türk kızlarının çirkin olması
başlığı açan, kaç defa reddedildi acaba, diye düşündüğüm başlık.
kızlar buna iyi yapmış belki de.
kızlar buna iyi yapmış belki de.
devamını gör...
bandwagon effect
sürü psikolojisi teriminin ingilizce adıdır. detay için (bkz: sürü psikolojisi)
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının şu an ihtiyacı olan şey
saklanabileceğim, saklanıp hiçbir şey yapmak zorunda kalmayacağım bir yerde olmak.
devamını gör...
günü kendinden bir cümle ile sonlandır
belki de biten gün değildir...
devamını gör...
lan bırak (yazar)
seçim hazırlığı yapan mustafa sarıgül coşkusuyla milletin nick altını ziyaret eden yazar.
seni moderatör yaptırmayacağız
seni moderatör yaptırmayacağız
seni moderatör yaptırmayacağız *
seni moderatör yaptırmayacağız
seni moderatör yaptırmayacağız
seni moderatör yaptırmayacağız *
devamını gör...
sevgilisi olmadığı halde mutlu olabilen insan
mutluluk da mutsuzluk da daha çok içsel bir yolculukla ilintilidir. bunu sevgilin olup yine de mutsuz olduğun zamanlarda anlayacaksın.
devamını gör...
normal sözlük'ün 30 yaş üstü yazar kaynaması
kaynasın ve hatta fokurdasın da demlenelim. neyse söylenecek çok şey var, katlanacak yok hâl.
bundan bizene olması kalıbını en çok hak eden başlık.
bundan bizene olması kalıbını en çok hak eden başlık.
devamını gör...
aşık veysel şatıroğlu
aşık veysel şatıroğlu 25 ekim 1894 yılında sivas'ın şarkışla ilçesine bağlı sivrialan köyünde dünyaya geldi. annesi gülizar onu koyun sağmaya giderken doğurdu. babası ahmet "karaca" lakaplı bir çiftçiydi. o dönemlerde sivas'ta çok yaygın olan çiçek hastalığı nedeni iki kız kardeşini kaybeden veysel, kendisi de bu hastalığa yakalanmış ve tek gözünü kaybetmiştir. daha sonraları bir kaza geçirip diğer gözünü de kaybeden ve hayata büyük acılarla başlayan ozan o günleri şu cümlelerle anlatıyor: "çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. onu giyerek beni çok seven muhsine kadına göstermeye gitmiştim. beni sevdi. o gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm. bir daha kalkamadım. çiçeğe yakalanmıştım. çiçek zorlu geldi. sol gözüme çiçek beyi çıktı. sağ gözüme de solun zorundan olacak perde indi. o gün bu gündür dünya başıma zindan."
babası karaca ahmet çocuğu veysel'in diğer çocuklar ile oynayamadığını fark eder ve ona oyalanması için bir bağlama alır. ilk başlarda başka ozanların türkülerini söyleyen ozan 40'lı yaşlara geldiği zaman kendi eserlerini söylemeye başlamıştır. 1.dünya savaşı başlaması nedeni ile seferberlik ilan edilmiş, veysel'in kardeşi ve yakın arkadaşları cepheye gitmiş ve ozanımız yalnız kalmıştır. hayatı acılar ile dolu ozan yalnız olduğu günleri şöyle dile getirmiştir: "eve girerim yüzüm asık, anam babam halimi bilmez. ben onlara derdimi dokunmasın diye açamam. onlar benim kafa tuttuğumu zannederler, bense derdimi dökmekten çekinirim. öyle ki sazdan bile farır gibi oldum."
vatan sevgisi ile dolu olan ve cepheye gidemeyen aşık veysel duygularını şu sözler ile dizeleştirir:
ne yazık ki bana olmadı kısmet
düşmanı denize dökerken millet
felek kırdı kolumu, vermedi nöbet
kılıç vurmak için düşman başına
bugünler müyesser olsaydı bana
minnet etmez idim bir kaşık kana
mukadder harici gelmez meydana
neler geldi bu veysel'in başına
kardeşlerinin seferberliğe gitmesi ve kendilerinin ölümünden sonra yalnız kalacağını düşünen ailesi veysel'i akrabalarının kızı olan esma ile evlendirirler. olumsuzlukların peşini bırakmadığı ozan ilk önce yeni doğan erkek çocuğunu, daha sonraları ise anne ve babasını kaybeder. karısının başka birisine kaçması sebebi ile 2 aylık kızıyla baş başa kalan aşık veysel daha sonra kızını da kaybetmiş ve dünyası başına yıkılmıştır. 1931 yılında yapılan halk şiirleri bayramı ile hayata tekrar tutunan ozan gülizar isminde bir kadınla evlenir.
ahmet kutsi tecer, aşık veysel'in eserlerini ilk kaleme alan kişi olmuş, halk edebiyatının hak ettiği yerlere gelmesi, eserlerin kaybolmaması ve gelecek nesillere aktarılması için çalışmıştır. tecer'in davet üzerine köy enstitüleri'nde saz hocası olarak çalışmaya başlayan veysel, türkiye'nin çeşitli yerlerinde eğitimler vermiştir. 1965 yılında türkiye büyük millet meclisi tarafından maaş bağlanan ozan 1973 yılında yakalandığı akciğer kanseri nedeni ile hayata gözlerini yummuştur.
