g3 piyade tüfeği
yazarlar ! müsadenizle g3'ü arz ederim.
7.62mm çapında 102 santim boyunda, şarjörle beslenen ve hava ile soğuyan, barut gazının geri tepmesi, icra yayının ileri itmesiyle yarı otomatik veya otomatik olarak atış yapabilen tek erin temel muharebe silahıdır.
1985 model severek kullandığım bir silahtı kendisi. zor zamanlarında yanında olur, arada bir trip atsa da güzel ayrıldık. ilgi delisiydi sürekli bakım istiyordu yoksa trip atıp duruyordu.
7.62mm çapında 102 santim boyunda, şarjörle beslenen ve hava ile soğuyan, barut gazının geri tepmesi, icra yayının ileri itmesiyle yarı otomatik veya otomatik olarak atış yapabilen tek erin temel muharebe silahıdır.
1985 model severek kullandığım bir silahtı kendisi. zor zamanlarında yanında olur, arada bir trip atsa da güzel ayrıldık. ilgi delisiydi sürekli bakım istiyordu yoksa trip atıp duruyordu.
devamını gör...
instagram story izlenmelerinde sıralama kriteri
rastgele sanırım tam sırası yok.keşke şu sıra düzenlemesi ile birlikte ss alınca bildirim gelme özelliği gelse. özellikle dikkat ettim ne zaman story atsam ortak tanıdıklarımız olan insanlar takip isteği gönderiyor. bu da demek oluyor ki birileri ss alıp wp gruplarında konuşuyor merak edenler de gelip takip isteği atıyor.
devamını gör...
her sabah akasya durağı izlemek
kahvaltıda olmazsa olmaz, asla vazgeçemediğim aktivite...ayrıca başlığa baktığınız an arkada ali kefalin müziği çalmaya başlıyor.
devamını gör...
si jamais j'oublie
fransız şarkıcı isabella geffroy veya bildiğimiz ismiyle zaz'ın 2015 tarihli sur la route* adlı albümünde yer alan ve eğer unutacak olursam anlamına gelen sımsıcak bir şarkıdır.
kim olduğumuzu, dünyaya niçin geldiğimizi yahut kendi çapımızda belirlediğimiz ve bizden başka kimseciklerin umursamadığı hayat amacımızı unuttuğumuz anlarda birilerinin bize tüm bunları hatırlatması lazımdır gerçekten de.
*yüzünden gülümseme eksik olmayan bu tatlı fransız kadın, hayatlarımıza kattığı* renklerin parlaklığının farkındadır umarım.
''..bana günü ve yılı hatırlat
bana havayı hatırlat
eğer unutursam..
beni sallayabilirsin
ve eğer ben uzaklaşmak istersem
beni kilitle ve anahtarı içeri at..
adımı söyle,
unutacak olursam..
bana kim olduğumu, kendime ne söz verdiğimi hatırlat.
bana en çılgın hayallerimi hatırlat
bana yanaklarımdaki gözyaşlarını hatırlat
ve şarkı söylemeyi ne kadar sevdiğimi unutursam..
unutacak olursam..'' *
kim olduğumuzu, dünyaya niçin geldiğimizi yahut kendi çapımızda belirlediğimiz ve bizden başka kimseciklerin umursamadığı hayat amacımızı unuttuğumuz anlarda birilerinin bize tüm bunları hatırlatması lazımdır gerçekten de.
*yüzünden gülümseme eksik olmayan bu tatlı fransız kadın, hayatlarımıza kattığı* renklerin parlaklığının farkındadır umarım.
''..bana günü ve yılı hatırlat
bana havayı hatırlat
eğer unutursam..
beni sallayabilirsin
ve eğer ben uzaklaşmak istersem
beni kilitle ve anahtarı içeri at..
adımı söyle,
unutacak olursam..
bana kim olduğumu, kendime ne söz verdiğimi hatırlat.
bana en çılgın hayallerimi hatırlat
bana yanaklarımdaki gözyaşlarını hatırlat
ve şarkı söylemeyi ne kadar sevdiğimi unutursam..
unutacak olursam..'' *
devamını gör...
konuşma şansım olsaydı denilen kitap karakteri
biri de “mardin eden” yazmış. mardinli roman karakteri var mıydı diye düşündüm bir müddet.
devamını gör...
dünyanınbütünmeşhurlarınıntraşolurkenkullandığıjilet
bak bu mahlası tek seferde okuyabiliyorum. neden? şener şen'den kulağım aşina. ama öbür dövüşçüyü okuyamıyorum aylardır.
yetenek bu kadar bende ne yapalım...*
yetenek bu kadar bende ne yapalım...*
devamını gör...
uzun süre kesişilen kızı neyzen tevfik gibi söverken görmek
mutsuzluğun tanımı, etle kemik olduğu halidir herhalde. allah hasmıma nasip etmesin, evlerden ırak olsun..
