ilk insanların canları sıkıldığında yaptığı şeyler
ilk insanların canlarının sıkılması sonucu ikinci insanlar meydana gelmiştir.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
kaçıyoruz, ne kovalayanımız var ne yetişmeye çalıştığımız bir yer. üstünüze alınmayabilirsiniz, biraz içsel yergi yapacağım. asla duramadığım bir düşünce eylemi içindeyim. yatıyorum kalkıyorum ancak asla kapanmayan sonsuz hafızası olan bir makine var sanki… sürekli yine sonu olduğu dışında her şeyi planlıyor yapıp yıkıyor imgeleri. senaryolar kuruyor, mevcuttakileri tekrar oynatıyor. yolların haritasını çiziyor yeni yollar ekliyor. arada sıkılıyor da kendinden, başkalarının makinelerini izliyor, öğreniyor. bunca devamlı işi yaparken hem motivasyonu asla bitmiyor hem de kaçamaklar arıyor.
suyu çok severim her anlamda. sesinin ayrı bir güzelliği var. gece yarısı yağan yağmur damlalarının, gündüz deniz kenarında sahile vuran dalgaların ve daha fazlası… hep duru tanıdık bir hissi olur ve dünyanın neresine giderseniz gidin, hangi dilde konuşursanız konuşun suyun sesi değişmez. işte sanıyorum ki bu sebepten olacaktır ki su sesine çok sığınıyorum. ne demek mi istiyorum? elbette yaptığınız bir şey var, en güzel fikirler duş alırken gelmez mi? icat noktası gibi. üzülerek söylüyorum ki yergim bununla sınırlı kalmıyor. çevreci bir insanım lütfen bir anlığına negatif düşüncelerinizi kaybedin. el yıkamak, bulaşıklarla uğraşmak gibi basit, monoton meşgalelerde düşünüyorum en çok. dalıp gidiyor ve hayattan kaçarken minik uyuşturucu seslere tutunuyorum. ama bizim makine durmuyor tabi en verimli dakikalarını yaşıyor. çok büyük bir tezatlık yok mudur bu durumda hem kaçış hem durma noktası… kaçma eylemi daha ağır gibi, düşününce ve yergiye dönüşünün ana sebebi de bu olsa gerek. bu yalnızca içsel bir yergi olmaktan çıkıyor bu durumda, hepimizin yetişmekte olduğu bir kaçış noktası var. sürekli bir şeylerden kaçmaya çalışıyor, bitmeleri için dakikalar sayıyoruz. çalıştığınız işi, gittiğiniz okulu, belki gündelik bir işinizi düşünün. yakın geçmişte yaşadığınız herhangi zaman donduran eylem. sürekli saate bakmaz mıyız? zaman geçse de bitirsek. tamamlama isteği… halbuki neye yetişmeye çalışıyorsak. bir sıkıcı görevi bitiriyor bir sonrakiyle hayatımızı sömürmeye devam ediyoruz. zaman geçiyor görevler tekrar ediyor ve biz sürekli kaçıyoruz. bir yere yetişeceğimiz de yok anladığım kadarıyla, akıntıda suyla sürükleniyoruz. akışın devamı için karşı konulamaz bir bacak çırpışı. anlamsız bir çırpış, akıntı zaten bizi götürecek. tamam bunca konuştuk, sizi de okurken bitirme (kaçma) isteği ile doldurmuş olabilirim. uzun lafın kısası bazen başınızı suya yaslayıp akıntıyı hissetmek, çevreye duyarlanmak, güzellik ve doğallığın tadını çıkarmalı. çok düşünmeden akışa kapılmalı. e böyle olunca doğru bir yol ya da yöntem benim nezdimde henüz yok. bulamadığımdan karalamaya yermeye geldim. iyi akışlar dilerim!
