zaman tüneli
gece çalışan buzdolabı sesinin kesildiği an
buzdolabı velinimet kalıyor.
sağ olsun nenemlerde eski, dondurmaların konulduğu tarzda bir dondurucu vardı. onlarda yatarken sesi yatırmazdı. öyle böyle bir ses değil. kafamı yastık aralarına koyuyordum ama yok. 5-6m'ye rağmen dibimdeymiş hissi veriyordu. kesilme süresinde uykuya dalmak için kendimi zorluyordum ama süre çok az. saat 3-5 gibi uykusuzluktan sızardım artık. sonra nenem sabahtan uyanır tv'de çağla şikel'in sağlık programını ya da ismail küçükkaya'yı açardı. ama ne açmak, sesin yüksekliği beni minik düğün salonlarında hissettirdi. odanın penceresi salona bakıyor. onu açıp "neneee, nene ne izliyorsun allah aşkına sabah sabah bu kadar yüksek sesle? uyusan daha çok faydalı, uyu lütfen." derdim sızlanarak. o da "uyanma diye sesini kısmıştım aslında. o kadar fazla mı sesi, çok özür dilerim." demişti. sakinlikle "ya nene ilk kez yatmıyorum ki sizde. migrenim var ve bu hassasiyeti daha çok tetikliyor biliyorsun. gece o dondurucuyu uykusuzluktan dibindeki pencereden aşağı atmaya çalıştım ama çok ağırdı yapamadım. ancak, tv'de iş görebilirim sanki?" diye güleç ama sinir bozucu bir şekilde uğraşmıştım. panikleyip tv'yi kapatmıştı. yüz ifadesine ve bu hareketine kahkaha atmıştım. hayır duyması o sesi bu kadar açtırtacak raddede sıkıntılı değil. 3-4 saat uyuyunca daha çok çekilmez oluyorum.
yanına gidip "günaydınnnn erkenci kuş." deyip sarılırım. "günaydın huysuz/aksi uykucu." der. ama ne şartlar altında yatmaya çalıştığımı sadece ben biliyorum. :/ "kanal seçimlerin özellikle haber olanı çok kötü, gün böyle aymaz. kumandayı uzat bakayım." deyip radyo açmıştım. ve birkaç kereden sonra bu kulaklar sese sinirlense de en azından şarkılarla mutluydu. sabah kokteyl içmeyi seviyor. onunla oynayarak hazırlıyordum. bazen komik komik hareketlerle güldürüyordum ve gülüyordum.
en sevdiği kokteyl; muz, çilek, bal, süt elma karışımı.
donmuş çilekleri görünce şok olmuştum. seviyor ve dondurmuş. benden daha çok organik takıntılı. "maşallah nene hanım, buzluk buzluktan çok manava benziyor. bu çileklerden niye benim haberim yok bakayım? öncekileri çileksiz içtik olmadı yani." diye yapmacık kinayeyle konuşunca nenem gülmüştü. "kız sen normalde çileksizi de içmezsin o kadar ama içtin. benim için mi içtin yoksa çileksiz de lezzetli yaptığım için mi doğruyu söyle?" deyince o da fırsat bulup "tabi ki de senin için içtim. yaptıkların yoksa toprağa bile dökülmez asra." deyip o uğraşan ve hilebaz mimikleriyle bakıyor tabi kimin nenesi? :)) nenemi de bozmuştum. "toprağa bile dökülmez demek, öyle mi nene hanım? bakıyorum bakıyorum bir zehirlenme belirtisi göremiyorum kokteylden, ama benim zehrim bulaşmış sana. anneme böyle şeyler söyleme ha. sonra kafamı ütüler. bir neneni kendine benzetmediğin kalmıştı der. beni kızınla muhatap etme. o sen kadar cici değil. bir de geç öğreniyor hiç zevkli değil." deyince sona istinaden bastonunu popoma indirdi sanmıştım ama olay "söyleme demene gerek yok. ağzın kadar elinde çalışsın. acele et." demek olmuştu. "burada senin için kokteyl hazırlıyorum. sen ise beni dövmeye çalışıyorsun. yazık yazık nerede o eski yaşlılar?" deyip