zaman tüneli


osmanlı imparatorluğu bir zamanlar dünyanın en korkulan gücüydü; ancak gelirinin başlıca kaynağı, müslüman olmayanlara uygulanan ve kuran’da belirtilen cizye vergisiydi. yahudi ve hristiyan topluluklar sömürülüp yoksullaştırıldıktan sonra, bu büyük imparatorluk geri dönüşü olmayan bir çöküşe girdi.

islam herhangi bir iş ahlakını öğretmez. islamın ideal devleti, müslümanların gayrimüslimlerin sırtından geçinmesini savunur ve gayrimüslimlere o kadar ağır ayrımcılık yapar ki, ev sahibi olan taraf sonsuza kadar bu paraziti besleyemez. bu nedenle islam devletleri kaçınılmaz olarak çöküşe geçerler ve kendilerini besleyecek daha fazla gayrimüslim bulabilmek için tekrar cihat yapmak zorunda kalırlar.


robert spencer *

"daha adil bir dünya mümkün" söyleminin özeti yukarıdadır. yeni osmanlıcılığın ve bu vahşi ideolojiyi benimseyenlerin başta yunan denizindeki (ege denizi) adalar olmak üzere diğer ülkelerinin topraklarına göz dikmelerinin temel nedeni de sömürü ve köleleştirme arzusudur.
devamını gör...

eski bir kondunun kapısında titriyorum soğuktan, altımda örme ama yırtık bir pijama, ellerimi yenlerin içine koymuşum. uzun yeşil gözlü bir adam karşıdaki kondunun üzerinden bir avuç kar alıp kocaman elleriyle şekil verip kartopunu elime veriyor. hadi, diyor, gir artık içeri. biliyor, o evden çıkıyorsa ben kapıdan uğurlarım, istediğim bir şeyi yaptırmadan da beni kimse içeri sokamaz.

babam daha 1 yıl önce taşlama yaparken taşı ayağına kaçırmış, kaval kemiği yarıya kadar kesilmiş. daha yeni atmış koltuk değneklerini. kamu işçisi, koruyucusuz taşlama vermişler, istese iş kazası nedeniyle yüklü bir maddi manevi tazminat alır, sendikadan ısrar da ediyorlar ama yok, diyor, ben hata ettim, hak etmediğim para lazım değil bana.

herhalde daha o zamanlarda dürtüsellik başlamış bende, henüz okula gitmiyorum. bir abim var, doğum esnasında beynine oksijen gitmediği için tamamen yatalak ve konuşamıyor. annem abimin özel bakımı, üzerine kardeşim ve benle ilgilenmekten beni pek dışarı salamıyor. daha o yaşta çok hateketliyim, evde kapalı olmak da üzerine binince, kapıdan fırladığım an terör estiriyorum mahallede. ya bir çocuğu deviriyorum, ya bir yerden itiyorum, ya okuldan dönmekte olan çocukları sıkıştırıyorum. eve gelen şikayetin haddi hesabı yok. annem de babam da illallah etmişler, annem iyi dövüyor ama babam bize hiç el kaldırmadı.

onca hastane gezmelere rağmen abim için şifa yok, zaten sonraki sene ölüyor. benim abimle ilgili hatırladığım tek bir sahne var; oturma odasına giriyorum, sol köşede soba kenarındaki somyenin üzerinde abim uyuyor, yüzünü hayal meyal seçiyorum, hepsi bu. ama evin içine çöken kasavet bir daha hiç gitmiyor. annem de babam da o yıl yaşlanıyorlar.

okula başlıyorum, ağır psikopat kadın bir hocaya düşüyorum. ben zaten yerinde duramayan bir çocuğum, kadın başlı başına disiplin abidesi, üstüne üstlük varoş çocuklarından nefret ediyor. okul devlet okulu ama şehrin en başarılı okulu. milletvekili, vali, müdür çocukları falan var, bir de bizim gibi çamurlu sokaklardan gelen işçi çocukları. biz tabi ayrımcılığı çok net hissediyoruz ama sebebini hiç anlamıyoruz. diğer sınıflardan 4-5 ünite önde gidiyoruz ve her ne hikmetse sınıftaki diğer çocuklar henüz başlamadığımız ünitelerin sorularını full yapıyorlar. biz buna hiçbir anlam veremiyoruz, herhalde hoca bizden tembel ve aptal olduğumuz için nefret ediyor diye düşünüyoruz. bizi sınıfın kuytu cephesine oturtuyor. sınıfa giren biri daha ilk bakışta kimin hangi mahalleden geldiğini anlar, öyle bariz bir apartheid rejimi. ama allah var, bizim mahallenin çocukları olarak biraz fazla hareketliyiz, henüz cam çerçeve kırmasak da, okulun gerisi bizi görünce çalıyı dolanıyor. yıl sonuna kadar böyle idare ediyoruz, her gün bir aşağılama. ilkokul birinci sınıf karnesinde herkesin her dersi 5 olur genelde, benim 2-3 tane 2 olan dersim var, üzerine uzun uzadıya eleştiri yazmış karneye. ulan 1. sıhnıftayız yahu!

ikinci yıl hocanın şiddet faslı başlıyor, bizim de yüzümüz yırtılmaya başlıyor. bizim ekipte tek başarılı olan, matematikten falan anlayan benim, hatta elit çocuklarından falan iyiyim ama o da suç bir yerde. buna rağmen konunun başarıyla ilgisi olmadığını pek anlayamıyoruz ve gün aşırı sopa yiyoruz. elit ekipten bir kızın “hocam ahmet şöyle yaptı, mehmet böyle yaptı” demesi kafi dayak için, sorgu sual yok. ama hiçbirimiz hiçbir şekilde ailelerimize “hoca bizi eşek sudan gelene kadar dövüyor” diyemiyoruz, çünkü biz nedenini bilmesek de bir şekilde suçluyuz ve bunlardan bahsetmek utanç vesilesi. dersler bombok, baya ilkokul karnelerimde 1 falan var. matematiği açık ara en iyi olan benim ama o bile 5 değil. diğer cenahı söylemeye gerek yok, onlar full.

babam veli toplantısına geliyor, artık kadın hakkımda ne diyorsa hiçbir anlam veremiyor halime. 13-14 aylıkken mi ne baya doğru düzgün konuşmaya başlamışım, okuma yazmayı okula başlamadan kendi başıma öğrenmişim, hatırlamıyorum. beni akıllı falan sanırlarken baya vasat bir çocuk olduğuma ikna olacaklar neredeyse. ben zaten 2. sınıfta ikna olmuşum, dünya umurumda değil. ama babam hiç kızmıyor, gülüp geçiyor, gerçi dayak yediğimi bilse güleceğini hiç sanıyorum.

biz artık sopa yiye yiye iyice şerbetlenmeye başlıyoruz, dayak mayak koymuyor artık. koridorlarda birbirimizi bacaklardan tutup sürükleye sürükleye gezdirip merdivenlerden yuvarlıyoruz. eğlence anlayışı bu hale geliyor. şiddet ve zarar verme sıradanlaşmaya başlıyor.

o ara kiradan kurtulduk ama mahallenin en varoş tepeliğine taşınınca hepten zıvanadan çıkmaya başladık. babam bir ara başka bir mahallede kiraya taşınacak oldu, çünkü gidişat hiç iyi değil, okumak gibi bir derdim kalmadı benim. herkesin en büyük hayali sanayide kaportacı çırağı olup haftalığını biriktirip peugeot 103 almak. sabah okulda dayak, akşam mahallede kavga derken 5. sınıf bitti. sınava girdik ve ben anadolu lisesini kazandım. herkes çok şaşırdı, en çok da ben şaşırdım. benim sanayi hayalleri suya düştü haliyle ama ilk defa babamın benimle gurur duyduğunu fark ettim. bunun beni o kadar mutlu edeceğini hiç düşünmezdim.

mahalle değişmese de okul ortamı ister istemez değişti. zaten totalde 3-4 kişiyiz aynı okula giden. diğerleri efendi, kendi halinde çocuklar. ben bildiğin vahşi bir yaratık gibi takılırken birden lacivert ceket gri pantolon falan giymeye başladım. okulda kapalı basket sahası var ve liseler arası turnuvalarda ciddi bir aidiyet duygusu oluşuyor. futbol, güvercincilik ve horoz dövüşünün revaçta olduğu bir yerden gelen biri için çok yabancı ortamlar. okulda ilk senesinde olanlara çaylak deniyor ve şamar oğlanı muamelesi görüyorlar. her dönemden bebe gelip sataşıyor, hiçbir itiraz hakkın yok. tabi ben o işlerin menbaından geldiğim için o efendi ortamda arayıp da bulamadığım şey, yetenekli olduğum tek alan. adet yerini bulsun diye bulaşmaya çalışan birkaç kişiyi biraz abartılı hırpalayınca işin rengi değişti. çocuklar kavgayı biraz itişip yumruklaşıp ayrılmak zannediyorlar. ben ne bileyim, bizim mahallede öyle takılmaya kalksan pitbull gibi parçalarlar adamı. herhangi bir kavga, bir taraf kan revan içinde kalıp pes etmeden yahut iki taraf da yorgunluktan yılıncaya kadar biten bir şey değil ki! düşün işte mantığı. e haliyle ilk dönem bitmeden ben 3 kere disipline gittim ve atılma raddesine geldim. müdür de beni döver, konu kapanır sanırken babamı çağırdılar okula. bir kavgaya daha karışırsa atarız, dediler. çıktık okuldan, babam baktı bana “yazık, şu düştüğümüz hale bak” dedi, başka da bir şey demedi.

hayatımda ilk defa bütün hücrelerimle kendimden utanmanın ne olduğunu anladım. birkaç ay önce benimle gurur duyan adamı mahçup ettim. o gün değişti herhalde kaderim. maksadım okulu bırakmaktı aslında ama o gün orada o ihtimal ortadan kalktı. sonra harika bir değişim yaşadığımı söyleyemem ama o ortama en uyumsuz kişi olduğumu ve kendimi yontmak zorunda olduğumu anladım. hiç değilse şiddetin geçer akçe olmadığı, merhametsizliğin matah sayılmadığı bir yerde olduğumu fark ettim. insan adapte oluyor bulunduğu ortama, öyle böyle karıştık gittik kalabalığa. mahalledekilerle de irtibat azaldı haliyle, kimi başka okula gitti, kimi hakikaten sanayide çıraklığa başladı. o zamanlar öğretmenler gibi ustaların da dayak atması sıradan bir şeydi ve oranın dayağı başka bir şeye benzemiyordu. bunu görünce özendiğim şeyin nasıl insanlık dışı bir şey olduğunu da anlamış oldum. okumaktan gayri çare yoktu ve ben orada 7 yılımı bu bilinçle geçirdim. yine süper bir öğrenci değildim, yine aşırı dürtüseldim ama hiç değilse okula taşımıyordum. gerçi okul dışında değişen pek bir şey olmadı, başımı çok belaya soktum ama allah’tan hep ucundan kıyısından yırttım. gelgelelim, son yılımda bunlardan da uzaklaşmak zorundaydım çünkü artık üniversite kazanmak gibi bir derdim vardı ve herkes çılgınlar gibi çalışıyordu. son seneye kadar farkında değildim ama türkiye dereceleri falan çıkıyormuş bizim okuldan.

ben normal şartlarda herhangi bir şeyi 3-5 dakikadan fazla dinleyebilen biri değilim, hele o zamanlar hiç mümkün değil. notlar da ortalama düzeyde işte, yağmasa da gürler, bir matematik, bir de fizik iyi. ama yetmiyormuş, test falan çözmek gerekiyormuş. gel gör ki, ben 2-3 saat bir masada oturamıyorum, içim daralıyor. baktım olmayacak zaten ders dinlemediğim için derslerde 3-5 bir şey çözmeye başladım. tabi bu gevşeklikle orta düzeyde birkaç mühendislik bölümünden başka bir şeye puan yetiremedim.

babama demeye utanıyorum, adam beni ilk defa evde ders çalışırken görünce umutlanmış, nasıl diyeceksin, ben bir daha sınava gireyim diye. artık tercihlerin yapılacağı zamana doğru babam anladı sıkıntımı. baba, dedim, ben bir daha mı hazırlansam? hiç istifini bozmadan, e hazırlan oğlum, dedi. lan nasıl sevdindim. peki, dedim, baba, ya daha kötü alırsam seneye?

gülümsedi. benim babam ilkokul mezunuydu, pek öyle derinlemesine kelam etmezdi. babası gariban bir çiftçi, okutmayı bırak, kendilerini doyuracak halleri yok. babam 15-16 yaşında evden çıkmış, pamuktan tut incire, ormancılıktan tut madenciliğe kadar alnının teriyle her işi yapmış. ateş yakar, bıçak keser hesabı, bir şey için çalışılır, olursa olur, olmazsa olmaz bir dünyanın adamı. oğlum yarının sahibi allah’tır, sen elinden geleni yaparsın, ne olacaksa olur, dedi.

o gün de bir dönüm noktasıydı sanırım. sınav, üniversite vs nedeniyle değil. o gün babam, ‘yarının sahibi allah’tır’ diyen bir ses, tevekkülün somut hali olarak kaldı bende.

yine hazırlandım, baya derece beklenecek hale geldim ama sınav pek öyle olmadı. benim dürtüsellik ve dikkat dağınıklığı yine gösterdi kendini, ulan çıksam mı şimdi, diye diye bir 45-50 dakika heba ettim herhalde. yine de sayısalla falan zevahiri kurtarmışız.

18 yaşında evden ayrıldım ve şu yaşıma geldim, aile evinde yaşamak, memlekete dönmek bir daha nasip olmadı. üniversitenin de benzer sebeplerle pek parlak geçtiği söylenemez. ders çalıştığım bir dönem hatırlamıyorum, fakülteye uğradığım gün sayısı toplamda bir akademik döneme denk gelmez. derslerin yarısından çoğunu alttan alıyorum ama hangisini kimden alıyorum hiçbir fikrim yok. birçok dersi hocasını hiç görmeden geçtim. bir kadın danışman hocam vardı, onun dersine de uğramışlığım yok ama her nedense çok severdi beni. benim kayıtları yapıyor, hangi dersi kimden alırsam çakışmadığını hesaplıyor, devamsızlık kovalamayan hocaların dersleri seçiyor, beni arayıp haber veriyordu onaylarken. ama bu dönem kesin gel, olur mu diye tembihliyordu. onun desteği olmasa kaç sene uzardı bilemiyorum. o zamanlar hocaya ara sıra teşekkür etsem de, çok oralı değildim ama yıllar sonra teşekkür ziyaretinde bulundum. işte o vakitler bir yaz stajı yapmak gerekiyor.

ben memlekete döndüm, babam yakın zamanda emekli olmuş. staj yeri bakarken kendi çalıştığı fabrikayı ayarladı bir şekilde.

gel gör ki, fabrikaya işçi servisiyle gidiliyor, başka ulaşım yok. ona binebilmek için sabah 6’da kalkıp hazırlanmam gerekiyor. 1 ay böyle geçecek. baktım benim serviste 5-6 tane daha stajyer mühendislik öğrencisi var ama bir değişikler; aşırı ciddi bir moddalar, baret falan getirmişler. ya tamam önce iş güvenliği de otobüste neden baret takıyorsunuz oğlum, kafayı mı yediniz? işçiler, stajyerler otobüste baret takacak, diye yemiş bunları, yol boyu dalga geçtiler.

neyse fabrikaya vardık, ben de ilk günden taşak malzemesi olmayayım diye sarı baretli civciv takımından ayrıldım. çocukluğumda birkaç defa babam işyerine götürdüğünden biliyorum fabrikayı. elektrik bölümünde hasan usta’yı bir gör, demişti babam, fabrika müdürlüğüne evrak kayıt kuyut hallettikten sonra elektrik bölümüne gittim. dedim, abi ben stajyerim, hasan usta burada mı? hasan usta bakkala gitti, oraya bak, dediler. güya bana fabrikada bakkal aratıp taşak geçecekler. abi babamın arkadaşı, buradaysa bir gösterin, dedim. kim senin baban? söyledim, vay sen dede’nin oğlu musun! babam genç yaşta emekli olanlardan ama lakabı dede’ymiş, hala bilmiyorum neden öyle dediklerini. bir ihtimam, sorma gitsin. hasan usta gelmeden bir 20 kişiyle sen misin dede’nin oğlu, nerede okuyorsun, baban nasıl muhabbeti yapıldı. hasan usta geldi, o benim çocukluğumu hatırlıyor ama ben onu hatırlamıyorum. aldı beni, birkaç bölüm gezdirdi, dede’nin oğlu bu, ona göre, deyip tembihledi gitti. her oturduğumuz yerde 3-4 bardak çay içiyoruz. sonra biri alıyor beni, hadi bakalım başka yere, o gün herhalde zorla 20-25 bardak çay içtim. ben sanıyorum ki, bu fasıl ilk gün bitecek sonra ben bir yerlerde proses mroses bir şey öğreneceğim. “vay sen misin, dede napıyor, çay getirin” muhabbeti 3 gün sürdü. daha bıraksam gidecek, abi benim staj yapmam lazım, rapor yazılacak, deyip sabit bir bölüme attım kendimi.

burada da günler goy goyla geçiyor. abi rapor yazmam lazım, birkaç doküman edineyim, diyorum, sallayan yok. biz sana eski raporlardan ayalarız, dediler, hakikaten de dört başı mamur bir rapor verdiler bana. e zaten sonra yapacak bir şey kalmadı.

her gün babama dair yahut babamın da içinde olduğu hikayeler dinliyorum ve anlıyorum ki, ben babamı hiç tanımıyormuşum. bize karşı gayet müşfik, az konuşan, gerilimi, kavga gürültüyü asla sevmeyen, oturduğu yerde yarım saatten fazla duramayan, habire hareket eden, kendi halindeki adam aslında bambaşka biriymiş. misal birileri bir şeyden şikayetleniyor, dede olsa böyle yapamazlardı, diyorlar. en son sora sora söylettim birine. meğer babam bir haksızlık, gevşeklik falan görünce baya gözü dönen biriymiş. çok öfkelendiğinde yüzü sapsarı olurdu ama ben hiç kontrolden çıktığını görmedim, meğer o bize kötü örnek olmamak içinmiş, işyerinde baya vukuatı varmış. hatta bir gün, gençten yeni bir işçinin bir taciz vakasını anlatıyorlar ortamda. babam dinlerken kalkıp gidiyor, elemanı bölümünde yakalıyor. elinden almayı başardıklarında zaten ölmek üzere, hastaneye kaldırılıyor. normalde işten atılması lazım ama o kişi diğer işçilerin baskısıyla şikayet etmiyor, konu kapanıyor, elemanı ilçede görevlendirip uzaklaştırıyorlar. ben bunları dinledikçe hem çok gururlanıyorum hem şok üstüne şok geçiriyorum.

tam 1 ay böyle geçti, diyebilirim. hangi bölüme gitsem gayet iyi ağırlandım, nerede otursam babama dair asla tahmin edemeyeceğim şeyler dinledim. babamın bu kadar sevildiğini, sayıldığını bilmiyordum. hayatım boyunca herkes gibi yakın çevremde yahut iş vs nedeniyle ağırlandığım, ihtimam gördüğüm olmuştur ama babamın adı nedeniyle o stajda gördüğüm saygıya ve ihtimama bir daha hiçbir yerde ve hiç kimse için şahit olmadım.

evdeyken az konuşan, kendi halinde bir şeyler düşünen, ciddi, öyle çok şaka maka yapmayan ve lakaytliğe asla tahammül etmeyen ama benim o yaşlardaki çıkışlarıma bile öfkelenmeyip gülüp geçen, ara sıra kahvehaneye falan giden sakin bir adam. ondan korktuğum, beni tedirgin ettiği tek bir an hatırlamıyorum. hassas olduğu bir konu; çevresinden, kardeşim ve benimle ilgili gelebilecek olumsuz herhangi bir yoruma tahammül edememesiydi.

bunun dışında bir de, yalan söyleyen insandan hiç haz etmemesiydi. kendisiyle ilgili olsun olmasın, konu önemli olsun olmasın, yalan konuştuğunu fark ettiği insandan buz gibi soğur, bir daha da pek işi olmazdı. bu özelliğini çok küçük yaşta fark ettim ve bana da geçti. yakın çevremde bile böyle bir şey fark edince içten içe bir soğuma yaşıyorum. sanırım o kişiye dair kafamdaki imgelemin zarar görmesi rahatsız ediyor beni ve bu dürüstlükle giderilmedikçe hep bu kalıyor aklımda. bu nedenle, hastalık döneminde moral vermek amacı dışında, babama yalan söylediğimi hiç hatırlamıyorum.

ancak, birçok ortak yönümüz ve karşılıklı sevgi olsa da muhabbetimiz pek yoktu. babam pek konuşkan biri değildi zaten. telefonla aradığımda bile konuşmamız maksimum 1 dakika sürerdi; iyi miyim, bir sıkıntım var mı, ne zaman geleceğim, hepsi bu.

üniversite bittikten ve işe girdikten sonra da durum pek değişmedi. ne zaman ailemin yanına gidecek olsam ben varana kadar heyecanla bekliyormuş, anneme ikide bir “kaçta gelir, yolda mıymış” diye soruyormuş. normalde gündüz vakti evde uzun uzadıya oturmayan adam ben geleceğim zaman bekliyordu. kapıdan girince bir sevinir, iki soru sorar, keyiflenir, sonra başlar sancısı, çıkacak ama ayıp olur mu ki tasası. “baba sen sıkılmışsındır, çık bir dolaş istersen, ben evdeyim” derim, babam gider. sonraki gün sanki aylardır evdeymişim gibi davranır, e zaten ben de sorgu sualeden hoşlanmadığım için tam aradığım şey.

gel gör ki, evde duramaz halleri pandemide enfekte olarak döndü kendisine. ilk zaman pek anlamadık ama evden ayrılacağım zaman, baktım babamın durumu iyi değil, hastaneye götürdüm, ateş yüksek, zatürre ilerlemiş. korona testine gittik, ben negatif, babam pozitif, hemen aldılar karantinaya. 15 gün yatacak ama biliyorum ki yatıramazlar. 2. gün aradılar, babanız ilaçları içmiyor, hiçbir talimata uymuyor, ya gelip alın, ya refakatçi olun, dediler. o zaman aşı maşı yok herkes tırsıyor enfekte olmaktan ama biri refakatçi olmasa babam gidecek. hep söylediği bir lafı vardı; lan ölürsek ölürüz kazık mı çakıcaz dünyaya? ben de o mottoyu benimseyip gittim hastaneye, girdim korona ünitesine. her yer korona hastası, babamla 2 kişilik odadayız, bana maske getirmişler, takayım diye, şaka gibi. gündüz sağlık personeli odalara astronot gibi giyinerek geliyor, akşam müstahdem yaşlı insanları röntgen çekmeye götürürken hepsini aynı asansöre koyup indiriyor. babam zaten ciğerlerine su biriktiği için sırt üstü yatamıyor, yarı baygın gibi. birkaç gün sonra benim desteğimle kendini toplamaya başladı ve ondan sonra savaş başladı. adam kapalı yerde duramıyor, zaten epilepsi hastası, iyice darlanıyor. iyileştim ben diye o çıkmaya çalışıyor, ben önlemeye çalışıyorum. sigarasızlıktan o da ben de gerginiz. baktım olmayacak, hemşirelere gece kapıyı kilitletmeye başladım. buna rağmen 3-4 defa çıkardın çıkamazdın krizi yaşadık. 15. güne kadar akla karayı seçtirdi bana ama kefeni de yırttı.

sonra işte, 2023’te hastanede alakasız başka bir kontrol sırasında musinoz karsinom dediler. bütün batın, organların arka kısmına kadar dolmuş; 4. evre.

başladık koşuşturmaya, elimde dosya, hastane hastane dolanıyorum, baya bir profesör gezdim. birkaç tanesi açıktan para istedi. birisi üniversite hastanesinde ama kamuda yapılmıyor bu ameliyat, özelde yaparım diyor, bugünün parasıyla birkaç milyona tekabül eden bir meblağ istedi. ulan bulup buluşturalım da, net bir şey de söylemiyor. ameliyat sonrası, tabi yaşarsa, kontroller için de ona gitmemiz şartmış vs. birçok şehirde networküm fena değildir, birkaç hocayla daha görüştüm. öyle bir durum yok, üniversite hastaneleri yapıyor bu ameliyatı, sadece ameliyat esnasında uygulanacak sıcak kemoterapi yurtdışından geliyor, onu ödemeniz gerekiyor, dediler. insan sevdiğiyle sınanınca gözü bir şey görmüyor, ben o sahtekara yaptırmaya karar vermiştim ama öylesine bir yoklayınca çıktı foyası. zaten yapacağı ameliyat konusunda da pek öyle ciddiye alınan biri değilmiş. biraz daha araştırınca bu çakalın hocası olan başka şehirde bir doktorun ismini verdiler, uzun uzadıya araştırmadan sonra onda karar kıldık. ama işte bilmediğin şehir, evin yok, gel git işleri zor. zaten refakatçi ben kalacağım (çünkü benden başkası baş edemez babamla) annemle kardeşim için çok zor. kardeşimin eşi doğum yapmak üzere, annem zaten walkerla yürüyor. öyle böyle girdi ameliyata ve 5. saatin sonunda hoca, olmadı, dedi. babamda korona sonrası kalp ritim bozukluğu, kalp yetmezliği, şeker, tansiyon baş göstermeye başlamıştı. nabız çok düşünce ameliyat yarım kaldı ama ilginç şekilde babam hızlı toparladı, hoca bir daha denemeyi göze alınca ikinci ameliyatla temizledi tümörü. gelgelelim, yoğun bakımda anestezi etkisinde babam yaşam destek ünitelerine el atmasın diye bağlıyorlar. normalde bile yerinde duramayan ve bilinci yerinde olamayan birine uygulanabilecek en yanlış şey. kurtulmaya çalışırken bağları kopartıyor, bu sefer çarşaflarla koltuk altından bağlıyorlar ve o kurtulmaya çalışırken kendi haline bırakıyorlar. yoğun bakım çıkışında koltuk altlarında çok derin kesikler vardı ve sağ kol sinir zedelenmesi nedeniyle tamamen işlevsiz kaldı. zaten ostomi torbası takılmış ve hareketi kısıtlanacak adamın bir de kolu gitti. kardeşim sordu soruşturdu ama kimse sorumluluk almıyor. en son ben “yasal yola mı başvuracaksın ne yapacaksan yap ama kim olduğunu şimdi araştırma” dedim. çünkü aynı hastanedeyiz, zaten canım burnumda, kim olduğunu bilirsem ve sağda solda denk düşersek biliyorum ki kendime hakim olamam.

10 güne taburculuk beklerken komplikasyonlar nedeniyle 45 gün kaldık hastanede. 45 gün açılır koltukta yattım, her günü ayrı sorun. babam kapalı ortamdan kurtulamayacağını anlayınca birkaç kez delirium denilen şey nedeniyle gerçeklikle bağını kesip halüsinasyon görmeye başladı. bu sefer çıkıp gideceğim diyemedi, çünkü dermanı yoktu. bir kez çok ağır epilepsi krizi geçirdi. defalarca farkında olmadan damar yollarını berbat etti, damarları derisi yırtıldı. birkaç kez öfkelenip bana çattı. hastalar geldi gitti, aradan bayram geçti, haftalar geçti derken en son kendimizi attık dışarı. bir kez daha kefeni yırttı. ve çıkar çıkmaz hızlıca toparlamaya başladı. adam hastaneden ve kapalı ortamdan o kadar nefret ediyor ki, evine döner dönmez kendine gelmeye başladı. tabi sağ kolunu kullanamaması nedeniyle ostomi torbası boşaltma ve değişim işlerinde tamamen bize muhtaç hale geldi. bu da onun canını en çok sıkan şey oldu.

sonrasında kontrollerde asitlenme gibi nüksetme emareleri vardı. onkologlar kanser hücresinin tipi nedeniyle kemoterapinin pek faydası olmayacağına kanaat getirdiler. o da babamın işine geldi. zaten kemoterapiyi kabul ettirebileceğimize pek ihtimal vermiyordum. alsa bile onu eve bağlayacak bir sürecin kanserden daha zararlı olacağı kesindi.

bir kontrolde ostomi torbasından kurtulmak istediğimizi söylesek de hoca mantıklı bulmadı. sonraki 3 yıl onun bize bağımlı haliyle geçti. annem için çok ağır bir yük, babam için torbaya esaret gibiydi.

ama hayatın cilvesi bu ya, babam kanserden ölmedi.

marketten tek elinde poşetle bizim eve kestirme arsadan geçerken ayağı kayıyor, sırtı üstü düşünce beli taşa çarpıyor. 2 gün ağrısı var ama pek bir şey anlamıyor, 3. gün sabaha kadar ıstırap çekince kardeşim (ameliyat sonrası annemle babamı memleketten kardeşimin olduğu şehre taşımıştık) hasteneye götürüyor. mr’da böbrekte iç kanama tespit ediliyor.

ben iş nedeniyle şehir dışındaydım, kardeşim aradı, anlattı durumu. sonra, biraz iyi gibi çıkartacaklar herhalde, gelmene gerek yok, dedi. 1 gün daha bekledim ama taburcu edilmeyince kalktım gittim. ilginçtir, gitmeden önceki hafta boyunca ne zaman ölüme dair bir şey görsem, duysam. düşünsem aklıma babam geldi ve her seferinde bu hissi kovmaya çalıştım.

vardığımda babam yine delirium halindeydi. kardeşim yorgunluktan mahvolmuş çünkü babam sürekli yataktan kalkmaya çalışıyor ve engellenince öfkeleniyor ve hatta alınıyor. nöbeti devraldığım gece sabaha kadar mücadele verdik, hiç uyumadı, tabi ben de uyumadım. bu arada serumla besleniyor, yemesi içmesi yasak, çünkü iç kanama büyürse acil ameliyathaneye alınması gerekebilirmiş. yataktan doğrulması yasak. kısacası aç, susuz ve uykusuz, delirium halindeki bir adam var. uyuyup sakinleştikten sonra çekime götürecekler, eğer kanama olan kısım küçülmüşse taburcu edecekler. mantık bu. daha ilk geldiğim anda “bu olmaz” dedim doktorlara. er geç uyur diyorlar, uyku ilacı damlatıyorlar diline ama hiçbir şekilde uyuyamıyor adam. halusinatif haliyle tek amacı oradan çıkmak, biliyor ki, çıkarsa rahatlayacak, ben de biliyorum ki çıkarsa kendine gelir. çıkması için kendine gelmesi gerektiği söyleniyor, kendine gelmesi için çıkması gerektiğini söylüyoruz. böyle bir açmaz içindeyiz.

babam su diye yalvarıyor ve ben veremiyorum. kalkmaya çalışıyor ben bastırınca sitem ediyor, vicdanımı yaralayan sözler söylüyor. birkaç damla su damlatıyorum ağzına, biraz sakinleşiyor ama nereye kadar. göz göre göre adamın dilinde yarıklar oluştu. kardeşime, babam burada ölecek, hadi çıkaralım, dedim, ölecekse evde ölsün. ama işte zor kararlar, kaldırsak iç kanamaya sebep olma riski var. su verirsek kalp ritmi artarmış, vermezsek böbrekte komplikasyon riski var, orada da bir açmazdayız. dördüncü günün gecesi nöbet bendeyken babam gece 02:30 gibi uykuya daldı, çok sevindim. gel gör ki, sabah kalp ritim bozukluğu tavan yaptı. ortalama 150-160’la seyreden kalp ritmi uyku halinde 230’ları görmeye başladı. iğneyle biraz stabilleşti. benim gidip uyuyup dinlenmem gerekiyor ama nöbeti devredesim yok, içimde berbat bir his var. kardeşimin ısrarıyla ayrıldım hastaneden. eve gittim ama uyuyamadım. birkaç saat sonra kalp ritmi bozuluyor, nabız düşüyor. ben vardığımda kalbi ikinci kez durmuştu, müdahaleyle döndürdüler ve bilinçsiz şekilde yoğun bakıma alındı. diğer güne kadar görmek mümkün değil, alınması gerekli şeyler varmış yoğun bakım için, kalktık gittik eve. birkaç saat sonra haberi geldi. zaten yoğun bakıma girdikten yarım saat sonra ölmüş. bilmiyorum, haber vermek için neden o kadar beklediler.

tıbbi bir şeyler anlattılar ama bir şey anlamadım. insanın beyni donuyor sanırım böyle hallerde. annem, ben, kardeşim morga indik. biri morg çekmecesini asıldı, morgun loş kirli ışığı altında vücudu örtülü biri seçiliyor. kaldırdılar örtüyü, göz kapakları yarı açık, yeşil gözlü, gülümser bir adam var.

allah allah! babam hakikaten ölmüş mü? saçlarını okşadım, yanağından öptüm, buz gibiydi yanağı; hakikaten ölmüş yahu!

çıktık morgtan. anneme sakinleştirici serum verilecek, kardeşim ağlıyor. acil serviste bir hastayla personel tartışıyor. babam ölmüş ya, allah allah! yarın alırmışız cenazeyi, çok bekletmeden gömmek iyiymiş. arabaya bindik, arka tarafta oturuyorum, annem ağlıyor, kardeşim ağlamamaya çalışıyor. biri “yok lan, ne ölmesi” demiyor, baya gidiyoruz eve doğru.

bir şeyler planlandı, memlekete götürülüp ikindi namazına defnedeceğiz. beynim beynim donuk gibi, gayet sakin bir sesle annemi teskin ediyorum. sabah erkenden hastaneden aldık babamı. cenaze arabasına koyuldu, biz de iki araba yola düşeceğiz, merkezde yıkanacak, işte sonra köyüne gömeceğiz. memlekete kadar ben kullandım aracı, yalnız gidip kendimce kafa dinleyecektim yolda ama yanıma birileri bindi.

gasilhanede eldiven giydik, hocayla bitlikte yıkadım babamı. orada biraz ağlayabildim. kefenledik, tekrar bir cenaze aracına koyduk, köye götürdük. tabutu değişti, köyün camisinde musalla taşına konuldu. çocukluk arkadaşım bir deli ahmet var, meczup biri. nereden duyduysa çıkmış gelmiş, abi az bi konuşayım amcayla, dedi. herkes birbirine baktı, konuş ahmet, dedik. biz biraz uzaklaştık, ahmet tabutun başında baya hararetle bir şeyler anlattı babama, helallik verdi, helallik istedi. sonra yanımıza gelip “çok iyi adamdı ha” deyip gitti. ikindiyi kıldıktan sonra götürdük mezarına, kardeşimle ben girdik mezara. sağına doğru yan çevirip toprakla destekledik, üzerine çapraz tahtalar. hayatımda ilk defa mezara girdim, her ne yapılacaksa ilk defa yaptım. ve her yaptığım şeyle içimdeki darlık eriyip gitmeye başladı. bir mezarın içinde bu kadar huzur bulacağımı sanmazdım. mezardan çıktığımda bir sükunet kapladı içimi. babamın akıbetinin hayır olduğu hissi geldi. gömdük, döndük, geldik. arayanlar oldu, çok şükür her birinden “çok iyi adamdı” lafını duydum.

40 günü geçti, daha doğru düzgün ağlayamadım. hala başkasının cenazesine gitmiş, başkasını yıkamış, başkasını gömmüş gibiyim. bayrama gideceğim, varınca babamı göreceğim sanki. bugün bayram için babama bir şey almaya kalkınca içim yandı gitti.

üzerine, babamın ölümünde varlığıyla bana güç veren bir sevdiğim daha yakın zamanda günlerce canıyla uğraşıp ölümden döndü. şükürler olsun ki, allah onu o cendereden çıkardı.

uzunca boylu yeşil gözlü bir adam çatıdan bir avuç kar aldı, kartopu yapıp oğluna verdi, hadi gir artık içeri, dedi. yatıyor şimdi mezarında, bedeni toprağa karışırken oğlu da yanına yatana kadar bekler durur. ne zaman gelecekmiş, yolda mıymış, diyordur belki.

“inna lillahi ve inna ileyhi raciun”
devamını gör...

aaaa siz bu konuyu kaç yıldır aşamadınız mı?!....sözlük yönetimleri sizin gibi forum/ chat tipi yazarları hala hoşgörüyo demek ki...e iyi.

bana kalsa çoktan şutlardım sizi.
devamını gör...

almanca "aynen" demek. konuşma dilinde.
devamını gör...

johnny depp'in mahkeme sürecinde söylediği bir şey var. "öfke aşırı pahalı bir duygudur. öfkelenmek için bile aşırı önemsemek gerek" baba sen ne yaptın ya, bu nece doğru tespittir ahey
devamını gör...

mevsim geçişlerinde insanın başına en büyük belayı açan 2 hastalık ektedir. alerjik bünyeye sahip olan insanlar için bu dönemler karın ağrısından başka bir şey maalesef değil.

grip ve alerjinin semptomları çok benzediği için, asla neye yakalandığınızı anlayamıyorsunuz. havanın kalitesinin kötüleşmesi, sürekli dalgalanan sıcaklık derken semptomlar birbirine giriyor. grip oldum sanıyorsunuz alerji çıkıyor. alerji hapı alıyorsunuz aslında grip cıkıyor.

ikisinin birbirine en çok karıştığı nokta kesinlikle ikisininde inanılmaz burun akıntısı ve ses kalınlaşması yapmasıdır. semptomlar benzediği için birbirlerinden kolayca ayırt edilemiyorlar. döngüsel oldukları için( tekrarlayan ), hassas bünyelerde ikisi de ciddi bela oluyor.

bu sene mevsim dalgalanması bu iki hastalığı iyice alevlendirdi.
devamını gör...

bunun sebebi artık kahvenin popüler kültürün bir aracı haline gelmesidir. kahve insanda bağımlılık yapan bir içecek türüdür. aslında bağımlılık psikolojik olarak kendinize her gün sağladığınız o rutin algınızdan gelir.

daha çok amerikalıların sahip olduğu yaşam stilinin/ kültürel yapının türkiye'ye uyarlanmasıyla oluşmuş bir alışkanlıktır bu.

amerikan filmlerinde genellikle elinde karton bardak, sürekli işine gitmek için yürüyen birilerini izlersiniz veya istisnasız her sabah işine gitmeden önce kahvecisinden aynı kahveyi alan bir üst düzey yönetici figürü görürsünüz. bu tarz sembolik anlatımlar, karton bardakta kahve kültürünün gelişmesine sebep oldu. ayrıca karton bardakta kahve business( kurumsal ) dilin bir sembolü haline geldi.

starbucks türkiye bazında üstün bir başarı sergilediğinde, diğer kahve şirketleri de ( espresso lab, nero, gloria jeans, schütz vb) varlıklarını daha fazla göstermeye başladılar. bunlar da yetmedi, her yerde lokal, konsept üstüne kurulu, bireysel kahve dükkanları türedi. artık büyük şehirlerde her yer "kahve satıyor." bu yüzden artık bu iş keyfin ötesinde kültürel bir zorlama haline geldi. istemeseniz de kahve almaya , oturup kahve içmeye itiliyorsunuz.

hal böyle olunca, maaşlar kahve dükkanlarına akıyor. dolayısıyla, aç gözlü şirket sahipleri, akaryakıta zam yapar gibi, sürekli kahvelerin fiyatlarını arttırıyorlar. iş yerimin bulunduğu alanda hizmet veren, standart bir kahvecide 150 tl'ye kahve içiyorum her gün. aldığım da normal sütlü , şekersiz, filtre kahve. aylık hesaplamasını yaptığınızda, bu fiyata marketten 1 koli cam kavanozda kahve + kutu süt alacak bütçe ödediğinizi fark ediyorsunuz.

insanlar aç gözlü. özeti bu.

yiyecek/ içecek sektöründe bulunan bir şirket battığında , hiç üzülmüyorum. insanları soydukları için gram içim acımıyor. doğru düzgün fiyatla hizmet verseler, hiç sorun olmayacak. "kâr payını arttırma" derdi yüzünden sürekli ürünlere asla hak etmedikleri ücretleri ödüyoruz. bir kahve nasıl 150tl -180 tl olabilir? su - süt ve 1.5-2 tatlı kaşığı kahve? ayıp yani.
devamını gör...

uzun yıllar sonra şampiyon olan takım. o iğrenç futbola rağmen hak ettiler.
devamını gör...

dangermouse and sparklehourse - revenge

person of interest dizisini seyredenler hatırlar .
devamını gör...

kurban kesme işi, aile evi. bayramlarda ailemleyim, bu planımın hiçbir zaman değişmek zorunda kalmamasını diliyorum.
devamını gör...

ben zaten tatil yöresinde yaşıyorum. gelmeyin diyeceğim de yine gelecekler. her gün park kavgaları, bağıranlar, arabada son ses müzik gezen davarlar, cafelerde restoranlarda yer bulamamak. hiç sevmiyorum tatilleri.
devamını gör...

araba: mustang 1967/69 - eleanor ( speedy olarakta bilinir)
renk: kuzguni siyah veya yeşil fakat çift beyaz şeritli.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

araba: corvette stingray 1970
renk: yeşil / bordo

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

daha modern bir şey derseniz,

araba: aston martin ( çoğunlukla güncel kasası)
renk : yeşil

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

negatif olarak:

nasıl olsa akp veya başka bir parti seçimlerde tehdit oluşturmaz kafasıyla belediyesinin sanki bir çocuğun oyuncağını boşlayıp bir yerde tozlanmaya bırakması gibi bıraktığı şehirdir. ara sokakları taş çakıl kil yığınlarından aynı kumsala dönmüş olup * yolları yağmur yağınca göle dönüşen çukurlarıyla dolu olup, bazı yerleri dümdüz kumsal gibidir tadilat sebebiyle ama hani insan hani yürüyebilsin diye bir tahta köprü yapar falan o bile yoktur. temmuz ağustosta hiç çekilmeyen şehirdir sıcaktan adım atılamaz.. (gerçi mayıs haziranda öyledir ama bu sene daha farklı gidiyor) otobüsleri terminatörden kaçar gibi sürer gece 12 olduğu vakit kimseyi beklemeden bir an önce gitme derdinde olur izmir'de gıcık olmayan yoktur bunlara herhalde..

pozitif olarak:

güzel şehirdir bazı caddelerdeki binalar acayip avrupai durur. arkadaş canlısı olan şehirdir sahilde midye dolma yiyip bira içmek en büyük keyiflerindendir buca'da hasanağa parkında da aynısı geçerlidir. ülkede gördüğüm en güzel kızları belki burada görmüşümdür bazılarını dergiden fırlamış zannetmişimdir. havası güneşli ve serin olunca güzeldir ancak ocak soğukluğu da olabilir geçen 3 mayıs gibi.. istanbul'da aylarca kimseyle görüşemezken orada 2 haftada bir sürü insanla görüşür buluşurum ama tabii pandemi öncesi daha güzel şehirdi enflasyon gerçekten karakterine zarar vermiş bu şehre.. güzel afterpartyler yapılırdı etkinlik sonralarında ancak izmircon gibi senede bir sefer yapılan etkinlik bile inanılmaz kalitesizleşmiş olup manyaklar gibi paralar almaya başlamışlar.

evet eskiden gerçekten çok çok güzel şehirdi pozitif yazdıklarım geride kalmış.
devamını gör...

30 m euro verecek kadar iş yapmadı, 10 kağıda gelirse alınır.
devamını gör...

muhtemelen transfer olacak.
devamını gör...

sevmediğim büyük boy kedigillerdir. her zaman köpek insanı olmuşumdur bu yüzden küçük/büyük kedigillerle anlaşamıyorum. aslan/kaplan/ leopar/ jaguar/ puma bunlar kedi türünün 7-8 boy büyüğü canlılardır. doğaları asi ve saldırgandır. sadakat barındırmazlar ve insanların hayatına entegre olamazlar. etçillerdir ve açlıkları odaklı yaşarlar.

instagramda her ne kadar onu besleyen insana karşı sempatik davranan yırtıcı kedigiller gösterilse de( aslan- kaplan- leopar vb) asla bunun gerçek olduğuna inanmıyorum. doğal hayatta, her insan onların potansiyel avıdır. kendi doğal ortamlarında karşılaştığınızda, hiçte size sırnaşacaklarını sanmıyorum. bu yüzden çokta "insan canlısı" diye kodlamamak , sosyal medyanın manipülasyonuna inanmamak gerekir.

uzun süredir , yabancı hesaplarda, sıklıkla evde beslendiğini gördüğüm bir kedi karşıma çıkıyor. yani aklı selim hiçbir insan o hayvanı eve sokmaz. hayvanın çekilen videolarına göz attığımda inanılmaz agresif hareketler sergilediğini gördüm ve sahibine dahi sürekli tıslıyor. neredeyse orta boy bir köpek ırkı kadar büyüklüğü var. yani saldırı anında ciddi hasar alabilirsiniz. kendisi "caracal cat" olarak geçiyor. kim bunu evinde besleyebilir ve neden?


kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


bence hayvanseverlik böyle bir şey değil. insanoğlu her şeyin dozunu kaçırıyor. bazı türler sadece doğaya aitler. evcilleştirilecek hayvan var, evcilleştirilemeyecek hayvan var. üzülüyorum, bu insanları gerçekten sağlıklı bulmuyorum. şu hayvanın ailesiyle ve kendisiyle yaşamasına izin verecek kişi, ne kadar normal olabilir ?

bence bu hayvanın olduğu evde, can güvenliği sıfırdır.
doğal yaşama müdahale etmemek lazım. bu hayvan başta olmak üzere, tüm kedigillerin yeri ormandır.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

allah allah boyu 10 metreyse ziya' nın dediği gibi aslan alır.

ben ziya'nın yalancısıyım, bilemem.
devamını gör...

behzat ç'nin ilk blu tv sezonunda behzat tekrar göreve gelip kendi ekibini oluştururken kadrosuna dahil ettiği çevik kuvvet polistir ve bir nevi küçük/genç behzat gibidir. daha evvel bir sürü şubede çalışmış olan mahir'i behzat özellikle kendisine benzettiğinden dolayı seçmiştir ki behzat'ın kardeşi şevket'te onu seçtiğini görünce "kendin gibi bir manyak mı arıyorsun lan?" demektedir.. behzat onunla tanışmaya gittiğinde behzat kendi ismini söyleyene kadar pek ciddiye almaz ancak behzat ismini duyunca resmen saygı duruşuna geçer ayağa kalkıp çünkü zaten behzat'ın namı polisler arasında yürümüş gitmiştir ve idolünün behzat olması da ilerleyen bölümlerde birçok sebepten dolayı görülür yani yaşadığı dramlar bile behzat'ınkine benzerdir. gider bir pavyon karısına aşık olur sonra o karı öldürülür falan behzat gibi bağımsız hareket eder sürekli ve hayalet bu tavırlarına gıcık olur. ayrıca eskiden madde bağımlısı olup sezonda sd kartı taşıyan bağımlı herifin kokainini de dayanamayıp çekmekteydi.

kanımca harcanmış bir karakter olup harun'un olmamasından yerine konduğu düşünülüp izleyiciler tarafından o kadar sevilmemiştir ki yeni ekip kadrosunda görünce elemanı ben de bu ne ya arka sokaklar tiplemesi gibi demiştim. oyuncusu kemal burak alper aslında bayağı birikimli bir tiyatrocu olup erdal beşikçioğlu tarafından o sezon için seçilmiş oyunculardandır. eğer ilk blu tv sezonundan sonraki sezon iptal edilmeseydi muhakkak görücektik kendisini.. bir de onun gibi ekibe katılan suat vardı o inanılmaz tırtoydu orası ayrı tabii..
devamını gör...

devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim