dangal
filmi yeni bitirmiş biri olarak izlediğim toplumsal bir mesaj veren harika bir aamir khan filmidir.
--! spoiler !--
yarın ki maça çik sadece hatırlanacak şekilde mücadele et gümüş madalya kazanirsan er ya da geç unutulursun eğer kazanırsan bir çok kişiye ilham kaynağı olursun.
--! spoiler !--
--! spoiler !--
yarın ki maça çik sadece hatırlanacak şekilde mücadele et gümüş madalya kazanirsan er ya da geç unutulursun eğer kazanırsan bir çok kişiye ilham kaynağı olursun.
--! spoiler !--
devamını gör...
40
şimdilik yaşımdır.
devamını gör...
öpesin diye elini ağzınıza sokmaya çalışan akraba
herkesin elini öpmediğim ve elini öptüğüm kişilerin de böyle bir şey yapmayacağını bildiğim için hiç yaşamadığım durumdur.
devamını gör...
model şarkılarında geçen en güzel sözler
işte bir kez daha
durup karşında
belki de son defa
soruyorum sana
bitti mi hikayemiz?
bu ne biçim son böyle
değmez miydi sevgimiz
savaşıp direnmeye?
durup karşında
belki de son defa
soruyorum sana
bitti mi hikayemiz?
bu ne biçim son böyle
değmez miydi sevgimiz
savaşıp direnmeye?
devamını gör...
kitap ayracına para vermeyip parayı kitap ayracı olarak kullanmak
nedense bana çok mantıklı gelen durum. bazen çok saçma şeylere para veriyoruz. mesela ütü masası gibi. evde her yer ütü masası zaten
edit. burada kastım zenginlik değil, işlevselliktir. parayı yakarsan tekrar para işlevini kullanamazsın ancak kitap ayracı olarak kullanırsan işin bitince tekrar para olarak kullanılabilir.
edit. burada kastım zenginlik değil, işlevselliktir. parayı yakarsan tekrar para işlevini kullanamazsın ancak kitap ayracı olarak kullanırsan işin bitince tekrar para olarak kullanılabilir.
devamını gör...
normal sözlük’ün büyümesi için yapılması gerekenler
beni büyütün
ağlatmayın
sahte düşlerle
oyalamayın..
herkesten bir parça olmalı bir yarısı akıllı bir yarısı deli olanlar,dört yanı akıllı bir yanı deli olanlar,herkes akıllıyken deli olanlar..azıcık delilik lazım buraya..
tıpkı eurovision'daki gibi oldu bir ben anladım sözleri ama müziği epey iyiydi..
ağlatmayın
sahte düşlerle
oyalamayın..
herkesten bir parça olmalı bir yarısı akıllı bir yarısı deli olanlar,dört yanı akıllı bir yanı deli olanlar,herkes akıllıyken deli olanlar..azıcık delilik lazım buraya..
tıpkı eurovision'daki gibi oldu bir ben anladım sözleri ama müziği epey iyiydi..
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının hissettikleri
dingilin biri hayatımın 1 saatini çaldı, sinirliyim. puh!
ona laf anlatmaya çalışıp, saçmalıklarını dinleyeceğime hamamböceklerine istiklal marşı öğretirdim, daha verimli geçerdi zamanım.
ona laf anlatmaya çalışıp, saçmalıklarını dinleyeceğime hamamböceklerine istiklal marşı öğretirdim, daha verimli geçerdi zamanım.
devamını gör...
canıma bir merhaba sundu ezelden çeşm-i yar
"canıma bir merhaba sundu ezelden çeşm-i yar, öyle mest oldum ki gayrın merhabasın bilmedim.” (ahmed paşa)
ezel gününde sevgilinin gözü bana bir merhaba lûtfetti. o gün bugündür, o bakışın mestliğiyle başka birinin merhabasını hiç tanımadım.
beytin mecaz anlamı: eski bir zamanda bir güzel göz ucuyla bana bir işaret etti,
sanki o güzeller güzeli gözleriyle bana merhaba dedi.
ben halen o sevgilinin merhabasının sarhoşluğunu yaşamaktayım.
o günden bugüne başkasının bakışına, iltifatına hiç cevap vermedim.
çünkü buna ihtiyaç hissetmedim. onun merhabası ile her daim mutlu oldum.
beytin gerçek anlamında ise : ahmet paşa elest bezminde (ruhların yaratıldıktan sonra bir araya geldikleri yer) ruhunun allah teala’ya âşık olduğunu, insan olarak yaratılmasından sonra dünyadan hiçbir şeye karşı iltifat etmediğini, dünyevi güzellerin ve güzelliklerin cazibesine kapılmadığını anlatmaktadır.
ezel gününde sevgilinin gözü bana bir merhaba lûtfetti. o gün bugündür, o bakışın mestliğiyle başka birinin merhabasını hiç tanımadım.
beytin mecaz anlamı: eski bir zamanda bir güzel göz ucuyla bana bir işaret etti,
sanki o güzeller güzeli gözleriyle bana merhaba dedi.
ben halen o sevgilinin merhabasının sarhoşluğunu yaşamaktayım.
o günden bugüne başkasının bakışına, iltifatına hiç cevap vermedim.
çünkü buna ihtiyaç hissetmedim. onun merhabası ile her daim mutlu oldum.
beytin gerçek anlamında ise : ahmet paşa elest bezminde (ruhların yaratıldıktan sonra bir araya geldikleri yer) ruhunun allah teala’ya âşık olduğunu, insan olarak yaratılmasından sonra dünyadan hiçbir şeye karşı iltifat etmediğini, dünyevi güzellerin ve güzelliklerin cazibesine kapılmadığını anlatmaktadır.
devamını gör...
az bilinen görgü kuralları
karşınızdaki insan, sizden 3 - 5 yaş büyük ve bekar ise "abi" "abla" denmez.
devamını gör...
fantastik edebiyat
kaçış edebiyatı diye burun kıvıranlara en güzel cevabı,fantastik edebiyatın babası olan tolkien vermiştir: "kendini hapiste bulduğunda dışarı, evine gitmeye çalışan biri neden hor görülüyor? ya da kaçamıyorsa, hapishane duvarları ve gardiyanlar dışında bir şeylerden konuşmasın mı?"
kaçış edebiyatını sevmeyenler hapishanenin gardiyanlarıdır şeklinde tolkien'e atfedilen lafın aslıdır aynı zamanda.