suyu çok severim her anlamda. sesinin ayrı bir güzelliği var. gece yarısı yağan yağmur damlalarının, gündüz deniz kenarında sahile vuran dalgaların ve daha fazlası… hep duru tanıdık bir hissi olur ve dünyanın neresine giderseniz gidin, hangi dilde konuşursanız konuşun suyun sesi değişmez. işte sanıyorum ki bu sebepten olacaktır ki su sesine çok sığınıyorum. ne demek mi istiyorum? elbette yaptığınız bir şey var, en güzel fikirler duş alırken gelmez mi? icat noktası gibi. üzülerek söylüyorum ki yergim bununla sınırlı kalmıyor. çevreci bir insanım lütfen bir anlığına negatif düşüncelerinizi kaybedin. el yıkamak, bulaşıklarla uğraşmak gibi basit, monoton meşgalelerde düşünüyorum en çok. dalıp gidiyor ve hayattan kaçarken minik uyuşturucu seslere tutunuyorum. ama bizim makine durmuyor tabi en verimli dakikalarını yaşıyor. çok büyük bir tezatlık yok mudur bu durumda hem kaçış hem durma noktası… kaçma eylemi daha ağır gibi, düşününce ve yergiye dönüşünün ana sebebi de bu olsa gerek. bu yalnızca içsel bir yergi olmaktan çıkıyor bu durumda, hepimizin yetişmekte olduğu bir kaçış noktası var. sürekli bir şeylerden kaçmaya çalışıyor, bitmeleri için dakikalar sayıyoruz. çalıştığınız işi, gittiğiniz okulu, belki gündelik bir işinizi düşünün. yakın geçmişte yaşadığınız herhangi zaman donduran eylem. sürekli saate bakmaz mıyız? zaman geçse de bitirsek. tamamlama isteği… halbuki neye yetişmeye çalışıyorsak. bir sıkıcı görevi bitiriyor bir sonrakiyle hayatımızı sömürmeye devam ediyoruz. zaman geçiyor görevler tekrar ediyor ve biz sürekli kaçıyoruz. bir yere yetişeceğimiz de yok anladığım kadarıyla, akıntıda suyla sürükleniyoruz. akışın devamı için karşı konulamaz bir bacak çırpışı. anlamsız bir çırpış, akıntı zaten bizi götürecek. tamam bunca konuştuk, sizi de okurken bitirme (kaçma) isteği ile doldurmuş olabilirim. uzun lafın kısası bazen başınızı suya yaslayıp akıntıyı hissetmek, çevreye duyarlanmak, güzellik ve doğallığın tadını çıkarmalı. çok düşünmeden akışa kapılmalı. e böyle olunca doğru bir yol ya da yöntem benim nezdimde henüz yok. bulamadığımdan karalamaya yermeye geldim. iyi akışlar dilerim!
devamını gör...
integral
köylü yazardan ironiler gibi benim de, süper lise kurbanı bir sayısalcı olarak ancak üniversitede tanışabildiğim matematik konusu. türevin tersi olan ve ∫ işareti ile gösterilen fonksiyonlara integral denir.
mesela matematikte karenin yahut üçgenin ve bunlara benzer net cisimlerin alanlarını ya da hacimlerini hesaplayabilirz formülleri kullanarak. karşımıza şekilsiz bir cisim geldiğindeyse bununla ilgili hesapları ancak integral ile yapabiliriz.
"amaaan günlük hayatta nerede karşıma çıkacak sanki!" deriz derslerde. sıradan bir vatandaş isek, yani sıradan derken, bu konularla ilgili bir mesleğimiz yoksa, durduk yere hesaplamamız için tabii ki karşımıza çıkmaz ama binaların yapımından tutun, bir şişenin ne kadar sıvı alabileceğine kadar hemen hemen her yerde mühendisler ya da başka meslek erbabı tarafından kullanılır.
mesela matematikte karenin yahut üçgenin ve bunlara benzer net cisimlerin alanlarını ya da hacimlerini hesaplayabilirz formülleri kullanarak. karşımıza şekilsiz bir cisim geldiğindeyse bununla ilgili hesapları ancak integral ile yapabiliriz.
"amaaan günlük hayatta nerede karşıma çıkacak sanki!" deriz derslerde. sıradan bir vatandaş isek, yani sıradan derken, bu konularla ilgili bir mesleğimiz yoksa, durduk yere hesaplamamız için tabii ki karşımıza çıkmaz ama binaların yapımından tutun, bir şişenin ne kadar sıvı alabileceğine kadar hemen hemen her yerde mühendisler ya da başka meslek erbabı tarafından kullanılır.
devamını gör...
muhafazakar ailenin farklı düşünen çocuğu olmak
tam olarak o çocuktum, tam olarak bükmenin dediklerini yaşadım, kuranı 5 yaşında öğrenmiştim. ezber yaptırmalar, cemaatin sıkı yönetimli yurtlarına göndermeler(camdan bakmak dahi yasaktı). soru sormaya korkardım dinsiz damgası yiyeceğim diye. sonra din algısını resetledim kafamda. ateist bir arkadaşım kuranda sadece iyi insan ol yazmalıydı demişti. ben de takıldığım yerde kitaba baktım. meğer nasıl iyi insan olunurun açıklaması da varmış. kendim buldum sonradan. hem daha sağlam, hem daha sevimli oldu böylesi. şimdilerde iyi insanım, arada polisten kaçarım arkadaşlarla buluşup üflüyoz falan...
devamını gör...
seni anlayan kimsenin olmaması
insan, ne kadar kendini anlatma, yanlış anlaşılmamaya özen gösterme gibi uğraşlara girerse o kadar manipüle ediliyor. belli bir süre yani kendini, insanları, hayatı tanımaya çalışılan zorlu dönemlerde bu uğraş çok yoğun oluyor ve bazen de çok yorucu bir hal alıyor ama insan zamanla bazıları tarafından hiçbir zaman anlaşılmamayı, bazıları tarafından yanlış anlaşılmayı kabullendiği zaman, anlaşılma ihtiyacı sona eriyor sanki... insan, anlaşılmıyorum'dan kendini ve başkalarını anlamaya geçiş yaptığında olgunlaşıyor. pasif bir halden aktif bir hale geçiş yapmak gibi..
devamını gör...
çağatay akman
eski sevgilisini darp etmiş.
kimdi ki bu yaa diyordum meşhur olduğu şarkıyı görünce haa dedim. z kuşağının yakından tanıdığı/takip ettiği biri muhtemelen. şarkısı bizim neslin bile kulağına gelecek kadar tıklandıysa...
böyle zorbaları beslemeyin çocuklar. kimler geldi kimler geçti. şiddet eğiliminin güzellendiği, son derece yanlış bir şekilde erkeklik gibi* lanse edildiği zamanlar geride kalsın artık! bu ülkede ikinci bir ibrahim tatlıses beslemeyelim!
kimdi ki bu yaa diyordum meşhur olduğu şarkıyı görünce haa dedim. z kuşağının yakından tanıdığı/takip ettiği biri muhtemelen. şarkısı bizim neslin bile kulağına gelecek kadar tıklandıysa...
böyle zorbaları beslemeyin çocuklar. kimler geldi kimler geçti. şiddet eğiliminin güzellendiği, son derece yanlış bir şekilde erkeklik gibi* lanse edildiği zamanlar geride kalsın artık! bu ülkede ikinci bir ibrahim tatlıses beslemeyelim!
devamını gör...
ansızın gelen aşık olma isteği
yalnızlıktan sıkıldıkça arada bir gelen istek. fakat insan o kadar alışıyor ki tek başınalığa, bu düşünceden anında vazgeçiveriyor.
devamını gör...
erkeğe çiçek almak
eğer saksısı ile beraber getirdiyse çok memnun olurum. güneş alan güzel bir yerde de bakarım.
ama süs olarak alacaksa istemem. bir kaç günde ölecek çiçeğe acıyorum çünkü.
ama süs olarak alacaksa istemem. bir kaç günde ölecek çiçeğe acıyorum çünkü.
devamını gör...
portakal savaşları
ilk kez bir başlık altına tanım yazmaya korktum hatta daha entellektüel söylem ile yazayım, tırstım! böyle yazı mı olur sevgili tosbik?
haddimi zorlayarak, yükseğe konulmuş bir çıtanın altından sessizce atlayarak ve yazarın başlığını biraz rayından çıkararak kısa bir şey söylemek isterim.
