restitüsyon
bir yapının ilk yapıldığı veya değişikliğe uğradığı dönemlere ait durumunu gösteren projedir.
korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı olarak tescilli bir yapıda esaslı onarım yapılabilmesi için restorasyon projesi çizilmesi gerekir. restorasyon projesi kararlarının oluşturulabilmesi için:
1. rölöve çizilerek yapının mevcut durumu belgelenir. yapının ölçüleri, malzemeleri, hasar durumu bu çizimle gösterilir.
2. restitüsyon projesi çizilerek yapının ilk yapıldığı ve değişikliğe uğradığı dönemlerdeki durumu gösterilir.(örneğin ayasofya’nın 6. yüzyıl restitüsyon projesi, kubbenin depremde yıkılıp yükseltilerek yeniden yapıldıktan sonraki restitüsyon projesi, camiye çevrildikten sonra minare vb ilaveleri gösteren 15. yüzyıl restitüsyon projesi vb)
restitüsyon projesi hazırlanırken fotoğraflar, eski projeler, gravürler, resimler, seyyahların tasvirleri, arşiv belgeleri, yapı üzerindeki izler, araştırma kazıları sonunda ortaya çıkarılan bölümler, temel kalıntıları, yakın çevredeki ve aynı dönem yapılarıyla yapılan karşılaştırmalı çalışmalar vb.den faydalanılır. bu bilgi ve belgelerin güvenilirlik dereceleri farklı olup proje üzerinde belirtilir.
restitüsyon projesi değerlendirilerek restorasyon projesinde yapının kaldırılacak niteliksiz bölümleri belirlenir. yeterli güvenilirlik derecesine sahipse veya mimari gereklilik varsa yok olmuş bölümlerinin yeniden yapılması için altlık oluşturur.
korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı olarak tescilli bir yapıda esaslı onarım yapılabilmesi için restorasyon projesi çizilmesi gerekir. restorasyon projesi kararlarının oluşturulabilmesi için:
1. rölöve çizilerek yapının mevcut durumu belgelenir. yapının ölçüleri, malzemeleri, hasar durumu bu çizimle gösterilir.
2. restitüsyon projesi çizilerek yapının ilk yapıldığı ve değişikliğe uğradığı dönemlerdeki durumu gösterilir.(örneğin ayasofya’nın 6. yüzyıl restitüsyon projesi, kubbenin depremde yıkılıp yükseltilerek yeniden yapıldıktan sonraki restitüsyon projesi, camiye çevrildikten sonra minare vb ilaveleri gösteren 15. yüzyıl restitüsyon projesi vb)
restitüsyon projesi hazırlanırken fotoğraflar, eski projeler, gravürler, resimler, seyyahların tasvirleri, arşiv belgeleri, yapı üzerindeki izler, araştırma kazıları sonunda ortaya çıkarılan bölümler, temel kalıntıları, yakın çevredeki ve aynı dönem yapılarıyla yapılan karşılaştırmalı çalışmalar vb.den faydalanılır. bu bilgi ve belgelerin güvenilirlik dereceleri farklı olup proje üzerinde belirtilir.
restitüsyon projesi değerlendirilerek restorasyon projesinde yapının kaldırılacak niteliksiz bölümleri belirlenir. yeterli güvenilirlik derecesine sahipse veya mimari gereklilik varsa yok olmuş bölümlerinin yeniden yapılması için altlık oluşturur.
devamını gör...
ders çalışmamak için yapılanlar
sözlükte başlık okumak.
devamını gör...
5 vakit namaz kılmak
müslümanlık dinine göre yapması farz kılınan ibadet.
kim kılar kim kılmaz, kim inanır kim inanmaz o bizi ilgilendirmez.
size tavsiyem; din, inanç gibi hassas konularda insanlara saygı duyun ve anonimliğinizin arkasına saklanarak kırıcı tanımlar yapmayınız efenim. nefretle bir hayat zor geçer.
kim kılar kim kılmaz, kim inanır kim inanmaz o bizi ilgilendirmez.
size tavsiyem; din, inanç gibi hassas konularda insanlara saygı duyun ve anonimliğinizin arkasına saklanarak kırıcı tanımlar yapmayınız efenim. nefretle bir hayat zor geçer.
devamını gör...
geceye bir poyraz karayel repliği bırak
+ “bu aşk işleri niye bu kadar zor?”
– “kıymetli de ondan herhalde. itin kopuğun elinde rezil olmasın diye bize iteliyolar.”
– “kıymetli de ondan herhalde. itin kopuğun elinde rezil olmasın diye bize iteliyolar.”
devamını gör...
huzursuz bacak sendromu
iki bacağı da kesip atma hissi uyandıran şeydir.
devamını gör...
birçok konuda eksik olunduğunu fark etmek
insanı derin bunalıma sokar, ulan bu kadar şey var ve ben bu konular,bilgiler hakkında neredeyse pek birşey bilmiyorum. nasıl hepsini öğrenirim ? nasıl temelden başlarım ? öğrenme sürecinde soğur muyum ? gibi sorular kafayı kurcalarken bir bakmışsınız öğrenmek için harcadığınız vakti kaygılara bırakmışsınız.
lanet bir çıkmaz, herşeyi,dünyadaki bütün bilgileri öğrenme isteği bi yandan nabız yoklar diğer yandan karamsar ruh hali çöker ya öğrenemezsem kaygısıyla.
lanet bir çıkmaz, herşeyi,dünyadaki bütün bilgileri öğrenme isteği bi yandan nabız yoklar diğer yandan karamsar ruh hali çöker ya öğrenemezsem kaygısıyla.
devamını gör...
lgbt
cinsel yönelimlerini bir kenara bırakarak şunu söyleyeyim; genellikle topluma hiçbir yararı olmayan, aklı başında olmayan ve popüler kültürün etkisinde kalan üyelerden oluşan topluluktur.
devamını gör...
kız yurdunda yaşanan tuhaf olaylar
eskort bir kızımız işler kesatlaşınca düşünmüş demiş bari yurtta kalayım bir süre. neyse bizim yurtta kalıyormuş kendisi bir üst katımdaki odada. yurtta kalmaya başlayınca şansına işler açılmış hatta o kadar iyi niyetli ki oda arkadaşları maddi olarak zorluk çektiklerinden bahsedince onlara sormadan sürpriz olsun diye numaralarını eskort arayan beyefendilere dağıtmış. hatta bu kızımız iyi niyeti o kadar abartmış ki arkadaşları üstlerini değiştirirken gizlice fotoğraflamış. oda arkadaşları yabancı ve sapık numaralardan aranmaya başlayınca durumu fark etmiştir sonrasında cinnet geçiren oda arkadaşı bu eskort kızımızı camdan atmak suretiyle sıkıştırmıştır. her yurda ambulans gelebilir ama itfaiye gelmez. o gece bizim yurda itfaiye geldi işte.
sonuç: eskort kızı yurttan attılar fakat kendisi yurtta yüzyıllarca dolaşacak bir efsane olarak kaldı.
sonuç: eskort kızı yurttan attılar fakat kendisi yurtta yüzyıllarca dolaşacak bir efsane olarak kaldı.
devamını gör...
oyuncak kardeşliği
öncelikle yürekleri ısıtan, gülümsememize sebep olan, içimize umut tohumları serpen bir proje olduğunu belirterek başlamak isterim.

