ankara
benim için çok özel anılara ev sahipliği yapmış şehir...
bu mevsimde öğlene kadar kavuran, öğleden sonra üşüten yagmuruyla ıslatan bir şehir olsa da bir kaç günde alıştım. garipsemiyorum.
tatlı söz, samimiyet, hohohohoo diye gülen bir çocuk ve çokça gezmeyi anımsatan güzel şehir.*
bu mevsimde öğlene kadar kavuran, öğleden sonra üşüten yagmuruyla ıslatan bir şehir olsa da bir kaç günde alıştım. garipsemiyorum.
tatlı söz, samimiyet, hohohohoo diye gülen bir çocuk ve çokça gezmeyi anımsatan güzel şehir.*
devamını gör...
normal sözlük’te tanıdık birilerine rastlamak
iki gündür bu hissiyattaydım. ama neyse ki tahmin ettiğim kişi değilmiş.
tehlike geçti summer..
tehlike geçti summer..
devamını gör...
iki şehrin hikayesi
charles dickens tarafından yazılan ve dünyada 200 milyonun üzerinde satış yapan en ünlü edebiyat eserlerinden birisidir.
kitabın konusu fransız devrimi esnasında ve sonrasında paris ve londra'da yaşanan olaylardır.
özellikle fransız ihtilali ve etkilerini çok iyi anlatan iki şehrin hikayesi sadece verdiği tarihi bilgiler için bile okunabilecekken bir de harika bir hikaye sunuyor. insanların ruh hali ve oluşan değişimi çok güzel yansıtıyor.
yazarın bu kitapta anlatmak istediği çok açıktır.
hiç bir düzen insanları öldürmemeli canlarını almamalı. insanlara zarar verenler bir gün zarar görürler. ortaya çıkacak zarar herkes için büyük bir yıkımdır. (bkz: giyotin)
not: kitabı okumayan yazarlar için uyarı anlamında söylüyorum kitabın bir sürü farklı yayınevinden baskısı var lütfen bilinen bir baskıyı tercih edip okuyun.
benim iki şehrin hikayesi kitabıyla tanışmam ezel (dizi) dizisiyle oldu. bir bölümünün adı iki şehrin hikayesiydi ve merak edip araştırmıştım sonra kitapla tanıştım ve okudum. ilerleyen senelerde defalarca okudum çünkü bu kitap bazı belirli yaşlarda tekrar analiz edilmeli.
alexandre manette yerine koymalı insan kendini. halk yerine koymalı insan kendini. hatta yeri gelince yönetenlerin yerine koymalı insan kendini.
hafızamdan çıkmıyor kitapta bir kısımda yerlere şarap fıçıları dökülüyor ve ortalığa dağılan fıçılardan akan şarapları bir sürü insan içmeye çalışıyor yerleri yalıyorlar bardaklara doldurmaya çalışıyorlar. o kargaşa o vahim durum o kadar güzel açıklanmış ve anlatılmış ki hala aklımdan çıkmıyor.
bu romanı çok güçlü yapan bir diğer özelliği ise bu roman platonik bir aşk hikayesini anlatıyor. fransa, londra, fransız ihtilali, giyotin, vahşet ve aşk. bu kavramların arasından sivrilen ve bir taraflarımıza dokunan bir aşk hikayesi var.
farklı bakış açıları güzeldir ama fransız devrimine bu kadar farklı bir bakış açısıyla bakmak gerçekten muhteşem büyük bir başarı.
kitapta güçsüz insanlar gücü eline alınca ne kadar vahşi oluyorlar görüyoruz. intikam denen mevzu ne kadar büyük bir olay görüyoruz.
sydney carton karakterine şaşırıp hayran kalıyoruz bazen de uyuz oluyoruz.
spolierlı kısımda aslında pek spolier vermedim ama kitabı okumamış insanlar kendileri bir şeyler çıkarsın veya görsün istedim.
uzun lafın kısası sadece son kısmında ağlamak veya duygulanmak için bile okunacak büyük bir eser.
sevdiğim alıntıları paylaşayım adettendir.