sözlük içerisinde yaşanan portakal savaşlarına, ara sıra sözlük yönetimi de katılmıştır. bizim sapanlarımıza gerdiğimiz portakallara karşı, onlar mancınıklarına karpuz koyarak karşılık vermişlerdir. güç işte! bazı arkadaşlarımız, bu darbelere daha çok maruz kalmış ve orantısız güç karşısında bu savaşı kaybetmişlerdir.
hiç sevmediğim, beni rahatsız eden ve mutlaka değişmesi gereken “kalbimiz seninle” sözü, onların hesaplarında yazmaktadır. oysa ki, “sizi tanımak güzeldi” yazılmalıdır.
buradan, sözlüğe değer katmış ve hesapları bir şekilde uçurulmuş dostlara;
“sizi tanımak güzeldi”
portakal savaşlarına devam.
haddimi zorlayarak, yükseğe konulmuş bir çıtanın altından sessizce atlayarak ve yazarın başlığını biraz rayından çıkararak kısa bir şey söylemek isterim.
sözlük içerisinde yaşanan portakal savaşlarına, ara sıra sözlük yönetimi de katılmıştır. bizim sapanlarımıza gerdiğimiz portakallara karşı, onlar mancınıklarına karpuz koyarak karşılık vermişlerdir. güç işte! bazı arkadaşlarımız, bu darbelere daha çok maruz kalmış ve orantısız güç karşısında bu savaşı kaybetmişlerdir.
hiç sevmediğim, beni rahatsız eden ve mutlaka değişmesi gereken “kalbimiz seninle” sözü, onların hesaplarında yazmaktadır. oysa ki, “sizi tanımak güzeldi” yazılmalıdır.
buradan, sözlüğe değer katmış ve hesapları bir şekilde uçurulmuş dostlara;
“sizi tanımak güzeldi”
portakal savaşlarına devam.
devamını gör...
tanrı'nın dua kabul oranını çok düşük tutması
popomuz kalkmasın diye. tanrı erkekti, öyle değil mi ? erkeklerin genel tavrıdır.
cinsiyetçi bir tanım ama kesinlikle feminizm değil! gerçek feminizm bu değil!
cinsiyetçi bir tanım ama kesinlikle feminizm değil! gerçek feminizm bu değil!
devamını gör...
normal sözlük'ün gittikçe eril bir sözlük olması
geçen haftaya göre bu başlıkların sayısı ziyadesiyle azaldı. itibar edilmedikçe de, açılır yok olur gider.
bu tarz başlıklar reaksiyon ile yaşar. yok sayarsanız. istedikleri reaksiyonu alamayanlar, biraz daha dener, sonra sıkılırlar.
ha tabi inatçı yemleyiciler de var. onlar biraz daha zeki olduklarını düşünüp, sizi başlığa çektikleri an evde zafer turu atıp, kahkahalara falan boğuluyor olabilirler lakin onlarınki de iş değil. milletin sinir uçlarıyla oynamanın bir insana haz vermesi de sıkıntılı bir durum.
özetle mamalarını kesin dediğim durumdur.
bu tarz başlıklar reaksiyon ile yaşar. yok sayarsanız. istedikleri reaksiyonu alamayanlar, biraz daha dener, sonra sıkılırlar.
ha tabi inatçı yemleyiciler de var. onlar biraz daha zeki olduklarını düşünüp, sizi başlığa çektikleri an evde zafer turu atıp, kahkahalara falan boğuluyor olabilirler lakin onlarınki de iş değil. milletin sinir uçlarıyla oynamanın bir insana haz vermesi de sıkıntılı bir durum.
özetle mamalarını kesin dediğim durumdur.
devamını gör...
yazarların en sevdiği atasözü
olsayı bulsaya vermişler,hiç doğmuş...
devamını gör...
bazı sözlük yazarlarını kıskanmak
sanki 40 yıllık ahbapmış gibi birbirleriyle şakalaşıyorlar, mahlaslarına yazıyorlar. biz de geriden geriden anne bizde neden yok diyerek seyrediyoruz.
kıskanıyoruz vallahi.
kıskanıyoruz vallahi.
devamını gör...
tahiti
bu bir arolium ukdesidir.
17. yy'a ''manzara resmi'' diye bir şey yoktu. 17. yy'da cermenli ressamlar manzaraya kısa süreli eğilim göstermişler.
sonrasında yine tek başına kullanılmamıştır.
manzara ''figürlü resim''in arkasında, fon olarak kullanılmaya devam etmiştir.