oyuncak kardeşliği adının hakkını veren kardeşlik gibi bağları sağlam, ayrısı gayrısı olmayan, mesafeleri anlamsız kılan bir proje. buradaki yegane ve tek amaç çocukları sevindirmek. minicik kalpleri mutlu etmek. eee, bu da oyuncakla oluyor tabi. ülkemizin doğu kesimindeki çocuklara gelen oyuncakları dağıtılıyor. projenin kurucusu olan ümit kavak onların o güzel gülümsemelerini kadrajına sığdırmaya çalışıyor ve dünyada daha gerçek neyle uğraşabilirsiniz ki? diyor. gücünün yettiği kadar emeklerini çocuklardan hiç sakınmıyor. izmir depremindeki zor günlerde de arkadaşları ve gönüllülerle birlikte çocukların hep yanındaydı. onlarla oyunlar oynayıp, depremi unutmaları için çaba sarf etti. yaralarını bir şekilde sarmaya çalıştı. bir röportajdan bazı kesitleri okumanız için sizinle paylaşıyorum.

bomba atmıyor değil mi?
köylerde zengin yoksul fark etmeksizin tüm çocukların oyuncağa özlemi olduğunu anlatan ümit kavak “bu üç yılda oyuncakla hiç tanışmamış çocuklar da gördük. bisiklet, araba isteyen çocuklar da… en etkilendiğim anlardan birini ceylanpınar sınırında yaşadım. suriyeli göçmen bir ailenin çocuğu oyuncak uçağı gördüğünde ‘abi bu bomba atmayan uçaktan değil mi?' diye sormuştu… bu hafızama kazınan bir andı” dedi.
sevgi bütün kapıları açar
mutlulukları yüzlerinden okunan çocuklar için oyuncak dağıtımına memleketi mardin'den devam eden ümit kavak, amacının ilham olup farkındalık yaratmak olduğunu söylüyor. “herkes etrafındaki çocuklara ulaşabilir. onları mutlu edebilir” diyen kavak yaşadığı mutluluğu şöyle ifade etti: “bu projeye başladığımda hayalim binlerce çocuğu oyuncakla buluşturmaktı. o çocukların abisi oldum. bir çocuğu mutlu etmek çok kolay. mutluluk bir çocuğun yüzündeki gülümsemedir. bunu öğrendim. projenin çıkışı oyuncak olsa da elimizden geldiği kadar o çocuklara sevgiyi hissettirmek istiyoruz. çünkü sevgiyi tatmış bir çocuk kötü olamaz. sevgiyle büyümüş bir çocuk asla topluma zarar veremez. sevgi bütün kapıları açar, o çocukların çoğunun sevgiye, ilgiye ihtiyacı var.”

röportajın tamamı için linkini ve sizi gülümsetebilecek fotoğrafları şuralara bıraktım. belki sizin de bir oyuncak kardeşiniz olur ne dersiniz?
buraya tıklayınca bir gülümseme geliyor

oyuncak kardeşliği adının hakkını veren kardeşlik gibi bağları sağlam, ayrısı gayrısı olmayan, mesafeleri anlamsız kılan bir proje. buradaki yegane ve tek amaç çocukları sevindirmek. minicik kalpleri mutlu etmek. eee, bu da oyuncakla oluyor tabi. ülkemizin doğu kesimindeki çocuklara gelen oyuncakları dağıtılıyor. projenin kurucusu olan ümit kavak onların o güzel gülümsemelerini kadrajına sığdırmaya çalışıyor ve dünyada daha gerçek neyle uğraşabilirsiniz ki? diyor. gücünün yettiği kadar emeklerini çocuklardan hiç sakınmıyor. izmir depremindeki zor günlerde de arkadaşları ve gönüllülerle birlikte çocukların hep yanındaydı. onlarla oyunlar oynayıp, depremi unutmaları için çaba sarf etti. yaralarını bir şekilde sarmaya çalıştı. bir röportajdan bazı kesitleri okumanız için sizinle paylaşıyorum.

bomba atmıyor değil mi?
köylerde zengin yoksul fark etmeksizin tüm çocukların oyuncağa özlemi olduğunu anlatan ümit kavak “bu üç yılda oyuncakla hiç tanışmamış çocuklar da gördük. bisiklet, araba isteyen çocuklar da… en etkilendiğim anlardan birini ceylanpınar sınırında yaşadım. suriyeli göçmen bir ailenin çocuğu oyuncak uçağı gördüğünde ‘abi bu bomba atmayan uçaktan değil mi?' diye sormuştu… bu hafızama kazınan bir andı” dedi.
sevgi bütün kapıları açar
mutlulukları yüzlerinden okunan çocuklar için oyuncak dağıtımına memleketi mardin'den devam eden ümit kavak, amacının ilham olup farkındalık yaratmak olduğunu söylüyor. “herkes etrafındaki çocuklara ulaşabilir. onları mutlu edebilir” diyen kavak yaşadığı mutluluğu şöyle ifade etti: “bu projeye başladığımda hayalim binlerce çocuğu oyuncakla buluşturmaktı. o çocukların abisi oldum. bir çocuğu mutlu etmek çok kolay. mutluluk bir çocuğun yüzündeki gülümsemedir. bunu öğrendim. projenin çıkışı oyuncak olsa da elimizden geldiği kadar o çocuklara sevgiyi hissettirmek istiyoruz. çünkü sevgiyi tatmış bir çocuk kötü olamaz. sevgiyle büyümüş bir çocuk asla topluma zarar veremez. sevgi bütün kapıları açar, o çocukların çoğunun sevgiye, ilgiye ihtiyacı var.”

röportajın tamamı için linkini ve sizi gülümsetebilecek fotoğrafları şuralara bıraktım. belki sizin de bir oyuncak kardeşiniz olur ne dersiniz?
buraya tıklayınca bir gülümseme geliyor
devamını gör...
ırk saçmalığı
ırk dediğimiz kavram genetiktir. caucasoid, mongoloid, negroid ve australoid olmak üzere dört tane. ama gelip de üstün türk ırkı, alman ırkı vs. şeklinde zırvalamak saçmalığın daniskasıdır. çünkü bu saydıklarımızıın her biri bir milleti ifade eder, ırkı değil. milleti millet yapan ise kültür ve dildir ve bunlar ise tamamen insan tarafından çıkarılan yapay şeylerdir. ama keşke dil ve kültür bariyerlerini dünyaca aşıp, ortak bir ülkede ortak değerlerle yaşayabilseydik..
devamını gör...
kedilere özgü gariplikler
kucağa çıkınca bir süre popusunu havaya diker ve yüzüme sürer bunu neden yaptığını asla anlamış değilim.
devamını gör...
ensefalopati
bazı ana ensefalopati tipleri şunlardır:
kronik travmatik ensefalopati
bu ensefalopati türü, beyinde birden fazla travma veya yaralanma olduğunda ortaya çıkar. kafaya alınan bu darbeler beyinde sinir hasarına yol açar. genellikle boksörlerde, futbolcularda veya patlamalarda yaralanan askerlerde bulunur.
glisin ensefalopatisi
glisin ensefalopatisi, beyinde anormal derecede yüksek seviyede glisin (bir amino asit) olduğu genetik veya kalıtsal bir durumdur. glisin ensefalopati belirtileri genellikle doğumdan kısa bir süre sonra bebeklerde görülür.
hashimoto ensefalopatisi
bu, hashimoto hastalığı olarak bilinen otoimmün bir duruma bağlı, nadir görülen bir ensefalopati türüdür. hashimoto hastalığında, bağışıklık sisteminiz yanlışlıkla tiroid bezinize saldırır. tiroid beziniz, vücudunuzun düzenleyici hormonlarının çoğunun üretilmesinden sorumludur. bilim adamları iki koşulun nasıl bağlantılı olduğunu henüz tam olarak çözebilmiş değildir.
hepatik ensefalopati
hepatik ensefalopati, karaciğer hastalığının bir sonucudur. karaciğer düzgün çalışmadığında, bu durum genellikle vücuttan attığı toksinlerin kanda birikmesine ve sonunda beyninize ulaşmasına neden olur.
hipertansif ensefalopati
hipertansif ensefalopati, çok uzun süre tedavi edilmeyen yüksek tansiyonun bir sonucudur. bu, beyninizin şişmesine, beyin hasarına ve hipertansif ensefalopatiye yol açmasına neden olabilir.
hipoksik iskemik ensefalopati
beyin yeterince oksijen almazsa, kişi beyin hasarı yaşayabilir. bu şekilde ortaya çıkan ensefalopati, hipoksik iskemik ensefalopati olarak adlandırılır.
toksik-metabolik ensefalopati
toksik-metabolik ensefalopati, enfeksiyonların, toksinlerin veya organ yetmezliğinin bir sonucudur. elektrolitler, hormonlar veya vücuttaki diğer kimyasal maddeler normal dengeler dışında kaldıklarında beynin fonksiyonunu etkileyebilirler. bu ayrıca vücutta bir enfeksiyon varlığını veya toksik kimyasalların varlığını içerebilir.
enfeksiyöz ensefalopati
enfeksiyöz ensefalopati en ciddi tip olabilir. bazen prion hastalıkları veya bulaşıcı spongiform ensefalopatiler denilen nadir bir durum grubundan kaynaklanır. bu ilerleyici hastalıklar, prion adı verilen bir proteinin mutasyonuyla bağlantılıdır. prion hastalıkları nörojeneratiftir. bu, beyine zarar verdikleri ve zamanla beynin işlevinin daha da kötüye gitmesine veya bozulmasına neden oldukları anlamına gelir. prion hastalığının temel özelliği beyinde süngerimsi bir görünüm veren küçük deliklerdir.
üremik ensefalopati
üremik ensefalopati böbrek yetmezliğinin bir sonucudur. kandaki üremik toksinlerin birikmesinden kaynaklandığı düşünülmektedir.
wernicke ensefalopatisi
wernicke hastalığı olarak da bilinen bu durum b1 vitamini eksikliğinin bir sonucudur. uzun süreli alkolizm, yetersiz beslenme ve zayıf gıda emilimi, b1 vitamini eksikliğine neden olabilir. wernicke ensefalopati hızlı bir şekilde tedavi edilmezse, wernicke-korsakoff sendromuna yol açabilir .
kronik travmatik ensefalopati
bu ensefalopati türü, beyinde birden fazla travma veya yaralanma olduğunda ortaya çıkar. kafaya alınan bu darbeler beyinde sinir hasarına yol açar. genellikle boksörlerde, futbolcularda veya patlamalarda yaralanan askerlerde bulunur.
glisin ensefalopatisi
glisin ensefalopatisi, beyinde anormal derecede yüksek seviyede glisin (bir amino asit) olduğu genetik veya kalıtsal bir durumdur. glisin ensefalopati belirtileri genellikle doğumdan kısa bir süre sonra bebeklerde görülür.
hashimoto ensefalopatisi
bu, hashimoto hastalığı olarak bilinen otoimmün bir duruma bağlı, nadir görülen bir ensefalopati türüdür. hashimoto hastalığında, bağışıklık sisteminiz yanlışlıkla tiroid bezinize saldırır. tiroid beziniz, vücudunuzun düzenleyici hormonlarının çoğunun üretilmesinden sorumludur. bilim adamları iki koşulun nasıl bağlantılı olduğunu henüz tam olarak çözebilmiş değildir.
hepatik ensefalopati
hepatik ensefalopati, karaciğer hastalığının bir sonucudur. karaciğer düzgün çalışmadığında, bu durum genellikle vücuttan attığı toksinlerin kanda birikmesine ve sonunda beyninize ulaşmasına neden olur.
hipertansif ensefalopati
hipertansif ensefalopati, çok uzun süre tedavi edilmeyen yüksek tansiyonun bir sonucudur. bu, beyninizin şişmesine, beyin hasarına ve hipertansif ensefalopatiye yol açmasına neden olabilir.
hipoksik iskemik ensefalopati
beyin yeterince oksijen almazsa, kişi beyin hasarı yaşayabilir. bu şekilde ortaya çıkan ensefalopati, hipoksik iskemik ensefalopati olarak adlandırılır.
toksik-metabolik ensefalopati
toksik-metabolik ensefalopati, enfeksiyonların, toksinlerin veya organ yetmezliğinin bir sonucudur. elektrolitler, hormonlar veya vücuttaki diğer kimyasal maddeler normal dengeler dışında kaldıklarında beynin fonksiyonunu etkileyebilirler. bu ayrıca vücutta bir enfeksiyon varlığını veya toksik kimyasalların varlığını içerebilir.
enfeksiyöz ensefalopati
enfeksiyöz ensefalopati en ciddi tip olabilir. bazen prion hastalıkları veya bulaşıcı spongiform ensefalopatiler denilen nadir bir durum grubundan kaynaklanır. bu ilerleyici hastalıklar, prion adı verilen bir proteinin mutasyonuyla bağlantılıdır. prion hastalıkları nörojeneratiftir. bu, beyine zarar verdikleri ve zamanla beynin işlevinin daha da kötüye gitmesine veya bozulmasına neden oldukları anlamına gelir. prion hastalığının temel özelliği beyinde süngerimsi bir görünüm veren küçük deliklerdir.
üremik ensefalopati
üremik ensefalopati böbrek yetmezliğinin bir sonucudur. kandaki üremik toksinlerin birikmesinden kaynaklandığı düşünülmektedir.
wernicke ensefalopatisi
wernicke hastalığı olarak da bilinen bu durum b1 vitamini eksikliğinin bir sonucudur. uzun süreli alkolizm, yetersiz beslenme ve zayıf gıda emilimi, b1 vitamini eksikliğine neden olabilir. wernicke ensefalopati hızlı bir şekilde tedavi edilmezse, wernicke-korsakoff sendromuna yol açabilir .
devamını gör...
bir şiirde kullanılabilecek en güzel kelime
heyhat (yazık!)
