kürtajın yasaklanması gerekliliği
mevzubahis kadının kendi bedeni falan diye geçiştirmemek gerek.şöyle ki : - akli ve fiziki melekeleri henüz oluşmamış bir cenin için bu kadar öngörü yapılıyorsa,buyurun öngörü : peki o çocuğun istenmemesinden dolayı,annesiz babasız,travmalarla dolu bir hayat yaşamasının,yalnızlığının,itilmiş,ötekileştirilmiş,doğru düzgün bir hayatı olmamış,ve bütün bunların yol açtığı ruh haliyle insanlardan nefret eden,belki bir hırsız,belki katil,belki cani bir sapık,belkide şuursuz bir terörist olmasını kim engelleyecek.hesabını kim verecek.devlet bakar denilecekse,yada evlat edinilir deniliyorsa.memleketin durumuna bakmak gerekir.
(açlık ve yoksulluk yüzünden ist. fatihte 4 kardeşin siyanürle intiharı)
(açlık ve yoksulluk yüzünden ist. fatihte 4 kardeşin siyanürle intiharı)
devamını gör...
fight club
kafa store'da armasını almak için varımı yoğumu verdiğim filmdir. neyse ki az evvel tüm puanımı kendisine gömdüm.
devamını gör...
hasan hüseyin korkmazgil
koçero vatan'ın üçüncü bölümü yitik şiirler'de yer alan bir örnek insan portresi*, ışıklarla oynamayın'ın birinci bölümündeki yeni manifesto* ve oğlak koleksiyonunun ikinci bölümü seçmeler'de yer alan ağustos şiiri* ile hafızama kazınmış olan güzide şairimiz. yazdığı onlarca şiir kitabı, çocuk kitapları ve hikayeleri ile yaşamı boyunca türk edebiyatına sayısız eser kazandırmış fakat çoğu zaman gölgede kalma talihsizliğini yaşamıştır. esirgenmiş bir dünyada anlaşılmamak da müthiş bir yalnızlıktır.*
bir örnek insan portresi:
demek hiç aç kalmadın sen öyle mi
açıkta kalmadın ha?
kirinden gömleğinin
dirseğinin yamasından
eziklik duymadın ha?
bravo be
aşkolsun şu adama vallahi!
demek hiç sövmediler anana avradına
hiç kimseye sövmedin ha?
bir gececik olsun çekip kafayı
şakır şakır oynamadın
hıçkırarak ağlamadın öyle mi?
bravo be
aşkolsun şu adama vallahi!
demek yalnızlıktan böğürmedin hiç
akrep sokmuş gibi sıçramadın geceleri ha?
hiç sevmedin öyle mi
kendini öldürmeyi çekip gitmeyi
büyük işler becermeyi düşünmedin ha?
bravo be
aşkolsun şu adama vallahi!
demek bu musluklar hep bu ellerde
bu düzen bu dünya bu gidiş
sen hep böyle mutlu kişi örnek vatandaş
giden ağam gelen paşam, öyle mi?
bin yaşasın seni sokmayan yılan
sen mi kaldın düzeltecek, öyle mi?
haksızlığa uğramadın taşlanmadın ha?
ne şam'ın şekeri, ha
ne arabın yüzü, ha?
yaşadın da bunca yıl şu bataklıkta
gül sandın bu kokuyu öyle mi?
hadi be hırbo sen de
adam mısın sen de be!
yeni manifesto:
çocuklar var
öldürülecek
analar var
ağlatılacak
ocaklar var
söndürülecek
ey gözlüler kulaklılar anlaklılar düşlüler
var mısınız bu sınavda
selam olsun sırtlana
çakala selam
aslan çoktan adımız
akrebe selam
ormanlar var
yakılacak
sular var
kurutulacak
zincirler var
vurulacak
hapisler var
yatılacak
ağıtlar var
düzülecek
acılar var
çekilecek
ey gözlüler kulaklılar anlaklılar düşlüler
var mısınız bu sınavda
vatanlar var
yutulacak
dünyanın bütün patronları birleşin
ağustos şiiri:
yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek
beterin beteri var diyenlere inanmıyorum
hep böyle havalar besler fırtınaları
korkarım bu mavi ışık çabuk sönecek
duymazdım durgun suların bezgin türkülerini
alışmak ölümün bir başka adıymış bilmezdim
bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
bir rüzgar kulaklarımdan hiç eksilmiyor
esirgenmiş bir dünyada müthiş yalnızım
geri dönsen bile ben artık o ben olmayacağım
yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek...
ben mısralarımı kerpiç gecelerinden çekmişim
beş numara lamba kaderi var mısralarımda benim
deli çizgi gözlerimi kör etmiş, kör etmiş, kör etmiş
göçmüş kıtalar üstünde kuşlar dönüyor garipsi
çığlık çığlığa kuşlar dönüyor evcil ve tedirgin
gök mavisi bir türkü dolanmış yüreciğime
selsele yolculuklar tütüyor gözlerimde, neyleyim
insan demişim, kitap yüzlü insanlar demişim gidemiyorum...
kaderim kaderleri demişim güzelim
sen olmasan ben böyle değildim
böyle uysal ve kırılmış değildi şiirlerim
bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek...
rüzgâr gibi ağustos geçti ellerimizden
meyvalar bizi bal renkli günahlara çağırıyorlar
bir yanda yaşanmamış günlerin hırsı
bir yanda boşa geçen gecelerin acısı
malum o dramın en güzel perdesindeydik
ağustos şarap olmuş, kanımıza akmıştı
göçmüş kıtalar üstünde kuşlar gibiydik
her gören didik didik bizi denetliyordu
biz kendi derdimize düşmüştük...
orda da akşamlar olacak güzelim
kanlı mendil gibi ağustos akşamları
şu benim çektiklerimi görmeyeceksin
belki yanında başkaları olacak
belki düşlerine bile girmeyeceğim
gün oldu acıların şiirini yaşadım
gün oldu zehir gibi yokluğunu yaşadım
bana sen ne diye duyurdun yalnızlığımı
ne diye gurbet gibi mısralarıma sindin
dokunsan parmaklarıma tutuşacağım...
yere batan şehrin tek yalnızıyım
yüzyılın ağrısını anlayarak çekiyorum
ekmeğime barut sinmiş bulanık özgürlükler
tepmişim rahatımı, boynu bükük mutluluğumu
yaşıyorsam erkekçe yaşıyorum...
düşün ki coğrafyanın en güzel yerindeyiz
en güzel günlerinde gençliğimizin
ölümden ötesini aklım almıyor
beterin beteri var diyenlere inanmıyorum
istesek cenneti kurtarabiliriz
ben bir ışık için tepmişim rahatımı
bu güleç yüzlülerin, bu acı türkülerini
bu yoksul yerleri anlayarak seviyorum
delicesine anlayarak güzelim
yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek
bir örnek insan portresi:
demek hiç aç kalmadın sen öyle mi
açıkta kalmadın ha?
kirinden gömleğinin
dirseğinin yamasından
eziklik duymadın ha?
bravo be
aşkolsun şu adama vallahi!
demek hiç sövmediler anana avradına
hiç kimseye sövmedin ha?
bir gececik olsun çekip kafayı
şakır şakır oynamadın
hıçkırarak ağlamadın öyle mi?
bravo be
aşkolsun şu adama vallahi!
demek yalnızlıktan böğürmedin hiç
akrep sokmuş gibi sıçramadın geceleri ha?
hiç sevmedin öyle mi
kendini öldürmeyi çekip gitmeyi
büyük işler becermeyi düşünmedin ha?
bravo be
aşkolsun şu adama vallahi!
demek bu musluklar hep bu ellerde
bu düzen bu dünya bu gidiş
sen hep böyle mutlu kişi örnek vatandaş
giden ağam gelen paşam, öyle mi?
bin yaşasın seni sokmayan yılan
sen mi kaldın düzeltecek, öyle mi?
haksızlığa uğramadın taşlanmadın ha?
ne şam'ın şekeri, ha
ne arabın yüzü, ha?
yaşadın da bunca yıl şu bataklıkta
gül sandın bu kokuyu öyle mi?
hadi be hırbo sen de
adam mısın sen de be!
yeni manifesto:
çocuklar var
öldürülecek
analar var
ağlatılacak
ocaklar var
söndürülecek
ey gözlüler kulaklılar anlaklılar düşlüler
var mısınız bu sınavda
selam olsun sırtlana
çakala selam
aslan çoktan adımız
akrebe selam
ormanlar var
yakılacak
sular var
kurutulacak
zincirler var
vurulacak
hapisler var
yatılacak
ağıtlar var
düzülecek
acılar var
çekilecek
ey gözlüler kulaklılar anlaklılar düşlüler
var mısınız bu sınavda
vatanlar var
yutulacak
dünyanın bütün patronları birleşin
ağustos şiiri:
yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek
beterin beteri var diyenlere inanmıyorum
hep böyle havalar besler fırtınaları
korkarım bu mavi ışık çabuk sönecek
duymazdım durgun suların bezgin türkülerini
alışmak ölümün bir başka adıymış bilmezdim
bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
bir rüzgar kulaklarımdan hiç eksilmiyor
esirgenmiş bir dünyada müthiş yalnızım
geri dönsen bile ben artık o ben olmayacağım
yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek...
ben mısralarımı kerpiç gecelerinden çekmişim
beş numara lamba kaderi var mısralarımda benim
deli çizgi gözlerimi kör etmiş, kör etmiş, kör etmiş
göçmüş kıtalar üstünde kuşlar dönüyor garipsi
çığlık çığlığa kuşlar dönüyor evcil ve tedirgin
gök mavisi bir türkü dolanmış yüreciğime
selsele yolculuklar tütüyor gözlerimde, neyleyim
insan demişim, kitap yüzlü insanlar demişim gidemiyorum...
kaderim kaderleri demişim güzelim
sen olmasan ben böyle değildim
böyle uysal ve kırılmış değildi şiirlerim
bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek...
rüzgâr gibi ağustos geçti ellerimizden
meyvalar bizi bal renkli günahlara çağırıyorlar
bir yanda yaşanmamış günlerin hırsı
bir yanda boşa geçen gecelerin acısı
malum o dramın en güzel perdesindeydik
ağustos şarap olmuş, kanımıza akmıştı
göçmüş kıtalar üstünde kuşlar gibiydik
her gören didik didik bizi denetliyordu
biz kendi derdimize düşmüştük...
orda da akşamlar olacak güzelim
kanlı mendil gibi ağustos akşamları
şu benim çektiklerimi görmeyeceksin
belki yanında başkaları olacak
belki düşlerine bile girmeyeceğim
gün oldu acıların şiirini yaşadım
gün oldu zehir gibi yokluğunu yaşadım
bana sen ne diye duyurdun yalnızlığımı
ne diye gurbet gibi mısralarıma sindin
dokunsan parmaklarıma tutuşacağım...