en olmayacak hayallere kapıldığım anlarda bile şimdi senin yanında duyduğum mutluluğu ve önümüzde uzanan güzel günleri hayal edemezdim.
her insanın bir diğeri için engin bir muamma oluşu, üzerine kafa yorulması gereken şaşırtıcı bir gerçektir.
beni hayata nasıl döndürdüğünüzü, bir kül yığınından farksız olan beni aniden nasıl kor ateşe çevirdiğinizi anlatmak bir zayıflıktı belki, gerçek zayıflık ama öyle bir ateş ki bu, içime işlemiş olsa da hiçbir şeyi kıpırdatmıyor, hiçbir şeyi aydınlatmıyor, hiçbir işe yaramıyor, için için yanıyor sadece.
ve son olarak bütün insanların yaşadığı veya yaşayacağı o serzeniş.
onca kalabalığa rağmen, bu nasıl bir yalnızlık!
kitabın konusu fransız devrimi esnasında ve sonrasında paris ve londra'da yaşanan olaylardır.
özellikle fransız ihtilali ve etkilerini çok iyi anlatan iki şehrin hikayesi sadece verdiği tarihi bilgiler için bile okunabilecekken bir de harika bir hikaye sunuyor. insanların ruh hali ve oluşan değişimi çok güzel yansıtıyor.
yazarın bu kitapta anlatmak istediği çok açıktır.
hiç bir düzen insanları öldürmemeli canlarını almamalı. insanlara zarar verenler bir gün zarar görürler. ortaya çıkacak zarar herkes için büyük bir yıkımdır. (bkz: giyotin)
not: kitabı okumayan yazarlar için uyarı anlamında söylüyorum kitabın bir sürü farklı yayınevinden baskısı var lütfen bilinen bir baskıyı tercih edip okuyun.
benim iki şehrin hikayesi kitabıyla tanışmam ezel (dizi) dizisiyle oldu. bir bölümünün adı iki şehrin hikayesiydi ve merak edip araştırmıştım sonra kitapla tanıştım ve okudum. ilerleyen senelerde defalarca okudum çünkü bu kitap bazı belirli yaşlarda tekrar analiz edilmeli.
alexandre manette yerine koymalı insan kendini. halk yerine koymalı insan kendini. hatta yeri gelince yönetenlerin yerine koymalı insan kendini.
hafızamdan çıkmıyor kitapta bir kısımda yerlere şarap fıçıları dökülüyor ve ortalığa dağılan fıçılardan akan şarapları bir sürü insan içmeye çalışıyor yerleri yalıyorlar bardaklara doldurmaya çalışıyorlar. o kargaşa o vahim durum o kadar güzel açıklanmış ve anlatılmış ki hala aklımdan çıkmıyor.
bu romanı çok güçlü yapan bir diğer özelliği ise bu roman platonik bir aşk hikayesini anlatıyor. fransa, londra, fransız ihtilali, giyotin, vahşet ve aşk. bu kavramların arasından sivrilen ve bir taraflarımıza dokunan bir aşk hikayesi var.
farklı bakış açıları güzeldir ama fransız devrimine bu kadar farklı bir bakış açısıyla bakmak gerçekten muhteşem büyük bir başarı.
kitapta güçsüz insanlar gücü eline alınca ne kadar vahşi oluyorlar görüyoruz. intikam denen mevzu ne kadar büyük bir olay görüyoruz.
sydney carton karakterine şaşırıp hayran kalıyoruz bazen de uyuz oluyoruz.
spolierlı kısımda aslında pek spolier vermedim ama kitabı okumamış insanlar kendileri bir şeyler çıkarsın veya görsün istedim.
uzun lafın kısası sadece son kısmında ağlamak veya duygulanmak için bile okunacak büyük bir eser.
sevdiğim alıntıları paylaşayım adettendir.
en olmayacak hayallere kapıldığım anlarda bile şimdi senin yanında duyduğum mutluluğu ve önümüzde uzanan güzel günleri hayal edemezdim.
her insanın bir diğeri için engin bir muamma oluşu, üzerine kafa yorulması gereken şaşırtıcı bir gerçektir.