"baş başa kalıyorum sonunda heyhatlarla,
sözde senden kaçıyorum doludizgin atlarla..."
yavuz bülent bakiler
"baş başa kalıyorum sonunda heyhatlarla,
sözde senden kaçıyorum doludizgin atlarla..."
yavuz bülent bakiler
devamını gör...
normal sözlük ilişki durumu bilgisi
devamını gör...
nasa'nın iklim değişikliği fotoğrafları
daha ucuz olduğu için kloroflorokarbon kullanımını ısrarla sonlandırmayan şirketlerin duvarlarına asılması gereken fotoğraflar.
insanın sonunu kendi hırsı, özellikle de para ve onunla ilişkili olan güç hırsı getiriyor. acımıyorum insanoğluna. neyi hak ediyorsa, eliyle neyi hazırlıyorsa onu yaşıyor çünkü.
insanın sonunu kendi hırsı, özellikle de para ve onunla ilişkili olan güç hırsı getiriyor. acımıyorum insanoğluna. neyi hak ediyorsa, eliyle neyi hazırlıyorsa onu yaşıyor çünkü.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
bir koşuşturma, bir heyecan. herkesin yüzünde benzer bir gerginlik vardı o akşamüstü. tedirginlik, her yerden bir tehlike gelebileceği ihtimali, belirsizlik. kalabalık bir masada oturuyorlardı. kimse çantasını kucağından indirip sandalyeye bile asmamıştı. telefonlar elde. şarjlar azalmış. nöbetleşe camdan sokağa bakıp duran 9 kişiydiler. ışık'ın telefonu çaldı. arayan iş arkadaşı joseph'ti. murat'tan belgeyi alıp almadığını sordu. saatlerdir bu anın gelmesini bekliyordu ışık. derin bir iç çekti. aldım dedi. korkma dedi joseph hissetmiş gibi. "senden kimse şüphelenmez."
ışık kalktı oturdukları kahveden. ufak tefek çelimsiz bir kızdı. üniversiteye yeni başlamıştı. 2 sene önce gelmişti bu şehre, havasına suyuna bile henüz alışamamıştı. okulun ilk senesi bir hocasının yönlendirmesiyle saat ücretli olarak çalışmaya başladığı, okul ve cafe'den arta kalan zamanlarında veri girişi yaptığı, işini doğru yaptığı taktirde kimsenin kaçta gediğine kaçta gittiğine karışmadığı bu araştırma enstitüsünde, idari işler departmanında asistan olarak çalışan joseph başta olmak üzere herkes onu çok sıcak karşılaşmıştı. yabancılarla çalışmak ne güzel diye düşünmüştü ışık daha ilk haftadan. kesinlikle mezun olduğunda çokuluslu bir yerde çalışması gerektiğine ikna olmuştu çabucak. belçika tarafından fonlanan bu enstitüde neredeyse her milletten 21 tam zamanlı, ışık'ın sayısını bilmediği kadar da yarı zamanlı ya da saat ücretli personel çalışıyordu. ışık çok şanslı görüyordu kendini. onu bu işe yönlendiren hocasına da defalarca kez söylediği gibi hayatı, bakış açısı tamamen değişmişti bu işe başladığından beri.
hiç anlamadığı şeyler olup bitiyordu ama. korkuyordu ışık. ilk defa 3 ay önce enstitünün araştırmacılarından biri tutuklandığında, hemen akabinde de adalet bakanlığı'ndan enstitünün tüm yazışmalarının asıllarının taraflarına ivedilikte teslim edilmesi istendiğinde bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştı. joseph, ona nerede çalıştığından en yakınları haricinde pek kimseye söz etmemesi gerektiğini söylediğinde didikleme ihtiyacı duymuştu ışık. öğrendiği bilgi kırıntıları bile kanını dondurmaya yetmişti. enstitü'nün üzerinde çok baskı vardı. belçika ile ülke arasında da haber bültenlerine bile yansıyan cinsten çok ciddi bir diplomatik kriz...
joseph 3 gün önce ışık'a muratla görüşmesinin mümkün olup olmadığını sordu. ışık'ın işe girişinden 7 ay sonra direktör yardımcılığından istifa eden, 32 yaşında profesörlüğünü almış murat ve ışık hiçbir diyalog geçmişine sahip değillerdi. ışık anlamamış, nedenini sorma gereği duymuştu. joseph üstü kapalı bir şekilde cevap verdi. ışık çok kurcalamaması gerektiğini ancak bu evrakı almasının ve joseph'e teslim etmesinin ne kadar önemli olduğunu sezmişti. kabul etti. joseph'e, onu bile isteye tehlikeye atmayacağını bilecek kadar güvenirdi. yine de sorma ihtiyacı duydu. "endişelenecek bir şey yok ışık. bunu enstitüde tam zamanlı çalışan biri yapmamalı sadece, durumları biliyorsun az çok." murat ve ışık laleli'de buluşmuşlardı. saati ve yeri joseph haber vermişti ışık'a. ayaküstü bir sohbet, kapalı bir zarf ve bu kadar. 3 dakika bile sürmemişti. her zamanki gibi işe gidecek, 4. kata çıkıp bunu joseph'e verecek ve çıkacaktı. en kötü ne olabilir ki diye düşündü enstitünün bulunduğu sokağa girerken. yokuşu çok hızlı tırmanıyordu, nefes nefese kalmıştı. neredeyse koşar adım yürüdüğünü, kan ter içinde kaldığını enstitünün tam karşısındaki polis kalabalığını fark etmesiyle eş zamanlı kavradı. birden durdu yolun ortasında. ondan tarafa bakan polislerden biriyle göz göze geldi. kafasını önüne eğdi ve yürümeye devam etti. bu defa normal hızda. bahçe kapısına geldiğinde tekrar baktı polislerden tarafa. neredeyse 30 kişilerdi. 4 normal polis otosu, 4 de zırhlı araç vardı. polisler ağır silahlıydı. özel bir ekip olduklarını düşündü ışık. terörle mücadele mi acaba, onların üniforma renkleri böyle mi oluyordu diye düşündü. aynı polis gözlerini dikmiş ışık'a bakıyordu. bir an ne yapacağını bilemedi kadın. kafasını çevirdi hızla, çantasının ön gözünde olması gereken personel kimlik kartını bulamıyordu bir türlü. sinirlenmişti, göz ucuyla sağa, yokuşun yukarısına baktı yeniden. polisin ona doğru yürümeye başladığını gördü. hızla arkasına döndü, yere çömelip çantasını açtı, kimliği yoktu! beyni patlayacak gibiydi. arkasına dönüp baktı, polis ona yürümeye devam ediyordu. galiba gülümsüyordu da. sinirleri bozuldu. kalbi yerinden çıkacak bir hızda atıyordu. kalktı yerden ışık, hızla yokuş aşağı yürümeye başladı. neredeyse koşuyordu. çok yanlış bir şey yaptığını fark etti ama artık çok geçti. polisten kaçıyordu! köşeyi döner dönmez karşısına çıkan, daha önceden dükkan olan ama sonrasında ön ve arka duvarları yıkılarak bir yaya alt geçidine çeviren binanın tam altında polisin kendisine "bayan" diye seslendiğini duydu. zaten burada da bir grup polis olduğunu gördü. hatta bir de masa. kimlik kontrolü yapan, ağır silahlı olmayan polisler ve geçip gitmekte olan insanlar. durdu ışık. kendisini sakinleştirmeye çalıştı ve arkasına döndü. en sakin olmaya çalışan yüz ifadesiyle;
-buyrun memur bey?
