normal sözlük'ü çağrıştıran kelimeler
portakal.
devamını gör...
açık havada sigara içme yasağı
kimse kimsenin sigarasının dumanını solumak zorunda değil.
devamını gör...
dünya küçüldü türkiye büyüdü
biraz önce a haber'de görüp kendi kendime türkiye'de yaşamıyorum herhalde ben dememe sebep olan bir haber.
devamını gör...
insana mutluluk veren sıradan olaylar
gün batımlarını seyretmek..
devamını gör...
brigadier
bilgi dolu tanımlar giren yazardır.
takipteyiz efendim, nice güzel tanımlara.
takipteyiz efendim, nice güzel tanımlara.
devamını gör...
aykut’a bakılırsa alex sanki kendi kalesine gol attı (yazar)
kayıp ikizim olduğunu düşündüğüm yeni çaylak yazarımız. veya ikimizden biri alternatif bir evrenden sözlüğe bağlanıyor olup; ben o, o ben de olabilir direkt. nick altı açılışını da yakaladığıma çok sevindim. galiba ilk defa bir yazara nick altı açıyorum.*
heh şu vardı, şimdi şöyle:
1. tükenik doğmuş.**
2. müzik seviyor. hem de iyi müzik. sadece sevmiyor, çalıyor söylüyor.*
3. öğretmen, veya olacak.*
4. yazdığı tanımlar direkt benim kafa.*
daha da vardır, az daha okuyayım geliyorum dostlar.
kıraat sonrası edit*: nefes almaya dahi üşeniyormuş, bu check falan değil, 12'den hayat mottom benim.* ölümden korksak nefes alırdık gülüm.*
hoş geldin sayın yazar. seni şimdiden çok sevdim.*
heh şu vardı, şimdi şöyle:
1. tükenik doğmuş.**
2. müzik seviyor. hem de iyi müzik. sadece sevmiyor, çalıyor söylüyor.*
3. öğretmen, veya olacak.*
4. yazdığı tanımlar direkt benim kafa.*
daha da vardır, az daha okuyayım geliyorum dostlar.
kıraat sonrası edit*: nefes almaya dahi üşeniyormuş, bu check falan değil, 12'den hayat mottom benim.* ölümden korksak nefes alırdık gülüm.*
hoş geldin sayın yazar. seni şimdiden çok sevdim.*
devamını gör...
ateist olduğunu söyleyip hiçbir dini araştırmayan kişi
yaratacı ve din kavramını red eden atesit olan kişinin tüm dinleri incelemesine gerek yoktur. sorgulama bilim, mantık ve inanç çerçevesindeki kanıtlar doğrultusundadır. kanıtlanamayan tanrıya inanç fikri elenir. dinlerin tarih boyunca kültürel bir olgu olarak gelişimiyse dinlerin kültürel bir ürün olduğunu gösterir.
din ve tanrı kavramına inanan kişi ise genelde sadece ailesinin ve içinde bulunduğu kültürün tanrısını ve dinini kabullenmektedir. bu noktada tanrının ve dinlerin varlığına inanan kişinin diğer dinleri araştırması daha mantıklıdır. özellikle kendi dininin tek doğru din olduğu gibi bir iddiası varsa.
din ve tanrı kavramına inanan kişi ise genelde sadece ailesinin ve içinde bulunduğu kültürün tanrısını ve dinini kabullenmektedir. bu noktada tanrının ve dinlerin varlığına inanan kişinin diğer dinleri araştırması daha mantıklıdır. özellikle kendi dininin tek doğru din olduğu gibi bir iddiası varsa.
devamını gör...
bir şehri tanımanın en iyi yolu
kaybolmak.herkesin gezdiği bildiği tarihi yerleri,restoranları,gezilecek bütün yerleri görmek isteriz elbette ama o şehrin gerçek yüzünü,insanlarını tanımak istiyosak eğer sokaklarında kaybolmalı,bilinmedik çarşılarını köşelerini bulup gezmeliyiz bence.
devamını gör...
kushim
hepimizin bildiği gibi, tarih, yazının icat edilmesiyle başladı. yazının icadından önceki döneme tarih öncesi deriz. ve yazının icadından sonraki dönem, yani tarih başladığı zaman bilinen ilk insan kimdi? yani şöyle, hani tarih m.ö. 3500 senesinde başladı ya. peki tarihin başladığı dönemde, kayıtlarda adı geçen, en eski insan kim. tarihin başladığı dönemden ta bu döneme kadarki olan sürede, bilinen ilk insan kim diyorum işte.