18. yy'da ise ingiliz ve alman ressamları manzarayı ''tek başına''işlemeye başlamış
19. yy'da ise fransız ressamlarda 'manzara' başlı başına bir konu olarak işlenmeye başlanmış, ''açık hava ressamlığı'' diye bir kavram doğmuştur. şovalyeler, tuvaller köylere ve ormanlara taşınmıştır. barbizon ekolü ortaya çıkmıştır.
barbizon ekolü: fransız ressamları ile başlayan manzaraya eğilimli ressamlar topluluğudur efem...
işte bu ekoldekilerden biri de, fransız ressam paul gauguin'dir.
depresyona girdiği, intihara kalkıştığı günler olunca kendisini tahiti'ye atmış , fransız polinezyası olan tahiti'ye hayran kalarak üzerinde bir çok resimler yapmıştır. gerek halkını, gerek doğasını ‘fatata te miti (by the sea)’, ‘la orana maria’ (ave maria) gibi bir çok önemli tabloya yansıtarak gerçek anlamda altlarına ''imza'' atmıştır.
gauguin, tahitiden o kadar etkilenmiş ki; tahiti yaşam tarzını ve inançlarını anlattığı , noa noa: the tahiti journal of paul gauguin adlı bir kitabı vardır.
kısacası tahiti, gauguin'i depresyondan kurtaran, ilham perilerini tekrar bulmasını sağlayan yerdir.
''
''
''
''
17. yy'a ''manzara resmi'' diye bir şey yoktu. 17. yy'da cermenli ressamlar manzaraya kısa süreli eğilim göstermişler.
sonrasında yine tek başına kullanılmamıştır.
manzara ''figürlü resim''in arkasında, fon olarak kullanılmaya devam etmiştir.
18. yy'da ise ingiliz ve alman ressamları manzarayı ''tek başına''işlemeye başlamış
19. yy'da ise fransız ressamlarda 'manzara' başlı başına bir konu olarak işlenmeye başlanmış, ''açık hava ressamlığı'' diye bir kavram doğmuştur. şovalyeler, tuvaller köylere ve ormanlara taşınmıştır. barbizon ekolü ortaya çıkmıştır.
barbizon ekolü: fransız ressamları ile başlayan manzaraya eğilimli ressamlar topluluğudur efem...
işte bu ekoldekilerden biri de, fransız ressam paul gauguin'dir.
depresyona girdiği, intihara kalkıştığı günler olunca kendisini tahiti'ye atmış , fransız polinezyası olan tahiti'ye hayran kalarak üzerinde bir çok resimler yapmıştır. gerek halkını, gerek doğasını ‘fatata te miti (by the sea)’, ‘la orana maria’ (ave maria) gibi bir çok önemli tabloya yansıtarak gerçek anlamda altlarına ''imza'' atmıştır.
gauguin, tahitiden o kadar etkilenmiş ki; tahiti yaşam tarzını ve inançlarını anlattığı , noa noa: the tahiti journal of paul gauguin adlı bir kitabı vardır.
kısacası tahiti, gauguin'i depresyondan kurtaran, ilham perilerini tekrar bulmasını sağlayan yerdir.
''
''
''
devamını gör...
durumumuz yoktu sevisemedik
yahu ne yaptı bu troll size?
nude mu istedi modlardan?
salıverin şu adamı artık çaylak olması üzüyor beni, bizi, hepimizi.
nude mu istedi modlardan?
salıverin şu adamı artık çaylak olması üzüyor beni, bizi, hepimizi.
devamını gör...