bundan sanırım 13 ya da 14 yıl öncesinde gerçekleşiyor bu durum. o zamanlar harvard'ta phd'mi "history of art and architecture" üzerine yapıyorum ikinci yılım. babam da bir yandan parasal yönden sıkışık olduğumuzdan, beni okutmak için mandırasındaki hayvanları satıp bana para gönderiyor. zavallı çilekeş adam, maddi sorunlarla boğuştukça kendini sigaraya mı vurdu nedir, ne zaman memlekete dönsem onu yeşilçam filmlerindeki tabanca efekti gibi öksürürken görüyordum. hakkı bende büyüktür bu büyük adamın.
neyse konuya dönüyorum. okul tarafından, doktorant programıyla 5 kişi louvre müzesine davet edildik, orada gözlem yapmamız ve analizlerimizi tez konumuza dahil etmemiz gerekiyordu. lisansta 4 yıldır kesiştiğim mariya da var. kıza bunca senedir bir kez olsun açılıp ona en derin hislerimden bahsedemedim. en son ona açılmaya kalktığımda, heyecandan midem bulanmış ve olduğum yere öylece kusmuştum. ardından utancımdan mı, ezikliğimden mi yoksa gerçekten midemin bozulduğundan mı bayılmıştım hatırlamıyorum. tek hatırladığım mariya'nın klinikte gözlerimi araladığımda "korkma cemal ben buradayım" dediğini hatırlıyorum. dünya üzerinde bir kıza açılırken hastanelik olan tek avarel ben olabilirim. ilişkiler konusunda da çekingenim o sıralar tabii bunun da etkisi var.
mariya süryani olduğu için türkçeyi biliyor ama kırık bir türkçesi var tabii... bazen dilimizi unutmamak için kendi aramızda konuşuyoruz. akşamları kampüsün içindeki chicknrose isimli bir mekana girip içiyoruz ve ondan bundan muhabbet açıyoruz. uçağa binmemizden bir gün evvel yine aynı mekana içmek için gittik. kıza "ee sizinkiler ne alemde?" dedim. ailesini tanımak istiyordum işte klasik sorular maksat sormuş olayım. babası iran halısı işindeymiş karun kadar zenginlermiş, aslında kendisinin çalışmasına gerek yokmuş ama yine de kendini akademik anlamda geliştirmek ve boş boş baba parası yemek istemiyormuş. böyle kızları gördükçe öfkeleniyormuş. bütün bunlardan bahsederken gözlerime utangaç bir şekilde tıpkı bir anime kızı gibi bakıyordu. ben de ona gülümsüyordum fakat kafam bambaşka yerdeydi. allah kahretsin ya kahretsin! o anda kafamdan geçenler, mariya'nın babası lütfü amcanın halı başına kaç dolar (ya da) euro kâr ettiğiydi. kapalıçarşı'da ve bahariye'de ikişer dükkanı varmış. dükkanların hava parası 150 milyar etse, halı başına 50 bin dolar kazansalar günlük cirodan iyi para.. karısı salma hanım da diş hekimi, o da kazanıyordur birkaç milyar.. evde para sayma makinesi lazım anasını s.atim.
sonra sordu: "neden bu kadar düşüncelisin cem". gülerek cevapladım, "yarınki projemizi düşünüyordum dalmışım." of ya of.. türk esnafı gibi hesap yapıyorum işte hala bu huyumdan kurtulamadım. huyum kurusun.
ertesi gün uçağa doğru gidiyoruz. airportta check-in yaptık. arkamızdan tez hocamız jessica hanım da geldi bizi yolcu etmeye. sonra bindik ben cam kenarında oturuyordum o da yanımda. önümüzde oscar ve angelina var. onun önünde de tek başına sap gibi giancarlo oturuyor. bir anda aklıma bu uçak düşerse n'olur sorusu geldi. o sıralar lost revaçta bir diziydi. hatırlarsınız ilk bölümde uçak düşüyor ve okyanusya'da bir adaya düşüyorlardı. acaba bu uçak düşerse bizim ekibe ne olur diye düşündüm. giancarlo ilk ölen olurdu muhtemelen. kendisi elinde devamlı nintendo wii'siyle oynayan ve sürekli espri yapmaya çalışan geek bir tip. bu tiple yaşama şansı oldukça düşük. angelina desen böyle süslü püslü paris hilton olmak için bir taraflarını yırtan bir kız. elinde moda dergisi var ve ağzında bir sakız, pofur pofur patlatıyor. ilk öleceklerden biri o da. oscar'a gelirsek. allah için iyi çocuk. ama gözlüklü ve siyahi olduğu için onun da uzun süreli yaşaması mümkün değil. kaldı ki angelina'ya devamlı asılır halde olduğu için onun peşinden gider ve muhtemelen "the others" tarafından öldürülürdü. mariya ve ben akıllı olan bir çiftiz. tıpkı jack ve kate gibi... amerikan gençlik filmlerinde sona kalan kadın ve erkek karakter öpüşürler ya hani, onun düşünü kuruyorum bulutlara bakarak ... belki o an bir şeyler filizlenir aramızda ve deliler gibi birbirimize yapışırız.
***
akşam olmuş ve herkes uyuyakalmıştı. birdenbire tuvaletim geldi fakat ışıklar kapalı ve tuvalet kabinin önünü anca görüyorum. mariya da uyuyor. en önden giancarlo'nun horultusu geliyordu. mohaç meydan muharebesinde şanlı mehter takımımız bu kadar gümbürtü çıkarmamıştır anasını satim. önlerden bir alman amca mırıldanıyordu, a1 seviye anadolu lisesi almancamla "bir yetişkin domuz gibi bağırıyor" dediğini anlayabildim. neyse tuvalete gittim. bir yandan işimi görürken, bir yandan kilitli olmasına rağmen kapıyı elimle tutuyordum. bu bende küçüklükten kalma bir travma. okuduğum ilkahırda (evet ilkokul demeye dilim varmıyor) tuvaletlerde kilit yoktu ve babası belli olmayan bazı afacanlar, kapıyı öylesine zorlarlardı ki, bağcılar'da torbacıların evine şafak operasyonu düzenleyen narkotik bile bunların yanında kibar kalır anasını sayim. kapıya omuz atar - en iyi ihtimalle- tekme atıp kaçardı ve bunu herkese yaparlardı. okulun öğretmenleri ve öğrenci profili o kadar kötüydü ki, babama yıllarca yalvardım başka bir okula göndermesi için lakin köye en yakın okul olduğu için servisle buraya gitmek zorundaydım. annem her sabah önlüğümü giydirirken, bu pislik çukuruna lanet eder ve bir gün yerle bir olmasını en içten yürekle dilerdim. bu tuvalet fobisi bende küçüklükten kaldı. hatta yıllar sonra hipnoterapide, terapistim böyle bir sorunumdan dolayı özgüven eksikliği yaşadığımı söyledi. umberto eco'nun dediği gibi, "deliler ve çocuklar yalan söylemezler" terapistim
beni depresyondan kurtulmam için yardım etmişti, bu takıntım gitmedi ama.
neyse çıktım tuvaletten bu böyle uyanmış, uyku sersemi bir hâlde düşük bir ses tonuyla telefonunu telefonunu açmış bir şeyler mırıldanıyor. telefonla konuşmak uçakta yasak olduğu için hosteslerden birisi yanına gelerek "m'am i'm sorry but... it's not allowed in the plane. please turn off.." kadıncağız konuşmasını bitirmeden bu açtı ağzını yumdu gözünü ve
"senin ben izzet-i ikramını, nefs-i cevvalini s...yim be a... . k... karısı seni! getirdiğin iki domates suyu!" dedi. ağzında köpük vardı sanki göremiyordum.
"please m'am only you have to do..."
"s.... lan k...şe! senin ben olmayan beynini .. bre merzifon eşeğinden doğma tahta kafalı seni! zaten sinirlerim bozuk! almıym ayağımın altına!"
o anda elimde çantamı düşürmüştüm ve 200 euro'ya amsterdam'dan aldığım tom ford parfümümü sertçe yere düştüğü için kırılmıştı, o anda başımdan kaynar sular dökülmüştü sanki, ruhum ellerimden mi çıkıyordu.. peki bu karıncalanmalar da neyin nesi. hayal kırıklığı mı vardı üstümde, yoksa korku mu? anlam veremediğim kötü bir his vardı üstümde, az daha bayılayazacaktım. daha sonradan bu iğrenç durumun beni birkaç ay boyunca depresyona sokacağını bilmiyordum.
"m-mariya?..." diyebildim kekeleyerek.
"cemal ben.. yani gördüğün... benim.." dedi o da aynı şekilde.
"senin böyle olduğunu..."
"açıklayabilirim."
"mariya neyi açıklayacaksın! resmen aruz vezni ile sövüyorsun karşındaki kişiye!"
"çok sinirlenmiştim amaa"
"karşındaki emekçi bir kadın! kim olursa olsun! ne kadar pis bir ağzın var şu hale bak!"
içinde bulunduğu duruma karşın ne yapacağını bilememiş ve aklını yitirmişti adeta. sonra birdenbire delirmiş gibi kahkaha atmaya başladı.
"hah hah haa! bay çok bilmiş kibar cemal bey! senin böyle efendi erkek gibi davranarak aslında bana asıldığını ve beni yatağa atmak için uğraştığını bilmiyorum sanki! ha!! ne dersin? yoksa yalanlayacak mısın!"
o anda beynimden vurulmuşa döndüm. bir adım geri atarak sendeledim ve yan koltuğa tutundum. birkaç yolcu hariç kabindeki yolcuların tamamı uykusundan uyanmıştı. oscar, angelina pür dikkat, korkuyla bize bakıyordu. giancarlo kulaklığını çıkararak. "what the hell is going on guys?" demişti. sonra angelina ona sus işareti yaptı. "alright then" diyerek kulaklığını umursamaz bir şekilde takmıştı.
"ne biliyor musun cemal! ben butch ile daha önceden beraberdim. bunu bilmeni istemiyordum ama sen sürekli iyilik timsali gibi görünerek bana asıldın ve beni kullanmak istediğini düşünüyorum artık!!"