yere batan şehrin tek yalnızıyım
yüzyılın ağrısını anlayarak çekiyorum
ekmeğime barut sinmiş bulanık özgürlükler
tepmişim rahatımı, boynu bükük mutluluğumu
yaşıyorsam erkekçe yaşıyorum...
düşün ki coğrafyanın en güzel yerindeyiz
en güzel günlerinde gençliğimizin
ölümden ötesini aklım almıyor
beterin beteri var diyenlere inanmıyorum
istesek cenneti kurtarabiliriz
ben bir ışık için tepmişim rahatımı
bu güleç yüzlülerin, bu acı türkülerini
bu yoksul yerleri anlayarak seviyorum
delicesine anlayarak güzelim
yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek
devamını gör...
uçağım ben
tamamiyle beni anlattığını düşündüğüm yiğit özgür karikatürü.
not : soldaki sevimli yüzlü er kişi olan ben, yanlışlık olmasın.
not : soldaki sevimli yüzlü er kişi olan ben, yanlışlık olmasın.
devamını gör...
sturm und drang
alman edebiyatında önemli bir yeri olan aydınlanma çağı içerisinde 20 - 30 yaşlarındaki genç kuşağın öncülük ettiği yeni bir siyasi akımdır.
almanca kelime anlamı olarak her ne kadar fırtına ve stres anlamında olsa da türkçemiz de; fırtına ve tepki, fırtına ve baskı, fırtına ve hücum, fırtına ve coşku şeklinde çevirilerine rastlaya bilmekteyiz.
deha çağı ya da deha devri olarak da bilinen bu döneme ismini veren klinger*in 'wirrwar ' isimli tiyatro eseridir. christoph kaufmann* tarafından bu eserin adı 'sturm und drang ' olarak değiştirilmiş ve bu döneme isim olmuştur. herder*in fragmanlarını yayımlamaya başladığı 1767 yılında başlayan bu dönem, goethe*nin 24 yaşında yazdığı götz von berlichingen* ve klinger'in kabale und liebe* drama oyunları ile doruk noktasına ulaşarak 1785 yılına kadar sürmüştür.
otuz yıl savaşları'ndan sonra alman imparatorluğu merkezi otoritesini kaybetmiş ve bunun sonucu olarak bir çok büyüklü küçüklü prenslikler oluşmuştur. prenslikler buyrukları altında bulunan insanlardan mutlak itaat beklemişlerdir. soyluların dışında kalan insanların yüksek vergi ve çeşitli ödeme yükümlülükleri vardı. elde edilen gelirler halkın refahı için değil, saray eğlencelerine, av partilerine, görkemli şatolara, askeri harcamalara ve hatta metreslere harcanmaktaydı. bu harcamalara yetmeyen parayı karşılamak için ülkenin gençleri yabancı ülkelere asker olarak satılmaya başlanmıştır. *
düşünsel açıdan bu akım, aydınlanma çağı’nın akıl egemenliğine karşı bir tepki olarak oluşmuştur. en belirleyici ilkesi, aydınlanma çağı'nın eleştirici mentalitesinden kurtulup dehayı, orijinal dahiyi ideal olarak kabul etmesidir. ideolojik olarak rousseau*nun fikirlerini temel alır. rousseau, sanat ve bilimde ki ilerlemelerin ahlakta iyileştirmeler getirmeyeceğini, uygarlığın yayılması ile toplumda zengin, yoksul, efendi ve köle gibi kavramların oluştuğunu, insanın doğal insanlığa yabancılaştığını savunmuştur. insanın ilkel insan yani doğa insanı olduğu zamanlarda daha mutlu yaşam sürdüğünü iddia etmiştir. saray geleneklerinden uzaklaştırılmış, yani antifedoal akılcı ama daha çok doğal bir toplum düzenine olan özlemi her seferinde vurgulamıştır.
rousseau'nun bu düşüncelerinden yola çıkan genç alman yazarlar doğa insanını insancıllık ülküsü olarak görmeye başlamışlardır. duygu ve sezgilerine göre hareket eden insan tipi makbuldür onlara göre. insanları kontrol eden iç mekanizma akıl değil kalptir. çünkü akıl düzen demektir, yasa ve kural koyar. bu bağlamda aklın egemenliği demek yasaların ve kuralların hakimiyeti demektir. oysa ki genç kuşak yasa ve kural tanımak istememekle birlikte aydınlanma çağının tek taraflı egemenliğinin kaldırılmasını istemekteydiler.
aydınlanma çağı'nda ki akılcılık kişileri tek yanlı olarak şekillendirmekteydi, insanlar yapay bir akıl mekanizması haline gelmişlerdi. çok yönlü doğa insanları tek yönlü meslek insanı haline gelmişti. bu kalıba giren insanların yaşamında duyguların ve doğal tepkilerin olabileceğinden söz edilemezdi. alman gençlere göre yaşamın özü yasa ve kural tanımayan bireysellikten geçmekteydi. akıl düzen demek oluyor ise yaşam da devrim anlamına gelmeliydi. bu görüşleri alışılagelmiş tüm değerlerin değişmesi anlamına gelen bir devrim niteliğindeydi. bu gençlerin istedikleri, insanı toplum içerisinde belli bir işlevi olan varlık statüsünden çıkarıp kişilik kazanmasının sağlanmasıydı. gençlere göre özgürlüğünü kazanan kişi toplumdan soyutlanmış olmaz aksine yükselmiş olurdu.