beni hayata nasıl döndürdüğünüzü, bir kül yığınından farksız olan beni aniden nasıl kor ateşe çevirdiğinizi anlatmak bir zayıflıktı belki, gerçek zayıflık ama öyle bir ateş ki bu, içime işlemiş olsa da hiçbir şeyi kıpırdatmıyor, hiçbir şeyi aydınlatmıyor, hiçbir işe yaramıyor, için için yanıyor sadece.
ve son olarak bütün insanların yaşadığı veya yaşayacağı o serzeniş.
onca kalabalığa rağmen, bu nasıl bir yalnızlık!
devamını gör...
yoldaş bakkal rozet önerileri
yeni sistem için önerilecek birtakım fikirler.
bence bilim insanları da eklenmeli.
bence bilim insanları da eklenmeli.
devamını gör...
geceye bir fotoğraf bırak
devamını gör...
çarıklı erkanıharp
eğitim görmemiş ve bunun yanında da çok kurnaz ve başkalarını aldatıcı planlar yapan kişi.
devamını gör...
gerçek bir hikaye
samsatlı loukianos'un (m.s. 125-180) homeros'a ve herodotos'a bir nevi sataştığı, onları eleştirdiği ve bir bakıma onların mantıksızlığını, yaptığı işlerdeki anlamsızlığı anlatmaya çalıştığı eseridir. bir parodi eserdir. homeros ve herodotos gibi tarih yazarlarının yazdıkları olağanüstü olayları hem eleştirir hem de parodisini yapar.
kitabın konusu yolculuktur. kitap homeros'un odysseia serine öykünür. kendi yolculuğu da denizde başlar. ki denize açılmak, yelken açmak helen anlatılarında hakikat arayışını tasvir için sık kullanılan bir metafordur.
eserin başında loukianos bizlere yalan söyleyeceğini itiraf eder ve bu yalanlara göre okumamızı ister. işte tam da bu notada bir tarih yazımı eleştirisi yapar.
kitapta ay'a çıkılır. güneş'e gidilir. yerin altına girilir, okyanusta koca bir balığın içine girilir. ölülerle ve efsanelerle yemek yenir, uçulur, süzülür, içilir, eğlenilir! birçok eğlenceli öğe barındırmaktadır. bizi aya götürdüğü bölüm aslında antonius diogenes'in ta huper thulen apista / thule ötesindeki harikalar eserine öykünmedir.
eser, roman kategorisinde değerlendirilebilir. lakin elimize fragmanlar halinde ulaşmıştır.
jules verne'nin 1865 yılında çıkardığı ay'a seyahat (kitap) romanına esin kaynağıdır. ayrıca 1977 star wars serisine de ilham kaynağıdır. uzay operası türünde bir esin kaynağıdır. bu bakımlardan bu kitap, bilim kurgu türünün günümüze ulaşan en eski örneğidir.
kitabı emre poyraz çevirisinden okudum. çeviriyi bizlere sunarken hemen sol tarafta da orijinal dili verilmiştir. (grekçe)
ayrıca kitap kanibalizmden sekse bir sürü öğe barındırmakta. aynı zamanda o kadar fazla uydurma kelime vardı ki okurken gülesim geliyordu. (bkz: gülesi gelmek)
kısacası yüksek bir hayal gücünün ve bilginin ürünüdür bu kitap.
en sevdiğim kısım ölülerle volta attığı kısımdı ki bu kısım birçok tanıdık ismi bir araya getiriyordu. o yüzden çok hoşuma gitti.
--- alıntı ---
[28]bu sözlerle beraber yerden bir tane ebegümeci kopardı ve bana verdi. bununla beraber büyük sıkıntılara düştüğümde dua etmemi söyledi ve bazı tavsiyelerde bulundu; eğer buraya geri geleceksem ne kılıçla ateşi karıştırmamı ne bakla yememi ne de on sekiz yaşının üstünde biriyle beraber olmamı öğütledi. eğer bunları aklımdan çıkartmazsam adaya geri dönme umudum olduğunu söyledi. böylece yolculuk için hazırlıkları tamamladım, vakti geldiğinde onlarla ziyafete katıldım. ertesi gün ozan homeros'a gittim, bana taşa kazımalık bir mısra bestelemesi için yalvardım. ardından limana beril taşından bir stel diktim ve üzerine o mısraları kazıdım. şöyleydi:
"tanrıların sevgisine haiz olan adam, loukianos
tüm bu şeyleri gördü ve evine döndü."
