ateist kaplumbağa yazar profili

ateist kaplumbağa kapak fotoğrafı
ateist kaplumbağa profil fotoğrafı
rozet
karma: 28470 tanım: 781 başlık: 146 takipçi: 185
Cehennem dediğin, dal odun yoktur. Herkes ateşin kendi götürür... Pir Sultan Abdal.

son tanımları | başucu eserleri


clementine

pek çoklarında travma yarattığı söylenmiş olsa da benim çok sevdiğim çizgi filmdir. özellikle malmoth'u hemera'dan daha çok severdim * hemera bana iyilik dozajı fazla abartılmış ve biraz yapay bir karakter gibi gelmiştir hep. malmoth delikanlı adamdır, özü sözü birdir hedefini saklamaz, gizlemez. kötüdür her haltı yiyeceğini bilirsiniz ama hemera'da hep bir sis perdesi vardır. bu kadından bir şey çıkacak diye beklersiniz. hem insanlar işin hep olumsuz taraflarına takılıyor. misal bu çizgi filmdeki sirk mevzusundan kimse bahsetmemiş. bence çizgi filmin en keyifli yanlarından birisi sirk ve sirk hayvanları. clementine'i de onlar ayakta tutuyor. hatta bir eleman vardı piresi türlü türlü soytarılıklar yapardı. o pire gibi bir pireniz olacak bir de helice gibi bir kedi. sırtınız yere gelmez. moral deposu mübarekler. clementine'in yolculukları da keyifliydi. yani malmoth üzerinden bu çizgi filmi kötüleyenleri esefle kınıyorum. * pek çok güzel yanı vardı. hemera'nın küresine ise hala sebebini bilmiyorum ama kıl kapıyorum. var o kadında bir şeyler ama çözemedim. asıl sıkıntılı karakterin o kadın olduğuna yemin edebilirim ama ispat edemem.
devamını gör...

yorgan

caner yalçın'ın senaryosunu yazıp, yönettiği 2004 tarihli kısa filmdir. üzerine çok fazla bir şey yazmaya gerek yok. izlemeyenler buyursun açsın izlesin. zaten 9 dakika 37 saniye *

devamını gör...

dr. jekyll ile bay hyde

aslında fazla bilindik bir hikâyedir. amma velâkin onu özel kılan 1836 yılında yazılmış olması ve stevenson'un dilidir. bir de kitabın ve yazarın şöyle talihli bir yanı var; stevenson'un kitabı kaleme aldığı yıllarda karındeşen jack abimiz ortalıkta fırtına gibi esmektedir. özellikle kitabın yazılmasından 2 sene sonra karındeşen jack tartışmaları iyice artınca, kitapla ilgili de yığınla teori ortaya atılmaya başlanmış ve kitap umulandan daha da ünlü bir hale gelmiştir. hyde efendinin karındeşen olduğu yönünde o dönemde bile pek çok makale kaleme almışlar. bu konuyla ilgili stevenson pek kelam etmemiş ama sükut ikrardan gelir derler * belli mi olur belki de bir rüyadan yola çıkarak yazdım dediği eser cidden karındeşen kaynaklıdır kim bilir? işin aslı insanın kendi içerisindeki mücadele işte. kitapta her şey bir iksire bakıyor. insanların yaşamlarında ise bambaşka olaylar jeykll'dan hyde'a dönüşmenize sebep olabiliyor. metaforlar falan efendim. bu noktalar fularlı olduğu için çok çabuk geçmekte fayda var. hele ki ben bu tanımı napoli- atalanta maçını izledikten sonra yazıyorum ki, fularlı kardeşlerimizin canını sıkmadan bu kısımları kazasız belasız geçmekte fayda var *

tabi konu insanların ilgisini çekebilecek bir konu olduğu için gerek sinema sektörü ekmeğini güzel yemiştir. kitabı uyarlama manyağı yapmaktan çekinmemişlerdir. ikisi bir fidanın güller açan dalı olan bu iki karakterin çok farklı eserlerde farklı karakterlere de vücut verdiğini söylemek gerek. çok uzağa gitmeye gerek yok. bu ikilinin fantastik kurgu alemdeki karşılığı smeagol ve gollumdur. her ne kadar basit gibi görünen bir konu ele alınmış olsa da, sonraki dönemi ve eserleri etkilemesi açısından önemli bir mihenk taşıdır. filmleri eh iştedir. kitap fena değildir özellikle bir yerden sonra tavan yapar. tiyatro içinse sahneye koyandan koyana farklılık arz eder. ama en azından #1547514 nolu tanımda söylendiği gibi sizi içine çeker. bu arada maç da zımba gibi bir maçtı onu da söylemeden geçemeyeceğim.
devamını gör...

