lilium (yazar)
cinsel içerikli tanımları nedeniyle kafa sözlük yüksek erkek mahkemesi tarafından recm edilmesine karar verilen fake...aman cake yazar. yarın zabanan 5:00 da infaz.
devamını gör...
ölüm
belki de aldığımız nefes kadar yakınımızda olan mutlak son.
devamını gör...
creep
ingilizce'de sürüngen, ingilizce argodaysa sakat anlamına gelen sözcüktür.
--- alıntı ---
radiohead'in en sevilen şarkısıdır:
when you were here before, couldn't look you in the eye.
sen önceden buradayken, gözlerinin içine bakamazdım.
you're just like an angel, your skin makes me cry.
bir melek gibisin, tenin beni ağlatıyor
you float like a feather in a beautiful world
güzel bir dünyada, bir tüy gibi süzülüyorsun
ı wish ı was special, you're so fucking special.
keşke özel olsaydım, sen inanılmaz özelsin.
but ı'm a creep, ı'm a weirdo.
ama ben bir sürüngenim, ben bir ucubeyim
what the hell am ı doing here?
ben burada ne b.k yiyorum?
ı don't belong here.
ben buraya ait değilim.
ı don't care if it hurts
acıtmasını umursamıyorum
ı want to have control.
ben kontrole sahip olmak istiyorum.
ı want a perfect body
mükemmel bir beden istiyorum
ı want a perfect soul
mükemmel bir ruh istiyorum.
ı want you to notice when ı'm not around.
ben ortalarda yokken farketmeni istiyorum
you're so fucking special, ı wish ı was special.
sen inanılmaz özelsin, keşke özel olsaydım.
but ı'm a creep, ı'm a weirdo
ama ben bir sürüngenim, ben bir ucubeyim
what the hell am ı doing here?
ben burada ne b.k yiyorum?
ı don't belong here.
ben buraya ait değilim.
she's running out the door
o kapıdan dışarı koşuyor
she's running,she run, run, run, run, run.
koşuyor, koş, koş, koş, koş, koş.
whatever makes you happy,
seni her ne mutlu ederse
whatever you want.
her ne istiyorsan.
--- alıntı ---
--- alıntı ---
radiohead'in en sevilen şarkısıdır:
when you were here before, couldn't look you in the eye.
sen önceden buradayken, gözlerinin içine bakamazdım.
you're just like an angel, your skin makes me cry.
bir melek gibisin, tenin beni ağlatıyor
you float like a feather in a beautiful world
güzel bir dünyada, bir tüy gibi süzülüyorsun
ı wish ı was special, you're so fucking special.
keşke özel olsaydım, sen inanılmaz özelsin.
but ı'm a creep, ı'm a weirdo.
ama ben bir sürüngenim, ben bir ucubeyim
what the hell am ı doing here?
ben burada ne b.k yiyorum?
ı don't belong here.
ben buraya ait değilim.
ı don't care if it hurts
acıtmasını umursamıyorum
ı want to have control.
ben kontrole sahip olmak istiyorum.
ı want a perfect body
mükemmel bir beden istiyorum
ı want a perfect soul
mükemmel bir ruh istiyorum.
ı want you to notice when ı'm not around.
ben ortalarda yokken farketmeni istiyorum
you're so fucking special, ı wish ı was special.
sen inanılmaz özelsin, keşke özel olsaydım.
but ı'm a creep, ı'm a weirdo
ama ben bir sürüngenim, ben bir ucubeyim
what the hell am ı doing here?
ben burada ne b.k yiyorum?
ı don't belong here.
ben buraya ait değilim.
she's running out the door
o kapıdan dışarı koşuyor
she's running,she run, run, run, run, run.
koşuyor, koş, koş, koş, koş, koş.
whatever makes you happy,
seni her ne mutlu ederse
whatever you want.
her ne istiyorsan.
--- alıntı ---
devamını gör...
earwig and the witch
hayao miyazaki'nin kurucularından biri olduğu ünlü studio ghibli'nin son ürünlerinden biri.
dün canım çok sıkkındı. netflix'de kafama uygun bir film ararken karşıma çıktı. çizgi film delisi, hiç büyümeyen bir çocuk olarak oturdum izledim. allah'ım insan bu kadar mı keyif alır. inanılmazdı. studio ghibli'yi bilenler bilir, en yetenekli sanatçıların elle çizdiği eserler ortaya koyarlar genellikle. bu çizgi film öyle değil. netflix'in açıklamasında ghibli'nin 'ilk' bilgisayar destekli animasyon filmi olduğu özellikle belirtiliyor.
aşağıda çocukla sinama sitesinden aldığım bir yorumu iliştiriyorum önce:
-kendisinden okumak isteyeceklere:-
eski ghibli filmlerine hiç benzemeyen, korkutucu birkaç detay da bulunduran küçük bir cadı hikayesi.