--- alıntı ---
kitabın konusu yolculuktur. kitap homeros'un odysseia serine öykünür. kendi yolculuğu da denizde başlar. ki denize açılmak, yelken açmak helen anlatılarında hakikat arayışını tasvir için sık kullanılan bir metafordur.
eserin başında loukianos bizlere yalan söyleyeceğini itiraf eder ve bu yalanlara göre okumamızı ister. işte tam da bu notada bir tarih yazımı eleştirisi yapar.
kitapta ay'a çıkılır. güneş'e gidilir. yerin altına girilir, okyanusta koca bir balığın içine girilir. ölülerle ve efsanelerle yemek yenir, uçulur, süzülür, içilir, eğlenilir! birçok eğlenceli öğe barındırmaktadır. bizi aya götürdüğü bölüm aslında antonius diogenes'in ta huper thulen apista / thule ötesindeki harikalar eserine öykünmedir.
eser, roman kategorisinde değerlendirilebilir. lakin elimize fragmanlar halinde ulaşmıştır.
jules verne'nin 1865 yılında çıkardığı ay'a seyahat (kitap) romanına esin kaynağıdır. ayrıca 1977 star wars serisine de ilham kaynağıdır. uzay operası türünde bir esin kaynağıdır. bu bakımlardan bu kitap, bilim kurgu türünün günümüze ulaşan en eski örneğidir.
kitabı emre poyraz çevirisinden okudum. çeviriyi bizlere sunarken hemen sol tarafta da orijinal dili verilmiştir. (grekçe)
ayrıca kitap kanibalizmden sekse bir sürü öğe barındırmakta. aynı zamanda o kadar fazla uydurma kelime vardı ki okurken gülesim geliyordu. (bkz: gülesi gelmek)
kısacası yüksek bir hayal gücünün ve bilginin ürünüdür bu kitap.
en sevdiğim kısım ölülerle volta attığı kısımdı ki bu kısım birçok tanıdık ismi bir araya getiriyordu. o yüzden çok hoşuma gitti.
--- alıntı ---
[28]bu sözlerle beraber yerden bir tane ebegümeci kopardı ve bana verdi. bununla beraber büyük sıkıntılara düştüğümde dua etmemi söyledi ve bazı tavsiyelerde bulundu; eğer buraya geri geleceksem ne kılıçla ateşi karıştırmamı ne bakla yememi ne de on sekiz yaşının üstünde biriyle beraber olmamı öğütledi. eğer bunları aklımdan çıkartmazsam adaya geri dönme umudum olduğunu söyledi. böylece yolculuk için hazırlıkları tamamladım, vakti geldiğinde onlarla ziyafete katıldım. ertesi gün ozan homeros'a gittim, bana taşa kazımalık bir mısra bestelemesi için yalvardım. ardından limana beril taşından bir stel diktim ve üzerine o mısraları kazıdım. şöyleydi:
"tanrıların sevgisine haiz olan adam, loukianos
tüm bu şeyleri gördü ve evine döndü."
--- alıntı ---
devamını gör...
sevilen şiirin en vurucu dizeleri
hımm, ben de diyorum niye rakı?
/ rakının ikinci dublesinde ilk karşımıza çıkanı öptüren şey neyse
bir şölenlik hatıra mı yoksa çift dingilli bir acı mı
yanı sıra neyse artık o şey
hani bir bıçak saplaması kadar hasmane
ve bildiğin cennet davetiyesi kılığında bir şey
işte neyse o şey o güzel
hâlâ güzel hakkında konuşmak senin /
* *
/ rakının ikinci dublesinde ilk karşımıza çıkanı öptüren şey neyse
bir şölenlik hatıra mı yoksa çift dingilli bir acı mı
yanı sıra neyse artık o şey
hani bir bıçak saplaması kadar hasmane
ve bildiğin cennet davetiyesi kılığında bir şey
işte neyse o şey o güzel
hâlâ güzel hakkında konuşmak senin /
* *
devamını gör...
necip fazıl kısakürek
"konuşsam dilim yanar, sussam kalbim"
1980 yılında türk edebiyatı vakfı tarafından kendisine 'şairler sultanı' unvanı verilmiştir. ayrıca 'kaldırımlar' şairi olarak tanınmış 'çile' şairi olarak anılmıştır.
1980 yılında türk edebiyatı vakfı tarafından kendisine 'şairler sultanı' unvanı verilmiştir. ayrıca 'kaldırımlar' şairi olarak tanınmış 'çile' şairi olarak anılmıştır.
devamını gör...
normal sözlük aşık atışması
yoldaş eski ahbabım nizanim
bende böyle bir delikanlıyım
sen böyle sallıyon ama
ez bi kurdî jî dizanim.
bende böyle bir delikanlıyım
sen böyle sallıyon ama
ez bi kurdî jî dizanim.
devamını gör...
edgar allan poe
kuzgun
ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin
o acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan,
neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden,
çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan;
"bir ziyaretçidir" dedim, "oda kapısını çalan,
başka kim gelir bu zaman?"
ah, hatırlıyorum şimdi, bir aralık gecesiydi,
örüyordu döşemeye hayalini kül ve duman,
ışısın istedim şafak çaresini arayarak
bana kalan o acının kaybolup gitmiş lenore'dan,
meleklerin çağırdığı eşsiz, sevgili lenore'dan,
adı artık anılmayan.
ipekli, kararsız, hazin hışırtısı mor perdenin
korkulara saldı beni, daha önce duyulmayan;
yatışsın diye yüreğim ayağa kalkarak dedim:
"bir ziyaretçidir mutlak usulca kapıyı çalan,
gecikmiş bir ziyaretçi usulca kapıyı çalan;
başka kim olur bu zaman?"
kan geldi yüzüme birden daha fazla çekinmeden
"özür diliyorum" dedim, "kimseniz, bay ya da bayan
dalmış, rüyadaydım sanki, öyle yavaş vurdunuz ki,
öyle yavaş çaldınız ki kalıverdim anlamadan."
yalnız karanlığı gördüm uzanıp da anlamadan
kapıyı açtığım zaman.
gözlerimi karanlığa dikip başladım bakmaya,
şaşkınlık ve korku yüklü rüyalar geçti aklımdan;
sessizlik durgundu ama, kıpırtı yoktu havada,
fısıltıyla bir kelime, "lenore" geldi uzaklardan,
sonra yankıdı fısıltım, geri döndü uzaklardan;
yalnız bu sözdü duyulan.
duydum vuruşu yeniden, daha hızlı eskisinden,
içimde yanan ruhumla odama döndüğüm zaman.
irkilip dedim: "muhakkak pancurda bir şey olacak;
gidip bakmalı bir kere, nedir hızlı hızlı vuran;
yatışsın da şu yüreğim anlayayım nedir vuran;
başkası değil rüzgârdan..."
çırpınarak girdi birden o eski kutsal günlerden
bugüne kalmış bir kuzgun pancuru açtığım zaman.
bana aldırmadı bile, pek ince bir hareketle
süzüldü kapıya doğru hızla uçarak yanımdan,
kondu pallas'ın büstüne hızla geçerek yanımdan,
kaldı orda oynamadan.
gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca
hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan;
"gerçi yolunmuş sorgucun" dedim, "ama korkmuyorsun
gelmekten, kocamış kuzgun, gecelerin kıyısından;
söyle, nasıl çağırırlar seni ölüm kıyısından?"
dedi kuzgun: "hiçbir zaman."
sözümü anlamasına bu kuşun şaşırdım ama
hiçbir şey çıkaramadım bana verdiği cevaptan,
ilgisiz bir cevap sanki; şunu kabul etmeli ki
kapısında böyle bir kuş kolay kolay görmez insan,
böyle heykelin üstünde kolay kolay görmez insan;
adı "hiçbir zaman" olan.
durgun büstte otururken içini dökmüştü birden
o kelimeleri değil, abanoz kanatlı hayvan.
sözü bu kadarla kaldı, yerinden kıpırdamadı,
sustu, sonra ben konuştum: "dostlarım kaçtı yanımdan
umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan."
dedi kuzgun: "hiçbir zaman."
birdenbire irkilip de o bozulan sessizlikte
"anlaşılıyor ki" dedim, "bu sözler aklında kalan;
insaf bilmez felâketin kovaladığı sahibin
sana bunları bırakmış, tekrarlıyorsun durmadan.
umutlarına yakılmış bir ağıt gibi durmadan:
hiç -ama hiç- hiçbir zaman."