bu hüzün dolu hayatını sözlere döken ozan eserlerinde doğa, insan sevgisi, yaşam sevinci, hüzün, din, siyaset, aşk gibi konulara yer vermiştir. eserlerinde yalın bir dile sahip olan ve dilini ustalıkla kullanan aşık veysel'in eserleri şunlardır:
aşık veysel'in eserleri
-uzun ince bir yoldayım,
-anlatamam derdimi,
-arasam seni gül ilen,
-atatürk'e ağıt,
-beni hor görme,
-beş günlük dünya,
-bir kökte uzamış,
-birlik destanı,
-çiçekler,,
-cümle alem senindir,
-derdimi dökersem derin dereye,
-dost çevirmiş yüzünü benden,
-dost yolunda,
-dostlar beni hatırlasın,
-dün gece yar eşiğinde,
-dünyaya gelmemde maksat,
-esti bahar yeli,
-gel ey aşık,
-gonca gülün kokusuna,
-gönül sana nasihatim,
-gözyaşı armağan,
-güzelliğin on para etmez,
-kahbe felek,
-kara toprak,
-kızılırmak seni seni,
-küçük dünyam,
-ne ötersin dertli dertli,
-necip,
-sazım,
-seherin vaktinde,
-sekizinci ayın yirmiikisi,
-sen varsın,
-şu geniş dünyaya,
-yaz gelsin,
-yıldız (sivas ellerinde).
babası karaca ahmet çocuğu veysel'in diğer çocuklar ile oynayamadığını fark eder ve ona oyalanması için bir bağlama alır. ilk başlarda başka ozanların türkülerini söyleyen ozan 40'lı yaşlara geldiği zaman kendi eserlerini söylemeye başlamıştır. 1.dünya savaşı başlaması nedeni ile seferberlik ilan edilmiş, veysel'in kardeşi ve yakın arkadaşları cepheye gitmiş ve ozanımız yalnız kalmıştır. hayatı acılar ile dolu ozan yalnız olduğu günleri şöyle dile getirmiştir: "eve girerim yüzüm asık, anam babam halimi bilmez. ben onlara derdimi dokunmasın diye açamam. onlar benim kafa tuttuğumu zannederler, bense derdimi dökmekten çekinirim. öyle ki sazdan bile farır gibi oldum."
vatan sevgisi ile dolu olan ve cepheye gidemeyen aşık veysel duygularını şu sözler ile dizeleştirir:
ne yazık ki bana olmadı kısmet
düşmanı denize dökerken millet
felek kırdı kolumu, vermedi nöbet
kılıç vurmak için düşman başına
bugünler müyesser olsaydı bana
minnet etmez idim bir kaşık kana
mukadder harici gelmez meydana
neler geldi bu veysel'in başına
kardeşlerinin seferberliğe gitmesi ve kendilerinin ölümünden sonra yalnız kalacağını düşünen ailesi veysel'i akrabalarının kızı olan esma ile evlendirirler. olumsuzlukların peşini bırakmadığı ozan ilk önce yeni doğan erkek çocuğunu, daha sonraları ise anne ve babasını kaybeder. karısının başka birisine kaçması sebebi ile 2 aylık kızıyla baş başa kalan aşık veysel daha sonra kızını da kaybetmiş ve dünyası başına yıkılmıştır. 1931 yılında yapılan halk şiirleri bayramı ile hayata tekrar tutunan ozan gülizar isminde bir kadınla evlenir.
ahmet kutsi tecer, aşık veysel'in eserlerini ilk kaleme alan kişi olmuş, halk edebiyatının hak ettiği yerlere gelmesi, eserlerin kaybolmaması ve gelecek nesillere aktarılması için çalışmıştır. tecer'in davet üzerine köy enstitüleri'nde saz hocası olarak çalışmaya başlayan veysel, türkiye'nin çeşitli yerlerinde eğitimler vermiştir. 1965 yılında türkiye büyük millet meclisi tarafından maaş bağlanan ozan 1973 yılında yakalandığı akciğer kanseri nedeni ile hayata gözlerini yummuştur.
bu hüzün dolu hayatını sözlere döken ozan eserlerinde doğa, insan sevgisi, yaşam sevinci, hüzün, din, siyaset, aşk gibi konulara yer vermiştir. eserlerinde yalın bir dile sahip olan ve dilini ustalıkla kullanan aşık veysel'in eserleri şunlardır:
aşık veysel'in eserleri
-uzun ince bir yoldayım,
-anlatamam derdimi,
-arasam seni gül ilen,
-atatürk'e ağıt,
-beni hor görme,
-beş günlük dünya,
-bir kökte uzamış,
-birlik destanı,
-çiçekler,,
-cümle alem senindir,
-derdimi dökersem derin dereye,
-dost çevirmiş yüzünü benden,
-dost yolunda,
-dostlar beni hatırlasın,
-dün gece yar eşiğinde,
-dünyaya gelmemde maksat,
-esti bahar yeli,
-gel ey aşık,
-gonca gülün kokusuna,
-gönül sana nasihatim,
-gözyaşı armağan,
-güzelliğin on para etmez,
-kahbe felek,
-kara toprak,
-kızılırmak seni seni,
-küçük dünyam,
-ne ötersin dertli dertli,
-necip,
-sazım,
-seherin vaktinde,
-sekizinci ayın yirmiikisi,
-sen varsın,
-şu geniş dünyaya,
-yaz gelsin,
-yıldız (sivas ellerinde).
devamını gör...
mafya sözlük olsa alınabilecek nick
pudracı dai..
devamını gör...
yazarların duydukları enfes cümleler
"bu memleket geri zekalılarla, delilerle, ruh hastalarıyla doludur."
hüseyin nihal atsız
hüseyin nihal atsız
devamını gör...
seri artı oy veren melek
seri artı oyu almak kötüdür.
sizin düşüncenizi önemsemez, çoğu zaman yazdığınızı bile okumaz ve size beğeni atar.
siz fark etmezsiniz ama bu olay sizde bir pavyonun köpeği durumu yaratır.
sonra bir bakmışsınız yazdıklarınız ve düşündükleriniz beğeni durumuna göre şekil değiştiriyor.
siz siz olmaktan çıkmışsınız.
kısaca bu yapay ödül mekanizmasını umursamayın.
sizin düşüncenizi önemsemez, çoğu zaman yazdığınızı bile okumaz ve size beğeni atar.
siz fark etmezsiniz ama bu olay sizde bir pavyonun köpeği durumu yaratır.
sonra bir bakmışsınız yazdıklarınız ve düşündükleriniz beğeni durumuna göre şekil değiştiriyor.
siz siz olmaktan çıkmışsınız.
kısaca bu yapay ödül mekanizmasını umursamayın.
devamını gör...
behzat ç. dizisindeki harun karakteri
saf aşıktır o yaa çok da sinirli pavyondaki kızın onun parası için onunla çıktığını anlamayacak kadar şapşik bir de sürekli abur cubur yemeden duramaz dizi biraz da onun sayesinde daha eğlenceli hale geliyor
devamını gör...
ahmet kaya şarkılarında geçen mükemmel sözler
büyük çoğunluğu yusuf hayaloğlu’na ait ve gerçekten mükemmel olan sözlerdir. *
“ben ardımda yaş bıraktım, ağlayan bir eş bıraktım, sol yanımı boş bıraktım. siz benim kime küstüğümü nerden bileceksiniz?”
“ben ardımda yaş bıraktım, ağlayan bir eş bıraktım, sol yanımı boş bıraktım. siz benim kime küstüğümü nerden bileceksiniz?”
devamını gör...
bir insanın sizden hoşlandığını anlamanın yolları
anlamam, öküzüm ben.
devamını gör...
bir erkeğin en tatlı olduğu an
bad boy olmadığı,kadına şiddet göstermediği,ego timsali olmadığı,zarar vermediği,incitmediği kısacası erkek olduğu anlar.
devamını gör...
şaka maka yazın bitiyor olması
evet, şaka maka yaz bitiyor. ben ve benim gibi öğrenciler için de yeni bir eğitim-öğretim yılı daha kapıya dayandı demek oluyor bu.
bu durumun çoğu yaşıtımı üzdüğünü görüyorum, bende ise tam aksi bir his uyandırıyor. benim için bir iki sene öncesine göre daha yorucu olacağını şimdiden bildiğim yeni dönem için heyecanlıyım, içim kıpır kıpır. niye mi, artık yaşamak için bir amacım olacak.
bir düzen oturtmak ve bazı şeylerden fedakarlıklar etmeye başlamak zorunda kalacağım, bu beni mutlu ediyor. *odaklanacağım şeyler aptal telefonum olmaktan çıkacak, çıkmazsa geleceğim ya yanacak ya da güzel bir gelecek için en az bir sene daha fazladan kaybedeceğim. bunu kendime yapabileceğimi sanmıyorum. umarım bu kış sanımın doğru olduğunu görürüm.
ayrıcaa, şu geçmek bilmeyen sıcak günlerden kurtulacağız. daha güzel ne olabilir ki? yaz ayları içime çöken o kasvet bu sene de beni yalnız bırakmadı, bir yandan sıcak hava yüzünden terlerken vücudumdaki su ve tuzla beraber huzurumu, motivasyonumu da kaybettim. yaşıtlarımın nasıl yaşadıklarını, nelere sahip olduklarını gördükçe kendime olan özgüvenim de yaşama sevincim de ellerimden kayıp gitti. bahsettiğim şeyler paraydı puldudan çok, özgürlük. tabii ekranda görünen kadar güzel hayatları kimsenin yok, bunun bilincindeyim ancak insanın yine de içi acıyor.
bağıra çağıra da olsa istediğini giyme, istediği yere gitme, sevdiği şeyleri yapabilme özgürlüğü kazanmış insanları görünce kendimde mi bir eksiklik var, ben mi çok itaatkarım diye sorgulamadan edemiyorum. sonrasında da al sana kendi içinde kavga havası, evin içindeki yetmiyormuş gibi kafamın içindekilerle de uğraşmak zorunda kalıyorum.
sonbahar ve kışta neler değişir bilemiyorum, değişime ihtiyaç duyduğum için her yeni değişim beni heyecanlandırıyor belki de. ümit etmeden duramıyorum, her şeyin daha iyi olması için elimden pek bir şey gelmiyor belki ama en azından böyle minik şeylerle kendi ruh halimi yükseltmeye çalışıyorum.
boşuna ümit fakirin ekmeğidir dememişler.
bu durumun çoğu yaşıtımı üzdüğünü görüyorum, bende ise tam aksi bir his uyandırıyor. benim için bir iki sene öncesine göre daha yorucu olacağını şimdiden bildiğim yeni dönem için heyecanlıyım, içim kıpır kıpır. niye mi, artık yaşamak için bir amacım olacak.
bir düzen oturtmak ve bazı şeylerden fedakarlıklar etmeye başlamak zorunda kalacağım, bu beni mutlu ediyor. *odaklanacağım şeyler aptal telefonum olmaktan çıkacak, çıkmazsa geleceğim ya yanacak ya da güzel bir gelecek için en az bir sene daha fazladan kaybedeceğim. bunu kendime yapabileceğimi sanmıyorum. umarım bu kış sanımın doğru olduğunu görürüm.
ayrıcaa, şu geçmek bilmeyen sıcak günlerden kurtulacağız. daha güzel ne olabilir ki? yaz ayları içime çöken o kasvet bu sene de beni yalnız bırakmadı, bir yandan sıcak hava yüzünden terlerken vücudumdaki su ve tuzla beraber huzurumu, motivasyonumu da kaybettim. yaşıtlarımın nasıl yaşadıklarını, nelere sahip olduklarını gördükçe kendime olan özgüvenim de yaşama sevincim de ellerimden kayıp gitti. bahsettiğim şeyler paraydı puldudan çok, özgürlük. tabii ekranda görünen kadar güzel hayatları kimsenin yok, bunun bilincindeyim ancak insanın yine de içi acıyor.
bağıra çağıra da olsa istediğini giyme, istediği yere gitme, sevdiği şeyleri yapabilme özgürlüğü kazanmış insanları görünce kendimde mi bir eksiklik var, ben mi çok itaatkarım diye sorgulamadan edemiyorum. sonrasında da al sana kendi içinde kavga havası, evin içindeki yetmiyormuş gibi kafamın içindekilerle de uğraşmak zorunda kalıyorum.
sonbahar ve kışta neler değişir bilemiyorum, değişime ihtiyaç duyduğum için her yeni değişim beni heyecanlandırıyor belki de. ümit etmeden duramıyorum, her şeyin daha iyi olması için elimden pek bir şey gelmiyor belki ama en azından böyle minik şeylerle kendi ruh halimi yükseltmeye çalışıyorum.
boşuna ümit fakirin ekmeğidir dememişler.
devamını gör...
aldatmak
kaybetmekten korkup kandırmaya çalışmaktır. fakat kandırmak kaybetmenin en büyük sebeplerinden biridir.
devamını gör...
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
nâzım hikmet'in vera için yazdığı "saman sarısı" şiirinde geçen dize. nâzım'ın "abidin" dediği kişi ressam dostu abidin dino.
kişisel tavsiye: nâzım'ın vera ile hikayesinin mazisini okumak isterseniz iki sevda başlığındaki şu giriyi okuyabilirsiniz: #439740
yıl 1962. nâzım ile vera bir italya gezisi sonrası paris'e giderler.* sadece 40 gün sürecek olan bu ziyaret hem nâzım açısından hem onun türk yazınına olan katkısı açısından hem de bizim onu tanıyabilmemiz açısından çok kıymetlidir.
paris ziyareti, nâzım'ın dostları ile biraraya gelebilmesi için bir tür bahane olmuştur aslında. bu 40 günde abidin dino, bedri rahmi eyüboğlu, louis aragon, hıfzı topuz, avni arbaş, pablo picasso ve daha birçok isimle buluştu şair.
paris günlerinde hıfzı topuz ile yaptığı röportaj nâzım'ın hayatına ışık tutan en önemli kaynaklardan biri günümüzde. sadece de bu da değil, bedri rahmi de nâzım'la buluşmuş, onun fotoğraflarını çekmiş, şiirlerini kendi sesinden kaydetmiştir.*
bu ziyaret sadece 40 gün sürer, zira nâzım buradan tek başına küba'ya geçecek ve dünya barış konseyi adına fidel castro'ya barış ödülü verecektir.
abidin dino ve vera ile birlikte otel odasındayken yazar nâzım, mevzu bahis şiiri:*
seher vakti habersizce girdi gara ekspres
kar içindeydi
ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
peronda benden başka da kimseler yoktu
durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
perdesi aralıktı
genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
üst ranzada uyuyanı göremedim
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini
baktım arkasından
üst ranzada ben uyuyorum
varşova’da biristol oteli’nde
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
oysa karyolam tahtaydı dardı
genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ak boynu uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
oysa karyolası tahtaydı dardı
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
oysa karyolalar tahtaydı dardı
iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
asansör bozulmuş yine
aynaların içinde iniyorum merdivenleri
belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir
gül açıldı ağır ağır
kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
şair nikolas gilyen havana’ya döndü çoktan
yıllarca avrupa ve asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum
yudum şehirlerimizin hasretini
iki şey var ancak ölümle unutulur
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
çıktılar önüme ansızın
oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı
bir mangaydılar
kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
kolları kollarında gamalı haç işaretleri
elleri ellerinde otomatikleri vardı
omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
yürüdük
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
gözlerinden belli diyemem
başları yok ki gözleri olsun
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
belli çizmelerinden
korku belli mi olur çizmelerden
oluyordu onlarınki
korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara
her sese her kımıltıya ateş ediyorlar
hattâ şopen sokağı’nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor
ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
ölüler bir ss mangası da olsa ölüler öldüremez
ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim
ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak
bir fırancala gibi
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
belveder yolunda düşündüm lehlileri
kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
belveder yolunda düşündüm lehlileri
bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler
tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
girdim büyük salona genç bir kadınla
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi
ve sen bundan dolayı
bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin
belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne
uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada
ak boynun uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
ve işte kırakof şehrinde kapris barı
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında
onu oraya sen koydun
bir taş kuyunun dibindeki suydu
bakıyorum eğilip
bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
sesleniyorum
seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde
gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın
kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
cıgaranın ucunda senin
ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda
ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi
aklından geçenlerdeydi ayrılık
benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
ayrılık rahatlığındaydı senin
senin güvenindeydi bana
büyük korkundaydı ayrılık
birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin
ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem
tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı
vakit hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
yürüdük yıldızlara değen ortaçağ duvarlarının karanlığında
vakit hızla akıyordu geriye doğru
ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
ardımızdan koşuyordu önümüze
yegelon üniversitesi’nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dolaşıyor
bozmağa çalışıyor kopernik’in araplardan kalma usturlabını
ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynuyor katolik öğrencilerle
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
vuruyor bulutlara kızıltısı nova huta’nın
orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte
ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara
ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
meryem ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece
yarısını çaldı
ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
şehre yaklaşan düşmanı verdi haber
ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
borazan iç rahatlığıyla öldü
ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını
düşündüm
vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur
iskelesi gibi arkada kaldı
seher vakti habersizce girdi gara ekspres
yağmurlar içindeydi prag
bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı
kapağını açtım
içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık
yağmurlar içindeydi prag
sen yoksun
uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada
üst ranza bomboş
sen yoksun
yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı
içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
yitirilmiş akşamlar gibi vıltava suyu akıyor köprülerin altından
sokaklar bomboş
bütün pencerelerde perdeler inik
tıramvaylar bomboş geçiyor
biletçileri vatmanları bile yok
kahveler bomboş
lokantalar barlar da öyle
vitrinler bomboş
ne kumaş ne kristal ne et ne şarap
ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
ne bir karanfil
şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat
artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için lejyonerler köprü-
sü’nden martılara ekmek atıyor
gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
her lokmayı
vakitleri yakalamak istiyorum
parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
üst ranzada uyuyanı göremedim
ben değilim bir uyuyan varsa orda
belki de üst ranza boş
moskova’ydı üst ranzadaki belki
duman basmış leh toprağını
irest’i de basmış
iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar
berlin’den beri kompartımanda bir başımayım
karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
garson kız tanıdı beni
iki piyesimi seyretmiş moskova’da
garda genç bir kadın beni karşıladı
beli karınca belinden ince
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
tuttum elinden yürüdük
yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata
o yıl erken gelmişti bahar
o günler çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi
moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
yitirdim seni ansızın mayakovski alanı’nda yitirdim ansızın seni oysa
ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin
sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini
ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan
ama yine de ansızın yitirdim seni
asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun
bulvarlar karlı
seninkiler yok ayak izleri arasında
botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım
milisyonerlere sordum
görmediniz mi
eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor
görmedik
istanbul’da sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç
mavna
gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları
seslendim mavnalara kızıl meydan’dan romorkörün kaptanına seslenemedim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı
yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu
seslendim mavnalara kızıl meydan’dan
görmedik
girdim giriyorum moskova’nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara
ve yalnız kadınlara soruyorum
yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan
bana ne
güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
görmediniz mi
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
prag’da aldı
görmedik
vakitlerle yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm
kopuyor
ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor
önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni
tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
bolşoy’a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
kalamış’ta balıkçının meyhanesine girdim ve sait faik’le tatlı tatlı
konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri
sancılar içindeydi ve dünya güzeldi
lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin
sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara
gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
görmedik
çaldı geceyarısını stırasnoy manastırı’nın saat kulesi
oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
oralarda on dokuz yaşıma rastladım
birbirimizi birden tanıdık
oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile
ama yine de birbirimizi birden tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik
ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor
uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
ve stırasnoy alanı’na şimdi puşkin alanı kar yağmaya başladı
üşüyorum hele ellerim ayaklarım
oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü
çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak
ağzında ham bir elmanın tadı dünya
on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış
ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
çünkü inandım onun bütün inandıklarına
sevdim seveceği bütün kadınları
yazdım yazacağı bütün şiirleri
yattım yatacağı bütün hapislerde
geçtim geçeceği bütün şehirlerden
hastalandım bütün hastalıklarıyla
bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
bütün yitireceklerini yitirdim
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman
görmedim
on dokuz yaşım beyazıt meydanı’ndan geçiyor çıkıyor kızıl meydan’a
konkord’a iniyor abidin’e rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz
evveli gün gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü titof da dolaşıp
dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan
haberim yok
meydanlarla yapılardan konuşuyoruz abidin’le tavan arasındaki otel
odamda
sen ırmağı da akıyor notr dam’ın iki yanından
ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum sen
ırmağını rıhtımında yıldızların
bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda paris damlarının
bacalarına karışmış
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz abidin’le
meydanda fırdönen celâlettin’den konuşuyoruz
abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
ben renkleri yemiş gibi yerim
ve matis bir manavdır kosmos yemişleri satar
bizim abidin de öyle avni de levni de
mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler
ve şairleri ressamları çalgıcıları onların
hamlenin resmini yapıyor abidin yüz elliye altmışın meydanlığında
suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp
öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakitleri tuvalinde abidin’in
sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere
bulacağım
işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını sen ırmağına
sen mişel köprüsü’nden
ömrümün bir parçası mösyö düpon’un oltasına takılacak bir sabah çiselerken aydınlık
mösyö düpon çekip çıkaracak onu sudan paris’in mavi suretiyle birlikte
ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne
pabuç eskisine
atacak onu mösyö düpon gerisin geriye paris’in suretiyle birlikte suret
eski yerinde kalacak.
sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakların
damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
parmaklarımın ağırlığı yok
parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına
dönecekler başımın üstünde
sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
abidin’e söylemeli de resmini yapsın beyazıt meydanı’nda şehit düşenin
ve gagarin yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediğimiz titof yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında yatan
genç kadının
küba’dan döndüm bu sabah
küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir
çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
1961 yazı ortalarında küba’nın resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının
resmini yapabilir misin üstat
yazık yazık havana’da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin
bir el gördüm havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın
bir duvarın üstünde bir el gördüm
ferah bir türküydü duvar
el okşuyordu duvarı
el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
on yedi yaşındaydı el ve mariya’nın memelerini okşuyordu avucu nasır
nasırdı ve karayip denizi kokuyordu
yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
otuz yaşındaydı el ve havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz
kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
okşuyordu duvarı
sen el resimleri yaparsın abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
kübalı balıkçı nikolas’ın da elini yap karakalem
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve
okşamayı bir daha yitirmeyecek kübalı balıkçı nikolas’ın elini
kocaman bir el
deniz kaplumbağası bir el
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
artık bütün sevinçlere inanan bir el
güneşli denizli kutsal bir el
fidel’in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp
yeşerip ballanan umutların eli
1961’de küba’da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler
gibi ağaçlar diken ellerden biri
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
yalansız hürriyetin eli
fidel’in sıktığı el
ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü
yazan el
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları kübalıların balkutusu bir
karpuzu kesiyorlarmış gibi
ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının
akşam oluyor paris’te
notr dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve paris’in bütün eski
yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan düşünüyorum ve anlıyorum ki
bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri
sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor
onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur.
paris’te bir kestane ağacı olacak
paris’in ilk kestanesi paris kestanelerinin atası
istanbul’dan gelip yerleşmiş paris’e boğaz sırtlarından
hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı
gidip elini öpmek isterdim
varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını
dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para verip
alanlar alıp da seyredenler bir de abidin bir de ben bir de bir saman
sarısı, belâsı başımın.
şiirin en bilinen, en can alıcı kısmı:
***
...
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin?
işin kolayına kaçmadan ama,
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil,
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini.
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin?
1961 yazı ortalarında küba'nın resmini yapabilir misin?
'çok şükür, çok şükür bugünü de gördüm, ölsem de gam yemem gayrı'nın resmini yapabilir misin üstat?
'yazık, yazık havana'da bu sabah doğmak varmış'ın resmini yapabilir misin?
...
***
ressam abidin dino, bu şiire bir resimle değil, yine bir şiirle karşılık verir:
***
kokusu buram buram tüten
limanda simit satan çocuklar
martıların telaşı bambaşka
işçiler gözler yolunu.
inebilseydin o vapurdan
ayağında varna’nın tozu
yüreğinde ince bir sızı.
mavi gözlerinde yanıp tutuşan
hasretle kucaklayabilseydim
seninle, bir daha.
davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
bağrımıza bassaydık seni nazım,
yapardım mutluluğun resmini
başında delikanlı şapkan,
kolların sıvalı, kavgaya hazır
bahriyeli adımlarla düşüp yola
gidebilseydik meserret kahvesine,
ilk karşılaştığımız yere
ve bir acı kahvemi içseydin.
anlatsaydık
o günlerden, geçmişten, gelecekten,
ne günler biterdi,
ne geceler…
dinerdi tüm acılar seninle
bir düş olurdu ayrılığımız,
anılarda kalan.
ve dolaşsaydık türkiye’yi
bir baştan bir başa.
yattığımız yerler müze olmuş,
sürgün şehirler cennet.
işte o zaman nazım,
yapardım mutluluğun resmini
buna da ne tual yeterdi;
ne boya…
***

soldan sağa resimdekiler:
avni arbaş (ressam)
güzin dino (abidin dino'nun eşi)
nâzım hikmet
abidin dino
vera tulyakova
kişisel tavsiye: nâzım'ın vera ile hikayesinin mazisini okumak isterseniz iki sevda başlığındaki şu giriyi okuyabilirsiniz: #439740
yıl 1962. nâzım ile vera bir italya gezisi sonrası paris'e giderler.* sadece 40 gün sürecek olan bu ziyaret hem nâzım açısından hem onun türk yazınına olan katkısı açısından hem de bizim onu tanıyabilmemiz açısından çok kıymetlidir.
paris ziyareti, nâzım'ın dostları ile biraraya gelebilmesi için bir tür bahane olmuştur aslında. bu 40 günde abidin dino, bedri rahmi eyüboğlu, louis aragon, hıfzı topuz, avni arbaş, pablo picasso ve daha birçok isimle buluştu şair.
paris günlerinde hıfzı topuz ile yaptığı röportaj nâzım'ın hayatına ışık tutan en önemli kaynaklardan biri günümüzde. sadece de bu da değil, bedri rahmi de nâzım'la buluşmuş, onun fotoğraflarını çekmiş, şiirlerini kendi sesinden kaydetmiştir.*
bu ziyaret sadece 40 gün sürer, zira nâzım buradan tek başına küba'ya geçecek ve dünya barış konseyi adına fidel castro'ya barış ödülü verecektir.
abidin dino ve vera ile birlikte otel odasındayken yazar nâzım, mevzu bahis şiiri:*
seher vakti habersizce girdi gara ekspres
kar içindeydi
ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
peronda benden başka da kimseler yoktu
durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
perdesi aralıktı
genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
üst ranzada uyuyanı göremedim
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini
baktım arkasından
üst ranzada ben uyuyorum
varşova’da biristol oteli’nde
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
oysa karyolam tahtaydı dardı
genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ak boynu uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
oysa karyolası tahtaydı dardı
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
oysa karyolalar tahtaydı dardı
iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
asansör bozulmuş yine
aynaların içinde iniyorum merdivenleri
belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir
gül açıldı ağır ağır
kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
şair nikolas gilyen havana’ya döndü çoktan
yıllarca avrupa ve asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum
yudum şehirlerimizin hasretini
iki şey var ancak ölümle unutulur
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
çıktılar önüme ansızın
oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı
bir mangaydılar
kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
kolları kollarında gamalı haç işaretleri
elleri ellerinde otomatikleri vardı
omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
yürüdük
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
gözlerinden belli diyemem
başları yok ki gözleri olsun
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
belli çizmelerinden
korku belli mi olur çizmelerden
oluyordu onlarınki
korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara
her sese her kımıltıya ateş ediyorlar
hattâ şopen sokağı’nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor
ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
ölüler bir ss mangası da olsa ölüler öldüremez
ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim
ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak
bir fırancala gibi
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
belveder yolunda düşündüm lehlileri
kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
belveder yolunda düşündüm lehlileri
bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler
tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
girdim büyük salona genç bir kadınla
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi
ve sen bundan dolayı
bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin
belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne
uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada
ak boynun uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
ve işte kırakof şehrinde kapris barı
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında
onu oraya sen koydun
bir taş kuyunun dibindeki suydu
bakıyorum eğilip
bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
sesleniyorum
seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde
gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın
kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
cıgaranın ucunda senin
ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda
ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi
aklından geçenlerdeydi ayrılık
benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
ayrılık rahatlığındaydı senin
senin güvenindeydi bana
büyük korkundaydı ayrılık
birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin
ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem
tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı
vakit hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
yürüdük yıldızlara değen ortaçağ duvarlarının karanlığında
vakit hızla akıyordu geriye doğru
ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
ardımızdan koşuyordu önümüze
yegelon üniversitesi’nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dolaşıyor
bozmağa çalışıyor kopernik’in araplardan kalma usturlabını
ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynuyor katolik öğrencilerle
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
vuruyor bulutlara kızıltısı nova huta’nın
orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte
ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara
ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
meryem ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece
yarısını çaldı
ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
şehre yaklaşan düşmanı verdi haber
ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
borazan iç rahatlığıyla öldü
ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını
düşündüm
vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur
iskelesi gibi arkada kaldı
seher vakti habersizce girdi gara ekspres
yağmurlar içindeydi prag
bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı
kapağını açtım
içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık
yağmurlar içindeydi prag
sen yoksun
uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada
üst ranza bomboş
sen yoksun
yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı
içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
yitirilmiş akşamlar gibi vıltava suyu akıyor köprülerin altından
sokaklar bomboş
bütün pencerelerde perdeler inik
tıramvaylar bomboş geçiyor
biletçileri vatmanları bile yok
kahveler bomboş
lokantalar barlar da öyle
vitrinler bomboş
ne kumaş ne kristal ne et ne şarap
ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
ne bir karanfil
şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat
artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için lejyonerler köprü-
sü’nden martılara ekmek atıyor
gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
her lokmayı
vakitleri yakalamak istiyorum
parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
üst ranzada uyuyanı göremedim
ben değilim bir uyuyan varsa orda
belki de üst ranza boş
moskova’ydı üst ranzadaki belki
duman basmış leh toprağını
irest’i de basmış
iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar
berlin’den beri kompartımanda bir başımayım
karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
garson kız tanıdı beni
iki piyesimi seyretmiş moskova’da
garda genç bir kadın beni karşıladı
beli karınca belinden ince
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
tuttum elinden yürüdük
yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata
o yıl erken gelmişti bahar
o günler çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi
moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
yitirdim seni ansızın mayakovski alanı’nda yitirdim ansızın seni oysa
ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin
sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini
ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan
ama yine de ansızın yitirdim seni
asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun
bulvarlar karlı
seninkiler yok ayak izleri arasında
botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım
milisyonerlere sordum
görmediniz mi
eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor
görmedik
istanbul’da sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç
mavna
gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları
seslendim mavnalara kızıl meydan’dan romorkörün kaptanına seslenemedim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı
yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu
seslendim mavnalara kızıl meydan’dan
görmedik
girdim giriyorum moskova’nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara
ve yalnız kadınlara soruyorum
yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan
bana ne
güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
görmediniz mi
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
prag’da aldı
görmedik
vakitlerle yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm
kopuyor
ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor
önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni
tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
bolşoy’a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
kalamış’ta balıkçının meyhanesine girdim ve sait faik’le tatlı tatlı
konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri
sancılar içindeydi ve dünya güzeldi
lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin
sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara
gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
görmedik
çaldı geceyarısını stırasnoy manastırı’nın saat kulesi
oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
oralarda on dokuz yaşıma rastladım
birbirimizi birden tanıdık
oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile
ama yine de birbirimizi birden tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik
ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor
uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
ve stırasnoy alanı’na şimdi puşkin alanı kar yağmaya başladı
üşüyorum hele ellerim ayaklarım
oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü
çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak
ağzında ham bir elmanın tadı dünya
on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış
ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
çünkü inandım onun bütün inandıklarına
sevdim seveceği bütün kadınları
yazdım yazacağı bütün şiirleri
yattım yatacağı bütün hapislerde
geçtim geçeceği bütün şehirlerden
hastalandım bütün hastalıklarıyla
bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
bütün yitireceklerini yitirdim
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman
görmedim
on dokuz yaşım beyazıt meydanı’ndan geçiyor çıkıyor kızıl meydan’a
konkord’a iniyor abidin’e rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz
evveli gün gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü titof da dolaşıp
dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan
haberim yok
meydanlarla yapılardan konuşuyoruz abidin’le tavan arasındaki otel
odamda
sen ırmağı da akıyor notr dam’ın iki yanından
ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum sen
ırmağını rıhtımında yıldızların
bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda paris damlarının
bacalarına karışmış
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz abidin’le
meydanda fırdönen celâlettin’den konuşuyoruz
abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
ben renkleri yemiş gibi yerim
ve matis bir manavdır kosmos yemişleri satar
bizim abidin de öyle avni de levni de
mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler
ve şairleri ressamları çalgıcıları onların
hamlenin resmini yapıyor abidin yüz elliye altmışın meydanlığında
suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp
öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakitleri tuvalinde abidin’in
sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere
bulacağım
işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını sen ırmağına
sen mişel köprüsü’nden
ömrümün bir parçası mösyö düpon’un oltasına takılacak bir sabah çiselerken aydınlık
mösyö düpon çekip çıkaracak onu sudan paris’in mavi suretiyle birlikte
ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne
pabuç eskisine
atacak onu mösyö düpon gerisin geriye paris’in suretiyle birlikte suret
eski yerinde kalacak.
sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakların
damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
parmaklarımın ağırlığı yok
parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına
dönecekler başımın üstünde
sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
abidin’e söylemeli de resmini yapsın beyazıt meydanı’nda şehit düşenin
ve gagarin yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediğimiz titof yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında yatan
genç kadının
küba’dan döndüm bu sabah
küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir
çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
1961 yazı ortalarında küba’nın resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının
resmini yapabilir misin üstat
yazık yazık havana’da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin
bir el gördüm havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın
bir duvarın üstünde bir el gördüm
ferah bir türküydü duvar
el okşuyordu duvarı
el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
on yedi yaşındaydı el ve mariya’nın memelerini okşuyordu avucu nasır
nasırdı ve karayip denizi kokuyordu
yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
otuz yaşındaydı el ve havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz
kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
okşuyordu duvarı
sen el resimleri yaparsın abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
kübalı balıkçı nikolas’ın da elini yap karakalem
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve
okşamayı bir daha yitirmeyecek kübalı balıkçı nikolas’ın elini
kocaman bir el
deniz kaplumbağası bir el
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
artık bütün sevinçlere inanan bir el
güneşli denizli kutsal bir el
fidel’in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp
yeşerip ballanan umutların eli
1961’de küba’da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler
gibi ağaçlar diken ellerden biri
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
yalansız hürriyetin eli
fidel’in sıktığı el
ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü
yazan el
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları kübalıların balkutusu bir
karpuzu kesiyorlarmış gibi
ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının
akşam oluyor paris’te
notr dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve paris’in bütün eski
yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan düşünüyorum ve anlıyorum ki
bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri
sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor
onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur.
paris’te bir kestane ağacı olacak
paris’in ilk kestanesi paris kestanelerinin atası
istanbul’dan gelip yerleşmiş paris’e boğaz sırtlarından
hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı
gidip elini öpmek isterdim
varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını
dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para verip
alanlar alıp da seyredenler bir de abidin bir de ben bir de bir saman
sarısı, belâsı başımın.
şiirin en bilinen, en can alıcı kısmı:
***
...
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin?
işin kolayına kaçmadan ama,
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil,
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini.
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin?
1961 yazı ortalarında küba'nın resmini yapabilir misin?
'çok şükür, çok şükür bugünü de gördüm, ölsem de gam yemem gayrı'nın resmini yapabilir misin üstat?
'yazık, yazık havana'da bu sabah doğmak varmış'ın resmini yapabilir misin?
...
***
ressam abidin dino, bu şiire bir resimle değil, yine bir şiirle karşılık verir:
***
kokusu buram buram tüten
limanda simit satan çocuklar
martıların telaşı bambaşka
işçiler gözler yolunu.
inebilseydin o vapurdan
ayağında varna’nın tozu
yüreğinde ince bir sızı.
mavi gözlerinde yanıp tutuşan
hasretle kucaklayabilseydim
seninle, bir daha.
davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
bağrımıza bassaydık seni nazım,
yapardım mutluluğun resmini
başında delikanlı şapkan,
kolların sıvalı, kavgaya hazır
bahriyeli adımlarla düşüp yola
gidebilseydik meserret kahvesine,
ilk karşılaştığımız yere
ve bir acı kahvemi içseydin.
anlatsaydık
o günlerden, geçmişten, gelecekten,
ne günler biterdi,
ne geceler…
dinerdi tüm acılar seninle
bir düş olurdu ayrılığımız,
anılarda kalan.
ve dolaşsaydık türkiye’yi
bir baştan bir başa.
yattığımız yerler müze olmuş,
sürgün şehirler cennet.
işte o zaman nazım,
yapardım mutluluğun resmini
buna da ne tual yeterdi;
ne boya…
***

soldan sağa resimdekiler:
avni arbaş (ressam)
güzin dino (abidin dino'nun eşi)
nâzım hikmet
abidin dino
vera tulyakova
devamını gör...
taksici terör örgütünün imamoğlu'nu istifaya çağırması
bu gün taksici terör örgütü mensupları ibb' nin mevcut mevzuatı uygulayacağını söyleyeceğini söyleyince imamoğlunu istifaya çağırmışlar;
medyablok video
sonra da baş terörist eyüp aksu taksiciler ile halkı karşı karşıya getirdiler diye isyan etmiş.
buradan sputnik
şahsi fikrime gelecek olursak taksicilerin yaptığı buradan marsa yol olur zaten hayat kadını çocuğu taksici deyimi koskoca dünyada bir tek bizim ülkemizde mevcut. ulan siz değil misiniz uber şoförlerini sokak ortasında döven? ulan sizin başkanınız değil mi über yüzünden yakıp yıkmak istemiyoruz diye koskoca devleti tehdit eden?, siz değil misiniz hava alanında bomba patlayınca 100 usd ye götüren fırsatçı şerefsizler? , siz değil misiniz turist veya o bölgeye yabancı insanları dolandıranlar? sırf plaka rantınız bitmesin diye istanbul halkına çektirmediğiniz kalmadı lan yeter!... kimse size düşman etmedi siz kendi yaptıklarınızla düşman ettiniz yeter lan sizden çektiğimiz!....
medyablok video
sonra da baş terörist eyüp aksu taksiciler ile halkı karşı karşıya getirdiler diye isyan etmiş.
buradan sputnik
şahsi fikrime gelecek olursak taksicilerin yaptığı buradan marsa yol olur zaten hayat kadını çocuğu taksici deyimi koskoca dünyada bir tek bizim ülkemizde mevcut. ulan siz değil misiniz uber şoförlerini sokak ortasında döven? ulan sizin başkanınız değil mi über yüzünden yakıp yıkmak istemiyoruz diye koskoca devleti tehdit eden?, siz değil misiniz hava alanında bomba patlayınca 100 usd ye götüren fırsatçı şerefsizler? , siz değil misiniz turist veya o bölgeye yabancı insanları dolandıranlar? sırf plaka rantınız bitmesin diye istanbul halkına çektirmediğiniz kalmadı lan yeter!... kimse size düşman etmedi siz kendi yaptıklarınızla düşman ettiniz yeter lan sizden çektiğimiz!....
devamını gör...