-nereye böyle koşa koşa hanfendi?! kimlik göreyim.
-kimlik mi? ha normal kimlik mi? bir saniye. hemen.
polis 27-28 yaşlarında dev gibi bir adamdı. 1.90'ın üzerinde boylu, büyük suratlı, esmer. küçücük bir kadın olan ışık kendini olduğundan da küçük hissetti bu adam karşısında. ellerinin titrediğini fark ettirmemeye çalışarak sırt çantasında cüzdanını aradı. kimliğini verdi. polis elindeki telefondan bir şeylere baktı. kimliği geri verirken konuştu;
-ne aradın öyle yere oturup sen?
-personel kimliğimi aradım da. evde bırakmışım herhalde. bulamadım. bugün ben çalışmıyorum normalde, zaten defterimi alacaktım, unutmuşum dün, önemli bir şey değil. bugün işim bu taraflarda olunca uğrayıp onu alayım dedim ama kimlik yok. (güldü) bulamadım, eve dönüyorum.
-ne iş yapıyorsun sen?
-stajyerim ben. öğrenciyim normalde.
-neden koşarak uzaklaştın peki?
-memur bey, size açık konuşcam, ben hayatımda polis görmüş insan değilim. sizi öyle görünce korktum açıkçası. ne yapacağımı bilemedim. size çok komik gelecek belki ama durum bu. korktum, bir an önce de uzaklaşmak istedim, yemin ederim.
-etme yemin ışık hanım. hem biz korkulcak insanlar mıyız? bak bana... ben ne yapayım senin yeminini. ama gel biraz yürüyelim senlen.
-aslında acelem var benim memur bey. ben gitsem?
-bir öpücük vermeden nereye ışık hanım?
güldü polis.
-anlamadım, ne öpücüğü?
-hadi hadi uzatma, ver bir öpücük bakayım.
öne doğru eğildi. itti ışık polis'i. dehşete kapılmıştı. "ne yapıyorsunuz siz!" dedi, etrafta bir sürü polis, bir sürü insan daha varken bu hadsizlik onu şok etmişti. polisin böyle bir şeye nasıl cesaret edebildiğine anlam verememişti.
-gel bakalım ışık hanım o zaman, merkezde bir ifadenizi alalım sizin.
ne olduğunu anlamadan polis bileklerine kelepçeyi takmıştı genç kadının. inanamıyordu olanlara ışık. tarifsiz bir şekilde korkuyordu. hayatında böyle bir dehşet anı daha yaşamamıştı. bayılacak gibiydi. sürükleyerek götürüyordu onu polis. arkasına baktı. tanıdık bir yüz arıyordu. enstitünün sokağına geri döndüler. yokuşu tırmanırlarken ilerde polisin müdahaleye başladığını gördüler. her yer gazdı. göremedikleri yerleri hedef alan polisler vardı! polis ışık'a baktı, arkalarından gelen polislere belli belirsiz bir işaret yaptı ve koşar adım ışık'ın yanından uzaklaştı. kadın elleri kelepçeli vaziyette sokağın ortasında kalakaldı. arkasına döndü, sokaktaki herkesin müdahale alanına bakmakta ya da koşmakta olduğunu gördü. bir sürü insan ve polis vardı. gerisin geri yokuş aşağı koşmaya başladı. sokağı bitirip binanın altına yöneldi. hızla geçti geçitten, onunla ilgilenen kimse yoktu. incecik bileklerinden düştü düşecek kelepçeden de kurtulabilirse bu kabustan kaçabileceğini düşünürken sokağın köşesinde julio'yu gördü. çok rahatladı. julio enstitüye yeni gelen misafir araştırmacılardan biriydi. onu bu kaostan kurtarabileceğini düşündü ışık. tek derdi şu kelepçeydi. ışık'a gel diye işaret ediyordu julio. ışık ona doğru koşmaya devam etti. arkasına baktı, kendisini takip eden bir polis olup olmadığını anlayamadı. her yerdeydiler! burası kaosun tam merkeziydi. julio ışık'ın elini tuttu, ışık ona "beni bırakma" dedi. enstitünün iki arka sokağındaki depo binasına girdiler, açık plan bu apartmanda her kat ayrı bir daireydi. dış cephesi yarı cam yarı duvar olan tüm bu daireler ortadaki avluya bakacak şekilde, kare düzendeydi. 3. kata çıktılar. arşiv olarak kullanılan bu dairenin kapısının anahtarını verdi julio ışık'a. titreyen kelepçeli elleriyle kapıyı açmaya çalışırken merdivenlerden iki polisin koşarak çıktığını gördü ışık. julio bir üst kata çıkmak için merdivene yönelmişti bu esnada. ışık kapıyı açmayı başarıp içeri girdiğinde hala titriyordu. önce banyoya girdi, camlar sonuna kadar açıktı. camın önündeki mermerde kocaman büyük bir sarı kedi vardı. yangın merdiveninden polislerin çıkıp ona yakalayabileceğini fark ettiği için hızla banyodan çıktı, odalardan birine girip yere çömeldi. polisler bu esnada arşiv katına ulaşmıştı. ışık olduğu yere çömeldi. önünde bir çalışma masası vardı. küçücük olan bedenini bile saklayamayacak kadar küçük olan bu masaya ve banyoda kalmamaya karar veren aklına lanet etti. "o yangın merdivenlerinden onlar gelmeden sen de kaçabilirdin ışık, aptalsın sen" diye düşündü. polisler yere çömelip camdan içeri baktılar. biri öbür yana bakıyordu da bu kumral olan onun olduğu tarafa doğru çeviriyordu kafasını işte. saniyeler sonra görüleceğini fark eden ışık gözlerini sıkı sıkı yumdu.
ve miko uyandı. bir daha da uyuyamadı sabah'ın 3 buçuğundan beri.**
ışık kalktı oturdukları kahveden. ufak tefek çelimsiz bir kızdı. üniversiteye yeni başlamıştı. 2 sene önce gelmişti bu şehre, havasına suyuna bile henüz alışamamıştı. okulun ilk senesi bir hocasının yönlendirmesiyle saat ücretli olarak çalışmaya başladığı, okul ve cafe'den arta kalan zamanlarında veri girişi yaptığı, işini doğru yaptığı taktirde kimsenin kaçta gediğine kaçta gittiğine karışmadığı bu araştırma enstitüsünde, idari işler departmanında asistan olarak çalışan joseph başta olmak üzere herkes onu çok sıcak karşılaşmıştı. yabancılarla çalışmak ne güzel diye düşünmüştü ışık daha ilk haftadan. kesinlikle mezun olduğunda çokuluslu bir yerde çalışması gerektiğine ikna olmuştu çabucak. belçika tarafından fonlanan bu enstitüde neredeyse her milletten 21 tam zamanlı, ışık'ın sayısını bilmediği kadar da yarı zamanlı ya da saat ücretli personel çalışıyordu. ışık çok şanslı görüyordu kendini. onu bu işe yönlendiren hocasına da defalarca kez söylediği gibi hayatı, bakış açısı tamamen değişmişti bu işe başladığından beri.
hiç anlamadığı şeyler olup bitiyordu ama. korkuyordu ışık. ilk defa 3 ay önce enstitünün araştırmacılarından biri tutuklandığında, hemen akabinde de adalet bakanlığı'ndan enstitünün tüm yazışmalarının asıllarının taraflarına ivedilikte teslim edilmesi istendiğinde bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştı. joseph, ona nerede çalıştığından en yakınları haricinde pek kimseye söz etmemesi gerektiğini söylediğinde didikleme ihtiyacı duymuştu ışık. öğrendiği bilgi kırıntıları bile kanını dondurmaya yetmişti. enstitü'nün üzerinde çok baskı vardı. belçika ile ülke arasında da haber bültenlerine bile yansıyan cinsten çok ciddi bir diplomatik kriz...
joseph 3 gün önce ışık'a muratla görüşmesinin mümkün olup olmadığını sordu. ışık'ın işe girişinden 7 ay sonra direktör yardımcılığından istifa eden, 32 yaşında profesörlüğünü almış murat ve ışık hiçbir diyalog geçmişine sahip değillerdi. ışık anlamamış, nedenini sorma gereği duymuştu. joseph üstü kapalı bir şekilde cevap verdi. ışık çok kurcalamaması gerektiğini ancak bu evrakı almasının ve joseph'e teslim etmesinin ne kadar önemli olduğunu sezmişti. kabul etti. joseph'e, onu bile isteye tehlikeye atmayacağını bilecek kadar güvenirdi. yine de sorma ihtiyacı duydu. "endişelenecek bir şey yok ışık. bunu enstitüde tam zamanlı çalışan biri yapmamalı sadece, durumları biliyorsun az çok." murat ve ışık laleli'de buluşmuşlardı. saati ve yeri joseph haber vermişti ışık'a. ayaküstü bir sohbet, kapalı bir zarf ve bu kadar. 3 dakika bile sürmemişti. her zamanki gibi işe gidecek, 4. kata çıkıp bunu joseph'e verecek ve çıkacaktı. en kötü ne olabilir ki diye düşündü enstitünün bulunduğu sokağa girerken. yokuşu çok hızlı tırmanıyordu, nefes nefese kalmıştı. neredeyse koşar adım yürüdüğünü, kan ter içinde kaldığını enstitünün tam karşısındaki polis kalabalığını fark etmesiyle eş zamanlı kavradı. birden durdu yolun ortasında. ondan tarafa bakan polislerden biriyle göz göze geldi. kafasını önüne eğdi ve yürümeye devam etti. bu defa normal hızda. bahçe kapısına geldiğinde tekrar baktı polislerden tarafa. neredeyse 30 kişilerdi. 4 normal polis otosu, 4 de zırhlı araç vardı. polisler ağır silahlıydı. özel bir ekip olduklarını düşündü ışık. terörle mücadele mi acaba, onların üniforma renkleri böyle mi oluyordu diye düşündü. aynı polis gözlerini dikmiş ışık'a bakıyordu. bir an ne yapacağını bilemedi kadın. kafasını çevirdi hızla, çantasının ön gözünde olması gereken personel kimlik kartını bulamıyordu bir türlü. sinirlenmişti, göz ucuyla sağa, yokuşun yukarısına baktı yeniden. polisin ona doğru yürümeye başladığını gördü. hızla arkasına döndü, yere çömelip çantasını açtı, kimliği yoktu! beyni patlayacak gibiydi. arkasına dönüp baktı, polis ona yürümeye devam ediyordu. galiba gülümsüyordu da. sinirleri bozuldu. kalbi yerinden çıkacak bir hızda atıyordu. kalktı yerden ışık, hızla yokuş aşağı yürümeye başladı. neredeyse koşuyordu. çok yanlış bir şey yaptığını fark etti ama artık çok geçti. polisten kaçıyordu! köşeyi döner dönmez karşısına çıkan, daha önceden dükkan olan ama sonrasında ön ve arka duvarları yıkılarak bir yaya alt geçidine çeviren binanın tam altında polisin kendisine "bayan" diye seslendiğini duydu. zaten burada da bir grup polis olduğunu gördü. hatta bir de masa. kimlik kontrolü yapan, ağır silahlı olmayan polisler ve geçip gitmekte olan insanlar. durdu ışık. kendisini sakinleştirmeye çalıştı ve arkasına döndü. en sakin olmaya çalışan yüz ifadesiyle;
-buyrun memur bey?
-nereye böyle koşa koşa hanfendi?! kimlik göreyim.
-kimlik mi? ha normal kimlik mi? bir saniye. hemen.
polis 27-28 yaşlarında dev gibi bir adamdı. 1.90'ın üzerinde boylu, büyük suratlı, esmer. küçücük bir kadın olan ışık kendini olduğundan da küçük hissetti bu adam karşısında. ellerinin titrediğini fark ettirmemeye çalışarak sırt çantasında cüzdanını aradı. kimliğini verdi. polis elindeki telefondan bir şeylere baktı. kimliği geri verirken konuştu;
-ne aradın öyle yere oturup sen?
-personel kimliğimi aradım da. evde bırakmışım herhalde. bulamadım. bugün ben çalışmıyorum normalde, zaten defterimi alacaktım, unutmuşum dün, önemli bir şey değil. bugün işim bu taraflarda olunca uğrayıp onu alayım dedim ama kimlik yok. (güldü) bulamadım, eve dönüyorum.
-ne iş yapıyorsun sen?
-stajyerim ben. öğrenciyim normalde.
-neden koşarak uzaklaştın peki?
-memur bey, size açık konuşcam, ben hayatımda polis görmüş insan değilim. sizi öyle görünce korktum açıkçası. ne yapacağımı bilemedim. size çok komik gelecek belki ama durum bu. korktum, bir an önce de uzaklaşmak istedim, yemin ederim.
-etme yemin ışık hanım. hem biz korkulcak insanlar mıyız? bak bana... ben ne yapayım senin yeminini. ama gel biraz yürüyelim senlen.
-aslında acelem var benim memur bey. ben gitsem?
-bir öpücük vermeden nereye ışık hanım?
güldü polis.
-anlamadım, ne öpücüğü?
-hadi hadi uzatma, ver bir öpücük bakayım.
öne doğru eğildi. itti ışık polis'i. dehşete kapılmıştı. "ne yapıyorsunuz siz!" dedi, etrafta bir sürü polis, bir sürü insan daha varken bu hadsizlik onu şok etmişti. polisin böyle bir şeye nasıl cesaret edebildiğine anlam verememişti.