şeker portakalı
jose mauro de vasconceles'in 12 günde yazdığını söylediği kitaptır. elimde eski bir basımı bulunan bu yönüyle de beni ayrıca mutlu eden bir kitaptır hem de.
kitabın kapağını her açtığımda ilk kez okuyormuşum gibi hissederim. kötü şeyler, üzücü şeyler anlatıyor aslında ama zeze'nin tatlı dünyası kitabı güllük gülistanlık yapıyor benim için.
ortaokula giderken okumuştum ilk galiba şimdiki gibi popüler değildi tabi o zamanlar. birilerine tavsiye veriyordum heyecanla zeze'nin hüznünü başkalarıyla da paylaşmak istiyordum. kimse okumamıştı. ilk okuduğum zamanki kadar büyülü bir kitap değil benim için çok daha etkileyici kitaplar okudum çünkü. ama şeker portakalı kadar her yaşa hitap edeni zor bulunur.
portekizlinin öldüğü kısımda zeze gibi yıkılmıştım.
ve şeker portakalının olmadığı bölüm bende de yok.*
kitabın kapağını her açtığımda ilk kez okuyormuşum gibi hissederim. kötü şeyler, üzücü şeyler anlatıyor aslında ama zeze'nin tatlı dünyası kitabı güllük gülistanlık yapıyor benim için.
ortaokula giderken okumuştum ilk galiba şimdiki gibi popüler değildi tabi o zamanlar. birilerine tavsiye veriyordum heyecanla zeze'nin hüznünü başkalarıyla da paylaşmak istiyordum. kimse okumamıştı. ilk okuduğum zamanki kadar büyülü bir kitap değil benim için çok daha etkileyici kitaplar okudum çünkü. ama şeker portakalı kadar her yaşa hitap edeni zor bulunur.
portekizlinin öldüğü kısımda zeze gibi yıkılmıştım.
ve şeker portakalının olmadığı bölüm bende de yok.*
devamını gör...
kayıp şeylerin bakım kılavuzu
kayıp şeylerin bakım kılavuzu (orijinal adı: the fundamentals of caring), jonathan evison'un 2012 tarihli romanı the revised fundamentals of caregiving'e dayanan, rob burnett tarafından yazılan ve yönetilen 2016 tarihli amerikan yol komedi-drama filmidir. başrollerini paul rudd, craig roberts ve selena gomez'in paylaştığı film, dünya prömiyerini 29 ocak 2016'da sundance film festivali'nde yaptı ve 24 haziran 2016'da netflix'te yayınlandı.*
yıllar önce hülya avşar şeffaf oda programında "her insana anne baba olma izni verilmemeli" dediğinde (ben dahil) pek çok kişi kızmıştı. şimdi geldiğimiz noktada pek çok kişiden aynı sözü duyuyorum.
işte bu film de,ebeveyn ve evlat olmanın zorlukları ve acmazlarini gösteriyor.
3500 erkekte 1 görülen genetik bir rahatsızlık yüzünden felçli olan trevor'ın bakıcısı ben ile olan ilişkisi üzerinden engellilik, muhtaclik, özgürlük, ebeveynlik, evlatlık, erkeklik,hayallerin peşinden gitme, cesaret gibi kavramlara yer verilmiş.
3500 sayısı, erkeklerin ayakta işemesi nüansları sonunda çok güzel bir yere bağlanmış.
klişe konulara klişe cevaplar verilmiş gibi görünse de gereksiz duygusala bağlamadan, espriler ve yerinde aksiyon ile kotarilmis, nasihat verilmeden tamamlanmış
bir film. çok büyük bir beklenti içine girilmeden izlendiğinde eğlenceli.
ımdb puani 7.3/10
film sonunda kafamdan geçen düşünceler;
ebeveyn olmak ve evlat olmak pek çok noktada kesişen ve birbirinden uzaklaşan iki doğru parçası gibi. ebeveyn olmak kişinin kendi isteği ile aldığı bir karar olsa da, beklediğiniz evlat ile gerçekte olan evlat arasında dağlar kadar fark var. bu noktada isteginizle aldığınız sonuç arasındaki fark için evladı cezalandırmak gerçekten büyük haksızlık.
evlat olmak ise kendi isteginizle verdiğiniz bir karar değil ancak yine istediğiniz ebeveyn ile karşınızda buldugunuz ebeveyn arasında dağlar kadar fark var. bunun için de ebeveyni suçlamak hiç yapmadiginiz bir iş için akıl vermeye çalışmak ki bu da bu da büyük bir haksizlik.
