eniyisipencere
nickini görür görmez,
geçen kuşları görürsün hiç olmazsa;
dört duvarı göreceğine.
dedirten yazar.
geçen kuşları görürsün hiç olmazsa;
dört duvarı göreceğine.
dedirten yazar.
devamını gör...
yazarların dibe vurduğunu hissettiği an
hayatta aslında yapayalnız olduğumu anladığım andır.
devamını gör...
tayber doğan
nick altı sorunlarını çözmek için kendisini klonlayan yazar.
devamını gör...
kahvaltıyı güzelleştiren sofra elemanı
kasap sucuk. varsın eleman denilsin.
devamını gör...
türbanlılar kürtler ve aleviler
türbanlılar, kürtler ve aleviler kadar taş düşsün başınıza. bi bitmedi derdiniz deli misiniz nesiniz.
devamını gör...
zülfü livaneli'nin twitter’da paylaştığı yarı çıplak poz
zamana ayak uydurma cabasini takdir etsem de olmus mu simdi bu dedirtir. (bkz: biceps topla benim için)
devamını gör...
zorla tesettüre sokulan kız çocukları
bu tür aileler kızlarının namuslarını korumak olarak güzelliyorlar bu durumu. kendi deyişleriyle “sürtük” olmak mı tesettüre girmek mi arasında bir seçim gibi görülüyor.
devamını gör...
son singapur vapuru (yazar)
mesajı aç da az konuşak dediğim yazar.
heyyooo baksana bana bi'.
heyyooo baksana bana bi'.
devamını gör...
israil'in mescid-i aksa'ya saldırması
israil devletinin silahsız filistin halkına yönelik mescid-i aksa sınırları içinde gerçekleştirdiği saldırı. filistin sağlık bakanlığı şu ana kadar saldırıda 9'u çocuk olmak üzere 20 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. ayrıca! “ne kutsaliyeti vardır acaba?” * şeklinde buram buram cehalet kokan bir tanım ifadesi gördükten sonra koşar hızla uzaklaşıyorum başlıktan. bir de 30 like almış. sözlüğün ilk aylarda ne entelektüel kitlesi vardı ya. şimdi ipini koparan... neyse.. ne kutsaliyetten anlarlar, ne uluslararası hukuk bilirler ne de insan haklarından anlarlar. sözlük iyice at gözlüklü, saygıdan yoksun ne yazdığını bilmez antipatik ifadelerle dolmaya başladı. bu kadar dar kalıp zihniyetlere harcayacak ne zamanım ve enerjim var. yazıp yazıp tatmin olun. ilk zamanların nitelikli yazarları neden gitti sözlükten çok iyi anlıyorum. elbet biz de o güne bir gün erişeceğiz. az kaldı.
devamını gör...
ucuz kitap bulma yöntemleri
ikinci el kitap satılabilen her yerde.
devamını gör...
takiyüddin'in rasathanesi
ya da direkt takiyüddin rasathanesi. osmanlı topraklarında kurulmuş ilk rasathanedir. adı üzerinde, astronom takiyüddin tarafından 1575'te kurulmuştur. zic-i uluğ bey'in* geçerliliğini yitirdiği gerekçesiyle, sokollu mehmed paşa ve hoca sadettin efendi'nin desteğiyle, 3. murat'ın zamanında ve izniyle gerçekleştirilmiştir. döneminin en ileri teknolojilerini barındırıyor, araştırmacılara çalışma alanı sağlıyor, zengin bir kütüphane de barındırıyor idi.
fakat ne yazık ki uzun ömürlü olamadı. kuruluşundan hemen sonra, takvimler 1580'i gösterdiğinde yıkıldı. gerekçesi de "takiyüddin ve yardımcılarının meleklerin bacaklarını izlediği" idi. bu konuda o zamanlar baş gösteren veba salgını ya da deprem afetleri de söz konusudur. ama gene de genel kanı, kurulmasından hoşnutsuz olan ulema mensuplarının ve birtakım tarikatların karşıtlığı sebebiyle yıkıldığı üzerinedir.
neticede osmanlı'nın cahil cühela halk kesiminin osmanlı'ya ödettiği bir diğer ağır bedeldir. buna rağmen gene de topraklarımızdaki modern astronomi çalışmaları oldukça eskiye dayanmakta fakat gerekli ilgiyi hem geçmişte hem de bugün göremediğinden her geçen gün biraz daha unutulmakta, eskimektedir. ta 16. yüzyılda "dine karşı olduğu" gerekçesiyle engellenen astronomi, 400 küsür yıl sonra hala daha aynı gerekçeyle engellenemese de göz ardı edilebilmektedir. bu da bu toprakların laneti olsa gerek.
fakat ne yazık ki uzun ömürlü olamadı. kuruluşundan hemen sonra, takvimler 1580'i gösterdiğinde yıkıldı. gerekçesi de "takiyüddin ve yardımcılarının meleklerin bacaklarını izlediği" idi. bu konuda o zamanlar baş gösteren veba salgını ya da deprem afetleri de söz konusudur. ama gene de genel kanı, kurulmasından hoşnutsuz olan ulema mensuplarının ve birtakım tarikatların karşıtlığı sebebiyle yıkıldığı üzerinedir.
neticede osmanlı'nın cahil cühela halk kesiminin osmanlı'ya ödettiği bir diğer ağır bedeldir. buna rağmen gene de topraklarımızdaki modern astronomi çalışmaları oldukça eskiye dayanmakta fakat gerekli ilgiyi hem geçmişte hem de bugün göremediğinden her geçen gün biraz daha unutulmakta, eskimektedir. ta 16. yüzyılda "dine karşı olduğu" gerekçesiyle engellenen astronomi, 400 küsür yıl sonra hala daha aynı gerekçeyle engellenemese de göz ardı edilebilmektedir. bu da bu toprakların laneti olsa gerek.
devamını gör...
esaretin bedeli
1994 yapımı amerikan filmi. yönetmenliğini frank darabont yapmıştır ve senaryosu, stephen king'in yazdığı "kuşku mevsimi" adlı kitabın "rita hayworth'u seven adam" bölümünden uyarlanmıştır. kitapla ilgili olarak şunu söyleyeyim ki, türkiye'de yayınlanan versiyonunda bu bölüm nedense bulunmamaktadır.
filmin bana düşündürdükleri ise şöyledir:
bu filmi beğenen birçok kişi gibi benim de içime halen sindiremediğim şey ödülleri forrest gump'a kaptırmış olması. tom hanks en sevdiğim erkek oyunculardan birisi o ayrı. forrest gump en sevdiğim filmlerden biridir o da ayrı. ama iki filmi önüme koyup hangisi dediklerinde tartışmasız bu film derim. ama gelin görün ki ödülleri kaptırmış olması bir hayli üzücü.
hayattaki en nefret ettiğim şeylerden biri kıyas konusudur. herkes gibi her şey de birbirinden farklıdır arkadaş. dolayısıyla bu iki filmi kıyaslamak yanlış olacaktır. ama ister istemez kıyaslamak durumunda kalıp sonuna kadar bu film diyorum.
bir kere bu film daha çok şey öğretiyor insana. en başta zaten afişinde de yazdığı gibi umut etmenin aslında ne kadar önemli bir şey olduğunu anlatıyor. durumun ne kadar berbat ve zor olursa olsun umudu bırakmamak gerektiğini, hayatının tıpkı andy dufrasne gibi bir anda tepe takla olması durumunda bile umut etmek gerektiğini anlatıyor.
bira sahnesini yazmaya cesaret edemiyorum. çünkü o sahnedeki güzelliği her ne kadar anlatmak istesem de yazdıklarım yetmez açıkçası. o nedenle anlatamıyorum. (bu sahneyi yazıyla değil de sözlü olarak birine anlatmaya kalksam sanırım "into the wild" filminde mccandless'in bardaki o top sakallı arkadaşına "ben alaska'ya gidiyorum, ta oralara ta uzaklara" derken yaşadığı mutluluk sarhoşluğuna bürünürüm sanırım)
bir diğer öğrettiği şey ise dostluk. aslında fazla arkadaşın olmasa bile sahip olduğun gerçek bir dostun varsa başka bir arkadaşa ihtiyacının olmadığını, bunun yanında zor şartlarda zor insanlarla beraberken o zorluğu paylaştığın bir dost varsa üstesinden sırt sırta vererek aşılabileceğini anlatıyor.
boş beyinli olmamak, bir şeyleri iyi derecede bilmek ve bir şeylere tutku duymak gerektiği de benim çıkardığım bir diğer sonuç. andy eğer taşlara ilgi duymasaydı ve onların yapısından anlamasaydı o duvarı kazmayacaktı. ama bu konudaki bilgisini eyleme döküp duvarı kazmayı ve oradan ayrılmayı başardı. veya oradayken zamanı geçirebilmek adına devamlı bir şeylerle uğraşması, satranç takımı hazırlamaktan tutun da kütüphaneyi adama benzetmesine kadar devamlı bir meşguliyet içinde olması boktan durumlarda olduğumuz anlarda geçmek bilmeyen zamanı hızlandırmak ve zaman algımıza müdahale edebileceğimize iyi bir örnek.
ve belki de en önemlisi müzik dinlemek denen şeyin aslında basit gibi görünse de hiç de öyle basit bir şey olmadığı, müzik dinlemenin aslında çok büyük bir lüks olduğu ve müziğe aç olmanın en büyük açlıklardan biri olduğunu anlatıyor. gardiyan odasında dayak yeme pahasına bütün mahkumlara hoparlörden yaptığı müzik yayını bunu oldukça iyi anlatıyordu.
özgürlüğü anlatmasını söylemeye gerek yok. onu diğer hapishane filmleri de işliyor zaten. ama bu film hayatın içinde bulunan ama aslında basit gibi görünen şeylerin esasında ne denli önem sahibi olduğunu adeta gözümüze sokuyor ve ders gibi anlatıyor. varsın ödül alamasın. ben ve benim gibi birçok insanın içinde öyle görünüyor ki kalıcı olarak bir numarada kalacak.
iyi ki böyle bir film var, iyi ki izledim ve iyi ki içimde yer etti. yeri her daim özel olacaktır içimde.
filmin bana düşündürdükleri ise şöyledir:
bu filmi beğenen birçok kişi gibi benim de içime halen sindiremediğim şey ödülleri forrest gump'a kaptırmış olması. tom hanks en sevdiğim erkek oyunculardan birisi o ayrı. forrest gump en sevdiğim filmlerden biridir o da ayrı. ama iki filmi önüme koyup hangisi dediklerinde tartışmasız bu film derim. ama gelin görün ki ödülleri kaptırmış olması bir hayli üzücü.
hayattaki en nefret ettiğim şeylerden biri kıyas konusudur. herkes gibi her şey de birbirinden farklıdır arkadaş. dolayısıyla bu iki filmi kıyaslamak yanlış olacaktır. ama ister istemez kıyaslamak durumunda kalıp sonuna kadar bu film diyorum.
bir kere bu film daha çok şey öğretiyor insana. en başta zaten afişinde de yazdığı gibi umut etmenin aslında ne kadar önemli bir şey olduğunu anlatıyor. durumun ne kadar berbat ve zor olursa olsun umudu bırakmamak gerektiğini, hayatının tıpkı andy dufrasne gibi bir anda tepe takla olması durumunda bile umut etmek gerektiğini anlatıyor.
bira sahnesini yazmaya cesaret edemiyorum. çünkü o sahnedeki güzelliği her ne kadar anlatmak istesem de yazdıklarım yetmez açıkçası. o nedenle anlatamıyorum. (bu sahneyi yazıyla değil de sözlü olarak birine anlatmaya kalksam sanırım "into the wild" filminde mccandless'in bardaki o top sakallı arkadaşına "ben alaska'ya gidiyorum, ta oralara ta uzaklara" derken yaşadığı mutluluk sarhoşluğuna bürünürüm sanırım)
bir diğer öğrettiği şey ise dostluk. aslında fazla arkadaşın olmasa bile sahip olduğun gerçek bir dostun varsa başka bir arkadaşa ihtiyacının olmadığını, bunun yanında zor şartlarda zor insanlarla beraberken o zorluğu paylaştığın bir dost varsa üstesinden sırt sırta vererek aşılabileceğini anlatıyor.
boş beyinli olmamak, bir şeyleri iyi derecede bilmek ve bir şeylere tutku duymak gerektiği de benim çıkardığım bir diğer sonuç. andy eğer taşlara ilgi duymasaydı ve onların yapısından anlamasaydı o duvarı kazmayacaktı. ama bu konudaki bilgisini eyleme döküp duvarı kazmayı ve oradan ayrılmayı başardı. veya oradayken zamanı geçirebilmek adına devamlı bir şeylerle uğraşması, satranç takımı hazırlamaktan tutun da kütüphaneyi adama benzetmesine kadar devamlı bir meşguliyet içinde olması boktan durumlarda olduğumuz anlarda geçmek bilmeyen zamanı hızlandırmak ve zaman algımıza müdahale edebileceğimize iyi bir örnek.
ve belki de en önemlisi müzik dinlemek denen şeyin aslında basit gibi görünse de hiç de öyle basit bir şey olmadığı, müzik dinlemenin aslında çok büyük bir lüks olduğu ve müziğe aç olmanın en büyük açlıklardan biri olduğunu anlatıyor. gardiyan odasında dayak yeme pahasına bütün mahkumlara hoparlörden yaptığı müzik yayını bunu oldukça iyi anlatıyordu.