işte tarihin başladığı dönemden ta bu güne kadar, bilinen en eski insan, kushim'dir.
bu adam, herhalde m.ö. 3200'lerde falan yaşamış. ve adam öleli 5200 sene olmuş, ve adam yani hala var yani. anlayın işte. yani 5200 yıl önce ölen bir adam, bugün az da olsa konuşuluyor. adam acaba tabiri caizse, "tarihin ilk insanı" olduğunu bilebilir miydi?
şimdi bir tablet vardı o döneme ait. üzerinde bir şeyler yazılmış ama anlatılan şey harflerle değil, sembollerle anlatılmış. ve araştırmalar sonrasında da, tablette şunun yazıldığı anlaşılıyor:
29bin 086 birim arpa 37 ay kushim
yani bu kadar arpa, bu kadar sürede teslim alınmış. kushim de bu yazıyı kendisinin yazmış olduğunu belirtmek için sona kendi ismini yazıyor. yani demek ki, bir yazı sonrası kendi ismini yazma ta 5200 yıllık bir gelenekmiş.
fakat kushim'in bilinen ilk insan olduğu konusu tartışmalı bir konudur. m.ö. 3100 senesine ait başka bir tablette şöyle yazıyor:
gal-sal'a ait iki köle. en-pap x ve sukkalgir. (edit: bu arada en-pap x ve sukkalgir kölelerin isimleri)
işte bazı akademisyenler de, bilinen ilk insanın, gal-sal olduğunu düşünüyor.
kushim tableti:

işte tarihin başladığı dönemden ta bu güne kadar, bilinen en eski insan, kushim'dir.
bu adam, herhalde m.ö. 3200'lerde falan yaşamış. ve adam öleli 5200 sene olmuş, ve adam yani hala var yani. anlayın işte. yani 5200 yıl önce ölen bir adam, bugün az da olsa konuşuluyor. adam acaba tabiri caizse, "tarihin ilk insanı" olduğunu bilebilir miydi?
şimdi bir tablet vardı o döneme ait. üzerinde bir şeyler yazılmış ama anlatılan şey harflerle değil, sembollerle anlatılmış. ve araştırmalar sonrasında da, tablette şunun yazıldığı anlaşılıyor:
29bin 086 birim arpa 37 ay kushim
yani bu kadar arpa, bu kadar sürede teslim alınmış. kushim de bu yazıyı kendisinin yazmış olduğunu belirtmek için sona kendi ismini yazıyor. yani demek ki, bir yazı sonrası kendi ismini yazma ta 5200 yıllık bir gelenekmiş.
fakat kushim'in bilinen ilk insan olduğu konusu tartışmalı bir konudur. m.ö. 3100 senesine ait başka bir tablette şöyle yazıyor:
gal-sal'a ait iki köle. en-pap x ve sukkalgir. (edit: bu arada en-pap x ve sukkalgir kölelerin isimleri)
işte bazı akademisyenler de, bilinen ilk insanın, gal-sal olduğunu düşünüyor.
kushim tableti:

devamını gör...
clytie (yazar)
sevdiceğimin nickaltına el atılması talebini sevdiceğime el atmak olarak yorumlayan yazarları en içten duygularımla sımsıkı sarmak isteğimi coşturan yazar.
ayrıca özlediğim kişi, haftada bir de olsa sıcaklığını hissedebilmek artık yetmiyor, ama en kısa zamanda çözüme ulaştıracağını düşünüyorum.*
ayrıca özlediğim kişi, haftada bir de olsa sıcaklığını hissedebilmek artık yetmiyor, ama en kısa zamanda çözüme ulaştıracağını düşünüyorum.*
devamını gör...
nedamet
şair rüştü onur'un biricik sevdiceği mediha'sının ölümünün ardından yazdığı şiir:
***
tanrım, açamadık içimizi
kavuşmak mahşere kaldı
ne yelken ne gemi var limanda
kaçmak bir uzun sefere kaldı
mercan bir sahildeymiş gemiler
bulmak kasvetli günlere kaldı.