-gel bakalım ışık hanım o zaman, merkezde bir ifadenizi alalım sizin.
ne olduğunu anlamadan polis bileklerine kelepçeyi takmıştı genç kadının. inanamıyordu olanlara ışık. tarifsiz bir şekilde korkuyordu. hayatında böyle bir dehşet anı daha yaşamamıştı. bayılacak gibiydi. sürükleyerek götürüyordu onu polis. arkasına baktı. tanıdık bir yüz arıyordu. enstitünün sokağına geri döndüler. yokuşu tırmanırlarken ilerde polisin müdahaleye başladığını gördüler. her yer gazdı. göremedikleri yerleri hedef alan polisler vardı! polis ışık'a baktı, arkalarından gelen polislere belli belirsiz bir işaret yaptı ve koşar adım ışık'ın yanından uzaklaştı. kadın elleri kelepçeli vaziyette sokağın ortasında kalakaldı. arkasına döndü, sokaktaki herkesin müdahale alanına bakmakta ya da koşmakta olduğunu gördü. bir sürü insan ve polis vardı. gerisin geri yokuş aşağı koşmaya başladı. sokağı bitirip binanın altına yöneldi. hızla geçti geçitten, onunla ilgilenen kimse yoktu. incecik bileklerinden düştü düşecek kelepçeden de kurtulabilirse bu kabustan kaçabileceğini düşünürken sokağın köşesinde julio'yu gördü. çok rahatladı. julio enstitüye yeni gelen misafir araştırmacılardan biriydi. onu bu kaostan kurtarabileceğini düşündü ışık. tek derdi şu kelepçeydi. ışık'a gel diye işaret ediyordu julio. ışık ona doğru koşmaya devam etti. arkasına baktı, kendisini takip eden bir polis olup olmadığını anlayamadı. her yerdeydiler! burası kaosun tam merkeziydi. julio ışık'ın elini tuttu, ışık ona "beni bırakma" dedi. enstitünün iki arka sokağındaki depo binasına girdiler, açık plan bu apartmanda her kat ayrı bir daireydi. dış cephesi yarı cam yarı duvar olan tüm bu daireler ortadaki avluya bakacak şekilde, kare düzendeydi. 3. kata çıktılar. arşiv olarak kullanılan bu dairenin kapısının anahtarını verdi julio ışık'a. titreyen kelepçeli elleriyle kapıyı açmaya çalışırken merdivenlerden iki polisin koşarak çıktığını gördü ışık. julio bir üst kata çıkmak için merdivene yönelmişti bu esnada. ışık kapıyı açmayı başarıp içeri girdiğinde hala titriyordu. önce banyoya girdi, camlar sonuna kadar açıktı. camın önündeki mermerde kocaman büyük bir sarı kedi vardı. yangın merdiveninden polislerin çıkıp ona yakalayabileceğini fark ettiği için hızla banyodan çıktı, odalardan birine girip yere çömeldi. polisler bu esnada arşiv katına ulaşmıştı. ışık olduğu yere çömeldi. önünde bir çalışma masası vardı. küçücük olan bedenini bile saklayamayacak kadar küçük olan bu masaya ve banyoda kalmamaya karar veren aklına lanet etti. "o yangın merdivenlerinden onlar gelmeden sen de kaçabilirdin ışık, aptalsın sen" diye düşündü. polisler yere çömelip camdan içeri baktılar. biri öbür yana bakıyordu da bu kumral olan onun olduğu tarafa doğru çeviriyordu kafasını işte. saniyeler sonra görüleceğini fark eden ışık gözlerini sıkı sıkı yumdu.
ve miko uyandı. bir daha da uyuyamadı sabah'ın 3 buçuğundan beri.**
devamını gör...
postmodernizm
modernizmin ötesi anlamına gelen kavram olmakla beraber bu tanımın kapsamı genellikle sanat, mimarlık gibi alanlardır. eğer postmodernizm kavramını toplumlar için kullanmak istediğimizde postmodernite kavramını kullanmak gerekir. bu videoda neden kullanıldığı iyi bir şekilde özetlenmiştir. bu videoda ele alınan amaç doğrultusunda bulunduğumuz geçiş dönemini tanımlamak için kullanılan bu kavrama son moda saçmalıklar: postmodern aydınların bilimi kötüye kullanmaları başlığında da belirttiğim sıkıntılardan dolayı mesafe ile yaklaşmak gerekir. bunun sebebi ise postmodernizmin kendisinin bilim, aydınlanma, marksizm ve psikanaliz gibi pek çok kavrama karşıt bir şekilde konumlandırmasıdır. yani birisi postmodern marksist gibi bir tanım kullanıyorsa (bkz: jordan peterson), kullanan kişinin bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduğunu söyleyebilirsiniz.
zannımca bu akımın yaygınlaşması 1980'ler sonrası reagan,thatcher,gorbaçov etkisi ile 1990'larda başlamıştır. bu doğrultuda kimlik ve öznenin en çok öne çıkan unsurlar olduğu söylenebilir. bu iki başlığı öne çıkarmamın sebebi ise günümüz muhalif siyasetinde çok ciddi yer işgal eden unsurlar olduğunu düşünmemden kaynaklıdır. (bkz: feminizm)(bkz: lgbti+)
belirtmem gerekir ki kesinlikle bunlar asla göz ardı edilmeyecek sorunlardır ancak bana göre nihayetinde dolaylı veya dolaysız olarak neo-liberal siyasetin etkisi kesinlikle ihmal edilmemelidir.
sonuç olarak, günümüz konjöktürünü tanımlamakta elimizdeki kavramların yetersizliğinden dolayı meydana çıkan, ele aldığı sorunların asla göz ardı edilmemesi gereken ancak çok ciddi bir revizyona ihtiyaç duyan bir kavramdır.
başlangıç için, steven best ve douglas kellner'in yazmış olduğu postmodern teori eleştirel soruşturmalar kitabını önerebilirim.
zannımca bu akımın yaygınlaşması 1980'ler sonrası reagan,thatcher,gorbaçov etkisi ile 1990'larda başlamıştır. bu doğrultuda kimlik ve öznenin en çok öne çıkan unsurlar olduğu söylenebilir. bu iki başlığı öne çıkarmamın sebebi ise günümüz muhalif siyasetinde çok ciddi yer işgal eden unsurlar olduğunu düşünmemden kaynaklıdır. (bkz: feminizm)(bkz: lgbti+)
belirtmem gerekir ki kesinlikle bunlar asla göz ardı edilmeyecek sorunlardır ancak bana göre nihayetinde dolaylı veya dolaysız olarak neo-liberal siyasetin etkisi kesinlikle ihmal edilmemelidir.
sonuç olarak, günümüz konjöktürünü tanımlamakta elimizdeki kavramların yetersizliğinden dolayı meydana çıkan, ele aldığı sorunların asla göz ardı edilmemesi gereken ancak çok ciddi bir revizyona ihtiyaç duyan bir kavramdır.
başlangıç için, steven best ve douglas kellner'in yazmış olduğu postmodern teori eleştirel soruşturmalar kitabını önerebilirim.
devamını gör...
raskolnikov'un sıradan ve olağanüstü insan kavramları
uyarı: dostoyevski'nin suç ve ceza romanı ile ilgili spoiler içermektedir. spoiler olarak belirttiğimde ne anlatmak istediğimi tam olarak anlatamayacağımı düşündüğümden spoiler oluşturmadım. bilginize.
rus yazar dostoyevski'nin suç ve ceza romanının baskarakteridir raskolnikov.onu anlamak için önce biraz romandan bahsedeceğim.
fakir bir ailenin hukuk okuyan bir çocuğudur raskolnikov.ailenin maddi sıkıntıları vardır. hatta o kadar zor durumdadırlar ki kız kardeşi sevmediği bir adamla parası için evlenmek zorunda kalır. bu durum genç raskolnikov'u oldukca rahatsız eder. bu durumu değiştirmek için bir çözüm yolu arar. aklına yaşlı,kötü kalpli, sevilmeyen ve tefecilik yapan ev sahibini öldürüp paralarını almak gelir. böylece kızkardeşi sevmediği biriyle evlenmek zorunda kalmayacak kendisi de hukuk eğitimini tamamlayabilecekti.
ancak iyi insanlar icin birini öldürmek kolay değildir.kendini ikna etmesi gerekir.bunun üzerine raskolnikov sıradan ve olağanüstü insan kavramlarını oluşturur.
ona göre kurallara uyan,güce itaat eden ve bu durumdan şikayetçi olmayan insanlar sıradan insanlardır.yanlis anlaşılmasın raskolnikov'un tanımında sıradan insanlara kızgınlık,küçük görme yoktur.
diğer grup ise olağanüstü insanlar.bu insanlar yıkıcı,yeniden kurallar oluşturan yasa koyucudur.
kendi cümleleri ile ifade etmek gerekirse
'toplum içinde birazcık sivrilen,yani topluma söyleyecek birazcık yeni bir şeyleri bulunanlar birer suçlu olmak zorundadırlar.tersi durumda zaten sivrilmelerine olanak yoktur.'
raskolnikov daha da ileri giderek olağanüstü insanların suç işleme hakkı olduğunu savunur. hatta bunu newton örneğiyle verir. eğer newton bilimsel bilgilerinin yayılmasını engelleyen bir grupla karşılassaydı onları öldürme hakkına sahipti,der. çünkü newton'un bilgilerinin çok daha fazla insanı kurtaracağını buna ulaşmak için de onu engellemek isteyenleri yok etmesi gerektiğini savunur.
olağanüstü insanların daha iyi bir düzen için kötüyü yıkmaları gerektiğini savunur ve bunların olağanüstü insanların tabiatında olduğunu söyler.ve o canalıcı soruyu sorar :
'insan tabiatından dolayı suçlanabilir mi?'
dünyayı vareden,gelişmesini,buraya kadar gelebilmesini sağlayan olağanüstü insanlardır ve hemen hepsi bu başarıyı kan dökerek kazanmışlardır.
raskolnikov kendisinin de olağanüstü insan olduğunu düşünerek ev sahibi tefeci kadını bir baltayla öldürür. o kadar korkar ve heyecanlanır ki çok az para alarak oradan uzaklaşır.parayı da bir yere gömer ve korkudan oraya gidip alamaz bile.
raskolnikov'un yaşadıkları hiç tahmin ettiği gibi değildir.
raskolnikov sıradan ve olağanüstü insan tanımında mı yanılıyordu?
yoksa kendisi olağanüstü insan değil miydi?
çünkü olağanüstü insanlar mantıklı bir yıkım ve yok ediş yaptıkları için daha çok insanı kurtarmak,iyiliğe yön vermek istediklerinden suç işlerler ve vicdan azabı çekmezler.
ama raskolnikov yoğun bir vicdan muhasebesinden geçiyordu. bütün haklı sebepler onun katil olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.
sonunda teslim olur ve vicdan azabından kurtulur.
üzerine düşünüldüğünde birkaç soru kalır akılda:
raskolnikov sıradan ve olağanüstü insan tanımında haklı mıydı?
olağanüstü insanlar suç işleme özgürlüğüne sahip olmalılar mı?
bu suç onları suçlu yapar mı?
yoksa olağanüstü insan olmanın bedeli daha iyi için kötüyü yok edip kötü olmak mıdır?
rus yazar dostoyevski'nin suç ve ceza romanının baskarakteridir raskolnikov.onu anlamak için önce biraz romandan bahsedeceğim.
fakir bir ailenin hukuk okuyan bir çocuğudur raskolnikov.ailenin maddi sıkıntıları vardır. hatta o kadar zor durumdadırlar ki kız kardeşi sevmediği bir adamla parası için evlenmek zorunda kalır. bu durum genç raskolnikov'u oldukca rahatsız eder. bu durumu değiştirmek için bir çözüm yolu arar. aklına yaşlı,kötü kalpli, sevilmeyen ve tefecilik yapan ev sahibini öldürüp paralarını almak gelir. böylece kızkardeşi sevmediği biriyle evlenmek zorunda kalmayacak kendisi de hukuk eğitimini tamamlayabilecekti.
ancak iyi insanlar icin birini öldürmek kolay değildir.kendini ikna etmesi gerekir.bunun üzerine raskolnikov sıradan ve olağanüstü insan kavramlarını oluşturur.
ona göre kurallara uyan,güce itaat eden ve bu durumdan şikayetçi olmayan insanlar sıradan insanlardır.yanlis anlaşılmasın raskolnikov'un tanımında sıradan insanlara kızgınlık,küçük görme yoktur.
diğer grup ise olağanüstü insanlar.bu insanlar yıkıcı,yeniden kurallar oluşturan yasa koyucudur.
kendi cümleleri ile ifade etmek gerekirse
'toplum içinde birazcık sivrilen,yani topluma söyleyecek birazcık yeni bir şeyleri bulunanlar birer suçlu olmak zorundadırlar.tersi durumda zaten sivrilmelerine olanak yoktur.'
raskolnikov daha da ileri giderek olağanüstü insanların suç işleme hakkı olduğunu savunur. hatta bunu newton örneğiyle verir. eğer newton bilimsel bilgilerinin yayılmasını engelleyen bir grupla karşılassaydı onları öldürme hakkına sahipti,der. çünkü newton'un bilgilerinin çok daha fazla insanı kurtaracağını buna ulaşmak için de onu engellemek isteyenleri yok etmesi gerektiğini savunur.
olağanüstü insanların daha iyi bir düzen için kötüyü yıkmaları gerektiğini savunur ve bunların olağanüstü insanların tabiatında olduğunu söyler.ve o canalıcı soruyu sorar :
'insan tabiatından dolayı suçlanabilir mi?'
dünyayı vareden,gelişmesini,buraya kadar gelebilmesini sağlayan olağanüstü insanlardır ve hemen hepsi bu başarıyı kan dökerek kazanmışlardır.
raskolnikov kendisinin de olağanüstü insan olduğunu düşünerek ev sahibi tefeci kadını bir baltayla öldürür. o kadar korkar ve heyecanlanır ki çok az para alarak oradan uzaklaşır.parayı da bir yere gömer ve korkudan oraya gidip alamaz bile.
raskolnikov'un yaşadıkları hiç tahmin ettiği gibi değildir.
raskolnikov sıradan ve olağanüstü insan tanımında mı yanılıyordu?
yoksa kendisi olağanüstü insan değil miydi?
çünkü olağanüstü insanlar mantıklı bir yıkım ve yok ediş yaptıkları için daha çok insanı kurtarmak,iyiliğe yön vermek istediklerinden suç işlerler ve vicdan azabı çekmezler.
ama raskolnikov yoğun bir vicdan muhasebesinden geçiyordu. bütün haklı sebepler onun katil olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.
sonunda teslim olur ve vicdan azabından kurtulur.
üzerine düşünüldüğünde birkaç soru kalır akılda:
raskolnikov sıradan ve olağanüstü insan tanımında haklı mıydı?
olağanüstü insanlar suç işleme özgürlüğüne sahip olmalılar mı?
bu suç onları suçlu yapar mı?
yoksa olağanüstü insan olmanın bedeli daha iyi için kötüyü yok edip kötü olmak mıdır?
devamını gör...
