türkçe şarkılarda geçen mükemmel sözler
bir kız tanırdım eskiden hayat berbat derdi
loş kalbinde hayal kırıklıkları biriktirirdi
her filmden kitaptan bir rol seçerdi
beğensin diye gelirse ölüm makyajsız gezmezdi. teoman-zamparanın ölümü.
loş kalbinde hayal kırıklıkları biriktirirdi
her filmden kitaptan bir rol seçerdi
beğensin diye gelirse ölüm makyajsız gezmezdi. teoman-zamparanın ölümü.
devamını gör...
hayat felsefeniz olan sözler
.....
bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçe
.....
bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçe
.....
devamını gör...
adalet bakanlığı'nın 13 bin yeni personel alım ilanı
o kadrolara kimlerin geçeceği daha şimdiden bellidir.
boşu boşuna umutlanmanın hiç anlamı yok.
torpil artık bir akp gerçeği.
boşu boşuna umutlanmanın hiç anlamı yok.
torpil artık bir akp gerçeği.
devamını gör...
bengaripsengüzeldünyaumutlu ile dünyadan uzak
harika başlamış, içerimizde umutları yeşertmeye çoktan başlamış programdır.
iyi yayınlar olsun!
iyi yayınlar olsun!
devamını gör...
sadece türkiye'de karşılaşılabileceği düşünülen şeyler
genel itibariyle saygısızlıktan, özele inince de kişisel alana gösterilmeyen saygısızlıktan muzdarip birisi oldum hep;
* bir iş için ya da toplu taşıma beklerken evvela sıraya girersin, gelip dibine kadar sokulurlar; 20 cm öteye gitmezler.
* yürüyen merdivende gelip hemen bir arkanızdaki basamakta dikilirler. bir basamakcık geride beklemeyi düşünemez ya da umursamazlar.
* yürüyen merdivende yan bantlara tutunup, ellerini sizin önünüze doğru uzatırlar. zaten sadece bir basamak dibinizde oldukları için belinize sarılıyormuş gibi hissedersiniz.
* asansörde sizden basmanızı rica etmek yerine, ellerini bazen size çarpacak şekilde koltuk altınızdan, göğsünüzün üstünden, ensenizden uzatıp kat düğmesine basarlar.
* atm'den para çekerken dibinize kadar girip seyrederler.
* bir iş için ya da toplu taşıma beklerken evvela sıraya girersin, gelip dibine kadar sokulurlar; 20 cm öteye gitmezler.
* yürüyen merdivende gelip hemen bir arkanızdaki basamakta dikilirler. bir basamakcık geride beklemeyi düşünemez ya da umursamazlar.
* yürüyen merdivende yan bantlara tutunup, ellerini sizin önünüze doğru uzatırlar. zaten sadece bir basamak dibinizde oldukları için belinize sarılıyormuş gibi hissedersiniz.
* asansörde sizden basmanızı rica etmek yerine, ellerini bazen size çarpacak şekilde koltuk altınızdan, göğsünüzün üstünden, ensenizden uzatıp kat düğmesine basarlar.
* atm'den para çekerken dibinize kadar girip seyrederler.
devamını gör...
insanın en hastalıklı duygusu
birine ya da bi şeye karşı duyulan kin ve nefret. yakın çevremdekiler sağ olsun nelere yol açtığını çok iyi görme şansım oldu ve gerçekten kendine de etrafındakilere de çok fazla zarar veren korkunç bi his, duygu.
devamını gör...
profil rozetine kafa store dışından da fotoğraf koyulabilsin kampanyası
rozet boyutları küçültülüp, profile birden fazla rozet ekleme özelliği de gelebilir mi acaba ?
sözlük halkına açık sergi yapmak istiyorum. menümü x lira farkla büyütmek yerine cocuk menusu istiyorum hem de yanında oyuncaklı.
t: kafa store rozetleri hakkında öneridir. profil kısmının daha estetik duracağını düşünüyorum. hem böylelikle kapak fotoğrafının da yarısını kaplamamış olur.
sözlük halkına açık sergi yapmak istiyorum. menümü x lira farkla büyütmek yerine cocuk menusu istiyorum hem de yanında oyuncaklı.
t: kafa store rozetleri hakkında öneridir. profil kısmının daha estetik duracağını düşünüyorum. hem böylelikle kapak fotoğrafının da yarısını kaplamamış olur.