sessizce gülerken bastonuyla kolumdan dürtüp "gülerken titriyorsun sütü dökeceksin. sesli gül başımıza iş açma." demez mi? "ya nene, gülmeme kadar işi ilerletmişsin. bu böyle olmaz sen tehlikeli olmaya başladın. fare zehrinin yerini söyle sen bana?" deyip şakadan ciddi ve tehditkar bakarken "niye lazım oldu şimdi? ilk bunu bitirelim sonra alırsın." dediğinde "bardağına ekleyeceğim. lezzet arttırıyormuş. sonuçta fare zehri insan değil." deyip pis pis gülerken olayı anladı. "seni seniii, annen gelince ona eklemesini diyeyim madem. çok sever belki." deyip rolleri değişince "anneme deme, onun damak zevki bu kadar yüksek(!) değil. boş ver onu sen." dedim. ve ardından "eğer dersen benim sizde kalmama izin vermez. en düşünceli, en vefalı, en eğlenceli, en komik, en minnoş, en hamarat torununun yoluna taş koymuş olursun. diğerleri seni yoruyor. ve pek güldürmüyor. onları şikayet et sen annelerine. ben yüzlerine diyorum ama ohoo kulaksız gibiler. sen de çok yüz verme. anne evine gelmiş gibi kahvaltıya hazır oturmalar? yok öyle, hazırlayacaksan sadece kendine hazırla. kendini yorarsan bastonun yönü sana döner ona göre. şimdi düş önüme içelim bunları." deyince tebessümle bir şey demeden ilerledi. bazı ifadeler laftan daha çok anlamlı.
nenemle ilişkimin iyi kısmı bu. bir de kötüsü de var. o da bir o kadar sinir bozucu...
sağ olsun nenemlerde eski, dondurmaların konulduğu tarzda bir dondurucu vardı. onlarda yatarken sesi yatırmazdı. öyle böyle bir ses değil. kafamı yastık aralarına koyuyordum ama yok. 5-6m'ye rağmen dibimdeymiş hissi veriyordu. kesilme süresinde uykuya dalmak için kendimi zorluyordum ama süre çok az. saat 3-5 gibi uykusuzluktan sızardım artık. sonra nenem sabahtan uyanır tv'de çağla şikel'in sağlık programını ya da ismail küçükkaya'yı açardı. ama ne açmak, sesin yüksekliği beni minik düğün salonlarında hissettirdi. odanın penceresi salona bakıyor. onu açıp "neneee, nene ne izliyorsun allah aşkına sabah sabah bu kadar yüksek sesle? uyusan daha çok faydalı, uyu lütfen." derdim sızlanarak. o da "uyanma diye sesini kısmıştım aslında. o kadar fazla mı sesi, çok özür dilerim." demişti. sakinlikle "ya nene ilk kez yatmıyorum ki sizde. migrenim var ve bu hassasiyeti daha çok tetikliyor biliyorsun. gece o dondurucuyu uykusuzluktan dibindeki pencereden aşağı atmaya çalıştım ama çok ağırdı yapamadım. ancak, tv'de iş görebilirim sanki?" diye güleç ama sinir bozucu bir şekilde uğraşmıştım. panikleyip tv'yi kapatmıştı. yüz ifadesine ve bu hareketine kahkaha atmıştım. hayır duyması o sesi bu kadar açtırtacak raddede sıkıntılı değil. 3-4 saat uyuyunca daha çok çekilmez oluyorum.
yanına gidip "günaydınnnn erkenci kuş." deyip sarılırım. "günaydın huysuz/aksi uykucu." der. ama ne şartlar altında yatmaya çalıştığımı sadece ben biliyorum. :/ "kanal seçimlerin özellikle haber olanı çok kötü, gün böyle aymaz. kumandayı uzat bakayım." deyip radyo açmıştım. ve birkaç kereden sonra bu kulaklar sese sinirlense de en azından şarkılarla mutluydu. sabah kokteyl içmeyi seviyor. onunla oynayarak hazırlıyordum. bazen komik komik hareketlerle güldürüyordum ve gülüyordum.
en sevdiği kokteyl; muz, çilek, bal, süt elma karışımı.
donmuş çilekleri görünce şok olmuştum. seviyor ve dondurmuş. benden daha çok organik takıntılı. "maşallah nene hanım, buzluk buzluktan çok manava benziyor. bu çileklerden niye benim haberim yok bakayım? öncekileri çileksiz içtik olmadı yani." diye yapmacık kinayeyle konuşunca nenem gülmüştü. "kız sen normalde çileksizi de içmezsin o kadar ama içtin. benim için mi içtin yoksa çileksiz de lezzetli yaptığım için mi doğruyu söyle?" deyince o da fırsat bulup "tabi ki de senin için içtim. yaptıkların yoksa toprağa bile dökülmez asra." deyip o uğraşan ve hilebaz mimikleriyle bakıyor tabi kimin nenesi? :)) nenemi de bozmuştum. "toprağa bile dökülmez demek, öyle mi nene hanım? bakıyorum bakıyorum bir zehirlenme belirtisi göremiyorum kokteylden, ama benim zehrim bulaşmış sana. anneme böyle şeyler söyleme ha. sonra kafamı ütüler. bir neneni kendine benzetmediğin kalmıştı der. beni kızınla muhatap etme. o sen kadar cici değil. bir de geç öğreniyor hiç zevkli değil." deyince sona istinaden bastonunu popoma indirdi sanmıştım ama olay "söyleme demene gerek yok. ağzın kadar elinde çalışsın. acele et." demek olmuştu. "burada senin için kokteyl hazırlıyorum. sen ise beni dövmeye çalışıyorsun. yazık yazık nerede o eski yaşlılar?" deyip sessizce gülerken bastonuyla kolumdan dürtüp "gülerken titriyorsun sütü dökeceksin. sesli gül başımıza iş açma." demez mi? "ya nene, gülmeme kadar işi ilerletmişsin. bu böyle olmaz sen tehlikeli olmaya başladın. fare zehrinin yerini söyle sen bana?" deyip şakadan ciddi ve tehditkar bakarken "niye lazım oldu şimdi? ilk bunu bitirelim sonra alırsın." dediğinde "bardağına ekleyeceğim. lezzet arttırıyormuş. sonuçta fare zehri insan değil." deyip pis pis gülerken olayı anladı. "seni seniii, annen gelince ona eklemesini diyeyim madem. çok sever belki." deyip rolleri değişince "anneme deme, onun damak zevki bu kadar yüksek(!) değil. boş ver onu sen." dedim. ve ardından "eğer dersen benim sizde kalmama izin vermez. en düşünceli, en vefalı, en eğlenceli, en komik, en minnoş, en hamarat torununun yoluna taş koymuş olursun. diğerleri seni yoruyor. ve pek güldürmüyor. onları şikayet et sen annelerine. ben yüzlerine diyorum ama ohoo kulaksız gibiler. sen de çok yüz verme. anne evine gelmiş gibi kahvaltıya hazır oturmalar? yok öyle, hazırlayacaksan sadece kendine hazırla. kendini yorarsan bastonun yönü sana döner ona göre. şimdi düş önüme içelim bunları." deyince tebessümle bir şey demeden ilerledi. bazı ifadeler laftan daha çok anlamlı.
nenemle ilişkimin iyi kısmı bu. bir de kötüsü de var. o da bir o kadar sinir bozucu...
devamını gör...
geceye bir ispanyolca şarkı bırak
manolo garcia - pájaros de barro
devamını gör...
nutella vs tahin pekmez
tahin olsun yeter.
nutella sevmem ama yiyeceksem kaymakla yerim.
nutella sevmem ama yiyeceksem kaymakla yerim.
devamını gör...
müslüman yazarlara sorular
burada sorulan sorulara şu sitelerde zaten cevaplar verilmişti:
www.dinicevaplar.com/
www.kurandakidin.com/
emre1974tr.blogspot.com/
www.dinicevaplar.com/
www.kurandakidin.com/
emre1974tr.blogspot.com/
devamını gör...
normal sözlük'ün gececi yazarları
sözlüğün ilk zamanları içinde bulunduğum veri tabanıdır.
3 ay boyunca asosyal bir tosbağa gibi günde parça parça 7 saat uyku ve 17 saat sözlük mesaisiyle hem gececi, hem sabahçı, hem akşamcı yazardım.
o günler özlenir mi?
vallahi ben özledim.
(bkz: coming soon)
3 ay boyunca asosyal bir tosbağa gibi günde parça parça 7 saat uyku ve 17 saat sözlük mesaisiyle hem gececi, hem sabahçı, hem akşamcı yazardım.
o günler özlenir mi?
vallahi ben özledim.
(bkz: coming soon)
devamını gör...
deniz üstü köpürür
bu saatte ne de güzel gitti be.
sarmaşık filminde nadir sarıbacak eşliğinde cem karaca. dur bir daha dinleyeyim.
sarmaşık filminde nadir sarıbacak eşliğinde cem karaca. dur bir daha dinleyeyim.
devamını gör...
ingilizce bilmeden hepinizi i love you
ferhan şensoy'un tadından yenmez kitabı. adını duyduğumda, bir yerde tesadüfen onunla ilgili bir haber filan gördüğümde sebepsiz mutlu eder beni ferhan şensoy. yüzümde hemen tebessüm beliriverir. kendine özgü bir üslubu vardır. yazarken çok doğaldır. içinden geldiği gibi yazar. güzel söver. tepkilerini usta bir yazar gibi okura yansıtır. sohbet ediyordur aslında okurla. meyhanede ferhan şensoy'la oturmuş içiyorsunuz. kitaplarını okumak buna benzer bir deneyimdir. bu kitap amerikalı bir tiyatro topluluğuyla ortak girişilecek bir oyun projesinin hikâyesi. üstat amerika'ya gidiyor ve olaylar gelişiyor. ingilizce bilmiyor, frenkçesi var. ingilizcesi var aslında ama tarzanca yani. ingilizce bilmeden amerika izlenimleri de denilebilir kitap için. pek bir muhabbeti yok amerika'ya ve amerikalılara. onların dolarla ilişkilerini biraz fazla buluyor. uçak yolculuklarında hep en arka sıralarda oturmasının bir sebebi var. püfür püfür sigara tellendiriyor. yemek hep en son o sıralara geliyor tabii ki. soğumuş olarak. hâlinden memnun ama... diğer enayileri sigara içmedikleri için bir güzel haşlıyor. kitaptaki her özel isme mutlaka bir lakap takıyor. koca william burroughs'a önce ibne diyor, sonra etrafındaki ''laço''lardan bahsediyor. daha sonra hep hoşgeldin william olarak anıyor. groteski abdullah var sözgelimi. halı kilim tüccarı. amerikalılarla işi bağlayan o. aslında bağlanamıyor iş tam olarak ama olsun... haspa dallaslı kadın var, üstadın sinirlerini zıplatıyor sürekli. cebinde akrep var, dolar bozdurmayı sevmiyor. misafir olarak ferhan şensoy sürekli hesap ödüyor. bunun bize hiç uygun olmadığını söylüyor. ulan biz çiçek pasajı'nda yan masada içen turistlere hesap ödetmiyoruz diyor. bazen daha da sinirlenip orospu diyor dallaslı kadına. oynanması planlanan oyun nuh'un binbir direkli gemisi. esas oğlana beğendiremiyorlar oyunu. değişik bir grup amerikalı topluluk, biyosfer denen bir projeleri var. üstat sürekli birileriyle anlaşamıyor. çünkü frenkçe biliyor ''ve fakat'' tarzan ingilizcesini ancak konuşabiliyor. kırmızı kadirşinas bir bavulu var. sürekli haber takip ediyor, acaba ırak savaşı başladı mı merakı içinde. acayip tatlı bir anlatımı var, sözcük filan uyduruyor, onlarla oynuyor keyfine göre. bir yerde diyor ki: ''perde açmak ciddi iştir, emekli orospu donu gibi sıyırılmaz perde.'' bunu en iyi kotaran da yanlış hatırlamıyorsam erol ağbiymiş. erol günaydın yani. meksika'ya geçiliyor amerika'dan sonra. meksikalıları seviyor. bize benziyorlar diyor. heriflerin dilini bilmesen de ne demek istediklerini anlıyor çünkü. paraları da bizimki gibi pul. baykal kent'in içkiyle sorunları olduğunu söylerken tiyatronun metres olamayacağını ifade ediyor. olsa olsa alkol metres olabilir, tiyatro değil.
devamını gör...
tutunamayanlar
altını çizerek okuduğum,
okurken hakkını verdiğim,
bitirdiğimde bulunduğum yıla nasıl döneceğimi düşündüğüm,
hala okumayanları ilk okuduklarında yaşayacakları his yüzünden deli gibi kıskandığım,
selim ışıkla yatıp kalktığım, oğuz atayla içten içe sohbet ettiğim, turgut özben gibi dost aradığım,
ara ara açıp çizdiğim yerleri okuyarak her kelimesini beynime kazımaya çalıştığım harika eser.
okuyun.
okutturun.
“tutunacak bir dalımız kalmıyor. tutunamıyoruz.”
ah oğuz atay.
okurken hakkını verdiğim,
bitirdiğimde bulunduğum yıla nasıl döneceğimi düşündüğüm,
hala okumayanları ilk okuduklarında yaşayacakları his yüzünden deli gibi kıskandığım,
selim ışıkla yatıp kalktığım, oğuz atayla içten içe sohbet ettiğim, turgut özben gibi dost aradığım,
ara ara açıp çizdiğim yerleri okuyarak her kelimesini beynime kazımaya çalıştığım harika eser.
okuyun.
okutturun.
“tutunacak bir dalımız kalmıyor. tutunamıyoruz.”
ah oğuz atay.
devamını gör...
asla mutlu olamayacak insanlar
vallahi narsistler billahi narsistler!
devamını gör...
ütopyadan bilime sosyalizmin gelişimi
sosyalizmin en büyük teorisyenlerinden biri olan engels'in kitabıdır. orijinali broşürdür aslında, kitapçık da denilebilir. kısa ama yoğun bir çalışma. sosyalist veya marksist teoriyle ilgili kitaplarda ön sözler çok kıymetlidir. hatta genelde birkaç ön söz karşılar önce okuru. burada da öyle. birilerine cevaplar verilir bu ön sözlerde, farklı dildeki bir baskı için açıklayıcı kimi bilgiler paylaşılır, proletaryaya selam çakılır. erken dönem klasiklerde propaganda çok önemlidir çünkü. devrimin öncü sınıfı proletaryayı bilinçlendirmek amacı vardır. engels kitapta sosyalizmin gelişim seyrini irdeliyor. ütopya olarak ortaya çıkan ilkel sosyalist fikirleri ele alıyor. bu bağlamda anılan üç isim var: saint simon, fourier ve robert owen. saint simon'ın bilincinde din henüz kaybolmuş durumda değil. fazla duygusal ve romantik. hümanist bir bakış var, oldukça iyimser. aslında üçünün ortak noktası bu, bütün insanlığı kurtarmak istiyorlar. bir sınıfın temsilcisi olarak ortaya çıkmıyorlar. evrensel bir kurtuluş öğretisi gibi. saint simon hristiyanlığın özünde buluyor insanlığın kurtuluşunu. gerçekçi değil. fourier kimi açılardan bence daha parlak bir düşünür. kadınların özgürlüğünü filan öne sürmesi ilerici bir tavır. toplumların ilerleme düzeyinin kadınların özgürlüğüyle doğrudan ilişkili olduğunu savunuyor. devrimci bir bakış bu. yine de ütopik bir toplum tasavvur etmekten çok uzaklaşamıyor. bilimsel sosyalizme daha var. benim bu üç isim arasında en ilginç bulduğum robert owen. çağının önde gelen fabrikatörlerinden kendisi. fabrika içinde çalışma saatlerini ve şartlarını iyileştiriyor. müthiş bir sömürü düzeni görüyor kapitalizmde. o dönemki çocuk işçiliği ve kadınların durumu berbat. bunları düzeltmeye çalışıyor. kendi ifadesi, ''işçilerim benim kölelerimdi.'' kapitalizmin işçileri modern köleler hâline getirdiğini görüyor. bu üç ismin görüşleri tabii ki önemsiz değil. daha iyi bir toplum düşünü paylaşıyorlar. ancak düşlemek yeterli değil, olgunlaşmamış görüşler geliştirilmelidir. engels'in ifadesiyle, ''kapitalist üretimin olgunlaşmamış düzeyine, olgunlaşmamış sınıfsal koşullara, olgunlaşmamış teoriler karşılık geliyordu.'' bilimsel sosyalizm için marx'ı beklemek gerekecekti. o kapitalizmin en kapsamlı çözümlemesini yapan ilk kişidir. ütopyacılar genel olarak ''bütün dünya bayram olsa'' diyorlardı. oysa marx kapitalizmin iç yapısını ortaya koymuş ve onun zorunlu olarak yerini sosyalizme bırakacağını ön görmüştü. nasıl feodalizm çökmüş ve yerine kapitalizm gelmişse; aynı şekilde kapitalizm de çökecek ve yerini sosyalizme bırakacaktır. marx'ın tarihe diyalektik olarak baktığını unutmamalıyız. hegel'in baş aşağı ettiği tarihi ayakları üzerine tekrar dikmiştir. bunu toplumları ekonomik alt yapılarına göre açıklayarak yapmıştır. hegel'in diyalektiği idealistti; oysa marx diyalektik materyalizmi en zengin biçimiyle ortaya koymuştur. kapitalist üretim biçimi yazgı değildir. toplumlar dinamik yapıdadırlar, sürekli değişir ve gelişirler. ekonomik sistemler doğar, gelişir ve çökerler. tarihin akışı durdurulamaz. idealist kurgular bu diyalektiğin önüne geçemez. engels'in müthiş cümlesi, ''düşünceyi, düşünen bir maddeden ayırmak mümkün değildir.''
devamını gör...
uyku düzeni
telefon, televizyona bakmayın akşam saatlerinde rayına oturur.
devamını gör...
metin uca
vefat etmiş sunucu ve seslendirme sanatçısı. ölümüne üzüldüm be. çok naif bir insandı. allah rahmet eylesin. yattığı yer incitmesin.
devamını gör...
dorian gray'in portresi
tüm olay lord henry wotton.
dorian fasa fiso.
dorian fasa fiso.
devamını gör...
aynı anda 10 kıza yazan erkek
karaktersizlik örneğidir bunu ballandıra ballandıra anlatır işin ucu bi yerde patlar izlemesi kavranmasını izlemek zevklidir.
devamını gör...
geçmiş geçmişte kalsın
geçmiş geçmişte kalmıştır ama o insan şimdi de kalmamıştır. yani geçmiş geçmemiş.
"geçmiş olsun." dileğini bazen "geçmemiş olsun." şeklinde derken amacım bu değildi.
alakasız şeylerin bağlandığı noktalar beni sinir ediyor ama durum şu an böyle.
"geçmiş olsun." dileğini bazen "geçmemiş olsun." şeklinde derken amacım bu değildi.
alakasız şeylerin bağlandığı noktalar beni sinir ediyor ama durum şu an böyle.
devamını gör...
sözlük yazarlarının söylemek istedikleri
haydi durma git diyorsun
söyle bana nere gidem?
sevdiğimi biliyorsun
yapma böyle gözün sevem
kimsem yok ki biliyorsun
yapma böyle gözün sevem
tutunacak dalım mı var
sığınacak kapım mı var
hayatıma kastın mı var
yapma böyle gözün sevem
saçlarıma kar mı yağsın
çektiklerim kâr mı kalsın
kimsem yok ki yaram sarsın
yapma böyle gözün sevem
söyle bana nere gidem?
sevdiğimi biliyorsun
yapma böyle gözün sevem
kimsem yok ki biliyorsun
yapma böyle gözün sevem
tutunacak dalım mı var
sığınacak kapım mı var
hayatıma kastın mı var
yapma böyle gözün sevem
saçlarıma kar mı yağsın
çektiklerim kâr mı kalsın
kimsem yok ki yaram sarsın
yapma böyle gözün sevem
devamını gör...
sözlük yazarlarının söylemek istedikleri
yaş ilerledikçe söylemek istediklerinin ne kadar azaldığını farkettim başlığı gördüğümde. muazzam bir kabullenişe geçip yaşadığın dinginlikle kurduğun cümlelerin ne kadar eksildiğini, kelime tasarrufunun bütün tasarruflardan daha önemli olduğunu, değiştirebileceğin şeyler için sessizce çabalamayı, değiştiremeyeceğin şeyler için sakin kabullenişi ve değiştirebileceğin şeylerle değiştiremeyeceğin şeyleri ayırt edebilme gücünün ne kadar önemli olduğunu keşfettim. hayat uzun bir yolculuk ve en iyi arkadaşın yine sensin. yolda neler yaşadığından ziyade yolu nasıl yürüdüğün önemli asla unutma berty!
devamını gör...
geçmiş geçmişte kalsın
bazi insanlar vardir kendiyle tasir bir omur butun gecmisini.
bu aslinda psikolojide bi tur rahatsizlik ama yani hatirladikca insani mutluda eder bazen.
bu aslinda psikolojide bi tur rahatsizlik ama yani hatirladikca insani mutluda eder bazen.
devamını gör...
dorian gray'in portresi
çok sıkıcı geldi. tasvirlerde çok detaya girmiş. gereksiz detayları sevmiyorum. bu bana boğucu geliyor. betimlemeleri başarılı ama dediğim gibi.
bu kitabı okumaya başladığımdan bu yana elime başka kitap alamadım. sadece birkaç e- kitap bitirdim. bu da neredeyse 3-4 haftalık bir süreç.
ele alınan konuyu sevdim. ama ben daha sade ve öz taraftarıyım. bir de içerik sanat ve sanat tarihi gibi. bu alanda o kadar detaylı bilgilere sahip değilim. bu da sıkması için bir sebep mesela. çünkü anlayamıyorum çoğu şeyi, atıyorum "çinden alınmış mor ipekten yapılmış cenaze örtüsü, victoria döneminde kullanılan yaprak işlemeli metal uçlu mumluk, bilmem ne döneminin izini taşıyan çerçeve modeli." hani anlatıyor, detaya giriyor ama bilmediğim için aklımda çok yüzeysel ve belki yanlış şeyler oluşuyor. az olsa araştırıp öğreneceğim ama o kadar çok ki, sıktı. bu alanla içli dışlı olanlar tam verim alabilir gibi. ya da ben çok uzağım bilmiyorum.
şu an kitapta dorian'ın katil olduğu yerdeyim. sanırım bundan sonra akacak gibi duruyor. tam bitireyim ona göre son yorumu yapacağım.
okuma hevesimin içine edip içeriğe uygun müthiş bir son bulamazsam asıl o zaman kötüleyeceğim. evet bu normal bir yorumlamaydı.
bu kitabı okumaya başladığımdan bu yana elime başka kitap alamadım. sadece birkaç e- kitap bitirdim. bu da neredeyse 3-4 haftalık bir süreç.
ele alınan konuyu sevdim. ama ben daha sade ve öz taraftarıyım. bir de içerik sanat ve sanat tarihi gibi. bu alanda o kadar detaylı bilgilere sahip değilim. bu da sıkması için bir sebep mesela. çünkü anlayamıyorum çoğu şeyi, atıyorum "çinden alınmış mor ipekten yapılmış cenaze örtüsü, victoria döneminde kullanılan yaprak işlemeli metal uçlu mumluk, bilmem ne döneminin izini taşıyan çerçeve modeli." hani anlatıyor, detaya giriyor ama bilmediğim için aklımda çok yüzeysel ve belki yanlış şeyler oluşuyor. az olsa araştırıp öğreneceğim ama o kadar çok ki, sıktı. bu alanla içli dışlı olanlar tam verim alabilir gibi. ya da ben çok uzağım bilmiyorum.
şu an kitapta dorian'ın katil olduğu yerdeyim. sanırım bundan sonra akacak gibi duruyor. tam bitireyim ona göre son yorumu yapacağım.
okuma hevesimin içine edip içeriğe uygun müthiş bir son bulamazsam asıl o zaman kötüleyeceğim. evet bu normal bir yorumlamaydı.
devamını gör...