***
peki kimdir bu rüştü onur? ya mediha?
yıl 1920. sıcak bir ağustos günü, cihan harbi'nin izleri henüz taze iken devrek'te* gözünü dünyaya açar bir şair: rüştü onur. öğretmen bir babanın oğludur, hayattaki tüm talihi de bu kadarcıktır zaten.
ilkokul ve ortaokulu bitirdikten sonra lise eğitimine zonguldak mehmet çelikel lisesi'nde başlar rüştü. eğitim hayatı da burada sona erecektir zaten. günler peşi sıra kovalarken birbirini, amansız bir hastalığa tutulur bu genç şair: verem*.
yıl 1938. hastalığı nedeniyle okuluna daha sonra devam etmek üzere ara vermek zorunda kalan şair, maalesef ki bir daha asla geri dönemeyecektir eğitim hayatına.
babasının da desteğiyle maliye memuru olarak çalışmaya başlar genç şair ereğli maden işletmeleri'nde. fakat lise yıllarında alevlenen edebiyat tutkusu okul sıralarından taşarak bugününe kadar gelmiştir bu genç şairin. hem memurluk yapıyor hem de şiirler, tiyatro metinleri ve mektuplar kaleme alıyordur.
peki nereden geliyor bu edebiyat tutkusu?
lisede çok sevdiği bir edebiyat hocasından: behçet necatigil. behçet necatigil, henüz parlamaktadır edebiyat çevrelerinde. şiirleri varlık dergisi'nde yaşar nabi, necati cumalı, salah birsel gibi isimlerin şiirlerinin yanında yavaş yavaş yer almaya başlamıştır o yıllarda. peki sadece o mudur rüştü onur'un edebiyat aşkını alevlendiren? elbette hayır. rüştü'nün can dostu, kaderdaşı bir şair: muzaffer tayyip uslu. rüştü'den 2 yaş küçük olan bu genç şairin kaderi bir bütün yazılmıştır rüştü ile. ikisi de şiire aşkla bağlıdırlar, yazdıklarını önce birbirlerine sonra hocaları behçet necatigil'e okurlar. behçet necatigil de o şiirleri istanbul'a, dönemin öncü edebiyat çevrelerinin yazdığı mecmualara gönderir. rüştü'nün de muzaffer tayyip'in de şiirleri dönemin öncü edebiyat dergisi olan varlık'da yayınlanması ile birlikte bu genç şairler istanbul'daki edebiyat çevrelerince tanınır oldular. öyle ki necati cumalı, salah birsel, oktay rifat ve melih cevdet gibi şairlerle mektuplaşmaya da bu dönemde başlarlar.*
yıl 1941. henüz 21 yaşında olan rüştü'nün hastalığı ağırlaşmaya başlar, zonguldak'ta hastaneye kaldırılır 3 aylığına. oradan, hocasının da yardımıyla heybeliada senatoryumu'na* nakledilir. 1942'nin başında da hastalığını yenmiş olarak taburcu olur buradan.
istanbul'dan zonguldak'a geri dönüş yolculuğu şair rüştü onur için sonun başlangıcı olacaktır.
zonguldak'a, evine dönmek için bindiği anafartalar vapuru'nda genç bir kız ile tanışır genç şair, hemencecik de aşık olur tanıştığı bu kıza. o kız, yazının başında bahsi geçen mediha sessiz isimli kızdır.
peki kimdir bu mediha, nereden çıkmıştır, orada ne işi vardır?
mediha istanbul'lu bir ailenin kızıdır. kandilli kız lisesi'nden mezun olmasının ardından girdiği karabük demir çelik fabrikasının memuriyet sınavını kazanır. maaile karabük yolunu tutarlar anafartalar vapuru ile. şair rüştü onur'la da burada karşılaşırlar, tanışırlar. kısa süre sonra da mektuplaşmaya başlarlar.
yıl 1942. ikinci dünya savaşı tüm dünyayı kasıp kavururken mediha karabük'te bilinmeyen bir sebeple hastalanır ve hastaneye kaldırılır, sebebi bir türlü anlaşılamaz. tifo şüphesiyle heybeliada senatoryumu'na gönderilir fakat oradan da "tifolu değilsin" denilerek taburcu edilir. bunun üzerine tekrar karabük'e dönmez, istanbul'da ailesinin yanında kalır.
bu dönemde genç şair gidip gelmeye başlar istanbul'a sevdiceğini görmeye. can dostu muzaffer tayyip'in istanbul'daki aile evinde kalır her gittiğinde de. muzaffer tayyip de istanbul'da ailesinin yanındadır bir süredir. bu gitgellerden sıkılan mediha'nın annesi genç şairi karşısına alır ve "bu böyle olmaz en iyisi evlenin der" ve yıldırım nikahı ile evlenir mediha ile rüştü. birlikte mediha'nın ailesinin evinde yaşamaya başlarlar. genç şair de bu dönemde mediha'nın babasının manavında çalışmaya başlar.
rüştü ile mediha'nın kaderi nihayet düze çıktı demek isterdim fakat mediha, evliliğin 40. gününde bilinmeyen hastalığına yenik düşer ve acılı bir ölüm ile sonlanır hikayesi. şair rüştü onur'un da hastalığı nüksetmeye başlamıştır bu dönemde. derin bir üzüntü ve depresyon hali kaplar genç şairi. mediha'nın kaybı çok ağır gelmiştir ona.*
***
tanrım, açamadık içimizi
kavuşmak mahşere kaldı
ne yelken ne gemi var limanda
kaçmak bir uzun sefere kaldı
mercan bir sahildeymiş gemiler
bulmak kasvetli günlere kaldı.
***
mediha'nın vefatından sadece 15 gün sonra, 22 aralık 1942'de hayata gözlerini yumar şair rüştü onur. henüz 22 yaşındadır..
muzaffer tayyip uslu 1946'da, 24 yaşında veda eder hayata. tıpkı can dostu rüştü onur gibi gencecik ve veremlidir bedeni.
mediha sessiz'in hastalığının ise apandisit olduğu sonradan anlaşılmıştır.
*
***
tanrım, açamadık içimizi
kavuşmak mahşere kaldı
ne yelken ne gemi var limanda
kaçmak bir uzun sefere kaldı
mercan bir sahildeymiş gemiler
bulmak kasvetli günlere kaldı.
***
peki kimdir bu rüştü onur? ya mediha?
yıl 1920. sıcak bir ağustos günü, cihan harbi'nin izleri henüz taze iken devrek'te* gözünü dünyaya açar bir şair: rüştü onur. öğretmen bir babanın oğludur, hayattaki tüm talihi de bu kadarcıktır zaten.
ilkokul ve ortaokulu bitirdikten sonra lise eğitimine zonguldak mehmet çelikel lisesi'nde başlar rüştü. eğitim hayatı da burada sona erecektir zaten. günler peşi sıra kovalarken birbirini, amansız bir hastalığa tutulur bu genç şair: verem*.
yıl 1938. hastalığı nedeniyle okuluna daha sonra devam etmek üzere ara vermek zorunda kalan şair, maalesef ki bir daha asla geri dönemeyecektir eğitim hayatına.
babasının da desteğiyle maliye memuru olarak çalışmaya başlar genç şair ereğli maden işletmeleri'nde. fakat lise yıllarında alevlenen edebiyat tutkusu okul sıralarından taşarak bugününe kadar gelmiştir bu genç şairin. hem memurluk yapıyor hem de şiirler, tiyatro metinleri ve mektuplar kaleme alıyordur.
peki nereden geliyor bu edebiyat tutkusu?
lisede çok sevdiği bir edebiyat hocasından: behçet necatigil. behçet necatigil, henüz parlamaktadır edebiyat çevrelerinde. şiirleri varlık dergisi'nde yaşar nabi, necati cumalı, salah birsel gibi isimlerin şiirlerinin yanında yavaş yavaş yer almaya başlamıştır o yıllarda. peki sadece o mudur rüştü onur'un edebiyat aşkını alevlendiren? elbette hayır. rüştü'nün can dostu, kaderdaşı bir şair: muzaffer tayyip uslu. rüştü'den 2 yaş küçük olan bu genç şairin kaderi bir bütün yazılmıştır rüştü ile. ikisi de şiire aşkla bağlıdırlar, yazdıklarını önce birbirlerine sonra hocaları behçet necatigil'e okurlar. behçet necatigil de o şiirleri istanbul'a, dönemin öncü edebiyat çevrelerinin yazdığı mecmualara gönderir. rüştü'nün de muzaffer tayyip'in de şiirleri dönemin öncü edebiyat dergisi olan varlık'da yayınlanması ile birlikte bu genç şairler istanbul'daki edebiyat çevrelerince tanınır oldular. öyle ki necati cumalı, salah birsel, oktay rifat ve melih cevdet gibi şairlerle mektuplaşmaya da bu dönemde başlarlar.*
yıl 1941. henüz 21 yaşında olan rüştü'nün hastalığı ağırlaşmaya başlar, zonguldak'ta hastaneye kaldırılır 3 aylığına. oradan, hocasının da yardımıyla heybeliada senatoryumu'na* nakledilir. 1942'nin başında da hastalığını yenmiş olarak taburcu olur buradan.
istanbul'dan zonguldak'a geri dönüş yolculuğu şair rüştü onur için sonun başlangıcı olacaktır.
zonguldak'a, evine dönmek için bindiği anafartalar vapuru'nda genç bir kız ile tanışır genç şair, hemencecik de aşık olur tanıştığı bu kıza. o kız, yazının başında bahsi geçen mediha sessiz isimli kızdır.
peki kimdir bu mediha, nereden çıkmıştır, orada ne işi vardır?
mediha istanbul'lu bir ailenin kızıdır. kandilli kız lisesi'nden mezun olmasının ardından girdiği karabük demir çelik fabrikasının memuriyet sınavını kazanır. maaile karabük yolunu tutarlar anafartalar vapuru ile. şair rüştü onur'la da burada karşılaşırlar, tanışırlar. kısa süre sonra da mektuplaşmaya başlarlar.
yıl 1942. ikinci dünya savaşı tüm dünyayı kasıp kavururken mediha karabük'te bilinmeyen bir sebeple hastalanır ve hastaneye kaldırılır, sebebi bir türlü anlaşılamaz. tifo şüphesiyle heybeliada senatoryumu'na gönderilir fakat oradan da "tifolu değilsin" denilerek taburcu edilir. bunun üzerine tekrar karabük'e dönmez, istanbul'da ailesinin yanında kalır.
bu dönemde genç şair gidip gelmeye başlar istanbul'a sevdiceğini görmeye. can dostu muzaffer tayyip'in istanbul'daki aile evinde kalır her gittiğinde de. muzaffer tayyip de istanbul'da ailesinin yanındadır bir süredir. bu gitgellerden sıkılan mediha'nın annesi genç şairi karşısına alır ve "bu böyle olmaz en iyisi evlenin der" ve yıldırım nikahı ile evlenir mediha ile rüştü. birlikte mediha'nın ailesinin evinde yaşamaya başlarlar. genç şair de bu dönemde mediha'nın babasının manavında çalışmaya başlar.
rüştü ile mediha'nın kaderi nihayet düze çıktı demek isterdim fakat mediha, evliliğin 40. gününde bilinmeyen hastalığına yenik düşer ve acılı bir ölüm ile sonlanır hikayesi. şair rüştü onur'un da hastalığı nüksetmeye başlamıştır bu dönemde. derin bir üzüntü ve depresyon hali kaplar genç şairi. mediha'nın kaybı çok ağır gelmiştir ona.*
***
tanrım, açamadık içimizi
kavuşmak mahşere kaldı
ne yelken ne gemi var limanda
kaçmak bir uzun sefere kaldı
mercan bir sahildeymiş gemiler
bulmak kasvetli günlere kaldı.
***
mediha'nın vefatından sadece 15 gün sonra, 22 aralık 1942'de hayata gözlerini yumar şair rüştü onur. henüz 22 yaşındadır..
muzaffer tayyip uslu 1946'da, 24 yaşında veda eder hayata. tıpkı can dostu rüştü onur gibi gencecik ve veremlidir bedeni.
mediha sessiz'in hastalığının ise apandisit olduğu sonradan anlaşılmıştır.
*
devamını gör...
ay adlarının kökeni
ocak: türkçe - kışın evlerde ateş yakılan yer.
şubat: süryanice - arınma tanrısı februus'tan gelmektedir.
mart: latince - martius mensis yani mars'ın ayı.
nisan: süryanice - dördüncü ay anlamındadır. akatça ve sümercede ilk meyve, yılın ilk ayı, taze mahsul gibi anlamlara da gelmektedir.
mayıs: latince - bereket tanrıçası bona dea'dan geliyor. latincesi maius mensis yani maia'nın ayı
haziran: süryanice - sıcak anlamında kullanılır.*
temmuz: arapça/süryanice - çok sıcak anlamına gelir. eski türkçede tamu-z çok sıcak, cehennem sözcüğünden gelir.
ağustos: roma'nın ilk imparatoru augustus'tan gelir.
eylül: süryanice - üzüm ayı anlamına gelir
ekim: türkçe - toprağı ekmek eyleminden gelir.
kasım: arapça - bölmek ayırmak anlamına gelir.
aralık: türkçe - iki zaman arası anlamına gelir.
şubat: süryanice - arınma tanrısı februus'tan gelmektedir.
mart: latince - martius mensis yani mars'ın ayı.
nisan: süryanice - dördüncü ay anlamındadır. akatça ve sümercede ilk meyve, yılın ilk ayı, taze mahsul gibi anlamlara da gelmektedir.
mayıs: latince - bereket tanrıçası bona dea'dan geliyor. latincesi maius mensis yani maia'nın ayı
haziran: süryanice - sıcak anlamında kullanılır.*
temmuz: arapça/süryanice - çok sıcak anlamına gelir. eski türkçede tamu-z çok sıcak, cehennem sözcüğünden gelir.
ağustos: roma'nın ilk imparatoru augustus'tan gelir.
eylül: süryanice - üzüm ayı anlamına gelir
ekim: türkçe - toprağı ekmek eyleminden gelir.
kasım: arapça - bölmek ayırmak anlamına gelir.
aralık: türkçe - iki zaman arası anlamına gelir.
devamını gör...
değişik isimleri olan müzik grupları
ikiye on kala.
son feci bisiklet.
yüzyüzeyken konuşuruz.
son feci bisiklet.
yüzyüzeyken konuşuruz.
devamını gör...
hülya avşar
ülkenin gelmiş geçmiş en güzel, en kafası çalışan, en cool kadını.
bizim jenerasyon kadınları, kendini çok hoş, çok havalı, çok alımlı hissedince hülya avşar gibiyim der. ikon kadın.
bizim jenerasyon kadınları, kendini çok hoş, çok havalı, çok alımlı hissedince hülya avşar gibiyim der. ikon kadın.
devamını gör...
konfor alanı
bireyin kendisini korunaklı, güvenli, rahat hissettiği, bu aralar adının sık sık kulağımıza çalındığı davranışsal ruh halidir.
göründüğü kadar masum olmayan bu alan; sınırlarından uzaklaşınca insanı huzursuzluk, stres ve rahatsızlık gibi duygulara sürükler. kendimizi hayata karşı pozitif hissettiğimiz her an konfor alanındayız demektir. lakin bu alan egomuzu okşadığı için, beynimiz alanı terk etmek istemez. bu durumda takılı kalmak, tabir-i caizse paslanmak ve zamanla mutsuz olmak kaçınılmazdır. kişinin hayatı monoton hale gelir. ilerleme, değişiklik olmaz.
eğer konfor alanındaymış gibi hissediyorsanız veya takılı kalmışsanız; sürekli yeni şeyler hayal edin, fikirler üretin, hayal dünyanızın sınırlarını genişletin. "güvenli alanımın dışına çıkarsam ne olur? ne kazanırım/kaybederim?" diye düşünün. mümkünse bunları yazın. yazmak bir nevi beyni şartlandıracağı için alanı terk etmek daha kolay olacaktır.
devamını gör...
israil'in mescid-i aksa'ya saldırması
iletişim başkanı fahrettin altun da attığı tweetle saldırıyı eleştirdi.

akşam saatlerine doğru israil polisi cemaate saldırdı. israil polisi, doğu kudüs'ün eski şehir bölgesinde bulunan mescid-i aksa'daki kıble mescidi'nde yatsı namazı kılan cemaate karşı ses bombaları ve plastik mermi kullandı.öte yandan mescid-i aksa'nın içinde bulunduğu eski şehir bölgesinin şam kapısı ile sahire kapısında da israil polisi filistinli gençlere saldırdı.
yoğun bir şekilde çevrede konuşlanan polis, eski şehir kapılarından kontrollü bir şekilde geçişlere izin verdi. kudüs islami vakıflar idaresi, şu ana kadar harem-i şerif'te yaşanan olaylarda çok sayıda yaralı olduğunu duyurdu.
buradan

akşam saatlerine doğru israil polisi cemaate saldırdı. israil polisi, doğu kudüs'ün eski şehir bölgesinde bulunan mescid-i aksa'daki kıble mescidi'nde yatsı namazı kılan cemaate karşı ses bombaları ve plastik mermi kullandı.öte yandan mescid-i aksa'nın içinde bulunduğu eski şehir bölgesinin şam kapısı ile sahire kapısında da israil polisi filistinli gençlere saldırdı.
yoğun bir şekilde çevrede konuşlanan polis, eski şehir kapılarından kontrollü bir şekilde geçişlere izin verdi. kudüs islami vakıflar idaresi, şu ana kadar harem-i şerif'te yaşanan olaylarda çok sayıda yaralı olduğunu duyurdu.
buradan
devamını gör...
benjamin'i takip etmemek
sadece bir kişi var takip ettiğim.yoldaş'ı severim ama takip etmiyorum.müebbet mi cezam?
devamını gör...
sevdadır
bir arkadaş zekai özger şiiri. bu şiirin isim verdiği bir şiir kitabı da mevcut.
şiiri eser gökay'ın sesinden dinlemek için tıklayınız.
bu şiir beni geçen sene kah güldürüp kah ağlatantır. hani bazı kelimeler aynı kalpten çıkmış gibi hissettirir ya bu şiiri de zekai özger'in değil benim kalbimden, etimden, kemiğimdendir. sanki bendir; benim aynamdır.
sabahın bir körü kalkardım. yemek içmek işlerini halleder, keyfim varsa süslenir keyfim yoksa saçımı toplar bir tişört geçirir üstüme çıkardım dışarıya. hava sıcak, asfalttan dumanlar yükselirdi. içimi stres yakarken tenimi de güneş yakardı. el, kol dolu, ağzımda maske nefes nefese yürürdüm durağa. durak türkiye'nin her yerinde bir zamanların dershanesi şimdinin kolejlerinden birinin önünde. durağa gelmeden alt yolda bir park var. ıssız mı ıssız, zaten hava yeni aydınlanmış çocuklar derin uykularının en tatlı yerinde olurdu. ben gider her sabah otururdum o parka günün ilk sigarası için. parkın karşısında malum kolej. kulağımda kulaktan onur akın'ın sesinden bu şiirin bestelenmiş halini dinlerdim. bir fırt sigaradan alır efkarlı efkarlı 'sen içeride ben dışarıda, oy mahpusluk' derdim. gözlerim genelde buğulanır, denemelerin güzel geçtiği günler umut dolu bakardı.
ben yine bu sevdanın peşinde yandığım günlerdeyim.
öğretmenlik sevdadır.
çocuklar söz size öğretmeniniz çam kolonyası getirecek bi'gün.
onur akın/ çam kolonyası
göğü kucaklayıp getirdim sana
kokla
açılırsın
solmuşsun
benzin sararmış
yorgun bir işçinin yüzüne benziyor yüzün
öyle bükük bakma bana
çam kolonyası getirdim sana
kentli dağlıların haklı sevdasını
bolu ormanlarından çarpan bir koku
sanki köroğlunun ter kokusu
aman kokusu, billah kokusu
canlarım ,canım benim
üzme kendini bu kadar
sana umudu öğretemeyenlerin suçu mu var
bak yeryüzü ne kadar geniş
ne kadar dar
dur
akıtma gönlüm yaşını
gözünden öpecek bir yer bırak
oy bana en yakın
bana en uzak
sevgili yar
hasretine vur beni
giyecek çamaşır getirdim sana
adettir diye değil, sevdim diyedir
bağışla, eski biraz
bedenim uygundur diye bedenine
elimle yıkadım, ütüledim
elma ağacında kuruttum
günler sarmal bir yay gibi
bunu unutma
bahar annemizin yemenisindeki solgun çiçektir
bunu unutma
seni ben her yerinden öperim
beni unutma
kadere inansaydım
sana inanırdım
düşürmem sigaramın ucundaki külü ben
öyle kırık bakma bana
caddeler nasılda genişliyor
sana bunu söyleyecektim
bileyli bir makas vardı yanımda
sana bunu söyleyecektim
hadi kes büyüyen tırnaklarındaki kiri
sana bunu
oy nasıl söyleyebilirim
deliren sevdamızın kısrak huyunu
elimi tut
tuttururlar, o kadarına izin verirler
kahreden bir ayrılığın çılgınlığı değil bu
bir isyanın kelepçeleşmiş resmidir parmaklarımız
sen içerde
ben dışarda
oy mahpusluk mahpusluk
şiiri eser gökay'ın sesinden dinlemek için tıklayınız.
bu şiir beni geçen sene kah güldürüp kah ağlatantır. hani bazı kelimeler aynı kalpten çıkmış gibi hissettirir ya bu şiiri de zekai özger'in değil benim kalbimden, etimden, kemiğimdendir. sanki bendir; benim aynamdır.
sabahın bir körü kalkardım. yemek içmek işlerini halleder, keyfim varsa süslenir keyfim yoksa saçımı toplar bir tişört geçirir üstüme çıkardım dışarıya. hava sıcak, asfalttan dumanlar yükselirdi. içimi stres yakarken tenimi de güneş yakardı. el, kol dolu, ağzımda maske nefes nefese yürürdüm durağa. durak türkiye'nin her yerinde bir zamanların dershanesi şimdinin kolejlerinden birinin önünde. durağa gelmeden alt yolda bir park var. ıssız mı ıssız, zaten hava yeni aydınlanmış çocuklar derin uykularının en tatlı yerinde olurdu. ben gider her sabah otururdum o parka günün ilk sigarası için. parkın karşısında malum kolej. kulağımda kulaktan onur akın'ın sesinden bu şiirin bestelenmiş halini dinlerdim. bir fırt sigaradan alır efkarlı efkarlı 'sen içeride ben dışarıda, oy mahpusluk' derdim. gözlerim genelde buğulanır, denemelerin güzel geçtiği günler umut dolu bakardı.
ben yine bu sevdanın peşinde yandığım günlerdeyim.
öğretmenlik sevdadır.
çocuklar söz size öğretmeniniz çam kolonyası getirecek bi'gün.
onur akın/ çam kolonyası
göğü kucaklayıp getirdim sana
kokla
açılırsın
solmuşsun
benzin sararmış
yorgun bir işçinin yüzüne benziyor yüzün
öyle bükük bakma bana
çam kolonyası getirdim sana
kentli dağlıların haklı sevdasını
bolu ormanlarından çarpan bir koku
sanki köroğlunun ter kokusu
aman kokusu, billah kokusu
canlarım ,canım benim
üzme kendini bu kadar
sana umudu öğretemeyenlerin suçu mu var
bak yeryüzü ne kadar geniş
ne kadar dar
dur
akıtma gönlüm yaşını
gözünden öpecek bir yer bırak
oy bana en yakın
bana en uzak
sevgili yar
hasretine vur beni
giyecek çamaşır getirdim sana
adettir diye değil, sevdim diyedir
bağışla, eski biraz
bedenim uygundur diye bedenine
elimle yıkadım, ütüledim
elma ağacında kuruttum
günler sarmal bir yay gibi
bunu unutma
bahar annemizin yemenisindeki solgun çiçektir
bunu unutma
seni ben her yerinden öperim
beni unutma
kadere inansaydım
sana inanırdım
düşürmem sigaramın ucundaki külü ben
öyle kırık bakma bana
caddeler nasılda genişliyor
sana bunu söyleyecektim
bileyli bir makas vardı yanımda
sana bunu söyleyecektim
hadi kes büyüyen tırnaklarındaki kiri
sana bunu
oy nasıl söyleyebilirim
deliren sevdamızın kısrak huyunu
elimi tut
tuttururlar, o kadarına izin verirler
kahreden bir ayrılığın çılgınlığı değil bu
bir isyanın kelepçeleşmiş resmidir parmaklarımız
sen içerde
ben dışarda
oy mahpusluk mahpusluk
devamını gör...
gece gece canının hamburger çekmesi
her gece değil ama makyaj videosu izlerken cidden bu istek beni yokluyor.
iyice garip bi insan oldum ya..
en yakın zamanda kafa dinlemem lazım ayrıca çanakkale'ye taşınmam lazım.
iyice garip bi insan oldum ya..
en yakın zamanda kafa dinlemem lazım ayrıca çanakkale'ye taşınmam lazım.
devamını gör...