dr. strangelove

filmi başarılı kılan en önemli özellik bizatihi dr. strangelove karakteridir. filmin en önemli karakterinin orijinal romanda yer almıyor olduğunu düşünürsek, bu karakterin hikâyeye eklenmesi ile kubrick bambaşka bir yola meylederek izleyici için hikayeyi farklı ve keyifli bir boyuta taşımıştır. karakterin temelinde yatan kişinin oppenheimer sendromundan muzdarib edward teller olduğundan söz edilir. zekası büyük ruhu kararmış bu abimizin muazzam şekilde hicvedildiğini görürüz filmde. misal şu istemsiz nazi selamını durup dururken vermesi ve führer führer diye ortalıkta gezinmesi oppenheimer'a yaptığı asılsız suçlamaları hicveder gibidir. sırf adam "ben ölüm oldum, dünyaları paramparça eden...'' sözlerini zikretti diye adamı komünist olarak yaftalayıp anasını ağlatmış bir adamla ancak bu kadar güzel dalga geçilirdi. tabi temel alındığı karakter haricinde de filmi inanılmaz derecede sürükleyici hale getiren özellikleri var doktorun. izlemeyenler için çok fazla ipucu vermemek lazım ama her karakter için seçilen isim ve davranış tarzları cidden çok hoş. misal general için seçilen isme bir bakın ya da tümgeneral için uygun görülen isme. biri seri katil adı almış. diğeri ortalığı darmadağın eden, tozu dumana katan dev gorilin adını almış. yani karakter isimlerinde de çok ince görmüş mevzuyu.

sonuç olarak taşlamanın ve oyunculuğun tavan yaptığı özel filmlerden birisidir. eski filmleri sevmeyen ya da siyah beyaz filmlerden haz etmeyenlerin kesinlikle bu filme bulaşmaması gerekir. o şerhi de koyalım ki, sonra ah almayalım. tabi filmin siyah beyaz çekilmiş olması da enteresan bir durum ama gece gece o kısma girersem kabuğu devirme vaktimi ıskalarım. o mevzuya da hayrına başka bir arkadaş giriversin artık. *
devamını gör...

geceye bir metal şarkı bırak

devamını gör...

sözlük yazarlarının fotoğrafları

gençlik zamanlarımız. oksijen çekiyoruz.

görsel
devamını gör...

nanahboozho

esasen chippewa'lara * ait bir mittir ve ikizi ile birlikte anılır. aslında kendisi ile ilgili anlatılan korkutucu hikâyelerin çoğu navajo kökenlidir. genelde ona atfedilen olumsuz davranış biçimleri de navajo kaynaklıdır. bunun sebebi de ufak bir kavram kargaşasıdır. bakın bu garibim efendi huylu bir yarı tanrıdır esasında. insanolunbiraz dostumuz yazmış zaten, öğretmendir evveliyatında. amma velâkin kendisi tavşan çıkışlı bir abimizdir ve kendisini kurt/çakal kırması ile karıştıranlar onu yee naaldlooshiit'in habis özelliklerine bulamışlardır. yani chippewa inancında ve algısında olmayan bazı kavramlar navajolar'dan araklanarak kendisine atfedilmiştir.

navajolar açısından gecenin yaratıkları ve yer altı yaratıkları genelde çakal/kurt kırması ya da çakal formundadır. bazen de bu formların yarısı insan vücudu halini alır ki, o kısmı yee naaldlooshiit başlığında yazmıştım sanırım. hah işte her ne olmuşsa olmuş ve tanrısal güçlere sahip bu güzel abimiz dolandırıcı, güvenilmez, asabi, cani, aç gözlü ve benzeri özelliklerle bezenerek tenzili rütbeye uğramış ve saygınlığını kaybetmiştir. yani bir deli kuyuya taşı sallamış bu güzel öğretmenin itibarını fena halde zedelemiştir. tavşan orijinli bu yüce kişiliği çakal haline getirenlerin hesap vermesi lazım lakin ona gelene kadar kızılderili kültürünün üzerinden silindir gibi geçildiğini düşününce bu tarz farklı hikâyelerin oluşması da kaçınılmaz oluyor. kabileleri yek vücut düşünüp, hepsinin hikayelerini, efsanelerini ve masallarını birbirlerine karıştırmak sureti ile ortaya karışık abidik gubik, saçma sapan hikâyeler servis ediyorlar.