kaçış edebiyatını sevmeyenler hapishanenin gardiyanlarıdır şeklinde tolkien'e atfedilen lafın aslıdır aynı zamanda.
devamını gör...
sappho
uçuşan sözlerle şarkıma başlarım ben..
m.ö.637-557 yılları arasında yaşayan sappho, antik yunan kadın şair. günümüze kadar ulaşan dizelerinin bir kısmı tahrip edilmiş bir kilisede tesadüfen bulunmuş, bir kısmı ise 1951 yılında bir papirüs yaprağında bulunmuştur.
antik batı'nın en önemli kadın şairi olarak kabul edilir. yazdığı şiirler melos (şiirsel şarkı) akımı içinde kabul edilir. içten, özgür ve açık bir dille yazmıştır şiirlerini.
hakkında bilinen diğer bir gerçeklik te şiir okulu kurduğudur. bu okuldaki öğrencilerin tümünü kızlar oluşturur. şiirlerinde de isimlerine rastlanır: anaktoria, gyrinna, attis... bu okulda şiirin dışında dans ve müzik de öğretiliyordu. sappho hakkında ki eşcinsellik dedikodularının kaynağını bu okul oluşturur.
din ve sanat derslerinin yanında sappho, burada okuduğu şiirlerle genç kızların sanatsal eğitimine de katkıda bulunuyordu.
sappho'nun kırklı yaşlarında kendisinden çok daha genç bir erkeğe aşık olduğu ve bu aşk nedeniyle kendisini levkades uçurumundan aşağı atarak intihar ettiği anlatılır.
evli ve bir kız çocuk sahibi olmasına rağmen kadınlara duyduğu ilgi cinsellikten ibaret değildi şiirlerinden okuduğum kadarıyla. duygusal bir yoğunlukla ve hiç çekinmeden yazmış kalbinin şarkılarını sappho. ve şarkıları yüzyılları aşıp hala şiiri duyanların kulaklarına fısıldamakta.
denizcilerdir, diyor, yeryüzünde
göze en güzel görünen şey; bense
kişi kimi seviyorsa, diyorum odur
en güzel.
bugün de aynı değil mi? gönül kimi severse o'dur güzel olan.
m.ö.637-557 yılları arasında yaşayan sappho, antik yunan kadın şair. günümüze kadar ulaşan dizelerinin bir kısmı tahrip edilmiş bir kilisede tesadüfen bulunmuş, bir kısmı ise 1951 yılında bir papirüs yaprağında bulunmuştur.
antik batı'nın en önemli kadın şairi olarak kabul edilir. yazdığı şiirler melos (şiirsel şarkı) akımı içinde kabul edilir. içten, özgür ve açık bir dille yazmıştır şiirlerini.
hakkında bilinen diğer bir gerçeklik te şiir okulu kurduğudur. bu okuldaki öğrencilerin tümünü kızlar oluşturur. şiirlerinde de isimlerine rastlanır: anaktoria, gyrinna, attis... bu okulda şiirin dışında dans ve müzik de öğretiliyordu. sappho hakkında ki eşcinsellik dedikodularının kaynağını bu okul oluşturur.
din ve sanat derslerinin yanında sappho, burada okuduğu şiirlerle genç kızların sanatsal eğitimine de katkıda bulunuyordu.
sappho'nun kırklı yaşlarında kendisinden çok daha genç bir erkeğe aşık olduğu ve bu aşk nedeniyle kendisini levkades uçurumundan aşağı atarak intihar ettiği anlatılır.
evli ve bir kız çocuk sahibi olmasına rağmen kadınlara duyduğu ilgi cinsellikten ibaret değildi şiirlerinden okuduğum kadarıyla. duygusal bir yoğunlukla ve hiç çekinmeden yazmış kalbinin şarkılarını sappho. ve şarkıları yüzyılları aşıp hala şiiri duyanların kulaklarına fısıldamakta.
denizcilerdir, diyor, yeryüzünde
göze en güzel görünen şey; bense
kişi kimi seviyorsa, diyorum odur
en güzel.
bugün de aynı değil mi? gönül kimi severse o'dur güzel olan.
devamını gör...
tedavisi olmayan türk hastalıkları
yeni anneleri darlamak... "bak o çocuk öyle üşür, onu giydir", "terlemiştir o, sırta bez koy", "sen şimdi anlamazsın, bilmezsin, bu çocuk aç kalmış, her halinden belli", "iyi bakamıyorsun herhalde, yaşıtlarına göre küçük kalmış", "çalışırken çocukla fazla ilgilenemedin tabii ondan dolayı çocuklar hastalandı" vs. vs. yazarken bile ruhum daraldı, bir de bunları işitirken siz beni görecektiniz...
devamını gör...
doğru söylüyor dedirten şarkı sözleri
/ bi' izmir'liye vuruldum
tanısanız anlarsınız
"kapandı mevzu" desem
kuyruklu yalan olur
anlatsam ağlarsınız /
* *
tanısanız anlarsınız
"kapandı mevzu" desem
kuyruklu yalan olur
anlatsam ağlarsınız /
* *
devamını gör...
dönence
"simsiyah gecenin koynundayım yapayalnız
uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor "
cümlenin asaletine bakınız. barış manço harikalığı diye bir şey var.
uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor "
cümlenin asaletine bakınız. barış manço harikalığı diye bir şey var.
devamını gör...
olmak istenen cansız varlık
tropikal bölgede okyanusa bakan bir ada evi.
devamını gör...
bir şehir bir kütüphane
sizleri bir dönem çok sık gittiğim bir yere götüreyim. ben konuyu biraz farklı anlatayım çünkü konu bir kütüphaneden fazlasıdır. az bilgili bol görselli bir yazı olsun istedim. hadi başlayalım.
avusturya ulusal kütüphanesi viyana’nın merkezinde yeşillikler içerisinde müthiş bir tarihi yapıdır. hemen karşısında ulusal parlamento vardır. ama ne meclis yanında ne karşısında, gerisinde ötesinde tek bir polis veya güvenlik göremezsiniz. meclis halka açıktır. markete girer gibi girin, oturumları izleyin. ama halkın ilgisi meclise değil, ülke genelinde kütüphaneleredir.
biz konuya dönelim. bir görsel koyalım ve anlatalım. nedir farklı konular?

