zaman tüneli

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

"gel miss jane, ağlama," dedi.
ateşe "yanma" demesi gibi bir şeydi bu.
jane eyre
devamını gör...

karanlık, sisli bir izmit gecesi tripteyim yine elimde resmi
bilen var mıdır bunu bilmiyorum, tüm şarkı aklımda liseden beri. asla kurtulamıyorum, arada söylerken buluyorum kendimi hala ya. ergenliğimin hayaleti resmen.*
devamını gör...

ablamın 25 senelik üniversite öğrenci numarası.

lüzumsuz sayılar, silemiyorum da.
devamını gör...

bir türlü gömemediğiniz ölüler .
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

insanın kendine en çok güvendiği anlar genelde hiçbir şeyin riskte olmadığı anlar oluyor. rahatken hepimiz net, hepimiz ilkeli, hepimiz doğru tarafta. bu kitap insanın kendinden emin olduğu yerleri sessizce bozar.

bitirdiğimde aklımda olaylar değil, çok rahatsız edici tek bir soru kaldı; ben ne kadar dayanırım. çünkü kitap sana kahramanlık anlatmıyor. tam tersine, kahramanlık dediğimiz şeyin ne kadar kısa ömürlü olabileceğini gösteriyor. dışarıdan bakınca her şey çok net. bir grup direnişçi yakalanmış, işkence görüyorlar, isim vermeleri isteniyor. burada insanın içinden hemen o tanıdık cümle geçiyor;

ben olsam söylemezdim.

zaten en tehlikeli cümle de bu bence. çünkü hep rahat koltukta kuruluyor. jean paul sartre burada insanı tam o rahat koltuktan kaldırıyor. sana “iyi misin kötü müsün” diye sormuyor. daha ağırını soruyor.

acı başladığında hâlâ aynı kişi misin? kitabı okurken aklımda en çok kalan şey karakterlerin büyük lafları değil, içten içe çürümeye başladıkları anlar oldu. çünkü insanın gerçek yüzü bazen bağırırken değil, kendi içinde küçük küçük çözülürken çıkıyor. hani bir şeyi sonuna kadar savunacağını sanarsın da baskı artınca cümlenin başına “ama” geliverir ya. kitap tam o “ama” anlarını yakalıyor.

lucie bu yüzden çok çarpıcı geldi bana.

ilk bakışta en savunmasız gibi duran karakterlerden biri ama bazı insanlar vardır, hayatta sesi az çıkar diye zayıf sanılır. sonra bir şey olur, en ağır yükü onların taşıdığı anlaşılır. lucie de biraz öyle. gücünü gösteriyle değil, sessiz kalarak belli ediyor. bu yüzden daha gerçek.


öbür tarafta canoris ve diğerleri var.

onları okurken insan ister istemez kendine daha yakın hissediyor. çünkü kırılmaları çok tanıdık. bir anda hainleşmiyorlar. önce kendilerini ikna etmeye çalışıyorlar. insan zaten çoğu zaman kötülüğü başkasına yapmadan önce, kendi içinde meşrulaştırıyor. “bir kez konuşsam ne olur” duygusu var ya, kitapta onun utandırıcı açıklığı var.


günümüzde de farklı değil aslında. insanlar büyük baskılar altında değilken çok tutarlı görünüyor. dediğim gibi herkes ilkeli, herkes net, herkes doğru tarafta. ama küçücük bir çıkar, küçük bir korku, ufacık bir yalnız kalma ihtimali bile çoğu insanın duruşunu yamultmaya yetiyor. biri işini kaybetmemek için susuyor, biri kalabalığın dışına düşmemek için susuyor, biri linç edilmemek için kendine ait fikri geri çekiyor. işkence odası başka bir şey elbette ama insanın kendini satma mekanizması o kadar yabancı değil.

kitabın en sert tarafı bence şu;
bir noktadan sonra insan kimin konuştuğundan çok, konuşmadan önce nasıl bir iç pazarlık yaptığını düşünmeye başlıyor. çünkü orada mesele sadece ihanet değil. mesele insanın kendi gözünde küçülmesi. konuşan da bitiyor, susan da tamamen temiz kalmıyor. herkes bir yerinden eksiliyor.