çekip gitti beni o gün yaslı kılan garip hüzün;
bir koltuk çektim kapıya, karşımdaydı artık hayvan,
sonra gömüldüm mindere, sonra daldım hayallere,
sonra kuzgun'u düşündüm, geçmiş yüzyıllardan kalan
ne demek istediğini böyle kulağımda kalan.
çatlak çatlak: "hiçbir zaman."
oturup düşündüm öyle, söylemeden, tek söz bile
ateşli gözleri şimdi göğsümün içini yakan
durup o kuzgun'a baktım, mindere gömüldü başım,
kadife kaplı mindere, üzerine ışık vuran,
elleri lenore'un artık mor mindere, ışık vuran,
değmeyecek hiçbir zaman!
sanki ağırlaştı hava, çınlayan adımlarıyla
melek geçti, ellerinde görünmeyen bir buhurdan.
"aptal," dedim, "dön hayata; tanrın sana acımış da
meleklerini yollamış kurtul diye o anıdan;
iç bu iksiri de unut, kurtul artık o anıdan."
dedi kuzgun: "hiçbir zaman."
"geldin bir kere nasılsa, cehennemlerden mi yoksa?
ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!
bu çorak ülkede teksin, yine de çıkıyor sesin,
korkuların hortladığı evimde, n'olur anlatsan
acılarımın ilâcı oralarda mı, anlatsan..."
dedi kuzgun: "hiçbir zaman."
"şu yukarda dönen gökle tanrı'yı seversen söyle;
ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!
azalt biraz kederimi, söyle ruhum cennette mi
buluşacak o lenore'la, adı meleklerce konan,
o sevgili, eşsiz kızla, adı meleklerce konan?"
dedi kuzgun: "hiçbir zaman."
kalkıp haykırdım: "getirsin ayrılışı bu sözlerin!
rüzgârlara dön yeniden, ölüm kıyısına uzan!
hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın!
dağıtma yalnızlığımı! bırak beni, git kapımdan!
yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan!"
dedi kuzgun: "hiçbir zaman."
oda kapımın üstünde, pallas'ın solgun büstünde
oturmakta, oturmakta kuzgun hiç kıpırdamadan;
hayal kuran bir iblisin gözleriyle derin derin
bakarken yansıyor koyu gölgesi o tahtalardan,
o gölgede yüzen ruhum kurtulup da tahtalardan
kalkmayacak - hiçbir zaman!
edgar allan poe
çeviri : ülkü tamer
ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin
o acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan,
neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden,
çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan;
"bir ziyaretçidir" dedim, "oda kapısını çalan,
başka kim gelir bu zaman?"
ah, hatırlıyorum şimdi, bir aralık gecesiydi,
örüyordu döşemeye hayalini kül ve duman,
ışısın istedim şafak çaresini arayarak
bana kalan o acının kaybolup gitmiş lenore'dan,
meleklerin çağırdığı eşsiz, sevgili lenore'dan,
adı artık anılmayan.
ipekli, kararsız, hazin hışırtısı mor perdenin
korkulara saldı beni, daha önce duyulmayan;
yatışsın diye yüreğim ayağa kalkarak dedim:
"bir ziyaretçidir mutlak usulca kapıyı çalan,
gecikmiş bir ziyaretçi usulca kapıyı çalan;
başka kim olur bu zaman?"
kan geldi yüzüme birden daha fazla çekinmeden
"özür diliyorum" dedim, "kimseniz, bay ya da bayan
dalmış, rüyadaydım sanki, öyle yavaş vurdunuz ki,
öyle yavaş çaldınız ki kalıverdim anlamadan."
yalnız karanlığı gördüm uzanıp da anlamadan
kapıyı açtığım zaman.
gözlerimi karanlığa dikip başladım bakmaya,
şaşkınlık ve korku yüklü rüyalar geçti aklımdan;
sessizlik durgundu ama, kıpırtı yoktu havada,
fısıltıyla bir kelime, "lenore" geldi uzaklardan,
sonra yankıdı fısıltım, geri döndü uzaklardan;
yalnız bu sözdü duyulan.
duydum vuruşu yeniden, daha hızlı eskisinden,
içimde yanan ruhumla odama döndüğüm zaman.
irkilip dedim: "muhakkak pancurda bir şey olacak;
gidip bakmalı bir kere, nedir hızlı hızlı vuran;
yatışsın da şu yüreğim anlayayım nedir vuran;
başkası değil rüzgârdan..."
çırpınarak girdi birden o eski kutsal günlerden
bugüne kalmış bir kuzgun pancuru açtığım zaman.
bana aldırmadı bile, pek ince bir hareketle
süzüldü kapıya doğru hızla uçarak yanımdan,
kondu pallas'ın büstüne hızla geçerek yanımdan,
kaldı orda oynamadan.
gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca
hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan;
"gerçi yolunmuş sorgucun" dedim, "ama korkmuyorsun
gelmekten, kocamış kuzgun, gecelerin kıyısından;
söyle, nasıl çağırırlar seni ölüm kıyısından?"
dedi kuzgun: "hiçbir zaman."
sözümü anlamasına bu kuşun şaşırdım ama
hiçbir şey çıkaramadım bana verdiği cevaptan,
ilgisiz bir cevap sanki; şunu kabul etmeli ki
kapısında böyle bir kuş kolay kolay görmez insan,
böyle heykelin üstünde kolay kolay görmez insan;
adı "hiçbir zaman" olan.
durgun büstte otururken içini dökmüştü birden
o kelimeleri değil, abanoz kanatlı hayvan.
sözü bu kadarla kaldı, yerinden kıpırdamadı,
sustu, sonra ben konuştum: "dostlarım kaçtı yanımdan
umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan."
dedi kuzgun: "hiçbir zaman."
birdenbire irkilip de o bozulan sessizlikte
"anlaşılıyor ki" dedim, "bu sözler aklında kalan;
insaf bilmez felâketin kovaladığı sahibin
sana bunları bırakmış, tekrarlıyorsun durmadan.
umutlarına yakılmış bir ağıt gibi durmadan:
hiç -ama hiç- hiçbir zaman."
çekip gitti beni o gün yaslı kılan garip hüzün;
bir koltuk çektim kapıya, karşımdaydı artık hayvan,
sonra gömüldüm mindere, sonra daldım hayallere,
sonra kuzgun'u düşündüm, geçmiş yüzyıllardan kalan
ne demek istediğini böyle kulağımda kalan.
çatlak çatlak: "hiçbir zaman."
oturup düşündüm öyle, söylemeden, tek söz bile
ateşli gözleri şimdi göğsümün içini yakan
durup o kuzgun'a baktım, mindere gömüldü başım,
kadife kaplı mindere, üzerine ışık vuran,
elleri lenore'un artık mor mindere, ışık vuran,
değmeyecek hiçbir zaman!
sanki ağırlaştı hava, çınlayan adımlarıyla
melek geçti, ellerinde görünmeyen bir buhurdan.
"aptal," dedim, "dön hayata; tanrın sana acımış da
meleklerini yollamış kurtul diye o anıdan;
iç bu iksiri de unut, kurtul artık o anıdan."
dedi kuzgun: "hiçbir zaman."
"geldin bir kere nasılsa, cehennemlerden mi yoksa?
ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!
bu çorak ülkede teksin, yine de çıkıyor sesin,
korkuların hortladığı evimde, n'olur anlatsan
acılarımın ilâcı oralarda mı, anlatsan..."
dedi kuzgun: "hiçbir zaman."