sturm und drang, aydınlanma çağı'nda mutlak egemen olan aklı insan doğasının protesto edişidir. akıldışılığın akılcılığa, duygu ve isteğin akla, kalbin kafaya başkaldırısıdır. demokratik ülkü olarak antifedoal bir devlet düzeni istemektedir. bu hareketin sanat anlayışını yeni yaşam duygusu ve doğa anlayışı belirleyecektir. deha devri sanatta özgürlük ve sanatçıda özgür dehayı arar. sanat kültür değil doğadır. bundan mütevellit yazarlar kişilerin doğasıyla ilgilenir. edebi ürünler çoşkulardan, duyguların harekete geçmesinden, tutkuların ve duyguların fırtınasından oluşmaktadır. böyle bir sanat icra edebilmek için eğitim önemli değildir. önemli olan deneyim görmüş yaşamdır, doğuştan dahiliktir. dahi olan yazar düşlem özgürlüğü ve yeteneği bulunan, eserini sezgisel verilere göre oluşturan kişidir.
burada irdelenen sanat anlayışı doğaldışılıklara karşı savaş verir. ulusal duyguların canlandırılmasını ön planda tutar. sturm und drang yazarları klopstock* ve lessing*in klassizmin yapaylığına ve kuralcılığına karşı başlattığı savaşı sürdürme yolunu izlemişlerdir. herder ve goethe bu akılcı biçime karşı iç biçim adında yeni bir biçim geliştirmiştir. gotik sanatı özgün alman sanatı olarak gören goethe bunu almanların hakiki ruh anlatımı olduğunu ve bir ihtiyaçtan doğduğunu savunur. gotik tarzda inşa edilen alman kilise ve katedralleri dış düzene sahip olmamakla birlikte organik bir bütünlük gösterir ve özgün karakteristik sanat eserleridir. karakteristik sanat gerçek ruh anlatısıdır ve hakiki sanat olarak değerlendirilir.
sturm und drang yazarları konu itibari ile aile içinde kardeş düşmanlığını ve baba oğul arasındaki trajik anlaşmazlıklara yer vermişlerdir. burjuva ve soylular arasında ki sınıf farklarını ve bunun burjuvanın aleyhine doğurduğu sonuçları eleştirisel olarak dile getirmiştir. eleştirilen bir başka konu ise geleneksel cinsel ahlak olmuştur.
her ne kadar 18-20 yıl civarında etkili olmuş olan bir dönem olsa da alman edebiyatının fransız klassizminden kurtulmasını ve almanların kendi karakterlerine uygun eserler ortaya çıkarmasını sağlamıştır. burjuva üstünlüğünden kurtulan sanat anlayışı ile alman edebiyatı daha evrensel alanda ererler vermeye başlamıştır.
*
devamını gör...
yabancı uyruklu biriyle evlenmek
evlilik iki insanın hayatlarını birlikte yaşamak için attıkları adımdır bunu kiminle yapacağınız sizi ilgilendirir. yabancı ya da tanıdık farketmez.
devamını gör...
doğa nasıl tepki veriyor
doğa üstü kapalı bir mesaj verir,cevap verir.
biz insanlar olarak dünyada en çok sorun yaratan varlıklarız.ancak bir şekilde doğa da tepkisini vermekte . çoğunu anlayamasak da bazen anlayıp da devam ettiğimiz de oluyor.
küresel ısınma, ozon tabakasına verdiğimiz zarardan dolayı dünyanın tepkisidir.
su savaşları /suyun yok oluşu, tasarruflu kullanmayıp çokça israf ettiğimiz suyun tepkisidir.
virüs ,cinayetler ,savaşlar,sistemin çöküşü ve daha bir çoğu doğanın bize gönderdiği habercilerdir.
doğanın kaldıracak gücü kalmadı, tükeniyor da...
kendisi bu durumdan çok da memnun değil.
" her şeyin çaresi vardır ancak ölümün çaresi yoktur doğa ölmeden hayat vermemiz gerekecek bu yüzden de belli fedakarlıklar yapmamız gerek"
aslında kendimiz için rahat olan bir şeyi sırf doğaya zarar verdiğinden dolayı kullanmamaya başlarsak bu bir fedakarlıktır.
doğanın da bu durum karşısında verdiği cevap net ve anlaşılır oluyor. "doğa sen ona bunu yaptın diye güzel bir ortam sunar" zaten biz de bunu istemiyor muyduk. doğa bizim bir parçamız ve onun yok oluşu demek bizim yok oluşumuz demek.
biz insanlar olarak dünyada en çok sorun yaratan varlıklarız.ancak bir şekilde doğa da tepkisini vermekte . çoğunu anlayamasak da bazen anlayıp da devam ettiğimiz de oluyor.
küresel ısınma, ozon tabakasına verdiğimiz zarardan dolayı dünyanın tepkisidir.
su savaşları /suyun yok oluşu, tasarruflu kullanmayıp çokça israf ettiğimiz suyun tepkisidir.
virüs ,cinayetler ,savaşlar,sistemin çöküşü ve daha bir çoğu doğanın bize gönderdiği habercilerdir.
doğanın kaldıracak gücü kalmadı, tükeniyor da...
kendisi bu durumdan çok da memnun değil.
" her şeyin çaresi vardır ancak ölümün çaresi yoktur doğa ölmeden hayat vermemiz gerekecek bu yüzden de belli fedakarlıklar yapmamız gerek"
aslında kendimiz için rahat olan bir şeyi sırf doğaya zarar verdiğinden dolayı kullanmamaya başlarsak bu bir fedakarlıktır.
doğanın da bu durum karşısında verdiği cevap net ve anlaşılır oluyor. "doğa sen ona bunu yaptın diye güzel bir ortam sunar" zaten biz de bunu istemiyor muyduk. doğa bizim bir parçamız ve onun yok oluşu demek bizim yok oluşumuz demek.
devamını gör...
kitap alıntıları
"ilişki aynı zamanda bir şeyleri birlikte yapmaktan mutluluk duymaktır. önemli olan yapılan iş değil yapılan şeyin birlikte yapılması ve o şey yapılırken bir bütün olabilmek. dolayısıyla olmak, yapmaktan önce gelir. ama artık insanlar içlerinden gelerek ve sorun yaratmadan birlikte çalışmaktan haz almaya pek yatkın değiller." engin geçtan- hayat.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının hissettikleri
yorgunluk ve stresin içinde küçük birkaç detay sayesinde mutluyum.
sabahtan beri tek bir imza için koşturup duruyorum. tam sırada beklerken 4 yıl önceki çocuk hastamı ve annesini gördüm. durumu iyi olmadığı için ve o dönem çok ayrı bir bağ kurduğumuz için hiç aklımdan çıkmamıştı. yürümeye başlamış, çok değişmiş ve hâlâ çok gülen bir çocuk.
onlar işini halledip gitti. sonra yine aynı sırada beklerken arkamdaki kadının kucağındaki küçük kız çocuğu saçlarımı sevmeye başladı. o an sıraya kaynak yapan teyzeleri, sosyal mesafenin hiçe sayılışını falan unuttum. maskenin altında aptal aptal gülerek kıpırdamadan durdum.
güzel, bugün güzel bir gün.
sabahtan beri tek bir imza için koşturup duruyorum. tam sırada beklerken 4 yıl önceki çocuk hastamı ve annesini gördüm. durumu iyi olmadığı için ve o dönem çok ayrı bir bağ kurduğumuz için hiç aklımdan çıkmamıştı. yürümeye başlamış, çok değişmiş ve hâlâ çok gülen bir çocuk.
onlar işini halledip gitti. sonra yine aynı sırada beklerken arkamdaki kadının kucağındaki küçük kız çocuğu saçlarımı sevmeye başladı. o an sıraya kaynak yapan teyzeleri, sosyal mesafenin hiçe sayılışını falan unuttum. maskenin altında aptal aptal gülerek kıpırdamadan durdum.
güzel, bugün güzel bir gün.
devamını gör...
sözlük yazarlarının beni sevmediği gerçeği
içime acılar dolduran gerçektir. sanki hep beraber top oynuyoruz da kimse bana atmıyor gibi... naptım ben size vicdansızlar *
devamını gör...
abuzer kömürcü
"bu iş ustadan çırağa geçer, malın iyisini ustalar yapar" repliğinin sahibi olan kurgusal karakter. kurtlar vadisi ilk 97'deki göze en çok çarpan yan rollerden biridir. usta oyuncu muhammed cangören tarafından canlandırılır. bir spin-off çekseler abuzer kömürcü üzerinden, izlenme rekoru kıracağı kesin gibidir.
devamını gör...
yazarların 100 sene sonrası için öngörüleri
yüz senede mi olur bin senede mi bilemiyorum ama zenginler izole bir yaşam sürmek isteyecektir. halihazırda böyle bir senaryo için onlarca film/dizi/belgesel/animasyon var. çünkü kötü bi olasılık değil.
yaklaşık 120 yıl önce ekonomi kanunları arasına girmiş pareto ilkesinin çürümeye yüz tuttuğu milenyum döneminde, zengin ve diğerlerini ayıran dilim %20lerden %10'a kadar düşmüş, çok değil on yıl içinde %5'e hatta %2ye kadar ineceği tahmin edilmektedir. diğer taraftan oto kontrole sahip robot programları da tıpkı transistörler gibi her yıl katlanarak ivmelenen grafikle artıyor. öte yandan; nüfusu "kontrol etme" veya "düşürme" çabalarının beyhuda olduğu da ortaya çıkıyor. zira gelişen teknoloji, insanı öldürmeye değil yaşatmaya yönelik bir teknoloji. üretim kapasitesi her zaman nüfusla doğru orantılı şekilde artıyor ve her gün, günlük ihtiyacın x3 katı gıda üretiliyor. 8 milyara yetecek olan bu gıdanın yarısını nüfusun %10'u tüketirken, kalan yarısını ise %80lik kısım tüketiyor. tüketiyor dediğime bakmayın, ihtiyacın 3 misli üretim olmasına rağmen gıdaya erişimi kolay olan bu %90lık dilim, gıdanın tamamını harcıyor(mideye ve çöpe atıyor) dolayısıyla her gün nüfusun %10'u, gıdaya erişemeden ölüyor. kafaların yanmasına gerek yok, hesap gayet basit. ihtiyacımızdan fazla üretip herkese dağıtamadan hiç ediyoruz hepsini. facia dimi? değil. açlıktan ölen %10 için herhangi bi çaba gösterilmiyor çünkü bu durum bildiğimiz tüm doğa yasalarıyla örtüşüyor. yani evrim sürecinin çalışmaya devam etmesi için birilerinin bu cangılda ölmesi şart. e peki o zaman, ver gazı ver virüsü veya şakkadanak patlat bi nükleer bombe, yetmedi bi tane daha patlat. nüfusü azalt. olmaz mı? olmaz. mevcut nüfus dağılımını bozma girişimi, arkasını göremediğimiz bi senaryo. ölecekleri kim belirleyecek ve nasıl eyleme geçilecek, dünyanın en akıllı veya en zengini de olsanız bu sorunun cevabını bulamıyorsunuz. ayrıca azalan nüfusun olup bitene nasıl bi reaksiyon vereceği de belirsiz. yani nüfusu azaltıp, daha dengeli daha sözümona muhteşem bi dünya planınız varsa muhtemelen çalışmayacaktır. kitlesel bir yokoluşa zemin hazırlamaktan başka bi işe yaramayacaktır. bu yüzden dur bugün afrika kıtasını yok edeyim, zaten orda zengin yok deyip, ertesi gün hindistan'ı haritadan yok edemiyorsunuz.
