zaman tüneli
15 nisan 2026 kahramanmaraş okul saldırısı
ölü ve yararlıların olduğu söylenen saldırı. şanlıurfa'daki olayın şokunu atlatamamışken şimdi de maraş'tan haber geliyor
kaynak
kaynak
devamını gör...
iran
başkenti tahran'da bomba yüklü iki araç patlamış, üçüncüsü patlamadan etkisiz hale getirilmiş.
besiç'in 18. bölge sorumlusu komutanı da pardis ilçesinde maskeli kişiler tarafından bıçaklanarak öldürülmüş.
mossad mı yoksa iran muhalifleri mi belli değil. kendini ilan etmiş bir örgüt yok iran'da.
besiç'in 18. bölge sorumlusu komutanı da pardis ilçesinde maskeli kişiler tarafından bıçaklanarak öldürülmüş.
mossad mı yoksa iran muhalifleri mi belli değil. kendini ilan etmiş bir örgüt yok iran'da.
devamını gör...
sözlük yazarlarının söylemek istedikleri
birkaç gündür pantene markasının argan özlü yağını kullanıyordum saçım için ama meğer bende alerjik reaksiyon yapmış bu şey. avuç içlerimde, göğsümde ve sırtımda minik kırmızı kabarcıklar çıktı ve kaşıntı yapıyorlar. puff. urban care, geliyorum yavrum.
devamını gör...
bilinen tüm gereksiz bilgiler
üç pistonlu motorlar 1 -3- 2 şeklinde çalışır. bana ne ! niye biliyorsam bunu.
devamını gör...
kırmızı pazartesi
suç ne olursa olsun kim işlerse işlesin, toplum illa ki bir suçlu bulur. bu bir evrensel kuraldır.
devamını gör...
kılıçdaroğlu’na hapis cezası
hele ki bir eto'o bitmiş hiç değildir.
devamını gör...
bilinen tüm gereksiz bilgiler
diğer gezegenler roma ve yunan mitolojilerinden esinlenirken dünya nın isimlendirilmesinde tanrı adlarından ilham alınmamıştır. ve dünya, bu özelliğe sahip olan tek gezegendir.
devamını gör...
aklınızda gereksiz yere yer eden bilgiler
elektrikli sandalye, bir dişçi tarafından icat edilmiştir.
devamını gör...
lemmy kilmister
rock n roll’un en pis, en gürültülü, en dürüst çığlığı gibi başlar her şey. sanki stoke-on-trent’in gri fabrikalarından yükselen bir egzoz dumanı, bira birikintilerine karışıp, o dumanın içinden fırlayan bir motosiklet gibi. bas gitarı eline aldığında teller değil, yolun kendisi titrer; o kalın, paslı, motor yağı kokan ses, asfaltı yararcasına akar. dinlediğin anda kulakların değil, ciğerlerin yanar. o ses, 50’lerin rock n roll’unu, 70’lerin pub rock’unu, punk’un öfkesini ve heavy metal’in çelik dişlerini aynı kirli barda eritip, tek bir viski kadehinde sunar sana: iç ya da öl.

1945’te noel arifesinde, ingiltere’nin gri kasabasında doğdu. ian fraser kilmister. babası pilottu, annesi ise savaşın gölgesinde büyümüş bir kadın. küçükken annesiyle yalnız kaldı, okulu bıraktı, mezarlıkta takıldı, beatles dinledi, little richard’a âşık oldu. 1960’ların sonlarında hawkwind’e katıldı; uzay rock’un o delirtici girdabında bas çalarken, sahneyi bir uzay gemisi gibi kullandı. ama 1975’te kovuldu. o gece motörhead’i kurdu. “motörhead” ismini bir hawkwind şarkısından aldı ve “bu iş böyle olur” dedi. hızlı, yüksek, pis. hiç taviz vermeden.

ilk albümleriyle kapıyı tekmeleyerek açtı. 1979 “overkill”, 1980 “ace of spades”… işte o albüm rock tarihinin en büyük tokadıydı. “ace of spades” bir kumar masasının tam ortasında hayatı anlatıyordu; “senin için ölüm, benim için sadece bir oyun” diyordu. “bomber” savaş uçaklarının gölgesinde, “killed by death” ise ölümün kendisiyle dalga geçerek. “iron fist”, “no sleep ‘til hammersmith”… her plak bir yol macerası, her şarkı bira kokan bir otoban. phil “philthy animal” taylor’un davulları kasırga gibi, “fast” eddie clarke’ın gitarı ise bıçak gibi saplanıyordu. sonra phil campbell ve mikkey dee geldi; ama ruh hep aynı kaldı. lemmy bası ritim gitar gibi çalardı; parmakları değil, yumruğuyla vururdu tellere. sesi ise viski ve sigara dumanından yoğrulmuş, çakıl taşları gibi yuvarlanan bir kükreme.

müziği tanımlamak kolay değil. heavy metal mi? punk mı? rock n roll mu? bunlar etiket. gerçekte ise bir yol canavarı. bas gitarını bir motosikletin deposu gibi kullandı; her riff bir vites değiştiriş, her solo bir gaz veriş. sahnede deri ceketi, demir haçı, bıyığı ve o meşhur benleriyle duruşu bir kral değil, bir hayduttu. hiç “sanat” demedi müziğine. “biz sadece çalıyoruz, siz de içiyorsunuz” dedi. kadınlar, uyuşturucular, kumar makineleri, bira… hepsi şarkılarına sızdı. ama asla yalan söylemedi. “we are the road crew” de turnenin kirini, “(we are) the road crew”de yolun yalnızlığını, “1916”da savaşın saçmalığını anlattı. her nota bir itiraf, her söz bir orta parmak.

70’lerden 2015’e kadar tam 40 yıl, 22 stüdyo albümü, sayısız tur, hiç durmadan. 70’inde bile sahnede “born to raise hell”i söylerken kalp krizi geçiriyordu ama mikrofonu bırakmadı. 28 aralık 2015’te, 70 yaşında, kanser yüzünden los angeles’ta son nefesini verdi. ama o nefes gitmedi. motörhead’in motoru hâlâ çalışıyor.
lemmy. . . ne saf heavy metalci, ne punk, ne de rock yıldızı. o, hepsinin arasında doğan, kendi yağından kavrulan bir canavardı. kuralları hiç umursamazdı. sahnede de yolda da hep aynı adamdı: ne makyaj yaptı ne de poz verdi. ingiltere’nin ıslak kaldırımlarından kalkıp, amerikan çöllerine, oradan da dünyanın bütün pis sahnelerine uzanan bir hayattı onun ki. her konser bir mola yeri, her plak bir benzin deposuydu.
bugün o motor hâlâ egzozundan duman çıkarıyor. her plak dönmeye başladığında, her barın arka tarafındaki hoparlörden yükseldiğinde, her yeni kuşak o riff’leri duyduğunda lemmy kadehini kaldırıyor sanki. çünkü onun için müzik, bir hobi değildi; hayatın ta kendisiydi. durursa yol biter, gece biter, viski biterdi. dinleyicisi ise o ilk “ace of spades” akoruyla birlikte deri ceketini sırtına geçirip yola düşüyor. geri dönüşü yok. sadece ileri. sadece gaz. sadece bir sonraki benzinlikteki bira ve gürültü. ve o gürültünün içinde bulduğun şey ne aydınlanma ne de teselli; sadece dürüst, sert, kirli bir hayat sevinci. karanlığın ortasında ne şimşek ne güneş; sadece egzoz dumanı, viski kokusu ve hiç durmayan bir motor sesi.
lemmy bir basçıdan öte, rock n roll’un kendi halinde, yorulmak bilmez yolcusu. hâlâ yollarda. hâlâ içiyor. hâlâ gürültü yapıyor. hâlâ motörhead.
saygı ve özlemle,
göğe selam olsun. . .

1945’te noel arifesinde, ingiltere’nin gri kasabasında doğdu. ian fraser kilmister. babası pilottu, annesi ise savaşın gölgesinde büyümüş bir kadın. küçükken annesiyle yalnız kaldı, okulu bıraktı, mezarlıkta takıldı, beatles dinledi, little richard’a âşık oldu. 1960’ların sonlarında hawkwind’e katıldı; uzay rock’un o delirtici girdabında bas çalarken, sahneyi bir uzay gemisi gibi kullandı. ama 1975’te kovuldu. o gece motörhead’i kurdu. “motörhead” ismini bir hawkwind şarkısından aldı ve “bu iş böyle olur” dedi. hızlı, yüksek, pis. hiç taviz vermeden.

ilk albümleriyle kapıyı tekmeleyerek açtı. 1979 “overkill”, 1980 “ace of spades”… işte o albüm rock tarihinin en büyük tokadıydı. “ace of spades” bir kumar masasının tam ortasında hayatı anlatıyordu; “senin için ölüm, benim için sadece bir oyun” diyordu. “bomber” savaş uçaklarının gölgesinde, “killed by death” ise ölümün kendisiyle dalga geçerek. “iron fist”, “no sleep ‘til hammersmith”… her plak bir yol macerası, her şarkı bira kokan bir otoban. phil “philthy animal” taylor’un davulları kasırga gibi, “fast” eddie clarke’ın gitarı ise bıçak gibi saplanıyordu. sonra phil campbell ve mikkey dee geldi; ama ruh hep aynı kaldı. lemmy bası ritim gitar gibi çalardı; parmakları değil, yumruğuyla vururdu tellere. sesi ise viski ve sigara dumanından yoğrulmuş, çakıl taşları gibi yuvarlanan bir kükreme.