"şu yukarda dönen gökle tanrı'yı seversen söyle;
ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!
azalt biraz kederimi, söyle ruhum cennette mi
buluşacak o lenore'la, adı meleklerce konan,
o sevgili, eşsiz kızla, adı meleklerce konan?"
dedi kuzgun: "hiçbir zaman."
kalkıp haykırdım: "getirsin ayrılışı bu sözlerin!
rüzgârlara dön yeniden, ölüm kıyısına uzan!
hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın!
dağıtma yalnızlığımı! bırak beni, git kapımdan!
yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan!"
dedi kuzgun: "hiçbir zaman."
oda kapımın üstünde, pallas'ın solgun büstünde
oturmakta, oturmakta kuzgun hiç kıpırdamadan;
hayal kuran bir iblisin gözleriyle derin derin
bakarken yansıyor koyu gölgesi o tahtalardan,
o gölgede yüzen ruhum kurtulup da tahtalardan
kalkmayacak - hiçbir zaman!
edgar allan poe
çeviri : ülkü tamer
devamını gör...
zühre
bildiğimiz ismiyle venüs gezegeni.
erkekler mars'tan kadınlar venüs'ten diye bir söz de vardır bununla ilgili.
tahir ile zühre de buna örnek ve bu ismin seçilmesi oldukça manidar.
erkekler mars'tan kadınlar venüs'ten diye bir söz de vardır bununla ilgili.
tahir ile zühre de buna örnek ve bu ismin seçilmesi oldukça manidar.
devamını gör...
günaydın sözlük
günaydın sözlük,
hafta tatili yapmadan aralıksız çalışınca insanın pusulası şaşıyor günleri karıştırıyor. misal beynim ısrarla bugünün cuma olduğuna inanmak istiyor ama gerçekler tam karşımda elinde ofsayt bayrağı olan hakem gibi böğün çarşamba boşuna kendini kandırma diyor.
ve ben yine işe gidiyorum.
hafta tatili yapmadan aralıksız çalışınca insanın pusulası şaşıyor günleri karıştırıyor. misal beynim ısrarla bugünün cuma olduğuna inanmak istiyor ama gerçekler tam karşımda elinde ofsayt bayrağı olan hakem gibi böğün çarşamba boşuna kendini kandırma diyor.
ve ben yine işe gidiyorum.
devamını gör...
rtük'ün trans kadın sebebiyle exxen'e para cezası vermesi
bıkkınlık geldi homofobinizden, transfobinizden, dinciliğinizden ve ayrıştılıcığınızdan. yakındır def olup gideceğiniz günler. kimse kimsenin izlediğine de dinine de cinsiyetine de cinsel yönelimine ve dahasına da karışamayacak. öyle ya da böyle farklılıklara alışmayı, ağzınızdan eksik etmediğiniz "islam hoşgörü dinidir" sözüne atfen hoşgörülü olmayı ve insanlara karışmamayı öğreneceksiniz. artık gençlik bu yobazlardan yıldı ve sanıldığının aksine genç nesil çok akıllı, neyin ne olduğunu pekâlâ biliyor.
devamını gör...
sözlükte cahil yazar artışı
sırf provokatiflik yapmak için açılan absürt başlıkların altına zaten birkaç kişi adamakıllı karşı tanım yazıyor, çok istiyorsanız onlara beğeni atın, malum başlığa ekstra karşı tanım girip popülerleştirmeyin tavsiyem. akışta görmek istemiyorum bunları, sayfayı yeniledikçe yukarı çıkması iyi değil.
devamını gör...
pınar başı burma burma
murat evgin'in de gayet güzel okuduğu türkü.
devamını gör...
insan ilişkilerinden çıkarılmış en önemli ders
bir insan size zarar verdiğinde, ona dair neredeyse tüm özellikleri reddedip onun tam zıttı karakterde birisi için "güvenilir" diyemezsiniz.* insan ilişkileri bu kadar basit denklemler üzerinden ilerlemiyor maalesef.
önemli olan; insanın dostlukta da aşkta da kendi ruhunun karşılığını bulabilmesidir.
önemli olan; insanın dostlukta da aşkta da kendi ruhunun karşılığını bulabilmesidir.
devamını gör...