sevmesek de birbirimize muhtacız. nüfusu azaltmak yerine artırmak veya stabil tutmak şart. zira insan demek, işgücü demek. herhangi bir teknolojik yıkımda medeniyeti tekrar inşa etmek için muhtaç olduğumuz tek güç, insan gücü, insan aklı. kısaca şanslı addettiğimiz zengin kesim dışında kalan tüm insanlığa muhtacız. herkesi yedekte tutmak için yaşatmak zorundayız.
tüm bu veriler ışığında, fakirle bir arada yaşamak zorunda kalan soylu adamın işi çok zorlaşıyor. bir yandan açlıktan ağzı kokan toplumların isyan etmesini önleyecek, bi yandan onları sömürecek, bi yandan kendini uzaya ve bilime adayıp geleceği inşa edecek, bütün bunları yaparken de keyif sürmek isteyecek*. peki bu nasıl mümkün olabilir? muhtemelen araya perde koyarak. güç ekseni ülkelerin değil, bireylerin elinde olacak ve bireyler birbirleri ile bir arada yaşamak isteyecektir. dolayısıyla devlet anlayışı değişime uğrayacak, milliyetçilik çöp olacaktır.
olası dikey mimari yaşam


bu modelde insanlığın hammadde ve dayanıklılık sorunlarını çözdüğü varsayılıyor. nitekim bu sorunları aşmak zor değil. hatta sorun bile sayılmıyor şu an bunlar. bu senaryoda medeniyet üç sınıfa ayrılır. soylu, burjuva, işçi. aynı coğrafyada yaşayan birileri yerden evlerde, 50 60 70 150 katlı binalarda yaşayacak, birileri de bin, beşbin katlı, bulutların arasındaki gökdelenlerde yaşayacak. insan ömrü şimdikinden birkaç kat daha uzun olacakken, bu fırsattan sadece imkanı olanlar yararlanacak. aşağıda yaşayanlar yine 70-120 yıl yaşarken, yukarıdakiler birkaç asır yaşamanın keyfini sürebilir. bu durum mevcut vicdan öğretilerine aykırı değil. itirazı olanı sjw ilan edersin*, paran yoksa git çalış köpek herif deyip susturursun, sorunu çözersin. üst katlarda mı yaşamak istiyorsun? imkansız değil. ama imkansıza yakın şartlar aranacak. gökdelenin üst katlarında kahramanlık hikayeleri yazılacak, fedakarlık öykülerinin şahitleri teşhir edilecek ve aslında üst kattaki medeniyetin ne kadar ahlaklı, erdemli ve muhteşem olduğu empoze edilecek. aynı senaryo yatay mimari için de geçerli.


bu model daha basic, daha tasarruflu ve daha kolay inşa edilebilir olmasına karşın isyanlara daha müsait, empoze etmesi daha zor, haliyle tehlikeli bi izolasyon modeli. alt kesimi verimsiz topraklara gönderip, onları orada yalnız bırakma misyonudur. doğal seçilim sadece fakirler arasında çalışsın, diğerleri planetin daha verimli coğrafyalarında istediğini yapabilsin istenir. bu modelde asayiş yoktur. güçlü olanın hayatta kalacağı, akıllı olanın "karşı tarafa" geçebileceği bir imtihan süreci mevcut. asayiş yok, çünkü bu modelde alt sınıf insana zaten ihtiyacın yok. işgücüne ihtiyacın yok. her türlü ihtiyacını yapay zekaya teslim eden üst akıl modeli var.
zenginler için hayat çok zor. komşusu açken tok yatamaz. komşuyu doyurmak yerine komşudan izole bir hayat yaşamak isteyebilir. karşısında organize olamayan, haksızlıklarla mücadele etmeyi bilmeyen kesim olduğu sürece hikayeden galip gelen kesim zengin olacaktır.
not: görseller konuyla ilgili yapımlardan alınmış olup hepsi hayal ürünüdür. bu yazı da hayal gücü ürünüdür. zengini aşağılamaz, fakiri hor görmez veya tam tersini yapmaz.
yaklaşık 120 yıl önce ekonomi kanunları arasına girmiş pareto ilkesinin çürümeye yüz tuttuğu milenyum döneminde, zengin ve diğerlerini ayıran dilim %20lerden %10'a kadar düşmüş, çok değil on yıl içinde %5'e hatta %2ye kadar ineceği tahmin edilmektedir. diğer taraftan oto kontrole sahip robot programları da tıpkı transistörler gibi her yıl katlanarak ivmelenen grafikle artıyor. öte yandan; nüfusu "kontrol etme" veya "düşürme" çabalarının beyhuda olduğu da ortaya çıkıyor. zira gelişen teknoloji, insanı öldürmeye değil yaşatmaya yönelik bir teknoloji. üretim kapasitesi her zaman nüfusla doğru orantılı şekilde artıyor ve her gün, günlük ihtiyacın x3 katı gıda üretiliyor. 8 milyara yetecek olan bu gıdanın yarısını nüfusun %10'u tüketirken, kalan yarısını ise %80lik kısım tüketiyor. tüketiyor dediğime bakmayın, ihtiyacın 3 misli üretim olmasına rağmen gıdaya erişimi kolay olan bu %90lık dilim, gıdanın tamamını harcıyor(mideye ve çöpe atıyor) dolayısıyla her gün nüfusun %10'u, gıdaya erişemeden ölüyor. kafaların yanmasına gerek yok, hesap gayet basit. ihtiyacımızdan fazla üretip herkese dağıtamadan hiç ediyoruz hepsini. facia dimi? değil. açlıktan ölen %10 için herhangi bi çaba gösterilmiyor çünkü bu durum bildiğimiz tüm doğa yasalarıyla örtüşüyor. yani evrim sürecinin çalışmaya devam etmesi için birilerinin bu cangılda ölmesi şart. e peki o zaman, ver gazı ver virüsü veya şakkadanak patlat bi nükleer bombe, yetmedi bi tane daha patlat. nüfusü azalt. olmaz mı? olmaz. mevcut nüfus dağılımını bozma girişimi, arkasını göremediğimiz bi senaryo. ölecekleri kim belirleyecek ve nasıl eyleme geçilecek, dünyanın en akıllı veya en zengini de olsanız bu sorunun cevabını bulamıyorsunuz. ayrıca azalan nüfusun olup bitene nasıl bi reaksiyon vereceği de belirsiz. yani nüfusu azaltıp, daha dengeli daha sözümona muhteşem bi dünya planınız varsa muhtemelen çalışmayacaktır. kitlesel bir yokoluşa zemin hazırlamaktan başka bi işe yaramayacaktır. bu yüzden dur bugün afrika kıtasını yok edeyim, zaten orda zengin yok deyip, ertesi gün hindistan'ı haritadan yok edemiyorsunuz.
sevmesek de birbirimize muhtacız. nüfusu azaltmak yerine artırmak veya stabil tutmak şart. zira insan demek, işgücü demek. herhangi bir teknolojik yıkımda medeniyeti tekrar inşa etmek için muhtaç olduğumuz tek güç, insan gücü, insan aklı. kısaca şanslı addettiğimiz zengin kesim dışında kalan tüm insanlığa muhtacız. herkesi yedekte tutmak için yaşatmak zorundayız.
tüm bu veriler ışığında, fakirle bir arada yaşamak zorunda kalan soylu adamın işi çok zorlaşıyor. bir yandan açlıktan ağzı kokan toplumların isyan etmesini önleyecek, bi yandan onları sömürecek, bi yandan kendini uzaya ve bilime adayıp geleceği inşa edecek, bütün bunları yaparken de keyif sürmek isteyecek*. peki bu nasıl mümkün olabilir? muhtemelen araya perde koyarak. güç ekseni ülkelerin değil, bireylerin elinde olacak ve bireyler birbirleri ile bir arada yaşamak isteyecektir. dolayısıyla devlet anlayışı değişime uğrayacak, milliyetçilik çöp olacaktır.
olası dikey mimari yaşam


bu modelde insanlığın hammadde ve dayanıklılık sorunlarını çözdüğü varsayılıyor. nitekim bu sorunları aşmak zor değil. hatta sorun bile sayılmıyor şu an bunlar. bu senaryoda medeniyet üç sınıfa ayrılır. soylu, burjuva, işçi. aynı coğrafyada yaşayan birileri yerden evlerde, 50 60 70 150 katlı binalarda yaşayacak, birileri de bin, beşbin katlı, bulutların arasındaki gökdelenlerde yaşayacak. insan ömrü şimdikinden birkaç kat daha uzun olacakken, bu fırsattan sadece imkanı olanlar yararlanacak. aşağıda yaşayanlar yine 70-120 yıl yaşarken, yukarıdakiler birkaç asır yaşamanın keyfini sürebilir. bu durum mevcut vicdan öğretilerine aykırı değil. itirazı olanı sjw ilan edersin*, paran yoksa git çalış köpek herif deyip susturursun, sorunu çözersin. üst katlarda mı yaşamak istiyorsun? imkansız değil. ama imkansıza yakın şartlar aranacak. gökdelenin üst katlarında kahramanlık hikayeleri yazılacak, fedakarlık öykülerinin şahitleri teşhir edilecek ve aslında üst kattaki medeniyetin ne kadar ahlaklı, erdemli ve muhteşem olduğu empoze edilecek. aynı senaryo yatay mimari için de geçerli.


bu model daha basic, daha tasarruflu ve daha kolay inşa edilebilir olmasına karşın isyanlara daha müsait, empoze etmesi daha zor, haliyle tehlikeli bi izolasyon modeli. alt kesimi verimsiz topraklara gönderip, onları orada yalnız bırakma misyonudur. doğal seçilim sadece fakirler arasında çalışsın, diğerleri planetin daha verimli coğrafyalarında istediğini yapabilsin istenir. bu modelde asayiş yoktur. güçlü olanın hayatta kalacağı, akıllı olanın "karşı tarafa" geçebileceği bir imtihan süreci mevcut. asayiş yok, çünkü bu modelde alt sınıf insana zaten ihtiyacın yok. işgücüne ihtiyacın yok. her türlü ihtiyacını yapay zekaya teslim eden üst akıl modeli var.
zenginler için hayat çok zor. komşusu açken tok yatamaz. komşuyu doyurmak yerine komşudan izole bir hayat yaşamak isteyebilir. karşısında organize olamayan, haksızlıklarla mücadele etmeyi bilmeyen kesim olduğu sürece hikayeden galip gelen kesim zengin olacaktır.
not: görseller konuyla ilgili yapımlardan alınmış olup hepsi hayal ürünüdür. bu yazı da hayal gücü ürünüdür. zengini aşağılamaz, fakiri hor görmez veya tam tersini yapmaz.
devamını gör...
sana dair
kumdan kaleler'in (bkz: denize dogru) albümündeki, garip şarkısı. evet garip. neden? ben de bilmiyorum. bu şarkıyı dinlerken bir garip hissediyorum.