bu tarihi binanın yapımı 1360’lardır. sizlere içeriyide göstereceğim ama dışarıda önemli bir nokta var orayı açalım. hani şu bizim ünlü “balkon konuşması” vardır ya. ha işte bu kütüphanenin giriş kapısı üzerinde bir balkon veya teras denilecek bir alan var. fotoğrafta görülüyor. bakalım kim burada halka “balkon konuşması” yapmış?

adolf hitler bir avusturyalıdır. 1938 yılında viyana’ya gelir. bu alanda onu bekleyen onbinlerce insana seslenmek için o balkona çıkar ve şöyle der “ nasyonel sosyalist partisi adına ve almanya’nın führer’i olarak sizlere, avusturyayı ilhak ettiğimizi büyük bir mutlulukla duyuruyorum.” herif kendi ülkesini işgal ettiğini bu kütüphane balkonundan duyurdu. bu işgala karşı avrupa sessiz kaldı ve kısa bir süre sonra ikinci dünya savaşı başladı. bu meydana ne zaman geldiysem, hep o balkona bakmışımdır. balkon konuşması deyip geçmemek lazım.
içeri girelim mi?
bırakın kitapları şimdi. siz atmosfere bakın. barok mimari yapısıyla bana göre eşsiz bir yapıdır. açalım kapıyı girelim içeri.


kütüphanenin kitap sayısına resmi web sayfasından baktım. çünkü sayı durmadan artıyor. 7.5 milyon kitap varmış. ancak kitaplardan daha önemli kolleksiyonlar vardır. prens eugen’nin 15 bin kitaplık bir kolleksiyonu vardır ki, her biri bir tarihi eserdir. kim bu çoko prens demeyin. ikinci viyana kuşatmasında, osmanlıyı perişan eden genaraldir. o kadar büyük bir başarı sağlar ki osmanlıya karşı, kral bir şato hediye eder. bugün müze olarak gezilen saray ; belvedere sarayıdır. prens eugen’nin hayatı çok ilginçtir başlı başına bir yazı ister. yazarım herhalde, galiba, zannumca.

kütüphanenin müzik kolleksiyonlarında, ünlü bestekarların orjinal el yazması nota dökümleri vardır. yine kütüphanede sigmund freud, stefan zweig, franz kafka, hermann hesse, gustav klimt, ludwig wittgenstein gibi ünlülerin not defterleri, günlükleri gibi eserler kütüphanenin müze kısmında sergilenir.
kütüphane içerisinde belli akşamlar müzik dinletisi de yapılır. içeriyi gezenler piano ve keman sesleri içerisinde bu büyülü atmosferi tıka basa, doya doya, yumuş yumuş, nerdeyim ulen ben diye diye...

benimle evlenir misin?
sanırım dünyada başka bir kütüphane yoktur ki, içinde düğün yapılsın. olur mu ulen öyle şey demeyin. oluyor. kütüphane içerisinde bir salon çok amaçlı olarak kullanılıyor. burada bir düğün yapmak veya bir toplantı yemeği, kutlama yapmak mümkün. sadece biraz tuzlu, biberli, isotlu. ama böyle bir yapı içerisinde “ankara oyun havaları” ile kolları iki yana açmak değişik bir deneyim olabilir. kütüphane ve müze saat 18:00 e kadar açıktır. düğün ve takı olayı ise saat 20:00’den itibaren başlar.

efendim olurda yolunuz viyana’ya düşerse, bu kütüphaneyi görün. dedim ya olay bir kütüphaneden fazlasıdır.

avusturya ulusal kütüphanesi viyana’nın merkezinde yeşillikler içerisinde müthiş bir tarihi yapıdır. hemen karşısında ulusal parlamento vardır. ama ne meclis yanında ne karşısında, gerisinde ötesinde tek bir polis veya güvenlik göremezsiniz. meclis halka açıktır. markete girer gibi girin, oturumları izleyin. ama halkın ilgisi meclise değil, ülke genelinde kütüphaneleredir.
biz konuya dönelim. bir görsel koyalım ve anlatalım. nedir farklı konular?

bu tarihi binanın yapımı 1360’lardır. sizlere içeriyide göstereceğim ama dışarıda önemli bir nokta var orayı açalım. hani şu bizim ünlü “balkon konuşması” vardır ya. ha işte bu kütüphanenin giriş kapısı üzerinde bir balkon veya teras denilecek bir alan var. fotoğrafta görülüyor. bakalım kim burada halka “balkon konuşması” yapmış?

adolf hitler bir avusturyalıdır. 1938 yılında viyana’ya gelir. bu alanda onu bekleyen onbinlerce insana seslenmek için o balkona çıkar ve şöyle der “ nasyonel sosyalist partisi adına ve almanya’nın führer’i olarak sizlere, avusturyayı ilhak ettiğimizi büyük bir mutlulukla duyuruyorum.” herif kendi ülkesini işgal ettiğini bu kütüphane balkonundan duyurdu. bu işgala karşı avrupa sessiz kaldı ve kısa bir süre sonra ikinci dünya savaşı başladı. bu meydana ne zaman geldiysem, hep o balkona bakmışımdır. balkon konuşması deyip geçmemek lazım.
içeri girelim mi?
bırakın kitapları şimdi. siz atmosfere bakın. barok mimari yapısıyla bana göre eşsiz bir yapıdır. açalım kapıyı girelim içeri.


kütüphanenin kitap sayısına resmi web sayfasından baktım. çünkü sayı durmadan artıyor. 7.5 milyon kitap varmış. ancak kitaplardan daha önemli kolleksiyonlar vardır. prens eugen’nin 15 bin kitaplık bir kolleksiyonu vardır ki, her biri bir tarihi eserdir. kim bu çoko prens demeyin. ikinci viyana kuşatmasında, osmanlıyı perişan eden genaraldir. o kadar büyük bir başarı sağlar ki osmanlıya karşı, kral bir şato hediye eder. bugün müze olarak gezilen saray ; belvedere sarayıdır. prens eugen’nin hayatı çok ilginçtir başlı başına bir yazı ister. yazarım herhalde, galiba, zannumca.

kütüphanenin müzik kolleksiyonlarında, ünlü bestekarların orjinal el yazması nota dökümleri vardır. yine kütüphanede sigmund freud, stefan zweig, franz kafka, hermann hesse, gustav klimt, ludwig wittgenstein gibi ünlülerin not defterleri, günlükleri gibi eserler kütüphanenin müze kısmında sergilenir.
kütüphane içerisinde belli akşamlar müzik dinletisi de yapılır. içeriyi gezenler piano ve keman sesleri içerisinde bu büyülü atmosferi tıka basa, doya doya, yumuş yumuş, nerdeyim ulen ben diye diye...

benimle evlenir misin?
sanırım dünyada başka bir kütüphane yoktur ki, içinde düğün yapılsın. olur mu ulen öyle şey demeyin. oluyor. kütüphane içerisinde bir salon çok amaçlı olarak kullanılıyor. burada bir düğün yapmak veya bir toplantı yemeği, kutlama yapmak mümkün. sadece biraz tuzlu, biberli, isotlu. ama böyle bir yapı içerisinde “ankara oyun havaları” ile kolları iki yana açmak değişik bir deneyim olabilir. kütüphane ve müze saat 18:00 e kadar açıktır. düğün ve takı olayı ise saat 20:00’den itibaren başlar.

efendim olurda yolunuz viyana’ya düşerse, bu kütüphaneyi görün. dedim ya olay bir kütüphaneden fazlasıdır.