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
devamını gör...
türkiye'yi gizlice avrupa birliğine sokmak
devamını gör...
normal sözlük'te takip
ne işe yaradığı sanırım hâlâ anlaşılmamış sol frame hedesi. kullansanıza ya, mesela ben oradan geldim bu tanımı yazmaya.
devamını gör...
üniversiteden sonra aile evinde kalmaya devam eden tip
türkiye'de olası bir durum aslında bazıları iş bulamadığı için bazıları da kendi istekleriyle kalıyorlar ama bence iş bulabildiysen ayrı eve çıkman gerekir bırakın aileniz rahat etsin artık. amerika'da üniversite sonrası ayrı eve çıkmayana garip bakarlar hatta aileleri evden gitmeleri ister. ben türkiye'de ki durumu tamamen aile yapısına ve geleneklerine bağlıyorum bence bu durumun değişmesi lazım artık, olağan bir şey olmadığı sürece ayrı eve çıkmalılar ancak anne veya baba bakılmaya muhtaçsa kalınabilir ama onun dışında pek desteklemiyorum doğrusu.
devamını gör...
mesajınız var turuncusu
gelen kutunuza portakal atıldığının göstergesidir. kışın iyi gelir bol bol vitamin takviyesi için biribirinize portakal atabilirsiniz.
devamını gör...
vegan olmak için mantıklı sebepler
üst edit: evet bitkiler de yaşıyor ancak acıyı hayvanlar gibi anlamlandırdıklarına dair bir kanıt yok. bitki tüketmek hayvan tüketmekten hem doğa hem de insan için daha zararsızdır. birçok bitkinin hayvanlar tarafından yenmesi için ilgi çekici tat ve kokuda meyveleri bulunur. bir inek ise duygusal, sosyal hayata sahip ve annelik duygusu olan bir canlıdır.
vegan olmak sadece hayvanlara ve doğaya fayda sağlayan bir yaşam biçimi değildir. genellikle bahsedilmeyen faydalı taraflarına değineceğim önce.
genellikle tüketilen hayvansal gıdalar ve etler endüstriyel üretim sonucu tabağımıza gelir. hasta, hormon bozukluğu yaşayan, antibiyotikle beslenen, gdo'lu yemlerle beslenen bir canlının ürünlerini ve kendisini yiyerek sağlıklı olmak pek mümkün görünmüyor.
kanser, kalp rahatsızlıkları, obezite, hormon problemleri tabii ki bitkisel beslenmenin ürünü değil. son yıllarda artış gösteren bu hastalıklar hayvansal beslenmenin sonucu. üstelik hep belli tiplerde kanser artış gösteriyor. bunun herkes farkında fakat her nedense dillendirilmiyor. hayvancılık sektörü sonucu oluşan hastalıklar ilaç sektörünün de büyümesinde etkili çünkü. ne kadar hayvan, o kadar hastalık. salgın hastalıkların büyük bir kısmı hayvancılık sektöründen ortaya çıkıp yayılıyor.
hep doğanın düzeninden, kurallarından bahsedilir. bu güzel doğaya bakıldığında insan bağırsağının otçul canlılarla benzeştiği, etçillerin bağırsağının çok daha kısa olduğu gayet açıktır. ikinci nokta ise etçil canlıların avlanması, "ama onlar et yiyor, doğanın kuralı bu" denmesidir. doğada hiçbir hayvan bu avlanmayı planlı, organize gerçekleştirmez. insan gibi düşünemezler. insanlar beslenme planlarını değiştirebilir, düzenleyebilir.
tavuklar yumurta vermeleri için hareket kabiliyetlerini engelleyen tekli kafeslerde tutulurlar. sürekli olarak ışığa ve karanlığa maruz bırakılarak bütün sistemleri alt üst olur ve yumurta vermek mecburiyetinde hissederler. ışıktan dolayı sürekli sabah-akşam olduğunu zannederler. serbest gezen tavuklar ise tekli kafeslerde değil resmen birbiri üstünde yaşarlar. birbirlerine saldırıp, kanibalizm olayının yaşanmaması için gagaları kesilir ya da kızgın demirle dağlanır. bu yaşam tarzı sonucunda stres hormonu salgılanır ve yumurta da bundan nasibini alır. uzmanlar vücut sağlığıyla ilgili hep "ne yerseniz osunuz" der ya, hayvanlar da öyledir.
doğada başka bir canlının kendi bebeği için ürettiği sütü içen tek canlı insandır. bunu hayatının her evresinde yapar üstelik. araştırmalar gösteriyor ki aşırı süt tüketimi kemik erimesine, kırıkların daha geç iyileşmesine sebep oluyor.
bitkisel protein tercih edildiğinde antioksidan, lif de alınırken hayvansal proteinde bunlar yok denecek kadar azdır. bu noktada merak duyan, mercimek ve kırmızı etin besin değerlerini karşılaştırabilir.
doğa için vegan olup yağmur ormanlarının veganların yediği soya için tahrip edildiği savına geleyim, soyanın %70'ten fazlası hayvan yemi için üretilir. yine hayvanları beslemek için o ormanlar tahrip edilir yani. net yüzdelik dilim verisine ulaşınca tanımı güncelleyeceğim. veganlar için üretilen soya ise %10'un altındadır.
fast food zincirine yiyecek olarak katılan birçok canlı dişiyse, artık süt veremeyecek hatta muhtemelen ayakta duramayacak durumdadır. erkek ise henüz birkaç haftalıktır, süt veremeyeceği için beklemeye gerek görülmez. bir ay bile olmadan iyice beslenen hayvan kesilir.
et olmazsa, süt içmezsem ölürüm gibi bir algı var. endüstrinin parlattığı bir düşünce bu. bir de veganlığın pahalı olduğu ileri sürülüyor. yok öyle bir şey. türkiye'de yetişmeyen bitki yok. zaten yemeklerimizin çoğu vegan. televizyonda uzmanların et yiyin dedikten sonra, sucuk markası sponsorluğu olduğunu az görmedik.
doğanın işleyişine aykırı olduğunu ileri sürenlerden hayvanların evcilleştirilmesinin ve hayvan sütü içmenin insan yaşamına ne zaman katıldığını araştırabilir.
vahşi doğadaki canlılar gibi i beslendiğimiz iddiasında bulunanlar var. sanırım avlanma söz konusu. bu konuya değindim yukarıda.
can bağışlamakla ilgisi yok bu durumun. hayvanın canını almak doğal da bağışlamak mı anormal? konu bu değil zaten.
yenilmesi için üretilen hayvanların saldığı metan gazı hava kirliliğinde en önemli etkenlerden biridir. hayvanların yemesi için üretilen bitkiler ise yine ciddi bir tarım kirliliğine neden olur.
sıraladıklarımın vegan olmak için yeterince mantıklı nedenler olduğunu düşünüyorum.
ayrıca her gün makarna yiyen bir vegan tabii ki her insanda olacağı gibi sağlığını koruyamaz. bunun vegan olmakla değil, dengeli ve doğru beslenmeyle ilgisi var.
ayrıca, (bkz: karbon ayakizi), (bkz: suat erus), (bkz: murat kınıkoğlu), (bkz: oğuz kınıkoğlu).
vegan olmak sadece hayvanlara ve doğaya fayda sağlayan bir yaşam biçimi değildir. genellikle bahsedilmeyen faydalı taraflarına değineceğim önce.
genellikle tüketilen hayvansal gıdalar ve etler endüstriyel üretim sonucu tabağımıza gelir. hasta, hormon bozukluğu yaşayan, antibiyotikle beslenen, gdo'lu yemlerle beslenen bir canlının ürünlerini ve kendisini yiyerek sağlıklı olmak pek mümkün görünmüyor.
kanser, kalp rahatsızlıkları, obezite, hormon problemleri tabii ki bitkisel beslenmenin ürünü değil. son yıllarda artış gösteren bu hastalıklar hayvansal beslenmenin sonucu. üstelik hep belli tiplerde kanser artış gösteriyor. bunun herkes farkında fakat her nedense dillendirilmiyor. hayvancılık sektörü sonucu oluşan hastalıklar ilaç sektörünün de büyümesinde etkili çünkü. ne kadar hayvan, o kadar hastalık. salgın hastalıkların büyük bir kısmı hayvancılık sektöründen ortaya çıkıp yayılıyor.
hep doğanın düzeninden, kurallarından bahsedilir. bu güzel doğaya bakıldığında insan bağırsağının otçul canlılarla benzeştiği, etçillerin bağırsağının çok daha kısa olduğu gayet açıktır. ikinci nokta ise etçil canlıların avlanması, "ama onlar et yiyor, doğanın kuralı bu" denmesidir. doğada hiçbir hayvan bu avlanmayı planlı, organize gerçekleştirmez. insan gibi düşünemezler. insanlar beslenme planlarını değiştirebilir, düzenleyebilir.
tavuklar yumurta vermeleri için hareket kabiliyetlerini engelleyen tekli kafeslerde tutulurlar. sürekli olarak ışığa ve karanlığa maruz bırakılarak bütün sistemleri alt üst olur ve yumurta vermek mecburiyetinde hissederler. ışıktan dolayı sürekli sabah-akşam olduğunu zannederler. serbest gezen tavuklar ise tekli kafeslerde değil resmen birbiri üstünde yaşarlar. birbirlerine saldırıp, kanibalizm olayının yaşanmaması için gagaları kesilir ya da kızgın demirle dağlanır. bu yaşam tarzı sonucunda stres hormonu salgılanır ve yumurta da bundan nasibini alır. uzmanlar vücut sağlığıyla ilgili hep "ne yerseniz osunuz" der ya, hayvanlar da öyledir.
doğada başka bir canlının kendi bebeği için ürettiği sütü içen tek canlı insandır. bunu hayatının her evresinde yapar üstelik. araştırmalar gösteriyor ki aşırı süt tüketimi kemik erimesine, kırıkların daha geç iyileşmesine sebep oluyor.
bitkisel protein tercih edildiğinde antioksidan, lif de alınırken hayvansal proteinde bunlar yok denecek kadar azdır. bu noktada merak duyan, mercimek ve kırmızı etin besin değerlerini karşılaştırabilir.
doğa için vegan olup yağmur ormanlarının veganların yediği soya için tahrip edildiği savına geleyim, soyanın %70'ten fazlası hayvan yemi için üretilir. yine hayvanları beslemek için o ormanlar tahrip edilir yani. net yüzdelik dilim verisine ulaşınca tanımı güncelleyeceğim. veganlar için üretilen soya ise %10'un altındadır.
fast food zincirine yiyecek olarak katılan birçok canlı dişiyse, artık süt veremeyecek hatta muhtemelen ayakta duramayacak durumdadır. erkek ise henüz birkaç haftalıktır, süt veremeyeceği için beklemeye gerek görülmez. bir ay bile olmadan iyice beslenen hayvan kesilir.
et olmazsa, süt içmezsem ölürüm gibi bir algı var. endüstrinin parlattığı bir düşünce bu. bir de veganlığın pahalı olduğu ileri sürülüyor. yok öyle bir şey. türkiye'de yetişmeyen bitki yok. zaten yemeklerimizin çoğu vegan. televizyonda uzmanların et yiyin dedikten sonra, sucuk markası sponsorluğu olduğunu az görmedik.
doğanın işleyişine aykırı olduğunu ileri sürenlerden hayvanların evcilleştirilmesinin ve hayvan sütü içmenin insan yaşamına ne zaman katıldığını araştırabilir.
vahşi doğadaki canlılar gibi i beslendiğimiz iddiasında bulunanlar var. sanırım avlanma söz konusu. bu konuya değindim yukarıda.
can bağışlamakla ilgisi yok bu durumun. hayvanın canını almak doğal da bağışlamak mı anormal? konu bu değil zaten.
yenilmesi için üretilen hayvanların saldığı metan gazı hava kirliliğinde en önemli etkenlerden biridir. hayvanların yemesi için üretilen bitkiler ise yine ciddi bir tarım kirliliğine neden olur.
sıraladıklarımın vegan olmak için yeterince mantıklı nedenler olduğunu düşünüyorum.
ayrıca her gün makarna yiyen bir vegan tabii ki her insanda olacağı gibi sağlığını koruyamaz. bunun vegan olmakla değil, dengeli ve doğru beslenmeyle ilgisi var.
ayrıca, (bkz: karbon ayakizi), (bkz: suat erus), (bkz: murat kınıkoğlu), (bkz: oğuz kınıkoğlu).
devamını gör...
fenerbahçe'nin özgür filistin tişörtüyle ısınmaya çıkması
cemil meriç'in bir sözü geldi aklıma:
'zulmün olduğu yerde tarafsızlık namussuzluktur."
tarafını korkusuzca belli edenleri saygıyla selamlıyorum... (kudüs filistin'in başkentidir.)