özgürlüğü anlatmasını söylemeye gerek yok. onu diğer hapishane filmleri de işliyor zaten. ama bu film hayatın içinde bulunan ama aslında basit gibi görünen şeylerin esasında ne denli önem sahibi olduğunu adeta gözümüze sokuyor ve ders gibi anlatıyor. varsın ödül alamasın. ben ve benim gibi birçok insanın içinde öyle görünüyor ki kalıcı olarak bir numarada kalacak.
iyi ki böyle bir film var, iyi ki izledim ve iyi ki içimde yer etti. yeri her daim özel olacaktır içimde.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının oy vermiyor olması
halbûki bir bilseler insanların oy hakları için geçmişte ne mücadeleler verdiklerini, acaba yine de oy vermezler miydi diye sordurtan nedenler silsilesidir.
devamını gör...
oluruna bırakılan şeyler
devamını gör...
21'inci yüzyılda istanbul'da gerçekleşecek büyük istanbul depremi
her geçen gün yaklaşan, inkar edilemez gerçek. umarım izmir depremi bir nebze olsun yöneticileri kendine getirir ve sürekli halının altına süpürülen bu istanbul yapılaşması problemi için bir şeyler yapar.
devamını gör...
haggard
1991 yılında asis nasseri tarafından almanya'da kurulan senfonik metal grubu.
çıkış yaptıkları dönem death metal ile uğraşan grup daha sonra çıkardıkları progressive adlı demodan sonra senfonik metale yönelmişlerdir.
klasik ve metal müziği orta çağ müziği ile harmanlayan grubun toplam 4 adet stüdyo albümü bulunmaktadır.
1997'de and thou shalt trust... the seer adlı ilk albümleri yayınlamışlar, bu albümde (bkz: nostradamus)'un hayatını ele almış ve işlemişlerdir.
ikinci albümlerinde de aynı konuyu işleyen grup, üçüncü albümleri olan eppur si muove'i 2004 yılında yayınlamış bu albümü de (bkz: galileo)'ya adamışlardır.
2008 yılında yayınlanan son albümleri tales of ıthiria diğer albümlere göre daha kurgusaldır.
artı olarak tüm şarkıların sözleri ve bestesi grubun kurucusu olan asis nasseri'ye aittir.
türkiye'de azımsanmayacak kadar hayran kitlesine sahip olan grup zaman zaman türkiye'de konser veriyor. hatta sadece istanbul'da konser vermekle kalmayıp izmir, ankara gibi şehirlerde de konser veriyorlar. geçtiğimiz yıl pandemi nedeniyle iptal olan konserleri ne zaman gerçekleşecek merakla bekliyorum.
en sevdiğim şarkıları ise şu şekilde;
çıkış yaptıkları dönem death metal ile uğraşan grup daha sonra çıkardıkları progressive adlı demodan sonra senfonik metale yönelmişlerdir.
klasik ve metal müziği orta çağ müziği ile harmanlayan grubun toplam 4 adet stüdyo albümü bulunmaktadır.
1997'de and thou shalt trust... the seer adlı ilk albümleri yayınlamışlar, bu albümde (bkz: nostradamus)'un hayatını ele almış ve işlemişlerdir.
ikinci albümlerinde de aynı konuyu işleyen grup, üçüncü albümleri olan eppur si muove'i 2004 yılında yayınlamış bu albümü de (bkz: galileo)'ya adamışlardır.
2008 yılında yayınlanan son albümleri tales of ıthiria diğer albümlere göre daha kurgusaldır.
artı olarak tüm şarkıların sözleri ve bestesi grubun kurucusu olan asis nasseri'ye aittir.
türkiye'de azımsanmayacak kadar hayran kitlesine sahip olan grup zaman zaman türkiye'de konser veriyor. hatta sadece istanbul'da konser vermekle kalmayıp izmir, ankara gibi şehirlerde de konser veriyorlar. geçtiğimiz yıl pandemi nedeniyle iptal olan konserleri ne zaman gerçekleşecek merakla bekliyorum.
en sevdiğim şarkıları ise şu şekilde;
devamını gör...
faydalı mobil uygulamalar
1000k ,kitapdostum,
devamını gör...
3 aylık kızını döverek öldüren kişinin ölü bulunması
toprak kabul etmeyecek neyse.
bu bizim milletin adalet anlayışı bazen hoşuma gitmiyor değil açıkçası.
bu bizim milletin adalet anlayışı bazen hoşuma gitmiyor değil açıkçası.
devamını gör...