öfkeyle bağırdım "butch'ın canı cehenneme!" derin bir nefes aldım. "bunlar umrumda mı sanıyorsun ha! seninle belki bir geleceğimiz olabilirdi ama sen... sen böyle davranarak her şeyin içine ettin. senin komplekslerinle uğraşamayacağım artık ne halin varsa gör!"
bu cevabımı beklememişti. nitekim birdenbire patlamıştı. onun bu kadar dolmasına neyin neden olduğunu bilmiyorum. başka ailevi sorunlar mı onu bu hale getirmişti bilmiyorum. proje çok tatsız geçmişti. onunla ne müzede ne de paris'te bir iki kelime etmemiştik. yıllar sonra oscar ile konuşurken öğrendim butch ile nişanlanmış ancak butch bir motorsiklet kazasında can verince majör depresyona girmiş sonra babası onun artık amerika'da yaşamaması gerektiğini düşünerek türkiye'ye getirtmiş. birkaç gün önce bir avm'de yeni kocası ve iki çocuğuyla görünce yine aklıma geldi. biraz kilo almış ve sigaradan dolayı cildi epey kurumuş ama hala güzel. çocuklarını azarlıyordu. kocası da telefon görüşmesi yapıyordu. güneş gözlüklerim ve ağarmış saçlarımdan tanıyamadı muhtemelen, fark etmedi bile. ama ben geçmiş günleri hatırlamış oldum birkaç saniye içerisinde.
bundan sanırım 13 ya da 14 yıl öncesinde gerçekleşiyor bu durum. o zamanlar harvard'ta phd'mi "history of art and architecture" üzerine yapıyorum ikinci yılım. babam da bir yandan parasal yönden sıkışık olduğumuzdan, beni okutmak için mandırasındaki hayvanları satıp bana para gönderiyor. zavallı çilekeş adam, maddi sorunlarla boğuştukça kendini sigaraya mı vurdu nedir, ne zaman memlekete dönsem onu yeşilçam filmlerindeki tabanca efekti gibi öksürürken görüyordum. hakkı bende büyüktür bu büyük adamın.
neyse konuya dönüyorum. okul tarafından, doktorant programıyla 5 kişi louvre müzesine davet edildik, orada gözlem yapmamız ve analizlerimizi tez konumuza dahil etmemiz gerekiyordu. lisansta 4 yıldır kesiştiğim mariya da var. kıza bunca senedir bir kez olsun açılıp ona en derin hislerimden bahsedemedim. en son ona açılmaya kalktığımda, heyecandan midem bulanmış ve olduğum yere öylece kusmuştum. ardından utancımdan mı, ezikliğimden mi yoksa gerçekten midemin bozulduğundan mı bayılmıştım hatırlamıyorum. tek hatırladığım mariya'nın klinikte gözlerimi araladığımda "korkma cemal ben buradayım" dediğini hatırlıyorum. dünya üzerinde bir kıza açılırken hastanelik olan tek avarel ben olabilirim. ilişkiler konusunda da çekingenim o sıralar tabii bunun da etkisi var.
mariya süryani olduğu için türkçeyi biliyor ama kırık bir türkçesi var tabii... bazen dilimizi unutmamak için kendi aramızda konuşuyoruz. akşamları kampüsün içindeki chicknrose isimli bir mekana girip içiyoruz ve ondan bundan muhabbet açıyoruz. uçağa binmemizden bir gün evvel yine aynı mekana içmek için gittik. kıza "ee sizinkiler ne alemde?" dedim. ailesini tanımak istiyordum işte klasik sorular maksat sormuş olayım. babası iran halısı işindeymiş karun kadar zenginlermiş, aslında kendisinin çalışmasına gerek yokmuş ama yine de kendini akademik anlamda geliştirmek ve boş boş baba parası yemek istemiyormuş. böyle kızları gördükçe öfkeleniyormuş. bütün bunlardan bahsederken gözlerime utangaç bir şekilde tıpkı bir anime kızı gibi bakıyordu. ben de ona gülümsüyordum fakat kafam bambaşka yerdeydi. allah kahretsin ya kahretsin! o anda kafamdan geçenler, mariya'nın babası lütfü amcanın halı başına kaç dolar (ya da) euro kâr ettiğiydi. kapalıçarşı'da ve bahariye'de ikişer dükkanı varmış. dükkanların hava parası 150 milyar etse, halı başına 50 bin dolar kazansalar günlük cirodan iyi para.. karısı salma hanım da diş hekimi, o da kazanıyordur birkaç milyar.. evde para sayma makinesi lazım anasını s.atim.
sonra sordu: "neden bu kadar düşüncelisin cem". gülerek cevapladım, "yarınki projemizi düşünüyordum dalmışım." of ya of.. türk esnafı gibi hesap yapıyorum işte hala bu huyumdan kurtulamadım. huyum kurusun.