müziği tanımlamak kolay değil. heavy metal mi? punk mı? rock n roll mu? bunlar etiket. gerçekte ise bir yol canavarı. bas gitarını bir motosikletin deposu gibi kullandı; her riff bir vites değiştiriş, her solo bir gaz veriş. sahnede deri ceketi, demir haçı, bıyığı ve o meşhur benleriyle duruşu bir kral değil, bir hayduttu. hiç “sanat” demedi müziğine. “biz sadece çalıyoruz, siz de içiyorsunuz” dedi. kadınlar, uyuşturucular, kumar makineleri, bira… hepsi şarkılarına sızdı. ama asla yalan söylemedi. “we are the road crew” de turnenin kirini, “(we are) the road crew”de yolun yalnızlığını, “1916”da savaşın saçmalığını anlattı. her nota bir itiraf, her söz bir orta parmak.

70’lerden 2015’e kadar tam 40 yıl, 22 stüdyo albümü, sayısız tur, hiç durmadan. 70’inde bile sahnede “born to raise hell”i söylerken kalp krizi geçiriyordu ama mikrofonu bırakmadı. 28 aralık 2015’te, 70 yaşında, kanser yüzünden los angeles’ta son nefesini verdi. ama o nefes gitmedi. motörhead’in motoru hâlâ çalışıyor.
lemmy. . . ne saf heavy metalci, ne punk, ne de rock yıldızı. o, hepsinin arasında doğan, kendi yağından kavrulan bir canavardı. kuralları hiç umursamazdı. sahnede de yolda da hep aynı adamdı: ne makyaj yaptı ne de poz verdi. ingiltere’nin ıslak kaldırımlarından kalkıp, amerikan çöllerine, oradan da dünyanın bütün pis sahnelerine uzanan bir hayattı onun ki. her konser bir mola yeri, her plak bir benzin deposuydu.
bugün o motor hâlâ egzozundan duman çıkarıyor. her plak dönmeye başladığında, her barın arka tarafındaki hoparlörden yükseldiğinde, her yeni kuşak o riff’leri duyduğunda lemmy kadehini kaldırıyor sanki. çünkü onun için müzik, bir hobi değildi; hayatın ta kendisiydi. durursa yol biter, gece biter, viski biterdi. dinleyicisi ise o ilk “ace of spades” akoruyla birlikte deri ceketini sırtına geçirip yola düşüyor. geri dönüşü yok. sadece ileri. sadece gaz. sadece bir sonraki benzinlikteki bira ve gürültü. ve o gürültünün içinde bulduğun şey ne aydınlanma ne de teselli; sadece dürüst, sert, kirli bir hayat sevinci. karanlığın ortasında ne şimşek ne güneş; sadece egzoz dumanı, viski kokusu ve hiç durmayan bir motor sesi.
lemmy bir basçıdan öte, rock n roll’un kendi halinde, yorulmak bilmez yolcusu. hâlâ yollarda. hâlâ içiyor. hâlâ gürültü yapıyor. hâlâ motörhead.
saygı ve özlemle,
göğe selam olsun. . .
devamını gör...
kılıçdaroğlu’na hapis cezası
a.b.d'ye, a.b'ye özeniyorsunuz, orada vatandaş siyasilerle resmen maşşak geçiyor ceza- meza yok. bizde, adamın yaptığı fiiliyatı söylesen suç oluyor. şu ihtiyarın peşini bırakın. ihtiyarlık zamanlarını ailesinin yanında geçirsin.
devamını gör...
israil
sübyancı, çocuk katili, şantajcı, tefeci terör yapısı.
youtube.com/shorts/BHtAzyy2...
bunu savunanın kanını silkeyim.
youtube.com/shorts/BHtAzyy2...
bunu savunanın kanını silkeyim.
devamını gör...
burak yılmaz
"gotüğ açık, görünüyor" demek suç eyle mi?
devamını gör...
pedro sanchez
sübyancı, kerhaneci, işgalci, tefeci, şantajcı, bebek katili kahpe hainlerle ittifak yapmayan asil ispanyol devlet adamı..
devamını gör...
erdoğan giderse türkiye dağılır
ağızda kurabiye gibi dağılır bi tane daha istersin, çayla iyi gider
devamını gör...
yazarlar hakkında gereksiz bilgiler
insanların düşüncelerinin aksine, gıcıklık yapan bir insan değilimdir. direkt gıcık bir insanımdır…**
devamını gör...
pedro sanchez
yakın geçmişte britanya başbakanı, almanya şansölyesi, fransa cumhurbaşkanı çin hc'yi ziyaret etmişlerdi. türk kökenli abd vatandaşı hasan piker onlardan önce ziyaret etmişti. sanchez de bu akıma kapılmış. ispanya ve avrupa'nın çin hc ile daha güçlü ilişkiler kurması gerektiğini söylemiş.
en sonunda yuvasını bulmuş. belki de birikmiş alacağını elden tahsil etmeye gitmiştir, kim bilir.

eş tercihi de mükemmel. tam ruh ikizini bulup evlenmiş zamanında.
ispanya başbakanı sanchez’in eşi yolsuzlukla suçlanıyor.
bizdeki islamcıların sanchez'e neden bayıldığını anladık mı şimdi? yahut sanchez'in neden abartılı ve coşkulu filistincilik yaptığını, yahudi düşmanlığını köpürttüğünü?
hiç şaşmaz.
ispanya’nın aşırı solcu başbakanı pedro sánchez’in eşi begoña gómez; nüfuz ticareti, iş dünyasında yolsuzluk, zimmete para geçirme ve usulsüz kullanım dahil olmak üzere yolsuzlukla bağlantılı birden fazla suçla resmen itham edilmiş.
soruşturma, nisan 2024'te gómez’i konumunu kullanarak kamu ihalelerini etkilemek ve üniversite sponsorlukları sağlamakla suçlayan yolsuzluk karşıtı grup manos limpias'ın şikayeti üzerine başlamış.
o dönemde pedro sánchez, iddialar üzerine istifa etmeyi düşünmek için beş günlük bir "düşünme süresi" almış, ancak sonunda görevde kalmaya karar vermiş.
kenan çamurcu
*** *** ***
ispanya'nın antisemitik tarihsel mirasını ihya eden darbe lideri diktatör franco, daha ırak'a diktatör olmamışken antisemitik saddam'ı keşfedip ülkenin en önemli üç liyakat nişanından biri olan ısabella katolik nişanı'nı takdim etmiş.
solcu başbakan sanchez, bu mirasın varisi.
ilginç değil mi?
ispanya başbakanı sanchez, ispanya'daki ve dünyadaki kötülüklerin sebebi olarak yahudileri görüyordu ya, şimdi de hükümetinin çözemediği bütün sorunlardan bir aydır devam eden iran-israil savaşını sorumlu tutuyormuş.
muhalefetin sabrı taşmış tabii ki ve ispanya meclisinde sağcı vox (ses) partisinin genel başkanı santiago abascal açmış ağzını yummuş gözünü.
"yahu kardeşim" demiş, "sanki ispanya'da olan her şey uluslararası beklentiye mi bağlı?"
"acaba iran savaşı yüzünden mi bir türlü o lanet olası sosyal konutları teslim etmediniz?"
"acaba ispanyol doktorlar iran savaşı yüzünden mi sefalet seviyesinde maaş alıyorlar?"
"acaba sağlık çalışanları ülkemizden iran savaşı yüzünden mi gidiyor?"
"acaba sokaklardaki tecavüz olayları iran savaşı yüzünden mi arttı?"
"acaba ispanya'nın mahallelerinin yarısı iran savaşı yüzünden mi güvensiz hale geldi?"
"acaba trenler iran savaşı yüzünden mi raydan çıkıyor?"
"acaba 5 yılda ispanya'ya 3 milyon göçmeni iran savaşı yüzünden mi soktular?"
"acaba avrupa'da halk partisi (pp) ile birlikte, tarım ve sanayi için mercosur gibi kriminal bir anlaşmayı iran savaşı yüzünden mi onaylamak zorunda kaldınız?"
"gerçekten mi?"
"buraya çıkın ve tüm bunların iran yüzünden olduğunu; kendi beceriksizliğiniz, kötülüğünüz ve yolsuzluğunuzdan kaynaklanmadığını söyleyin. eğer cesaretiniz varsa buraya çıkın ve bunu söyleyin!"
evet böyle demiş. sanchez de başını öne eğmiş ve sessizce dinlemiş. hani fırsat bulduğu her ortamda trump'a meydan okurken 2019 osaka zirvesinde ona bir cümleyle meram anlatmak için peşinden koştuğunda trump, "otur yerine" deyince gidip oturduğu gibi.
kaynak
iki buçuk yıldır hamas ile molla rejimini doğrudan ya da dolaylı destekleyen herkesin ortak özellikleri var. boğazlarına kadar pisliğe batmış durumda olmaları mesela. yolsuzluk, zorbalık, ülkesine ve halkına ihanet... molla rejimi ve hamas da öyleler zaten.
ispanyolların pek çoğunun faşistliğinin başka kökenleri de var. anlatıldığı gibi...
ikinci dünya savaşından sonra batı avrupa tarafından it muamelesi gören bir ülke ispanya. hitler ve mussolini'yi destekledikleri için... çizgilerinden sapma yok. köpek yediği b*ktan vazgeçmezmiş.
en sonunda yuvasını bulmuş. belki de birikmiş alacağını elden tahsil etmeye gitmiştir, kim bilir.

eş tercihi de mükemmel. tam ruh ikizini bulup evlenmiş zamanında.
ispanya başbakanı sanchez’in eşi yolsuzlukla suçlanıyor.
bizdeki islamcıların sanchez'e neden bayıldığını anladık mı şimdi? yahut sanchez'in neden abartılı ve coşkulu filistincilik yaptığını, yahudi düşmanlığını köpürttüğünü?
hiç şaşmaz.
ispanya’nın aşırı solcu başbakanı pedro sánchez’in eşi begoña gómez; nüfuz ticareti, iş dünyasında yolsuzluk, zimmete para geçirme ve usulsüz kullanım dahil olmak üzere yolsuzlukla bağlantılı birden fazla suçla resmen itham edilmiş.
soruşturma, nisan 2024'te gómez’i konumunu kullanarak kamu ihalelerini etkilemek ve üniversite sponsorlukları sağlamakla suçlayan yolsuzluk karşıtı grup manos limpias'ın şikayeti üzerine başlamış.
o dönemde pedro sánchez, iddialar üzerine istifa etmeyi düşünmek için beş günlük bir "düşünme süresi" almış, ancak sonunda görevde kalmaya karar vermiş.
kenan çamurcu
*** *** ***
ispanya'nın antisemitik tarihsel mirasını ihya eden darbe lideri diktatör franco, daha ırak'a diktatör olmamışken antisemitik saddam'ı keşfedip ülkenin en önemli üç liyakat nişanından biri olan ısabella katolik nişanı'nı takdim etmiş.
solcu başbakan sanchez, bu mirasın varisi.
ilginç değil mi?
ispanya başbakanı sanchez, ispanya'daki ve dünyadaki kötülüklerin sebebi olarak yahudileri görüyordu ya, şimdi de hükümetinin çözemediği bütün sorunlardan bir aydır devam eden iran-israil savaşını sorumlu tutuyormuş.
muhalefetin sabrı taşmış tabii ki ve ispanya meclisinde sağcı vox (ses) partisinin genel başkanı santiago abascal açmış ağzını yummuş gözünü.
"yahu kardeşim" demiş, "sanki ispanya'da olan her şey uluslararası beklentiye mi bağlı?"
"acaba iran savaşı yüzünden mi bir türlü o lanet olası sosyal konutları teslim etmediniz?"
"acaba ispanyol doktorlar iran savaşı yüzünden mi sefalet seviyesinde maaş alıyorlar?"
"acaba sağlık çalışanları ülkemizden iran savaşı yüzünden mi gidiyor?"
"acaba sokaklardaki tecavüz olayları iran savaşı yüzünden mi arttı?"
"acaba ispanya'nın mahallelerinin yarısı iran savaşı yüzünden mi güvensiz hale geldi?"
"acaba trenler iran savaşı yüzünden mi raydan çıkıyor?"
"acaba 5 yılda ispanya'ya 3 milyon göçmeni iran savaşı yüzünden mi soktular?"
"acaba avrupa'da halk partisi (pp) ile birlikte, tarım ve sanayi için mercosur gibi kriminal bir anlaşmayı iran savaşı yüzünden mi onaylamak zorunda kaldınız?"
"gerçekten mi?"
"buraya çıkın ve tüm bunların iran yüzünden olduğunu; kendi beceriksizliğiniz, kötülüğünüz ve yolsuzluğunuzdan kaynaklanmadığını söyleyin. eğer cesaretiniz varsa buraya çıkın ve bunu söyleyin!"
evet böyle demiş. sanchez de başını öne eğmiş ve sessizce dinlemiş. hani fırsat bulduğu her ortamda trump'a meydan okurken 2019 osaka zirvesinde ona bir cümleyle meram anlatmak için peşinden koştuğunda trump, "otur yerine" deyince gidip oturduğu gibi.
kaynak
iki buçuk yıldır hamas ile molla rejimini doğrudan ya da dolaylı destekleyen herkesin ortak özellikleri var. boğazlarına kadar pisliğe batmış durumda olmaları mesela. yolsuzluk, zorbalık, ülkesine ve halkına ihanet... molla rejimi ve hamas da öyleler zaten.
ispanyolların pek çoğunun faşistliğinin başka kökenleri de var. anlatıldığı gibi...
ikinci dünya savaşından sonra batı avrupa tarafından it muamelesi gören bir ülke ispanya. hitler ve mussolini'yi destekledikleri için... çizgilerinden sapma yok. köpek yediği b*ktan vazgeçmezmiş.
devamını gör...
erdoğan giderse türkiye dağılır
ben cahilim de konunun uzmanı aydınlatsın; dağılmamış hali bu mu, eminiz dimi?
devamını gör...
sözlük'ün renk modunu değiştirince gelen keyif
koyu renk modundan açık renk moduna geçince gelen ferahlama hissi sayesindedir...
uzun zamandır sözlüğe girmek istemiyordum, içim kararıyordu. sebebini buldum galiba.
uzun zamandır sözlüğe girmek istemiyordum, içim kararıyordu. sebebini buldum galiba.
devamını gör...
jimi hendrix
göklerin yarılıp yere inen o ilk şimşek gibi başlar her şey. sanki seattle’ın yağmurlu bir gecesinde, pasifik’in öfkesini elektrik kablosuna sarıp, parmaklarının ucundan fırlatmış bir tanrı. gitarı eline aldığında teller değil, evrenin damarları titrer; feedback’ler gök gürültüsü, distortion’lar volkan lavı, wah-wah’lar ise rüzgârın çığlığı olur. dinlediğin anda kulakların değil, ruhunun en derin çukuru yanar. o ses, blues’un eski yaralarını, rock’un isyanını, cazın özgürlüğünü ve psychedelia’nın deliliğini aynı ateşte eritip, tek bir alev topu yapar: hem yok eder hem yaratır.

1942’de seattle’da, johnny allen hendrix olarak doğdu; babası al hendrix adını james marshall’a çevirdi. yoksulluğun içinde, annesinin terk edişinin acısıyla büyüdü. okulda başarısız, orduda paraşütçü “101. hava indirme tümeni”, ama gitarı bırakmadı. hiç nota bilmeden, b.b. king’in iniltisini, muddy waters’ın toprağını, robert johnson’ın şeytanî anlaşmasını, buddy holly’nin rüyasını ve howlin wolf’un ulumasını damarlarına zerk etti.

1966’da chas chandler’la londra’ya uçtu; orada the jimi hendrix experience doğdu. noel redding’in bası ve mitch mitchell’in davullarıyla birlikte, sanki üç kişi değil, tek bir fırtına oldular.

1967’de “are you experienced?” patladı. “purple haze” bir psychedelic rüyanın tam ortasında kayboluşun marşıydı; “the wind cries mary” ise terk edilmiş bir sevgilinin gözyaşlarını rüzgâra emanet edişi. “hey joe” intikamın kanlı dansı, “fire” ise sahnenin tam ortasında yanan bir kalbin çığlığı. albüm çıktığında dünya şok içindeydi. monterey pop festivali’nde gitarını ateşe verişi bir kurban töreniydi; stratocaster’ı yakarken aslında 1960’ların tüm eski kurallarını yakıyordu. ardından “axis: bold as love” geldi; “little wing”bir melek kanadının gölgesinde sığınma duası, “if 6 was 9” ise özgürlüğün manifestosu.
1968’de “electric ladyland” ise zirveydi: çift albüm, “voodoo child (slight return)” blues’un yeniden doğuşu, “all along the watchtower” dylan’ın şiirini alıp cehenneme çevirişi, “1983… (a merman i should turn to be)” ise su altında bir ütopya arayışı. sonra band of gypsys’le ırk ve savaşın tam ortasına indi; “machine gun” vietnam’ın makineli tüfek sesini gitarıyla yeniden yazdı, her notada bir askerin çığlığı, her bend’de bir mermi.
blues, rock, soul, jazz, psychedelia… bunlar sadece etiket. gerçekte ise bir volkan patlaması. gitarı bir silah değil, bir uzay aracı yaptı; feedback’i ruh çağırma ritüeli, vibrato bar’ı zamanı büken bir sihir, octavia ve univibe’ı ise paralel evrenlere açılan kapı. sahnede duruşu bir şaman ayiniydi: dişleri arasında çalan tel, arkaya yatırıp çalan gitar, dilini uzatıp telleri yalayan adam… sanki gitarı bedeninin uzantısı değil, tanrının kendisiydi. woodstock’ta “the star-spangled banner”ı parçalayışı ise bir ulusun marşını alıp, savaşın, ırkçılığın, hippilerin çığlığına dönüştürüşüydü; o anda amerika kendi yüzüne bakmak zorunda kaldı.
şarkıların hepsi hepsi hayatın kanlı, güzel, kırık yüzleriydi. “little wing” yalnızlığın en yumuşak sarılışı, “castles made of sand” rüyaların kumdan kalelerinin yıkılışı, “red house” ise blues’un en çıplak acısı. hiçbirini başkasına yazmadı; hepsi kendi yaralarından, kendi zaferlerinden, kendi korkularından doğdu. sanki her solo bir otobiyografi, her riff bir itiraf.
ama ateş o kadar parlaktı ki, 1970’te 27 yaşında londra’da söndü. uyku haplarının fazla dozu, kusmukta boğuluş… o kadar kısa bir hayat, o kadar uzun bir miras. arkasında üç stüdyo albümü, sayısız canlı kayıt, yarım kalmış masterlar ve bir efsane bıraktı. ölümüyle bitmedi; tam tersine, her yeni nesil onun sesinde kendi isyanını buldu. freddie mercury’den dave grohl’a, stevie ray vaughan’dan john mayer’e kadar herkes o tellerde bir parça kendinden duydu.

onu özel kılan, kutulara sığmaması. ne saf blues’çu, ne rock yıldızı, ne de psychedelic hippi. o, hepsinin arasında doğan, kendi kanıyla beslenen bir fırtına. seattle’ın yağmurunu, ordunun disiplinini, londra’nın özgürlüğünü, siyahın öfkesini ve beyazın rüyasını bir araya getirip “bu benim evrenim” dedi. sahne performansı bir gösteri değil, bir savaş ilanıydı.

bugün o elektrik hâlâ havada asılı duruyor. her bootleg kayıtta, her yeni cover’da, her genç gitaristin parmaklarında yeniden kıvılcımlanıyor. çünkü jimi için müzik nefes almak değildi; o, nefesin bizzat kendisiydi. durursa evren susar, teller donardı. dinleyicisi ise o ilk “purple haze” akoruyla birlikte başka bir boyuta savruluyor. geri dönüş yok. sadece sonsuz bir yükseliş var. bulutları delip, yıldızlara çarpan, sonra da yeryüzüne tekrar inen vahşi bir yükseliş. ve o yükselişte bulduğun şey ne huzur ne de kaos; saf, çıplak, yakıcı bir özgürlük. karanlığın ortasında bir şimşek değil, gökleri yarıp geçen bizzat fırtınanın kalbi. yakıyor da, kanatlandırıyor da, özgür bırakıyor da. işte jimi hendrix bu. bir gitaristten öte, tellerin en vahşi şairi. kendine baktığında gördüğün her şeyi ateşe veriyor, ama “uç” diyor. ve sen uçuyorsun. çünkü o ses asla susmadı. hâlâ çalıyor. hâlâ gökleri yırtıyor. hâlâ ebedi.
saygı ve özlemle,
göğe selam olsun. . .

1942’de seattle’da, johnny allen hendrix olarak doğdu; babası al hendrix adını james marshall’a çevirdi. yoksulluğun içinde, annesinin terk edişinin acısıyla büyüdü. okulda başarısız, orduda paraşütçü “101. hava indirme tümeni”, ama gitarı bırakmadı. hiç nota bilmeden, b.b. king’in iniltisini, muddy waters’ın toprağını, robert johnson’ın şeytanî anlaşmasını, buddy holly’nin rüyasını ve howlin wolf’un ulumasını damarlarına zerk etti.

1966’da chas chandler’la londra’ya uçtu; orada the jimi hendrix experience doğdu. noel redding’in bası ve mitch mitchell’in davullarıyla birlikte, sanki üç kişi değil, tek bir fırtına oldular.

1967’de “are you experienced?” patladı. “purple haze” bir psychedelic rüyanın tam ortasında kayboluşun marşıydı; “the wind cries mary” ise terk edilmiş bir sevgilinin gözyaşlarını rüzgâra emanet edişi. “hey joe” intikamın kanlı dansı, “fire” ise sahnenin tam ortasında yanan bir kalbin çığlığı. albüm çıktığında dünya şok içindeydi. monterey pop festivali’nde gitarını ateşe verişi bir kurban töreniydi; stratocaster’ı yakarken aslında 1960’ların tüm eski kurallarını yakıyordu. ardından “axis: bold as love” geldi; “little wing”bir melek kanadının gölgesinde sığınma duası, “if 6 was 9” ise özgürlüğün manifestosu.
1968’de “electric ladyland” ise zirveydi: çift albüm, “voodoo child (slight return)” blues’un yeniden doğuşu, “all along the watchtower” dylan’ın şiirini alıp cehenneme çevirişi, “1983… (a merman i should turn to be)” ise su altında bir ütopya arayışı. sonra band of gypsys’le ırk ve savaşın tam ortasına indi; “machine gun” vietnam’ın makineli tüfek sesini gitarıyla yeniden yazdı, her notada bir askerin çığlığı, her bend’de bir mermi.

blues, rock, soul, jazz, psychedelia… bunlar sadece etiket. gerçekte ise bir volkan patlaması. gitarı bir silah değil, bir uzay aracı yaptı; feedback’i ruh çağırma ritüeli, vibrato bar’ı zamanı büken bir sihir, octavia ve univibe’ı ise paralel evrenlere açılan kapı. sahnede duruşu bir şaman ayiniydi: dişleri arasında çalan tel, arkaya yatırıp çalan gitar, dilini uzatıp telleri yalayan adam… sanki gitarı bedeninin uzantısı değil, tanrının kendisiydi. woodstock’ta “the star-spangled banner”ı parçalayışı ise bir ulusun marşını alıp, savaşın, ırkçılığın, hippilerin çığlığına dönüştürüşüydü; o anda amerika kendi yüzüne bakmak zorunda kaldı.

şarkıların hepsi hepsi hayatın kanlı, güzel, kırık yüzleriydi. “little wing” yalnızlığın en yumuşak sarılışı, “castles made of sand” rüyaların kumdan kalelerinin yıkılışı, “red house” ise blues’un en çıplak acısı. hiçbirini başkasına yazmadı; hepsi kendi yaralarından, kendi zaferlerinden, kendi korkularından doğdu. sanki her solo bir otobiyografi, her riff bir itiraf.
ama ateş o kadar parlaktı ki, 1970’te 27 yaşında londra’da söndü. uyku haplarının fazla dozu, kusmukta boğuluş… o kadar kısa bir hayat, o kadar uzun bir miras. arkasında üç stüdyo albümü, sayısız canlı kayıt, yarım kalmış masterlar ve bir efsane bıraktı. ölümüyle bitmedi; tam tersine, her yeni nesil onun sesinde kendi isyanını buldu. freddie mercury’den dave grohl’a, stevie ray vaughan’dan john mayer’e kadar herkes o tellerde bir parça kendinden duydu.

onu özel kılan, kutulara sığmaması. ne saf blues’çu, ne rock yıldızı, ne de psychedelic hippi. o, hepsinin arasında doğan, kendi kanıyla beslenen bir fırtına. seattle’ın yağmurunu, ordunun disiplinini, londra’nın özgürlüğünü, siyahın öfkesini ve beyazın rüyasını bir araya getirip “bu benim evrenim” dedi. sahne performansı bir gösteri değil, bir savaş ilanıydı.

bugün o elektrik hâlâ havada asılı duruyor. her bootleg kayıtta, her yeni cover’da, her genç gitaristin parmaklarında yeniden kıvılcımlanıyor. çünkü jimi için müzik nefes almak değildi; o, nefesin bizzat kendisiydi. durursa evren susar, teller donardı. dinleyicisi ise o ilk “purple haze” akoruyla birlikte başka bir boyuta savruluyor. geri dönüş yok. sadece sonsuz bir yükseliş var. bulutları delip, yıldızlara çarpan, sonra da yeryüzüne tekrar inen vahşi bir yükseliş. ve o yükselişte bulduğun şey ne huzur ne de kaos; saf, çıplak, yakıcı bir özgürlük. karanlığın ortasında bir şimşek değil, gökleri yarıp geçen bizzat fırtınanın kalbi. yakıyor da, kanatlandırıyor da, özgür bırakıyor da. işte jimi hendrix bu. bir gitaristten öte, tellerin en vahşi şairi. kendine baktığında gördüğün her şeyi ateşe veriyor, ama “uç” diyor. ve sen uçuyorsun. çünkü o ses asla susmadı. hâlâ çalıyor. hâlâ gökleri yırtıyor. hâlâ ebedi.
saygı ve özlemle,
göğe selam olsun. . .
devamını gör...
yazarlar hakkında gereksiz bilgiler
bugün doğum günüm.
nasıl bilgi ama?
nasıl bilgi ama?
devamını gör...