~~yaşam kadar gerçek
yaşamak gibi sahte
öyle çok şey var ki
yaralayan insanı
bir yürek çarpıntısı
onu her gördüğünde
öyle çok şey var ki bak
sana dair
yanlış aşklar yaşadık
yanlış köprülerde
yanlış gemiler yakıp
aldırmadan
iki damla su çaldık
zamanın pençesinden
aldırmadan, aldırmadan
mucize gerek bize
gidecek bir başka düş
bir düş ki korkmamış
zamanın karşısında
ve bir çağ gerek bize
ve bir çağ bundan özgür
öyle çok şey var ki bak
sana dair
sonra kuşlar gitti
anladım dünya yorgun
sen yorgun, tortusu kalmış
eski bir korkunun
görmedin, duymadın
demedin bunlar kötü
biz var mıydık?
aşk var mıydı?
bu ne senden ilk kaçışım
ne de ilk düşüşün yüreğime
ne bu serden son geçişim
ne de son küsüşüm kaderime~~
open.spotify.com/track/1nnk...
~~yaşam kadar gerçek
yaşamak gibi sahte
öyle çok şey var ki
yaralayan insanı
bir yürek çarpıntısı
onu her gördüğünde
öyle çok şey var ki bak
sana dair
yanlış aşklar yaşadık
yanlış köprülerde
yanlış gemiler yakıp
aldırmadan
iki damla su çaldık
zamanın pençesinden
aldırmadan, aldırmadan
mucize gerek bize
gidecek bir başka düş
bir düş ki korkmamış
zamanın karşısında
ve bir çağ gerek bize
ve bir çağ bundan özgür
öyle çok şey var ki bak
sana dair
sonra kuşlar gitti
anladım dünya yorgun
sen yorgun, tortusu kalmış
eski bir korkunun
görmedin, duymadın
demedin bunlar kötü
biz var mıydık?
aşk var mıydı?
bu ne senden ilk kaçışım
ne de ilk düşüşün yüreğime
ne bu serden son geçişim
ne de son küsüşüm kaderime~~
open.spotify.com/track/1nnk...
devamını gör...
chivas regal etkisi
ürün kalitesini, içeriğini değiştirmeden fiyatını arttırmanın sonucunda satışlarının artması durumuna denir.
devamını gör...
my name is earl
ilk izlediğim yabancı dizi olmakla beraber emmy ödülü sahibi amerikan yapımı komedi tarzı dizidir. başrolde earl karakteri yer almaktadır. earl hayatını bir araba kazasından sonra karma felsefesine göre düzenleyip bir liste oluşturur ve listedeki kişilerin kendisini affetmesini sağlamaya çalışır. tabi başına gelmeyen kalmaz. aynı benim gibi.
edit: dizi final yapamadan 'to be continued...' ifadesiyle bitmiştir.
edit: dizi final yapamadan 'to be continued...' ifadesiyle bitmiştir.
devamını gör...
uzun yaşamanın sırrı
köy ortamında yaşayıp doğal beslenmek.
en önemlisi kafaya takmamak,umursuz olmak.
en önemlisi kafaya takmamak,umursuz olmak.
devamını gör...
hiç sevgilisi olmamış erkek
27 yaşıma kadar hiç sevgilim olmadı. tabii ki hayatıma giren kadınlar oldu ama büsbütün bir sevgili mi hayır olmadı. nedenine gelirsek; yeterince cesur değildim. aslında ağzım iyi laf yapar, fena da adam sayılmam hani tipime bakınca ama dedim ya cesur değildim. ne birini sevebileceğimi düşündüm sahiden ne de gerçekten birine ait olabileceğim fikrini benimseyebildim. sonra 27 yaşımda bir gece. bir mesaj geldi telefonuma. sonra bir mesaj daha bir mesaj daha derken. harfler ses oldu, sesler suret. bir kadın girdi hayatıma paldır küldür. tanrı'm ne görkemli bir sevmek.
27 yaşımda sevgilim oldu ilk defa. çocuklar gibi şendim. adımlamayı yeni öğrenen bebeler gibi düşe kalka seviyordum işte. ve filmin sonu paldır küldür geldiği gibi paldır küldür gitti hayatımdan. 27 yaşımda ilk defa sevgilim oldu. 30 yaşında ilk defa terk edildim....
aldırmamak gerek hayat bu;
hiç sevgilisi olmamış bir adam olmaktan çıkıp;
hiç sevgilisi olmamayı dilen bir adam haline geliyorsunuz işte!
27 yaşımda sevgilim oldu ilk defa. çocuklar gibi şendim. adımlamayı yeni öğrenen bebeler gibi düşe kalka seviyordum işte. ve filmin sonu paldır küldür geldiği gibi paldır küldür gitti hayatımdan. 27 yaşımda ilk defa sevgilim oldu. 30 yaşında ilk defa terk edildim....
aldırmamak gerek hayat bu;
hiç sevgilisi olmamış bir adam olmaktan çıkıp;
hiç sevgilisi olmamayı dilen bir adam haline geliyorsunuz işte!
devamını gör...