devamını gör...
ölünce sevemezsem seni
bir karacaoğlan şiiridir. aynı zamanda ayna grubu bu şiirden güzel bir şarkı çıkarmıştır.
"ölünce sevemezsem seni" çok saçma söz değil mi la? diyenleri duyuyorum. bildiğim kadar bu sözü açıklayacağım.
cümlede kafa karıştıran yapı 'ölünce' sözcüğünde bulunmaktadır. bilindiği üzere -ınca, -ince zarf-fiil eki eylemi yaptıktan sonraki zamanı belirtir. tabii bu günümüzde öyledir. örneğin; 'eve varınca ara beni'. buradaki örnekte de görüldüğü üzere -ınca zarf fiil eki, eylem tamamlandıktan sonrasını karşılıyor. 'eve vardıktan sonra' desek de çok fazla anlam kaybına uğramamakla beraber hemen hemen aynı anlama gelmektedir.
dil, canlı bir varlıktır der bilim insanları. uzun zamanların ardında sözcükler, ekler gelişip değişebilir, hatta yok olabilirler. buradaki durum da bundan ibarettir. -ınca, -ince zarf fiil eki çok önceleri şimdiki anlamda değil, 'eylemin yapılacağı zamana kadar' gibi bir anlam taşıyordu. karacaoğlan'ın yaşadığı dönemde şimdiki türkiye türkçesi kullanılıyor olsaydı, karacaoğlan bu cümleyi 'ölünceye kadar sevemezsem seni' ya da 'ölene dek sevemezsem seni' şekillerinde yazabilirdi.
"ölünce sevemezsem seni" çok saçma söz değil mi la? diyenleri duyuyorum. bildiğim kadar bu sözü açıklayacağım.
cümlede kafa karıştıran yapı 'ölünce' sözcüğünde bulunmaktadır. bilindiği üzere -ınca, -ince zarf-fiil eki eylemi yaptıktan sonraki zamanı belirtir. tabii bu günümüzde öyledir. örneğin; 'eve varınca ara beni'. buradaki örnekte de görüldüğü üzere -ınca zarf fiil eki, eylem tamamlandıktan sonrasını karşılıyor. 'eve vardıktan sonra' desek de çok fazla anlam kaybına uğramamakla beraber hemen hemen aynı anlama gelmektedir.
dil, canlı bir varlıktır der bilim insanları. uzun zamanların ardında sözcükler, ekler gelişip değişebilir, hatta yok olabilirler. buradaki durum da bundan ibarettir. -ınca, -ince zarf fiil eki çok önceleri şimdiki anlamda değil, 'eylemin yapılacağı zamana kadar' gibi bir anlam taşıyordu. karacaoğlan'ın yaşadığı dönemde şimdiki türkiye türkçesi kullanılıyor olsaydı, karacaoğlan bu cümleyi 'ölünceye kadar sevemezsem seni' ya da 'ölene dek sevemezsem seni' şekillerinde yazabilirdi.
devamını gör...
yediğinin içtiğinin fotoğrafını çekip paylaşan insanlar
karşı çıkmadığım, zaman zaman da savunduğum hede. sebebi aslında basit, yemek fotoğrafı paylaşmanın görgüsüzlüğü hep "o yemeği yiyemeyen, aç insana kendisini kötü hissettirmeme" hassasiyetinden kaynaklanıyor. toplumda herkesin her yemeğe ulaşamıyor olduğu gerçeğini bu gerçeği olabildiğince gizleyerek, özünde aç ve yoksun olanın aslında o kadar aç yoksun olmadığına ikna çabası.
aç ve yoksun kişi mahrum kaldığı güzellikleri görmediğinden aslında konumunun ne kadar yoksun, sosyal hiyerarşide ne kadar geride olduğunun farkında olmuyor. çünkü etrafındaki herkes "abi biz de bi'şey yemiyoruz zaten merak etme" modunda stealth olarak takılıyor. gördüğü kadarı da onun bu eşitsizliğe sesini çıkarması için yeterli olmuyor, aç ve yoksulluğun sona ermesine de yaramıyor.
tam tersine herkes yemek fotoğrafı paylaşsa, herkesin sahip olduğu imkanlar herkes tarafından bilinse, hatta bunu yapmaya zorunlu olsalar, bunlardan mahrum olan insanların tepesi atar. "yeter lan yediğiniz içtiğiniz, hep güzel şeyler size niye bize yok? bizim suçumuz ne!?" diye sokaklara dökülürler.
biz bugüne kadar ''erdem ve ahlak'' kisvesi altında hep aslında göreceli olarak ayrıcalıklı kesime en az sıkıntı çıkaracak olan konforlu bir düzeneği sürdürüyoruz. anayasanda "sosyal devlet" diye geçiyorsun ama "aman ona toplumun ne kadar alt tabakasında olduğunu çok hissettirme" diyorsun. aman abi tadımız kaçmasın. sen yine portakallı pekin ördeğini ye ama bunu yaparken aç adama sistemin onu nasıl görmezden geldiğini hissettirme.
devlet burada bu temel eşitsizliği oluşturan ekonomik ve siyasi stratejilerin sahibi olarak sorumluluğu üstünden atmak için yine toplumu üstünüze sürecektir: "yemeğinin fotoğrafını paylaşıyorsan yemeğini de paylaş, iki fakiri de sen doyur" diyecektir. kendisi demez de topluma bunu dedirtir. oysa sen zaten o hesabı ödemek için harcadığın gelirinden de, üstüne hesabın kdv'sinden de sürekli olarak devletin topluca tutarlı ve iyi planlamayla doyurabileceği milyonlarca aç insanın parasını ödüyorsun. hepimiz ödüyoruz. sosyal devlette verginin temel amacı da budur, eşitsizliğin olumsuz etkilerini yok etmektir. halbuki bizde hükûmet, bu geliri seçimde varlığının devamlılığını sağlayacak unsurlara harcar. mesela duble yol yapar, köprü falan yapar. yemek vermez. verse de yeterince vermez.
seçmen de oyunu açları doyurmayı vaadedene değil de duble yol yapana verir. bu tercihiyle aslında kendi ahlakının sahteliğini de tescil eder. seçim sonrası da "aman abi olan var olmayan var bu yemek fotoğrafları olmuyor" der. aman diyim üçüncü boğaz köprüsünü, yeni havalimanını o adamın boğazından çaldıklarımızla yaptığımıza uyanır muyanır (!)
yemek fotoğraflarınızı paylaşın. en ağız sulandıracak instagram filtreleriyle, en lüks ışıklar altında, toplumun uçurumlarını en iyi veren kontrast ayarıyla.
aç ve yoksun kişi mahrum kaldığı güzellikleri görmediğinden aslında konumunun ne kadar yoksun, sosyal hiyerarşide ne kadar geride olduğunun farkında olmuyor. çünkü etrafındaki herkes "abi biz de bi'şey yemiyoruz zaten merak etme" modunda stealth olarak takılıyor. gördüğü kadarı da onun bu eşitsizliğe sesini çıkarması için yeterli olmuyor, aç ve yoksulluğun sona ermesine de yaramıyor.
tam tersine herkes yemek fotoğrafı paylaşsa, herkesin sahip olduğu imkanlar herkes tarafından bilinse, hatta bunu yapmaya zorunlu olsalar, bunlardan mahrum olan insanların tepesi atar. "yeter lan yediğiniz içtiğiniz, hep güzel şeyler size niye bize yok? bizim suçumuz ne!?" diye sokaklara dökülürler.
biz bugüne kadar ''erdem ve ahlak'' kisvesi altında hep aslında göreceli olarak ayrıcalıklı kesime en az sıkıntı çıkaracak olan konforlu bir düzeneği sürdürüyoruz. anayasanda "sosyal devlet" diye geçiyorsun ama "aman ona toplumun ne kadar alt tabakasında olduğunu çok hissettirme" diyorsun. aman abi tadımız kaçmasın. sen yine portakallı pekin ördeğini ye ama bunu yaparken aç adama sistemin onu nasıl görmezden geldiğini hissettirme.
devlet burada bu temel eşitsizliği oluşturan ekonomik ve siyasi stratejilerin sahibi olarak sorumluluğu üstünden atmak için yine toplumu üstünüze sürecektir: "yemeğinin fotoğrafını paylaşıyorsan yemeğini de paylaş, iki fakiri de sen doyur" diyecektir. kendisi demez de topluma bunu dedirtir. oysa sen zaten o hesabı ödemek için harcadığın gelirinden de, üstüne hesabın kdv'sinden de sürekli olarak devletin topluca tutarlı ve iyi planlamayla doyurabileceği milyonlarca aç insanın parasını ödüyorsun. hepimiz ödüyoruz. sosyal devlette verginin temel amacı da budur, eşitsizliğin olumsuz etkilerini yok etmektir. halbuki bizde hükûmet, bu geliri seçimde varlığının devamlılığını sağlayacak unsurlara harcar. mesela duble yol yapar, köprü falan yapar. yemek vermez. verse de yeterince vermez.
seçmen de oyunu açları doyurmayı vaadedene değil de duble yol yapana verir. bu tercihiyle aslında kendi ahlakının sahteliğini de tescil eder. seçim sonrası da "aman abi olan var olmayan var bu yemek fotoğrafları olmuyor" der. aman diyim üçüncü boğaz köprüsünü, yeni havalimanını o adamın boğazından çaldıklarımızla yaptığımıza uyanır muyanır (!)
yemek fotoğraflarınızı paylaşın. en ağız sulandıracak instagram filtreleriyle, en lüks ışıklar altında, toplumun uçurumlarını en iyi veren kontrast ayarıyla.
devamını gör...