yani şu açıdan bakmakta fayda var; misal her kabile de kutsal ruh dediğiniz kavramın adı ve özellikleri dahi farklıdır. lakotalar wakan tanka derler, cheyenne'ler heammawihio, onlarla ilgili efsaneler ve bazı özellikler dahi farklılık gösterir. ez cümle; navajo'nunkini al chippewa'ya ver. cheyenne'ninkini al lakota'ya ver tarzı bir anlayış suyu bulandurmaktan başka bir halta yaramıyor. bu arada oglalalakota'nın gidişinden beri kızılderililere dair adam akıllı başlık görmüyordum, gördüğüme sevindim. iyi oldu böyle. emrebey003'de arada açıyor onun da hakkını yemeyelim tabi. *
devamını gör...

arşimed'in buldum buldum diye bağırması

bu sözü kullanıp kullanmadığını bilmiyoruz. adamın günahını almayın. bunlar hep romalı vitruvius'un kafasına göre yazdığı kitapla alakalı. adam bildiğin çağlar arası kulaktan kulağa oynamış. adamın ölümünden 200 sene sonra anlatılan bir mevzu yani bu. o sebeple rahmetli aynştayn durumu bildiği için kendisine hakkını helal etmiştir. lütfen merhumların arasını açacak böyle ayrıştırıcı ve kışkırtıcı başlıklardan uzak duralım.
devamını gör...

çiğ köfte yiyen hitit kralı

asativatas'ın acıyla arası yoktu. sevmezdi rahmetli çiğ köfte falan. zaten resimden de anlaşılacağı üzere onlar çiğ köfte değil, tabağa dik şekilde yerleştirilmiş içli köfteler. o zamanlar ben bu tezimi halet beye de aktarmıştım. ona da gayet mantıklı gelmişti. içli köfte geleneksel bir hitit yemeğidir. çiğ köftenin hititlilerle bir alakası yoktur. tarihi eğip, büküp, keyfimize göre yorumlayamayız.
devamını gör...

hitit buluntuları

hafızam beni yanıltmıyorsa 1830'ların başında fransız bir araştırmacıdan mektup almıştım. mektubunda anadolu'ya gelmek istediğini ve tavium kentini bulmak için araştırma yapacağını yazmıştı. hay hay dedim. gel madem, başımızın üzerinde yerin var. her ne kadar bulmak istediğin kenti hiç duymamış olsam da elimizden geleni yaparız. benim bu cevabımdan sonra kendisinden bir süre haber alamadık. meğer adam bizim buralara gelebilmek için 32346 takla atmakla meşgulmüş. ama geleceğinden bir an bile kuşku duymamıştım zira işin peşini kolay kolay bırakacak tipte biri olmadığı kelimelerinden anlaşılmaktaydı. inadım inat mabadım iki kanat tarzı bir arkadaş olduğu aşikardı ve beni yanıltmadı.

neyse efendim bir kaç sene sonra bu arkadaş kalktı geldi. karşıladık, yedirdik içirdik falan sonrasında tutturdu ben boğazköy taraflarına gideceğim diye. eh adam netice de misafir, kırmayalım madem dedik ve yola koyulduk. yol boyunca tavium aşağı, tavium yukarı resmen başımın etini yedi. bir sussa da kafamız rahat etse derdindeyiz. sonra boğazköy'de dolaşırken yıkık kerpiç evler gördük. anam! bu atı bir mahmuzladı, evlerin olduğu tepeye doğru dört nala gidiyor. el mecbur bizde peşinden... evler de eski püskü, yıkık dökük, ahı gitmiş vahı kalmış. dedim ki içimden tavium buysa hay ben senin merakına! sonra bir baktım tepede atı durdurmuş, yukarıdan manzarayı izliyor. hah dedim al işte. şehir, şehir gibi çıkmayınca tepeden manzara izlersin anca. o kadar yolu manzara izlemeye mi geldin? neyse bir kaç dakika içerisinde vardım yanına. adam büyülenmiş gibi karşıya bakıyor. kafayı bir kaldırdım ki, dev gibi, kocaman taş bloklar var karşımızda. bu, pat diye atından atladı. sağa baktı sola baktı. ileri gitti, beri geldi falan derken. atina kadar büyük dedi. anlamadım tabi ben. sağa sola bakıyorum, hırpalanmış taşlar ve sütunlardan başka bir şey göremiyorum. yahu dedim bırak atina'yı sen, bu sütunlardan istanbul'da da var hemi de gıcır gıcır. var gel geri dönelim de, onları incele sen. bana gülümseyerek bilal'e bakar gibi baktı ve bir şeyler mırıldandıktan sonra haydi yürüyelim biraz dedi.

iyi ki de yürümüşüz. çünkü asıl buluşu orada ben yaptım. bir süre yürüdükten sonra devasa iki kapı gördük. daha doğrusu ben gördüm. heyecanla bağırdım. niye heyecanlandım bilmiyorum ama kabartmalar muhteşemdi. birinde dev gibi bir aslan kabartması vardı. diğerinde ise krala benzeyen bir adam duruyordu. aslında benim heyecanlanmam da normal zira tarihe damga vurmak bizim genetiğimizde var. daha önce #394813 numaralı tanımda yazmış olduğum üzere büyük dedem tarihin akışını değiştiren şahsiyetlerden biriydi. istesek de istemesek de kendimizi tarihi mevzuların tam ortasında buluveriyoruz.

o akşam köylülerden birinin evinde kaldık. bizim fransız yazıyor, çiziyor. başını defterden kaldırmıyor. buldun herhalde tavium'u diye sordum? başını kaldırdı. yok, tavium değil. daha eski, daha farklı bir yer burası. duraksadı şu adama sorsana benzer yıkıntılar var mı civarda diye ekledi. allahtan yardımsever bir tosbağayım. sordum tabi. köylü evet dercesine başını salladı. yarın bizi oraya götürebilir misin diye devam ettim. yine başını salladı. adam sadece başını sallıyordu. salla başını al maaşını tarzı bir abiydi. aldı zaten maaşını. neyse anlattım durumu bizim fransıza, heyecanlandı tabi garibim. sabahın ilk ışıkları ile yola çıktık. köylünün kafasını sallayarak onayladığı yere geldiğimizde, bizi başka sürprizler bekliyordu. dev gibi sivri bir kayanın önünde durduk. ortasında bir yarık vardı ve yarıktan baktığınızda bir sürü resim görüyordunuz. ama bunların hepsi külahlı ve kemerli tiplerdi. lakin üzerlerinde deri ceket ve pantolonlar yoktu. kah o dönem bizim de bunlardan haberimiz yoktu. bu noktayı geçince yarıktan sağa doğru yöneldik, bu seferde takkeli tiplerle karşılaştık. bir de kanatlı arkadaşlar vardı. kayalara nur inmiş gibi bir manzara karşılamıştı bizi. biraz sağa sola bakınınca bunun bir fener alayı olduğunu anladık. kanatlı devasa iki varlık da bu geçit kapılarını koruyordu. öte tarafa giden kapıyı mı bulmuştuk acaba? neyse ne işte. kutsal bir mekanda bulunduğumuz aşikardı. hadi kapıyı bulmadıysak bile çok farklı bir tapınak bulmuş olabilirdik. ama bunu hangi ulus inşa etmişti? kimdi bu arkadaşlar? doğayı bu şekilde işleyip, reorx'un çekicini kullandığı gibi muazzam bir işçilikle bu yapıları ve kabartmaları nasıl yapmışlardı?

işte tarihin akışını değiştiren bu buluşu birlikte yaptığım kişi texier'di. bir kaç yıl sonra birkaç cilt tutan anıtsal eseri, ''küçükasya üzerine''yi 1839’da paris’te yayımladı. bu eserde benden hiç bahsetmemişti. halen kendisine kırgınlığım devam ediyor. adam öldü gitti ama affedemedim bir türlü. tarih ve bilim aşkına feda etmiş bulunduk yine kendimizi. ama bu iş burada bitmemişti zira texier henüz mevzuyu adlandıramamıştı. gördükleri için büyük kültürü olan bir ulus diyebilmişti sadece. adlandırma işi bana kalacaktı. çünkü tarihi olaylar bizim aileyi direkt olarak içine çeker ve bundan kaçış yoktur. o mevzuyu da bir ara anlatırım artık *
devamını gör...

3 aralık 2021 kasımpaşa beşiktaş maçı

şanlı kasımpaşa'mızın 3-5-7-10 farkla kazanacağı süper lig müsabakası. bu maçın sonucuna göre adana demirspor sezon sonu şampiyon olur. beşiktaş küme düşer. liverpool kupayı kazanır diye düşünüyorum.

dibine not: sergen hoca kötü gidişe çözüm bulamayınca sanırım elbarto işe el attı ve yeni bir totem deniyor. bizim de kendisine destek olmamız lazım zira işimiz totemlere kaldı. yalnız bu totem tutarsa sene sonuna kadar işimiz zor. haftaya şanlı takımımız kayseri lehine ''ıh ıh kayseri'' diye tezahürat yapacağımız kesinleşir. bu durumda giresunspor şampiyon olur. kupayı da leipzig kazanır.
devamını gör...

the demolished man

alfred bester tarafından 1952 yılında kaleme alınmış ve parça parça yayınlamaya başlamış bir hikayedir. sonrasında kitaplaştırılmıştır. dilimize ilk olarak 1973 yılında ''anarşist'' adıyla sonrasında ''24. yüzyılda cinayet'' ve en nihayetinde 6:45 yayıncılık tarafından ''yıkım’a giden adam'' olarak çevrilmiştir. yani anlayacağınız bizim dilimizde bol isimli bir romandır *

bilim kurgu edebiyatı açısından önemli eserlerden biri olarak değerlendirilebilir. hikâyenin baş kahramanı ben reich kapitalist dünya içerisinde saygıda kusur etmeyeceğiniz (!) önemli abilerden birisidir. herkesler onu çok sever. zira patrondur. parası gani, kendisi fani aynı zamanda efendi ve kibar bir adamdır. bir de pek yardımseverdir. yemez yedirir, içmez içirir. yani dışarıdan baktığınızda ideal insan tipinin vücut bulmuş halidir. kimseye nanik yapmayan ünü ve gücü dünyayı bile aşan bu adam sizi biraz hayrete düşürebilir, o yüzden sakin kalmanızda fayda var * mevzu 24. yüzyılda geçiyor ki o yüzyılda artık cinayet diye bir şey yok. bunun sebebi de düşünce polisleri. aklınızdan cinayet düşüncesi geçtiği an pat diye enseye şaplağı koyuveriyorlar. bunlara esper adı verilmiş. locaları bile var. masonik polis örgütü gibi bir şey * bu hikâye minority report'un babası olarak da nitelendirilebilir.

tabi hikayenin akışı, çekişmeler, tasarılar ve sanrılar hakkında ipucu vermeyeceğim ki, tadınız kaçmasın. bilim kurgu severlerin muhakkak okuması gereken bir kitap. özellikle philip efendinin azınlık raporunu okumuşsanız ve vay be falan demişseniz, babasını muhakkak okumanız lazım ki o hikâyenin de nesebi belli olsun * *

şu güzel alıntıyı da koyup yolumuza bakalım;


“eğer bir adamın topluma karşı gelecek yeteneği ve cesareti varsa, o, kesinlikle ortalamanın üzerinde demektir. onu durdurmak istersiniz. onu düzeltir ve daha değerli bir hale döndürürsünüz, kazandırırsınız. ondan kim vazgeçebilir? bunu yapmayı yeterince sürdürürseniz, geriye sadece koyunlar kalır.”
devamını gör...

fu-go

hani bizde ''japonlar yapmış abicim!'' tarzı bir söz vardır ya, hah işte onun öyle olmadığını gösteren örneklerden birisidir. malum bu söz japonlardan çıkan kaliteli işleri anlatmak için kullanılır. japonların bile kendilerine ait böyle bir atasözü yokken biz adamları neredeyse bu cümle ile özetlemiş geçmişiz. geçmişiz geçmesine de istisnalar da kaideyi bozmaz derler bizde. fu-go o istisnalardan bir tanesi. tamam, japon abiler yine işe kafa yormuşlar, yaratıcılık desen yine var, hatta işin içine biraz da tuhaflık katmışlar ama işin başarı ayağı eksik. şimdi mevzu şöyle gelişiyor. amerika ikinci dünya savaşına girmiş lakin adamlara ulaşmak ve onlara kendi topraklarında zarar vermek biraz zor. coğrafya kaderdir diyorlar ya, amerika'nın kaderi de o dönemlerde böyle. coğrafyadan mütevellit şanslı hergeleler. japon abilerin de bu durumdan sebep ziyadesiyle canları sıkkın. ne yaparız ne ederiz de şu pasifik neden illeti geçip amerika'ya zarar veririz diye düşünmeye başlamışlar. en sonunda pasifiğin amerika'ya sunduğu doğal korumayı yine pasifiğin yarattığı hava akımı ile yok etmeye karar vermişler. japon bilim adamlarından birisi; ''bir balon yapacaksın, pasifikte süzülüp gidecek, ucuna bombayı takacaksın, kimseler göremeyecek.'' diye bir şarkı mırıldanmak suretiyle söz konusu buluşa imza atmış. hatta çok sonraları bu şarkıyı manga biraz değiştirerek seslendirdi ama konumuz bu değil.

adamlar kağıttan yapılmış ve patates unu ile yapıştırılmış fu-go bombalarını bir güzel hazırlamışlar. kafada hey şeyi güzelce kurmuşlar. bu bombalar amerika sahillerine ulaşacak, amerikan haklı topuklarını popolarına vurarak kaçacak, halk panik içindeyken bombalar sağda solda patlayacak ve amerika termit bombası tarzındaki bu bombalar sayesinde gerektiği dersi alacaktı. ama kul kuruyor, tanrı gülüyor işte. japonlar bu balonları büyük bir heyecan ve özgüvenle salmışlar amerika'nın üzerine. ama balonlar sadece havada salınmakla yetinmiş. çok azı ulaşmış amerika'ya onlarda beklenen etkiyi doğurmamış. böylece japonlar yine yapmış abicim ama sonuç olarak boş yapmışlar. tabi bu boş yapmanın da şu yönden bir önemi var; bir silah ilk kez kıtalararası bir menzilde denenmiş oldu. bu da herkesin ağzını sulandırdı ve savaş aşığı beyinler bu fikri geliştirip, dünyanın çanına ot tıkamayı bir görev bildi.

fu-go şöyle bir şey;

görsel

tanım: japonlar yapmış abicim atasözünün istisnalarından birisini oluşturan, ikinci dünya savaşının sonlarına doğru kullanmış olan, kocaman bir balon. kendisi de balon olmuştur.
devamını gör...

kral anittas

enteresan bir abidir. hitit kralları soylarının çıkış noktası olarak onu görürler ama ortada şöyle bir sıkıntı var; adam kendi uygarlığı için bedduaların en püsküllüsünü etmiş. yıllar sonra bulunan bir tabletin içerisinde şu kısım dikkat çekiyor; ''kenti fırtınalı bir gecede aldım; ancak burada elime geçen sadece yaban otlar oldu. benden sonra kral olacaklardan her kim, hattuşaş’ı yeniden canlandırırsa onu göklerin fırtına tanrısına havale ettim.'' artık adam hattuşaş'tan nasıl illallah etti ise böyle bir lanet okumuş. ha sorarsanız adamı takan olmuş mu? olmamış. umursamamışlar bile. gitmişler hiç utanmadan soylarını dayandırdıkları adamın bedduasına rağmen hattuşaş'ı yeniden ve daha ihtişamlı bir şekilde kurmuşlar. ha sonra da pek gün yüzü görememiş garipler. hayatları asillerin, rahiplerin saray entrikaları arasında geçmiş durmuş. hepsi tahta çıkan varisine bir vasiyet ya da şikayetname bırakmış; mesela kral labarnas bildiğiniz varisini gömmüş. hastayken iktidar hırsına kapılan oğlu için demediğini bırakmamış ve onu meclise şikayet etmiş. sonra gelen krallarda hep kumpaslarla uğramış. yani alma anitas'ın ahını çıkar çıkar aheste aheste diyebiliriz. adam cidden sağlam beddua etmiş. bu konuyla ilgili kurt marek'in ''tanrıların vatanı anadolu'' kitabında daha fazla ayrıntı bulabilirsiniz. bir de şu tanımda #1269989 kralların hangi risklerle karşı karşıya kaldığını da yazmıştım. bunlar hep anittas yüzünden olan şeyler. * hititler gibi bir uygarlığın yok olmasının direkt müsebbibidir kendisi *
devamını gör...

trabzonspor

an itibarıyla şampiyonluğa çok yakın olan karadeniz ekibi. ancak bazı hususların altını çizmekte fayda var; taraftar ve takım ciddi şekilde havaya girmiş gözüküyor ve bunun sıkıntılarını yaşayabilirler. evet üç büyükler sefilleri oynuyor olabilir ama şampiyon olduk kafasında maçlara çıkmaya başlarlarsa ummadıkları bir hüsranla karşı karşıya kalabilirler. bu ligde beşiktaş 11 puan, galatasaray 9 puan farktan şampiyonluk verdi. rüzgar bir kere tersine döndüğünde işler bir anda değişebilir. kaldı ki, trabzonspor camiası işler kötü gitmeye başladığında reaksiyon verebilen bir camia değil ve ne yazık ki hocaları da iyi gün hocası. abdullah avcı'nın galatasaray'a 8 puandan verdiği şampiyonluğu hatırlatmakta fayda var. kriz yönetebilen bir hoca değil. eğer trabzonspor bir iki maç kötü netice alırsa ve ahı gitmiş vahı kalmış üç büyüklerden biri dahi 5-6 maçlık galibiyet serisi yakalarsa, takım ve camia ciddi anlamda strese girebilir. acaba yine mi başaramayacağız hissiyatının oluşması bu takım için en büyük tehlike olarak gözüküyor. evet iyi top oynuyorlar. en azından üç büyüklerden iyiler. ancak bazı maçlardaki hakem kararları da trabzonspor'un bu farkı açmasına katkı sağladı. bir iki tökezleme sonrasında trabzonspor'un vereceği reaksiyonu görmek lazım. bu takımın fenerbahçe ve beşiktaş gibi 4-5 maç üst üste puan kaybı yaşamayacağının garantisi var mı? asıl önemli olan yönetimin ve teknik kadronun bu senaryolara da hazırlıklı olması gerekliliği, yoksa elimizdeki şampiyonluk yine mi gidiyor teraneleri başlarsa trabzonspor tarihinin en dramatik günlerini yaşayabilir. umarım şampiyon olurlar ve yıllardır çektikleri hasreti sona erdirirler ama tedbirli olmalarında fayda var. daha ligin ortasına bile gelmedik. bunu unutmamak lazım. lig sonunda tepede olmadıktan sonra uçsanız kaçsanız, fırtına olsanız bunun bir anlamı olmuyor. bu acı tecrübeleri şenol güneş zamanlarında ve sörloth'lu kadronun yaşadığı dramda gördüler. inşallah ders çıkarmışlardır.
devamını gör...

dizilerdeki muhteşem ikililer

kuşkusuz dizilerdeki en iyi ikili alf ve şanslıdır. diğerleri ikincilik mücadelesi yapar. *
görsel
devamını gör...

semrük bürküt

esasen sadece başkurtlar 'da bahsedilen fiziksel formda tasvir edilmektedir. o tasvirde ise farklıllıkar bulunur bazen çift başlı kartal insan vücudunun kafa kısmını oluştururken, bazen de başlardan birisi insan formunda tasvir edilir. ancak genel olarak baktığınızda çift başlı kartal türk mitolojisi ve kültürü içerisinde önemli bir yer tutar. yakutlar kendisine öksökü/öksöke adını verir. yakutların özellikle tören direklerinde (kuzey amerika yerlilerinin totemleri gibidir ama biraz farklıdır.) bu figüre rastlamanız mümkündür. tuva'da yer yer görebilirsiniz. #1279035 şu tanımda totem direkleriyle ilgili benzerlikte o noktanın altını çizmiştim.

öksökü'nün ülgen'in alameti farikası olduğundan bahsedilir. göğün kapısının bekçisi olarak görev yaptığı söylenir. ölümlülerin bu kapıyı geçmesini engeller. kendisi de bu kapıyı geçemez. zaten göğün 5. katında ikamet etmektedir. ayrıca posta kartalıdır ve ulak vazifesi görür. kamlara ülgen'in mesajlarını iletir. ya da kamların yakarışlarının yanıtları bizatihi öksükü tarafından kamlara getirilir. ayrıca türk mitolojisinde ve kültüründeki kam'lık kavramına doğrudan etki etmektedir. inanışa göre ilk kam kadındır ve onun babası öksöküdür. o yüzden kendisine kamların atası diyebilirsiniz. tabi bir de öksünün hayat ağacı mevzusu var ama o biraz uzun, onu da bir ara müsait olunca yazarım sanırım * *
devamını gör...

inanna

talibi çokmuş bu ablamızın. ama en büyük talipleri tarım ve hayvancılık bakanlığının (pardon tanrılığının) önemli isimleri olmuş. çobanların hası dimuzi ve çiftçiler kralı enkimdu, inanna'ya ilan-ı aşk etmişler. ablamız dimuzi'den yana karar kılmış ama kararının ne kadar yanlış olduğunu çok sonra anlamış. bir gün, kız kardeşi ereşkigal'i görmeye yer altına inmiş. inmiş inmesine de, bu ablamızın kız kardeşi biraz paranoyak. düşman başına derler ya o misal. takıntılı mı takıntılı. ablasının ziyaretinden işkillenmiş; ''kesin benim yer altı hakimiyetime göz dikti bu kadın, yoksa neden gelsin?'' diyerek kendisini kurmuş ve güçlerini kullanarak koca tanrıçayı cesede çevirmiş. her horoz kendi çöplüğünde öter diyorlar ya, bu iş tanrılar aleminde de böyle. en büyük tanrılar bile diğerinin mekanına gittiğinde cidden deplasman baskısı yaşıyor. hatta bir çok baş tanrının bile paçayı kaptırdığını ve deplasmana gitmekten çekindiğini görüyoruz. neyse deplasmana gitmekten çekinmeyen tanrılardan biri olan enki, çıkış yolunu gösterir. ama ne yazık ki, bu kurtuluş şarta tabidir. ablamız kardeşinin esaretinden kurtulacaktır fakat yerine birini bırakması gerekmektedir. yerine bırakacağı kişiyi yer altı cinlerine göstermesi yetecektir. çıkarlar tanrılar diyarına. aman yarabbi herkes karalar bağlamış, inanna'nın kaybından dolayı çuvallara girmişler yas tutuyorlar. duygulanmış tabi tanrıça abla. kıyamamış bunlara. hiçbirisini seçememiş. sonra demiş ki; ''bizim bey beni özlemiştir, bir koşu yanına varayım hasret gidereyim.'' ama yanına vardığında ne görsün beğenirsiniz! kocası dimuzi çuval giymemiş, en güzel kıyafetleri ile tahtında oturuyor. bak sen şu terbiyesize! tanrıça abla affeder mi? alın bunu alın diye bağırmış cinlere. ve böylece dimuzi yer altını boylamış.

ama işin garip kısmı şu; dimuzi'nin bir kız kardeşi var. abisi gün yüzü görsün diye onun yerine 6 ay geçmek istiyor ve talebi kabul ediliyor. 6 aylığına yukarı çıkan dimuzi, inanna'yı bir şekilde ikna edip, gönlünü alıyor ve sonrasında birlikte oluyorlar. bu durum yeni yılın başlangıcı kabul edilir. tüm sümer ülkesine bereket gelir. hatta bu birleşmeyi kutsamak için bir dans oluşturup, bir de ilahi bestelerler. ablam madem adamı affedecektin, bu kadar tantanaya gerek var mıydı? tamam belki burnu sürtülsün falan istedin ama olan gariban sümer halkına oldu. o ara kıtlık vesaire çektiler. sırf senin çuval takıntın yüzünden o kadar insana yazık değil mi? vallahi siz tanrıların işine akıl sır ermiyor. neymiş efendim kocası çuval giymemiş. enteresansınız cidden...

mevzunun ayrıntılarını muazzez ilmiye çığ'ın, inanna’nın aşkı kitabında bulabilirsiniz.
devamını gör...

yazarların sataşma isteği

gereksiz iştigal. burada sayıp, sövdüğünüz, sataştığınız insanlar size sadece kısmi rahatlama sağlar. geçicidir yani. zaten o yüzden sataşma isteğiniz, bitip tükenmek bilmiyor. oysa gerçek yaşamınızda dişlerinizi gıcırdattığınız, yumruklarınızı sıkıp kıpkırmızı kesildiğiniz ama bir şey söyleyemeyip, sonrasında ''diyemedim ya la!'' diyerek etrafında gezindikleriniz var ya! onlarla hesaplaşın. o daha kalıcı çözüm. sizi rahatlatır. ama biraz paça istiyor tabi. burada ekrana karşı, say, söv, uğraş. bu işin kolay kısmı. bir insanın gözlerinin içine bakarak, içinizdekileri bir dökün hele, bunların hiç birine gerek kalmaz. yani sözün özü boşa lakırdı edip, iki dakika rahatlamak için bu kadar kendinizi kasmanıza gerek yok. asıl mevzular burnunuzun dibinde, onlara odaklanın. kurtuluş gerçek yaşamda *
devamını gör...

orta parmak

şüphesiz en güzeli ve anlamlısı budur. yanına bile yaklaşamazsınız.

görsel
*
devamını gör...
devamı...

Normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
portakal radyo & dergi renk modu sözlük kütüphanesi online yazarlar kulüpler yazarak kitap kazan yardım başlıkları puan tablosu sıkça sorulan sorular istatistikler iletişim