy'da kız kardeşi lyanna stark'a ulaşabilmek için kral muhafızları ile çarpışmak zorunda kalmıştı. bu mücadelede ned stark, şafak kılıcı olarak bildiğimiz arthur dayne'i yenebilmek için onursuz olarak tanımladığımız jaime'nin bile yapmayacağı bir şey yaptı; howland reed tarafından sırtından yaralanan arthur dayne'e saldırdı ve onu bu şekilde yenebildi.
kral katili meselesine gelirsek eğer; jaime bu yüzden onursuz olarak adlandırılsa bile komik olan şey, ona onursuz diyenlerin hayatını kurtarmak için yeminini çiğnemiş olmasıdır. deli kral'ın son sözlerini muhakkak hatırlarsınız: "burn them all"
onu daima koruyacağınıza yemin ettiğiniz kral, çılgın ateş ile tüm şehri yakmayı planlıyor, bu durumda hangisi daha onursuzca olurdu; artık yönetebilecek kadar aklî dengesi yerinde olmayan bir kralın emrine uyarak masum insanların ölmesine izin vermek mi yoksa aptalca bir yemini çiğneyip binlerce insanın yaşamı karşılığında bir insanı öldürmek mi?
jaime, aşk uğruna aptalca kararlar veren bir karakter olabilir ama söz konusu onur olduğunda onu bu kadar hor görmek yanlış olacaktır. ne olursa olsun sırtında onlarca yük olan bir karakter ve onu savaşmaktan başka bir şey bilmeyen, derinliğe sahip olmayan ve kız kardeşinin peşinde sürüklenen bir figür olarak görmek karaktere büyük bir haksızlık.
devamını gör...
çocukken hayal edilen tanrı şekli
ben küçükken tanrıyı böyle beyaz büyük bir ışık gibi hayal ediyordum. işin garibi tanrı bizi izliyor dendiği için aklımda sanki tanrının büsbüyük bir odası varmış ve hep böyle yan yana kameralardan bizi izliyormuş gibi canlanırdı. bir tane koltuğu olurdu böyle tekerlekli, milyonlarca kameradan bizi izlerdi benim hayalimde. şu an her aklıma geldikçe aynı görüntü canlanıyor gözümde ve her seferinde komik geliyor.
devamını gör...
stillman diyeti
kas kaybı olmadan kilo kaybedilmesini sağlar. diyetin mantığı proteini artırırken karbonhidratı azaltmak üzerine kurulmuştur. amaç tamamen yağ yakmaktır, kasları korumaktır. bu diyette su tüketimi de son derece önemli yer tutmaktadır proteinlerin vücutta hızlı yayılımını sağlamak amaçlı günde en az 8 bardak içilmesi şartı vardır. protein ağırlıklı olduğu için böbrek yükü de artmaktadır. bu diyet sonrasında böbrek taşları, ketozis gibi durumlarda görülebilmektedir. böbrek hastalarının hem su hem de protein kaynaklı yapamacağı diyetlerdendir.
devamını gör...
giza piramitleri
piramitlerin üzerleri yapıldıkları dönemde parlak beyaz taş levhalar ile kaplı olduğu biliniyor. şu anda sadece tepe kısmında küçük bir bölümü aşınmasına rağmen varlığını koruyabilmiş halde duruyor. yılların aşındırması ve fırtınalar ile bu taşlar aşınmaya uğrar bazıları yere düşer. mısır seyahati yaparsanız rehberler şu bilgiyi verir hep. piramitlerin çok yakınında yerleşim yerleri var. bu düşen parlak taş parçalarını insanlar alıp evlerini inşa ederlerken kullanmışlar. hatta hala bazı eski evlerde bu parçalardan olduğu düşünülüyormuş.
devamını gör...
kabak tadı vermek
gına gelmek deyimi ile hemen hemen aynı anlama gelen bir deyim.
sözlükte ''sık sık yinelendiği için bıktırmak, tatsız gelmeye başlamak, usanç vermek, sıkıcı duruma gelmek.'' anlamlarına geliyor.
sözlükte ''sık sık yinelendiği için bıktırmak, tatsız gelmeye başlamak, usanç vermek, sıkıcı duruma gelmek.'' anlamlarına geliyor.
devamını gör...
ice tea
2017 yılından beri içmediğim asitsiz içecektir.
aslında çok severdim özellikle lipton markasını ama çok fazla şekerli gelmeye başladı ben de bıraktım.
aslında çok severdim özellikle lipton markasını ama çok fazla şekerli gelmeye başladı ben de bıraktım.
devamını gör...
nuvole bianche
italyan piyanist ludovico einaudi'nin en sevdiğim eseridir. nuvole bianche, beyaz bulutlar manasına gelir.
beni çok* farklı diyarlara alıp götürür. hüzünlüyken, hüznüme daha da hüzün katar.
güzel anıları hatırlarken onları daha da güzelleştirir. bulunduğum duygu haline göre etkileri farklı olan büyülü bir eserdir benim için.
einaudi'nin buna neden beyaz bulutlar ismini verdiğini düşündüm. kendimce bir anlam buldum.
bulutlar geçip giderler. kaybolurlar. oluşurlar. tıpkı insan gibi diyebilir miyiz ?**
peki neden beyaz ?* bebekken saftır insan. beyaz da saflığı temsil eder.*
her bulut gökyüzünde izlediği yol boyunca belirli şekiller alır. ta ki içindekileri boşaltıp kaybolana kadar.
o son şekli ile veda eder gökyüzüne bulut. bunu insana benzetirsek eğer hayat boyunca ilerlediğimizde
herkesin kendi çapında yaşadığı badireler ile bir karakteri olur. bu karakter her gün, her saat, her dakika değişir.
bir düşünceyle, bir olayla ve bilmediğimiz bir gün son halimiz ile göçüp gideceğiz buradan.
belki de ludovico tüm hayatı sığdırdı bu esere. tüm yaşanmışlıkları, geçip giden ömrü.
belki de bu nedenledir eserin bende hayatı gözden geçirme etkisi bırakması.** tabi bilemeyiz ama nedense böyle düşündüm.**
beni çok* farklı diyarlara alıp götürür. hüzünlüyken, hüznüme daha da hüzün katar.
güzel anıları hatırlarken onları daha da güzelleştirir. bulunduğum duygu haline göre etkileri farklı olan büyülü bir eserdir benim için.
einaudi'nin buna neden beyaz bulutlar ismini verdiğini düşündüm. kendimce bir anlam buldum.
bulutlar geçip giderler. kaybolurlar. oluşurlar. tıpkı insan gibi diyebilir miyiz ?**
peki neden beyaz ?* bebekken saftır insan. beyaz da saflığı temsil eder.*
her bulut gökyüzünde izlediği yol boyunca belirli şekiller alır. ta ki içindekileri boşaltıp kaybolana kadar.
o son şekli ile veda eder gökyüzüne bulut. bunu insana benzetirsek eğer hayat boyunca ilerlediğimizde
herkesin kendi çapında yaşadığı badireler ile bir karakteri olur. bu karakter her gün, her saat, her dakika değişir.
bir düşünceyle, bir olayla ve bilmediğimiz bir gün son halimiz ile göçüp gideceğiz buradan.
belki de ludovico tüm hayatı sığdırdı bu esere. tüm yaşanmışlıkları, geçip giden ömrü.
belki de bu nedenledir eserin bende hayatı gözden geçirme etkisi bırakması.** tabi bilemeyiz ama nedense böyle düşündüm.**
devamını gör...
amish
amish(?), amiş, amişler. ve komün yaşamdan enstanteneler
amish kullanımı türkçeye "amiş" olarak geçmesi sebebiyle yanlıştır. amişler kullanımı ise neyden bahsettiğinize göre yer yer doğru ya da yanlış olabilmekte. bu da bizim dilimizde bir topluluğa eklenen -ler -lar'dan kaynaklanıyor. amiş zaten bir topluluk ismi olduğundan, ben de tekil kullanılması gerektiği taraftarıyım.
amiş, bir hristiyan mezhebi ve aynı topluluğun mensuplarına verilen isim. yahudiliğe benzer bir yanları var zira kendi aralarında eşleşmekte ve dışarıdan biriyle çocuk yapmamaktalar. buraya gelmeden önce hadi tarihlerine bir göz atalım.
amiş, incil'deki öğretileri katı bir şekilde kabul eden ve hz. isa'nın hayatını idol olarak kabul eden, hayatlarını 18. yüzyıl standartlarında sürdürmekte olan kimseler. aslında hayatlarına avrupa'da başlamış olan bu topluluğun ilk dönemlerinde isviçre'de, protestanlığın bir örneğini sergileyen amiş bireylerinin başında jakop amman varmış. görmüş oldukları baskı ve zulüm sebebiyle göç etmek durumunda kalmışlar. bu göçün temel sebeplerinden biriyse, çocuklarının 18 yaşından önce vaftiz edilmelerine karşı olmalarıymış. aşağıda bu konuya daha detaylı değineceğiz.
günümüzde büyük çoğunluğu ohio, kanada, indiana ve pensilvanya'da yaşamakta. komün bir hayat sürmekte olan amiş bireyleri, amerika'da olmalarına rağmen izole yaşamlarından dolayı hala hollanda'daki lehçeye yakın olarak "niederdeutsch" dilini kullanmakta. yani almanya'nın kuzey kesimlerindeki insanların konuştuğu "düşük almanca". bu da ayrı bir araştırma konusu olarak kalsın.
dış görünüşleri... bizlere nostaljiyi yaşatacak türden, kadınları ve erkekleri her daim sade ve şık. erkekler zamanın büyük çoğunluğunda takım elbise; kadınlar ise uzun ve sade elbiseleri tercih etmekte. evli erkeklerin sakalları uzun olmasına rağmen, bıyıklarını kesmekteler.
biraz da günlük yaşamları ve amiş geleneklerinden bahsedelim.
teknoloji, komün hayatlarının bir parçası değil. teknolojiden kesin olarak uzak durmayı tercih etmekteler. ulaşımlarını ağırlıklı olarak bisikletle ya da at arabalarıyla sağlamaktalar. elektrik olmadığı için tarımda ya da genel anlamda üretimde, insan gücü ya da insan gücüyle çalışan basit makineler kullanmaktalar.
yine komün yaşamın cilvelerinden biri olarak, toplum içerisinde bir iş bölümü söz konusu. amiş erkekleri tarım ve hayvancılıkla ev ihtiyaçlarını karşılıyor, kadınlarsa ev ve çocuklarla ilgileniyor. her birey dünyevi yaşantısını ailesine ve içinde bulunduğu topluma adıyor. evlilik demişken, bu kadar katı ve dindar bir toplum içerisinde elbette gençlerin flört, sevgililik gibi kavramlardan uzak olduğunu da belirtmek gerekiyor. genellikle 20 yaşına gelmeden evlenen bireyler, birbirlerini ya kilisede gerçekleşen ayinlerde, ya cenazelerde ya da görücü usulü tanıyıp evleniyorlar.
amiş gelenekleri her ne kadar katı olsa da, çocuklarını bununla zorunlu tutmamaktalar. 18 yaşına gelen bir amiş gencine, tarikatın bir üyesi olup olmayacağı soruluyor. burada kalmayı seçerse tüm bu gelenek ve kuralları da kabul etmiş oluyor; reddederse ayrılıp farklı bir yerde hayatına devam edebiliyor. yine de %90dan fazla bir oranda, tarikat bünyesi içerisinde kalmak tercih edilmekte.
burada da akıllarımıza bir soru gelmeli. günümüz teknolojik gelişme ve uğraşları gerçekten bir zorunluluk mu? bunlarla tanışmadan yetişmiş toplumlarda belli bir ihtiyacı yine de söz konusu mu? sonuçta evlerinde telefon bile bulunmayan insanlardan bahsediyoruz. kıyafetlerini bile kendi elleriyle dikiyor / dokuyorlar.
yine gençlerden gidelim. eğitim öğretimleri, dünyevi zevklere ve geçici olan dünya hayatına merak sarmalarının istenmemesi gerekçesiyle sekiz yılla sınırlanıyor. günümüzde modern öğretileri takip eden amiş aileleri çocuklarının eğitimine devam etmesini isteyip gerekli şartları sağlasa da, bu genel olarak pek görülmüyor. çocukların sekiz yıllık eğitimi basit okuma yazma, matematik ve ağırlıklı olarak incil/din dersleri üzerinden oluyor.
politika, askeriye, savaş gibi konular konuşmak yasak. toplum tüm bunlardan izole bir şekilde hayatını sürdürmekte. oy vermezler, orduya katılmazlar, spor müsabakaları ve dışarıyla ticaret dışında iletişimleri yoktur. sanat kısıtlanmış; çünkü resim ve müzik dinen yasak. yalnızca ilahiler serbest. buna rağmen, harika ahşap ve demir işçilikleri ortaya koymaktalar. hatta ihraç ettikleri şeyler de yine bunlar ve hayvansal ürünler.
yapmış oldukları mobilyalarda teknolojik malzeme* bulunmamasına rağmen çok dayanıklı ve estetikler. amerika'da da oldukça rağbet görüyor. aşağıda el işçiliği bir amiş masa takımı ve dolap var. dilerseniz devamını yine google üzerinden araştırabilirsiniz.
bu izole yaşamın bazı kötü yanları da yok değil. hasta olan insanlara kendi ilkel tedavilerini uygulamaktalar. bizdeki kocakarı ilacı olarak geçen şeyler ya da aktarların yaptığı karışımlar gibi. belki kırıkçı çıkıkçı, uç noktada fıtıkçı da vardır kim bilir...
farklı kaynaklarda ise, yollarının osmanlı imparatorluğu'ndan da geçtiği söyleniyor. buraya gelenler önce istanbul'a gelmiş; sonra izmir ve kars'a dağılmışlar. nasıl dağıtımsa artık. izmir'dekiler tarım, kars'takiler hayvancılıkla uğraşmış. hatta kars kaşar peynirinin atası da işte bu göç eden amiş insanlarıymış. sonra kimi kaynaklara göre istanbul'da kalan küçük bir kısmı katledildiğinden, kimi kaynaklara göreyse fırsatlar ülkesi amerika'ya göç etme isteklerinden gitmişler.
teknolojiyi reddeden bu toplumun ilkel güçle tarım ve hayvancılık sürdürmesi bir yana; küçük ve ironik bir bilgiyle de bitireyim. 1940'lı yıllarda ruslarla savaşı sonrası esir düşen ve devamında osmanlı topraklarına sürülen alman aileler var. bu karslı alman aileler de, ilkel tarım ve teknolojiye bir yenilik olması adına, türlü tarım ve hayvancılık makinelerini bu bölgeye getirmişler. çim biçme makinesi vs.
tarihin karması işte. her neyse; amiş de böyle bir topluluk/tarikat/mezhep.
amish kullanımı türkçeye "amiş" olarak geçmesi sebebiyle yanlıştır. amişler kullanımı ise neyden bahsettiğinize göre yer yer doğru ya da yanlış olabilmekte. bu da bizim dilimizde bir topluluğa eklenen -ler -lar'dan kaynaklanıyor. amiş zaten bir topluluk ismi olduğundan, ben de tekil kullanılması gerektiği taraftarıyım.
amiş, bir hristiyan mezhebi ve aynı topluluğun mensuplarına verilen isim. yahudiliğe benzer bir yanları var zira kendi aralarında eşleşmekte ve dışarıdan biriyle çocuk yapmamaktalar. buraya gelmeden önce hadi tarihlerine bir göz atalım.
amiş, incil'deki öğretileri katı bir şekilde kabul eden ve hz. isa'nın hayatını idol olarak kabul eden, hayatlarını 18. yüzyıl standartlarında sürdürmekte olan kimseler. aslında hayatlarına avrupa'da başlamış olan bu topluluğun ilk dönemlerinde isviçre'de, protestanlığın bir örneğini sergileyen amiş bireylerinin başında jakop amman varmış. görmüş oldukları baskı ve zulüm sebebiyle göç etmek durumunda kalmışlar. bu göçün temel sebeplerinden biriyse, çocuklarının 18 yaşından önce vaftiz edilmelerine karşı olmalarıymış. aşağıda bu konuya daha detaylı değineceğiz.
günümüzde büyük çoğunluğu ohio, kanada, indiana ve pensilvanya'da yaşamakta. komün bir hayat sürmekte olan amiş bireyleri, amerika'da olmalarına rağmen izole yaşamlarından dolayı hala hollanda'daki lehçeye yakın olarak "niederdeutsch" dilini kullanmakta. yani almanya'nın kuzey kesimlerindeki insanların konuştuğu "düşük almanca". bu da ayrı bir araştırma konusu olarak kalsın.
dış görünüşleri... bizlere nostaljiyi yaşatacak türden, kadınları ve erkekleri her daim sade ve şık. erkekler zamanın büyük çoğunluğunda takım elbise; kadınlar ise uzun ve sade elbiseleri tercih etmekte. evli erkeklerin sakalları uzun olmasına rağmen, bıyıklarını kesmekteler.
biraz da günlük yaşamları ve amiş geleneklerinden bahsedelim.
teknoloji, komün hayatlarının bir parçası değil. teknolojiden kesin olarak uzak durmayı tercih etmekteler. ulaşımlarını ağırlıklı olarak bisikletle ya da at arabalarıyla sağlamaktalar. elektrik olmadığı için tarımda ya da genel anlamda üretimde, insan gücü ya da insan gücüyle çalışan basit makineler kullanmaktalar.
yine komün yaşamın cilvelerinden biri olarak, toplum içerisinde bir iş bölümü söz konusu. amiş erkekleri tarım ve hayvancılıkla ev ihtiyaçlarını karşılıyor, kadınlarsa ev ve çocuklarla ilgileniyor. her birey dünyevi yaşantısını ailesine ve içinde bulunduğu topluma adıyor. evlilik demişken, bu kadar katı ve dindar bir toplum içerisinde elbette gençlerin flört, sevgililik gibi kavramlardan uzak olduğunu da belirtmek gerekiyor. genellikle 20 yaşına gelmeden evlenen bireyler, birbirlerini ya kilisede gerçekleşen ayinlerde, ya cenazelerde ya da görücü usulü tanıyıp evleniyorlar.
amiş gelenekleri her ne kadar katı olsa da, çocuklarını bununla zorunlu tutmamaktalar. 18 yaşına gelen bir amiş gencine, tarikatın bir üyesi olup olmayacağı soruluyor. burada kalmayı seçerse tüm bu gelenek ve kuralları da kabul etmiş oluyor; reddederse ayrılıp farklı bir yerde hayatına devam edebiliyor. yine de %90dan fazla bir oranda, tarikat bünyesi içerisinde kalmak tercih edilmekte.
burada da akıllarımıza bir soru gelmeli. günümüz teknolojik gelişme ve uğraşları gerçekten bir zorunluluk mu? bunlarla tanışmadan yetişmiş toplumlarda belli bir ihtiyacı yine de söz konusu mu? sonuçta evlerinde telefon bile bulunmayan insanlardan bahsediyoruz. kıyafetlerini bile kendi elleriyle dikiyor / dokuyorlar.
yine gençlerden gidelim. eğitim öğretimleri, dünyevi zevklere ve geçici olan dünya hayatına merak sarmalarının istenmemesi gerekçesiyle sekiz yılla sınırlanıyor. günümüzde modern öğretileri takip eden amiş aileleri çocuklarının eğitimine devam etmesini isteyip gerekli şartları sağlasa da, bu genel olarak pek görülmüyor. çocukların sekiz yıllık eğitimi basit okuma yazma, matematik ve ağırlıklı olarak incil/din dersleri üzerinden oluyor.
politika, askeriye, savaş gibi konular konuşmak yasak. toplum tüm bunlardan izole bir şekilde hayatını sürdürmekte. oy vermezler, orduya katılmazlar, spor müsabakaları ve dışarıyla ticaret dışında iletişimleri yoktur. sanat kısıtlanmış; çünkü resim ve müzik dinen yasak. yalnızca ilahiler serbest. buna rağmen, harika ahşap ve demir işçilikleri ortaya koymaktalar. hatta ihraç ettikleri şeyler de yine bunlar ve hayvansal ürünler.
yapmış oldukları mobilyalarda teknolojik malzeme* bulunmamasına rağmen çok dayanıklı ve estetikler. amerika'da da oldukça rağbet görüyor. aşağıda el işçiliği bir amiş masa takımı ve dolap var. dilerseniz devamını yine google üzerinden araştırabilirsiniz.
bu izole yaşamın bazı kötü yanları da yok değil. hasta olan insanlara kendi ilkel tedavilerini uygulamaktalar. bizdeki kocakarı ilacı olarak geçen şeyler ya da aktarların yaptığı karışımlar gibi. belki kırıkçı çıkıkçı, uç noktada fıtıkçı da vardır kim bilir...
farklı kaynaklarda ise, yollarının osmanlı imparatorluğu'ndan da geçtiği söyleniyor. buraya gelenler önce istanbul'a gelmiş; sonra izmir ve kars'a dağılmışlar. nasıl dağıtımsa artık. izmir'dekiler tarım, kars'takiler hayvancılıkla uğraşmış. hatta kars kaşar peynirinin atası da işte bu göç eden amiş insanlarıymış. sonra kimi kaynaklara göre istanbul'da kalan küçük bir kısmı katledildiğinden, kimi kaynaklara göreyse fırsatlar ülkesi amerika'ya göç etme isteklerinden gitmişler.
teknolojiyi reddeden bu toplumun ilkel güçle tarım ve hayvancılık sürdürmesi bir yana; küçük ve ironik bir bilgiyle de bitireyim. 1940'lı yıllarda ruslarla savaşı sonrası esir düşen ve devamında osmanlı topraklarına sürülen alman aileler var. bu karslı alman aileler de, ilkel tarım ve teknolojiye bir yenilik olması adına, türlü tarım ve hayvancılık makinelerini bu bölgeye getirmişler. çim biçme makinesi vs.
tarihin karması işte. her neyse; amiş de böyle bir topluluk/tarikat/mezhep.
devamını gör...
pablo picasso
ressam, heykeltıraş ve aynı zamanda şairdir.en ünlü eseri (bkz: guernica) eseridir.guernica alman hava kuvvetlerinin guernica kasabasının bombalamasını anlatır.picasso "bu resmi siz mi yaptınız?" diye soran alman generale "hayır siz yaptınız" cevabını vermiştir.tablo savaşa duyulan nefreti anlatmaktadır.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının benzetildiği ünlüler
keşke ben de sizler gibi cansu dere, ne bileyim bir monica belluci gibi isimlere benzetilseydim. naz mila olmamalıydı.
devamını gör...
sevgiyi belli etme yöntemleri
düşün. düşün ki doğuştan kör bir bireysin. ışığa dair kavramların esamesi bile yok zihninin kıvrımlarında. ama sen
sen rengarenk bir rüya görüyorsun.. her yer ışıl ışıl..
ay ışığından olma bir gökkuşağı.
buz mavi denizde yakamoz..
çektikçe kızaran sigaram, yere düşen külü ve hatta grisi dumanın..
yağmur yüzünden beneklenmiş çakıl taşları.
uzayan ışıklara eşlik eden düşünceler, bu böyle uzar gider.
sen rengarenk bir rüya görüyorsun.. her yer ışıl ışıl..
ay ışığından olma bir gökkuşağı.
buz mavi denizde yakamoz..
çektikçe kızaran sigaram, yere düşen külü ve hatta grisi dumanın..
yağmur yüzünden beneklenmiş çakıl taşları.
uzayan ışıklara eşlik eden düşünceler, bu böyle uzar gider.
devamını gör...
hayatının hatası
dünyaya gelmeden evvel fragmanını görmüş olsaydım ki bazıları evet gösterdiler diyorlar.. kalp gözü açık kimseler, kisveler.. ben hatırlamıyorum, gösterdiler de ben hala beni de gönderin yalvarırım.. beni de gönderin demişsem,harikalar yaratacağım konusunda söz verdiysem vallahi yalancıymışım, hatırlamıyorum, günahsız olmalıydım.. yok hiç bir söz vermeden gelmişsem ve hala yaşamaya devam etmeye çalışıyorsam, çabalıyorsam, işte hayatımın hatası yeter, perdeler kapansın..
devamını gör...
unutulmayan reklam filmleri
bp- superv/ seksenli yılların reklamı..
devamını gör...
council on foreign relations
abd'de olusturulmus, acilimi "amerika dis iliskiler komitesi" olan orgutlenmedir. iclerindeki uyeleri oldukca secilmis ve elit aileler olarak nitelendirilen kesimden olustugu bilinmektedir. orgutun egitim, teknoloji, finans, ticaret gibi bircok alanda globallesmis sorunlarla yakindan ilgilendigi soylenebilir (yersen). oldukca masumane bir olusum gibi gorunse de orgut hakkinda spekilasyonlar, gosterilenin tam tersi niteliginde. olusumun mevzu bahis abd cikarlarini koruyup kollamasinin arkasinda dunyayi tek bir merkezden yonetme gayesi guttugu iddia ediliyor. hatta yuvarlak masa teorisindeki gibi siyonist bir harekat olduklari yine dillendirilmis iddialar arasinda.
ortugun tarihcesi 1921 yilina dayaniyor. o zamandan bu zamana kadar yonetiminin icerisinde oldukca taninmis, yuksek kesimden olusmus insanlar tarafindan yonetilmis, finanse edilmistir. su an itibariyla 4 binin ustunde uyesi bulunmaktadir. dunyanin bircok ulkesinden ust duzey politikacilar, bankacilar, sirket sahipleri, akademisyenler, avukatlar hatta medya unluleri-aktorler bu orgutun birer uyesidir. cia ve fbi gibi istihbarat olusumlarinin da bu orgutle baglantisi oldugu bilinmektedir. orgute finansal en buyuk destek ust duzey aile olarak bilinen rockefeller ailesi'dir. ayrica bilderberg group ve society of skull and bones (kuru kafa ve kemikler cemiyeti) ile baglantili olduklari bilinmektedir...
ortugun tarihcesi 1921 yilina dayaniyor. o zamandan bu zamana kadar yonetiminin icerisinde oldukca taninmis, yuksek kesimden olusmus insanlar tarafindan yonetilmis, finanse edilmistir. su an itibariyla 4 binin ustunde uyesi bulunmaktadir. dunyanin bircok ulkesinden ust duzey politikacilar, bankacilar, sirket sahipleri, akademisyenler, avukatlar hatta medya unluleri-aktorler bu orgutun birer uyesidir. cia ve fbi gibi istihbarat olusumlarinin da bu orgutle baglantisi oldugu bilinmektedir. orgute finansal en buyuk destek ust duzey aile olarak bilinen rockefeller ailesi'dir. ayrica bilderberg group ve society of skull and bones (kuru kafa ve kemikler cemiyeti) ile baglantili olduklari bilinmektedir...
devamını gör...
gece gelen sohbet etme isteği
üniversitede oda arkadaşımla sürekli yaptığım aktivite.gözler kapalıdır ve uyuyana kadar bitmek bilmeyen bir sohbet başlar, sonra da sohbetin ortasında uyuyakalınır. bir de yapılan bir araştırmaya göre; geceleri yapılan konuşmalarda insanlar daha dürüst davranma eğiliminde oluyorlarmış.
devamını gör...
dark
zaman yolculuğu konulu bilim kurgu dizisi.
klişeleşmiş zaman yolcuğu dizilerinden/filmlerinden değil ve izlerken beyin yakan türden dediğimiz bir dizi.olay örgülerini beyninizde oturtmaya çalışırken,kim kimin neyi kim kimin hangi zamandaki hali diye düşüne dururken dizi akıp gitmekte ve kendinizi izlemekten alıkoyamıyorsunuz.
dizide solucan deliği baz alınarak döngüsel bir zaman yolculuğu işlenmiş.
"solucan deliği, uzay zamandaki farklı noktaları birbirine bağlayan spekülatif bir yapıdır."(bkz: einstein genel görelilik kuramı)
bu şekilde anlatılan döngü ile dizide bir karakterin geçmiş şimdiki ve gelecekteki hali ile karşılaşıyorsunuz.kafa karıştırıcı kısım da burada başlamakta.
bir karakter bir dilimde başka birinin babası ise bir diğerinde o karakter o kişinin oğlu çıkabiliyor.bu ve buna benzer aile ilişkileri etrafında dönmekte.
ve bu döngüler sayısız şekilde tekrar edebiliyor.hatta bu durum bir çok karakter üzerine geçmiş şimdi gelecek şeklinde sürdüğü için başta anlamakta zorluk çekebilirsiniz.
solucan deliği tam da burada devreye giriyor aslında,burada delikten kasıt geçitler ve dizide bu geçitler bir üçgen sembolü şeklinde gösteriliyor.üç geçit de farklı zamanlarda farklı mekanlarda yer almakta.
üçgendeki döngünün 1953-1986-2019 yılları arasında geçtiğini görüyoruz.
zamanın döngüsel şekilde sürdüğü, geçmişin geleceği geleceğin şimdiyi şimdinin de geleceği etkilediği anlatılıyor yani bu üç zaman kavramının birbirini şekillendirdiğine vurgu yapıldığını anlıyoruz.
dizide sorgulamanıza sebep olacak bir diğer şey de insanlığın nasıl varolduğu,kader kavramı nedir tam olarak ve özgür bir iradeye sahip miyiz soruları.
çünkü diğer sezona ilerledikçe olaylar bir hayli karmaşıklaşıyor.
dizi,en başından beri insanlığın varoluşuna ve gidişatına ilişkin temel sorular yöneltiyor.ve şu mesaj verilmekte.
"özgür iradeye sahip olmamız bir yanılgıdan ibaret ve aslında tercihlerimizde düşündüğümüz gibi hür olamayız, kaderimiz başka bir güç tarafından önceden çizilmiştir."
sonraki sezonlarda da bir anda kendinizi 2052 yılında buluyorsunuz.
ilginizi çekecek bir diğer tarafı da şu, son sezonda baş karakterlerden olan jonas ve martha'nın diğer adlarının havva ve adem olması.
bu da dizinin sorgulatıcı taraflarından.
bunu bilerek mi yapmışlar o kısmi henüz ben de çözemedim.dedim ya çok kafa karıştırıcı bir dizi diye.
sonuç olarak dark ,bilim kurgu severlerin çok seveceği türden bir yapım ve gerçekten çok zekice kurgulanmış.izlerken hayran kalınacak bir dizi.iyi seyirler.
klişeleşmiş zaman yolcuğu dizilerinden/filmlerinden değil ve izlerken beyin yakan türden dediğimiz bir dizi.olay örgülerini beyninizde oturtmaya çalışırken,kim kimin neyi kim kimin hangi zamandaki hali diye düşüne dururken dizi akıp gitmekte ve kendinizi izlemekten alıkoyamıyorsunuz.
dizide solucan deliği baz alınarak döngüsel bir zaman yolculuğu işlenmiş.
"solucan deliği, uzay zamandaki farklı noktaları birbirine bağlayan spekülatif bir yapıdır."(bkz: einstein genel görelilik kuramı)
bu şekilde anlatılan döngü ile dizide bir karakterin geçmiş şimdiki ve gelecekteki hali ile karşılaşıyorsunuz.kafa karıştırıcı kısım da burada başlamakta.
bir karakter bir dilimde başka birinin babası ise bir diğerinde o karakter o kişinin oğlu çıkabiliyor.bu ve buna benzer aile ilişkileri etrafında dönmekte.
ve bu döngüler sayısız şekilde tekrar edebiliyor.hatta bu durum bir çok karakter üzerine geçmiş şimdi gelecek şeklinde sürdüğü için başta anlamakta zorluk çekebilirsiniz.
solucan deliği tam da burada devreye giriyor aslında,burada delikten kasıt geçitler ve dizide bu geçitler bir üçgen sembolü şeklinde gösteriliyor.üç geçit de farklı zamanlarda farklı mekanlarda yer almakta.
üçgendeki döngünün 1953-1986-2019 yılları arasında geçtiğini görüyoruz.
zamanın döngüsel şekilde sürdüğü, geçmişin geleceği geleceğin şimdiyi şimdinin de geleceği etkilediği anlatılıyor yani bu üç zaman kavramının birbirini şekillendirdiğine vurgu yapıldığını anlıyoruz.
dizide sorgulamanıza sebep olacak bir diğer şey de insanlığın nasıl varolduğu,kader kavramı nedir tam olarak ve özgür bir iradeye sahip miyiz soruları.
çünkü diğer sezona ilerledikçe olaylar bir hayli karmaşıklaşıyor.
dizi,en başından beri insanlığın varoluşuna ve gidişatına ilişkin temel sorular yöneltiyor.ve şu mesaj verilmekte.
"özgür iradeye sahip olmamız bir yanılgıdan ibaret ve aslında tercihlerimizde düşündüğümüz gibi hür olamayız, kaderimiz başka bir güç tarafından önceden çizilmiştir."
sonraki sezonlarda da bir anda kendinizi 2052 yılında buluyorsunuz.
ilginizi çekecek bir diğer tarafı da şu, son sezonda baş karakterlerden olan jonas ve martha'nın diğer adlarının havva ve adem olması.
bu da dizinin sorgulatıcı taraflarından.
bunu bilerek mi yapmışlar o kısmi henüz ben de çözemedim.dedim ya çok kafa karıştırıcı bir dizi diye.
sonuç olarak dark ,bilim kurgu severlerin çok seveceği türden bir yapım ve gerçekten çok zekice kurgulanmış.izlerken hayran kalınacak bir dizi.iyi seyirler.
devamını gör...
sen kimsin lan çıkışına verilebilecek en etkili yanıt
ben genelkurmay cumhur başkanı başbakanınızım.
buradan
buradan
devamını gör...