ebeveynlik güdüsü her insanda aynı oranda değil ve bu oranı artırmak ya da azaltmak ise kişinin fıtratı ve kendisini egitmesi ile ilgili olarak değişiyor. iyi bir ebeveyn olmanın ilk şartı ise (bkz: koşulsuz sevmek.)
evlatlık muessesi de aynı şekilde ilerliyor ancak pek çok evlat ebeveyninin "değerini ancak onu kaybedince" anladığını söylüyor. iyi bir evlat olmanın ilk şartı ise; (bkz: ebeveyne dışardan bir gözle bakıp onun da hata yapma hakkı olduğunu kabullenmek.)
hem bir evlat hem bir ebeveyn olarak şundan eminim ki; iyi bir ebeveyn olmak hiç bitmeyen vicdan azabı ve yetersizlik duygusunu beraberinde getiriyor.
evlat olmak ise iplerle kontrol edilmeye çalışılan bir kuklanın özgürlük mücadelesi çoğu zaman.
fragman;
filmde ismi sık sık geçen kat perry şarkısı
yıllar önce hülya avşar şeffaf oda programında "her insana anne baba olma izni verilmemeli" dediğinde (ben dahil) pek çok kişi kızmıştı. şimdi geldiğimiz noktada pek çok kişiden aynı sözü duyuyorum.
işte bu film de,ebeveyn ve evlat olmanın zorlukları ve acmazlarini gösteriyor.
3500 erkekte 1 görülen genetik bir rahatsızlık yüzünden felçli olan trevor'ın bakıcısı ben ile olan ilişkisi üzerinden engellilik, muhtaclik, özgürlük, ebeveynlik, evlatlık, erkeklik,hayallerin peşinden gitme, cesaret gibi kavramlara yer verilmiş.
3500 sayısı, erkeklerin ayakta işemesi nüansları sonunda çok güzel bir yere bağlanmış.
klişe konulara klişe cevaplar verilmiş gibi görünse de gereksiz duygusala bağlamadan, espriler ve yerinde aksiyon ile kotarilmis, nasihat verilmeden tamamlanmış
bir film. çok büyük bir beklenti içine girilmeden izlendiğinde eğlenceli.
ımdb puani 7.3/10
film sonunda kafamdan geçen düşünceler;
ebeveyn olmak ve evlat olmak pek çok noktada kesişen ve birbirinden uzaklaşan iki doğru parçası gibi. ebeveyn olmak kişinin kendi isteği ile aldığı bir karar olsa da, beklediğiniz evlat ile gerçekte olan evlat arasında dağlar kadar fark var. bu noktada isteginizle aldığınız sonuç arasındaki fark için evladı cezalandırmak gerçekten büyük haksızlık.
evlat olmak ise kendi isteginizle verdiğiniz bir karar değil ancak yine istediğiniz ebeveyn ile karşınızda buldugunuz ebeveyn arasında dağlar kadar fark var. bunun için de ebeveyni suçlamak hiç yapmadiginiz bir iş için akıl vermeye çalışmak ki bu da bu da büyük bir haksizlik.
ebeveynlik güdüsü her insanda aynı oranda değil ve bu oranı artırmak ya da azaltmak ise kişinin fıtratı ve kendisini egitmesi ile ilgili olarak değişiyor. iyi bir ebeveyn olmanın ilk şartı ise (bkz: koşulsuz sevmek.)
evlatlık muessesi de aynı şekilde ilerliyor ancak pek çok evlat ebeveyninin "değerini ancak onu kaybedince" anladığını söylüyor. iyi bir evlat olmanın ilk şartı ise; (bkz: ebeveyne dışardan bir gözle bakıp onun da hata yapma hakkı olduğunu kabullenmek.)
hem bir evlat hem bir ebeveyn olarak şundan eminim ki; iyi bir ebeveyn olmak hiç bitmeyen vicdan azabı ve yetersizlik duygusunu beraberinde getiriyor.
evlat olmak ise iplerle kontrol edilmeye çalışılan bir kuklanın özgürlük mücadelesi çoğu zaman.
fragman;
filmde ismi sık sık geçen kat perry şarkısı
devamını gör...
neo
değiştirilmesi hatta teklif edilmesi dahi mümkün olmayan değerli mi değerli rütbem.
devamını gör...