'zulmün olduğu yerde tarafsızlık namussuzluktur."
tarafını korkusuzca belli edenleri saygıyla selamlıyorum... (kudüs filistin'in başkentidir.)
devamını gör...
balıkesir
akçay'ı favorim olan şehir.ayvalık,cunda, altınoluk, gömeç, edremit de fena değil.bandırma ve erdek'i henüz gezemedim.
devamını gör...
okunur korkusuyla günlük tutamayanlar
lisede çıktığım kızın, benden de bahsettiği günlüğünü okuyan babasının hışmına uğramamdan dolayı yersiz bir korku olmadığını düşünüyorum.
devamını gör...
unutmak diye bir şey yoktur sadece alışmak vardır
kalbi kırılmış bir aşık söylemi olduğunu düşündüğüm haklı cümle. *
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
"ben bir göçmen kızı gördüm tuna boyunda" diye türkü söyleyesim vardı o gün, kadın göçmen değildi ama bana neydi? onun evine, daha sonra bizim olacak dediğimiz eve doğru yürüyordum, "ne istiyorsun gelirken alayım?" diye sormuştum, "ekmek al gel yeter, tamız biz zaten" demişti, zeki ve ince kadın.
dün gibi hatırlıyorum o arabanın bana çarpışını, ölüşümü, şaka gibi ama maalesef gerçek bu, biz biliyoruz siz bilmiyorsunuz.
sonrası kayıp, onu bir daha hiç görmedim, belki gelir / ve lütfen gelmesin / arasında yıllar geçti.
o ekmeği bile paylaşsam yeterdi bana, oysa o bunu bile bilemedi.
dün gibi hatırlıyorum o arabanın bana çarpışını, ölüşümü, şaka gibi ama maalesef gerçek bu, biz biliyoruz siz bilmiyorsunuz.
sonrası kayıp, onu bir daha hiç görmedim, belki gelir / ve lütfen gelmesin / arasında yıllar geçti.
o ekmeği bile paylaşsam yeterdi bana, oysa o bunu bile bilemedi.
devamını gör...
çocuklarla girilen komik diyaloglar
-sence dedem cennete mi gitmiştir, cehenneme mi?
- şimdilik bekliyor, tüm ölenler son güne kadar bekleyecek ondan sonra karar verilecek.
- hmmm.
üç dört gün sonra 'deden gitti, özlüyor musun? ' diye soran birine cevap:
- dedem şu an bekleme salonunda bekliyor. herkes ölene kadar.
(ben ne yaptım böyle???)
- şimdilik bekliyor, tüm ölenler son güne kadar bekleyecek ondan sonra karar verilecek.
- hmmm.
üç dört gün sonra 'deden gitti, özlüyor musun? ' diye soran birine cevap:
- dedem şu an bekleme salonunda bekliyor. herkes ölene kadar.
(ben ne yaptım böyle???)
devamını gör...
müntekim gıcırbey'den şebnem şibumi'ye mektuplar
murat menteş'in ikinci romanı olan korkma ben varım kitabının içinde yer alan muhatabına ulaşmayan mektuplardır.
1.mektup
alevleri görmezden gelerek yangını söndüremeyiz şebnem, susamlı akide şekerim, saraya sızmış lunapark balerinim; ilk hamleyi suçlular yapar. yani ben. paso ilklere imza atıyorum.
insan otuz yıl yaşayınca, dünyanın üç günlük olduğunu anlamaya başlıyor.
bir yandan da peccatophobia'ya [günah işleme korkusu] kapılıyorum galiba.
anlamı, ağırlığı olan her şey otomatikman senin safına geçiyor şebnem.
saçma ve boşuna olan ne varsa benim yöreme birikiyor.
uygarlık bize milyon çeşit yasakla sağlanmış bir düzen hediye etti. sanırım, en temel dertlerimizin, varlığımızın özünü teşkil eden trajedinin yatıştırması konusunda kimseye güvenmemeyi öğrendik.
eğer bir hedefin yoksa, kulağın rahat olur. kaybedecek bir şeyin yoksa, kaybolmak seni bozmaz. yenileceğinden eminsen, rakibini ciddiye alman gerekmez.