“yürüyen şato”nun da yazarı olan diana wynne jones'in kitabından uyarlanan “benim annem bir cadı”, başında studio ghibli logosu olan grafiği en zayıf film olabilir. hayao miyazaki’nin oğlu goro miyazaki’nin filmi sanki tam bitmemiş, bilgisayarda tasarlanmış haliyle çıkmış karşımıza. karakterlerin ifadeleri miyazaki filmlerinin alıştığımız tonlarından farklı. goro miyazaki babasından farklı olarak tümüyle bilgisayar destekli bir film çıkartmış ortaya bu üçüncü yönettiği filmde.
kızıl bukle bukle saçları olan motorlu genç bir kadın kundaktaki küçük kızını bir yetimhaneye bırakır. bıraktığı nota diğer 12 cadının peşinde olduğunu, bir gün dönüp kızını geri alacağını ama bunun yıllar sürebileceğini yazmıştır. aradan yıllar geçer, erica büyümüş, zeki ve cesur bir kız çocuğu olmuştur. bir gün bella yaga adında bir kadın tarafından evlat edinilir. erica bir süre sonra kadının bir cadı olduğunu anlar. aynı evde mandrake adlı esrarengiz, bazen de korkunç görünen bir adam daha yaşıyordur. earwig, evde çalışırken konuşan bir kedinin desteğiyle annesiyle bağlantılı olan bu insanları araştırmaya başlar.
çocukla sinema'nın yorumu
ünlü bir yazardan uyarlanmasına ve studio ghibli markasına sahip olmasına rağmen beklentileri karşılayamamış bir animasyon. bilgisayar animasyonu maalesef karakterlerin sempatik görünmesine engel oluyor, özellikle de erica ile özdeşleşmeyi zorlaştırıyor. mandrake’nin göründüğü sahneler ürkütücü. özellikle de 67. dakikada hayli korkunç bir şey oluyor.
kısa bir film olmasına rağmen (82 dakika) orta kısımlarında hikaye çok yavaşlıyor. bella yega sihirli iksirler yaparken erica’yı da yardım etmeye zorluyor bu bölümlerde. pek fazla olay da olmuyor, senaryonun zaafiyeti daha da görünür oluyor. doğru düzgün pek bir duygu hissedemiyoruz film boyunca ve maalesef yeni bir “küçük cadı kiki” bekleyenleri hayal kırıklığına uğratarak bitiveriyor.
filme türkçe dublaj yapmayan netflix ne hikmetse “genel izleyici” sınıfı vermiş. ama korkunç sahneleri dolayısıyla en az 7+ olmalı. * burak göral
şimdi benim yorumum:
evet, çocuklar için sanki çok da uygun değil gibi gelebilir. ben çocuklarıma izletir miydim? kesinlikle. inanılmaz titiz hazırlanmış, çizgilerin neredeyse gerçek hallerinde ifade edildiği ama buna rağmen işin içine sizi de katarak -kendi hayal dünyanızı da işin içine katarak- şahane bir yolculuğa çıkacağınız böylesine bir çizgi film dünya yüzünde kaç tanedir diye soracaksınız önce kendinize. çok ender.
filmi izlerken mola ihtiyacınızı bile erteliyorsunuz öyle söyleyeyim. kulağakaçan olarak iğrenç bir çeviriyle adını türkçeleştirebileceğimiz* 'earwig'--> 'erika' kesinlikle sempatik bir çocuk olarak çizilmemiş. hikayeyi okumadım, okumadığım için de yazarın kitapta nasıl bir yöntem izlediğini bilemem elbette. acaba yazar özellikle mi 'özdeşleştirme'den kaçındı? yoksa, kitabın ilerleyen bölümlerinde mi kurulacak o 'özdeşleştirme'? biz çizgi filme bakarsak, benim 'scarlett o'hara' sendromu dediğim o kendini beğenme, kendini önemseme, bencilliği hak olarak görme durumu filmimizin kahramanı için de geçerli. ona yapılan haksızlıklara karşı duruşunda bile, bizim hemen empati kuracağımız o 'mağdur' olma durumu, incinmişlik söz konusu değil. hemen göze göz dişe diş planları kurmaya başlayan bir çocuktan söz ediyoruz burada. böyle bir çocuğa 'sempati' duyabilir misiniz? duymayın, onun buna hiç ihtiyacı yok zaten. şimdi tam da bu noktadan yola çıkarak biz eğitimciler, kafa kafaya versek bu 'cesur yeni dünya'nın, çocuklarımıza işlenmesi gereken bir değer, kazandırılması gereken bir yeti olduğu konusunda nasıl bir karar alırız?
dünya bir şeylere evriliyor ve dünya, bizim şimdi yaşamakta olduğumuz dünya gibi olmayacak. belki distopya onun için bize bu kadar yakın geliyor, belki bizler onun için yalnızlığı bu kadar seviyoruz ve sözlüklere kaçıyoruz. (sözlüklere yazmak pek akıl işi değil çünkü.) gelecekteki dünya belki de gerçekten birkaç tür zombinin yaşadığı ya da hayatta kalanların 'zombi' özellikleri göstereceği bir dünya olacak. (gerçekten çok mu umutsuz bakıyorum?) böyle bir dünyada belki her birey birer 'earwig' olmak zorundadır.
bu film hayat gibi, evet bu stüdyonun daha önce yaptığı, acıklı bile olsalar belli bir 'naif'liği barındıran 'romantik' filmler gibi değil. bir kere 'iyi' ve 'kötü' üzerinde tekrar düşünmemiz gerekiyor. bu filmde kim kötü, kim iyi?
durun bakalım, film zaten burada bitmiyor, devamı.......pek yakında. o da bi gelsin, izleyelim ve bu yazıyı o zaman tamamlayalım. bu gecelik bu kadar.
dün canım çok sıkkındı. netflix'de kafama uygun bir film ararken karşıma çıktı. çizgi film delisi, hiç büyümeyen bir çocuk olarak oturdum izledim. allah'ım insan bu kadar mı keyif alır. inanılmazdı. studio ghibli'yi bilenler bilir, en yetenekli sanatçıların elle çizdiği eserler ortaya koyarlar genellikle. bu çizgi film öyle değil. netflix'in açıklamasında ghibli'nin 'ilk' bilgisayar destekli animasyon filmi olduğu özellikle belirtiliyor.
aşağıda çocukla sinama sitesinden aldığım bir yorumu iliştiriyorum önce:
-kendisinden okumak isteyeceklere:-
eski ghibli filmlerine hiç benzemeyen, korkutucu birkaç detay da bulunduran küçük bir cadı hikayesi.
“yürüyen şato”nun da yazarı olan diana wynne jones'in kitabından uyarlanan “benim annem bir cadı”, başında studio ghibli logosu olan grafiği en zayıf film olabilir. hayao miyazaki’nin oğlu goro miyazaki’nin filmi sanki tam bitmemiş, bilgisayarda tasarlanmış haliyle çıkmış karşımıza. karakterlerin ifadeleri miyazaki filmlerinin alıştığımız tonlarından farklı. goro miyazaki babasından farklı olarak tümüyle bilgisayar destekli bir film çıkartmış ortaya bu üçüncü yönettiği filmde.
kızıl bukle bukle saçları olan motorlu genç bir kadın kundaktaki küçük kızını bir yetimhaneye bırakır. bıraktığı nota diğer 12 cadının peşinde olduğunu, bir gün dönüp kızını geri alacağını ama bunun yıllar sürebileceğini yazmıştır. aradan yıllar geçer, erica büyümüş, zeki ve cesur bir kız çocuğu olmuştur. bir gün bella yaga adında bir kadın tarafından evlat edinilir. erica bir süre sonra kadının bir cadı olduğunu anlar. aynı evde mandrake adlı esrarengiz, bazen de korkunç görünen bir adam daha yaşıyordur. earwig, evde çalışırken konuşan bir kedinin desteğiyle annesiyle bağlantılı olan bu insanları araştırmaya başlar.
çocukla sinema'nın yorumu
ünlü bir yazardan uyarlanmasına ve studio ghibli markasına sahip olmasına rağmen beklentileri karşılayamamış bir animasyon. bilgisayar animasyonu maalesef karakterlerin sempatik görünmesine engel oluyor, özellikle de erica ile özdeşleşmeyi zorlaştırıyor. mandrake’nin göründüğü sahneler ürkütücü. özellikle de 67. dakikada hayli korkunç bir şey oluyor.
kısa bir film olmasına rağmen (82 dakika) orta kısımlarında hikaye çok yavaşlıyor. bella yega sihirli iksirler yaparken erica’yı da yardım etmeye zorluyor bu bölümlerde. pek fazla olay da olmuyor, senaryonun zaafiyeti daha da görünür oluyor. doğru düzgün pek bir duygu hissedemiyoruz film boyunca ve maalesef yeni bir “küçük cadı kiki” bekleyenleri hayal kırıklığına uğratarak bitiveriyor.
filme türkçe dublaj yapmayan netflix ne hikmetse “genel izleyici” sınıfı vermiş. ama korkunç sahneleri dolayısıyla en az 7+ olmalı. * burak göral
şimdi benim yorumum:
evet, çocuklar için sanki çok da uygun değil gibi gelebilir. ben çocuklarıma izletir miydim? kesinlikle. inanılmaz titiz hazırlanmış, çizgilerin neredeyse gerçek hallerinde ifade edildiği ama buna rağmen işin içine sizi de katarak -kendi hayal dünyanızı da işin içine katarak- şahane bir yolculuğa çıkacağınız böylesine bir çizgi film dünya yüzünde kaç tanedir diye soracaksınız önce kendinize. çok ender.
filmi izlerken mola ihtiyacınızı bile erteliyorsunuz öyle söyleyeyim. kulağakaçan olarak iğrenç bir çeviriyle adını türkçeleştirebileceğimiz* 'earwig'--> 'erika' kesinlikle sempatik bir çocuk olarak çizilmemiş. hikayeyi okumadım, okumadığım için de yazarın kitapta nasıl bir yöntem izlediğini bilemem elbette. acaba yazar özellikle mi 'özdeşleştirme'den kaçındı? yoksa, kitabın ilerleyen bölümlerinde mi kurulacak o 'özdeşleştirme'? biz çizgi filme bakarsak, benim 'scarlett o'hara' sendromu dediğim o kendini beğenme, kendini önemseme, bencilliği hak olarak görme durumu filmimizin kahramanı için de geçerli. ona yapılan haksızlıklara karşı duruşunda bile, bizim hemen empati kuracağımız o 'mağdur' olma durumu, incinmişlik söz konusu değil. hemen göze göz dişe diş planları kurmaya başlayan bir çocuktan söz ediyoruz burada. böyle bir çocuğa 'sempati' duyabilir misiniz? duymayın, onun buna hiç ihtiyacı yok zaten. şimdi tam da bu noktadan yola çıkarak biz eğitimciler, kafa kafaya versek bu 'cesur yeni dünya'nın, çocuklarımıza işlenmesi gereken bir değer, kazandırılması gereken bir yeti olduğu konusunda nasıl bir karar alırız?
dünya bir şeylere evriliyor ve dünya, bizim şimdi yaşamakta olduğumuz dünya gibi olmayacak. belki distopya onun için bize bu kadar yakın geliyor, belki bizler onun için yalnızlığı bu kadar seviyoruz ve sözlüklere kaçıyoruz. (sözlüklere yazmak pek akıl işi değil çünkü.) gelecekteki dünya belki de gerçekten birkaç tür zombinin yaşadığı ya da hayatta kalanların 'zombi' özellikleri göstereceği bir dünya olacak. (gerçekten çok mu umutsuz bakıyorum?) böyle bir dünyada belki her birey birer 'earwig' olmak zorundadır.
bu film hayat gibi, evet bu stüdyonun daha önce yaptığı, acıklı bile olsalar belli bir 'naif'liği barındıran 'romantik' filmler gibi değil. bir kere 'iyi' ve 'kötü' üzerinde tekrar düşünmemiz gerekiyor. bu filmde kim kötü, kim iyi?
durun bakalım, film zaten burada bitmiyor, devamı.......pek yakında. o da bi gelsin, izleyelim ve bu yazıyı o zaman tamamlayalım. bu gecelik bu kadar.
devamını gör...
gece mezarlıktan korkmak
ben birkaç kere karanlık havada mezarlığın yanından geçtim. şimdiye kadar bir öcü ya da hortlağın çıkıp saldırdığına da rastlamadım. o yüzden geçerken de ıslık çalma gereği duymadım.
devamını gör...
göçmen teknesinde bulunan 300 kişinin yaşamını kaybetmesi
oysa insanlık ile aynı yaşta idi göçmenlik. ne çabuk unuttuk.
unutmayanlar kendilerine huzur içinde yaşayacağı bir yurt ararken yok oluyor.
sadece haber oluyorlar.
biz unutanlar da haberi okurken az üzülüp sonra unutmaya devam ediyoruz.
unutmayanlar kendilerine huzur içinde yaşayacağı bir yurt ararken yok oluyor.
sadece haber oluyorlar.
biz unutanlar da haberi okurken az üzülüp sonra unutmaya devam ediyoruz.
devamını gör...
kürtçe
kulağa kötü gelir.
devamını gör...
john william godward
1861-1922 yılları arasında yaşamış, victorian neoklasisizmin önemli temsilcilerinden, ingiliz ressam.
utangaç bir kişiliği olmasına rağmen sir lawrence alma-tadema ile tanışması ona yardımcı olmuş, eserleri kraliyet sanat akademisi'nde sergilenmeye başlamıştır. ailesinin isteklerine rağmen sanat eğitimi almaya başlaması ailesinin onu reddetmesine ve ona ait tüm resimleri, belgeleri yok etmelerine sebep olmuştur.
1910'larda picasso'nun modern tarzının daha popüler olmasıyla eserlerini satmakta zorluk çekmeye başlamış, eserleri zamanı geçmiş ve eski olarak nitelendirilmeye, eleştirilmeye başlanmıştır.
61 yaşında, ardında dünyanın kendisi ve picasso için çok küçük olduğunu söyleyen bir not bırakarak intihar etmiştir.
eserlerinde çok güzel kadınları çok güzel manzaralar önünde çizmiştir. bu kadınlar bazen hayvan postları üzerinde düşünceli bir şekilde yatarken dolce far niente (1904), bazen sadece bir çiçeğe bakarak kim bilir neyi düşlüyorlar. summer flowers (1903)
kadınların masumane duruşları, bakışları ve düşünceli yüzleri üzerinden eserin konusunu çok etkileyici bir şekilde yansıtabilmiş ressam. eserlerine bakarken insanın geriye ışınlanıp güzel bir deniz manzarası önünde tüm gün hiç bir şey yapmadan oturası geliyor.
ayrıca eserlerdeki kıyafetler ve özellikle renk tonları beni benden alıyor. şu elbisedeki morun rengini başka bir yerde görmedim.
bir kaç eserini iliştireyim:
when the heart is young (1902)
the love letter (1913)
dolce far niente (1897)
the quiet pet (1906)
daha fazla eserini görmek için buradan
kaynak
utangaç bir kişiliği olmasına rağmen sir lawrence alma-tadema ile tanışması ona yardımcı olmuş, eserleri kraliyet sanat akademisi'nde sergilenmeye başlamıştır. ailesinin isteklerine rağmen sanat eğitimi almaya başlaması ailesinin onu reddetmesine ve ona ait tüm resimleri, belgeleri yok etmelerine sebep olmuştur.
1910'larda picasso'nun modern tarzının daha popüler olmasıyla eserlerini satmakta zorluk çekmeye başlamış, eserleri zamanı geçmiş ve eski olarak nitelendirilmeye, eleştirilmeye başlanmıştır.
61 yaşında, ardında dünyanın kendisi ve picasso için çok küçük olduğunu söyleyen bir not bırakarak intihar etmiştir.
eserlerinde çok güzel kadınları çok güzel manzaralar önünde çizmiştir. bu kadınlar bazen hayvan postları üzerinde düşünceli bir şekilde yatarken dolce far niente (1904), bazen sadece bir çiçeğe bakarak kim bilir neyi düşlüyorlar. summer flowers (1903)
kadınların masumane duruşları, bakışları ve düşünceli yüzleri üzerinden eserin konusunu çok etkileyici bir şekilde yansıtabilmiş ressam. eserlerine bakarken insanın geriye ışınlanıp güzel bir deniz manzarası önünde tüm gün hiç bir şey yapmadan oturası geliyor.
ayrıca eserlerdeki kıyafetler ve özellikle renk tonları beni benden alıyor. şu elbisedeki morun rengini başka bir yerde görmedim.
bir kaç eserini iliştireyim:
when the heart is young (1902)
the love letter (1913)
dolce far niente (1897)
the quiet pet (1906)
daha fazla eserini görmek için buradan
kaynak
devamını gör...
takipçilerini görememek
önemli olan takipçilerimizin bizi görmesi diye düşünüyorum.
bir insan bir insanı tanımlarını beğendiği, fikirlerini kendisine yakın bulduğu için takip eder. yani en azından ben öyle yapıyorum. benim takip ettiğim kişi beni görse ne olur görmese ne olur, ben onu her türlü takip ederim zaten.*
bir insan bir insanı tanımlarını beğendiği, fikirlerini kendisine yakın bulduğu için takip eder. yani en azından ben öyle yapıyorum. benim takip ettiğim kişi beni görse ne olur görmese ne olur, ben onu her türlü takip ederim zaten.*
devamını gör...
geldikleri gibi giderler
mustafa kemal atatürk'ün tarihe kazınan sözü.
''gecenin en karanlık anı şafağa en yakın andır'' elbette bunlar da g i d e c e k !
''gecenin en karanlık anı şafağa en yakın andır'' elbette bunlar da g i d e c e k !
devamını gör...
on ayrılık şiiri
ataol behramoğlu'nun yitik bir ezgisin sadece cümleleri ile insanı olduğu zemine çivileyen aşk iki kişiliktir şiirinden ismini almış olan şiir koleksiyonunun ayrılık üzerine yazılmış 10 şiirden oluşan bölümü. günlük şiirler'de şöyle bir dizesi vardır onat kutlar'ın: "yoksulluklardan bir devrim bile yapılabilir. ama hiçbir şey, hiçbir şey yapılamaz ayrılıklardan." lakin behramoğlu yoksulluklardan bir devrim yapamadıysa bile ayrılıklardan silah, kelimelerden ise insanı boş bir kukla gibi yere yığan kurşunlar yapmıştır. okuyana ise attila ilhan'ın çok önce karaladığı bir cümleyi tekrar etmek düşüyor yalnızca; ağır kan kaybıyız. her şiir öyle farklı bir hikayenin altını çiziyor ki, insan hayret ediyor ayrılığın bunca farklı çeşidi olabileceğine. belki de aşkı hiç tatmayışımdan, ayrılıklara da yabancıyım bu kadar. koleksiyonun şiirleri bazen 'öylesine yalnızım ki sanki yokum eriyor eski ben ve yeni biri olamıyorum' dedirten bir çaresizliğin tanımı iken bazı zamanlar 'mayıs sabahları bir çocuğum ben örselenmiş ve ilk çağla güzelliğinde hayata meydan okuyorum henüz yazılmamış şiirlerimle.' dizelerindeki gibi bir umudun portresine dönüşüyor. yine de ne olursa olsun bütüne bakıldığında kitaba ismini de vermiş olan şiirin ne denli baskın olduğunu görmek mümkün çünkü günün sonunda aşk biraz iki kişilik bir şeydir. o yüzden ayrılıklardan da en fazla şiir yapılabilir.
i.
hayatta ve ölümde ayrıldık
ayrıldı iki beden
gönüllerimiz ayrıldı
seslerimiz ayrıldı birbirinden
ellerimiz ayrıldı
kokularımız
aynı yatakta uyumalarımız
gülüşlerimiz
gözyaşlarımız
düşlerimiz ayrıldı birbirinden
ruhun içindeki gece
kapladı her şeyi birden.
ii.
sadece ikimize değil
bütün hayata üzgünüm
fotograflarda
bir gece hatırası
öylesine yalnızım ki
sanki yokum
eriyor eski ben
ve yeni biri olamıyorum
keder sokulgan adımlarıyla
gelip kıvrılıyor yüreğime
hayat sakin
şafakta evler gibi
sanki hiçbir şey olmadı
ikimiz yokuz sadece
biz olan ikimiz yokuz
deniz hep orada
ve ağaçlar aynı düşlerinde.
iii.
bir mayıs sabahı kalbimde şarkısını söylüyor
ve kanat sesleri bir kusun
bir kuşun kanat sesleri
bir çocuğun ağlayışı
kazıyorum yeryüzünün yüreğini
çiçekler fışkırıyor ve bir mayıs sabahı
kazıyorum aşkı
acılar fışkırıyor, söylenmemiş sözler
hayat bana meydan okuyor
ve ben onu ele geçirmeye çalışıyorum yeniden
tuzaklar kuruyorum
sapanımla nişan alıyorum
mayıs sabahları bir çocuğum ben
örselenmiş ve ilk çağla güzelliğinde
hayata meydan okuyorum
henüz yazılmamış şiirlerimle.
iv.
başka biri olacaksın istemesen de
tenine başka bir ten dokunduğunda
gövden buluştuğunda başka bir gövdeyle
başka bir nefesle karıştığında nefesin
başka biri olacaksın istemesen de
gece uykunda ya da gün ortasında
irkileceksin apansız bir duyguyla
bir uçurum kıyısında sendelemiş gibi
başka biri olacaksın istemesen de
bakışlarımın izini taşıyan giysilerin
tüketecek ömürlerini birer birer
değişecek yeri bir dolabın, pencerede bir çiçeğin
başka biri olacaksın istemesen de
dudaklarında benden sonraki bir çizgi
tanımadığım bir ton gülümseme
ve artık beni unutmaya başlayan gözlerin
sonra, sonra artık başka birisin.
v
sözün bittiği yerde
yürek kendi kendine konuşmaya başlar
tabut çiviliyor bir adam
sabahın köründe
şiir
kendi kendimle konuştuğum yerde başlıyor
bir mumun
çıtırtılarla yanmaya başlaması gibi
sabahleyin ben
sanki çocukluğumdayım
kımıldamasam
hayat da duracak sanki.
yiten bir aşk
yiten çocukluk gibidir
hüzün çırılçıplaktır bir yaz öğlesinde
ve gölgesizdir.
vi.
geçmiş zaman
anımsanıyorsa, şimdidir
koparılıp atılır ya da
bir yaprak gibi bir defterden
koparılıp atılan
çırpınan bir yürek olabilir
ya da bir yaz gecesi
yıldızları can çekişen.
vii.
dilimin altında özlem var
ve karışık bir dua
boğulmuş anılar
seni getirmez bana
şiirler bana seni getiremez
ne de bir yazdan kalan kırıntılar
bir taş olabilseydim
uyku ya da rüzgar
ilkbahar yine gelecek
belki yine mutlu olurum
bir dilsizin şarkısına benzeyecek
senden sonra mutluluğum.
viii.
bir ölüme alışmak gibi
geçecek birbirimize olan sevgimiz
insanın tek bir yüzü yoktur ki
ya da tek bir geleceği
taştan bir kutuda uyuduğumda
beni acıtan karanlıkta
düşünüp onsuz da olabileceğimi
gecedir, rüzgarın ıslak sesi
gözlerime karanlık dolduğunda
çağırıp dargınlık meleğini.
ix.
iyi ölümler bayım, rüzgarın kanadığı bir gece yarısında
iyi ölümler, en derin sularda
morarsın akasya çiçekleri ve yoğunlaşsın güller
geçmiş ve gelecek baharlara iyi ölümler
gelir dağınık güz, göz çukurları ıslak
geçer sokaktan bir yağmur yalnayak
iyi ölümler bayım, vurulsun ağzınıza ve gözlerinize mühür
çünkü güz çürükleriyle iyi ömür.
x.
içimde cam kırıklarına benzeyen bir gönül kırıklığı
kapatıyorum sayfalarını eskimiş bir kitabın
tozlu hüzünler, solgun bir gülümseyiş tadı
artık eskimiş bir hayatın sayfalarını kapatıyorum
kapatıyorum geçmiş bir denizin kapılarını.
edit: imla
i.
hayatta ve ölümde ayrıldık
ayrıldı iki beden
gönüllerimiz ayrıldı
seslerimiz ayrıldı birbirinden
ellerimiz ayrıldı
kokularımız
aynı yatakta uyumalarımız
gülüşlerimiz
gözyaşlarımız
düşlerimiz ayrıldı birbirinden
ruhun içindeki gece
kapladı her şeyi birden.
ii.
sadece ikimize değil
bütün hayata üzgünüm
fotograflarda
bir gece hatırası
öylesine yalnızım ki
sanki yokum
eriyor eski ben
ve yeni biri olamıyorum
keder sokulgan adımlarıyla
gelip kıvrılıyor yüreğime
hayat sakin
şafakta evler gibi
sanki hiçbir şey olmadı
ikimiz yokuz sadece
biz olan ikimiz yokuz
deniz hep orada
ve ağaçlar aynı düşlerinde.
iii.
bir mayıs sabahı kalbimde şarkısını söylüyor
ve kanat sesleri bir kusun
bir kuşun kanat sesleri
bir çocuğun ağlayışı
kazıyorum yeryüzünün yüreğini
çiçekler fışkırıyor ve bir mayıs sabahı
kazıyorum aşkı
acılar fışkırıyor, söylenmemiş sözler
hayat bana meydan okuyor
ve ben onu ele geçirmeye çalışıyorum yeniden
tuzaklar kuruyorum
sapanımla nişan alıyorum
mayıs sabahları bir çocuğum ben
örselenmiş ve ilk çağla güzelliğinde
hayata meydan okuyorum
henüz yazılmamış şiirlerimle.
iv.
başka biri olacaksın istemesen de
tenine başka bir ten dokunduğunda
gövden buluştuğunda başka bir gövdeyle
başka bir nefesle karıştığında nefesin
başka biri olacaksın istemesen de
gece uykunda ya da gün ortasında
irkileceksin apansız bir duyguyla
bir uçurum kıyısında sendelemiş gibi
başka biri olacaksın istemesen de
bakışlarımın izini taşıyan giysilerin
tüketecek ömürlerini birer birer
değişecek yeri bir dolabın, pencerede bir çiçeğin
başka biri olacaksın istemesen de
dudaklarında benden sonraki bir çizgi
tanımadığım bir ton gülümseme
ve artık beni unutmaya başlayan gözlerin
sonra, sonra artık başka birisin.
v
sözün bittiği yerde
yürek kendi kendine konuşmaya başlar
tabut çiviliyor bir adam
sabahın köründe
şiir
kendi kendimle konuştuğum yerde başlıyor
bir mumun
çıtırtılarla yanmaya başlaması gibi
sabahleyin ben
sanki çocukluğumdayım
kımıldamasam
hayat da duracak sanki.
yiten bir aşk
yiten çocukluk gibidir
hüzün çırılçıplaktır bir yaz öğlesinde
ve gölgesizdir.
vi.
geçmiş zaman
anımsanıyorsa, şimdidir
koparılıp atılır ya da
bir yaprak gibi bir defterden
koparılıp atılan
çırpınan bir yürek olabilir
ya da bir yaz gecesi
yıldızları can çekişen.
vii.
dilimin altında özlem var
ve karışık bir dua
boğulmuş anılar
seni getirmez bana
şiirler bana seni getiremez
ne de bir yazdan kalan kırıntılar
bir taş olabilseydim
uyku ya da rüzgar
ilkbahar yine gelecek
belki yine mutlu olurum
bir dilsizin şarkısına benzeyecek
senden sonra mutluluğum.
viii.
bir ölüme alışmak gibi
geçecek birbirimize olan sevgimiz
insanın tek bir yüzü yoktur ki
ya da tek bir geleceği
taştan bir kutuda uyuduğumda
beni acıtan karanlıkta
düşünüp onsuz da olabileceğimi
gecedir, rüzgarın ıslak sesi
gözlerime karanlık dolduğunda
çağırıp dargınlık meleğini.
ix.
iyi ölümler bayım, rüzgarın kanadığı bir gece yarısında
iyi ölümler, en derin sularda
morarsın akasya çiçekleri ve yoğunlaşsın güller
geçmiş ve gelecek baharlara iyi ölümler
gelir dağınık güz, göz çukurları ıslak
geçer sokaktan bir yağmur yalnayak
iyi ölümler bayım, vurulsun ağzınıza ve gözlerinize mühür
çünkü güz çürükleriyle iyi ömür.
x.
içimde cam kırıklarına benzeyen bir gönül kırıklığı
kapatıyorum sayfalarını eskimiş bir kitabın
tozlu hüzünler, solgun bir gülümseyiş tadı
artık eskimiş bir hayatın sayfalarını kapatıyorum
kapatıyorum geçmiş bir denizin kapılarını.
edit: imla
devamını gör...
üç kez seni seviyorum diye uyandım
başlığını açtığıma çok mutlu olduğum, çok ama çok sevdiğim ilhan berk şiiri.
üç kez seni seviyorum diye uyandım
tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum.
sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün.
sokağı balkonları yarım kalmış bir şiiri teptim
sıkıldım yemekler yaptım kendime otlar kuruttum
-taflanım! diyordu bir ses duyuyordum.
cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.
kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum.
eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.
üç kez seni seviyorum diye uyandım
tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum.
sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün.
sokağı balkonları yarım kalmış bir şiiri teptim
sıkıldım yemekler yaptım kendime otlar kuruttum
-taflanım! diyordu bir ses duyuyordum.
cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.
kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum.
eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.
devamını gör...
eeeeeooooo
aklıma beetle juice filmindeki şu sahneyi getiren şarkıdır.
devamını gör...
sıkı tutunun batıyoruz
devamını gör...
eski sevgiliye söylenmek istenen şeyler
çok korkmuştum, hayatımda hep bir saplantı olarak kalacaksın diye. ama en nihayetinde, sen de unutuluyorsun...
devamını gör...
hevesle başlayıp devamı gelmeyen şeyler
500 parçalık puzzle.
devamını gör...
sedatif
sakinleştirici etkisi olan ilaçlardır.
devamını gör...
kimliksiz hikayeler
° g
bir hayale tutundum bu gece. hatta bir ana... birçok andan biri olmasını istediğim bir ana.
bilmediğim bir evde, hiç kimseyi tanımadığım bir şehirde, yaşadığımız tüm hüzünlerden uzakta bir yerde. sen bir minderde sırtın duvara yaslanmış, ben sırtımı göğsüne dayamış bir şekilde. etrafta yabancı hiç ses yok. sadece bir şarkının kısık sesi. göğsünün inip kalktığını, nefesinin saçlarımı okşadığını hissediyorum sadece. sıcacık nefesin... konuşmaya başlıyorsun sonra. kelimelerin senin hazinen. sesin benim huzurum. içimi ısıtan sadece şarap değil. varlığın, huzurun...
dökmeye başlıyorum sonra içimi sana.
küçükken aldığım tüm yaralar iyileşti ama büyüyünce olanlar bir türlü kapanmak bilmiyor. ama sen iyileştiriyorsun beni. belki izi kalır ama acıtmaz, incitmez sen olunca. güven sorunum var biliyorsun açamıyorum içimi hiç kimseye. insanlara gardımı alalı uzun yıllar oluyor. anne- babam 18'imde evden ayrılırken çok iyi niyetli benim kızım, üzerler onu, kırıp dökerler diye gecelerce uyuyamamışlar evde, ben onlardan uzak bir başıma yaşamaya başlayınca. yıllar geçti. hep ayakta kaldım. düştüm, bu kez dizlerim kanamadı ama çok acıdım. haklı çıktılar çok üzüldüm. ama her seferinde kalktım ayağa. çünkü korkum yaşadığım hüzne değil de yaşayamadıklarıma olur diye düşünüyordum. hoyrat davrandım kendime. başka kalpleri kırmaktan ürkerken çokça kırdım, döktüm. hem kendimi hem de başkalarını. ama hissetmeyince olmuyordu. sevgi de ayrılık da hepsinin yaşanmışlıkları ayrıydı. hayat cesaret istiyordu. cesurdum. belki de korkak. sıradan bir insan olmanın korkusu hep vardı. sıradışı olmak ise saldırıya açık olmaktı belki. küçük bir kızın hayali sıradışı bir yaşamı paylaşmaktı.