ertesi gün uçağa doğru gidiyoruz. airportta check-in yaptık. arkamızdan tez hocamız jessica hanım da geldi bizi yolcu etmeye. sonra bindik ben cam kenarında oturuyordum o da yanımda. önümüzde oscar ve angelina var. onun önünde de tek başına sap gibi giancarlo oturuyor. bir anda aklıma bu uçak düşerse n'olur sorusu geldi. o sıralar lost revaçta bir diziydi. hatırlarsınız ilk bölümde uçak düşüyor ve okyanusya'da bir adaya düşüyorlardı. acaba bu uçak düşerse bizim ekibe ne olur diye düşündüm. giancarlo ilk ölen olurdu muhtemelen. kendisi elinde devamlı nintendo wii'siyle oynayan ve sürekli espri yapmaya çalışan geek bir tip. bu tiple yaşama şansı oldukça düşük. angelina desen böyle süslü püslü paris hilton olmak için bir taraflarını yırtan bir kız. elinde moda dergisi var ve ağzında bir sakız, pofur pofur patlatıyor. ilk öleceklerden biri o da. oscar'a gelirsek. allah için iyi çocuk. ama gözlüklü ve siyahi olduğu için onun da uzun süreli yaşaması mümkün değil. kaldı ki angelina'ya devamlı asılır halde olduğu için onun peşinden gider ve muhtemelen "the others" tarafından öldürülürdü. mariya ve ben akıllı olan bir çiftiz. tıpkı jack ve kate gibi... amerikan gençlik filmlerinde sona kalan kadın ve erkek karakter öpüşürler ya hani, onun düşünü kuruyorum bulutlara bakarak ... belki o an bir şeyler filizlenir aramızda ve deliler gibi birbirimize yapışırız.
***
akşam olmuş ve herkes uyuyakalmıştı. birdenbire tuvaletim geldi fakat ışıklar kapalı ve tuvalet kabinin önünü anca görüyorum. mariya da uyuyor. en önden giancarlo'nun horultusu geliyordu. mohaç meydan muharebesinde şanlı mehter takımımız bu kadar gümbürtü çıkarmamıştır anasını satim. önlerden bir alman amca mırıldanıyordu, a1 seviye anadolu lisesi almancamla "bir yetişkin domuz gibi bağırıyor" dediğini anlayabildim. neyse tuvalete gittim. bir yandan işimi görürken, bir yandan kilitli olmasına rağmen kapıyı elimle tutuyordum. bu bende küçüklükten kalma bir travma. okuduğum ilkahırda (evet ilkokul demeye dilim varmıyor) tuvaletlerde kilit yoktu ve babası belli olmayan bazı afacanlar, kapıyı öylesine zorlarlardı ki, bağcılar'da torbacıların evine şafak operasyonu düzenleyen narkotik bile bunların yanında kibar kalır anasını sayim. kapıya omuz atar - en iyi ihtimalle- tekme atıp kaçardı ve bunu herkese yaparlardı. okulun öğretmenleri ve öğrenci profili o kadar kötüydü ki, babama yıllarca yalvardım başka bir okula göndermesi için lakin köye en yakın okul olduğu için servisle buraya gitmek zorundaydım. annem her sabah önlüğümü giydirirken, bu pislik çukuruna lanet eder ve bir gün yerle bir olmasını en içten yürekle dilerdim. bu tuvalet fobisi bende küçüklükten kaldı. hatta yıllar sonra hipnoterapide, terapistim böyle bir sorunumdan dolayı özgüven eksikliği yaşadığımı söyledi. umberto eco'nun dediği gibi, "deliler ve çocuklar yalan söylemezler" terapistim
beni depresyondan kurtulmam için yardım etmişti, bu takıntım gitmedi ama.
neyse çıktım tuvaletten bu böyle uyanmış, uyku sersemi bir hâlde düşük bir ses tonuyla telefonunu telefonunu açmış bir şeyler mırıldanıyor. telefonla konuşmak uçakta yasak olduğu için hosteslerden birisi yanına gelerek "m'am i'm sorry but... it's not allowed in the plane. please turn off.." kadıncağız konuşmasını bitirmeden bu açtı ağzını yumdu gözünü ve
"senin ben izzet-i ikramını, nefs-i cevvalini s...yim be a... . k... karısı seni! getirdiğin iki domates suyu!" dedi. ağzında köpük vardı sanki göremiyordum.
"please m'am only you have to do..."
"s.... lan k...şe! senin ben olmayan beynini .. bre merzifon eşeğinden doğma tahta kafalı seni! zaten sinirlerim bozuk! almıym ayağımın altına!"
o anda elimde çantamı düşürmüştüm ve 200 euro'ya amsterdam'dan aldığım tom ford parfümümü sertçe yere düştüğü için kırılmıştı, o anda başımdan kaynar sular dökülmüştü sanki, ruhum ellerimden mi çıkıyordu.. peki bu karıncalanmalar da neyin nesi. hayal kırıklığı mı vardı üstümde, yoksa korku mu? anlam veremediğim kötü bir his vardı üstümde, az daha bayılayazacaktım. daha sonradan bu iğrenç durumun beni birkaç ay boyunca depresyona sokacağını bilmiyordum.
"m-mariya?..." diyebildim kekeleyerek.
"cemal ben.. yani gördüğün... benim.." dedi o da aynı şekilde.
"senin böyle olduğunu..."
"açıklayabilirim."
"mariya neyi açıklayacaksın! resmen aruz vezni ile sövüyorsun karşındaki kişiye!"
"çok sinirlenmiştim amaa"
"karşındaki emekçi bir kadın! kim olursa olsun! ne kadar pis bir ağzın var şu hale bak!"
içinde bulunduğu duruma karşın ne yapacağını bilememiş ve aklını yitirmişti adeta. sonra birdenbire delirmiş gibi kahkaha atmaya başladı.
"hah hah haa! bay çok bilmiş kibar cemal bey! senin böyle efendi erkek gibi davranarak aslında bana asıldığını ve beni yatağa atmak için uğraştığını bilmiyorum sanki! ha!! ne dersin? yoksa yalanlayacak mısın!"
o anda beynimden vurulmuşa döndüm. bir adım geri atarak sendeledim ve yan koltuğa tutundum. birkaç yolcu hariç kabindeki yolcuların tamamı uykusundan uyanmıştı. oscar, angelina pür dikkat, korkuyla bize bakıyordu. giancarlo kulaklığını çıkararak. "what the hell is going on guys?" demişti. sonra angelina ona sus işareti yaptı. "alright then" diyerek kulaklığını umursamaz bir şekilde takmıştı.
"ne biliyor musun cemal! ben butch ile daha önceden beraberdim. bunu bilmeni istemiyordum ama sen sürekli iyilik timsali gibi görünerek bana asıldın ve beni kullanmak istediğini düşünüyorum artık!!"
öfkeyle bağırdım "butch'ın canı cehenneme!" derin bir nefes aldım. "bunlar umrumda mı sanıyorsun ha! seninle belki bir geleceğimiz olabilirdi ama sen... sen böyle davranarak her şeyin içine ettin. senin komplekslerinle uğraşamayacağım artık ne halin varsa gör!"
bu cevabımı beklememişti. nitekim birdenbire patlamıştı. onun bu kadar dolmasına neyin neden olduğunu bilmiyorum. başka ailevi sorunlar mı onu bu hale getirmişti bilmiyorum. proje çok tatsız geçmişti. onunla ne müzede ne de paris'te bir iki kelime etmemiştik. yıllar sonra oscar ile konuşurken öğrendim butch ile nişanlanmış ancak butch bir motorsiklet kazasında can verince majör depresyona girmiş sonra babası onun artık amerika'da yaşamaması gerektiğini düşünerek türkiye'ye getirtmiş. birkaç gün önce bir avm'de yeni kocası ve iki çocuğuyla görünce yine aklıma geldi. biraz kilo almış ve sigaradan dolayı cildi epey kurumuş ama hala güzel. çocuklarını azarlıyordu. kocası da telefon görüşmesi yapıyordu. güneş gözlüklerim ve ağarmış saçlarımdan tanıyamadı muhtemelen, fark etmedi bile. ama ben geçmiş günleri hatırlamış oldum birkaç saniye içerisinde.
devamını gör...
yalancıyı mokoko yapmıyorlar ya
birçok insanın yalan söylemeden önce arkasına sığındığı bahane. söyle gitsin olum ne olacak yalancıyı mokoko yapmıyolar ya h****a.
devamını gör...
muhabbet kuşu öldü diye ağlayan erkek
bir hayvana merhamet eden insan (cinsiyeti ne olursa olsun fark etmez) takdir edilmesi gereken insan gibi insandır.... merhametli olmanın nesi kötü acaba?
devamını gör...
mayıs
küresel ısınmadan önce en sevdiğim ay iken dengesiz hava koşulları sebebiyle yerini eylüle kaptırmıştır.
devamını gör...
edebiyat ve okuma kulübü
an itibariyle bende buradayım, sevgili dostum quinn'e bu güzel kulübü kurduğu için teşekkürlerimi en yakın zamanda "eşki ışkın" hediye ederek sunacağım.*
devamını gör...
içinde doktor geçen şarkılar
erol köse-dr.erol bey.
devamını gör...
karakteri çekici olan insan
çekicilik konusunda illa ki hepimizin belli başlı kriterleri vardır. işte gözü şu renk olsun, boyu şu kadar, böyle davransın, bunu yapmasın gibisinden ama bazı insanlar var ki adamın karakteri çekici.
ne yaparsa yapsın çekici geliyor. daha doğrusu hiçbir şey yapmasa bile çekici oluyor bu insanlar. bakıyorsun güzel mi, yakışıklı mı? eh işte, belki de değil ama hareketleri, tavırları, tepkileri. belli bir duruşu var ve değişmiyor. değişse de değişmiyor.
hepimizin elbette ki bir duruşu var hayatta. bazen kimi yerlerde, kimilerinin yanında daha farklıdır bazen de hep aynıdır ama bu tür insanların duruşları, hâlleri, tavırları değişse bile karşısındaki insana karşıı (yalakalıktan bahsetmiyorum tabiki) hep içinde bir aura var ve onu görebiliyorsunuz.
hatta çekici olmak değil, çok karakteristik bir karakterleri var bu kişilerin. bir tek onda görebileceğiniz zevkleri, huyları veya alışkanlıkları. gittikleri her yere farklarını da götürürler ve en önemlisi o kadar kendileri oluyorlar ki özgünlük tavan. hani bu saydıklarımı düşününce zaten böyle olan insan çekici gelir diyebiliriz ama böyle olan her insan çekici gelse bile "karakteri "çekici olmuyor. doğuştan böyle olan kişilerin karakteri çekiyor. yaptığı şeyler hoşunuza gitmeye başlıyor. kişi beden dilini, diksiyonu oturtmuş; davranışları, sözleri çok güzel ve kendisi de güzellik veya yakışıklılık anlamında zirve olsa bile bu kişiler onun önüne geçebiliyor. bahsettiğim kişiler de çok iyi bir şekilde beden dilini, diksiyonu, davranışlarını yansıtabiliyor ama kendini kontrol etmesine gerek kalmıyor kişinin doğal hali böyle çünkü sadece kendisi oluyor ve bu da döngü halinde hoş geliyor göze ya da saçma davranışları bile gözünüze güzel gelebiliyor. ama aslında o insanın içinde olan bir şey çekiyor sizi. aura desek? tam karşılamıyor sanki çünkü aura da bir yere kadar eğer insan altını dolduramıyorsa sıkmaya başlıyor. zannediyorum böyle bir auraya sahip olup da altını doldurabilmiş kişiler diyebiliriz.
neyse, var böyle kişiler.
ne yaparsa yapsın çekici geliyor. daha doğrusu hiçbir şey yapmasa bile çekici oluyor bu insanlar. bakıyorsun güzel mi, yakışıklı mı? eh işte, belki de değil ama hareketleri, tavırları, tepkileri. belli bir duruşu var ve değişmiyor. değişse de değişmiyor.
hepimizin elbette ki bir duruşu var hayatta. bazen kimi yerlerde, kimilerinin yanında daha farklıdır bazen de hep aynıdır ama bu tür insanların duruşları, hâlleri, tavırları değişse bile karşısındaki insana karşıı (yalakalıktan bahsetmiyorum tabiki) hep içinde bir aura var ve onu görebiliyorsunuz.
hatta çekici olmak değil, çok karakteristik bir karakterleri var bu kişilerin. bir tek onda görebileceğiniz zevkleri, huyları veya alışkanlıkları. gittikleri her yere farklarını da götürürler ve en önemlisi o kadar kendileri oluyorlar ki özgünlük tavan. hani bu saydıklarımı düşününce zaten böyle olan insan çekici gelir diyebiliriz ama böyle olan her insan çekici gelse bile "karakteri "çekici olmuyor. doğuştan böyle olan kişilerin karakteri çekiyor. yaptığı şeyler hoşunuza gitmeye başlıyor. kişi beden dilini, diksiyonu oturtmuş; davranışları, sözleri çok güzel ve kendisi de güzellik veya yakışıklılık anlamında zirve olsa bile bu kişiler onun önüne geçebiliyor. bahsettiğim kişiler de çok iyi bir şekilde beden dilini, diksiyonu, davranışlarını yansıtabiliyor ama kendini kontrol etmesine gerek kalmıyor kişinin doğal hali böyle çünkü sadece kendisi oluyor ve bu da döngü halinde hoş geliyor göze ya da saçma davranışları bile gözünüze güzel gelebiliyor. ama aslında o insanın içinde olan bir şey çekiyor sizi. aura desek? tam karşılamıyor sanki çünkü aura da bir yere kadar eğer insan altını dolduramıyorsa sıkmaya başlıyor. zannediyorum böyle bir auraya sahip olup da altını doldurabilmiş kişiler diyebiliriz.
neyse, var böyle kişiler.
devamını gör...
kedilere özgü gariplikler
benim hüsam adında bir kedim vardı yaptığı hareketlerine kızdığım an bulunduğu yerde takılı kalırdı, sanki güncelleme yükleniyormuş gibi halının ortasında beklerdi.
yani düşünsene koltuğu tırmıklarken kediye kızıyorsun donup kalıyor öylece, görünmez filan olduğunu mu sanıyordu acep. özledim onu, 2 yıldır kayıp.
yani düşünsene koltuğu tırmıklarken kediye kızıyorsun donup kalıyor öylece, görünmez filan olduğunu mu sanıyordu acep. özledim onu, 2 yıldır kayıp.
devamını gör...
uzun zaman sonra içilen ilk sigara
beynin nikotin yoksunluğu tavan yapmışken belki de yoksunluk krizlerini unutmuşken insanın kendini zehirlemesiyle aldığı derin zevktir.
bir titreme ve ısınma eşlik eder.
bir titreme ve ısınma eşlik eder.
devamını gör...
eski sevgilinin fotoğrafını saklamanın suç olması
severek ayrılanlar için ne yapmak lazım o zaman? ne yapalım yani, kalbimizi söküp çöpe mi atalım?
devamını gör...
grapon kağıtları
grapon kağıtları didem madak'ın yayımlanan ilk şiir kitabıdır ve belki de pek çoğumuzu hassas bir noktamızdan yakalayıp sarıp sarmalamıştır. ben de sözlükteki ilk başlığıma bu güzel kitabın en sevdiğim ve benim için anlamı derin olan şiiri ile başlamak istedim, özlemle.
- iris'in ölümü -
bugün kalbimi eski bir plak gibi
öyle çok tersine çevirdim ki
bazı şarkılar vardır
cızırtılı bir yağmur gününü anlatır
uzaklarda süren sarı yağmurluklu bir hayatı
deniz bazen kendini kaldırımlara fırlatır,
o zaman bir yavru yengece bakan
insanların şarkısı olurdu o şarkının adı.
keşke ismim iris olsaydı,
keşke ismim herkese
sarı yağmurluğuyla koşan hayatı anlatsaydı.
bazı şarkılar vardır
ellerim kocamanlaşır, tuhaflaşır
işte o ellerimle herkese
çamurlu şiirler uzatsaydım
hepsi çok kirli olsaydı tanrım!
bazı şarkılar vardır
kırmızı akşamsefalarını anlatır
karanlığın kalbinde yalnız açmanın acısını
komşu kadınların basma elbiseli konuşmalarını
geceyi onlar bahçeye taşırdı
ben ne zaman öleceğim tanrım!
sabah olunca mı?
keşke birkaç dakikayı ipek mendillere sarıp saklasaydım.
irileşen, gitgide irileşen ağaç gibi
ismi nedensizce iris oluveren bir ağaç gibi
şu odanın ortasında dursam,
saat kuleleri dökülürdü dallarımdan tanrım!
artık sarı yaprakların ölü olduğuna inanmıyorum.
bazı şarkılar vardır
kanatlarında yağmuru taşıyan kelebeği anlatır
kırmızı bir çakmak gibi neşeli ölmek olurdu
o şarkının adı,
ardında yalnızca nemli sigaralar bırakmanın acısı
keşke ismim iris olsaydı,
keşke ismimin bir anlamı olmasaydı.
herkes çıkarsın kalbini
o çirkin mücevher sandığından
ve herkes onu birbirine fırlatsın tanrım!
(bkz: didem madak).
- iris'in ölümü -
bugün kalbimi eski bir plak gibi
öyle çok tersine çevirdim ki
bazı şarkılar vardır
cızırtılı bir yağmur gününü anlatır
uzaklarda süren sarı yağmurluklu bir hayatı
deniz bazen kendini kaldırımlara fırlatır,
o zaman bir yavru yengece bakan
insanların şarkısı olurdu o şarkının adı.
keşke ismim iris olsaydı,
keşke ismim herkese
sarı yağmurluğuyla koşan hayatı anlatsaydı.
bazı şarkılar vardır
ellerim kocamanlaşır, tuhaflaşır
işte o ellerimle herkese
çamurlu şiirler uzatsaydım
hepsi çok kirli olsaydı tanrım!
bazı şarkılar vardır
kırmızı akşamsefalarını anlatır
karanlığın kalbinde yalnız açmanın acısını
komşu kadınların basma elbiseli konuşmalarını
geceyi onlar bahçeye taşırdı
ben ne zaman öleceğim tanrım!
sabah olunca mı?
keşke birkaç dakikayı ipek mendillere sarıp saklasaydım.
irileşen, gitgide irileşen ağaç gibi
ismi nedensizce iris oluveren bir ağaç gibi
şu odanın ortasında dursam,
saat kuleleri dökülürdü dallarımdan tanrım!
artık sarı yaprakların ölü olduğuna inanmıyorum.
bazı şarkılar vardır
kanatlarında yağmuru taşıyan kelebeği anlatır
kırmızı bir çakmak gibi neşeli ölmek olurdu
o şarkının adı,
ardında yalnızca nemli sigaralar bırakmanın acısı
keşke ismim iris olsaydı,
keşke ismimin bir anlamı olmasaydı.
herkes çıkarsın kalbini
o çirkin mücevher sandığından
ve herkes onu birbirine fırlatsın tanrım!
(bkz: didem madak).
devamını gör...
seri artı oy veren yazarın amacı
arkadaş versen bir dert vermesen bir dert. burda kimin ne amacı olacak allah aşkına :). bu arada bana seri oy verenler çok mutlu ediyorsunuz canlarım benim.
devamını gör...
spontane radyo yayını
buradayım ve pür dikkat dinliyorum sizleri! * sizler konuştukça yüzüm gülüyor.
yayınlarınızın süper ötesi geçmesi dileğiyle!
biraz da pazartesim renklensin. *
yayınlarınızın süper ötesi geçmesi dileğiyle!
biraz da pazartesim renklensin. *
devamını gör...
aslında havalı olmayan şeyler
aykırı olmaya çalışmak.
bakın aykırı olmak demiyorum aykırı olmaya çalışmak diyorum.
sıkıyor çok ucuza kaçıyor.
tamam farklısın kardeşim tamam diyorum içimden.
bakın aykırı olmak demiyorum aykırı olmaya çalışmak diyorum.
sıkıyor çok ucuza kaçıyor.
tamam farklısın kardeşim tamam diyorum içimden.
devamını gör...