şu anda tomaso albinoni'nin [1671-1750] adagio'sunu dinliyorum. notalar daima harflerden daha anlamlı, daha etkileyicidir. melodiler, kelimelere beş çeker. sekoya ağacının kabuğu ateş geçirmezmiş: sekoya ormanında yangınlar, ağaçların içinde olup bitermiş.
şebnem, alevleri görmezden gelerek yangını söndüremeyiz.
şebnem uzaya baharın gelmesi, seni bulmama bağlı.
şebnem kalbimden senin kalbine balyozla bin pencere açayım.
şebnem her gülümseyişinde tüm ülkeye çay ısmarlayayım.
şebnem seninleyken bir yudum çay zenginleştirilmiş uranyum gibi enerji veriyor bana.
şebnem ne çok melek var yüzünde, tebessümün için binlercesi çalışıyor olmalı.
18. ve 19. yüzyıllarda, ingiltere'deki şapka fabrikalarında çalışan insanların yüzde 10'u delirerek ölmüş: keçe işlemekte kullanılan cıvanın yan etkileri... şebnem, üzerinde şapkalar yüzen bir cıva nehrine ayaklarımı sarkıtmış vaziyetteyim!
şebnem niye böyle?
aşkın, patlayan bir okyanusun tozları gibi saçılıyor.
şebnem bulutlara kement atayım, ne kadar istersen onca yağmur ayarlayayım.
şebnem kediler geliyor apartman boşluğuna, doğrudan bana miyavlıyor-lar, sanki senden bahsediyorlar, dikkatle bakıyorum.
şebnem zarflar açıyorum, faturalar çıkıyor içinden. sanki senden bir haber gelecek, senin el yazın, imzan olacak..
öyle saçma, küçücük, tülbent boncuğu gibi umutlar pıt pıt içimde beliriyor.
şebnem uçaklar geçiyor. uçakları sanki sen kullanıyorsun. her şeyde sana dair bir ipucu, bir işaret seziyorum. hayat çok tuhaf şebnem: paraşüt, uçaktan yüz yıl önce, 1783’te icat edilmiş.
şebnem içimde, kum saatindeki toz şeker gibi senin sevgin birikiyor.
milletçe öteden, varlığın başımı döndürüyor.
tessenjitsu adlı japon dövüş tekniği, sadece yelpaze kullanarak adam öldürmeye dayalıymış. zerafetin aksesuarı, cinayetin aracı olabiliyor.
şebnem her zorluğun içindeki kolaylığı, kara üzümün iri çekirdekleri gibi bulup çıkarabiliriz.
dilim uyuştu şebnem, parmaklarım yazmaktan oksitlendi. laf uzadıkça anlam geriler. sözlerde o acı yalan tadı belirir.
şebnem imparatorluk gibisin, dünyayı özelleştiriyorsun.
kalbim jelatini yoyo gibi zıplamaya başlıyor sesini işitince.
cehennemde teçhizatsız kalakalmış itfaiyeci gibiyim. tamam abartmayayım, tozutmayayım, uslu çocuk olayım. irmik helvasının üzerinde uçan kelebek gibi toz olayım.
beni kınama yeter ki, huylarımı değiştiririm.
bir robot kadar iffetli, güvercin kadar ılımlı olurum.
şebnem ballanmış ilkbahar gibisin.
leylaklarla dolu bir akvaryum, akasyalardan süzülen ikindi ışığından yapılmış gibisin.
iğde yumuşaklığı, iğde esansı, iğde reformistliği var sende.
üzerinde nar, kiraz, mandalina ve zeytinler yetişen bir ağacın mucizesini üstlenmişsin. benim payıma paylaşılamayan şeyler düştü galiba?
beni mahveden hatalarım hangileriydi, emin olamıyorum.
gerçek bela, devrim niteliğindeki bahtsızlık, büyük noksan neydi hayatımdaki?
bunlar ve benzeri belirsizlikler insanı sersemletiyor.
yanlış anlamaların mikrodalga fırınında ısıtılmış ve çabucak bayatlayan umut kırıntılarıyla besleniyorum. zehirlenmeye bile yetmeyecek porsiyonlarla.
çölde seraplar gören bir şempanze gibiyim.
tımarhanede esir edilmiş felçli bir dilsiz kadar gerginim.
pekala.. ciddiye alınmak için mızıkçılığa başvurma taktiğini kenara bırakayım.
sonuçları nedenlerin önüne almayayım. methiyeden şantaja geçmeyeyim. vahşetim teröre dönüşmesin. papatyaları harf olarak kullanayım. çağın gerisinde kalmayayım.
ilk romanı 1007 yılında murasaki shikibu adlı japon soylusu bir kadın yazmış; kitabın adı genji'nin hikayesi. romancılar bin senedir çalışıyor; bin yıla kalmaz seni anlatabilecek seviyeye ulaşırlar.
insanı cazibe hareket ettirir, mucize de durdurur. sözlerim sana karmaşık mı geliyor? birinin beni anlaması için yanımda elli yıl geçirmesi gerek şebnem.
keşke, içimizdeki bitki örtüsünü çürümeye terk etmek zorunda olmasak. kendimizi emanet edebileceğimiz kişiyi bulana kadar canımız çıkmasa. benzer şeyler arasında fark gözetme lüksüne sahip değiliz. o kadar zekisin ki şebnem, benim kurnazlığım senin dehanın yanında sağır bir devede kulak. belki dileklerim gerçekleşmese de iyi bir insan olurum? sanırım cehenneme gerçekten uğrayacağım, fakat cennete yakın bir bölgesine. şişko bir şeytanın, çelimsiz bir meleği göğsümün kafesinde patakladığını hissediyorum..
dişlerini, çillerini tek tek öpüyorum.
müntekim
1.mektup
alevleri görmezden gelerek yangını söndüremeyiz şebnem, susamlı akide şekerim, saraya sızmış lunapark balerinim; ilk hamleyi suçlular yapar. yani ben. paso ilklere imza atıyorum.
insan otuz yıl yaşayınca, dünyanın üç günlük olduğunu anlamaya başlıyor.
bir yandan da peccatophobia'ya [günah işleme korkusu] kapılıyorum galiba.
anlamı, ağırlığı olan her şey otomatikman senin safına geçiyor şebnem.
saçma ve boşuna olan ne varsa benim yöreme birikiyor.
uygarlık bize milyon çeşit yasakla sağlanmış bir düzen hediye etti. sanırım, en temel dertlerimizin, varlığımızın özünü teşkil eden trajedinin yatıştırması konusunda kimseye güvenmemeyi öğrendik.
eğer bir hedefin yoksa, kulağın rahat olur. kaybedecek bir şeyin yoksa, kaybolmak seni bozmaz. yenileceğinden eminsen, rakibini ciddiye alman gerekmez.
şu anda tomaso albinoni'nin [1671-1750] adagio'sunu dinliyorum. notalar daima harflerden daha anlamlı, daha etkileyicidir. melodiler, kelimelere beş çeker. sekoya ağacının kabuğu ateş geçirmezmiş: sekoya ormanında yangınlar, ağaçların içinde olup bitermiş.
şebnem, alevleri görmezden gelerek yangını söndüremeyiz.
şebnem uzaya baharın gelmesi, seni bulmama bağlı.
şebnem kalbimden senin kalbine balyozla bin pencere açayım.
şebnem her gülümseyişinde tüm ülkeye çay ısmarlayayım.
şebnem seninleyken bir yudum çay zenginleştirilmiş uranyum gibi enerji veriyor bana.
şebnem ne çok melek var yüzünde, tebessümün için binlercesi çalışıyor olmalı.
18. ve 19. yüzyıllarda, ingiltere'deki şapka fabrikalarında çalışan insanların yüzde 10'u delirerek ölmüş: keçe işlemekte kullanılan cıvanın yan etkileri... şebnem, üzerinde şapkalar yüzen bir cıva nehrine ayaklarımı sarkıtmış vaziyetteyim!
şebnem niye böyle?
aşkın, patlayan bir okyanusun tozları gibi saçılıyor.
şebnem bulutlara kement atayım, ne kadar istersen onca yağmur ayarlayayım.
şebnem kediler geliyor apartman boşluğuna, doğrudan bana miyavlıyor-lar, sanki senden bahsediyorlar, dikkatle bakıyorum.
şebnem zarflar açıyorum, faturalar çıkıyor içinden. sanki senden bir haber gelecek, senin el yazın, imzan olacak..
öyle saçma, küçücük, tülbent boncuğu gibi umutlar pıt pıt içimde beliriyor.
şebnem uçaklar geçiyor. uçakları sanki sen kullanıyorsun. her şeyde sana dair bir ipucu, bir işaret seziyorum. hayat çok tuhaf şebnem: paraşüt, uçaktan yüz yıl önce, 1783’te icat edilmiş.
şebnem içimde, kum saatindeki toz şeker gibi senin sevgin birikiyor.
milletçe öteden, varlığın başımı döndürüyor.
tessenjitsu adlı japon dövüş tekniği, sadece yelpaze kullanarak adam öldürmeye dayalıymış. zerafetin aksesuarı, cinayetin aracı olabiliyor.
şebnem her zorluğun içindeki kolaylığı, kara üzümün iri çekirdekleri gibi bulup çıkarabiliriz.
dilim uyuştu şebnem, parmaklarım yazmaktan oksitlendi. laf uzadıkça anlam geriler. sözlerde o acı yalan tadı belirir.
şebnem imparatorluk gibisin, dünyayı özelleştiriyorsun.
kalbim jelatini yoyo gibi zıplamaya başlıyor sesini işitince.
cehennemde teçhizatsız kalakalmış itfaiyeci gibiyim. tamam abartmayayım, tozutmayayım, uslu çocuk olayım. irmik helvasının üzerinde uçan kelebek gibi toz olayım.
beni kınama yeter ki, huylarımı değiştiririm.
bir robot kadar iffetli, güvercin kadar ılımlı olurum.
şebnem ballanmış ilkbahar gibisin.
leylaklarla dolu bir akvaryum, akasyalardan süzülen ikindi ışığından yapılmış gibisin.
iğde yumuşaklığı, iğde esansı, iğde reformistliği var sende.
üzerinde nar, kiraz, mandalina ve zeytinler yetişen bir ağacın mucizesini üstlenmişsin. benim payıma paylaşılamayan şeyler düştü galiba?
beni mahveden hatalarım hangileriydi, emin olamıyorum.
gerçek bela, devrim niteliğindeki bahtsızlık, büyük noksan neydi hayatımdaki?
bunlar ve benzeri belirsizlikler insanı sersemletiyor.
yanlış anlamaların mikrodalga fırınında ısıtılmış ve çabucak bayatlayan umut kırıntılarıyla besleniyorum. zehirlenmeye bile yetmeyecek porsiyonlarla.
çölde seraplar gören bir şempanze gibiyim.
tımarhanede esir edilmiş felçli bir dilsiz kadar gerginim.
pekala.. ciddiye alınmak için mızıkçılığa başvurma taktiğini kenara bırakayım.
sonuçları nedenlerin önüne almayayım. methiyeden şantaja geçmeyeyim. vahşetim teröre dönüşmesin. papatyaları harf olarak kullanayım. çağın gerisinde kalmayayım.
ilk romanı 1007 yılında murasaki shikibu adlı japon soylusu bir kadın yazmış; kitabın adı genji'nin hikayesi. romancılar bin senedir çalışıyor; bin yıla kalmaz seni anlatabilecek seviyeye ulaşırlar.
insanı cazibe hareket ettirir, mucize de durdurur. sözlerim sana karmaşık mı geliyor? birinin beni anlaması için yanımda elli yıl geçirmesi gerek şebnem.
keşke, içimizdeki bitki örtüsünü çürümeye terk etmek zorunda olmasak. kendimizi emanet edebileceğimiz kişiyi bulana kadar canımız çıkmasa. benzer şeyler arasında fark gözetme lüksüne sahip değiliz. o kadar zekisin ki şebnem, benim kurnazlığım senin dehanın yanında sağır bir devede kulak. belki dileklerim gerçekleşmese de iyi bir insan olurum? sanırım cehenneme gerçekten uğrayacağım, fakat cennete yakın bir bölgesine. şişko bir şeytanın, çelimsiz bir meleği göğsümün kafesinde patakladığını hissediyorum..
dişlerini, çillerini tek tek öpüyorum.
müntekim
devamını gör...