bu kez başaramıyorum. ne ayağa kalkabiliyorum ne de acımı dindirebiliyorum. bilmiyorum belki de bir yanım seviyor bunu. hani fuzuli sevgiliye olan vuslatı istemez ya. bir anlarım onu, bir anlayamam. her şey yolunda gitsin isterim, tekdüze huzurlu günleri yaşarım, sonra bir bakmışım bu durum ruhumu karartmış. düşerim yeni başlangıçlara. bir arkadaşım bir gün demişti seninki hep şımarıklık, hayatın başkalarının hayal ettiklerinden bile güzel, sadece keyfini çıkar. başka bir arkadaşım aynı hayat için "ne çok acılar çekmişsin, ben bunları hayal bile edemiyorum, hiç kıyamıyorum sana." demişti. hayatım izlediğiniz pencereye göre bir güzel, bir ıstıraplı oluyordu. bense hem mutlu hem hüzünlü oluyordum. gündüzleri yüzümden gülücükler eksik olmuyor, geceleri gözlerim dolu dolu oluyordu. sanırım benim rengim bu. ala. alaca. karmakarışık bir yüreğe sahibim. şimdi diyorsun ya "seni çok seviyorum, hep ol." nasıl kıyayım ben sana. benimle paramparça olmana nasıl izin vereyim. güzel adamsın sen. nahifsin. huzursun. dokunduğun yürek can kırıkları ile dolu. kıyamam ki ben sana.
bir hayale tutundum bu gece. hatta bir ana... birçok andan biri olmasını istediğim bir ana.
bilmediğim bir evde, hiç kimseyi tanımadığım bir şehirde, yaşadığımız tüm hüzünlerden uzakta bir yerde. sen bir minderde sırtın duvara yaslanmış, ben sırtımı göğsüne dayamış bir şekilde. etrafta yabancı hiç ses yok. sadece bir şarkının kısık sesi. göğsünün inip kalktığını, nefesinin saçlarımı okşadığını hissediyorum sadece. sıcacık nefesin... konuşmaya başlıyorsun sonra. kelimelerin senin hazinen. sesin benim huzurum. içimi ısıtan sadece şarap değil. varlığın, huzurun...
dökmeye başlıyorum sonra içimi sana.
küçükken aldığım tüm yaralar iyileşti ama büyüyünce olanlar bir türlü kapanmak bilmiyor. ama sen iyileştiriyorsun beni. belki izi kalır ama acıtmaz, incitmez sen olunca. güven sorunum var biliyorsun açamıyorum içimi hiç kimseye. insanlara gardımı alalı uzun yıllar oluyor. anne- babam 18'imde evden ayrılırken çok iyi niyetli benim kızım, üzerler onu, kırıp dökerler diye gecelerce uyuyamamışlar evde, ben onlardan uzak bir başıma yaşamaya başlayınca. yıllar geçti. hep ayakta kaldım. düştüm, bu kez dizlerim kanamadı ama çok acıdım. haklı çıktılar çok üzüldüm. ama her seferinde kalktım ayağa. çünkü korkum yaşadığım hüzne değil de yaşayamadıklarıma olur diye düşünüyordum. hoyrat davrandım kendime. başka kalpleri kırmaktan ürkerken çokça kırdım, döktüm. hem kendimi hem de başkalarını. ama hissetmeyince olmuyordu. sevgi de ayrılık da hepsinin yaşanmışlıkları ayrıydı. hayat cesaret istiyordu. cesurdum. belki de korkak. sıradan bir insan olmanın korkusu hep vardı. sıradışı olmak ise saldırıya açık olmaktı belki. küçük bir kızın hayali sıradışı bir yaşamı paylaşmaktı.
bu kez başaramıyorum. ne ayağa kalkabiliyorum ne de acımı dindirebiliyorum. bilmiyorum belki de bir yanım seviyor bunu. hani fuzuli sevgiliye olan vuslatı istemez ya. bir anlarım onu, bir anlayamam. her şey yolunda gitsin isterim, tekdüze huzurlu günleri yaşarım, sonra bir bakmışım bu durum ruhumu karartmış. düşerim yeni başlangıçlara. bir arkadaşım bir gün demişti seninki hep şımarıklık, hayatın başkalarının hayal ettiklerinden bile güzel, sadece keyfini çıkar. başka bir arkadaşım aynı hayat için "ne çok acılar çekmişsin, ben bunları hayal bile edemiyorum, hiç kıyamıyorum sana." demişti. hayatım izlediğiniz pencereye göre bir güzel, bir ıstıraplı oluyordu. bense hem mutlu hem hüzünlü oluyordum. gündüzleri yüzümden gülücükler eksik olmuyor, geceleri gözlerim dolu dolu oluyordu. sanırım benim rengim bu. ala. alaca. karmakarışık bir yüreğe sahibim. şimdi diyorsun ya "seni çok seviyorum, hep ol." nasıl kıyayım ben sana. benimle paramparça olmana nasıl izin vereyim. güzel adamsın sen. nahifsin. huzursun. dokunduğun yürek can kırıkları ile dolu. kıyamam ki ben sana.
devamını gör...
özünde iyi bir insan
özünde kötü insan yoktur. aklınıza gelebilecek en serefsiz * insan dahi özünde iyidir. öz, ruhtur. davranışların da ruhla iyilik, kötülük anlamında pek bir bağlantısı yoktur.
devamını gör...