kitabı bu yüzden sevdim. çünkü bana kusursuz direnişçiler göstermedi. eli titremeyen, aklı hiç dağılmayan, gururundan bir şey kaybetmeyen karton karakterler koymadı önüme. onun yerine korkan, çözülen, bazen kendinden nefret eden insanları koydu. yani bizi koydu.

bir filmde ya da romanda en çok şunu seviyorum ben;

karakterin başına gelen şeyi değil, o şeyin karakterin içine ne yaptığını görebilmeyi. burada da olan tam bu. işkence sadece bedene yapılmıyor. insanın kendisiyle ilgili kurduğu cümlelere yapılıyor. “ben buyum” dediğin ne varsa yavaş yavaş oradan kırılıyor.

kitap bittikten sonra bende kalan duygu şu oldu; insan bazen düşündüğü kadar onurlu değil, ama düşündüğü kadar korkak da değil.

hangisi olacağını çoğu zaman başına ne geldiği belirliyor.

en rahatsız edici tarafı da bu zaten. çünkü kitap boyunca şunu anlıyorsun, karakterleri yargılamak çok kolay ama aynı kapı senin üstüne kapansa, senin ağzından hangi kelimenin çıkacağını kimse bilmiyor.
devamını gör...

eni vici vokke, vici vokke!

(bkz: smooth criminal)
devamını gör...



seyreyle tabi!
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bazen bir kitabı bitiriyorsun, kapağı kapatıyorsun ama içindeki o ağırlık bir türlü gitmiyor. sanki sayfalar arasında bir yerlerde, senin de bir parçan kalmış gibi. stefan zweig’ın bu kitabını her okuduğumda -evet, birkaç kez okudum, çünkü bazı metinler tek seferde sindirilemiyor- aynı hisle karşılaşıyorum.

insan kendi hayatını nasıl bu kadar sessizce, bu kadar gönüllüce bir başkasına teslim edebilir? ve o başkası, yani adam, bunu nasıl fark etmez? bu yazı, o hissi biraz daha kazıyarak dökmek istedim içime. müzik dinlerken notaları takip ettiğim gibi, burada da duyguların peşine takıldım. çünkü zweig tam da bunu yapıyor, büyük orkestralar kurmadan, tek bir kemanın ince sesiyle insanın içini oyuyor.


hikâye, bir mektupla başlıyor. ölüm döşeğindeki bir kadından, hayatının tek odağı olmuş adama yazılmış bir mektup. adam ise o mektubu okurken kadını hatırlamıyor bile.


ilk bakışta “karşılıksız aşk” diye etiketleyebilirsiniz ama işin özü çok daha derin. burada aşk, bir nehrin akışı gibi tek yöne doğru ilerliyor. nehir kendi yatağını kendisi kazıyor, taşları yuvarlıyor, kıyıları aşındırıyor ama öteki kıyıdaki ormandan habersiz.

kadın, adamı ilk gördüğü anda aslında bir karar veriyor. viyana’nın o eski apartmanlarından birinde, merdivenlerde ya da koridorda karşılaşılan sıradan bir an. dışarıdan bakan için hiçbir şey yok. ama kadının içinde bir pusula iğnesi kırılıyor. artık kuzey sadece o adam. hayatının her saniyesi, onun varlığına göre ayarlanıyor. kendi zamanını, kendi hayallerini, kendi kimliğini yavaş yavaş o pusulanın gösterdiği yöne bırakıyor.

bu bağlılık, bir gölge gibi başlıyor. masum, zararsız, neredeyse fark edilmez. sonra gölge uzuyor, koyulaşıyor, kadının bütün bedenini kaplıyor.

adam puro içiyor, izmariti yere atıyor; kadın o izmariti bir hatıra gibi saklıyor.
adam kapı tokmağına dokunuyor; kadın o tokmağa parmak uçlarıyla değiyor, sanki dokunuşu tenine sinmiş gibi.

bunlar abartılı jestler değil. tam tersine, o kadar küçük, o kadar gizli ki dışarıdan bakan biri “ne saçmalıyor bu kadın” bile diyebilir. ama birikiyorlar. zamanla birikiyor ve kadının içini tamamen dolduruyor.

dışarıdan hayatı normal görünüyor: gri bir rutin, belki biraz yalnızlık, belki biraz melankoli. ama içeriden? içeriden bir tek kişilik tiyatro sahnesi gibi. sahnedeki tek ışık o adam ve kadın, o ışığın altında rolünü ezberlemiş, repliklerini kendi kendine mırıldanıyor.

zweig’ın en usta yanı, dramatik patlamalar yaratmaması. hiçbir yerde gözyaşı selleri yok, kapılara dayanıp yalvarmalar yok, büyük kavuşmalar yok. her şey sinsi, neredeyse fark edilmez adımlarla ilerliyor. kadın dışarıdan bakıldığında sıradan bir hayat sürüyor. ama içeriden bakınca, kendi yarattığı bir labirentte dolaşıyor ve o labirentin çıkışında sadece o adam var. zamanla bu bağlılık, sevgiden öte bir şeye dönüşüyor. bir tür varoluş nedeni.

kadın artık “ben” demiyor içinden; “onun gölgesinde yaşayan” diyor. kendi aynasına baktığında sadece adamın yansımasını arıyor. onun olmadığı bir hayatı hayal etmek, boş bir tuvale bakmak gibi geliyor; renk yok, anlam yok. bu, saplantı mı? belki. ama zweig öyle doğal anlatıyor ki, okurken “deli mi bu kadın?” demiyorsun. “belki ben de bir yerlerde böyle bir labirente girebilirdim” diyorsun.

şimdi o adam tarafına gelelim. çünkü kitap, narsist bir ruhun portresini de ustalıkla, neredeyse hiç bağırmadan çiziyor. adam, kadınların hayatına girip çıkan, hepsini biraz ısıtan ama hiçbirine gerçekten dokunmayan bir tip. kadınlar onun için kısa süreli konuklar; bazıları bir yaz gecesi gibi geçip gidiyor, bazıları bir kış sabahı gibi soluk. o ise hepsini kendi etrafında döndürüyor, kendi merkezinde kalmaya devam ediyor.


kadın ona ömrünü veriyor, ondan bir çocuk doğuruyor, her şeyi sessizce yaşıyor. adam içinse o, yüzlerce yüz arasından silik bir anı bile değil.


mektupta geçen o cümleler var ya:

“bütün dünya, benim için yalnızca seninle ilintili olduğu ölçüde varlık kazandı.”

bu, bir itiraf değil; bir tür iman. kadın kendi dinini kurmuş, tapınağını kendi elleriyle yapmış. adam ise o tapınağın tanrısı bile olduğunun farkında değil. narsistlik tam da burada değil mi? başkalarının sana adadığı her şeyi kendi egonun aynasında parlatmak, ama aynanın arkasındaki karanlığı hiç görmemek.

bugüne taşısak iş daha da çarpıcı hale geliyor. o kadın şimdi yaşasaydı, belki kapısına dayanmazdı. ama telefonuna her baktığında o adamın profilini kontrol eder, story’lerini izler, mesaj yazar siler, “fazla mı kaçtım, yanlış anlar mı?” diye kendi kendine işkence çekerdi. ekranlar araya girdi diye mesafe azalmadı; tam tersine, o tek taraflı bağlılık hali daha da kolaylaştı. zweig 1920’lerde yazmış bunu ama sanki bugünün en karanlık köşelerini de görmüş gibi. çünkü obsesif bağlılık çağdan bağımsız. bir virüs gibi bulaşıyor, seni kendi merkezinden uzaklaştırıyor, kendi ışığını söndürtüyor. ve sen fark etmeden, kendi mezarını kazıyorsun.


kadının kimliği zamanla tamamen eriyor. ilk başta masum bir merak. sonra sabırlı bir bekleyiş. ardından derin bir takıntı. ve en sonunda? en sonunda o takıntı, kadının ta kendisi oluyor. artık sevmiyor sadece; var oluyor o sevgi üzerinden. mektubu yazarken bile biliyor ki adam bunları okuyunca omuz silkecek, belki bir kahve içecek ve unutacak.


ama yine de yazıyor. çünkü bazen tek kurtuluş, yıllardır ciğerlerinde biriken o ağır havayı dışarı salmak. o sessiz odanın kapısını aralamak. içerideki toz, küf, birikmiş yalnızlık… hepsini kelimelere dökmek. okunmayacak belki. anlaşılmayacak belki. ama en azından artık sadece kendi içinde kalmayacak.

zweig burada büyük bir ustalık gösteriyor: insanın iç dünyasını darmadağın etmeyi, bağırmadan, bağırtmadan, sadece fısıltıyla yapıyor. okurken fark ediyorsun ki bu kitap sadece tek taraflı aşkın öyküsü değil. duygusal bir dengesizliğin, fark edilmeyen bir fedakârlığın, narsist bir ruhun bilinçsizce yarattığı boşluğun da öyküsü. hepimiz bir şekilde birilerinin gölgesinde durmuşuzdur. bazımız farkında olmadan, bazımız bile bile. ve bazı gölgeler o kadar derin ki, bir daha çıkamıyorsun.

kitabı bitirdiğimde aklımda kalan tek şey şu: aşk bazen en büyük özgürlük, bazen de kendi ellerimizle ördüğümüz en dar kafes. zweig bunu o kadar incelikle anlatıyor ki, fısıltısı günlerce kulaklarında çınlıyor. belki de bu yüzden her okuduğumda biraz daha derine iniyorum. çünkü o “bilinmeyen kadın”, aslında hepimizden bir parça taşıyor.

peki, o mektubu okuduktan sonra adam gerçekten hiçbir şey hissetmedi mi, yoksa zweig bize sadece kadının penceresinden mi gösterdi her şeyi? bence ikincisi. çünkü en büyük acılar, en sessiz olanlardır.
ve bu mektup, o sessiz acının en çıplak, en dürüst kaydı.
devamını gör...

minicik kaldırım taşı pırlantaya mı karşı? *
devamını gör...

yapamadı. istedi ama yapamadı.

olmayınca olmuyor işte.
devamını gör...

aynı gün içinde 4 mevsimin yaşanabileceği ay.
devamını gör...

bildiğimiz klasik narsist vardır; kendini över, ortamı domine eder, ilgisiz duramaz. kırılgan narsisizm ise ilk bakışta onun tam tersi gibi duruyor ama aslında aynı yerden besleniyor.

dışarıdan bakınca daha sessiz, içine kapanık, hatta yer yer özgüvensiz gibi. ama içeride “ben aslında özelim, hak ettiğim değeri görmeliyim” hissi var. mesele şu ki bu karşılığı dışarıdan bulamayınca kırılma başlıyor.

en küçük eleştiri bile fazla batıyor. normalde geçip gidecek şeyler onda kalıyor, büyüyor, içerde dönüp duruyor. sürekli bir iç kıyas hali var; kim ne yaptı, kim ne kadar ilgi gördü, neden o görüldü de ben görülmedim.

ama bunu açık açık söylemiyor.

dışarıdan bakınca “umursamıyor” gibi duruyor ama aslında fazlasıyla umursuyor. sadece bunu direkt ifade etmek yerine dolaylı yollar seçiyor. pasif agresif tepkiler, içten içe küsmeler gibi.

olay kötü biri olmak değil aslında. daha çok kırılgan bir benlik hali. genelde çocuklukta yeterince görülmemek, değer görmemek gibi şeylerle ilişkilendiriliyor. kişi kendini büyütmeye çalışmıyor, eksik hissettiği yeri kapatmaya çalışıyor gibi.
devamını gör...

evdeyim, işteyim ve an itibari ile müşterimden kendi yazmış olduğu şiiri dinliyorum.
"şiir okuyayım mı sana" diyen birine "hayır" demek çok garip olacağı için dinlemek durumunda kaldım..
şiirin adı da "kimin eli kimin cebinde bilmem". fena değil he, güzel de okuyo amcam.
hepsini sonra yazı olarak iletecek bana, ben de size yazarım bir kısmını.
devamını gör...

işin aslı, tüketime dayalı kapitalizm bizi kendimizi ve ne istediğimizi bilmenin erdemleri
ve kolay elde edilen hazları doğrultusunda eğitir (kendini bilmek
burada sadece neye sahip olmak istediğini bilmek anlamını taşır).

kaçırdıklarımız, adam phillips
devamını gör...

sörloth.
devamını gör...

(bkz: banlanmak)
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim