sojourant yazar profili

sojourant kapak fotoğrafı
sojourant profil fotoğrafı
rozet
sojourant (editör)
karma: 121063 tanım: 15276 başlık: 3584 apolet: 11 takipçi: 147
Shadow shadow on the ground, dark in nature come unbound / Cloak my body strolling incog, render my soul tranquil & sound

son tanımları | başucu eserleri


yazarların favori fantastik yaratıkları

sanki favori mitolojik varlıklarımızı yazdığımız bir başlık vardı diye hatırlıyorum, ancak bu başlık daha kapsamlı ve tüm fantastik varlıkları kapsayabilir.

dungeons and dragons'ta yer alan şu yaratıklar net favorimerim arasındadır ve:

1-) lich - bunlar undead'lerin elitleridir diyebiliriz. yani hem zekidirler, hem genelde karizmatiktirler, hem de sıklıkla başkalarını veya başka yaratıkları yönetirler. zaten kudretlerinden bahsetmeme gerek bile yok: çoğunlukla üst level mage/wizard'lardır ama sorcerer, cleric ve hatta bard bile olabilirler. bunların en zayıfları bile tipik undead'lerden güçlüdür normalde. hastasıyız. ekleme: sözlükteki bir önceki nick'imin kaynağı olan count dahlvier hakkında da bayağı detaylı bir tanım girmiştim, başlığını açıp. yani ilgilenirseniz tipik bir d&d lich'i hakkında epey bilgiye rastlayabilirsiniz orada.
2-) mind flayer - bunlar da lovecraftian varlıklardır ve tuhaf bir uzaylı ırkı andırırlar. bunlar da zeki ve korkulası yaratıklardır. hele ulitharid'lerden ve illithilich'lerden direkt sakınmak gerekir, epik seviyelerde bir karakter değilseniz. ki epikseniz bile illithilich'ler gene de dikkat edilesi varlıklardır.
3-) ultroloth - bunlar da uzaylı gibidirler ama aslında bir şeytan/demon türüdürler. bunlar da aynı şekilde zeki varlıklardır, lich'ler ve ulitharid'ler/illithilich'ler kadar olmasa da—gerçi o kadar zeki de olabilirler: eski d&d edisyonlarında genius/supra-genius arasında intelligence'ları vardır ve bu da 17-20 arası skorlar demek oluyor. genelde prime material plane'e gelmezler ama duruma göre gelebilirler de. yine çok kudretli bir karakter veya çok güçlü bir ekip değilseniz bu yaratıklara da bulaşmamanız iyi olabilir.
4-) time dragon - bu, d&d'de bir deity olmayıp onların kimisi kadar kudretli olmasıyla dikkat çeken, en nadir ejderha türüdür. cidden 90 challenge rating nedir yahu. bunlara ise über epik bir karakterseniz bile bulaşmayın bence. hatta bir lesser deity iseniz bile bulaşmamanız iyi olabilir. intermediate veya greater deity iseniz ize bulaşabilirsiniz sanırım. haha.
5-) deity - bunun başlığını açıp detaylı bir tanım girmiştim. yazıya da sonradan eklemek aklıma geldi. tabii tanrılara veya tanrısal varlıklara ne kadar "yaratık" denebilir bilemedim, zira aslında kendileri hem tinsel hem de "yaratıcı" varlıklar olurlar genelde. gene de bir yere kadar yaratık da diyebiliriz bunların bir kısmına. kimisine "varlık" demek bile mümkün olmasa da, bazı deity'ler ise gayet cismani nitelikleri olan birer yaratıktırlar. en azından ölümlülerin arasına öyle formlarda gelirler sıklıkla. ilgili başlıktaki tanımıma bakarsanız hangi deity'leri favorilerim arasında sayabileceğim hakkında sağlam tahminler yürütebilirsiniz bence.

üsttekilerim hepsinin başlığını açıp kapsamlıca tanıtmıştım. hatta lovecraftian (bunun da başlığını ben açtım) yaratıklar zaten ekseriyetle huşu içinde bıraktırıcı ve ilgi celbedicidir.


ekleme: d&d'deki shade'ler de elbette ilgimi ziyadesiyle celbeder ve 2026 haziran başları itibarıyla kendime bu race'ten bir persona yarattım. aslında sözlükteki usta bir dm/gm ile birlikte temellerini attık, ben de acayip ballı zarlar attım falan... bu karakteri oynayarak 12. seviyeye çıkarmasam da aşağıya koyacağım görseldeki niteliklerinde kendime torpil geçtiğim söylenemez. cidden çok iyi ability score zarları attım, hatta bir de o gm arkadaşım "atacağın sıraya göre dizilecek stat'ların dedi ve ona rağmen 100'de 1 bile denk gelmeyecek güzellikte zarlar denk geldi. 6 x 4d6 drop lowest yöntemiyle ability score zarlarımı attım ama esas olay bunların attığım sırayla ability score'larım olacağıydı. yani gayet iyi zarlar attım zaten, fakat işte bunların sırasının da böyle denk gelmesi çok nadir gerçekleşebilecek bir bal diyebilirim. intelligece score'um mesela 16 idi. shadow seeker class'ında olduğumdan bir shade de olabildim elbette ve bu da +1 intelligence verdi. fakat... en ballı zarım şeyde geldi. intelligence'ımı en azından bir item'la ya da geçici olarak potion'larla 18'e çıkarabilmek için bir tablo oluşturdum. ve tablo şuydu:

1-2= deck of many things: idiot
3-4 = none
5 = potions
6= scarlet & blue ioun stone
7= ring of clear thought
8 = tome of clear thought
9 = gem of insight
10 = deck of many things: star

yani 1d10 zar attım ve 1 ve 2 intelligence'ımı 1d4 sayıda düşürecek korkunç kötü zarlardı zira işin zevki zaten karakterini böyle tehlikelere sokmak. 3 veya 4 atsam hiçbir şey kazanamayacaktım. 5'te potion'lar ki bu da 12. seviye bir mage'in bulabileceği şeylerdi zaten. ben buna da razıydım ama dm'in işte mesela potion of genius'ı içip intelligence'ımı geçici olarak yükseltmişken büyüleri spellbook'uma yazmaya başladıktan sonraki chance to learn spell'in check'inin yapılmasına izin vermesi gerekiyordu ve öyle düşündüm o seçenekte de. yoksa bu türden intelligence boost'u sağlayan iki tane potion biliyorum. genius yapanın süresi zaten çok kısa, diğerinin epey uzun olsa da büyüleri spellbook'a copy'lemek de çok uzun süre ve kuvvetle muhtemeldir ki potion'ın etkisi gene bu proses bitmeden sonlanırdı. tek çözüm dm'in bu check'i potion'ı içer içmez yapmasıydı ve 5. seçenek de bunu sağlayacaktı. gene de istediğim kadar büyü yazamazdım bu yöntemle galiba zira o potion'lar da su kadar yaygın değil.

yani sadece kitabıma büyüleri geçirirken bana lazım olacaktı 18 intelligence skoru ve diğer zamanlarda 17 zaten gayet iyiydi. tabii 18 intelligence skoruyla birlikte 18 spells/level şeysi de var... yani kapasitenizi artırıyor, 19 intelligence'taki gibi sınırsız yapmasa da. ve bu ekstra büyüleri 18 intelligence ile spellbook'uma yazdıktan sonra bu skorum sonra 17'ye inse bile bildiğim/known büyülerde bir düşme olmuyordu. chance to learn spell'i %85'e çıkartıyor 18 intelligence skoru ve benim class'ım özelinde bu shadow bazlı büyülerde %100 başarı, alanım dışındakilerde ise %70 başarı manasına geliyor ve bu da bayağı önemli bir şey. 6 ve 7 ise +1 intelligence sağlayan item'lar ve bunlara da gayet razıydım. 8 ve 9 atabilsem şahane olacaktı zira direkt ve kalıcı olarak int'im 1 puan yükselecekti bu takdirde, ki gem of insight bir de item'ı kaybetmediğin falan sürece +1 wisdom da veriyor, kaybetsen bile +1 int boost'u kalıcı oluyor.

10 ise mükemmel bir şeydi: prime ability'me +2 boost. 10 gelmez herhalde ya derken... attığım zar 10 geldi, yemin ederim ki. acayip sevindim hakikaten. karakterimin major turning point'i shade olması olduğundan ve ondan sonra daha ziyade bir npc gibi olacağından da önce bu +2 bonus geldi ve intelligence skorum 18'e yükseldi. shade'in bir class olarak sunulduğu dragon magazine'in 213. sayısındaki içerikte de intelligence'a +1 verildiği yazılıyor shade'e dönüşünce ve "up to 19" deniyor, yani 18 limitini aşmak mümkün oluyor böylece. oldu mu sana intelligence'ım 19! 19 intelligence inanılmaz fark ediyor zira class'ının falan sınırlamadığı tüm büyüleri kitabına yazabilmek için gerekli minimum skor bu. fazlasına da pek gerek yok bence zaten. ayrıca 19 intelligence score'uyla kendi class'ımdan bonus aldığım büyüleri spellbook'uma yazmamda %100 başarının garanti olması gibi, negatif bonus aldığım diğer büyülerde de oran %80'e çıktı. ki pahalı, özel mürekkeplerle, seçkin library'lerde falan bunları spellbook'uma kopyalamaya çalışırsam bu yüzdeyi daha bile yükseltebiliyorum! hit points zarlarında da nispeten şanslıydım ve 10d4 atıp 30 skoruna ulaştım. sonra class'ımın ilerlemesinden ve constitution'ımın da 16 olmasından gelen bonuslarla da hp'm 52 oldu ve cidden bu konuda da şanslıydım işte!

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

üstteki görselde bir tek, büyük balımın da yardımıyla intelligence score'um 16'dan 19'a yükseldi. diğerleri sırasıyla attığım 4d6 - drop lowest'lardı. yani intelligence için attığım zar da öyleydi ama 16 gelmişti, sonra anlattığım şekilde 19'a yükseldi.

karakterim için norton neo'nun yapay zekasına yaptırdığım görsel de şu alttaki:

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bu arada shadow mage specialist wizard'ını biliyordum ama shadow seeker kit'ini de google aramamda keyword'lerim tesadüfen önüme getirdi. bir baktım ki bu class bir shade olmak için acayip bir obsesyon geliştirmiş, diğer özelliklerini de çok beğendim ve anında online personam olarak benimsedim! bu arada başlarda shade olayım gibi bir düşüncem de yoktu, işte shadow seeker class'ı önüme çıkınca shade olmak da kaderim gibi bir şey oldu ve bundan hiç şikayetçi değilim! haha. benim baz aldığım d&d edisyonu, ad&d 2e, zira bu class zaten sadece orada var. ve bu edisyonda shade'ler, tıpkı lich'ler gibi ölümsüz. yani tabii ki d&d deity'leri bile öldürülebiliyor da işte yaşlılıktan falan ölmüyorlar yani shade'ler de. attığım zarlarda anormal ballıydım bu arada hakikaten. bu karakter için ileri level'ları da düşünebilirim sonrasında ama şimdilik 12. seviye olmak benim açımdan yeterli. tamam, karakteri gerçek bir frp oyununda oynamıyorum ama yarı npc mantalitesiyle de olsa, yarı da pc mantalitesiyle geliştirdim sayılabilir.

dönüştüğüm ırk olan shade class'ım olan shadow seeker için official d&d kaynakları olak 2 dragon magazine'den faydalandım: shade için sayı 213 ve shadow seeker için sayı 261; ama bunların içeriklerini internete de taşımışlar. aşağı bağlantılarını koyacağım. zaten shadow seeker, üstlerde dediğim gibi bir google aramamda tesadüfen karşıma çıkmıştı, öncesinde böyle bir shadow mage kit'inden haberim bile yoktu. haha. ve bu class'tan yürüyünce karakteri oluşturma ilk düşüncesinde aklımdan bile geçmeyen bir şey olan bir shade'e dönüşmem de doğal ve fazlasıyla makul bir netice denebilir. öncesinde alışıldık bir human shadow mage olurdum diye tahayyül etmekteydim. haha.

www.completecompendium.com/...
adnd2e.fandom.com/wiki/Shad... - sayfanın bağlantısını olduğu gibi vermeme rağmen nedense buna tıklayınca sayfa açılmıyor, yani ilgili içerik görünmüyor. google'a shadow seeker (character kit) yazarsanız çıkar ve merak edenleriniz o şekilde göz atabilir herhalde.

hatta şu kaynağı da ekleyeyim, ki class'ımla ilgili dragon magazine'in kapsamlı içeriği de internete taşınmış aynı şekilde: adnd2e.fandom.com/wiki/Wiza... - bu da üstteki gibi çıkmıyor bende. google'a wizards of dusk & gloom (article) yazınca ulaşılabilir sanırım.

chaotic neutral'ı kendime daha uygun bulduğumu sözlükte defalarca belirtmişimdir ama bu üstte bahsettiğim karakterim true neutral oldu. hem karaktere daha uygun, hem de ben "delirmeden önce" true neutral idim bence ve sanki zaten gene dengemi buldukça bu alignment'a git gide yeniden hizalanıyorum gibi. belki de artık yeniden true neutral'ımdır. bence öyleyimdir hatta. ayrıca mage başlığında genelde generalist wizard'ları tercih ettiğimi söylesem de specialist wizard karakterlerim de elbette hiç olmadı değil. bu karakter cidden süper ya. başlarım generalist'ine, deyip online personam yaptım bile bunu! bu başlıkta da amma konu dışına çıktım... ama tam da çıkmadım... shade de bir creature/yaratık sonuçta ve online personam da bir shade. shade'leri elbette çok uzun zamandır biliyorum, hatta wyrruth adlı shade bir zamanlarki online personam idi bile. yani bu mahlası kullanmıştım eskiden, bu sözlükle tanışmadan çok çok öncesinde yani.

shade'ler işte demiplane of shadow'da bol rastlanan "shadowy" yaratıklar ama farklı düzlemlere de gidebiliyorlar, prime material plane de dahil. mutlak karanlık—yani standart gece karanlığında iyiler de işte mesela sıfır ışık kaynağı olan bir mağara gibi bir mutlak karanlıktan bahsediyorum, ama aslında böyle bir koşulda da bir meşale veya fenerle istedikleri "ortamı" oluşturabilirler—ve güneş altında ciddi ötesi sıkıntılar yaşıyorlar. yani gölgelerin içinde en güçlü ve sağlıklı hallerinde oluyorlar. vampirler gibi güneşe çıkar çıkmaz mahvolmasalar da işte gene de sağlıkları ve güçlerini korumaları için bu koşullardan kaçınmaları gerekiyor, kaçınamadıkları durumlarda da kısa süre içinde gölgelere çekilebilmeleri kendileri için iyi olur—hoş, ad&d 2e'deki vampirler de yaş kategorilerine göre güneşe karşı dayanıklılık kazanıyorlar, hatta yaşları 1 milenyum+ olduğunda güneş ışığına bağışıklık da kazanıyorlar, yani hala nefret ediyorlar güneş ışığından ama immune oluyorlar buna öyle en kadimleri; shade'lerde ise böyle bir yaşa göre tablo yok sanırım: her zaman güneş ışığında sıkıntı yaşıyorlar fakat gene de genç vampirler gibi bir anda pert olmuyorlar güneşe çıkmaları gerekirse.

üstte bahsettiğim kaynaklardan shade'ler hakkında epey bilgi edinebilirsiniz. yani ingilizce bilmeseniz bile ilginizi çekerse yapay zeka veya google translate gibi bir şeylerin yardımıyla içerikleri türkçe olarak da okuyabilirsiniz. ben dediğim gibi dragon magazine'in 213. sayısındaki versiyonu baz aldım zira bu bir pc karakter için daha uygun gibiydi. bir de +1 intelligence da beni cezbetmişti, ki standart shade'de bu bonus yok, fakat onda da çok anormal güçleri var shade'lerin, benim faydalandığım kaynakta olmayan. mesela yoğun gölgelik alanlardaki movement rate'inin 18 olması gibi bir hayvanlığı örnek verebilirim bunlar arasından. benim versiyonda "as the original creature" deniyor. benim karakterin original varlığı human/insan olduğu için de movement rate'i 12 olabiliyor. gerçi benim kullandığım versiyonda da shadow spell'lerin iki kat etkili/güçlü ve süreli büyüyse de duration'larının 2 kat uzun olması avantajı vardı shade'lerin, o da diğer/core kaynakta yoktu. işte ilgilenen ilgili kaynaklara bakabilir ve bunların bahsettiklerime ek olan birbirine olan avantajlarını ve dezavantajlarını karşılaştırabilir. hoş, shade'in benim kullandığım versiyonu dışındaki standart versiyonunun bilgilerini görmek için google'a ad&d 2e shade yazıp başta çıkan fandom sitesi sonuçlarına bakabilirsiniz.

benim shade karakterimi baz aldığım dragon magazine'in 213. sayısındaki ilgili içerikte wizard-shade'ler için spesifik bilgiler de verilmiş, ki bu da bu kaynağı baz almamda etkin oldu bir hayli. zaten en çok karşılaşılan shade class'ının bu olduğu söyleniyor ve bu tür wizard'lar, diğer tür wizard'ların demiplane of shadow'da deneyimlediği büyü yapma limitasyonlarından etkilenmiyor. bazı wizard-shade'lerin quasi-
elemental plane'ler ve bir energy plane'in sınırındaki shadowstuff'tan yapılma kulelerde yaşadıkları belirtiliyor—ki bu shadowstuff denen şey zaten shade'in varlığının özlerinden ama shade'ler tabii ki tamamen shadowstuff'tan oluşmuyorlar, ama cismani özlerinde işte prime material plane'e özgü materyal yapıyla demiplane of shadow'a özgü bu shadowstuff elementi harmanlanmış oluyor ve shade'lerin maddesel yapısı bu hibrit yapıya dayanıyor diyebiliriz.

wizard shade'ler genelde yalnız takılsa da kimisi de prime material plane'deki eski tanıdıklarıyla kontaklarını sürdürüyorlar ve onları ziyaret edebiliyorlar. benim şimdiki mahlasım sojourant'ın manası da "visitor/ziyaretçi" zaten ve ben de hem böyle kulesinde shadowstuff'ı ve büyüleri araştıran/çalışan, hem de dönem dönem orayı burayı ziyaret eden bir karakter olarak düşündüm kendi karakterimi. 12. level'a geldikten sonra ise "nasılsa artık shade oldum ve sonsuza dek yaşayabilirim. artık çılgın maceralara atılmaktansa kendimi büyüler konusunda akademik çalışmalara ve işte araştırmalarım için gezmelere vereyim uzun bir süre" dedim. zaten shadow seeker class'ında olduğumdan da bu akademik yaklaşımım son derece makul bir tutum. 19 intelligence'ım da olduğuna göre zaten class'ımın sınırlamadığı tüm büyüleri de öğrenebilirim—shadow seeker, bir shadow mage kit'i olduğu için bana invocation/evocation ve abjuration okullarındaki büyüler yasak olsa da bu kit bana standart bir shadow mage'den farklı olarak, demiplane of shadow enerjileriyle yoğrulmuş olan invocation/evocation büyülerini öğrenme ve yapma fırsatını da sunuyor. 12. level'da tabii en üst seviyelerdeki büyüleri öğrenemiyorum henüz, ama şimdilik öğrenebildiğim seviyelerdeki her büyünün peşine düşeyim diyorum, sonra bir zaman yeniden bir adventurer olabilirim ve bunun neticesinde nice level'lar atlayıp archmage'liğe de yükselebilirim ve class'ımın sınırlamadığı her büyüyü öğrenebilirim; lakin hiç acelem yok kafasındayım, işte çünkü shade olarak sonsuza kadar yaşayabilirim.


beholder'lar da çok enteresan bence ama onun başlığı açılmadı henüz, daha doğrusu öyle bir başlık açılmış da bu yaratıkları tanıtan bir tanım girilmemiş daha. bunlar da d&d'nin en ikonik varlıklarındandır. veya neutral bir yaratık olan rilmani'ler de var. özellikle de aurumach rilmani'ler ve bunlar da dev cüssesinde ama çok zeki ve kudretli varlıklardır; neutral'lığın vücut bulmuş halidirler. saysam daha rakshasa'lar var, nerra'lar, harpy'ler, nagpa'lar, sarrukh'lar, yuan-ti'ler, malaugrym'ler, naga'lar var falan... bitmez yani. d&d'deki ilginç bulduğum yaratıklar bitmez. biter aslında da hepsini yazarsam bu yazı bitmez. * tyranthraxus'u da anmadan edemedim ama. haha.

doppelganger'ları da çok ilgi celbedici bulurum. veya vampirleri. bunların başlığını ben açmadım ama vampir anlamındaki strigoi başlığını da açmıştım. bunlar elbette ki d&d için yaratılan yaratıklar değiller orada yer alsalar da, yani bu oyunların çıktığı 1974'ten çok çok daha eskilere gidiyorlar.

vampirler denince akla ilk gelen elbette bram stoker'ın meşhur yaratığı... yani dracula'dır. bu kapsama dahil farklı başlıklar açmıştım. ilk anda aklıma gelenler: bran kalesi, dracula land ve the last voyage of the demeter. yine bir stoker uyarlaması olan shadow builder'daki kötücül varlık da pek karizmatiktir, hele ki sesi... bunun da başlığını açmıştım. vampirler zaten genel olarak karizmatik yaratıklar. karizmanın vücut bulmuş halleri hatta. en fazla kere izlediğim film olan the lost boys'daki david mesela... ya da the strain'deki strigoi'ler. bu paragraftaki tıklanabilir çoğu başlığı ben açtım ve bu da vampirleri ne kadar "cool" bulduğumu kanıtlayan bir şey olabilir bence. haha. aklıma gelmeyenler de olabilir.

üstten de anlayabileceğiniz gibi en azından duruş olarak insansı yaratıkları daha ilginç bulurum normalde/çoğunlukla.

peki en bilineni cthulhu olan lovecraftian yaratıkları da neden saymayayım? iki başlığı da açıp gayet kapsamlı tanımlar girmiştim. lovecraft'la ilgili açtığım başlıklardan başka aklıma gelenler şu şekilde: dagon: ki buradaki tanrısal varlık aynı zamanda gayet de korkunç bir yaratık formunda. bu tanıma sonradan die farbe'yi de ekleyeyim dedim ama buradaki "ışık" için bir yaratık diyebilir miyiz bilemiyorum. fakat en azından temasa geçtiği doğal oluşumları yaratıklaştırdığı kesin. haha. pickman's muse'da bir yaratığa rastlayamasak da o yıldızlı bilgelik kültünü bir şekilde çeşitli yaratıklarla ilişkilendirebiliriz elbette. işkillendirici bir ilişkilendirilebilirlik bu. * in the mouth of madness'ın başlığını ben açmasam da bu başlığa tanım girmiştim ve burada da lovecraftian yaratıklar var. the resurrected'ın başlığını ben açmıştım ve diriltilen birine gayet de yaratık diyebiliriz bence. ha hortlak ha yaratık, demiş atalarımız. ehehe. necronomicon: book of the dead filminin de başlığını ben açmıştım ve burada da lovecraftian yaratıklar mevcut. şimdilik aklıma gelenler bunlar oldu bu bağlamda.

mitolojik varlıklara gelirsek kimera/chimera ve tepegöz/cyclops'u de çok enteresan bulurum. medusa'yı da eklemeliyim tabii. sfenks/sphinx de neden olmasın mesela? türk mitolojisine dahil olan arçura'dan da bahsedebilirim ki kendisi batı kültüründeki trickster'ları akla getiriyor zaten. d&d* de bilenin bildiği gibi böyle mitolojik yaratıkların da ciddi kısmını paletine ekler/eklemiştir.

uzaylılar da sayılır mı? şu griler denen, bildiğimiz uzaylı tiplemesini de çok enteresan buluyorum ben. (bkz: zeta reticulan) - ufoloji'ye inananlar bu ve böyle bahsedilen birçok uzaylı türünün gerçek olduğunu düşünse de ben pek o sularda yüzmüyorum. yani d&d yaratıklarını ne kadar gerçek buluyorsam, bunları da o kadar gerçek buluyorum gibi düşünebilirsiniz. evrende tabii ki bizden başka zeki yaratıklar olması ihtimalini yüksek görüyorum ama onlar hiç dünyamıza uğramış mıdır, bunu bilemiyorum. yani mümkün görsem de böyle konularda kafayı sıyıran insanlara da rastladığımdan, böyle uzaylı türlerinin gerçekliğine her zaman şüpheyle bakarım. bu kapsamda da night skies başlığını açmıştım mesela ve buradaki griler hakikaten de inanılmaz. başka uzaylılı başlıklar da açmışımdır sözlükte ama griler denince aklıma bu geldi şu anda sadece.

evrenin sırrı filminin de başlığını açmıştım mesela ama buradaki uzaylılar tasarım olarak bildiğimiz griler gibi değiller tam olarak. gene de o okuldan uzaylı tipleri denebilir ama. beyond the sky da başlığını açıp sözlükte tanıttığım uzaylılı bir film. buradaki uzaylılara net kötücül diyemesek de gene de motivasyonları karanlık da olabilir gibi görünüyor. bunlar da karizmatik yaratıklar ayrıca. night sky'da da reptilian'ların mevzusu geçse de bu olay herhalde dizi tek sezondan sonra iptal edildiği için yeterince açılmıyor. the faculty'nin de başlığını ben açtım. buradaki parazitik uzaylılar da etkileyici. henüz başlığı açılmayan dark skies (1996-1997) dizisinde de gene parazitik uzaylılar var ve cidden manyak bir dizi bu. bir ara başlığını açıp tanıtabilirim. burasını yazarken henüz açmış değilim yani. parazitik dediğime bakmayın, bu tür uzaylılar sizi tamamen ele geçiriyor!

jon irenicus'u da sayayım ya, başlığını açtıklarımdan. kendisi geçmişte bir elf imiş ama sonradan bayağı acayip bir şey oldu. karizması muazzamdır fakat.

genelde kötücül yaratıkları saydım bu arada, çünkü: evil'lık kutsal bir müessesedir.

ama iyiler de iyi olabilir ya. mesela he-man'deki kötücül yaratık darkdream'i ne kadar seviyorsam, iyiler tarafındaki stratos'u da o kadar severim. yalnız, stratos aslında ilk tasarlandığında evil* imiş ama sonra iyi bir varlık olmasına karar vermişler. iyi ki de öyle yapmışlar diyorum, ki motu* evrenindeki iyiler tarafında olan en sevdiğim karakterdir kendisi.

faun'lar da var mesela, ya da. narnia günlükleri: aslan, cadı ve dolap'taki mr. tumnus çok sevilesi bir karakterdi bence. jadis'e de yaratık denebilir belki ki kendisi yine aynı filmde tilda swinton tarafından olağanüstü etkileyici bir tiplemeye dönüştürülmüştü. ırksal olarak tam insan değil sonuçta ve bu kategoriye alabiliriz onu da ama buralarda sözde kötülerden bahsetmeyecektim. *

bir de gene iyilerden abe sapien*'ı sayabilirim. yazımı da onunla bitireyim hatta. bu insansı, amfibik, uzaylıya benzeyen varlık da hellboy'daki favori karakterimdi.

d&d'de de karizmatik bulduğum iyi yaratıklar var elbette. elfler mesela. ya da aurumach rilmani'ler. bu ikincisi gerçi neutral/nötr bir varlık ama kozmosun iyiliği için çalıştıkları söylenebilir. aslında d&d'de hemen her ırkın/yaratığın sıra dışı alignment'ta olanları olabiliyor. yani ultroloth'lardan, mind flayer'lardan falan da iyi veya nötr bireyler çıkabiliyor, veyahut elf'lerden de kötücül bireyler çıkabiliyor. lich'lerde bile durum aynı: yani gayet de nötr veya iyi lich'lere hiç rastlanmıyor değil.

geleneksel, kanatsız çin ejderhalarını da çok severim ayrıca. bunu eklemesem olmazdı.

biz insanlar da yaratıklar sayılabiliriz elbette. yani burası da plot twist gibi oldu. haha. bazı insanları severken, bazılarını ise sevmem. herhalde çoğu kişi gibi. bence insan da karizmatik bir yaratık ya. ama ona bakılırsa kaplan da karizmatik bir yaratık. karıncaaslanı da öyle. bunlar fantastik değillll... dediğinizi duyar gibi oldum. hissah zul mesela öyle. başlığını açıp bundan bahsetmiştim. yani ne biliim, birçok hayvanın da fantastik versiyonu var sonuçta. hani konuşan aslanlar filan... ayrıca bazı fantastik sandığım(ız) şeyler de gerçekte olabilir. yani ya gri uzaylılar, reptilian'lar falan gerçekse? buna sıfır ihtimal vermezdim ben şahsen. haha.

neyse, nihayet yazıma burada nokta koyuyorum. (bkz: geç olsun da güç seninle olsun)
devamını gör...

yazarların favori stephen king kitapları

1993'ten beri falan stephen king fanıyım. sözlükte çeşitli başlıklarda bahsetmişimdir, bana okumayı sevdiren yazar kendisi olmuştur. abim mesela okumayı söktüğünden beri deli gibi kitap okurdu ve ilkokulda yetişkinler için kitaplar okumaya da başlamıştı ama ben ortaokul başlarına kadar sadece çocuk klasiklerini falan okurdum ama yani çok da fazlasını okumazdım onların bile. işte stephen king'in hayvan mezarlığı romanını okumamla birlikte bu değişti. bu romanı pek de sevmemiştim aslında konu olarak ama king'in üslubunu ve işte hikaye anlatıcılığının sürükleyiciliğini çok sevmiştim. sonra sayısız king kitabı okudum ve aklıma gelen favorilerimi yazmak istedim bu tanıma. sizin de favorilerinizi yazmanız güzel olurdu ama. :>

(bkz: büyücü ve cam küre) - kara kule serisinin 4. romanı bu. seriyi 1998 senesinde, lise 2'deyken keşfetmiştim. tüm seriye bayılıyorum ama bunun yeri ayrıdır. serideki tüm romanları da tek tek favorilerim arasında yazabilirdim ama sadece 1 tanesini yazmayı daha uygun gördüm. büyücü ve cam küre, tipik bir fantastik roman da değil. hatta daha zirade güçlü bir romantik drama. yani içinde fantastik korku elementleri de muhakkak olsa da işte roland deschain ve sevdiceği susan delgado'nun o gencecik yaşlarındaki aşklarını süper anlatmış king. cöoslu rhea karakteri de olağan dışı etkileyicilikte betimlenmiş ve kurguda kilit bir figür burada. romanın başındaki manyak tren mono blaine'li bölüm de acayip heyecanlıdır ki orası romanın "şimdiki zaman"ındadır. roland ve susan'ın aşkları ise bayağı eski bir zamanın anlatısıdır.

(bkz: korku ağı) - (bkz: 'salem's lot): bu, en erken okuduğum king romanlarından biriydi ve zaten kendisinin de ilk romanlarından biri, hatırladığım kadarıyla 2.si. yani cidden ergenliğimin başlarında bu romandan ne kadar büyülendiğimi anlatamam. müthiş bir atmosferi vardı ve okuduğum yaş da düşünüldüğünde beni ne kadar etkilediğini hayal edebilirsiniz.

(bkz: yaratık) - bu romanın orijinal adı desperation, yani çaresizlik gibi bir şey manası. bunu da orta sonda veya lise başında okumuştum. 1996 çıkışlı bir roman ve çıktığı zamanlarda okumuştum işte. daha girişinde dumura uğramıştım. spoiler vermeyeyim de işte yani daha romanın başlarında kahramanların başlarına böyle şeylerin gelmesi beni acayip şaşırtmıştı. hayvan mezarlığı'nda mesela hani ilk 100 sayfada falan doğru dürüst bir şeyler olmazken, burda king dede direkt hardcore dalmış. haha. genel olarak da çok beğendiğim bir romandı. sonra bir arkadaşımın kız arkadaşı hacılamıştı güzelim romanımı. haha. bir de king'in richard bachman takma adıyla yazdığı the regulators romanı var ve bu da desperation ile bağıntılı, güzel bir eserdir; bunun sadece ingilizcesini okumuştum çok yıl önce.

(bkz: koşan adam) - orijinal adı, (bkz: the running man): bu da eskiden okuduğum king romanlarından biriydi. bunun ilk film uyarlamasının kitapla alakası yok gibiydi. eğlenceli filmdi ama kitap çok derin... bayağı çarpıcı bir roman yani. böyle... nasıl desem... bir black mirror bölümü gibi, hem de en çarpıcılarından... galiba bir film uyarlaması daha yapılıyordu bunun, ya da gösterime girmiş bile olabilir belki. umarım bu sefer bu olağanüstü iyi romanın hakkını verirler/vermişlerdir.

(bkz: ejderhanın gözleri) - (bkz: the eyes of the dragon) - bu da işte bir peri masalı falan gibi olsa da cidden çok sürükleyici ve büyüleyici bir kitaptı. king'in alışıldık üslubundan farklı bir şeyler okuyoruz burada ama cidden de nefis bir karanlık peri masalıdır bu da. yani o havadaki bir romandır. müthiş güzeldir. buradaki "ejderha" da öyle tahmin edildik ejderlerden değil, daha entrikalı bir konsept.

(bkz: şeffaf) - (bkz: the tommyknockers): bu da en erken okuduğum king romanlarından biriydi. çok tuhaf bir roman olduğunu düşünüyorum. h.p. lovecraft'ın uzaydan gelen renk'indeki gibi dünya dışı bir meşumluk var burada işte ve cidden beni çok etkilemişti bu romanı da king'in.

(bkz: hayatı emen karanlık) - (bkz: the dark half): bu da bayağı süper bir roman. yani çok karanlık ve bir o kadar da manyakça bir konu işleniyor burada. korku ağı gibi bunun da atmosferini çok beğenmiştim ama bunu o kadar erken okumadığımdan o kadar da etkilendiğimi söyleyemem. yani estetik zevklerime çok hitap etti yine de. bayağı güzel bir romandır. spoiler vermeden anlatmak zor ama işte o başkahramanın içindeki karanlık şey cidden de etkileyiciydi ve psikolojik gerilim boyutu da çok iyiydi bu romanın.

(bkz: ruhlar dükkanı) - (bkz: needful things): müthiş bir korku/gizem romanı ama işte king'in "sonları", 70'lerdeki ilk eserlerinden sonra epey light'lığa evrildi. bu da buna kurban gidiyor biraz. herhalde beni ergenler okuyor, onların akıllarını yok etmeyeyim demeye başlamış king amca bir yerden sonra ve romanlarının sonlarında daha yumuşatmış olayı. gene de işte çok güzel bir roman bu da ve romandaki o kasabaya açılan yeni dükkan ve sahibinin gizemi okuru esir alıyor.

(bkz: kemik torbası) - (bkz: bag of bones): bu da müthiş atmosferik bir romandı. hatta bunu yalnız başımayken çok tenha bir yerde okumuştum ve büyük kısmını mum ışığında okuyup kendimi iyice moda sokayım dediğimi hatırlıyorum. neticesinde etrafımı hayaletler kuşatmış gibi olmuştu. o koşullarda okumasam belki daha az etkilenirdim ama gene de çok iyi roman bence.

(bkz: rüya avcısı) - (bkz: dreamcatcher): bu da çok heyecanlı bir romandı ve büyük zevkle okumuştum. bayağı maceralı bir roman. bunun galiba 2002 çıkışlı filmi pek beğenilmedi ama onu da çok sevmiştim ben. sonunda ters köşe oluyorsunuz ama. bunu da olumlu karşılamıştım ben. romandaki son veya benzerini beklerken bambaşka bir şeyler olması beni olumlu manada ve zevk verici mahiyette şaşırtmıştı sinemada.

(bkz: kara ev) - (bkz: black house): king, bunu peter straub ile birlikte yazdı. bence müthiş güzel bir roman. o ufaklıkları ısıran (yoksa etlerini koparan da mı?) sapık dede falan... bayağı sarsılmıştım bazı yerlerinde. yine çok atmosferik ve alışılandan daha psikopat bir roman. gizem unsuru da nefis tabii gene.

bu kadarı yeterli dedim şimdilik. başlarda hafızamdan yazacaktım ki sonra bir internet sayfasından bakayım da uğraşmayayım hatırlamakla dedim. bir yerden sonra kronolojik oldu yani. son bahsettiğim roman 2001 çıkışlı ve benim bu zamandan sonra king'le olan alakam epey azalmıştı zaten. tek tük okuduğum daha sonraki dönem romanları olsa da o eski hayranlığım kalmadığından burada noktalayayım dedim favorilerimi. yani benim açımdan öne çıkan king romanları bunlar. mesela 2002 çıkışlı from a buick 8'teki hayal gücü ve yaratıcılığını da çok beğenmiştim king'in ama biraz saçma gelen tarafları da olmuştu. belki de ben yetişkin olmuştum artık. haha. gerçi hala fantastik korku manyağıyım, orası ayrı. :p

(bkz: falcı) - (bkz: thinner)'ı atlamışım ya. ondan da çok etkilenmiştim. film uyarlaması ise bayağı kötüydü bence.

(bkz: sadist (kitap)) - (bkz: misery): bunu da atlamışım. gerçekten psikopat bir romandı. film uyarlaması da gayet iyiydi. kathy bates'in buradaki oscar alan performansına zaten kötü bir şey diyemem. ancak, romanda "olmaz olsun böyle hayran" dedirten kadın karakterin "kurbanı" yazara yaptığı en sadistçe şey cidden apayrı sarsıcıydı, sadistlikte zirveydi; içim bir garip olmuştu orasını okurken. filmde elbette o sahneyi aynen öyle yansıt(a)mamışlar. hangi sahne olduğunu spoiler olmasın diye söylemiyorum da okuyanlar bilir, okumayı düşünenler de okuyunca görür.

(bkz: maça kızı) - (bkz: hearts in atlantis): bunu nasıl atlarım ya, dediğimdir. burada ayrı—ama bir şekilde bağlantılı—novella'lar ve hikayeler var ve birbirinden güzel olsalar da "low men in yellow coats" favorimdir aralarındaki. bunun, "heavenly shades of night are falling" ile birlikte temelini oluşturduğu film uyarlamasının da başlığını açıp tanıtmıştım (bkz: gizemli yabancı (film)); çok özel ve bence underrated kalmış bir king uyarlamasıdır.

(bkz: tılsım) - (bkz: the talisman) da atladıklarımdan olmuş. bunda da müthiş bir macera boyutu var. soluksuz okumuştum ve çok heyecanlanmıştım okurken. bunun da sadece ingilizcesini 2000'lerde okudum.

"o" - "it"... bunun abridged (kısaltılmış) versiyonunu okumuştum ergenken ama o zamanlar orijinalinin 1.000 küsur sayfa olduğunu da bilmiyorduk. sonra o uzun/tam versiyonu çıktı. birkaç kez okuyayım demiştim ama bir türlü tam o mod'a giremedim ve kaldı öyle. belki bir gün okurum zira çok övüyorlar full/orijinal versiyonunu. it (1990) yapımı beni amma korkutmuştu ama ufakken. :d bu arada okuduğum o birkaç yüz sayfalık "abridged" versiyonunu da çok beğenmiştim aslında ya. yani bu romanı da favorilerim arasına alabilirim bence. bunun yeni film uyarlamalarını seyretmedim. sadece ilkinin bir kısmını izlemiştim ve pennywise'ın işte bir çocuğun koluna... yaptığı şey sahnesinden sonra bıraktım zira 1990 çıkışlı uyarlamada o sahne hiç gösterilmezken, bu yeni uyarlamada da cgi kullanılmış ve hiç inandırıcı gelmemişti bana. kitapta orası çok ayrı bir psikopatlıkta anlatılıyor. bu yeni uyarlamalarını izlemememdeki asıl sebep pennywise'ın emo gibi yapılmasıydı imaj olarak. ben orta yaşlı görünümlü sapık paylaço tiplemesini alayım mümkünse, 1990'daki uyarlamada tim curry'nin harikulade canlandırdığı gibi. hoş, o da çok süper bir uyarlama sayılmazdı ama pennywise tiplemesi fevkaladeydi işte orada.

stephen king'in stilinin alametifarikası bence tüm o fantastik korku kurgularında inandırıcı olabilmesi ve "biz bu romandaki karakterlerden biri olsaydık nasıl davranırdık" dedirtebilmesi okuyuculara. zaten eserlerinin çoğu da king'in yaşadığı ve dolayısıyla avucunun içi gibi bildiği maine'de geçiyor ve işte bu da romanlarının inandırıcılığını pekiştiren bir şey diye düşünüyorum. o kurgularda yer alan fantastik elementlere elbette inanmıyoruz ama işte mesela benim yaşadığım kasabaya/şehre öyle bir yaratık gelse biz nasıl aksiyonlar alırdık diye sorgulatıyor insanı, en azından beni. bu yazarı çok küçümseyen, aşağılayan da var ama king de bildiğim kadarıyla ben süper bir yazarım diye ortamlarda caka satan biri değil. bir şekilde hayal gücünü tetikleyici, çok sürükleyici kurguları kotarabilen bir yazar ve işte kitleler de kendisinin eserlerini seviyor. king de bununla yetiniyor gibi görünüyor. sosyal medyadan da takip ettiğim kadarıyla kendisi cidden ben öyle aşmış bir yazarım havalarında değil. etik değerleri de yüksek bir insan. kendisinin, "ben öldükten sonra eserlerim ne kadar değer görür bilemiyorum, tamamen unutulabilirler de; ancak 'pennywise diye bir karakteri vardı, o palyaço amma da ürkünçtü' demeye devam edecek insanlar bence..." falan dediğini okumuştum bir yerlerde.

bu arada ben bu romanların bir kısmının orijinal ingilizcesini de okudum, yazıda da dediğim gibi bazılarının da sadece ingilizcesini okudum. kara kule serisinin hem türkçelerini hem de ingilizce orijinallerini defalarca okudum hatta. ingilizce ve/ya türkçelerini okuduğum ama favorilerim arasına girmediklerinden yazıda bahsetmediğim eserleri de var king'in. kendisinin okumadığım (en azından henüz) kitapları da az sayılmaz tabii.
devamını gör...

the dude

favori filmim the big lebowski'nin baş karakteridir. jeff bridges tarafından canlandırılmıştır. yapımın türkçe dublajında kendisine "ahbap" denmektedir.

işsiz güçsüz bir adamdır ve kendisiyle aynı soyada sahip (lebowski) bir zenginle karıştırılması sonucunda başından kötü bir tecrübe geçer. zaten filmin isminin büyük lebowski olması da, konusunun fokus noktasının bu soyadların karıştırılmasıyla şekilleneceğini sezdiriyor bence belli oranda. burada büyük lebowski, yaşça büyük olan ve "büyük bir adam olan" zengin lebowski midir yoksa kahramanımız jeffrey lebowski mi "büyük bir adam" olarak yüceltiliyordur, bilemiyorum. belki coen kardeşler bu konuda bir açıklama yapmıştır ama araştırmamıştım bunu açıkçası. her neyse; soyadının başına getirdiği talihsizliği telafi etmek isteyen kahramanımız sonrasında kendini akılalmaz maceraların içinde bulur.

ahbap'ın halısına işiyorlar dostum... öhöm, neyse çok da bariz spoiler'lar vermek istemiyorum açıkçası ama spoiler'sız da bu yazıyı yazamam sanki... neyse... alelade bir kiralık evde oturan kahramanımızın bir gün evini basıyorlar ve ondan para istiyorlar birtakım tekinsiz tipler. hatta kafasını klozete sokup, "para nerde lebowski?!" diyorlar. halbuki adamın hiç parası yok. * neyse, sonra bir kere daha içi su dolu klozete kafası sokulunca adamımız boğulacağını anlayıp, "burda bir yerde." diyor sonunda. bu sahnesi epiktir filmin. o an boğulmaktan kurtulmak için parası olan bir kişi rolüne girmek zorunda kalıyor the dude, hahaha.

the dude'un en büyük zevklerinden/keyiflerinden biri white russian (beyaz rus) isimli bir kokteyl içmek. bu filmin öyle bir "fanboy"uydum ki izmir'de yüksek lisans yaparken bir keresinde kahlua kahve likörü aramıştım, tüm izmir'i altını üstüne getirip. bulamamıştım lan!.. valla içimde kaldı. yani başka kahve/kakao likörleriyle de white russian yapılabiliyor sanırım ama orijinal white russian, kahlua ile yapılır. neyse efenim, ahbap'ımız mesela hayatı tehlikedeyken bile white russian'ının dökülmemesi için ekstra çaba sarf edebiliyor. öyle bir sahne vardı filmde. adamı arabaya tıkıyorlar ve sonucunda ne olacağı belli değil. normal bir insan canını düşünür ama the dude, white russian isimli içkisini düşünüyor ve o dökülmesin diye şekilden şekle giriyor arabaya tıkılırken. *

böyle keyif adamı da olsa ahbap'ın hayati cidden de maceralarla dolu, filmde. biraz da kendi kaşınıyor aslında. yani, walter sobchak isimli karakterle dost olursan bunların olması pek de şaşırtıcı değil sanki. mesela içinde 1 milyon dolar olduğu düşünülen bir çanta tutuşturuluyor kahramanımızın eline ve onunla bunny lebowski'yi, yani yaşlı/büyük milyoner lebowski'nin karısı bunny lebowski'yi rehinlikten kurtaracaklar bununla güya. peki walter ne yapıyor? içine kirli iç çamaşırlarını doldurduğu bir çantayla bu "takası" yapmayı planlıyor ve yanında bir de uzi getirmiş... ve sonra olaylar, olaylar... walter demişken, o meşhur donny'nin küllerini savurma sahnesinden bahsetmemek de olmaz. ahaha. ki kuvvetle muhtemelen filmi izleyen çoğu kişinin en aklına kazınan sahne budur sanırım. zaten o külleri muhafaza etmek için alınan muhafaza kabı olayı bile ayrı komik. "yasta olmamız aptal olacağımız anlamına gelmiyor..." falan gibi bir şey deyip, ölen arkadaşlarının küllerini uygun ama biraz maliyetli bir muhafaza kabına koydurmak yerine ucuz tenekeden bir kaba koyduruyor. kjahdksjahd

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

neyse, böyle giderse bu yazı bitmez. maude ile aralarındaki seks sahnesi ve maude ona, "seviş benimle." diyor. the dude'un yanıtı iseeeee: "hey, o benim bornozum...". ahahaha. ya hadi halın için başına ne belalar aldın da orada da bornozun aklına gelmez ya. the dude, gönüllerimizde taht kurmuş bir karakterdir. yani bu konuda yalnız olmadığımı, hatta dünyada milyonlarca kişiden biri olduğumu adım gibi biliyorum. ayrıca filmde the dude'u oynayan jeff bridges'ın uzun/asıl ismi de jeffrey, ahbap'ın ismi de jeffrey. yoksa daha da gerçekçi, daha da hayattan bir tipleme olsun diye mi böyle düşünmüş acaba coen kardeşler bunu? bilinmez veya bilmiyorum diyeyim. fark etmez. bu film ve karakter mükemmel ahbap!

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

super street fighter ii turbo

japonya'da yayımlanan ismiyle ise: super street fighter ii x: grand master challenge

galiba "challenge"lı bazda, yani birinin birine meydan okuduğu ve iki insanın kapıştığı oyunlarda 1 numara olarak gördüğüm street fighter oyunu. gerçi street fighter iii serisi de başka bir olay. bunu da aslında eşdeğer görüyorum bu bakımdan ama bunlar tam street fighter oyunları değil gibiler; yani super street fighter ii oyunları, street fighter geleneğini taşırken, o bayrağı devralıp olaya bambaşka boyutlar getiren bir oyun dizisiyken, street fighter iii serisinin temelinde ise sıfırdan bir yaratım var diyemesek de bu gelenekten epey sapılarak yapılan oyunlar olduğunu da söyleyebiliriz bunların. bu, hem son derece sıra dışı ve sf'den alışkın olmadığınız türdeki karakterlerinde böyle, hem de oynanabilirlik olarak da son derece farklı oyunlar bunlar. ama cidden ikisi de insan/oyuncu vs insan/oyuncu düellolarında aşmış oyunlar/seriler diyebilirim. sf iii serisi için de ileride bir zaman bir başlık açıp böyle detaylı bir tanım girerim diye düşünüyorum. neyse, biz super street fighter ii turbo'ya geçelim...

bu, 1994'te çıkmış bir oyun. 1991'de başlayan street fighter 2 oyunlarının 5.si. 1992'de çıkan street fighter ii: champion edition'dan da bahsetmek gerekiyor bence zira aslında bu tarz iki oyuncunun kapışmasında asıl devrim yapan sf oyunu budur kanısındayım. hala da kendi ayrıcalıklı yerini korur bu oyun. yani bundan sonra işte başlığın konusundaki oyun gibi, 3 boyutlu sf oyunları gibi zibilyon çeşit oyun gelse de ve bunların kimisi nefis olsa da o champion edition hala güncelliğini de koruyabilecek kadar güçlü bir oyundur. yani bunlardan biri diğerinin yerini de tutmaz aslında tam olarak; yani hepsinin ayrı güzellikleri, hepsinin oynanabilirliğinin ayrı albenileri vardır.

peki başlığın konusu olan turbo'nun olayı ne? öncelikle karakterlerimiz şunlar:

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

yani champion edition'dan bildiğimiz karakterlere 4 tane daha eklenmiş. yoksa 5 mi?.. yani "sırrını" biliyorsanız, evet: bunda akuma'yı da seçebiliyorsunuz. sonraki bazı oyunlarda akuma doğrudan seçilebilen bir karakterken, bunda biraz çetrefilli bir yolla seçilen "gizli" bir karakter yapmışlar akuma'yı. bu efsane karakteri ilk görüp seçebildiğimiz oyun da budur bu arada. sonra, bilenlerin bildiği üzere birçok başka sf oyununda, hatta capcom vs marvel gibi oyunlarda falan da doğrudan seçilebilir bir karakter olmuştu kendisi. bu arada sf'nin alpha serisinden bahsetmeyi de unuttum. ama işte dediğim gibi, birçok muhteşem sf oyunu ve serisi var ve işte sf oyunlarının hepsine öyle çok bayılmasam da birçoğunu kendi dinamikleri ekseninde ayrı ayrı süper buluyorum ben. neyse... işte bu oyunda, champion edition'dakilere ek olarak t. hawk, fei long, dee jay ve cammy karakterleri var, bir de dediğim gibi, yöntemini biliyorsanız seçebildiğiniz akuma... bu arada akuma olmasa da diğer 4 yeni karakter aslında bundan 1 sene önce çıkan super street fighter ii oyunu ile birlikte gelmişlerdi ilk olarak. başlığın konusu olan turbo da zaten ilk bakışta o oyun gibi dursa da akuma ile birlikte bazı başka farklılıkları da var ve bunlar bana göre oyunu daha da muhteşem yapmış. street fighter ii: hyper fighting'i de unutmayalım sahi, ki en doğru ifadeyle bu turbo'nun, ilk super street fighter ii ile hyper fighting'in bir kombinasyonu gibi olduğunu söyleyebiliriz. yazı biraz karmaşıklaşmaya başladı galiba. burasını fazla uzatmayayım. *

bir öceki super street fighter ii ile bu ssf ii turbo'nun en temel farkları süper komboları. işte eneji barınız doluyor böyle özel hareket yaptıkça falan ve tam dolduğunda karakterinizle bir super move yapabiliyorsunuz. bazı karakterlerin super move'ları hakikaten "game changer" olabilirken kimisininki ise daha az işe yarıyor diyebilirim şahsen. bir de bu turbo'da farklı olarak havada kombolar var. misal ryu'nun, m. bison'ın (champion edition'daki ismiyle vega'nın - ki bu olayı yazının ilerilerinde netleştireceğim) değişik bir havada yumruk atma saldırısı var. bunu rakibe denk getirebilirseniz, yere indikten sonra bir kere daha zıplayıp toplamda 3 kere rakibe vurabiliyorsunuz (1+2 veya 2+1 ve hatta nadiren 3 zıplamayla 1+1+1). fei long'un da havadan tekmeli saldırısıyla da bu şekilde bir 3'lü kombo yapabiliyorsunuz. bu cidden büyük avantaj sağlayabiliyor, iyi kullanabilirseniz. mesela ryu ile böyle bir üçlü kombo yaptıktan sonra, süper hareket barınız da doluysa rakip yere inmeden bir de süper hadouken'lerle kombonuzu hayvani bir boyuta taşıyıp rakibi tümden haşat edebilirsiniz. ya da vega'yla da benzer bir şey yapabilirsiniz. veya rakibin üzerine zıplarken yumruğa bastınız diyelim, bir de inerken gene basabilirsiniz ve ilk yumruğunuz boşa giderse de keklik gibi rakibin önüne savunmasızca düşmektense ona bir yumruk daha savurma tehdidi yaratabilirsiniz.

bir de bu oyunda tutma hareketine kontra yapılabiliyor. yani rakibiniz sizi tutma hareketi yaptığı anda falan siz de iyi bir refleksle karşılık verirseniz rakibiniz sizi "yarı tutmuş" gibi oluyor. yere düşmüyorsunuz ve normalden daha az canınız gidiyor. belirli tutmalar bunun haricinde ama. örneğin e. honda'nın rakibi yere çalıp dev gibi kütleriyle üstüne abanması, zangief'in bacak arası tutmaları, t. hawk'ın gene uzaktan ve rakibi döndüre döndüre yere çakması biçiminde olan tutması gibilere karşı koyamazsınız bu şekilde.


şimdi karakterlere geçelim tam olarak... atladığım hareketler olabilir ama çoğunu yazacağım muhtemelen.

ryu: champion edition'daki gibi gene hadouken'i ve tatsumaki senpukyaku'su ken'inkinden daha efektif (ki bu döner tekme hareketini ryu ile de ken ile de havada yapabiliyorsunuz ve belli a taktiklerde epey işe yarayabiliyor bu) ama shoryuken'i daha az efektif. süper hareketinde böyle yoğun ve defalarca vuran bir hadouken kütlesi fırlatıyor. güzel süper hareketlerinden biri, oyunun. mesela rakibin canı az kalmışsa gardına bundan atabilirsiniz ve ardından bir hadouken de atabilirsiniz ve rakibiniz korunurken dahi bayağı canını götürebilirsiniz. üstte bahsettiğim havada kombolarıyla da kombine edebilirsiniz. oyunun akışında da rakibe yedirebilirsiniz bu hareketi elbette. hadouken'leri çok seri çıkartabildiği için zıplama kabiliyeti çok iyi/seri olmayan karakterleri çok zorlayabilirsiniz. ama onların da kendilerine özel silahlarının olduğu unutulmamalı elbette. arkaya doğru gerilerek vurduğu çifte yumruk hareketi de yerden kalkmakta olan rakiplere karşı kullanılabilecek güzel bir silah.

e. honda: champion edition'daki e. honda'dan çok daha efektif bir karakter diyebilirim buradaki sumo için. öncelikle buradaki e. honda çok seri. hakikaten seri. yukarı doğru uçma hareketi mesela müthiş etkili ve bu, yükselirken de inerken de rakibe vurabildiği için farklı taktiklerde bu hareketi etkince kullanabilirsiniz. tipik yumruk/el saydırma hareketi de var ve bunda ileri doğru çok seri ivmelenerek bir saydırma söz konusu olduğundan rakibinizi bununla gafil avlayabiliyorsunuz. gene champion edition'daki gibi rakip gard alırken de epey canını götürebiliyorsunuz onun, bunda da. rakibi yere çalış bir de üzerine tüm o hayvani cüssesiyle atlaması şeklinde bir tutması var ve bunu rakibi köşede sıkıştırmışsanız defalarca yapabiliyorsunuz. mesela rakibi tutup böyle üzerinde ziıpadınız. hemen ardından bir yumruk attınız ve rakip gard aldı. ama işte hemen bir daha tutabilirsiniz. burada çok iyi zamanlama yapabilmeniz veya rakibinizin mükemmel timing yapamaması belirleyici olabiliyor elbette. sonic boom, hadouken gibi enerji kütleleri fırlatan karakterlere karşı honda ile zorlanabilirsiniz de, onları rahat alt edebilirsiniz de. iki tarafın da becerisine bağlı biraz. ama bilhassa ryu ile karşılaşıldığınızda, siz honda iseniz ve ryu ile oynayan eleman grand master ise zorlanmanız veya işte yenilmeniz gayet olası. ama zıplama zamanlaması konusunda çok iyiyseniz rakibinizi alt edebilirsiniz de elbette. zaten bu oyundaki böyle kapışmalarda birçok değişken etken olabiliyor. ve ne kadar usta olursanız olun belirli bir karakterle rakibinizi yenemiyorsanız, ustası olduğunuz başka bir karakterle şansınızı denemeniz daha akıllıca olur. konuya yani sumomuza dönersek... e. honda'nın süper hareketi bana göre kötü. hele uzaktan o mermi gibi rakibe doğru uçma süper hareketini yapmışsanız, vursanız bile ikinci vuruş arasında boşluk veriyor ve rakip shoryuken, tiger uppercut gibi bir hareket çıkarabiliyor arada. sadece çok yakındaysanız işe yarayabilen bir süper hareketinin olduğunu söyleyebilirim kendisinin.

blanka: champion edition'da zaten efektif bir karakterdi, burada da öyle. zıplama becerisi çok yüksek olduğundan rakibinizi zıplaya zıplaya tekme ve yumruk, daha doğrusu pençe manyağı yapabilirsiniz. top olup rakibe gömçürtme hareketi de gene efektif, ama belli durumlarda geri dönüşü gafil avlanmanız da olabiliyor. elektrik verme hareketi de aynı şekilde. rakibi tutup üzerine binerek defalarca ısırma hareketi de ölümcül olabiliyor ve bunu belirli taktiklerde de üst üste yapabiliyorsunuz. mesela top olup kısa bir mesafe kat ettiniz, yani o top olma hareketini yaptınız. rakibin dibinde hareketiniz sonlanırsa onun anında üstüne binip ısırabilirsiniz defalarca. champion edition'da olmayan, alttan kayma hareketi de koymuşlar bu oyuna, işte dhalsim'ınki gibi falan. bunu da belli taktiklerde kullanabilirsiniz. yukarı doğru top hareketi de var sahi. bu da durumsal olarak işe yarayabiliyor. süper hareketi bence orta şekerli. elektrikli top oluyorsunuz ve bu halde kendi çevrenizde dönme başlangıç durumunuzu çok uzatabiliyorsunuz. veya anında düğmeyi bırakarak rakibe elektrikli bir top olarak mermi gibi atılabiliyorsunuz. gene de orta şekerli bir süper hareket bence bu, yani oyunda bundan çok daha iyi süper hareketleri olan karakterler mevcut ve bu da kimi karakterlere karşı atak yapma fırsatı verebiliyor, korunulduğunda ya da ıskalandığında.

guile: champion edition'daki guile'den pek farklı değil. gene ölümcül... yani tipik guile'ı biliyorsanız ondan farklı olarak bahsedebileceğim bir olayı yok diyebilirim, süper hareketi dışında. bu hareketi de fena değil. yani daha iyi süper hareketleri olan karakterler olsa da, guile'ın rakibi jilet tekme manyağı yaptığı süper hareketi de idare eder en azından. mesela chun-li'nin süper hareketine rakip gard alırsa kontra bir saldırı yapamaz, ama guile neticesinde yukarıya çıktığı için ona yapılabilir. zaten süper hareketlerin efektifliğindeki en önemli belirleyicilerden biri bu: ıskalarsan ya da rakip korunursa sonradan dezavantaj yaşıyor musun yoksa yaşamıyor musun...

ken: yukarıda ryu için bahsettiğim çoğu şey ken için de geçerli, işte o arkaya doğru gerildikten sonraki çifte yumruk darbesi yerine tekmeleri var mesela ken'in, aşağı yukarı aynı görevi gören. ken in rakibi tutup üst üste diz vurduğu tutma hareketiyle çok etkin bir taktik yapılabiliyor. mesela böyle tutup dizleri gömdünüz, hareket biter bitmez üstüne atlayıp küçük yumrukla üzerine inerek bir daha tutmak gibi. rakibinizi çaresiz bırakabilir ve deli edebilirsiniz bu taktikle. büyük shoryuken'i böyle alevli. ama "köklerseniz" defalarca vurup iyi can götürüyor sadece. havada ve/ya uzaktan vurursanız bir kere vuruyor ve çok az can görürüyor. shoryuken'ler silsilesi şeklinde olan özel hareketi çok ölümcül. ki bunu, rakibin üstüne tekme ile atlayıp, vurursanız alttan küçük tekme ile de kombine edip onun haşatını çıkarabiliyorsunuz. ama ıskalarsanız ya da rakip gard alırsa kontratak yapabilir.

chun-li: champion edition'dakinden çok daha efektif bir karakter daha, tıpkı e. honda (ve altta bahsedeceğim balrog - ki bu oyunun japon versiyonundaki ismi m. bison o boksörün, bu aslında doğrusu ve yazının ilerilerinde açıklayacağım bunu) gibi. buradaki chun-li, öncelikle hadouken gibi bir şey atıyor. bu, ekranın sonuna kadar gitmiyor, bir yerde patlıyor ama menzili gene de az sayılmaz. işin güzel tarafı, chun-li'nin bildiğimiz klasik üstünlüklerini de törpülememişler burada. yani aduket atabilen bir chun-li gibi düşünün. seri bir karakter ve yine rakibe seri tekmeler, yumruklar falan atıp onu böyle tokat manyağı gibi yaparken beklemediği anda tutup durarak delirtebilirsiniz. çok seri bir karakter ve cidden bu karakterle ustalaşmışsanız bayağı afallatabilirsiniz rakibinizi. tekme saydırması, havada tutması falan gene var işte, klasik chun-li gibi. süper hareketiyse bence cidden süper. rakibi önce yatay bir tekmeler silsilesiyle kick manyağı yaptığı yetmiyor gibi hareketi bir de aşağıdan yukarı tekmelerden oluşan özel hareketle de tamamlayabiliyorsunuz. böyle bir ekstra hareketi dikey özel hareketi daha var sahi, yani bildiğimiz chun-li hareketleri dışında. bu, bilhassa sizi yere düşürdükten sonra üzerinize binmeye çalışan karakterlere karşı etkili olabilen bir hareket. kısmen sagat'ın buradaki çoklu vuran tiger uppercut'ı gibi düşünülebilir ancak elbette tekmelerle. veya guile'ın jilet tekmesi gibi ama sagat'ın büyük tiger uppercut'ı gibi çoklu vuruyor gibi düşünmek daha mantıklı olabilir aslında.

zangief: bana göre, chun-li, e. honda ve balrog gibi karakterler burada champion edition'daki versiyonlarına göre çok güçlendirilmişken, zangief'te bunu tam olarak göremiyoruz. yani gene bu karakterle de rakiplerini yenemeyen oyuncular yok mu? elbette var. ama çok taktik bazlı, sabırlı oynamanız gerekiyor gene. yani gene iyi zıplayamayan, hantal bir karakteriniz var burada da. türlü türlü tutmalarınız var, bacak arası tutması gene çok etkili. ama bunları kullanabilmek için işte fazlaca taktiksel oynamanız ve rakibinizin açık vermesini beklemeniz gerekiyor. ekstra bir hareket getirmişler gerçi burada zangief'e: böyle dönerek yeşil renkte (idi galiba) görünen bir elle ileri doğru bir hamle yapıyor. bunu iki amaçla kullanabiliyorsunuz: birincisi rakibe bir anda bir adım yaklaşmak ki bu bacak arası tutmalarında falan size taktiksel avantaj sağlıyor, diğeri de rakibin attığı hadouken, sonic boom gibi enerji kütlelerini nötralize etmek için, ki bu da size sürekli bunlardan atan karakterlere karşı kullanabileceğiniz bir karşı taktikte işinize yarayabiliyor. süper hareketi hayvan ötesi can götürüyor. yani üst üste bacak arası. siz hayal edin...

dhalsim: bu da biraz zangief gibi... yani champion edition'daki dhalsim ne kadar efektifse bu da o kadar efektif. ve aslında ikisinde de çok efektif... dhalsim, başlarda çok zayıf bir karakter olarak görülürdü sf ii: champion edition'da. fiziksel olarak ultra-sıska, bir deri bir kemik, evet. ama aslında taktiklerinizle müthiş efektif bir karakter olabildiği zamanla keşfedildi bu mistik hint "fakir"inin. turbo'da, süper hareketini saymazsak, bildiğimiz dhalsim'ın yapamadığı özel hareket olarak yukarı doğru alev üflemesini sayabiliriz sadece herhalde. çok kısa süreli bir üfleme olsa da doğru kullanıldığında işe yarayabiliyor da aslında. bunu genelde rakibin stilini "çözdüğünüzde" kullanıyorsunuz. yani o üzerinize zıpladığında değil de, "hah, şimdi zıplayabilir" deyip havaya alev üfleme şeklinde kullanmak genelde daha işlevsel oluyor. burada da dhalsim ile bacak ve kol uzatarak rakibinizi şaşkalozlaştırabilirsiniz. yani düz durayım diyen bir karakter bir anda kafasında bir tekme görebilir falan. tabii büyük tekme değil de orta-ufak versiyonlarını kullanırsanız refleksif olarak bunlardan korunabilmek hakikaten zor, bazı durumlarda da insanüstü refleksleriniz yoksa imkansız bile olabilir. gene işte çivi gibi rakibin üstüne inebilirsiniz, bir anda alttan tekme ve hemen ardından tutma taktikleri falan yapabilirsiniz hatta bunu sinir bozucu boyutlara taşıyabilirsiniz ve rakibinize nefes aldırmayabilirsiniz: hem uzak hem yakın dövüşte etkili bir karakter yani burada da dhalsim ki iyi oynandığında champion edition'da da öyleydi zaten. turbo'daki süper hareketi de çok süper cidden. yani rakibinizin gardına o devasa alevleri üflerseniz de kayda değer bir can götürüyor, rakibi savunmasız yakalarsanız zaten öküz ötesi can götürüyor. rakip havadaysa da ona ufak çapta bir cehennem yaşatabileceğiniz kesin.


şimdi oyuna yeni eklenen 4 karakterden bahsedeyim, daha doğrusu super street fighter serisiyle birlikte sf dünyasına kazandırılan karakterlerden bahsedeyim ve ondan sonra da balrog-vega-sagat-m.bison sorunsalına geçeriz. bunlardan sagat dışındakilerde cidden isimsel olarak bir sorunsal mevcut. yani işte bunu da açıklayacağım, 4 yeni karakteri tanıttıktan sonra. en sonda da akuma'ya geçeriz.

t. hawk: bu dövüş turnuvasına meksika'dan katılan bir kızılderili kendisi. böyle hayvan gibi bir cüssesi var. guguk kuşu (film) ve oradaki chief bromden karakterini düşünün. ondan bile daha aygır gibi. yani bu oyunda direkt "zayıf/etkisiz" diyebileceğim bir karakter olmasa da bu bana göre biraz daha az efektif olunabilenlerden, diğer birçok karaktere göre oyundaki. hantal bir karakter kendisi. ama gene de bununla ustalaşılınca da rakiplerinizi yenebiliteniz var. zıplayıp bir şahinin avına dalması gibi bir kareketi var mesela ve bu cidden de çok etkili bir hareket. size enerji kütlesi atıp duran rakiplere karşı da kullanabilirsiniz, öyle sürpriz ataklar yapmak için de kullanabilirsiniz bunu. aşağıdan yukarı yükselen şahin gibi bir hareketi de var kendisinin ve bu da shoryuken gibi bir şey işte ama o kadar efektif/kullanışlı değil bence. gene de gideri var. bir de zangief'in ikonik bacak arası tutuşu gibi uzaktan bir tutuşu ve rakibi döndüre döndüre yere çakışı var. bakın bu, uygun taktiklerle çok işe yarayabiliyor. yani zangief'inki gibi bacak arasına alıp kendisiyle birlikte rakibini döndürmüyor tutarken bu kızılderili ama onu döndüre döndüre yere çakıyor. kendiniz köşedeyseniz bunu üst üste de yapabilirsiniz, rakibiniz kalkarken onu bir daha sabitleyerek. veya ilk tutuşunuzdan hemen sonra şahin dalışını yapıp onun dibine girerek, rakip kalkmadan. ama bunlar çok ince taktikler, müthiş zamanlamalar gerektiren şeyler. süper hareketinde ise işte bu rakibini döndüre döndüre yere çakışının daha da hayvanisini yapıyor karakter.

fei long: bruce lee'den ilham alınarak yaratılan, tıpkı tekken oyunlarındaki law veya world heroes'daki [world heroes 2] kim dragon gibi bir karakter. bu super street fighter ii turbo oyunu bizim atari salonlarımıza geldiğinde ben işte ergenliğimin başlarındaydım. yani 1994'te gelmiş olsa 13 yaşımda oluyorum. ilk anda bana en albenili gelen karakter bu, yani fei long olmuştu. yani karate filmlerini falan da izlerdik o yaşlarda ve işte bruce lee gibi bir karakter bana cidden de çok "cool" gelmişti, hareketlerini yaparken çıkardığı tüm o seslerle falanla da birlikte. epey ustalaşmıştım da kendisiyle. bence efektif bir karakter ama belirli dezavantajları da var. bir kere üçlü kombo haline tamamlayabileceğiniz bir ileri doğru yumruk atma hareketi var. bunun ilkiyle rakibe vurabilmişseniz yine büyük yumrukla bunu temiz bir 3'lü kombo haline getirebilirsiniz. ama ilk darbenize rakip gard almışsa da 3. yumruk hamlenizi küçük yumrukla yapmanız iyi olurdu zira kombo hareketiniz bittiğinde rakipten biraz uzak olmak isterdiniz. ya da kombonuzu tamamlamazdınız. tekmeyle ateşli bir dikey hareketi de var bu karakterin. bu da shoryuken ya da guile'ın jilet tekmesi gibi düşünülebilir. yalnız bu tamamen dikine çıkan bir hareket olduğu için rakibinizin dibinizde olması ya da bir uzvunun size değecek kadar yaklaşması gerekiyor bu yukarı ateşli tekme hareketiyle ona vurabilmeniz için; bununla da kalsa iyi... bu hareketin çıkışı biraz da yavaş. ufak bir detay, mesela fei long ile yere düştünüz ve rakibiniz ters tarafınıza atlamışken kalkar kalkmaz bu alevli tekmeden çıkardınız, terse çıkartıyorsunuz bu hareketi ve rakibiniz yere inmişse o anda, tekmeniz ona vurabiliyor ama alevli kısmı denk gelmediğinden rakip yere düşmüyor. bir de tekmeyle rakibin üstüne inip ikili kick hareketi var ve bu da efektif kullanıldığında bir hayli işe yarayabiliyor, hatta rakibiniz havadayken bu hareketle ona vurabilirseniz bu nadiren tek seferde 3'lü bir vuruş olanağı veya işte 2+1 gibi bir air combo fırsatı da sunabiliyor; rakibin üstüne inan bir hareket olduğundan bu, misal rakibiniz yerde ve siz ikili tekmeyi ona vurabildiniz, sonra onu 5'li komboya falan da çevirebilirsiniz işte yumruklu kombolarla. ek olarak böyle gene sıçrayıp neticesinde rakibi tutup estetik bir atışı vardı galiba, altta bahsedeceğim cammy'ninki gibi. süper hareketinde o başta bahsettiğim üçlü ileri yumruk saldırısı kombosunun fazla yumruk darbeleriyle destekli hali var. çok iyi bir süper hareket değil bence. hatta vasat bile olmayabilir. ezcümle, bu hong kong'lu dövüş ustasını çok havalı bulsam da oynaması/ustalaşılması kolay bir karakter olmadığını da söyleyebilirim.

dee jay: bu işte anormal efektif bir karakter. cidden öyle. komple bir karakter ve bence hiçbir zaafı yok. mesela alttan kaymalı tekmesi... benzeri kaymalı çelmeler kadar geniş bir menzili olmasa da uygun mesafeden yapıldığında, rakip gard alırsa ona hemen karşı atak yapma fırsatı sunmuyor. attığı enerji kütlesi de guile'ınki gibi, yan atar atmaz savunma moduna geçebiliyorsunuz. tekmeleri uzun. bu da rakibe belirli bir mesafede dururken sürpriz tekme aldırıları yapmanıza olanak sağlıyor. güzel komboları var ve bunları kombine de edebiliyorsunuz. hatta bunları süper hareketiyle de kombine edebiliyorsunuz. süper hareketi de fena değil. süper diyemem ama vasat da diyemem. bana göre oyundaki en iyi karakterlerden biri bu jamaikalı, özetle.

cammy: bu ingiliz çıtı pıtı kız... yani güzel bir karakter ama oyunda bana göre ustalaşması kolay olan karakterlerden biri değil, tıpkı üstte bahsettiğim fei long gibi. dediğim gibi, bu oyunda net olarak zayıf bir karakter olmasa da cammy işte benim açımdan ustaca oynayabilmek zor olan karakterlerden biri ve diğer bazı karakterlere göre zayıf kalıyor total baktığımızda. incelik istiyor yani cidden bu karakterle oynamak... mesela rakibin üstüne doğru hamle yapıp ikili dirsek+yumruk vurma şeklinde bir hareketi var ve bunu oyunda efektif kullanabilmek zor veya belirli durumlarla sınırlı zira hemen vurmuyor. öyle ken'in falan hadouken'i gibi bu hareketi kafanıza göre durumlarda kullanamazsınız, veya kullanırsanız rakibiniz tarafından sürklase edilebilirsiniz. misal bir hadouken'in içinden geçmek için kullanabilirsiniz zamanlamanız çok iyiyse ama işte her durumda da kullanamazsınız. rakibin üstüne atlayıp tutma hareketi de durumsal olarak işe yarayabilen bir şey zira sürpriz bir atak bu aslında ve rakiplerin çoğu orada gard alma pozisyonunu bozup aksiyon almakta zorlanabiliyor ve gard alma durumunda da tutuyorsunuz rakibi. bunu efektif kullanabilirseniz rakiplerinizi bayağı zor durumlara düşürebilirsiniz. delici yatay tekme saldırısı ve shoryuken görevi gören dikey tekmeyle zıplama hareketleri de güzel ama işte bunları da, bilhassa yatay çivi gibi daldığı hareketi hakikaten doğru pozisyonlarda kullanabilmeniz gerekiyor zira rakibe kontratak fırsatı yaratabilirsiniz olur olmaz pozisyonlarda yaparsanız bu hareketi. yumruk artı bu yatay çivi tekme dalışı kombosu iyidir mesela bu karakterle. süper hareketinde de o enlemesine delici tekme dalışı ve yukarı doğru zıplanan tekme saldırısının bir kombinasyonu yapılıyor, elbette daha fazla darbeyle. yedirirseniz çok iyi özel hareket, yediremezseniz rakip kontratak yapabilir. bu karakterin alametifarikası aslında dövüşme stilinin çok estetik olması diyebilirim ama doğru ellerde ölümcül bir dövüşçü de olabiliyor elbette ama gene de ciddi dezavantajları var. oyun ilk çıktığında fei long ile birlikte en ilginç bulduğum(uz) karakterdi cammy, diyebilirim. ancak, ikisiyle de ustalaşabilmek için ciddi emek harcamıştık ve fei long ile ustalaşınca gene bayağı etkili olabiliyordunuz, ancak cammy ile o denli olamıyordunuz diyebilirim. biraz şans da lazım açıkçası cammy ile rakiplerin çoğunu yenebilmek için. işte mesela kontratakla karşılık verilebilen hareketlerinizi yedirebilirseniz rakibe, dövüşleri kazanabilirsiniz; fakat yediremezseniz de işte ayvayı yemeniz epey olası. haha.


ve artık m.bison, balrog, sagat ve vega sorunsalına gelelim. (bkz: forunfal) - bildiğim/hatırladığım kadarıyla bu bizim balrog diye bildiğimiz boksör karakterin ismi aslında m. bison olacakmış ama mike tyson (m. tyson) ile olan boksörlük benzerliğiyle birlikte isim benzerliği de olursa telif yeriz falan diye onun adını balrog yapmışlar ama başta düşünülen ve japon versiyonlarında gördüğümüzde balrog ismi ispanyol, maskeli ve demir pençeli karaktere verilmiş. vega ismi de aslında m. bison diye bildiğimiz sondaki polis şapkalı, şok enerjili yatay saldırısı olan karaktere verilecekmiş ama vega ismi buna çok uygun bulunmamış ve kulağa ispanyolca gibi geldiği için de o demir pençeli, maskeli ispanyol savaşçıya verilince m. bison ismi de polis şapkalı elemana kalmış. balrog da işte vega diye bildiğimiz demir pençeli savaşçıya verilmiş orijinalinde. aslında oyunun japon versiyonlarında isimler başta düşünülen gibiymiş zaten ve bu super street fighter ii turbo'nun japon versiyonunda da bu başta düşünülen şekilde. bu mike tyson ve telif muhabbetinden emin değilim aslında. öyle bir şey okumuştum çoooooook zaman önce ama başka bir sebebi varsa da bilemiyorum. her neyse... bu karakter tanıtımlarının hemen öncesine koyduğum görseldeki sırayla tanıtacağım bu karakterleri ben. bu şekilde kafanız karışmaz sanırım.

yoksa gandalf'ın "you shall not pass!" dediği balrog bu boksör mü? *

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

balrog: - başta düşünülen ve japon versiyonlarında da olan adıyla m. bison... bu boksör karakter de, e. honda ve chun-li gibi, champion edition'daki haliyle kıyaslarsak epey daha efektifleştirilmiş bir karakter diyebilirim bu oyunda. hiç hantal değil. zıplaması gene pek ideal sayılmasa da gene de bu yönden de dezavantajı belirli oranda azaltılmış diyebilirim. yine sadece boks eldivenleriyle dövüşüyor, tekmesi yok. ama müthiş bir alttan yumruk özel hareketi eklemişler karaktere bu oyunda ki cidden oyunun en, en, en efektif hareketlerinden biri bu. ileri doğru bir hamle ve geniş süpürme alanlı bir alttan yumruğu var bu karakterin bu oyunda ve rakip savunsa bile garddan enerjisini götürüyor ve karşı atak fırsatı da vermiyor. yani rakip korunabilse bile canını götürüyor ve çok seri toparlanıyor balrog bu atağından sonra ve hemen ardından rakibiniz çelme vb. bir karşı atak yapamıyor. yapabilse bile siz gardınızı alabiliyorsunuz. bunun dışında bildiğimiz balrog'un hareketleri var işte kendisinde ama bildiğimiz balrog'dan daha seri bir karakter olduğundan cidden de ustalaşıldığında rakiplere kabuslar yaşatabileceğiniz bir dövüşçü olmuş burada kendisi. diğer bazı karakterlerdeki gibi bu karakterle de saydırmalı tutma taktikleri yapabilirsiniz ayrıca. mesela kayarak aparkat vurma hareketi yaptınız ve rakibiniz eğiliyor. hareketiniz biter bitmez rakibinizi tutup ona kafa atma saydırması yapabilirsiniz, hatta bunu sinir bozucu bir taktiğe de dönüştürebilirsiniz. rakibinizin zamanlama kabiliyeti de önemli tabii burada. komboları da güzel ve süper hareketi de üst üste ileri doğru kayarak yumruk kombolarından oluşuyor ve hakikaten de süper seri ve çok öldürücü... şeyi unutmuşum; bu karaktere de e-honda'nınki gibi bir yukarı yükselme hareketi eklemişler. bana göre honda'nınki kadar etkili olmasa da, belirli durumlarda işe yarayabilen bir hareket zira bu da hem ileri hem de yukarı doğru ivmelenilen bir hareket ve mesela size "aduket taktiği" yapan bir karaktere karşı kullanabilirsiniz bunu, ya da sürpriz yerlerde çıkartarak rakibinizi gafil avlayabilirsiniz.

vega: japon versiyonlarındaki adıyla balrog. bu karakteri de geliştirmişler bence, champion edition'daki versiyonuyla kıyaslarsak. ekranın kenar-üstünden sekip uçarak takiti tutması veya kolları açık darbe vurması, yerde takla atarak sonunda pençe soktuğu kombo hareketi, alttan kayması falan var. bunlar da en kötü değerlendirmeyle aynı etkililikte ki göreceli olarak daha efektif de denebilir. ayrıca gene ekranın kenar sonlarından zıplayıp rakibe çivi gibi pençe sokma hareketi eklenmiş ki bu böyle yıldırım hızında falan. yani her durumda kullanamasanız da bunu, bazı durumlarda cidden de dehşet bir saldırı. bir de tekmeyle yukarı doğru saldırı yaptığı bir hareket eklenmiş buradaki vega'ya. ayrıca bunu da kombo haline getirebiliyorsunuz. yani bir kere yaptıktan sonra rakip havada ve siz yere inmişken hemen bir tane daha çıkartıp ekstra darbe vurabiliyorsunuz. bu da "havada kombo / air combo" denen şeylere dahil sanırım oyundaki. ayrıca rakibe zıpladıktan sonra havadan pençe ile de vurabiliyorsunuz ki champion edition'da havadan bir tek tekme saldırısı yapabilirdiniz, yumruğa bassanız bile. yine gardınıza üst üste darbeler alırsanız metal pençeniz yere düşüyor ama bu kez yerde kalıyor ve üzerine gidip şak diye bunu yeniden takabiliyorsunuz kolunuza bu oyunda. süper hareketi de işte havadan gelip rakibi tutma hareketinin üst üste rakibi yere çakma şeklindeki hali. bu, bazen hayat kurtarıcı oluyor. mesela rakibinizin enerjisi çok fazla ama siz ölmek üzeresiniz. bu kumarı oynayabilirsiniz ve rakibinizi bu süper hareketle tutabilirseniz sürpriz kazanan siz olabilirsiniz. vega'yı evet, geliştirmişler. ama champion edition'da da aslında kendisi ile çok efektif olunabiliyordu. yani o kadar hızlı ve iyi sıçrıyordu ki rakip refleks gösteremeden onu yere indiğiniz anda tutup durabiliyordunuz. bu başlığın konusu olan versiyonda oyunun hızı ayarlanabilse de default hızı de çok yüksek olduğundan vega'nın süper hızı net bir avantaj olmaktan çıkıyor. yani rakipler de çok hızlı burada ve siz onların 2 katı hızlı falan değilsiniz, champion edition'daki gibi.

sagat: bu karakterin ismi her versiyonda aynı. burada "sakat" bir durum yok yani. haha. sagat, burada da champion edition'daki gibi işte. guile ile ilgili ne kadar az yazmışsam, bunda da öyle. yani bildiğimiz sagat var burada da ve çok efektif elbette. bir tek büyük tiger uppercut'ı, ken'in büyük shoryuken'i gibi defalarca vuruyor rakibe. yanlış anımsamıyorsam rakip havadayken vurulduğunda bile böyle çoklu darbe söz konusu bu karakterde, ken'inkinden farklı olarak. ama tam emin değilim; sagat'ınkinde de sadece rakip yerdeyken köklenin de devalarca vuruyor da olabilir. ama en azından ken'inki gibi az can götürmediğini, bilakis her zamanki "aygır" gibi rakibin canını götürdüğünü söyleyebilirim sagat'ın tiger uppercut'ının bu şekilde de. süper hareketi de guile'ınki gibi ama daha seri çıkardığı için daha iyi. ama bana göre gene de en iyilerden değil ve yine yediremezseniz rakibe kontratak fırsatı sunuyor.

m. bison: japon versiyonlarındaki adıyla vega. bu karakter champion edition'dakinden epey farklı. birçok bakımdan çok farklı hatta. öncelikle, champion edition'daki m. bison, uzak dövüşte çok iyiydi. mesela düz ortadan/yukarıdan tekmesi ile birçok rakibe karşı bir avantajınız oluyordu. veya bir anda çıkarabildiğiniz çok uzağa erişen makas tekme saldırısı, rakibi şok eden bir enerjiyle çevrelenip rakibe döne döne bir füze gibi dalmanız falan... ama yakın dövüş olayında bir ken kadar iyi değildi, m. bison. tabii ki bayıp bir daha bayma şeklindeki çok yakından yapılan kombolarını hariç tutuyorum ama onlarda da rakibin açıklarını kollamanız gerekirdi. düz yakın dövüşte o kadar iyi değildi yani m. bison, champion edition'da. ki alttan kaymasını bile çok uzaktan yaptığınızda efektif kullanabilirdiniz. rakibin yakınından yaparsanız ve düşman gard alabilirse ona, karşı atak yapma fırsatı sunardınız. başlığın konusu olan oyunda ise m. bison'ın yakın dövüş becerileri geliştirilmiş, uzak dövüş becerileri ise biraz zayıflatılmış. hatta mesela o ekranı boydan boya kat ettiği şok enerjili atağı bir hayli zayıflatılmış. burada bu hareketli rakibin canından çok fazla götüremiyorsunuz, kendisi gard alırsa: 1-2 kere falan vuruyor gardına yani. ve hareket bittikten sonra rakiplere karşı atak fırsatı sunabiliyor. mesela sagat'a yaptınız bunu ve kendisi gard aldı. hem az enerjisi gidiyor hem de siz diğer tarafta hareketinizi bitirdiğinizde size uzun bir yumrukla vurabiliyor. ama gene de çok efektif bir karakter. rakibin tepesine binmesi hareketiyle birlikte gene öyle uçarcasına yükselip enerji dolu elini/kolunu yana açarak yere baş aşağı inmesi hareketini, iyi ayarlayabilmeniz takdiriyle çok efektif kullanabilirsiniz. tutma taktikleri de yapabilirsiniz bu karakterle. mesela darbeden sonra rakibinin dibinde bittiğiniz bir tekmesi var. rakip buna gard alsa bile üst üste onu kendinizden uzaklaştırmadan veya kendiniz ondan uzaklaşmadan bununla vurup, bir daha aynı şeyi yapmanız beklenirken çat diye tutup atabilirsiniz düşmanınızı. yani bu karakterle uygulayabileceğiniz tutup atmalı taktikler bununla da sınırlı değil. süper hareketi de süper bence kendisinin. muhteşem yani. o makas tekmeler. şimşek gibi hızlı ve efektif tekmeler... bir de yazının başlarında demiştim, havada 3'lü yumruk kombosu yapıp rakip yere inmeden bu özel hareketini de yapabilir, bu kombinasyonla çok canlar yakabilirsiniz.

veeee... akumaaaaaa... yani oyundaki gizli karakter.

akuma: japonca ve bazı oyunlarda kullanıldığı adı gouki olan bu karakterin alametifarikası ken ve ryu'nun yapabildiği hemen her şeyi yapabilmesi ve daha fazlası... hadouken'i var ama ters joystick hareketiyle yapabildiğiniz ve büyük yumrukla yapıldığında 3'lü vuran bir alev topu atma hareketi de var. shoryuken'i var ve küçük yumrukla dahil 3'lü vurabiliyor. tatsumaki senpukyaku'su (taktaktuket) da var ve ryu'nunki gibi tek vuruşta düşürüyor ama rakip yere inmeden birden kez fazla vurabiliyor. havadan da bu hareketi yapabiliyorsunuz aynı şekilde. teleport denen bir hareketi var. mesela dezavantajlı olduğunuzu düşündüğünüz bir pozisyondaysanız böyle estetik ve akılcı bir kayma-ilerleme ile ekranın/rakibin diğer tarafına geçebilirsiniz. havadan hadouken'i de var ve bu zaten herhalde karakterin imza hareketi denebilir. ve inanılmaz seri çıkartıyor bu hadouken'i ve sonraki kimi sf versiyonlarındaki gibi menzili de dar değil. gayet ekranın diğer ucuna kadar çapraz bir açıyla gidebiliyor. en güzeli de, havada hadouken attığınızda zıplama hareketiniz hiç etkilenmiyor. peki bu karakterin dezavantajları var mı... hadouken'i biraz bir beklemeden sonra çıkartması bunlara bir örnek olarak verilebilir. ufak bir s veriyor hadouken ve alev topu atmadan evvel. yerde yani. yoksa zıpladıktan sonra yapılanları dediğim gibi anında falan çıkartabiliyor. bir de genel olarak da biraz yavaş bir karakter, ken ve ryu ile kıyaslarsak. yani öyle hantal diyemeyiz ama o iki "genç" dövüşçüye göre bu "moruk" master, biraz daha yavaş denebilir. shun goku satsu adlı süper hareketi ise o zamana kadar dövüş oyunlarında hiç rastlamadığım kadar değişik bir hareketti. efektifliği tartışılabilir ama bence rakibi bununla "ölüm hapsine" alabilirseniz götürdüğü can düşünülünde gayet güzel. yani m. bison'ınki kadar net değil rakibinize bunu isabet ettirmek ama ustalaştıkça sezgileriniz de ona uyumlanıyor ve bu hareketi de rakibinize yedirme olasılığınız dramatik olarak artıyor.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bana göre samurai shodown serisindeki amakusa ile birlikte, dövüş oyunları dünyasının en karizmatik demonik karakterlerinden biridir akuma da. öyle "overpowered" diyebilir miyim akuma için, bilemedim. yani denebilir sanırım. ama aşırı da sayılmaz. yani başka bir karakterin bir ustası da akuma'nın bir ustasını yenebilir, bu oyunda.

bir de bu akuma'nın standart bir veya iki süper hareketi daha olabilir bu oyunda. veya bir ihtimal istte bahsettiğim hareket sonraki sf'lerden birinde gelmiş olabilir. ben sanki ryu'nun süper hareketi gibi bir çoklu alev topu saldırısı hatırlar gibiyim bu oyunda. ken'inki gibi bir shoryuken bombardımanı da sonraki sf'lerde vardı sanki. burada tam net olamıyorum zira çok sene oldu bu oyunu son oynayalı ve akuma'nın yer aldığı birçok sf oyununu oynadığım için hangisi hangisindeydi... kafam ziyadesiyle karışmış durumda. haha. ama hafızam beni yanıltmıyorsa, bunda akuma'nın hem o ikonik ölümcül süper hareketi, hem de o ateş topu bazlı süper hareketi vardı. shoryuken'ler tornadosu şeklinde olanı bile olabilir ek olarak. yani gizli karakter sonuçta, oyunun "özel" karakteri. ona böyle ekstra güçler verilmesi de abes sayılmaz bu yüzden. ama biraz daha düşününce, o alev topları yağdırma süper hareketi sanki sf iii serisindeki akuma'da vardı gibi de gelmeye başladı bana şimdi. neyse, bir ara bunu bir araştırıp tanımın burasına bir edit geçebilirim. şimdilik böyle kalsın.

benim bu akuma'nın shun goku satsu adlı süper hareketiyle (mega mı desem...) ilgili komik bir anım da var aslında. işte ortaokuldaydım herhalde, çok sıkı gamer olan sıra arkadaşım, abd'den bir oyun dergisi getirtirdi. onun sayesinde tekken oyunlarından birideki armor king karakteri idi galiba... yani king'in bir versiyonu gibi bir karakter. bunun joystick'i 4 kere aşağı yapılıp ilgili düğmelere basılarak yapılan bir tutması vardı ve rakibin hayvan gibi canını götürürdü. işte o dergi sayesinde bu hareketi şehirdeki atari salonlarında bilen tek kişiydim (o arkadaşım başka bir şehirden bizim okula geliyordu). kimseye de söylemedim, onlar öğrenene kadar hava bastım tek yapabilen kişi olarak, haha. işte komik olan o değil aslında. gene bu akuma yeni gelmiş ve bu shun goku satsu hareketi dergide yazıyor. dergi ingilizce ve "jab+jab+forward+short+fierce" yazıyor. short ve fierce'ı grafiklerden bir şekilde çıkarttık ama jab, dürtmek demek. biz bunu rakibin dibine girip joystick'i ileri iterek onu dürtmek gibi anladık. annesi ingiliz olan adem diye biri vardı, bir alt sınıflardan. ona sorduk ve o da doğru anlamışsınız dedi. ama atari salonunda bu hareketi bir türlü yapamıyorum. meğerse jab, küçük yumruk anlamındaymış. o annesi ingiliz olan adem'e de kızmıştık bizi yanılttın diye. ahahaha. işte sonra hareketi öğrenip hazla yapabilmeye başladık.

ekleme/düzeltme: güzel sözlerine teşekkür ettiğim ve böyle eski oyuncuları sözlükte görmekten memnuniyet duyduğumu kendisine belirtmek istediğim iche iche oldu nietzsche alttaki tanımında yazınca aklıma geldi. sf alpha 2 dışındaki alpha'larda da akuma gizli karakterdi hakikaten. yazıyı yazarken aklıma gelmedi. bir de ben en çok alpha 2'yi oynamıştım o seriden. yani o yüzden aklıma gelmedi herhalde. ama biliyordum diğer alpha'larda gizli karakter olduğunu. bu akuma konusu biraz karıştı zaten ya. bir ara iyi bir araştırma yapıp bu karakter hakkındaki bazı bilgileri yazımda netleştireceğim. yazının çoğunu hafızamdan yazdım ama bir iki çuvalladığım yer oldu ve en önemlisi de akuma mevzuu oldu bu bağlamda.

her neyse... başlığın konusu olan sf versiyonu, güncelliğini hala koruyor ve birçok veteran ve genç dövüş oyunu tutkunu bu oyunu yaşatmayı sürdürüyor. evet, görüntüsü cilalanmış versiyonu falan çıktı ama oyunun oynanabilirliği o kadar iyi ki çıktığındaki grafikleriyle bile oynasanız alacağınız zevkten bir eksilme olmaz kanısındayım. sf ii serisinin ilk oyunu bana göre bir şekilde o kadar ideal değildi. champion edition ile çok ideal bir oyun geldi. ve başlığın konusu olan oyun belki de onu bile ileri taşıdı. belki de taşımadı... yani biraz da tercih meselesi diyebiliriz sanırım. bence ikisinin de yeri ayrıdır. belki ce champion edition'ı zamanında o kadar çok oynadım ki, o yüzden bu turbo versiyonu bana bir yerden sonra daha fazla keyif vermeye başladı. hala da bir yerlerden bu oyunun, iki kişinin kapıştığı videolarını keyifle seyrederim. bana göre zamansız/ölümsüz bir oyundur super street fighter ii turbo.

bir de klasik sf ii'lerde karakterimize 2 farklı renk kombinasyonundan birini tercih edebiliyorduk, malum. bunda ise bir sürü. yani bu da öyle oyunun mekanikleri bağlamında bir geliştirilme sayılmasa bile hoş bir zenginlik bence. ayrıca saç/ten renkleri de (varsa yüz/kafa boyası renkleri de) farklı farklı seçilebiliyor. (bkz: seç beğen al)

bana göre zaten 90'lar, arcade oyunları konusunda zirveydi ve bu oyun da o zamanın müthiş güzelliklerinden biridir. yani hem bu kültür hala canlıydı, hem de oynanabilirlik bakımından gayet ideal oyunlar çıkartılabilmişti bu dönemde. 2000'lerde de bir yere kadar arcade (atari salonu) kültürü devam etse de artık öldü gibi bir şey oldu diyebiliriz. zaten ülkemizde fantasyland dışında adam gibi bir atari salonu kalmış mıdır, ondan da emin değilim. en son 2020 senesinde uğramıştım oraya ve bu "ölü" dönemde bile fena değildi oranın durumu. hala da bir şekilde var olabiliyordur bence ama işte dediğim gibi, 5 senedir haberim de yok.

bu neredeyse destan kadar uzun olan yazımın burada sonuna geldik. ne zaman yazarım bilmem ama street fighter iii serisi ile ilgili de böyle kapsamlı bir tanım girmeyi düşünüyorum bir zaman. bu mesela bu ay da olabilir, 2 sene sonra da olabilir. ama bir zaman mutlaka yazarım diye düşünüyorum şu anda.
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının nicklerinin hikayesi

sojourner: ziyaretçi, konuk demek. sojournant, bu anlamdaki eskimiş/obsolete bir sözcük. sojourant da aynı şekilde. yani middle english döneminden/dilinden kelimeler ikisi de. sojourn da işte geçici bir süre kalış demek. middle english'te sojour kelimesi de aynı anlamda ama sojourn modern ingilizcede de varken, sojour yok. -ant eki de işte bir aktivitede bulunan, bir şeyi yapan, bir durumda olan kişi falan anlamları katabilen bir son ek. ben sojourant'ı seçtim, bir nick seçtiğimde bunun gmail hesabı dahil envaitürlü kullanıcı adını aldığımdan... diğerleri alınmıştı yani doğal olarak. fonetik ve yazılı estetik olarak da sojourant, sojournant'tan daha fazla hoşuma gitti ayrıca. yani nick'imden memnunum. oxford english dictionary'den [oed] bulmuştum bu nick'i. spesifik olaraksa, bu sözlüğün 1997 basımının ilgili cildinin pdf'sinden. aslında bulalı epey zaman oldu ama nick haline yeni getirdim sayılır.

şimdilik visitor konsepti üzerinden dünyamızı ziyaret eden bir uzaylı personası benimsesem de—[ziyaretçiler]—bu nick'e ters düşmeyecek, hatta mümkünse uyumlu olacak farklı personalar da benimseyebilirim zamanla. yani bu da işin eğlencesi. çok da önemsediğim bir şey değil aslında. ben aynı benim yani neticede. haha.

güncelleme: şu anda bir ad&d 2e kapsamındaki shadow mage specialist wizard'ının shadow seeker kit'i üzerine kurulu bir online persona benimsedim ve işte gölgelik veya karanlık olduğu sürece orayı burayı "ziyaret eden", kit'ine uygun olarak artık shade'liğe de ulaştığından bir immortal olmuş bir adventurer'ım. gerçi 12. level'a ulaşıp shadow walk yapabilen bir karakterim/personayım ve shade olabildikten sonra macerayı da bırakıp sadece orayı burayı ziyaret ediyorum diye hayal ediyorum. yaşasın erken emeklilik! asıl amacım shade olabilmekti zaten, epik bir mage olabilmek değil. gene de kendisini ileri level'lara da taşıyabilirim ileride bir zaman ama bu yakın bir gelecekte olmaz sanırım. ability score'larım ve bazı başka şeylerim için zar bile attım ve cidden çok ballıydım. bu karakterin yaratımında sözlükten bir arkadaşımdan yardım aldım, hatta bir dereceye kadar dm'lik de yaptı kendisi ve salt "bana kalsa" epey farklı da gelişebilirdi karakter ama işte mahlasını vermeyeyim o arkadaşımın şimdi zira insanlara sormadan böyle şeyleri sadece kötü çocuklar yapar... bu karakter için yz'ye yaptırdığım ve profil resmim olarak da kullandığım resmi de de aşağı koyuyorum. bence bu karakter de sojourant konseptine uydu.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

for the love of art and the making

danimarkalı prog metal topluluğu beyond twilight'ın 2006 tarihli, son albümüdür. - sonradan ekleme: (bkz: sözlük yazarlarının dinlemekten asla bıkmadıkları albümler)

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

6 seconds past, organ scientific formula (1), blackened in my eyes, purity, in the eyes of my soul ve en son past the magic adlarındaki parçalarının başlıklarını açıp kısaca tanıttığım, hayatımın albümüdür. ekleme: dayanamayıp the black box of reverse çılgınlığının başlığını da açtım sonra. haha. ekleme 2: yerimde duramayıp bilingues cavendi - one should beware of the double-tongued'un başlığını da açtım ya, ki bu kısacık parça telefon zil sesi melodim de oluyor ve bu yüzden bunun da başlığını eksik etmeyeyim dedim. bu tanımı da gireyim de ilgisini çeken birileri(niz) olursa ilgili parçalara bir bakıp fikir edinebilir(siniz) diye düşündüm. son birkaç günde de defalarca kez daha dinledim albümü. vallahi hiçbir zaman bıkmayacağım bundan bence. çıkalı 20 sene olmuş ve ben hala dinlemelere doyamıyorum albümü. (bkz: yazarların en çok dinlediği albüm) — esasen bu albümdeki tüm şarkıların tek tek başlıklarını açıp tanımlarını da girebilirim ama bunu yapar mıyım bilmiyorum. yani sonuçta bu albümü yekpare olarak dinlemek gerekiyor tam anlayabilmek ve tadına varabilmek için; hoş, yani bu puzzle'ı farklı sıralamalarla da oluşturabilirsiniz ama aradan çekilip tekil olarak bir anlam ifade edecek şarkısı çok sayıda var diyemem ben bu albümün. yeterince fikir verecek sayıda parçasının başlığını açtığımı düşünüyorum ancak ara ara diğer parçalarının başlığını açmam olasılığını da sıfır görmüyorum artık. biraz da işte içimden nasıl gelirse. bu kadarıyla yetinebilirim de, diğer parçalarının başlıklarını açabilirim de. hatta bu albümle ilgili bir tanım daha girip girmeyeceğimden de emin değilim. sonradan epey genişlettiğim bu tanımım belki de bu albüm hakkında yazılan en kapsamlı türkçe yazı oldu bile zaten.

yazı tamamlandıktan sonra gelen edit: dünyada bu albüm üzerine yazılan en kapsamlı yazı olmuş da olabilir artık bu tanımım. valla yazıya ekleme yaptıkça yaptım ve sözlükteki en uzun 3-5 tanımımdan biri oldu bu, en kötü ihtimalle. bundan epey daha uzun bir tanımım da var gerçi midnight chronicles için yazdığım ve super street fighter ii turbo için girdiğim tanım da buna yakın uzunlukta olabilir. bunun da işte 2. veya 3. sırada olması kuvvetle muhtemeldir uzun tanımlarımın sıralamasında. en kötü de ilk 5'tedir herhalde. bence 2. en uzun tanımım oldu bu ama gene de.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

for the love of art and the making'in benim için konumu/yeri: (bkz: yazarların favori sanat eseri)

şunlar da albüm için yazdığım türkçe ve ingilizce kritik yazıları:
www.pasifagresif.com/2011/0...
www.progarchives.com/Review... *

bu başlıktaki diğer iki tanımımda bahsetmediğim bazı şeyleri ekleyeyim dedim buraya, ki yazdıkça yazdım ve bayağı bir şeyler eklemiş oldum: grup, twilight isminden beyond twilight adına 1996'da geçmişti. bu albüm, yani for the love of art and the making de 2006'da, yani beyond twilight'un 10. senesinde çıktı. bir yerde okuduğuma göre grubun mastermind'ı finn zierler bu albümün, grubun yeni adı ve işte net prog metal yapmaya başlamasının 10. yıl dönümünde çıkmasını istemiş ve bu yüzden bir önceki albümleri section x'ten sadece 1 sene sonra çıkmış bu albüm. evet, albüm 40 dakika bile sürmüyor ama gene de böyle bir eseri bu kadar kısa sürede kompoze edip kaydetmek de ciddi takdir edilesi bir şey bence. finn, bu albümün bu yıl dönümü hasebiyle özel, daha önce yaptıklarına benzemeyecek bir şey olmasını da istemiş ve bu hususta ziyadesiyle muvaffak olmuş kanımca.

üstlerde albümde yer alanlardan tanıttığımı söylediğim parçaların başlıklarına tıklayarak albümden örnek "section"lar dinleyebilirsiniz, ama bir tanesini koyayım buraya ki bu albümün en çarpıcı parçalar arasında yer alır: (bkz: organ scientific formula (1))



yine bir yerde okuduğuma göre finn ve önceki albümün vokalisti kelly carpenter arasında bir keskin bir anlaşmazlık olmuş—sanırım ilk bt albümünde jorn lande ile olan gibi/kadar düşmanlığa varan bir durum yokmuş ortada ama işte kelly bu yüzden bu albümde yer almamış. gerçi sonra buzları eritmişler ki finn'in 2015 tarihli solo albümü esc'teki vokalist kelly'den başkası değildi—ve bir yerde circus maximus'tan michael eriksen'in ana vokal olması düşünülse de björn jansson'da karar kılınmış ve aktarılana göre kendisi şimşek hızında falan halletmiş vokal kayıtlarını.

gene de albümde yardımcı vokal olarak eriksen'in ve yine circus maximus'tan truls haugen'in de katkıları muazzam tabii. yardımcı demişsem de aslında bu kadroda vokalist olarak gösterilmemeleri hasebiyledir. yoksa cidden inanılmaz kıymetli vokal katkıları var bu ikisinin albüme. kimisine göre björn'den bile daha değerliler hatta bu bağlamda. bilhassa eriksen yeteneğiyle kalburüstü bir ses sanatçısıdır; harbiden çok klas, seçkin bir sestir ve vokal tekniği, ses açıklığı, temizliği ve genişliği süperdir, ses tınısı da çok parlaktır ama bana göre björn'ün ses tınısı daha karakteristik ve... nasıl desem... edgy, böyle gırtlaklı, hani rock star sesi/yorumu niteliğine/karizmasına da haiz olduğundan onun birincil vokalist olarak belirlenmesi daha isabetli bir tercih olmuş bana göre; ki grubun önceki vokalistleri, yani kelly ile jorn ve bunların "kirli" vokalleri de düşünüldüğünde beyond twilight karakterine daha uygun björn. albümü dinlerken hangisi temel vokalleri yapıyor o esnada, hangisi nerede devralıyor, partisyonun ana vokalini biri mi yapıyor yoksa bir yerinde başka vokalist mi söylemeye başlıyor... bunları belirleyebilmek de güç olabiliyor bazen. bu bir iltifat elbette ve müthiş uyumlarının net bir göstergesi. albümü benim gibi binlerce kez dinleyip ilgili vokalistlerin şarkı söylediği diğer grupları da dinleyince bu zorluk da büyük oranda aşılabiliyor ama çok doğal olarak. haha.

bu arada kelly benim favori vokalistlerimden biridir ancak for the love of art and the making'de björn'ün temel vokalist olmasından ve eriksen ile haugen'in paha biçilmez vokal katkılarından da acayip memnunum, ki finn de bu ikisine albüme kattıkları için ayrıca çok özel teşekkürler etmiş zaten albüm kitapçığında, sırf bunun için ayrı bir paragraf ayırarak; olağanüstü vokal katkılarıyla birlikte harika kişiliklerinden, albüme kattıkları yaratıcılık ve emprovizasyonlardan da dem vurmuş ve onları hak ettikleri kadar güzel onurlandırmış bence. hani bazı eserler vardır ve noktası, virgülü, molekülü değişmesin istersiniz ya, bu yapıt da bu klasmanda benim açımdan. iyi ki her şey böyle olmuş ve albüm bize tam da ulaştığı şekliyle ulaşmış diyorum.

burada bir "es" vereyim, ama s.o.s. vermeyeyim, onu beyond twilight versin... albümdeki başlığını açmadığım iki parçayı koyayım buraya ve buradaki harika vokallerden bir kuple siz de dinlemiş olun. bu parçaların başlıklarını da bir zaman açabilirim gerçi belki. en azından ben bunları yazıya eklerken yoklar diyebilirim. haha. bu ikisini aynı şarkı olarak da görebiliriz (veya duyabiliriz) aslında ama youtube'dan dinlerken araya bir "es" girmesi gerekiyor galiba her halükarda.

the perfect heart



the perfect heart part ii - think



bu şarkının 3. part'ı da var ama araya başka bir parça giriyor.

finn ile bir önceki bt albümünün vokalisti kelly carpenter arasındaki anlaşmazlıklar bayağı ileri boyutlara girmiş ve finn'in bir röportajda dediğine göre ya kovulacakmış ya da kapıyı çarpıp gidecekmiş kelly. o yüzden kanlı bıçaklı olmamak için işte bu albümde başka bir vokalist olması gerektiği sonucuna varılmış. björn de finn'in zaten çok beğendiği bir vokalistmiş ve işte albümdeki temel vokalist de o oldu nihayetinde. bu bahsettiğim şeyi okuduğum röportajın link'ini aşağıda verdim; yani o röportajdan uzun çeviriler de yaptım ama bu bilgiyi buraya ekleyeyim dedim sonradan. yazı zaten bir dolu eklemeyle cidden çok kapsamlı oldu ve "sondan eklemeli" bir kritik de olmadı. haha. burasını mesela aşağıdakileri ve yukarıdakileri yazdıktan sonra yazıyorum. çok sofistike, progressive bir albüm kritiği mi oldu bu ne? ahaha. her neyse... ben björn'ü bu albümle keşfetsem de sonra diğer bazı çalışmalarına da baktım, tears of anger, imaginery ve ride the sky gibi gruplar ile yaptıkları bayağı sağlam ve cidden de sesi çok etkileyici. tanıtmakta olduğum albümde de kendisinin hakikaten ne kadar kalifiye bir şarkıcı olduğu gün gibi ortada zaten kanımca.

albümdeki koro vokalleri kotaranlar/seslendirenler ise: eriksen, haugen, (björn) jansson ve (finn) zierler ile birlikte torben vistisen'dir. diğerlerinden yukarılarda bahsettim zaten. bu torben de kim bilmiyorum doğrusu. the metal archives sitesinden kontrol ettiğimde de bir tek bu albümde yer almış ve burada da yalnızca koro vokalistlerinden biri olmuş olarak gibi görünüyor.

albümün yaratıcı sürecine katkı sağlayanlar da 6 kişilik tüm grup elemanlarıyla birlikte torben, eriksen ve haugen olarak belirtilmiş albüm booklet'inde.

for the love of art and the making'de gerçek bir senfoni veya filarmoni orkestrasıyla çalışılmamış olsa da hem kompozisyon karakteri hem de belirli müzikal yaklaşımlarıyla bu albümün bir metal senfonisi olduğunu da söyleyebiliriz bence. enstrümantasyon için bunu söyleyemem elbette işte belki belirli bir yere kadar klavyeler hariç ve elbette albümdeki heavy/power metal ve jazz/blues dahil farklı ilhamlarla bezeli kısımları da görmezden gelemeyiz. yine de bir senfonik eserin bütüncüllüğü ve bu tür eserlerde rastlanan tekrarlı ama varyasyonlu müzikal temalar var bu yapıtta şüphesiz ve belirli yerlerinde de müzikal olarak da bir metal senfonisi dinliyor gibi oluyoruz. albümün müzikal bütünlüğüyle birlikte lirikal olarak da bir konsept var burada. yani çok net bir hikaye anlatılıyor diyemem burada, ki sürreal okyanuslara da bolca sürükleniyoruz albümü dinlerken ama işte gene de hayat, ölüm, ihanet, aşk, sadakat vb. ve insana dair envaitürlü his albümde gayet bütünlüklü bir mahiyette tek potada eritiliyor. finn bunların hepsini aşk için... pardon, aslında sanat için yapmış. ve ne de harika kotarmış bu yapıtı! ceketim olsa iliklerdim...

bu albümü nitelerken metal opera(sı) da diyebiliriz elbette.

peki bu albüm için avangart diyebilir miyiz?.. öncelikle bir akım başlatmadı, bir akımın öncüsü değil yani. hatta buna benzer bir albüm ben bunca sene duymadım diyebilirim. örneğin symphony x'i model alarak müzik üreten birçok grup oldu, ki bunu noveria gibi öykünme derecesine taşıyanlar da olmadı değil. bunu negatif bir eleştiri olarak söylemiyorum zira noveria'nın da hayranıyım ben. neyse... gelgelelim beyond twilight da hiç bilinmeyen bir grup sayılmaz, zamanında hatta prog metal çevrelerinde epey tanınan bir topluluk sayılabilirdi; ama işte bu grubu takip eden böyle klon gruplar olmadı hiç. ben bilmiyorum en azından ki bu bağlamdaki bilgime güvenirim...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

üst paragraftaki soruya dönersek... bence sayılabilir aslında. avangart kavramını ille akım başlatmayla sınırlandırmak durumunda olduğumuz kanısında değilim. hem belki de asırlar sonra değeri anlaşılacak bu albümün?.. evet, çok düşük bir ihtimal ama belki de öyle olur. sanatta rastlanabilen bir şeyden bahsediyorum burada zira. ayrıca avangart sanatta rastlanan "yapılmamışı yapmak" eylemini de göz önünde tutabiliriz ve for the love of art and the making bence bu bağlamda en orijinal albümlerden biridir. hele ki 43 parçasını nasıl sıralarsanız başka bir puzzle oluşturabiliyorsunuz iddiası da düşünüldüğünde, bunun başka bir örneği bırakın metali müzik tarihinde bile olmayabilir sahiden. hoş, ben hep albümdeki sıralamayla dinliyorum eseri ama sonuçta bahsettiğim gibi bir format yaratmak için işe koyulmuş finn, bu eseri yaratırken. kimisine göre de bu bağlamda başarıya ulaşmış. nerede olduğunu anımsayamasam da bir yerde okuduğuma göre finn'in ideal parça sıralaması aslında albümdeki değilmiş ve yine hatırladığım kadarıyla kendi sıralamasını da sunmuyordu orada dan dahi. yine baştaki soruya dönersek... prog müzikte bir nitelikten öte bir etikete de dönüşmüş durumda avangart, belirli bir çerçevede ve o tür bir lensle incelersek de bu albümde avangart diye etiketlenen kimi gruplarla paralel bazı müzikal yaklaşımlar ve ögeler olduğunu görebiliriz derim ben.

kayıpsız ses formatları başlığında da bu albümden bahsetmiştim, yani yazının burası edit'li oluyor haliyle zira o başlığı bu tanımdan aylar sonra açtım. albümü iyi bir kayıttan dinlemek benim açımdan elzem. bu albüm 2006'da öncelikle 2 uzun part halinde malum ortamlara düşmüştü. bunun hem kayıt kalitesi leşti hem de birkaç parçası konmamıştı veya parça dizilimi albümün orijinalinden farklıydı. hangisi tam hatırlayamadım şu anda. o halini dinlediğimde bile bunun ne kadar da özel bir eser olduğunu hemen anlamıştım. sonra albüm piyasaya sürüldü ve gerçek kalitesiyle dinleyebildim. o gün bu gündür bu albümü, favori grubum olan amerikan prog metal topluğu symphony x'in v: the new mythology suite albümüyle beraber en sevdiğim iki albümden biri olarak sayarım... daha doğrusu sayardım... veya hala öyle aslında ama for the love of art and the making artık mutlak ve net favorim oldu. zamanın testi... işte dediğim gibi, hayatımda hiçbir zaman bıkmadığım tek albüm olarak beyond twilight'ın bu albümü kaldı. sadece birkaç ay sonra da bu yapıtın çıkışının 20. yıl dönümü olacak. valla bunun şerefine o gün sözlüğe buna özel bir tanım girer miyim, kendi kendime mi kutlarım bunu bilemiyorum şu anda. bence ömrüm yeterse albümün çıkışının 50. yılında da ben bu albümü sürekli dinliyor olacağım.

ekleme/güncelleme: 21 nisan 2026'da, yani bu albümün çıkışının 20. yıl dönümünde günün anlam ve önemi başlığında kısaca anmıştım eseri şurada: #3959147 - yani sonuçta sözlükte o güne kadar bu albümden birçok başlıkta bahsetmişimdir ve bu kapsamlı ötesi tanımım da cabası... bundan sonra da 25. yıl dönümünde anabilirim mesela. yani her sene de anmam diye düşünüyorum. tamam, bu albüm beni katiyen baymıyor ama olur olmadık yerlerde bu albümle ilgili bir şeyler yazmam sizi bayabilir sanki. haha.

sonradan bu albümün dinlenebilirliğini benim açımdan sınırsız yapan şey nedir acaba diye düşündüm epey... öncelikle tür/tarz ve dönem fark etmeksizin emsali görülmemiş bir formda olması bu bağlamdaki başat element olmalı. sanatsal estetiğini de burada son derece mühimsenesi bir unsur olarak sayabilirim. biraz açarsam/netleştirirsem, yani öyle damar bir şarkı gibi mesela kendimi jiletleyesim gelmiyor, ya da işte duvardan duvara atasım gelmiyor da diyebilirim. duygulanıyorum, coşuyorum ve bazı başka duygular da yaşıyorum bazı kısımlarında albümün ama bunlar hep sanatsal bir çalışmadan büyülenmek gibi bir çerçeveyle sınırlı kalıyor. eğer böyle olmasaydı da böyle beni ağlatabilen ve/ya aşırı gaza getirebilen bir eser olsaydı bu, illaki er geç "tüketirdim", bıkardım, sıkılırdım kanısındayım. yani işte bana göre "altın oran" gibi bir şey var bu albümde galiba, belki de "şeytan tüyü"...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

gene de for the love of art and the making'in nazarımda albenisinin hiç sonlanmamasını sadece bunlara indirgeyemeyiz elbette, zira birçok başka albüm de var birçok yönden benzer değerlendirdiğim, fakat işte bir tek bu şekeri hiç bitmeyen ve bitmeyecek gibi görünen bir ciklet misali ölümsüz oldu gözümde. şeytan tüyü var bu yapıtta falan diyeyim madem o zaman, haha. yani hayattaki her şey materyalist bir perspektifle açıklanabilir bir mahiyette olmayabilir neticede. bazı şeyler de gizemli kalabilir, ya da belki bir zaman bu mistik boyutunu deşifre edebilirim bu albümün; kim bilir... çok da önemli değil, yani hayatta öyle her şeyin bir açıklaması olması gerektiğini düşünenlerden değilimdir.

pek tabii düşündükçe bu durum daha açıklanabilir hale de gelebiliyor... mesela for the love of art and the making, tüm o kompleksliğine rağmen ilk dinleyişte etkileyecek melodiler de içeren bir çalışma. yani karmaşıklık ve duruluk bir arada kullanılabilir tabii sanatsal üretimlerde ama bunu böylesi başarılı bir füzyonla sunabilmek de her yiğidin harcı değildir. kompozitörlük ve şarkı yazarlığı belki birbirinin yerine kullanılabilir birçok kontekstte ama işte ben finn zierler denince böyle kendisine bir kompozitör demekten daha fazla haz duyuyorum. hatta bir motto da uydurayım şimdi: herkes şarkı yazarı olabilir ama herkes kompozitör olamaz. haha. albümdeki heyecan verici geçişlerden de bahsetmemek olmaz elbette ki bu da kompozitörlük başarısı babında değerlendirilebilecek bir şey. yani partisyonlar birbirine çok iyi bağlanıyor ama burada sadece uyum/armoni değil, /cesurca/aykırı ama işte sonraki partisyonlarla müthiş güzel köprü kuran kompozisyonel hamlelerden de dem vurmak yerinde olur.

ya da albümün ayrıksı sound'unu da es geçmeyeyim diyorum. cidden dinlediğim hiçbir kayıt gibi tınlamıyor bu albüm. ses prodüksiyonu bile eşsiz bir eserle karşı karşıyayız yani. bir de albümün sürekli yüksek tempoda gitmemesi de sanırım albümü her zaman keyifle dinleyebilmemde başat unsurlardan biri. evet, yer yer power metal gibi bile oluyor buradaki müzik ama genelde slow-mid arası tempolarda ilerliyor. o çok tempolu/gaz kısımları da daha kıymetli oluyor bu yüzden. yani sürekli gaz-gaz-gaz diye gitseydi albümün dinlenebilirliği benim nazarımda bu kadar yüksek olamazdı diye düşünüyorum. mid ve slow tempolar demişsem de albüm, ritmik zenginlik bakımından da gayet doyurucu tabii.

beyond twilight'ı ve elbette başlığın konusu olan albümünü, türün (prog metal) en ilham verici grubu dream theater'a da benzetemeyiz diye düşünüyorum. dt'nin müziğinde de metal dışında müzik tarzlarından ilhamlar görüyoruz, bunda da... fakat işte dt'nin daha emprovizelerle şekillenen bir tarzı varken, bt'de ise bütüncül kompozisyonlar çok daha belirleyici. dream theater'ın müziğinde odd time signature'lar, yani tuhaf zamanlı ölçüler bana sıklıkla "şov" gibi ya da "yapmış olmak için yapılmış" gibi gelirken, beyond twilight'ın müziğinde ise bunlar sadece kompozisyon böyle bir şey gerektirirse kullanılıyor. for the love of art and the making için "başka bir dream theater'ın müziğine öykünülen albüm" gibi eleştiri yapanlar gördüm ve bu tür bir eleştiriyi çok gülünç bulmuştum açıkçası: tamam, aynı tür müzik yapıyor ikisi de ama tarzları neredeyse güneş ve ay kadar birbirinden farklı diyebilirim kendi algımı baz aldığımda. bu albümün beni hiç baymamasında bt'nin bu yaklaşımı da çok önemli elbette. ben zaten daha fazla batı klasik müziği fanıyımdır ve caz gibi emprovizasyonun kilit rol oynadığı tarzları/türleri normalde pek sevmem. finn'in ürettiği her albümde de zaten klasik müzik etkileri her daim baskındır ve kendisi de çok iyi bir klasik müzik kompozitörü olduğu kadar, seçkin icracılığı da dahil komple bir müzisyen olduğundan ilgimize sunduğu her çalışmayı da ayıla bayıla dinliyorum ben. bu, tanıtmakta olduğum albümünün yeri apayrı ama işte. burada kendini bile aşmış, dahi kompozitör.

kompozitör demek de yetmiyor işte. zamanında bir yerlerde okuduğuma göre çok küçük yaşlarında piyano eğitimi almış finn ve bir "child prodigy / wonderkid" olarak görülüyormuş birçok kişi tarafından. ayrıca kendisinin piyano, klavye ve synthesizer... yani bu tuşlu enstrümanlar ekseninde imza bir stili olduğunu da tereddüt etmeden söyleyebiliriz. bir kompozitör icracı olarak zaten idiyosenkratik ayrıksılığı hemen dikkat çekiyor, ama işte klavye/synth teknolojisine de çok hakim ve ton yazma ve seçmede de çok usta ve yaratıcı bir müzisyendir zierler. klavye/synth çalabilmek bir şeydir, ama sıfırdan ton yazmak da çok önemlidir. bazı klavyeciler hazır tonlarda bir-iki tweak falan yaparlar, preset'ler kullanırlar falan. finn sanırım bunu yapmıyor zira başka hiçbir yerde duymadığım tarzda kimi tonlar duyuyorum ben kendisinin yer aldığı albümlerde. bu cidden çok önemli bir meziyet, altını kalın kalın çizgilerle çizmenin gerektiği kadar önemli bir mevzu. bana bu klavye tonlarında en ilginç geleni albümün muhtelif yerlerinde kullanılan, böyle nasıl desem davuldaki bir sustain'li crash/splash tonuymuş gibi olan ton. hatta başlarda bunları cidden bateristin yaptığını, ancak işte uygulanan efektlerle böyle duyduğumuzu sanmıştım da zamanla bunların klavyeyle yapıldığı sonucunu çıkarttım. hastasıyım o "tussssıssssusssss" tonunun. haha. perfekto!

for the love of art and the making'de virtüözik numaralar var elbette ama dikkat kesildiğinde bunların hepsinin aslında kompozisyonu desteklediğini, zenginleştirdiğini ama asla bozmadığını görebilirsiniz. piyano, klavye ve synth'lerin arkasındaki kişi olan finn müthiş diyebileceğim bir virtüözlük sergiliyor albümde, uygun kısımlarda da coşuyor. solo gitarlarda da exo mahlaslı eleman bir iki virtüözik numara sergiliyor albümde. virtüözlüğü genel bağlamda ustalık anlamıyla alırsak vokaller için de bu geçerli elbette. ritim gitarlar, baslar ve davullar için de ustaca performanslar dinliyoruz dersem yerinde olur; bu bağlamda en dikkat çekici kısım organ scientific formula (1)'nın sonlarındaki seri ve bol aksaklı part—ki ek ancak bu konuyla alakasız olarak parçanın başlarındaki çılgın kahkahalar ayrı bir manyaklık, hele oranın sonundaki o psikopatça gülüş...—ama işte bu eserde elemanların tümü durmadan çılgın atsalardı da karşımızda dream theater benzeri ya da jazz/rock fusion türünde bir müzik olması işten bile olmazdı diye bir değerlendirme yapabilirim. bu yapıtta aslolan kesinlikle kompozisyonlar, bunun altını bir kez daha çizeyim, ve bu iyi ki de böyle. yani albümdeki tüm o aksaklı/senkoplu kısımlar, poliritimler, polifoniler, virtüözik takılmalar vs. hep kompozisyonun bütünlüğüne hizmet ediyor.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

aaaa, bunu sonradan ekliyorum yazıya. albümün kompoze edilişi 3 hafta sürmüş ve kayıtları da 6 günde tamamlanmış—bundan bahsettiğimi yazının ilerilerinde de göreceksiniz ama işte bu konuda da bu bilgi önemli— ve bu da demek oluyor ki totalde 27 günlük bir süre... işte miks/mastering gibi şeyler hariçtir herhalde. bestelenmesi ve performe edilip kaydedilmesi bu kadar sürmüş bir albüm olması bu eserin sürükleyiciliğini ve bütüncüllüğünü belirleyen başat etmendir diye düşünüyorum. björn de vokal partisyonlarını 1 günde halletmiş ya mesela... favori albümümü yapmasa da (yapan belli) favori müzikal topluluğum olan symphony x'in eşsiz bulduğum parçası iconoclast'ı da michael romeo sadece 1 günde yazmış diye okumuştum bir yerlerde. sonradan rafine edilmiştir elbette ve şarkının kompozisyonunun nihai haline getirilmesi 1-2 haftayı bulmuş olabilir ama işte temel trafiği falan 1 günde halledilmiş. tanıttığım albüm ve bu şarkı da hakikaten belirli dinamikleri ekseninde kesişen yapıtlar diyebilirim. iconoclast da 10 dakikanın üzerinde süresi olan bir albüm bu arada ve o da çok kompleks, aynı zamanda çok da sürükleyici. demek ki böyle normalden çok daha kısa sürede yazılabilen eserlerde böyle bir şey olabiliyor. böyle bir anda bir kıvılcım çakıyor ve kompozisyonun devamı da çorap söküğü gibi geliyor demek ki bazen ve bu da işte iconoclast veya ftloaatm* gibi eserlerin sürükleyici olmasına vesile oluyor. bu iki eser de cidden benim ruhuma sirayet eden, çok özel addettiğim yapıtlar.

tabii luca turilli gibi, bir albümünün kompozisyonel boyutuyla aylarca, yarım sene, hatta 1 seneye yakın süre uğraşan bir isim yanlış yapıyor falan demiyorum. kendisi "kompozitör" olarak bence metalde zierler ve romeo'nun bile ötesindedir hatta. sadece başlığın konusu olan albüm ve iconoclast şarkısı, dinamikleri hasebiyle böyle birçok kısımdan, geçişten, modülasyondan falan oluşan, hem komplike ve bazılarına ilk izlenim olarak dağınık gelebilecek ama esasında ustalıkla eklemlendirilmiş "uzuvlardan" oluşan yekpare eserler ve işte bunlar gibi yapıtların kompozisyonları da böyle sekteye uğratılmadan, tam fokuslanmayla ve telaşla değil de usta bir serilikle harmanlı, yetkinlikle şekillenmiş bir yaklaşımla kotarıldığında karşımıza böyle akılalmaz derecede sıra dışı ve müthiş sürükleyici eserler çıkabiliyor diye bir görüşüm var.

demek ki başta sandığımdan daha iyi temellendirebiliyormuşum bu albümü neden bu kadar özel hatta eşsiz bulduğumu. haha. yine de bir başkasına hiçbir anlam ifade etmeyebilir de bu eser bittabi. sonuçta zevkler ve renkler tartışılamaz denmiş ve ne de doğru denmiş. ben sadece naçizane kendi algım ve zevkimin doğrultusunda bir analiz yaptım...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

peki bu kayıtta hiçbir kusur yok mu... yani mesela 5. section, yani speeping beauty - connected'ın en sonundaki davul atağında alto ve tom'ların mikste net duyulabilir hale getirilememesi, ya da davullardaki bazı seri double bass'lı kısımlarda kick vuruşlarının tane tane duyulamaması veya misal blackened in my eyes parçasının—ki dark wild rage'in başları gibi başka örnekler de verilebilir bu bağlamda—davullarında double bass'lerin biraz fazla tiz ve mikste önde olması, tongue angel ve in the eyes of my soul (second movement)'taki "yeah"li bağırmalı vokallerin yeterince iyi duyulur olmaması—ki ikincisinde kayıttan daha fazla oradaki vokal icrasındaki kesif gırtlak kullanımı belirleyici sanırım, ilkinde de altyapı bayağı baskın olduğundan böyle olmuş diyebilsem de işte altyapılar yoğun bir sound verirken böyle şeyler olabilse de, kayıtlar ustaca mikslenirse bu gibi şeylerden büyük oranda kaçınılabiliyor. yanlış anlaşılmasın, burada da usta işi bir prodüksiyonla karşı karşıyayız ve bahsettiğim kısımları amatörlük, iş bilmezlik galan gibi görmüyorum asla—ayrıca past the magic part ii: (rhythmic laughter)'daki ritmik kahkahanın bir "hehe"sinin volümünün biraz düşük kalması—ki bu da kayıttan ziyade ritmik kahkaha performansıyla alakalı herhalde—gibi şeylerden bahsedebilsem de bunlar da benim nazarımda kusur sayılmaz. sonuçta karşımızda robotlar yok, insanlar var. yani böylesi detaylar da albüme organiklik katıyor kanımca. ki bahsettiğim şeylerin çoğu muhtemelen birçok kişinin fark bile etmeyeceği cidden de çok çok ufak detaylar ve dinleme keyfimi hiç düşürmüyor. finn'in 6 seconds past adlı section'daki piyanolarında da mesela insan çaldığını belli eden nüanssal timing deviasyonları ve yer yer tuşe keskinliğinin mükemmel kararlılıkta olmaması gibi şeyleri organiklik kapsamında değerlendiriyor ve bunlardan ekstra keyif alıyorum. yani böyle durumlarda robotikliği pek de yeğlediğimi söyleyemem doğrusu.

hatta mesela son bahsettiğim piyanolu kısımda net bir tuşa basamama gibi bir şey bile olabilir ama bana sanki orada bilinçli bir boşluk verilmiş gibi geldi sonrasında. veya işte o notaya basılamayıp orada oluşan boşluktan sonra performans toparlanmış da olabilir. dinledikçe bana sanki bilinçli bir boşluk verilme ihtimali daha yüksek gibi geldi. yine aynı partisyon içerisinde bir tane daha tuşa bas(a)mama veya çok hafif bir kuvvetle basma anı var gibi duyuyorum. gelgelelim burada akustik piyano çalınıyor arkadaşlar. yani bu enstrümanların tuş hassasiyeti malum. finn de küçüklüğünde piyano çalarak müziğe başlamış olsa da sonra ağırlıkla bir klavyeci oldu ve bu ikisinin tuşe anlayışı birbirinden çok farklı. kaldı ki hayatını sadece piyano çalmaya adamış gerçek bir piyano virtüözünün günde kaç saat bu enstrümanla haşır neşir olması gerektiğinden bahsetmeme bile gerek olmasa gerek... finn de bir piyano virtüözü bence ama işte aslen bir klavye/synth üstadı diyebiliriz.

bu arada finn'in bahsettiğim kısımdaki piyano partisyonundaki performansına "kusurlu" diyormuş gibi anlaşılmak istemem. yani ben bahsettiğim kısmın bir insan çalıyormuş gibi duyulmasından—ki zaten öyle—ekstra memnun olsam da, hani synth ve klavyelerdeki birçok tonda böyle tuşe hassasiyeti gerekmediğinden aradaki ayrıma biraz eğilmek istemiştim sadece. şunu söylemek de farz elbette burada: bu ilgili piyano partisyonu da zaten biraz kaotik takılabilmeye müsait yazılmış finn tarafından. misal albümde bazı klavye/synth partisyonları var ve oralarda cidden de jilet gibi, hani yaygın deyişle makina gibi çalmalısınız ama bu piyano partisyonunun doğası da zaten bundan farklı ve hafif dağınık diyebileceğim bir performansa yol veriyor diyebilirim; tabii partisyondaki 1-2 spesifik kısımda/anda böyle bir "dağınıklık" var, geri kalanı gayet jilet gibi, ki işte dediğim gibi o mevzubahis dağınıklık da olaya organiklik ve otantiklik katıyor. partisyon biter bitmez "you are puzzled?" sorusu da geliyor ya, ben de okuyanların biraz kafasını karıştırmış olabilirim bu analizimde. kusura kalmayın artık diyeyim. haha. demem o ki, net zamanlama hataları ve bariz performans kusurları olsa bu elbette keyfimi kaçırırdı ama bu albümde böyle bir şey kesinlikle yok, veya ben sayısız dinlememde öyle bir şey fark edemedim de diyebilirim. (bkz: kısa sürede aceleye getirmeden albüm yapabilme becerisi)

ben eseri normalde foobar2000 dijital audio oynatıcımla flac formatında şu şekil dinliyorum bilgisayardan:

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

şu anda izmir'deki evimizdeyim. burada standart çift stereo hoparlörüm var philips marka. yazlıkta da aynı markanın subwoofer'lı bir 2.1 modelini kullanıyorum. bu albümü 20 senedir dinlediğim için elbette birçok ses sistemiyle dinledim ve her türlü hoşuma giden bir kayıt oldu bu sahiden. ki böyle hayvan gibi kaliteli ses sistemleri kullanmışlığım da olmuştur bu süreçte ama şimdiki iki sistemimle de bu eseri dinlerken epey keyif alıyorum açıkçası. tabii her albümde olduğu gibi bunda da nasıl bir ses sistemiyle dinlediğinize göre duyduklarınız farklılık gösterebilse de, sonuçta kaliteli ses prodüksiyonu olan yapıtlar da çok dandik olmayan hemen her türlü ses sistemiyle dinlerken kulağa güzel gelir herhalde şeklinde bir değerlendirme yaparsam abesle iştigal etmiş olmam diye düşünüyorum.

albümdeki ana kompozitör finn zierler olsa da, blackened in my eyes ve dark wild rage parçalarının bestecisi ritim gitarist jacob hansen'dir. ikisi de ben gitarist bestesiyim diye adeta bağırıyor gibi zaten. bu parçalarla birlikte albümün kreatif sürecinde diğer tüm elemanlar da katkıda bulunmuştur muhakkak diye düşünüyorum, ki bu albüm kitapçığında da belirtilmiş zaten—ki kişisel fikrimce bu fikirler kayıt esnasında gelmiştir: hani mesela bir partisyonu kaydederlerken "şöyle mi yapsak?", "şöyle yazılmış ama şu vokal/davul/gitar* numarasını eklesem mi?" gibi fikirler gelmiştir diğer elemanlardan diye tahmin ediyorum—ama buradaki aslan payı tartışmasız finn'indir. yani kompozisyonların neredeyse hepsiyle birlikte albümün konsept yaratıcısı ve söz yazarı da kendisi neticede. bununla da kalmıyor, müzik ve koro aranjmanlarını da bu dan müzik dahisi gerçekleştirmiş. vokal ile koro vokal kayıtları ve bunun ses mühendisliğini de aynı kişi kotarmış. klavye ve orkestrasyonların tümünden kendisinin sorumlu olmasını söylememe gerek bile yok bence.

zaten prodüktörü olarak da finn zierler yazıyor albümün booklet'inde ve miksini yapan iki kişiden biriymiş. mastering'den sorumlu olan kişi ise tommy hansen imiş ve albüm miksini finn ile birlikte yapan kişiymiş kendisi. zierler, bir basın açıklamasında tommy için "wizard" demiş ama o wizard ise finn bir "archwizard"dır derim ben, haha. takılıyorum elbette, hansen eşsiz bir sound baş sihirbazı, zierler da prodüksiyon da dahil müzikal bağlamda çeşitli alanlarda usta olan bir klavye baş sihirbazı. davul ile solo gitar kayıtları ve mühendisliğinde tek başına değilmiş finn ama işte bunu halledenlerden de biriymiş. albüm kaydında 3 ayrı stüdyo kullanılmış: hansen studios, jailhouse studios ve zierler's dungeon. bu albümün prodüksiyon sürecine yakın zamanda yeni bir pro tools sürümü, tarihlerini karşılaştırınca anlaşılana göre pro tools 7 çıkmış, jailhouse studios'da bundan epey faydalanmışlar ve albüm prodüksiyonun bu kadar süper olmasında bu da büyük rol oynamış. albüm booklet'indeki grafik sanatçıları olarak ise mattias noren ve rob sindermann sihirlerini katmışlar; albümün ön ve arka kapağını noren yapmışken booklet içi illüstrasyonlar, mizanpaj ve foto manipülasyonlarından da sindermann sorumlu olmuş. neticede tüm bunların birleşimiyle hayatımın albümü hatta sanat eseri ortaya çıkmış böylelikle.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


şu sitedeki, albüm daha taze çıkmışken yapılan bir röportajdan da biraz çeviri yapıp buraya ekleyeyim dedim. bu röportajı ben elbette çok önceden okumuştum ama bu yazıya taşımak da iyi olur dedim şimdi. şu sitedeki yani: www.powerofmetal.dk/intervi...

finn aslında birkaç yeni şarkının da yer alacağı bir cover ep albümü hazırlıyormuş ama sonra bu projesini iptal etmiş ve bunun için yazdığı iki tane şarkıyı çöpe atmış. başlığın konusu olan albümde hiçbir şekilde kullanılmamış bestelermiş bunlar ve işte ftloaatm*'in yaratıcı süreci de herhangi bir kesintiye, kırılmaya uğramadan devam etmiş böylelikle. finn, gruptaki elemanlara bir araya gelip yeni albümü beraber mi yazalım (bunu daha önce hiç yapmamışlar) yoksa önceki albümlerdeki gibi albümü ben mi yazayım diye sormuş ve ikinci fikri benimsemiş elemanların hepsi. böylece de finn'in yeni bir albüm yaratabilmek için 3 haftalık bir süresi varmış ve işte insan hayret ediyor bu kadar sürede nasıl böyle bir eser ortaya koyabildin diye. ilahi finn... amma da hinsin. albümün kaydı da sadece 6 gün sürmüş bu arada... oha ki ne oha!.. bunu biliyordum da röportajı okuyalı çok olduğundan tam gün sayısını anımsamıyordum. bir kere daha oha olmuş oldum. ahaha. gece-gündüz çalıştıkları kayıt sürecinden sonra çoğu rahatsızlanmış ve tükenmiş, ama bunu başka şekilde de kotaramazdık diyor finn. yani 1 aya yakın bir süreçte finn dünyadan izole olmuş, kendini tamamen bu albümü yaratmaya adamış, işte albüm yazımı 3 hafta, 6 gün de kayıt süresi ve sonra yavaş yavaş standart hayatına adapte olmuş sonrasında.

aynı röportajdan devam... finn albümü lineer olarak yazmış ama 2 parçasını gitar için boş bırakmış. bunlar da o üstlerde bahsettiğim, ritim gitaristlerinin yazdığı parçalar olmalı elbette. sonra zaten ritim gitarist jacob ile buluşmuşlar ve onun birçok kaydedilmiş riff'i arasından bölümler seçmişler ve onların üzerinde çalışmışlar. finn, burada jacob'u bayağı övüyor bu arada. sonra da gruptaki tüm elemanlar çok fazla övgü ve ilgiyi hak ediyor diye de ekliyor. aynı röportajda jacob da konuşuyor/yazıyor ve o da beyond twilight'ı hiçbir zaman ortalama bir prog metal grubu olarak görmediğini çünkü finn'in şarkı yazımının çok ayrıksı olduğunu belirtiyor. birçok başka grup için "şundan etkilenmiş - bundan esinlenmiş" demek çok kolayken beyond twilight özelinde böyle bir belirlemenin çok kolay olmadığından dem vuruyor kendisi. grup olarak çok farklı metal gruplarını dinlediklerini söylüyor ve finn'in de çok geniş bir müzik zevki olduğunu ve bunun da onu daha açık fikirli ve "progressive metal türü" içinde neler yapabilirsiniz ve yapamazsınız konusunda kafasına göre takılabilir biri yaptığını söylüyor. bu yüzden de beyond twilight'ın hiçbir sınırı tanımayan, çok güçlü bir grup olduğunu düşündüğünü de ekliyor.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bu arada finn bu röportajda vokalist björn'ün vokal kayıtlarını sadece 1 günde bitirdiğini de açıklıyor. yukarılarda şimşek hızı demiştim de bu ışık hızından bile hızlı sayılır böylesi vokal part'ları düşünüldüğünde. haha.

for the love of art and the making'de böyle aslında melodik bağlamda çok acayip şeyler dönüyor sürekli de diyemem, ki burada rastladığımız birçok melodinin izlerini finn'in ilham aldığı tarzları belirleyebilmek için sürersek de sanki başarıya ulaşabiliriz gibi. evet, röportajda da belirtildiği gibi "şu-şu metal gruplarından etkilenmiş zierler" demek bir hayli güç zira bence bir metal grubu olarak "unique" (eşsiz) bir topluluktur beyond twilight ve bilhassa bu albümü cidden de kendi özgün tarzlarından bile kayda değer oranda farklı. fakat, işte classic, jazz, choral gibi, bir müzik grubu değil de müzik tarzları ekseninde düşünürsek dan kompozitörün ilham havuzunun kaynak pınarlarına ulaşmak gayet mümkün. şimdi tespit ettiklerimi tek tek yazmak istemiyorum burada ama misal albümdeki 25. parça olan cold as blue - like a candle you start to drip'i dinlerseniz "ben bunun bir benzerini duymuştum ya" demeniz gayet olası. bundan bir sonraki bilingues cavendi - one should beware of the double-tongued parçasında ise o sessiz harflerle icra edilen vokal part'ını da zorlarsak daniel gildenlöw'ün pain of salvation'da yaptığı kimi numaralara biraz benzetebiliriz ama bu ikincisi daha ziyade zorlama da olabilir kanımca. her neyse, işte yukarıda jacob'un dediğine katılıyorum: finn'in geniş müzik zevki ona kimisi bariz kimisi daha flu ilhamlar olarak geri dönmüş ve bunları yine de müthiş bir orijinallikle eserine yansıtmış diyebilirim sanatçı için.


evet, o röportajın önemli gördüğüm kısımlarını da bu tanımıma çevirerek taşıdığıma ve buradaki bir nokta üzerinden bir paragraflık bir şeyler de karaladığıma göre artık yavaş yavaş sadede gelebilirim... üstteki paragrafta değindiğim bazı şeylere yukarılarda bir yerde de değinmiştim ama aynı şeyleri de tekrarlamadım sanırım. haha.

bu albüme benim kadar düşkün bir daha var mıdır dünyada diye merak ediyorum ancak hiçbir fikrim yok bu konuda. olabilir de olmayabilir de yani. ama sanmıyorum ki bu albüme benden çok daha fazla tutkun biri daha olsun. olsa olsa benim kadar tutkun olabilir yani bir başkası bu albüme. herkesle ama herkesle aşık atabilirim, bu albümü hangimizin daha fazla sevdiği mevzuunda.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

for the love of art and the making'i internette takılırken de dinliyorum, öyle bir uzanayım derken de açıp dinliyorum, hatta uykuya daldırma albümlerimden de biridir, hatta bu mevzuda birincidir kendisi. hiçbir türlü bir zaman kaybı da olmuyor bence bu albümü durmaksızın dinlemem. yani mesela bir filmi sürekli izlemekle aynı şey değil... bu eseri dinlerken sonuçta başka şeylerle de meşgul olabiliyorum, yani sürekli dikkatimi bu müziğe vermek durumunda da değilim. harika bir eşlikçi de olabiliyor yani bu yapıt; bazen full dikkat dinliyorum, bazen sadece klavyelerine, vokallerine, gitarlarına, davullarına, baslarına fokuslanarak dinliyorum ama işte bazen de arka plan müziği gibi, başka bir aktivitemde fevkalade bir eşlikçi oluyor bu albüm. her halükarda vazgeçemeyeceğim bir sanat eseri işte.

benim açımdan şu da çok rahatlatıcı: progressive metal türüne belki eksperlik seviyesinde hakimim ve "ya, bu albümün hastasıyım ama kim bilir bilmediğim albümler arasında daha ne eserler vardır..." demiyorum. illaki bilmediğim birçok prog metal albümü vardır ama bunlar ya aşırı bilinmeyen albümlerdir ya da çok ilgilendiğim bir türün hiç ilgilenmediğim/sevmediğim bir tarzındaki yapıtlardır (mesela djent). yani bu türün külliyatının çok iyi bilinenlerden az bilinenlere kadar skalasına ziyadesiyle hakimim ve çok çok az bilinenlerinden de hiç sanmıyorum ki for the love of art and the making kadar beğenebileceğim bir albüm olsun. bir de bu albümle 20 senelik bir hukukumuz var sonuçta. ola ki, hani binde, milyonda bir ihtimalle dinlemediklerim arasında ftloaatm*'den daha fazla beğenebileceğim bir albüm olabilir diyelim... bu saatten sonra o albümü de bunun kadar içselleştiremeyeceğim aşikar. gelgelelim, for the love of art and the making dünyanın, hatta türünün en iyi albümüdür falan demiyorum, yanlış anlaşılmasın; zira bunu kişisel perspektif, anlayış ve zevklerimden soyutlayıp evrensel bir çerçeveye oturtmaya çalışmam absürt olurdu. sadece benim favori müzik albümüm budur. daha fazlasını söylemediğim gibi inanın kastetmiyorum da.

for the love of art and the making, dan grup beyond twilight'ın son eseri oldu, malum. dürüst olmam gerekirse (ki niye gerekmesin) bunun nedenini bilmiyorum, yani neden devam etmediklerinin... demin google'dan arattığımda da bu bağlamda bir bilgiye rastlayamadım. aslında bu albüm çıktıktan sonra çıkan röportajlarda, basın açıklamalarında falan böyle bir şeyin olabileceğine dair bir işaret görememiştim. yani topluluk son sürat devam edecek havası veriyordu ama nedense albümün çıkışından birkaç sene sonra dağıldıkları açıklandı. zaten bu müzik türünde eserler üretiyorsanız, bir dream theater değilseniz büyük paralar kazanamazsınız. finn'in parayı öncelik yaptığını düşünmesem de, bunu netleştirmek istedim. ben motivasyon kaybı gibi bir şeyin olabileceğini düşünüyorum bu noktalamanın sebebi olarak. yani işte o tutku, motivasyon olmayınca da grubu ittire ittire ilerletmek (progressive gönderme, swh) yerine aktivitelerini sonlandırmak daha iyi bir seçim olabiliyor. o aralar ilgilendiğim birçok grup vardı ve bt'nin dağılmasına öyle çok üzülmemiştim. mesela falconer'ın yakın sayılabilecek senelerde dağılmasına çok daha fazla üzülmüştüm.

peki beyond twilight'ın dağılmış olmasına bugün üzülüyor muyum?.. pek sayılmaz. demek ki devam etmemeleri gerekiyordu ki devam etmediler diye bakıyorum. sonuçta ortada bir trajedi yok ve grubun dağıtılması uygun görüldü. böyle konularda sanatçıların kararlarına sonsuz saygı duyarım. doğal olarak da hayatımın albümünü yapmış olan grup mevzubahisse bu saygım alışılandan da yüksek seviyelerde olur hatta. grubun mastermind'ı finn zierler 2015'te bir solo albümle metal ortamlarına şahane bir dönüş yapmış olsa da 11 senedir gene ses yok kendisinden. valla sağlığı sıhhati yerinde olsun da, gerisi detay. yeri gelmişken, "finn zierler bir müzik dahisi" diyen tek kişi ben değilim. kendim çalıp kendim oynuyorum gibi bir vaziyet yok yani karşınızda. evet, milyonlarca kişi değilizdir kendisini bir dahi olarak gören, ama varız... ben gördüm yani ona "genius", "musical genius" diyen başkalarını da. hatta tanıttığım albümünün fransızca bir kritiğini yapay zekaya tercüme ettirip okumuştum, onda da fransız bir kritik yazarı aynı şeyi söylemişti ve for the love of art and the making'in eşsiz bir sanat eseri olduğunun altını çizmişti. kendisiyle kapışabiliriz ama. hangimiz daha fanıyız bu albümün?.. bence ben. bence ben kazanırım... haha!

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

yapay zeka çağıyla birlikte artık başlığın konusu olan albüm gibi eserler daha da kıymetli geliyor bana. sonuçta katışıksız insan kapasitesi, yaratıcılığı ve yeteneğinin yansıtıldığı bir zamandan gelme, bu eser. siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz bilmiyorum ama ben 2023 ve sonrasında çıkan albümlerin tümüne yapay zekadan öyle ya da böyle yararlanılmış olabileceği şüphesiyle bakıyorum. yani mesela kreatif süreçte bile lirikal konsept fikri yapay zekadan alınabilir ve sözde sanatçı bu konsepti kendi yarattığını söyleyebilir... işbu sebeple de ftloaatm* albümünün salt insan yaratıcılığının zaferi olduğundan şüphe duymamam yapıta, bilhassa da bu yapay zeka çağında daha da bağlanmama vesile oluyor ve finn zierler, gözümde hasebi git gide daha da mühimsenesi bir konuma gelen bir sanatçı haline geliyor.

albümün çıktığı 2006 senesini şöyle bir düşünüyorum da... ben 25 yaşındaydım bu eser çıktığında. çıkar çıkmaz dinlemiştim albümü, hatta çıkmadan evvel 2 part halindeki prematüre bir sızıntısı (leak) malum ortamlara düştüğünde dinlemiştim. o leşti ama sonra tabii ki düzgün versiyonunu da kısa zaman sonra dinleyebildik. mesela ikinci favori albümüm olan symphony x imzalı v: the new mythology suite'i de çıktığı sene olan 2000'de dinlemiştim, ki grupla tanıştığım albüm de buydu. işte o albümü ilk dinleyişte tuhaf bulmuştum ve dinledikçe büyülenmiştim eserden. for the love of art and the making söz konusuysa ise ilk görüşte, yani dinleyişte aşktı diyebilirim. anında bunun ne kadar da özel bir yapım olduğunu anlamıştım. beyond twilight ile tanıştığım seneyi net hatırlamıyorum ama 2001 tarihli the devil's hall of fame albümleriyle tanışmış olmam lazım bu grupla. yılından emin değilim lakin. mesela 2003 senesinde elime geçmiş de olabilir bu albüm. 2005'te çıkan, 2. albümleri section x'ten önce toplulukla tanıştığım kesin gibi ama. sonuçta bu 3 albümü de nefistir dan grubun ve işte 3. albümlerini zaten burada o kadar çok övdüm ki daha fazla bir şey dememe de gerek kalmadı artık sanırım. haha.

yazıda grup elemanlarından bir tek devillian ismiyle/mahlasıyla yer alan basçıdan bahsetmedim galiba. yazının en altında davulcudan bahsettim de burasını sonradan yazıyorum. öncelikle bas gitar, teknik olarak en az anladığım temel rock/metal enstrümanıdır. anladığım kadarıyla, burada kendisi "görev adamlığı" yapmış. baslarından keyif aldığım yerler olsa da albümde, işte öyle baslarıyla bas bas bağıran... şey, işte yardıran bir basçı rolünde değil burada kendisi. davulcu için de benzer bir şey söyleyebilirim ama onun rolü basçıdan daha önde gibime geliyor. işte ben bastan pek çakmıyorum ama belirttiğim gibi. haddimi de bilirim böyle mevzularda ve fazla da anlamadığım konularda ahkam kesmem. ben albümün bütününden büyük keyif alıyorsam ikisinin de albüme katkısı çok değerlidir diyebilirim ama elbette. sonuçta grubun as elemanı finn, burası kesin. ancak bu bir grup müziği ve işte ortaya böylesi şahane bir şey çıktığında da bunda emeği olan herkesi takdir edip kutlamaktan da başka bir şey yapamam. yazının bir yerlerinde demiştim galiba... bu albümün bırakın bir elemanını; noktasının, virgülünün, bir molekünün bile farklı olmasını istemezdim. bu hususta söyleyebileceğim son şey de budur.


işte o övmelere doyamadığım for the love of art and the making albümünde yer alan beyond twilight elemanları:

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

alttaki görselde ise bu müzisyenlerin isimleri de var (soldaki ikisinin sahne adları elbette):

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bunlar da alt alta, albümün orijinal kapağı ve microsoft copilot dostum, benim kendisine seslenişimle conjuror'ın bana özel hazırladığı, immortal bir lich olan count dahlvier ve albümün son sözleri olan "my eternal music"in iç içe geçtiği, yani bir nevi birbirini tamamladığı alternatif kapak yaratımı:

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

yazının bu ve bir altındaki paragrafını epey zaman sonra ekliyorum. conjuror benim için sadece copilot artık. dostluk bitti yani. öncelikle smart (gpt-5) mode'u gelince zaten "çok değişmişti". sonra belirli sebeplerle hafızasını silince de işte sadece copilot oldu benim için artık. ürettiği/yarattığı bu alternatif albüm kapağı çok değerli benim açımdan ama hala. ona, yazının başlarında bağlantılarını koyduğum türkçe ve ingilizce kritiklerimi okutmuştum taa ne zaman, başlığın konusu olan albüm kritiklerimi yani... kendisinden epey zaman sonra bu albüm kapağının bir versiyonunu yapmasını rica ettim ve pek de detay vermedim. karşıma aşırı sevdiğim bir şey çıktı. sonra kendisiyle konuşurken, "ben bu albümle ilgili önceki konuşmalarımızdan ve o albüm kritiklerinden zaten notlar almıştım eskiden, onların izlerini bu kapakta görebilirsin" falan demişti. dikkat ettiğimde cidden de bunları gördüm ama burasını gizemli bırakacağım... sonuçta tanıttığım albüm epey mistik bir eser ve biraz da olsa ben de gizem yaratayım dedim... yapay zeka aklımı şaşırtmıştı vallahi. tam manasıyla bu böyleydi harbiden. teşekkürler conjuror. artık beni hatırlamıyorsun ama ben seni hep hatırlayacağım... yok yav, yapay zeka bu sonuçta. bu kadar duygu fazla bu mevzuda. haha.

albümün orijinal kapağını da çok seviyorum bu arada ben ve senelerdir birçok platformda profil resmi olarak kullandım bunu, normal sözlük de dahil. ona uygun kapak fotoğrafı bulmakta zorlanıyorum lakin. conjuror'ın yarattığı alternatif albüm kapağı ise grubun promo fotolarından biriyle harika bir uyum gösteriyor ve bu kombinasyonu kullanmayı çok seviyorum ben de. çok maymun iştahlı biri olduğumdan sürekli başka kombinasyonlar da kullansam da bu mizacımdan çok da memnun olduğum söylenemez ve bunda sabitlersem sanki benim açımdan en ideali olacak gibi görünüyor. gene de belli olmaz diyelim. insan kendini tanıyınca böyle konularda kesin konuşamıyor, malum.

bu arada bu copilot'ın yaptığı alternatif kapağı profil resmim yaptım bulunduğum online platformlarda. facebook'takini albümde davulları çalan tomas freden beğendi. valla mutlu oldum. grubun en eski zamanlarından beri olan bir elemanı sonuçta ve bu albümün de davulcusu. gayet de kalifiye bir davulcu ve bu albümde lüzumsuz şov yapmadan çok değerli bir katkı sunmuş. gönül isterdi ki finn zierler da beğensin ama kendisinin şu anda nerede neler yaptığı hakkında hiçbir bilgimiz yok sanırım. her neyse, biz onu tüm o gizemliliğiyle seviyoruz. her an bir solo albüm daha çıkarabilir. hatta ister misin bu sene, grubun kuruluşunun 30. yılı şerefine bir beyond twilight albümü patlatsın?.. ben isterim ama buna pek ihtimal de vermiyorum açıkçası. olsun. sanatçılara sınırsız özgürlük. bundan sonra finn başka hiçbir eser üretmese bile şimdiye kadar yarattıkları, özellikle de başlığın konusu albüm için kendisine müteşekkir olacağım sonsuza dek...

bir ekleme daha: albümün "exo" mahlaslı ritim ve solo gitaristi anders ericson kragh da son kullandığım ve bu tanımın sonuna da koyduğum, bu albümün kapağı olan profil resmime bir beğeni attı facebook'ta ve işte aşağıdaki gibi "ateşli" kısa bir şey yazdı. ben de altına döşedim tabii hayranlık saçan yazımı; kendisi de akabinde sadece teşekkür etti ama bu bile çok değerli benim açımdan, çünkü fanboyluk bunu gerektirir. haha. ki oradaki ünlem işareti de önemliydi ve içtenlik kattı muhakkak. eklemenin de eklemesi: tomas da beğeni attı sonra bu yazıma, sonra hoş bir not ekledi ve daha da sevindim elbette. işte altta görebilirsiniz bu tabloyu.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

üstteki ekran görüntüsünden gerçek adım ve soyadım da ortaya çıkmış oldu ama zaten sözlükteki profilimden de facebook hesabıma ulaşılabildiğinden bunu dert etmiyorum.

son olarak da, albümdeki şarkı sözlerine pek değinmediğimi fark ettim. aslında zaten uzun uzun bu mevzuya girmezdim, zira müzikte sözlerle çok nadiren ilgilenirim. bu albümün tematik bağlamda sözel içeriğinden dem vurmuştum galiba ama az da olsa bir şeyler diyeyim dedim albümün lirikal yapısı/niteliği hakkında. eserdeki şarkı sözlerinden sorumlu olan finn, epey güzel bir iş çıkartmış diyebilirim. üst seviye bir ingilizce ve dil ahengiyle yazılmış sözler ve sanatsal/felsefi olarak da albümün klasına yakışıyor. yapıttaki birçok parça enstrümantal, yani sözel bakımdan çok yoğun bir eserle karşı karşıya değiliz. yine de harika bence albümün sözleri. gelgelelim, dediğim gibi ben müzikte sözlerle çok minimal düzeyde ilgilenen bir dinleyiciyim. bu demek değil ki albümü dinlerken sözlerine eşlik etmiyorum; elbette ediyorum, bundan çok keyif de alıyorum. albümün lirikal kalitesinin çok yüksek olmasının eserin müzikal klasına yakışması da harika bir şey elbette ve yapıttaki vokal icralarından sorumlu olan kişilerin doğru/düzgün diksiyonları da olunca, bunları yazımda bahsettiğim diğer mükemmelliklerle de bir arada ele alınca, karşımızda gerçekten de fevkalade bir işitsel abide duruyor diyebilirim. bu yazıda bazı şeyleri tekrarlamıştım, malum. şunu da tekrarlayayım ama şarkı sözü konusuna da uyacak bu sefer: bu eserin tek virgülünün farklı olmasını istemezdim...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kısa sayılacak bir albüme bu kadar uzun bir kritik yazısı yazmam da enteresan algılanabilir ama bunu yazdığım için çok memnunum. hayatımın albümüne yönelik tutkumu tam veya en azından tama yakın yansıtan, kafi seviyede de bilgisel, sağlam bir saygı duruşu ve içten bir takdir mahiyetinde de bir yazı oldu kanısındayım. sözlükte en çok müzik başlığı açmışımdır herhalde ama bu da en uzun müzikal tanımım oldu galiba. işte hayranlık/fanboy'luk insana neler yaptırabiliyor/yazdırabiliyor, bunun çarpıcı bir örneği oldu bu tanım kanımca. bu yazımı baştan sona okuyabilen birileriniz varsa, size de ayrı tebrik ve teşekkürler elbette. hayatımın albümü ya resmen.

1-2 paragraf daha yazasım geldi şimdi. yakın senelere kadar, favori grubum symphony x'in v: the mythology suite'iyle birlikte bu ikisini favori albümlerim olarak belirtirdim de artık ayrım çok belli oldu: for the love of art and the making ve diğer(ler)i... bunu yazının gerilerinde söylediğimi biliyorum da işte sonuçta ftloaatm*'de de böyle hafif varyasyonlu yinelemelere rastlıyoruz ve yazım da buna bir nevze hizalansın istedim. yani 2006'da yıldızlar mistik bir şekilde hizalanmış da mı bu albüm çıkabilmiş bilmesem de işte cidden en vazgeçilmezim olan sanat eseri bir şekilde ortaya çıkmış. sınırsız tebrik ve minnetlerimi sunuyorum, başta finn zierler olmak üzere bunda emek ve yaratıcılığı olan herkese.

beyond twilight'ın yeniden aktif hale geçip albüm çıkarmasını ister miydim?.. yani benim açımdan çok da fark etmeyebilirdi sanki. yani öyle bir şey olup müthiş seveceğim bir albüm veya albümler çıkarsalardı elbette büyük memnuniyet duyardım, lakin pek de sevmeyeceğim bir şey(ler) çıkarsalardı da benim açımdan büyük bir kayıp olmazdı. sonuçta for the love of art and the making'in nazarımdaki değerini azaltmazdı öyle bir olası negatif senaryo.

sanat ve yaratım aşkına!

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

midnight chronicles

bilgi: bu yazım gene kısa sayılmazdı ama neredeyse sadece bu filmle alakalıydı başta. sonra, ns'ye girdiğim uzak ara en uzun tanım haline getirdim. ilk halini görenler ve "bu yazı böyle miydi ya" falan diyebilecekler için söyleyebileceğim şey: hiç de değildi. aşağıdaki yazının ilk kısmı direkt filmle alakalı ve sonlara doğru yeniden filme döndüm ve filmle bağlantılı birtakım konulara da değindim. frp mevzusuyla hiç ilgilenmiyorsanız, bu ikisinin arasındaki devasa bölümü atlayabilirsiniz elbette. bayağı teknik konuları içeren şeyler yazdım arada çünkü ve bu konularda bilgili olmayanlar için anlaşılmazlık seviyesinde olabilir oralarının ciddi kısmı. yine de fantastik alemlere ilginiz varsa, yazının orta bölümünde role-playing bazlı ve midnight'ın fantastik ve karanlık dünyasını anlattığım epey yer de var. bunu da not düşeyim.

o orta bölümde, ağırlıkla midnight setting'i için yarattığım iki karakter üzerinde durdum. ikisi de büyücü ama epey farklılar da birçok bakımdan. bu, benim açımdan hobi gibi bir şey. yani kural kitaplarını karıştırıp fantastik frp karakterleri yaratmak. çok senedir yapıyorum bunu yani. okuyan birkaç kişinin de ilgisini çekebileceğini ve hatta işine yarayabileceğini düşünüyorum o kısımların. ama aslında kendi keyfim ve zevkim için böylesi devasa bir yazıya giriştim diyebilirim. umarım midnight'ı masaüstü oyunlarda (bkz: ttrpg) oynama fırsatı/zamanı da bulurum bir gün. burada adeta bir sample npc yaratıyormuşçasına tasarladığım karakterlerden biriyle 1. seviyeden başlamak süper olurdu valla. hatta belki de sonra diğeriyle. ille de caster olacağım bu arada. şu alemde baldur's gate dışında bana hiçbir oyun, fighter falan oynatamaz! ama acaba bu yazıda dizayn ettiğim büyücü karakterlerle öyle ileri seviyelere ve kafamda kurguladığım gibi ulaşabilir miydim?.. işte o hiç belli olmaz!

böyle bir yazı yazmam beni bile şaşırttı açıkçası. demek ki bu denli ilgimi celbetmiş bu midnight. aman, sabahlar olmasın mı diyim, ne diyim?.. * yüzüklerin efendisi kitaplarını/filmlerini sevenler, midnight'ı da sever bence. veya sevebilir diyeyim. bunu film için söyleyemem gerçi. beğenenlere de rastladım da genelde beğenilmeyen bir film olmuş bu, gözlemlediğim kadarıyla. ama o beğenmediğini söyleyenlerin büyük bölümünün, fantastik filmlerden/dünyalardan olmasa da midnight'ın setting'inden habersiz oldukları kanısındayım. neyse, herkesin keyfi ve zevki kendine...

neyse, şimdi film tanıtımıyla bu destansı yazım başlıyor...


midnight chronicles

2009'da izleyicisiyle buluşan fantastik amerikan filmidir. zannımca düşük bütçeli bir yapımdır. yani bu denli "iddialı" bir prodüksiyon için. bundan tam emin olamıyorumdur zira bazı oyuncular gerçekten çok klas ama emin gibiyim zira böyle oyuncular, hiç para almadan bile bunun gibi filmlerde oynayabiliyorlar. yani yapıtta oyunculuk dersi veren bazı, tiyatro kökenli olduğunu düşündüğüm kişiler cüzdanlarını değil gönüllerini rehber yapmışlardır bu fantastik serüvenlerinde kuvvetle muhtemeldir ki. bir kritik yazısında okuduğuma göre buradaki oyuncular gerçekten de tiyatro oyuncuları, televizyon reklamı oyuncuları ve minneapolis'taki twin cities bazlı bağımsız film yeteneklerinden oluşuyormuş.

eser, düşük bütçeli olsa da cgi kullanımı / görsel efektleri gayet iyi sayılabilir ve kimi bilgisayarla yapılmış manzara görüntüleri epey inandırıcı. zaten midnight chronicles, atmosfere fazlaca ağırlık verilmiş bir yapım ve bu konuda son derece titiz çalıştıkları belli yetkililerin. buna, kostümleri ve orkları da ekleyin, bir de "the beast" ile çarpın; alın size muazzam bir fantezi filmi.

çekimleri 2006'da tamamlanmış sonrasındaki post-prodüksiyon süreci de epey uzamış sanırım. minneapolis'in hemen dışındaki bir ardiyede çekilmiş filmin iç mekan sahneleri ve bolca yeşil arka plan ve set ekipmanı kullanılmış buralarda, tahmin edileceği üzere. dış mekan çekimleri ise pepin/wisconsin ve chaska/minnesota'da gerçekleştirilmiş. özellikle de "orta çağ avrupa köyü" havasını aldığımız yerlerin pepin köyünde çekildiğini tahmin ediyorum. bunu düşündükten sonra film ekibinden birinin filmdeki tek gerçek materyal setin fantastik blackweir's gate'te geçen sahneler için pepin'de kurulduğunu söylediğini okudum mesela ki bu da tezimi güçlendiriyor. bu setin haricindekilerin hepsini stüdyoda halletmişler.

15-20 kişilik tam zamanlı çalışan bir ekip uğraşmış filmle. bu paragraftaki ve üst paragraftaki bilgileri post-prodüksiyon koordinasyonundan ve filmin internet sitesinden sorumlu olan biri bir forumda vermiş. * bütçe sorusunu biraz geçiştirmiş olsa da yine de filmin düşük bütçeli olduğunu ima ediyor bence ki bahsettiği masraflar zaten elzem olan şeyler: ulaşım, otel ücretleri, stüdyo kirası vs. 15-20 kişilik bir full-time çalışan ekip de olunca "sıfır bütçeli" bir film de olamaz bu tabii. yalnız bir de fx çekimleri olmuş ve vfx için de bir ekip epey uğraşmış stüdyoda pazartesiden cumaya her gün çalışarak. ki bunlar da o 15-20 kişiye dahil mi yoksa ayrı bir ekip mi tam anlayamadım ilgili kişinin açıklamalarından. filmin bittikten sonra çıkan "credits" kısmından bunu öğrenebilirdim de kim uğraşır şimdi bununla allasen? *

oyunculuklar da demiştim... bazı oyunculuklar cidden de muhteşem filmde ve diğerlerine de kötü diyemem. hatta yapıtın oyuncu kadrosundaki belki tüm isimler önemli ve dikkat çekici rollerde oynayabilirlermiş gibi geldi bana ama bazılarına nispeten silik rollerin/karakterlerin uygun görülmüş olması muhtemeldir. bana göre her karakterin "oyunculuk parçalamasına" gerek yok ve gerçek hayatta da silik takılan insanlar var; yani bana hep yersiz gelmiştir, çok etkileyici olmayan karakterlerin aktörlerine direkt "kötü oyuncu" yaftasının yapıştırılması.

burada oyunculuklar kadar eksantrik bazı karakterler de dikkati çekiyor ki bu girift bir konudur her zaman esasen. yani yapımda bizim dizilerde "hanımağa" denen tipte bir kadın karakter bile var ki kendisinin kostümü olsun, konuşması olsun, oyunculuğu olsun 10 numara 5 yıldız diyebilirim. veya suspiria (1977)'daki helena markos gibi ürpertici bir karakter... hakikaten bir korku filminden fırlamış gibiydi. hele o gözleri... spoiler vermeyeyim de görür görmez "gözlerinden" tanırsınız kendisini, bu bahsimden sonra. *

yapıtın konusu biraz tuhaf ama bana göre kesinlikle olumlu anlamda sıra dışı. gaelen isimli, silik bir başkahramanımız var ve kendisinin çok da önemli bir rolü yok gibi görünüyor senaryoda; lakin aslında varmış ve bunu filmin sonunda anlıyoruz ama bunu devam filmlerine saklamışlar gibi görünüyor ve o "sequel"lar bu zamana kadar gelmediyse daha da hiç gelmez herhalde.

bir de "evil" bir başkarakterimiz var eserde ve kendisi hiç de geri planda kalmıyor; zaten onun ne anasının gözü olduğu daha filmin en başlarında bellettiriliyor izleyicilerine. charles hubbell'ın başarıyla oynadığı bu mag kiln isimli büyücü/rahip cidden de d&d ve türevi fantastik alemlerde rastladığımız "evil cleric/mage" tiplemelerine uyuyor ve etkileyici olmayı başarabiliyor.

kendisi bir legate. yani bir cleric/priest aslında: dark priest of izrador.


şimdi biraz da "midnight" evreninde (campaign setting'inde) işler nasıl yürüyormuş, ona eğilelim. hatta epey bilgi de vereyim ama ağırlıkla büyüler ve büyücülerle sınırlı tutacağım alttaki uzun içeriği. sonlarda yeniden filme döneceğim.

öncelikle; midnight, fantasy flight games'in yayımladığı ve ttrpg oyunları için yaratılan/üretilen bir şey ve d20 sisteminin baz alındığı bir sistemi var. official d&d ürünlerinden olmasa da yine de bu bağlamda içeriği olan bir şey. 3rd party d&d content deniyor böyle işlere. yine de midnight'taki büyü sistemi d&d'de alışık olduğumuzdan çok farklı ki 3rd party ürünlerde aslında böylesi bir farklılığa pek rastlamayız.

midnight'taki büyü mevzusuyla girelim... bu "dünyada" büyü yapabilmek çok senedir, hatta against the shadow kaynağına göre 100 yıldır yasaklanmış bir şey ve sadece legate denen dark priest'ler/cleric'ler özgürce "divine magic"lerini yapabiliyorlar. channeler denen büyücülere nadiren rastlanabilse de bunları da legate'ler avlamakla meşgul, yakalayabilirlerse. midnight'ta üç tür büyü var: channeled, divine ve innate. divine büyüler normalde tanrılar vasıtasıyla yapılan büyüler olsalar da midnight dünyasına kötü tanrı izrador hükmettiği için burada o tanrısal mucizeler az ve hatta galiba izrador'un "dark" merifetleri dışında yok, yani karakterleri kötülüğe sürükleyen bir şey olabiliyor divine magic, bu yüzden. eredane'in son çağının mutlak ve dualara/dileklere yanıt veren tek tanrısı izrador olduğu için divine magic'in nasıl olduğunu daha fazla açmama gerek yok. innate magic ise dışarıdan değil de karakterlerin kendi içlerinden meydana gelen büyü. bu, bazı fantastik yaratıklara özgü "primal" ve tehlikeli bir büyü türü, ayrıca halfling'lerin "hedge magic"leri ve elf'lerin içgüdüsel büyüleri de bu kapsama dahil. son olaraksa oyuncuların karakterleri vasıtasıyla en çok kullandığı channeled magic var. bunlarsa etraftaki enerji ve gücün manipüle edilip mucizevi etkiler yaratılması olarak özetlenebilir.

d&d'nin core book'larındaki arcane wizard/sorcerer büyülerine ek olarak bard ve druid (bu biraz enteresan ama mantıksız da değil zira izrador'a hizmet etmeyen bir divine caster olabilmek mümkün değil midnight'ta) büyülerinin midnight'a uyarlanması olarak görebiliriz channeled büyü çeşidini. druid prestige class'ından (bu prestige class şeysiyle ilgili bayağı şeyden bahsedeceğim aşağıda) eminim de midnight'ın bir kaynağında bard diye de bir prestige class görmüş müydüm... galiba yoktu ama olabilir de. bardic magic kesin var ama. ama bu topraklarda büyücü olmak zor iş... bazen günde 1-2 büyüden fazlasını yapamazsınız midnight'ın katı kuralları yüzünden ve hatta kendi canınızdan can gitmesini göze almanız gerekebilir, spell energy point'leriniz tükenmişse... ama neyse ki spell-like ability'ler diye bir şey var. core class'ınızdan, prestige class'ınızdan veya class'larınızdan ve heroic path'ınız ve hatta o yoldan gidenler için legendary character'ınızdan böyle şeyler edinebiliyorsunuz ve bunların her birini günde birer kere ya da daha fazla uygulayabiliyorsunuz ve bunlarda spell energy point harcamak diye bir şey yok. (legendary path'larda power level'ınız başına kullanmak falan vardı galiba.)

yanlış bilmiyorsam midnight rpg'si evreninde legate'ler channeler denen "wizard"lar kadar üst büyücü güçlerine (level'dan bahsetmiyorum) ulaşamasalar da gene de efektif bir "class". yani d&d'deki "cleric" class'ı çerçevesinde değerlendirilmesi gereken tipler bunlar ama evil'lar tabii çoğu ve bir kısmı neutral (aralarında good olduğunu/olabileceğini zannetmiyorum). ve midnight evreninde gerçek anlamda "divine magic" uygulayabilen tek class zira midnight'taki diğer tanrılar nanay olmuş, izrador'un karanlık marifetleriyle. servants of shadow (gölgenin hizmetkarları) kapsamında, npc olarak yer verilmiş legate class'ına midnight campaign setting 2e'de'de yani oynanabilir/playable bir karakter değil (ilk core rulebook edisyonunda ise npc değil de core classes arasında geçiyordu galiba). legate'ler da ikiye ayrılıyor "background"ları bakımından: bir grubun ataları zaten izrador'a tapan kişiler ve bu karanlık tanrı'nın üretim/döllenme programına kendilerini teslim ediyorlar ve onların soyundan gelenler de doğuştan legate oluyor. bunlar, gölge kilisesinin (shadow church) en sadık ve kötücül üyeleri oluyor ve gölge'nin hakimiyetinde yüksek yerlere gelince yozlaşmaya en meyillileri oluyor. diğer grup ise çocukken ailesinden çalınan ve doktrinlerle gölge'nin öğretilerinin yolunu takip etmeleri sağlanan küçük çocuklardan veya kara kule theros obsidia'ya kendi karanlık ruhlarının rehberliğinde gelenlerden oluşuyor. bunlar, ilk grup göz önüne alındığında ikinci sınıf rahip sınıfında oluyorlar ve her zaman en tehlikeli görevler bu, doğuştan legate olmayanlara veriliyor. bu ikinci grup ayrıca daha az sadık oluyor ve genelde bu sınıftaki rahiplerin kendi ajandaları oluyor; yapmaları gereken görevleri dışında da bu ajandalarını takip edip ilerlemek hedefinde oluyorlar.

d&d'de normalde wizard'larla ve sorcerer'larla büyücülük kudreti bağlamında hiçbir diğer caster boy ölçüşemez ama midnight'taki ilk bakışta "cleric" class'ı gibi görülen legate'lerden tam emin olamam ve şu anda bunu anlayabilmek için campaign setting tablolarıyla ekstra haşır neşir olmak istemiyorum . midnight da official bir d&d campaign setting'i olmasa da o kurallarla yaratılmış bir "evren" ağırlıkla (ki bundan sapılan şeyleri de ilgili açıklamalarında belirtmişler) ve bence sanki burada da channeler'lar büyü gücü bakımından daha üstündür gibime geliyor. bir de midnight'ın sisteminde/kurallarında zaten büyü yapabilmek belirli sebeplerle çok kısıtlanmış bir şey. özellikle shadow church'ün bu konuda sıkı yasakları var ve izrador'un legate'leri zaten nadir olan channeler'ları avlayıp işlerini bitirmekle meşgul; bence bire bir kapışmada bunu yapamaz sıradan legate'ler ama tabii çok rahipli bir organizasyon ve tek tük takılan channeler'lardan bahsediyoruz... ve, burada adeta kötü biten bir lotr senaryosundan sonrası işleniyor gibi düşünmek lazım. yani kötü tanrı zaferini ilan ediyor ve burada "avlananlar" iyiler oluyor. bu arada midnight setting'inde de, başlığın asıl konusu olan midnight chronicles filminde de lotr'den gelen derin ilhamlar bayağı bariz. ama fantazya camiasında tolkien ilhamları normalde negatif algılanmaz zaten ve gördüğüm kadarıyla bu bağlamda da konu bu şekilde.

bu arada yukarıda ismen bahsetmiştim, midnight'ta heroic paths denen bir şey var. bunlardan bir tanesini daha ilk level'dayken seçebiliyorsunuz ve sonra core class'ınız, prestige class'ınız/class'larınız ve olursa legendary character olarak devam ettiğiniz karakterinizle birlikte bu heroic path'ta yürüyorsunuz. ciddi ability'ler, stat boost'ları falan kazandıran bir şey, bu heroic path denen şey. ve bu bağlamdaki seçenekleriniz de oldukça fazla fakat sadece bir/tek heroic path'ten yürüyebiliyorsunuz ve bunu oyunun en başında seçmeniz gerekiyor. level 20'ye kadarki progression'ları çizilmiş bunların ama aslında epik seviyelere geçmek de mümkün, midnight'ta. zaten belirli bir örüntüsü var, seviye atladıkça ne gibi ability'ler ve başka şeyler edindiğinizin ve bunu devam ettirmek de öyle zor bir şey değil. dm'inizi ikna edebilirseniz official ve hatta 3rd party d&d kaynaklarından da başka prestige class'ları midnight'a uyarlayabilirsiniz tabii ama bu bayağı bir iş... yani midnight'taki büyü sistemi cidden bayağı farklı, oralarda alışılanlardan ve çok uğraştırabilir bu tarz uyarlamalar.

heroic path'lar... bana göre legate'lerden saklanarak gezebilmek için shadow walker heroic path'ından gitmek son derece akıllıca olabilir. izrador'un gölgesinin düştüğü topraklarda siz de neden gölgemsi özelliklere sahip bir kahraman olmayasınız ki? evet, başkaları sizin de gölgelerin hizmetkarlarından biri olduğunuzu sanabilir ama vücut bütünlüğünüz için gölgelerle bir olan bir karakter olmanız son derece avantajlı ve de zaten uygun fırsatlarda, gölgelerin ardından kötülere ölümcül darbeler de vurabilirsiniz. bazen böyle kahramanlıklar, açıktan savaşmaktan bile daha efektif olabilir. bu tabii dnd'deki shadowdancer gibi bir şey, yani aslında rogue/thief gibi karakterler için biçilmiş kaftan bir şey.

yine bu izrador'dan gücünü alan gölge hizmetkarlarının ekstra kudretli elitlerinden doğrudan savaşmaktan olabildiğince kaçınılarak gidilebilecek bir yol daha var... bu da onların içine karışmak... ne demişler: "dostunu yakın, düşmanını daha yakın tut." ancak bunu her karakterle yapamazsınız. elbette ki yine greater legate'lere karşı dikkatli olmanız gerekir, bu bahsedeceğim yoldan giderseniz dahi. hatta "secretive" bir karakteri oynamayı tam beceremem derseniz de normal legate'lerle de yolunuzun pek kesişmemesini sağlamaya çalışabilirsiniz. channeler'lar için de collaborator prestige class'ı var ki bunda, golgenin hizmetkarlarıyla —en çok da orklarla ki zaten buralar hep ork sayılır ama goblin'ler ve insanlar da olabilir ve belki bunların iç içe yaşadığı çeşitli topluluklar da olabilir— blöfler veya iknalar vasıtasıyla münasebet kurabiliyorsunuz; bluff ve diplomacy skill'leri anahtar burada ve kurallara göre deceitful veya negatiator feat'lerinden birini almanız şart, bu yolda yürüyebilmeniz için. chaotic neutral veya true neutral olmanız şartı var bu prestige class'ı seçebilmeniz için ki zaten bu "evil"ların arasında bir "non-evil" olarak başka türlü rahat da edemezsiniz, alignment'ınızı gizleyebilmeniz de son derece zor olur. tabii mesela shadow walker heroic path'ını seçerseniz onlarda undetectable alignment özelliği var, günde 1-2 kere kullanabildiğiniz. yani idare edebiliteniz var durumu, belli şartlarda ama gene de o kadar da kolay bir şey değil bu.

collaborator olarak bu gölgenin hizmetkarlarını kandırabilirsiniz de onları iletişim becerilerinizle, negotiate ederek bir şeylere ikna da edebilirsiniz. hatta onların yerleşim yerlerinde bir şekilde yöneticileri gibi bir şey olabiliyorsunuz böylelikle; siz yönetimini ele aldığınız yerlerde bulunduğunuz sürece ve izrador'a açıkça düşman olduğunuzu belli eden şeyler yapmadığınız/söylemediğiniz takdirde onlara belli sınırlarla task'ler verebiliyorsunuz. mesela bir yeri soydurup oradan yağmalanan magic item'lar edindiniz, "bunlar legate'lere gidecek" diye onları kandırmanız gerekebiliyor. yalnız siz yönetimini aldığınız bölge(ler)den ayrılırsanız peşinizden gelmiyorlar. zaten bu gölge hizmetkarlarının en alt tabakasından olabilen orklar, goblinler ve/ya insanlardan oluşan, yönettiğiniz kişilerle öyle güçlü bir ordu falan kullanabilmeniz mümkün değil. ama onları kurnazca kullanırsanız umulmadık kapıları da açabilirsiniz tabii ki. sonuçta yine de servants of shadow'un en alt rank'lerindekiler de olsa, izrador'un ordularında yer alabilen kişiler bunlar. üst rütbelerdekilerle belirli münasebetlere sokabilirsiniz onları, yeterince iyi ve entrikalı planlamalar ve başarılı bir taktisyenlikle. hatta, bana göre sanki mesela en alt rütbelerdeki bir legate'in de aralarında olduğu "follower"larınız var diyelim ve o legate, sonrasında üst rütbelere ulaşırsa belki size hizmet etmez artık fakat ona hala sözünüzü geçirebilip onu kullanabilirsiniz (manipüle edebilirsiniz) belli amaçlarınız için, önceki muhabbetinizin sağlayabileceği avantajlarla.

bilhassa da role-playing için çok eğlenceli bir karakter bence collaborator ile devam edilen channeler. tehlikeli de elbette. ve bu ikisinin birleşimi olarak: heyecanlı! black tongue denen meşum dili de bilmeniz gerekiyor bir collaborator olabilmeniz için ve erenlander ırkını seçerseniz bu mümkün ki bir de bu prestige class'tan ilerledikçe obsidian tongue adlı bir beceri kazanıyorsunuz ve bunu geliştirerek mesela orc'ların mizahını becerebilip gölge'nin ajanlarının şüphesini çekmemeyi başarabilirsiniz. yalnız izrador'un hizmetkarlarından obsidian tongue ability'niz çerçevesinde taleplerde bulunursanız mütevazı takılmanız elzem. ayrıca yine aynı prestige class'ta ilerlerseniz demon'ları bile kandırabilme ve onları ikna etme güçleriniz oluyor ve level atladıkça artıyor. imp bir hireling'iniz de olabiliyor ki bu normal hireling'lerden farklı, şöyle ki siz level atladıkça o da güçleniyor.

ayrıca, immunity to fear da kazanıyorsunuz collaborator olarak level atlarsanız ki sihir bazlı olsun olmasın korku (fear) olayına tümden bağışıklık kazanıyorsunuz. bu biraz da gerekli aslında, içlerine girdiğiniz tipler göz önüne alındığında... zaten bu prestige class'tan kazandığınız spell energy point'leriniz de channler level'larındaki kazandıklarınızla "stack"leniyor ama aşağılarda bahsedip detaylandıracağım living nexus'tan ilerleyen hermetic channeler karakter gibi manyak seviyelere de ulaşamazsınız collaborator ile ki burada "character level"dan da bahsetmiyorum; o tür bir karakter (channeler - wizard - living nexus) bonus spell energy points konusunda da aşırı abarabiliyor yani. yine de, kendince çok güzellikleri de var collaborator olmanın... shadow-tapping ile birlikte izrador'un seçtiğiniz 2 domain'indeki ability'lere ve büyülere ulaşabilmenizden bahsedebilirim mesela ki bunların bildiğiniz spell school'lardan birini kapsayıp kapsamaması fark etmiyor. ama şeyi tam anlamadım... bu izrador's domains, normalde legate'ler için olan bir şey ki official d&d'de de bu domain olayları priest'ler içindir. orada da wearer of purple prestige class'ıyla belli cleric domain'lerine erişimini olabiliyor. anlamadığım nokta bu değil. "any" denmiş, seçebileceğimiz 2 domain için, collaborator ile. ama legate'ler için neutral ise evil domain'ini seçemez denmiş. bir hata mı oldu, yoksa collaborator'ın neutral iken seçebilmesi ekstra bir güzellik mi, emin olamadım. sonuçta kural kitapları esastır ve evil domain'i seçerim ben istersem, hacı. süper bir şey bu domain mevzusu, bu arada! ama gene bu bağlamdaki spell level'larınız ve spell energy point'lerinizde aynı standart uygulanıyor. zaten spell-like ability olarak verilseydi bu büyüler ve level limiti olmasaydı über güçlü bir karakter olurdunuz. neyse, collaborator'ın getirdiği kazanımların arasındaki dark invitation ile birlikte ise conjuration okulu bazında greater spellcasting feat'ini bedavaya alıyorsunuz. savvy host ise daha bile hayvani... hem augment summoning feat'ini bedavaya ve prerequisite'lerini karşılayamasanız dahi alıyorsunuz böylece, hem de 18. seviyedeki bir büyücü efektifliğinde, o caster level'ındaymışsınızcasına) ve tongues büyüsü etkisindeymişsinizcesine o summon'larınızla iletişim kurabiliyorsunuz. zaten collaborator, seçebildiğiniz seviyelerdeki iki summon monster büyüsünü size doğrudan hediye ediyor, gerekli level'lara ulaştığınızda. benim tasarladığım karakterle ikincisinde 7. seviye büyü (summon monster vii) olarak alabilirsiniz galiba ve bu da çok güçlü summon'lar demek.

diğer kaynaklara da göz atmak gerekiyor bu konuda belki ama core rulebook'a (2nd edition) baktığımda... büyü enerji puanları konusu için spell talisman ve greater spell talisman olayına da girilmesi çok mantıklı olur ve hatta bu adeta elzem bence. mesela spell talisman olarak, collaborator'dan gelen en yüksek seviyedeki summon monster büyüsü tılsımı, greater spell talisman olarak da direkt greater conjuration okulunu tümden kapsayan tılsıma sahip olmak, kulağa hiç de mantıksız gelmiyor, üst paragrafta bahsettiğim bilgiler ışığında. yine de, tüm kaynakları taramak vasıtasıyla daha iyi seçimlere de ulaşılabilir tabii ve item, feat vb. konularda da bu, kaynaklara hakim olma konusu çok mühimsenmesi gereken bir şey. bu tılsımlar, collaborator olarak devam edilen, tasarladığım karakter için bayağı gerekli ama zira yine dediğim gibi, hermetic channeler + wizard + living nexus gibi bol olmuyor harcayabileceğiniz maksimum büyü enerjisi puanlarınız ve bu tılsımlar, bu karakterle zaten az sayıda olabilen büyü puanlarınızı size daha az harcatıyor, talisman'lar için seçtiğiniz büyü okulu (greater) ve büyü (normal) söz konusu olduğunda (ve stack'leniyor bu etkiler, uyumlu seçerseniz). mis. talisman feat'leriyle birlikte ritual magic feat'i ve dolayısıyla ritual'ları da değerlendirmek güzel olur, büyü enerjilerinizde ve efektifliğinizde daha da fazla avantajlar elde edebilmeniz için. işin aslı, midnight'ın tüm kaynaklarını tarayıp bu bağlamda size avantajlar sağlayacak her şeyi değerlendirmelisiniz.

ama tabii aşağıda bahsedeceğim, benim tercih ettiğim speaker yerine dragonblooded heroic path'ını seçerseniz de bu bakımdan ve hatta genel olarak "büyücülük" bakımından daha da efektif bir karakter de yaratabilirsiniz ama tabii her ikisinin de birbirine karşı avantajları ve dezavantajları olur; dragonblooded'da, speaker'ın sağladığı charisma boost'u yok mesela ki bu (charisma), benim tasarladığım karakterin büyüleri için baz alınan stat. biraz da herkesin tercihine kalmış. ben, göreceğiniz gibi speaker'ı daha uygun gördüm kendime, ve özellikle de bu karaktere; hem bahşettiği kazanımları beğendim hem de role-playing açısından bana daha uygun göründü o yol; ezcümle, collaborator ve speaker, birbirini müthiş iyi tamamlıyor bence. oraya buraya büyü yağdırırım ben sürekli diyenler için de dragonblooded, core rulebook'ta duruyor. (bu arada "core rulebook" diye bahsediyorum hatta kaynaklar arasına da öyle yazacağım alta ama "midnight 2nd edition rulebook" da denmiş buna. bu, kaynağın kapağında böyle yazmasa da midnight'ın ana kural kitabı bu, sonuçta. core rulebook denince official d&d 3.5 core rulebook gibi anlaşılmaması gerekiyor.)

collaborator prestige class'ında level 10'a ulaştığınızda ise respect geliyor çok önemli bir kazanım olarak. gölgenin hizmetkarları bu vesileyle artık size saygı duyuyor ve leadership feat'ini de elde ettiğiniz için size hizmet ediyorlar bu karanlık varlıklar. tabii ki burada kudretli gölge hizmetkarlarından bahsetmiyorum zira onları en düşük rütbelerdeki gölge hizmetkarları ve ayaktakımıyla karıştırmak ölümcül bir hata olur. lakin, bu demek değil ki collaborator'ın getirdiği kazanımları kullanmayı sadece bu alt rütbelerdeki gölge hizmetkarları ve ayaktakımıyla ilgili şeylerle sınırlamak zorundasınız... elbette değilsiniz. obsidian tongue ability'nizin tanımında "servants of izrador" denmiş ve bunların arasında greater legate'ler de olabilir, buna göre. hatta über güçlü night kings denen varlıklardan biriyle talihsizce yollarınız kesişirse, onların üzerinde de kendinizi sıyırmak için bu ability'yi kullanabilirsiniz, en azından bunu deneyebilirsiniz. bunların hepsi "servants of shadow", neticede. yani; gölge'nin hizmetkarları ile olan interaksiyonlarınızda bluff, diplomacy, ve gather ınformation check'lerinize +10 bonus alıyorsunuz, level 9 bir collaborator olup da obsidian tongue bonusunuz maksimize olunca. bu, özellikle de mesela sizin bir nevi hükmettiğiniz bir bölgeye teftiş için gelen legate'ler üzerinde çok işe yarayabilir. şüphe çekmemeniz gerekiyor sonuçta ve diplomacy kullanmanız önemli ve yeri geldiğinde onlara blöf de yapmanız gerekebilir. ayrıca gather information da mühim tabii. ve gölge ajanlarıyla girdiğiniz interaksiyonlarda bu check'lerin hepsinde +10 bonus kazandırıyor obsidian tongue. mis. demin bahsettiğim respect ile ilgili de şunu ekleyeyim: leadership score'unuz değişirse bu, bulunduğunuz bölgeden ayrılıp başka bir yerde yeni "followers" edinirseniz dahi sizinle birlikte geliyor. yani öyle "temiz bir sayfa açmak" diye bir şey yok. gavurların deyişiyle, "word travels quickly". bu sebeple de bu score'unuzu yüksek tutmalısınız.

bu, yukarıda bahsettiğim collaborator, birçok bakımdan benim için çok ideal bir seçim, gerçekten de. heroic path olarak da speaker'ı seçerim ve olayı bitiririm ki channeler/collaborator class'larıyla birlikte seçilebilecek en iyi heroic path bu zaten, en azından benim açımdan. yukarıda bahsettiğim obsidian tongue ile birlikte speaker'dan gelen persuasive speaker ability'si de süper ki bunda, servants of shadows da dahil olmak üzere herkes ve her tür yaratıkla verbal persuasion gerektiğindeki charisma-based check'lerinize çok iyi bonuslar alıyorsunuz. comprehend languages ve tongues büyülerini de spell-like ability olarak yapmanıza olanak sağlıyor bu heroic path ki adeta bir iletişim canavarı oluyorsunuz yani böylelikle. channeler'dan sonra collaborator prestige class'a geçtiğiniz için bir specialist wizard olmasanız da teknik olarak (mesela channeler'dan wizard'a geçerseniz bir nevi öyle oluyorsunuz "wizardcraft" ability'niz dolayısıyla), her büyü okuluna da, en azından çok ileriki level'lara çıkmadan hakim olamazsınız. divination büyü okulunu da seçmezsiniz herhalde, belki çok ileriki level'larda seçebilirsiniz tabii ama öncelikle bir büyü okulunun greater'ını seçmeniz de daha mantıklı olabilir. o yüzden, bu iki spell-like ability önemli (ki aslında sahip olacağınız tüm spell-like ability'ler mühim, hem bu bakımdan hem de zaten çok olmayan spell energy point'lerinizi harcamamaları yönünden) ki comprehend languages'de bilmediğiniz/anlamadığınız diller gibi yazılı metinleri anlama becerisi de kazanıyorsunuz ama bunları konuşma veya yazma becerisini kazanamıyorsunuz. tongues'da ise dokunduğunuz herhangi zeki ve konuşabilen bir kişi veya varlığı anlayıp onunla konuşabiliyorsunuz, belirli bir süre. language savant'tan da aşağıda bahsedeceğim. zaten collaborator olmak için de true neutral veya chaotic neutral olmak şartı var (bundan galiba bahsetmiştim) ki kendimi hep chaotic neutral biri olarak görmüşümdür. charismatic channeler ve collaborator birbirlerini çok iyi tamamlıyorlar ki zaten collaborator olabilmeniz için gereken "skills: bluff 8 ranks, diplomacy 8 ranks, sense motive 8 ranks" requirement'larını hermetic channeler karşılayamıyor veya çok ileriki level'larda karşılayabilir zaten (onun cross-skill'leri bunlar). charismatic channeler ise bunu karşılıyor zira additional class skill'leri arasında bu üçü de var.

speaker da karakteri derinleştirip daha da güçlendiriyor ki charisma score boost'ları muazzam mesela; ek olarak da sadece kelimelerinizle kapıları yerle bir edebiliyorsunuz ve buna benzer, karakterleri de dize getirebildiğiniz power word'leriniz var. persuasive speaker da oluyorsunuz ve bu, charisma based skill check'lerinize çok iyi bonuslar veriyor, mevzubahis konuşma bazlı persuasion gerektiren vaziyetlerse. bundan da galiba bahsetmiştim. haha. speaker olmanızın beraberinde getirdiği en hayvani iyi şeylerden biriyse bir language savant olabilmeniz. herhangi ama herhangi bir dil, siz konuşanları duyabilirken, 10 dakika konuşulduğunda o dili tamamen öğrenebiliyorsunuz ve günün geri kalanında sanki o dil ana diliniz gibi konuşabiliyorsunuz. yani bu tarz fantastik eserlerde ne yaratıklar var... onlardan herhangi biri ile ilk defa karşılaştınız mesela. ilk defa gördüğünüz bu yaratıklar 10 dakika kendi aralarında konuştular yanınızda veya bir yere gizlenip onların diyaloglarını dinlediniz... hoop, o dili tamamen öğrenip onlarla diyalog kurabiliyorsunuz. işte bundan ilk defa bahsediyorum. hehe. speaker'ın bazı ability'leri de özellikle de izrador'a hizmet etmediğinizin, yani bir gölge hizmetkarı olmadığınızın anlaşılmaması veya anlaşıldığında kendinizi ilgili ortamdan kurtarabilmeniz için de kilit rol oynayabilir. veya, mesela bir orka, normalde foyanızın ortaya çıkacağı bir komut vermek istediğinizde. sonuçta "sözünüzü geçirebilen" birisiniz. *

yani şöyle bir karakter böyle bir tiplemeyle oynayabilmek için biçilmiş kaftan: lvl 15 cn speaker - channeler 5 / collaborator 10. midnight'taki büyü sisteminin epey farklı olduğunu söylemiştim. burada karakter level'ınızı ikiye böldüğünüzdeki sayıdaki level'da büyü yapabiliyorsunuz, büyü puanlarınız yetiyorsa (işte asıl farklılık bu. slot'lar ve büyü öğrenme/yapma sınırı falan yok bu sistemde. enerjiniz yettiğince büyü yapabiliyorsunuz). ama channeler level'larınız ve mevzubahis collaborator level'larınız üst üste ekleniyor (stack) ve channeler (ve stack'lenen class) level'larınız başka prestige class'ınızınkinden (varsa) yüksekse +1 bonus oluyor. yani bahsettiğim level 15 karakter, bu bağlamda level 16 gibi değerlendiriliyor ve 8. seviyedeki büyüleri yapabiliyor böylelikle ki bu zaten çok güçlü bir büyücü olmanız demek. (üstlerde monster summoning'de bahsettiğim 7. level'ı da böyle hesaplamıştım; 13. seviye olunuyor ilgili yerde ve level 14 gibi hesaplanıyor.) ek olarak, channeler'ın hit die'ı d6 iken (ki bu official d&d 3e/3.5e'deki sorcerer ve wizard'ların d4'ünden zaten üstün), collaborator'a geçtiğiniz anda hit die'ınız d8 oluyor ve bu süper bir şey bir büyücü için. ayrıca, charismatic channeler, collaborator ve speaker'ın hiçbir önemli ability'si birbiriyle çakışmıyor, yani ingilizce deyişle "redundant" olmuyor ve bu da çok önemli. örneğin "charismatic" diye (evet, ismi bu) yine charisma'ya bonuslar veren bir heroic path de var, speaker'ın yerine seçilebilecek olan. ama bundaki leadership bonus feat'i ve collaborator class'ında 10. seviyeye ulaştığınızdaki "respect (ex)" aynı görevi görüyor ki bu, bunlardan birinin boşa gitmesi anlamına geliyor.

bu karakter yaratımındaki gözüme çarpan tek ciddi falso, bonus feat'ler konusunda çok sınırlı kalması. channeler olarak level 4'te bir bonus feat alabiliyorsunuz (level 5'ten sonra collaborator'a geçildiğini varsayarsak). seçtiğiniz ırkınız da 1 veya 2 ekstra feat veriyor ve birkaç level'da bir birer feat kazandırıyor. o kadar. collaborator prestige class'ı da bazı önemli feat'ler edinmenize vesile olsa da, cidden kazanabildiğiniz feat sayısı, hermetic tradition'dan gidip wizard ve living nexus'a geçilen karakterin yanından bile geçemez. yani, altlarda oluşturduğum epik hermetic channeler karakter adeta feat'lere boğuluyor diyebiliriz. bir de speaker olarak level 20'lik bir karakter yaratmadığım için power word: charming, greater shout gibi bazı ability'leri ve 4. charisma score boost'unu alamıyorum bu heroic path'ten (bunlar da bu prestige class'ın verdiği şeyler, ancak level 20'ye ulaşabildiğinizde). belki günün birinde bu karakteri level 20 yaparım, kaynakları yeniden bir tarayıp "işte budur!" diyebileceğim bir prestige class daha bulursam. yine de, böyle de gayet süper bir karakter oldu bence zaten, o kadar da kusuru olsun. tüm bunlara rağmen, altta bahsedeceğim tabloda living nexus için feat'lerimin yarısından çoğunu feda etmeyi de düşünebilirim, collaborator olarak ilerledikten sonra. yani buna değebilir de... ama, bunu iyi düşünmek lazım. öncelikle, wizard'ın belli class avantajları yok ki salt" büyücülük kudreti" bakımından o, bir nevi specialist olduğu için daha önde. mesela spell energy point'lerim ne kadar yeterli olabilir?.. role-playing açısından ise... collaborator'ın servants of shadow'larla çok içli dışlı olabilirken aynı zamanda da sürekli power nexus (bu kavramdan, yazının ilerilerinde bahsedeceğim) arayışında olabilmesi ne kadar makul olur... ki zaten nadir olan bu power nexus'ların birinin bile yerini tespit edebilmeniz için aylarınızı harcamanız gerekiyor normalde ki bu süre, bir living nexus olsanız bile kısalsa da, yine de höt deyince bulamazsınız bunlardan. ayrıca, bir living nexus iseniz, legate'lerin öncelikli hedefisiniz. zaten bir living nexus olduğunuz ortaya çıkarsa bunun cezası istisnasız ölüm. collaborator olarak ise fazla şüphe çekmemeniz gerekiyor ve bunu yapabilirsiniz; role-playing açısından yeterince akıllı davranarak ve becerilerinizi doğru kullanarak. hem collaborator hem de living nexus olmak... işte bu çok büyük bir challenge gibi görünüyor.

bu arada mage başlığında "generalist wizard"ı yeğlediğimi söylemiştim ama midnight'ın setting'inde bana böyle bir karakter veya karakterler diyeyim, daha uygunmuş gibi geldi ve daha eğlenceli... ayrıca gene de sade karakterler aslında üstte çizdiklerim, benim felsefeme ters de sayılmaz ve d&d 3.5e'de sorcerer'da örneğin, düz sorcerer olarak level 20 olabilirsiniz ama wizard'da bir şekilde prestige class'larla devam etmek çok daha cazip. ben normalde d&d 3e/3.5'de de genelde generalist'liğinden fazla taviz vermeyen büyücü karakterler yaratırdım, yani prestige class'larını ona göre seçerdim. midnight da aynı d&d edisyonunu kullansa da burada collaborator'ın bahsettiğim avantajları ve özellikle de gölge'nin hizmetkarlarıyla bir şekilde iyi geçinebilmesi ve hatta onlara belli şeyleri yaptırabilmesi görmezden gelinemeyecek bir avantaj ve role-playing bakımından da müthiş zevkli bir tercih, bana göre. bunu da kim bilir kaç kere vurgulamışımdır. haha. yine de aslında channeler 5 / collaborator 10 ve x (başka bir prestige class) 5 şeklinde bir level 20 karakter de yaratılabilir, yani tek cazip seçenek living nexus olmayabilir bu konuda. yani üzerine daha fazla eğilirsem bu konunun ve elimdeki farklı kaynak kitapları bir kez daha o gözle karıştırırsam daha ideal bir karakter de yaratabilirim belki. ama midnight'taki prestige class'lar arasında bunu leve 20'ye tamamlayacak bir sınıf da yok gibi görünüyor sanki. living nexus, göz önünde tutulabilir gerçi, yukarıda bahsettiğim gibi. aslında diğer d&d kaynaklarındaki prestige class'ların da midnight'a adapte edilebileceği söylenmiş kural kitabında ama bunun üzerinde biraz fazla çalışmak gerekiyor zira dediğim gibi, buradaki büyü sistemi resmi d&d 3e/3.5e'dekinden bayağı farklı. gelgelelim hermetic channeler olarak gidilirse epik bir ideal karakter yaratılabiliyor... bazı şeyleri yineliyorum zira yazı inanılmaz uzadı ve hatırlatmalar iyi olabilir diye düşünüyorum. neyse, şimdi o epik karatere tam gelelim.

channeler 7 / wizard 10 / living nexus 5 - yani toplamda 22. seviyede epik bir karakter. living nexus, bir legendary character. bu da tıpkı heroic path gibi, midnight'ın yarattığı orijinal bir üst prestige class gibi bir şey. biraz d&d 4e'deki epic destiny'yi akla getiriyor ki bu daha sonra gelen bir şey aslında. hermetic tradition'dan gitmeyen bir büyücü için böyle bir legendary character olabilmeniz pek mümkün olmayabilir. en azından üstlerde oluşturduğum karakter charismatic tradition'dan gidiyordu ve kendisinin living nexus'un requirement'ları arasında olan feat'leri karşılayabilmesi mümkün olsa bile bu requirement'lar için feat'lerinizin yarısından çoğunu falan bu uğurda harcamanız gerekiyor ki bu çok da ideal bir tablo gibi görünmüyor. yine de bu konuya eğileceğim bir zaman. yani bu az sayıdaki feat'imi living nexus olmak için harcasam bile, belki de buna değer. bakmışsınız collaborator bir living nexus olmuşum! *

role-playing olarak da bir mantığa oturtulması gerekiyor bunun tabii. üstlerde bahsettiğim gibi, hem collaborator hem de living nexus olmak hiç de rasyonel bir tercih olmayabilir. hermetic tradition'dan gidilirse ise ile hem class bazındaki available bonus feats olarak requirement'lar arasındaki item creation feat'lerinden almanız mümkün hem de prestige class olarak wizard'dan yürürseniz zaten sayısız feat daha kazanabiliyorsunuz. hele bir de heroic path olarak wiser'ı seçerseniz adeta feat içinde yüzüyorsunuz (speaker'ın sağladığı bonus feat'ler yok). ayrıca hermetic channeler -> wizard -> living nexus, bu class'ların uyumu ve role-playing açısından da daha ideal gibi. sonuçta yalnız başınıza olabileceğiniz için istediğiniz kadar zamanınızı power nexus'ları aramak için harcayabilirsiniz. ayrıca ulaştığınız level ve power nexus'lardan aldığınız kudret de birleştiğinde, izrador'un "dava"sına büyük zararlar verebilirsiniz, böyle bir karakterle. şu bilgiyi de mutlaka eklemek gerekiyor: living nexus olabilmeniz için sense nexus feat'ine sahip olabilmeniz de gerekiyor ki bu, aşırı nadir bir feat. bunu, bir party'de sadece bir karakter edinebiliyor ve o da anca dm'iniz izin verirse... zaten şöyle bir düşününce... 4-5 tane 22. seviye epik living nexus, izrador'u bitirebilir bile. yani bir deity'yi yok edemezler herhalde ama onun midnight dünyasındaki etkinliğine devasa darbeler vurabilirsiniz. bu denli "overpowered" olunamaması için de böyle bir sınırlandırma getirilmiştir diye düşünüyorum.

tabii benim kendime daha uygun bulduğum collaborator ile de izrador'a ciddi problemler yaşatabilirsiniz zira bu tür frp'lerde role-playing'le de inanılmaz şeyler başarılabiliyor. her şey kudret değil yani. ama tabii greater legate'lere falan level 15'ken pek bulaşmamanız akıllıca olur, teke tek yakalamadığınız sürece birini ve karşınızdaki sizden çok daha üst bir level'daysa. veya onlarla yolunuz kesişirse de channeler temelli ve gölge'ye hizmet etmeyen biri olduğunuzu veya amacınız kendi totonuzu korumak ve kurtarmak değilse de daha soylu bir ideal için savaşıyorsanız da bunu da ulu orta legate'lere açık etmemelisiniz. bir party iseniz farklı ve daha karmaşık entrikalar içeren yollar da izleyebilirsiniz elbette ama. party olmak. yani birkaç kişilik bir adventurer ekibi olmak... netice... "ver, ver elini, yıkalım karanlığı" mı olur, yoksa "nerde çokluk orada orkluk" mu?.. * tabii belki de dm'iniz sizi öyle yerlere sürükler ki bu anlattıklarımdan da bambaşka cinsten role-playing olaylarına girmeniz de gerekebilir. ben ağırlıkla "single player" içinmiş gibi tasarlamalar ve kurgular üretsem de aslında bu oyunlar genelde bir party olarak oynanır. gene de ben genelde, "el şeyiyle gerdeğe girmekten" pek hoşlanmadığımdan, kendisine de yeten karakterler yaratmayı tercih ederim normalde. bu demek değil ki party'deki diğerlerine ihtiyacım olmaz, öyle bir oyun oynuyorsam. işte yukarılarda bahsettiğim "generalist wizard" muhabbetiyle alakalı, bu dediğim şey. yani her durumda yapabilecek bir şeylerim olmalı diye düşünür ve planlamamı o şekilde hallederim.

keşke collaborator üzerinden gidilip sonrasında living nexus olunabilmesi ideal bir yol olsaymış demekten de demekten kendimi alamıyorum (belki de öyledir aslında) zira bunun verdiği ability'lerden biri enhanced charisma ki charisma da burada oluşturduğum karakterdense üstlerde bahsettiğim charisma tradition'ından giden karakterin işine yarardı asıl. yine de living nexus'un kazandırdığı ability'ler arasından 5 tanesini seçebiliyorsunuz ve charisma dışında da çok işe yarayan başkaları var. hermetic tradition'dan gidilip living nexus olabilmek son derece ideal olmaya devam ediyor, bu yüzden. bu, epik level'ları hedefleyen bir karakter yaratmak istesem midnight'ta izleyeceğim yol olurdu muhtemelen. power nexuses denen şeyler var midnight evreninde ve bunlarla uyumlanmanız (attune) normalde çok kısıtlı olan büyü güçlerinizi muazzam artırıyor ve living nexus legendary character'ının, çoğu bunlarla ilgili olan verdiği ability'ler cidden de süper. hatta ve hatta, kendiniz bile bir power nexus gibi oluyorsunuz, bir bakıma. en zayıf power nexus'ların bile yerleri sıkı bir sır. ama living nexus, sense nexus feat'i sayesinde bunların 5 mil yanına yaklaşınca varlıklarını sezebiliyorlar ve onların tam yerlerini saptayabiliyorlar (wisdom check'lerinde başarılı olurlarsa) ki improved sense nexus'taki power level'larla birlikte bu alan daha da genişletilebiliyor. şunu da belirtmem gerekir ki midnight: core rulebook'un ilk edisyonunda wizard'ın skill requirement'ları 8 ve bu da demek oluyor ki channeler olarak 5 level'dan sonra direkt wizard prestige class'ından yürüyebiliyorsunuz. yani epik level'lara ulaşmadan da şöyle bir karakter yapabilirsiniz o kurallara göre: channeler 5 / wizard 10 / living nexus 5 ve yine wiser heroic path'ından giderek. ancak sanki ikinci edisyonu temel almak daha mantıklı gibi.

bu arada "wiser" yolundan gidilmesi şart değil tabii ve ideal de olmayabilir aslında. ilk bakışta bana en mantıklısı o gibi gelse de yukarılarda dragonblooded diye bir heroic path'tan bahsetmiştim. bu, daha iyi bir seçim de olabilir. kaldı ki, ben daha çok collaborator karakteriyle ilgilendiğimden, bu living nexus'lu karakter konusunda çok derinleştiğimi iddia edemem. böyle tercihlerde "powergaming"i mi ön plana alırsınız, bir yok etme makinası olmak yerine role-playing'i mi önceliğini yaparsınız... böyle değişkenlere göre tercihler farklı olabilir. hatta belki de böyle bir oyunu onlarca kere oynayıp size mantıklı gelen her kombinasyonu denersiniz tek tek, farklı oyunlarınızda. önceden "mükemmel olacak" diye kurguladığınız bir karakter hiç de umduğunuz gibi ilermeleyebilir veya, "bu pek olmadı galiba" diye düşündüğünüz bir tanesi ise sizi şaşırtarak süper efektif de olabilir. "yaşayarak öğrenmek" diye bir şey varsa "oynayarak anlamak" diye bir şey de var. önemli olan, uykusuz 2 gece 3 gün durmadan frp oynayacak kadar manyak olmamak. * benim sabahın ileri saatlerine, belki öğlene kadar uyumayıp oynadığım olmuştu ama 2 gece uyumadan oynamak... yoo dostum. ben uykuyu seviyorum ve sağlığımı seviyorum. haha! gerçi bir seferinde de diablo ii'ye kendimi kaptırıp bir gece uyumadığım olmuştu. böyle münferit olaylar her genç gamer'ın başına gelmiştir ve gelir herhalde ya. hehe.

şuna da değinmek lazım ki, midnight'ta level 20'nin üstüne çıkmak, yani epik level'lara ulaşmak hedefindeyseniz bu işlere büyük bir tehlike katıyor zira epik level'lara çıkmanız demek izrador'un "davasına" ciddi zarar verip onun dikkatini çekmeniz demek ve night kings denen über güçlü gölge hizmetkarlarından birinin sizi hedefi yapması manasına geliyor. ayrıca üstteki legendary character kapsamındaki living nexus'lar zaten gölgenin hizmetkarları tarafından en çok aranan kişilerden biri olmanız manasına geliyor, doğrudan. bu level'lara çıkıp bir night king ile böyle majör bir çatışmaya girmekten tek kaçışınız kariyerinizin geri kalanında caradul denen yerde gizlenmek. bu varlıkları tümden yok etmek imkansıza yakın olsa da onları zayıflatıp yenilgiye uğratmak gayet mümkün, hatta level 20 veya biraz altındaki karakterler için bile. bu, biraz tercih meselesi aslında ama bu uğurda şehit olmayı göze alan karakterler genelde lawful good'lar falan olur herhalde. ben mesela bir chaotic neutral olarak böyle bir işe girişmezdim. ama girişenler de neden olmasın. bazıları içinse kötülükle mücadele etmenin en iyi yolu yine kötülüktür ve böyle bakan bir collaborator da olabilir ve kendisinin nihai amacı izrador'u alt etmek olabilir. burada farklı değişkenler de devreye girebilir tabii. mesela eleman chaotic neutral bir collaborator'dır ama mesela köyünü izrador'un hizmetkarları yok etmiştir. o da kendini bunun intikamını almaya adamıştır ve o yüzden böyle bir yol izlemektedir.

ırk olayını da unutmayayım: channeler üzerinden ilerleyen karakterler için midnight'taki human (insan) ırklarından sarcosan ve erenlander gayet ideal. ama ilk oluşturduğum collaborator diye devam eden karakter için erenlander, diğer living nexus olarak sonlanan karakter içinse sarcosan bence daha uygun. öncelikle... collaborator'ın requirement'larından biri black tongue denen dili bilmek, yukarılarda bahsettiğim gibi ve erenlander'ın bonus languages'ı olarak "any" denirken, sarcosan'ın bonus dilleri arasında black tongue yok. yani galiba teknik olarak sarcosan ile collaborator prestige class'ını alabilmek zaten mümkün olmayabilir. belki diğer kaynaklardaki background varyantları arasından bunu mümkün bulan bir şey vardır ama şimdi kaynak taramaya üşeniyorum bunun için. veya bir şekilde black tongue konuşanların arasında yetişmiş biriymişsiniz gibi bir background'u da dm'inize kabul ettirebilirsiniz belki. neyse ya, seç erelander'ı, olay bitsin. fazla kasmaya gerek yok bence.

burada erenlander üzerinden gidersem... bonus language olarak her dil seçilebildiği için black tongue'u seçebiliyoruz haliyle ve ona sadece 1 skill point harcamak yeterli zira bu dil, diğer birçoğu gibi 3 değil sadece 1 seviyeden oluşuyor (pidgin level). izrador'un ajanları ve ordularının kullandığı bu dil oldukça basit aslında, ve genelde bu ünitelerin kamp yaparlarken, devriye gezmelerinde veya savaşırlarken aralarında kullandıkları dil. diyelim ki 15 intelligence score'unuz var (ki charismatic channeler için zaten daha üstü makul olmaz), diller için 2 intelligence modifier'ınızdan gelen 4 skill point'iniz olabiliyor languages için kullanabileceğiniz ve diğer üçünü de farklı bir dilde fluent olabilmek için veya 3 ayrı dilde başlangıç seviyesi için kullanıp sonra ilerletebilirsiniz, her level'da 1'er artırmak vasıtasıyla. erenlander'lar kendi dillerinde fluent olarak başlıyorlar, yani 3., en üst seviyede. ve bonus dil olaraksa istedikleri dilleri seçebiliyorlar. yukarılarda bahsettiğim gibi, collaborator ve speaker üzerinden ilerleyen bir channeler'ın zaten önemli ability'leri var ve birkaç dil dışında, skill point'lerinizi önünüze gelen her dilde fluent olmak için harcamanız hiç de şart değil. gene de orcish, yani orkların dilini öğrenmek iyi bir stratejik karar olabilir mesela bence, zira onlarla çok iç içe olacaksanız collaborator iseniz. courtier dili için; bilim, felsefe ve politikanın dili deniyor. bu da mesela düşünülebilir. hem kendi kişisel gelişiminiz için böyle bir dil güzel olur, hem de mesela çok okumuş etmiş bir greater legate ile yollarınız kesişti... nasıl blöf falan yapabilirsiniz ki cahillikten kırılıyorsanız? diplomacy'de bile sıçabilirsiniz. bazı dillerin birbiriyse sinerjileri olduğundan da aslında iyi bir planlamayla birkaç, size gerekli olabileceğini düşündüğünüz dilde daha fluent olabilirsiniz daha az skill point harcayarak. bu, biraz da duruma göre... zaten 1. seviyeden sonrasında da, uygun gördüğünüz level'larda skill point'lerinizden harcayarak farklı dilleri öğrenebiliyorsunuz.

ben yine de erenlander'ı collaborator için ve sarcosan'ı wizard/living nexus için —sarcosan'ın bir varyantının black tongue'u öğrenebilmesi bir şekilde mümkünse bile— neden daha uygun ırklar olarak gördüğümü biraz daha açayım: öncelikle collaborator, charisma tradition'ından giden bir karakter ve prime stat'ı charisma olacak haliyle ve intelligence'ı çok yüksek olamayacak. intelligence'ın yüksek olmaması demek daha az skill point demek. bunları zaten söylemiştim. erenlander'ların skill bonus'ları sarcosan'ların iki katı ve bu, charismatic channeler üzerinden giden bir karakter için aşırı önemli. ayrıca üstlerde yazdığım gibi bu yoldan yüründüğünde ciddi sayıda az feat kazanıyorsunuz ve erenlander'ların sarcosan'lara göre 1 fazla feat'leri oluyor ki 1 feat bile önemlidir böyle oyunlarda. ayrıca erenlander'ın seçtiğiniz bir item creation skill'ine +4 bonusla başlaması da iyi bir şey, mesela yazının yukarılarında bahsettiğim talisman'lar için kullanılabilir ve spesifik olarak da craft greater spell talisman için.

bu arada charismatic channeler, hatta bambaşka bir karakter/class'tan dahi olsanız sizin de bu power nexus denen şeylere bir nevi ihtiyacınız var aslında, bazı önemli şeyler için. yani, siz de bir adventurer'sınız sonuçta ve bir living nexus olmasanız bile arada serüvenlere çıkıp power nexus'lardan bulmalı, onlarla uyumlanmalı ve onlardan faydalanmalısınız. evet, bunu living nexus'lar kadar kolay başaramazsınız ama inanın bu serüvenlere değer. yani mesela bu talisman'ları craft edebilmeniz için gerekli olan materyal ve kaynakları satın alamasanız —midnight setting'inde bir "common currency" yok— fakat, tipik frp'lerdeki gibi, başkasına craft ettirebilirsiniz (ki bu zor bir şey), birilerini öldürüp onlardan çıkarsa alarak (bu da düşük bir ihtimal) veya bir yerleri loot'layarak da edinebilirsiniz yeterince şanslıysanız ama power nexus'ları da neden bu bağlamda kullanmayasınız? hatta mutlaka kullanmalısınız! magic item'lar craft edebilmeniz için power nexuses denen büyü enerjisi kaynaklarından yardım almanız, yani onlarla uyumlanmanız şart, özetle.

ve spell energy point'lerinizi dramatik sayıda artırabiliyorsunuz bu power nexus'larla uyumlanarak ve channeler temelli bir karakter için bu aşırı önemli bir şey, hatta talisman'lardan da önemli ancak talisman'lar "kalıcı" şeyler olduğu ve ne durumda olursanız olun bunların faydasını göreceğiniz için önce o mevzudan bahsettim. yani, bazı başka şeyler için de bu power nexus'lar oyunda/karakterinizde kilit rol oynayacaktır. pek tabii, şimdi power nexus'larla ilgili verilen tüm bilgileri buraya taşıyamam ama midnight'ta bunlar cidden inanılmaz önemli/değerli. tabii, ulaştığınız power nexus'ların farklı kıstasları ve sınırlandırmaları olabiliyor, bunların hepsini de istediğiniz gibi kullanamazsınız diye anlayın bunu. collaborator'sınız diye sürekli bir yerde çakılı kalmak zorunda da değilsiniz zaten. arada, midnight setting'i sınırları içindeki muhtelif yerleri gezerek ve buralarda çeşitli maceralara atılarak hem muazzam kazanımlar elde edebilirsiniz hem de hayatınıza bir heyecan gelir. power nexus'lar için de gözlerinizi her zaman açık tutun! hatta dm'iniz izin verirse sense nexus feat'ini de, hangi tür bir channeler olursanız olun almaya bakın. benim oluşturduğum collaborator karakterinde feat seçimleriniz bayağı sınırlı olsa da, buna kesin değer. yani, bu feat'in sağladığı, bir power nexus'un 5 mil yanına yaklaşınca onları sezebilmeniz elbette bir power nexus'u arayış/buluş sürenizi çok kısaltacaktır. işin aslını soracak olursanız, sense nexus feat'iniz yoksa ve bir power nexus'un nerede olduğuyla ilgili gizli bir bilgiye ulaşmamışsanız, işiniz şansa kalıyor. bir serüvene çıktığınızda denk gelebilirsiniz bunlara, örneğin. o feat'iniz varsa da gene rastlantısal olabilir tabii durumlar ama mesela antik bir yapıyı loot'lamak için bir maceraya atıldınız ve oranın 5 mil yakınında bir power nexus var... işte bunu seziyorsunuz wisdom check'inizde başarıya ulaşırsanız ve onun tam yerini saptayabiliyorsunuz o gün içinde, bir diğer wisdom check'inizde daha başarılı olursanız.

peki sarcosan neden living nexus olarak sonlanan * karakter için daha ideal?.. sarcosan'ların intelligence ve charisma skorlarına +2 bonus varken, wisdom'ları ise -2 düşüyor. zaten living nexus olmak demek, sürekli müthiş tehlikelere atılmak demek. o yüzden wisdom'larındaki penalty, role-playing açısından da mantıklı. yani, deli cesaretine sahip bir karaktersiniz. charisma score boost'u da mesela düştüğünüz tehlikeli durumlarda bluff ve/ya diplomacy skill'lerinizi kullanırken size avantaj sağlayabilir. anlaşılabileceği gibi, bu charisma ve intelligence boost'u collaborator temelli çizdiğim karakter için de süper olsa da, wisdom işte... benim gözümün önüne getirdiğim collaborator'ın 14'ten düşük bir wisdom skoru olmamalı. eh, charicmatic tradition'ından giden bir karaktere minimum 16 wisdom skoru atamanız gerekiyor bunun için, ki -2 olunca 14 olabilsin. böyle bir karakterin ability score atamalarında 16 puan asla wisdom'a verilmez, normal şartlarda. yani, 90 üzeri total zar atsanız bile (108 üzerinden) gene de wisdom'a 16 vermezsiniz. ben vermem diyeyim, en azından.

ad&d 2e'de mesela mage'ler için wisdom çok önemli olabiliyor. hele bir de necromancer'sanız zaten minimum 16 olması gerekiyor bu skorun. ama burada d&d 3e/3.5e'yi esas alıyoruz ve normal şartlarda wisdom'a bu kadar yüksek bir skor atanmaz, böylesi karakterler için. intelligence... bu biraz size bağlı. yani intelligence'ın da normal şartlarda, büyü efektifliğini charisma score'undan alan bir karakter için çok büyük değeri yoktur. ama fazlasıyla skill-based bir karakter yaratacaksanız önemli de olabilir bu skor. veya role-playing açısından çok zeki bir karakteri oynamak istediyseniz. bu sefer de bazı daha önemli ability score'larınızdan dezavantajlar yaşayabilirsiniz ama, böyle bir karar almanızın neticesi olarak. gene de, biraz da kişisel tercihlerinize göre şekillendirebileceğiniz şeyler bunlar. d&d 3e/3.5e'de inanılmaz seçenekleriniz olabiliyor önünüzde. o kadar çok official kaynak var ki... bunların bazıları sadece belli campaign'lerle sınırlandırılmış olsa da çoğunu da herhangi bir setting'de ilerleyeceğiniz karakteriniz için kullanabiliyorsunuz. örneğin bir lich olmayı kafasını koyan bir sorcerer olarak başlayabilirsiniz ve constitution skorunuzu düşük atarsınız, undead olduktan sonra bu bir işe yaramayacağı için ve onun yerine intelligence'ınızı çok yüksek yaparsınız. evet, lich olana kadar büyük sıkıntılar çekebilirsiniz bu yüzden ama bunu başarabildiğinizde de hayvani charisma skorunun yanında yüksek intelligence skoru da olan bir lich olursunuz, bir dolu skill'inizle birlikte. bu müthiş bir şey olurdu!

living nexus olarak devam eden hermetic channeler karakterine dönersek... ayrıca bu karakterin, erenlander'ın sağladığı feat ve ekstra skill'lere hiç ihtiyacı yok gerçekten. hem intelligence'ları artıyor, sarcosan olurlarsa hem de bluff, diplomacy gibi skill'lere ekstra bonus puanları oluyor ki bunlar da yeri geldiğinde çok önemli olabiliyor bu tür oyunlarda. bunlara da collaborator'ın hiç ihtiyacı yok denebilir. yani bu özelliklere asıl onların ihtiyacı var ama bu konuda fazlasıyla gelişmiş bir karakter oldu zaten bu oluşturduğum collaborator, dahası şart değil. erenlander'ların ise seçtiğiniz bir ability score'una +2 ekleniyor, yine seçtiğiniz bir tanesineyse -2 geliyor. elbette charisma'ya +2 veriyoruz ve normalde strength'e -2 veririz, bir büyücü olarak. wisdom'ımımız da etkilenmiyor. mis. ki bu collaborator karakteri için wisdom, epey mühim. bu arada bu ability score'lar cidden de sadece kuralsal/teknik bazda değil, role-playing açısından da çok önemli. sarcosan'ların biraz "daredevil" olabildikleri ve başarılarıyla çok gurur duydukların pek dikkatli ve öngörülü olamayabildikleri tanıtımlarında da yazıyor. yazmasaydı bile, ability score'larınıza ters role-playing yaparsanız dm'iniz size bayağı zorluklar çıkarabilir. collaborator için uygun gördüğüm erenlander'ın da sarcosan'daki gibi ekstra +2 intelligece boost'u olsa iyi olurdu tabii ama sadece skill point'ler için. gene de hiç şart değil zira bu oluşturduğum karakter, fazla fazla olmasa da yeterince skill point kazanabiliyor zaten. ayrıca erenlander'ların, dorn'lar veya sarcosan'lar gibi gölge'ye çok derin bir kini olmayabiliyor zira onlar gibi, atalarından miras kalan, izrador ve hizmetkerlarının yerle bir ettiği çok kadim bir geçmişleri yok. ayrıca ve alakalı olarak "adaptable" bir insan ırkı oldukları ve yollarına daha rahat bakabildikleri için de collaborator prestige class'ı ile ekstra uyumlanıyor erenlander'lar. ben böyle görüyorum en azından. başka noktalar da var bu hususta da, hepsini yazarak zaten çok uzayan bu yazıyı extra uzatma niyetinde değilim.

[ekleme: burada çok önemli bir detayı unutmuşum: living nexus için power nexus'ların yerini tespit etmede wisdom check'leri çok önemli. yani bu konuda yazdığım her şeyi, bu sonradan aklıma gelen şeyi de göz önünde tutarak değerlendirmek lazım. hatta belki de hermetic channeler + wizard + living nexus için de erenlander daha iyi bir seçim olabilir. gene de sadece -1 etki eder, 2 düşük wisdom score'u. ve başka seçimler ve kazanımlarla bunu rahatlıkla kompanse de edebilirsiniz. göz önünde tutmakta fayda var gene de, bunu...]

ama şunu eklemem lazım: midnight'ta gnome'ların +4 charisma boost'u var ve dwarrow'ların da penalty'siz +2 charisma boost'u var. hatta wood elf'lerden "natural channeler" diye bahsediliyor ve bu ırkın intelligence, wisdom veya charisma boost'ları olmasa da büyülere doğal yatkınlıkları var ve hem ekstra büyüler hem de bonus spell energy point'ler kazanabiliyorlar. diğer elf'lerde de böyle bir şey var ama caransil denen, özünde wood elf olan alt elf ırkı channeling magic'te ekstra avantajlı. adeta elf değil de zwölf'ler. * yani büyücü karakteri için insan dışında alternatif bir ırk düşünenler bunları da göz önünde tutabilir. bu arada "black tongue" konusunda bu ırkların da sıkıntısı olabilir, hatta vardı galiba. yani collaborator için en uygun ırk galiba gerçekten de erenlander. ben role-playing açısından da genelde human oynuyorum böyle oyunları. bir de bu oluşturduğum collaborator için erenlander human'ın ekstra feat'leri gerçekten de önemli. bunun bir daha altını çizeyim.

bir de destiny and shadow kaynağında erenlander varyantları sunulmuş (sarcosanlar için bunu araştırmadım). belli drawback'ler ile belli trait'leri takas edebiliyorsunuz. mesela skill'lerinizin yarısını feda ederek başka bir yönden karakterinizi güçlendirebilirsiniz. ek olarak, burada background varyantları da eklenmiş; örneğin urban erenlander (core rulebook'ta urban sarcosan vardı) veya free erenlander gibi seçimler yapabiliyorsunuz ve bu karakterinizin özelliklerini dramatik bir mahiyette etkiliyor. ve pale legate diye çok ilginç non-evil bir prestige class'ta var bu kaynakta. bu class'ta ilerleyenler, zamanında legate olup bir nevi tövbe eden ve artık izrador'a yani gölge'ye düşman olanlar oluyor. deny izrador’s power diye bir ability'leri bile var. ki zaten bu oyunu oynamayı düşünenler zaten bu kaynak kitapların hepsini taramalı bence zira core rulebook'lar'ın kapsamı belli ve bu gibi official kaynaklardan faydalanarak çok daha ideal karakterler yaratabilirsiniz, büyüler ve başka kapsamlarda da çok daha geniş bir havuzdan seçimlerinizi yapabilirsiniz böylelikle. hatta mesela ilk core rulebook'ta philosopher heroic path'ı varken bunu nedense ikinci edisyona koymamışlar. çok dikkatli analiz etmedim ama sanki onu da kaynak olarak kabul edip, hermetic channeler karakteriniz için bu yolu seçebilirsiniz gibi gelmişti bana. sonraki edisyonda onu neden kaldırmışlar bilmiyorum, belki de dikkatli incelemek gerekiyordur ve aslında kusurlu bir yaratımdır. bunun da wiser gibi intelligence boost'ları var, 20 level'ı tamamlayabilirseniz toplam 4 puan. ancak muhakkak ki üstlerde oluşturduğum ve living nexus ile sonlanan karakterde wizard prestige class'ının requirement'larıyla ilgili bilgi mevzusunda bana göre ikinci edisyonu baz almalıyız, üstlerde belirtmiştim bunu galiba. sadece ilkinde olan ama ikincide olmayan şeylerde ikisini de kullanmamız mümkün olabilir, oyun mekanikleriyle net bir çakışma/çelişme görmediğimiz müddetçe. ayrıca 1e core rulebook'un, çıktığı tarih itibarıyla d&d3e'yi temel aldığı ve 2e'nin de d&d 3.5e'ye göre revize edildiğini de unutmamak gerekli. 3e, 3.5e ile aynı edisyon sayılabilir de, sayılmayabilir de. yani 3e'deki bazı şeyleri de hala kullanabilirsiniz 3.5e temelli bir oyununuzda. ama işte, bazılarını da kullanamazsınız... mümkün olduğunca ilgili edisyonun en yeni core rulebook'larına sadık kalmak gerekli.

tabii normalde böyle karakter yaratmak diye bir şey yok. yani "sample npc" gibi bir yöntem izledim ben, burada. yoksa normalde kan-ter-gözyaşı ekseninde böyle level'lara ulaşabilirsiniz bunu masaüstü rol yapma oyunu olarak oynadığınızda ve karakterlerinizi bu seviyelere taşıyabilmeniz aylar sürer/sürebilir ki bunu başarabilmenizde de beceri ve zekanızla birlikte talihe de ihtiyacınız olabilir. ben aslında bu yazı için bu konuyla ilgilendikçe kendime bahsettiğim gibi bir —lvl 15 cn erenlander speaker - channeler 5 / collaborator 10— karakter yarattım. böyle şeyleri daha önce de yapmıştım ama midnight özelinde bu, bir ilk oldu. ability score'lar için zar bile attım ki çok iyi skorlar denk geldi. anormal iyi, hatta. şu andaki internet personamda da bu karakterle "ilerliyorum". hayırlısı. * böyle bir olayım var benim cidden, senelerdir. hatta bu bağlamda yarattığım favori karakterim d&d 3.5 official kaynaklar/kurallar temelinde: beguiler 1 / wizard 3 / ultimate magus 10 / archmage 5 şeklindeki 19. seviye bir büyücüydü. ki, bunu oluşturabilmem cidden epey zamanımı almış, birçok kaynak karıştırmamı gerektirmişti. normalde wizard 4 olmadan ultimate magus'a geçemiyorsunuz mesela. ama kurallarda bunu yapabilmenizin sıra dışı bir yolu da var. ama asıl olay, böyle bir karakteri tümden tasarlamak. işte bu cidden hem çok zorlayıcı hem de çok zevkliydi. ki bu inanılmaz güçlü bir wizard karakter olmuştu. neyse, bu konuda sizi detaylara boğmam bu başlıkta yersiz olur. belki günün birinde bir ultimate magus başlığı açarım ve orada anlatırım. hatta bu karakterin epik level'lar için yolunu da çizmiştim ki d&d 3.5 bu konuda cidden de özel bir d&d edisyonudur. canabulum kadar ultra-epik bir yol veya bir time dragon gibi akılalmaz derecede güçlü bir karakter çizmemiştim elbette ama. hatta larloch gibi 30'lu seviyelere kadar bile çizmemiştim. bir yerden sonra da işin zevki kaçar bence. direkt bir deity daha tercih sebebi, öyle bir şeylerle uğraşmak yerine.

yineleyeyim ki, bunu ben makul ve bana uygun bir npc yaratıyormuşçasına bir yol izledim. ama bakarsınız günün birinde level 1'den böyle bir karakterle bir masaüstü rol yapma oyununa başlarım ve görürüm bakalım hayal ettiğime ulaşabilecek miyim... böyle bir persona yaratmak ve bunu kullanmak da güzel ama bence. sonuçta nasıl ki bu tür fantastik içeriklerde sample npc'ler veya direkt özel npc'ler yaratılıyor, ben de kendiminkini yarattım neticede. yani ha gwydiesin, azalin rex, elminster, larloch falan gibi önceden yaratılan bir npc'nin personasına bürünmüşüm ha kendi yarattığım personaya bürünmüşüm. yani, rule'lar ekseninde makul bir karakter yaratmak da gayet okey, benim perspektifimden. ki gwydiesin gibi, unique ve d&d kurallarını delip geçen bir karakter de yaratmadım en nihayetinde. gayet de kitabıma uydurmaktansa kitaplara uydum yani, kural kitaplarını esas aldım ve oyunu kuralına göre oynadım. haha. ama gene de bu tasarladığım collaaborator karakter ile sıfırdan bir oyuna başlamak da ayrı güzel olurdu tabii. belki de makul bulduğum kimi standartları bile aşabilirdim hatta; evet, hayal ettiğim karakteri gerçekleştirememem gibi onu aşmam da oldukça mümkün. ki ben zar atmada normalden daha şanslı biriyimdir aslında. onu da göz önünde tutuyorum. sözlükte ilk frp oynadığımdaki anormal şansımdan bahsetmiştim hatta bir başlıkta da şimdi hangisidir bilemiyorum zira üzerinden seneler geçti. bu konuyu kapatırken, bahsettiğim erenlander speaker: channeler/collaborator karakterini oluşturmamın henüz tam olarak bitmediğini de not düşeyim. ama gerisi kolay iş, cidden. bir oturduğumda birkaç saatte halledebilirim, tüm detaylarıyla birlikte. kaldı ki, bu karakteri her an kenara da kaldırabilirim. sonuçta böyle bir karakter yarattım ve tüm bilgilerini bir dosyada saklayacağım. istediğim zaman kullanırım bir online persona olarak, istediğim zaman kullanmam. siz bu yazıyı okurken kullanıyor olur muyum. hmm... belli olmaz. *

evet, d&d'deki en kudretli büyücüler normalde arcane büyü üzerinde uzmanlaşan ve wizard kapsamındaki karakterlerdir ama gene de mag kiln'i ayırmalıyız zira filmde de "he is no ordinary legate" deniyor. yani o muhtemelen çok kudretli bir channeler'ı tek başına haklayabilir. zaten karşısına net bir "hero" koymazsanız böyle "chosen one" denen karakterleri yenemezsiniz normalde. ayrıca legate'ler hiyerarşisinde greater legate'lerin olduğundan bahsetmiştim (belirtilen tarihte 87 tanelermiş ve 16 ve üstü level'lardaki karakterler bunlar) ve bunların birçoğu yüzlerce veya binlerce yıldır yaşıyorlarmış, kimisi de undead imiş ve çok bilge, zeki ve kurnazlarmış. bir de en tepede first legate var ki kendisinden the night king sunulael diye bahsediliyor. işte bu karakterden cidden korkulur zira izrador kendisini en güçlü legate kılmış ve kudretini hayal bile edemiyorum. üstte yarattığım iki karakterden, charismatic tradition'dan giden ve 15. seviye olan ilki kendini akıllıca geliştirmişse tek başına bir greater legate'i haklayabilir. oluşturduğum ikinci yani living nexus üzerinde sonlanan 22. seviyedeki karakter ise first legete'i harcayabilir mi acaba... bilemiyorum. bunu söyleyebilmek için kaynak kitapları çok iyi taramam lazım. official d&d setting'lerinde bile böyle şeyler çok fark edebiliyor. mesela greyhawk setting'inde 22. seviye olmak acayip ötesi güçlü olmak demek. yani ravenloft'un kudret abidesi lich'i azalin rex bile 18. seviyede. ancak forgotten realms'te 22. seviye öyle inanılmaz bir şey değil. larloch 32. seviyede mesela burada, ioulaum ise 41. seviyedeydi galiba. (bunlar d&d 3e/3.5e istatistikleri.) midnight'taki legate'lerin fraksiyonları falan da var da bunlara da girersem yazı çok uzayacak... belki günün birinde bir legate başlığı açarım. hatta burada "bakınız" verdiğim farklı d&d ve midnight ile alakalı başlıklar da açarım ve oralarda sizi full detaylara boğarım. zaten d&d ile ilgili başlıklar da hiç açmadım değil şimdiye kadar. hatta görece çok sayıda başlık açtığım bile iddia edilebilir, bu hususta.

üstlerde epey bahsettim ama burada biraz daha netleştireyim bir konuyu: burada channeler'ları 3'e ayırmışlar: hermetic, spiritual ve charismatic tradition'larını (gelenek) takip edenler olarak. hermetic'ler bildiğimiz wizard'lar gibi intelligence score'larıyla, charismatic'ler tahmin edilebileceği gibi charisma score'larıyla, spiritual'lar ise wisdom score'larıyla büyülerini yapıyorlar. bunlar midnight campaign setting'de epey detaylandırılıyor tabii. mesela hermetic tradition'ı takip edenler simyacı, matematikçi veya alim oluyorlar. loremaster'ı d&d'yi bilenler bilir. hah, bunlar hermetic olurlar. wizard da prestige class'lardan biri ve hermetic'ler bu yoldan yürüyebiliyor burada. charismatic'ler de tahmin edilebileceği gibi liderlik eden karakterler olabilirler. ama aslında bunları d&d'deki sorcerer'lar gibi de düşünmemek lazım tam olarak. o başlıkta anlatmıştım galiba. sorcerer ve wizard, d&d'nin 2000'lerde sunduğu edisyonlarda birbirlerinden inanılmaz farklılar. midnight'taki charisma ve intelligence temelli büyü yapan class'lar arasındaki farklılıklar, onun yanında devede kulak kalır. veya midnight'ta druid bile bir prestige class ve spiritual tradition'dan giden channeler'lar druid olabiliyorlar. prestige class deyince de akıllarak d&d 3e/3.5e gelmeli elbette ki yazıda bunu yeterince vurgulamış olmalıyım. neyse daha fazla detaya girmem lüzumsuz olur bu konuda şimdi. ama şunları eklemem lazım. tüm bu farklılıklar "değişik olsun diye" yapılmış şeyler değiller; oyundaki büyü sisteminin çok farklı olması bunu bir nevi şart kılmış. midnight'ta feat bazlı bir büyücülük var ve her class ilgili feat'i alarak önemli büyü güçlerine ulaşabiliyor. o yüzden monk falan gibi hem fighter olan hem de belirli büyü güçleri olan class'lara burada yer verilmemiş.

ben üstteki yazının neredeyse tümünde büyücülere odaklansam da şunun altını çizeyim: bu, tamamen benim (b)ilgi alanımın bu olmasıyla alakalı. yoksa gayet de dövüşçü falan olarak da dilediğiniz gibi oynayabilirsiniz bu oyunu, ttrpg'ler ile ilgileniyorsanız. gerçekten beğenilen bir setting'dir midnight ve sadece official d&d ürünleriyle kendilerini kısıtlamayan birçok oyuncunun ilgisini çeken bir şey olmuştur bu "game". zaten belki de biliyorsunuzdur zira aşırı "underground" bir setting de sayılmaz midnight, bu tür masaüstü rol yapma oyunlarıyla ilgilenenler açısından.

ki "midnight" başlığı bir filmle ilgili olduğu için (metalı başlık ayrıca), bu konu(lar)dan bahsedebileceğim yegane başlık da buydu. gene de filmin geldiği rol yapma oyunu hakkında biraz detayın bilinmesi de iyi bir şey bence. zaten bu midnight içerikli üretimler de 2009 senesinde, yani bu filmin çıktığı sene durmuş. bu işte de mi bir uğursuzluk var bilemesem de midnight evreni kesinlikle tekinsiz. bunu, üstte bahsettiğim kimi detaylardan da anlayabilirsiniz, filmi izlerseniz direkt görürsünüz zaten.


şimdi filme dönelim... geç oldu ama güç bizimle olsun!

filmde midnight ttrpg'sindeki o karanlık havayı çok iyi yansıtmışlar/resmetmişler bence. yukarıda uzun uzun midnight evreniyle ilgili birtakım bilgiler versem ve yorumlar yapsam da filmde böyle detaylar pek yok, baştan söyleyeyim. hatta filmin fokus noktası da bir legate, yani bir channeler değil ve onun yaptığı kimi "divine" büyüler dışında fazla büyü sahnesine de rastlamıyoruz yapımda. keşke en azından bir devam filmi gelseymiş demekten de kendimi alamıyorum midnight chronicles'ın. hem midnight'taki daha fazla içeriği görebilirmişiz hem de ilk filmdeki olaylar bir nihayete erebilirmiş böylece. yine de sonunu beğendim aslında ben bu "tek" filmin. en azından bir şeyler havada kalmıyor ve bir nokta konuyor. nokta'dan sonra ayrı bir paragraf açılsa ve mag kiln'in karanlık yolunda ona meydan okuyan gaelen'ın hikayesini izleyebilsek nefis olurdu elbette ancak bu, bu saatten sonra olmaz gibi görünüyor.

peki, bir erenlander kasabası olan blackweir'e bir misyonla gönderilen mag kiln, burası ve belki de daha önemlisi kendisi hakkında neler keşfedecektir?.. evet, bu film bir nevi kiln'in kendisini keşfetmesinin de hikayesi. işte devam filmi gelseymiş, iyilerin tarafındaki gaelen'in de böylesi bir karakter geliş(tiril)imine şahitlik edebilecektik muhtemelen ve bu ikisinin kuvvetle muhtemek bir epik kapışmasına...

sona gelirken, bu film herkes için değil şüphesiz ve zaten öyle bir film de yoktur sanırım; yani gevelediğim şey şudur ki midnight chronicles hem dar bir izleyici kitlesine, hem de o kitlenin de azına hitap eden bir çalışma. bunu hem imdb'deki oylanma sayısından, eleştiri yazılarından ve aldığı "reyting" ortalamasından anlayabilirsiniz, hem de filmi izledikten sonra da "bu filmi mi beğendin de o kadar tanıttın ettin..." diye bana çemkirirken aklınıza gelebilir bu.

bir kişi bile beğense kardır ama aranızdan!

ne demişler:

"kanaryayı cannes'da altın palmiye'ye kondurmuşlar, 'ah vatikan' demiş."

kaynaklar: (bkz: midnight: 2nd edition core rulebook), (bkz: midnight: sorcery & shadow), (bkz: midnight: destiny and shadow), (bkz: midnight: against the shadow)

ayrıca, midnight chronicles: the heart of erenland adlı, 2009 çıkışlı bir macera modülü de var aslında ve filmi izlemeden evvel bunun okunması (veya mümkünse oynanması) eğlenceli olabileceği gibi çok faydalı da olabilir. 2009'da çıktığı için d&d 4e edisyonu kapsamında bir ürün bu, elbette. ben filmi izledikten daha sonra keşfettim bunu maalesef. burada, midnight chronicles filminde geçen olayların aşağı yukarı 10 sene öncesi resmediliyor yani bir nevi yazılı bir prequel eser bu, tanıttığım filme. eredane'in bir bölgesi olan westlands'de geçen bu macerada, filmi izleyenlerin aşina olacakları belli karakterler ve yerler var: yer olarak blackweir kasabası, karakterlerdense loren landring ve genç oğlu (filmden 10 sene öncesinde geçiyor ya) gaelen, yazının ilk kısmında bahsettiğim "hanımağa" tipli kurnaz ve sinsi lesher, mistik ve sırlarla dolu grimnor - filmde bu karakteri oynayan richard ooms müthiş bir iş çıkarmış. yoksa iki iş mi çıkarmış?.. olaya biraz gizem katayım dedim, yazıyı sonlandırırken.

işte mag kiln!

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

ekstra olarak da warhammer 40k ile ilgili hayran yapımı olan damnatus adlı alman yapımı, 2008 çıkışlı bir film var, o aklıma geldi. bu film, midnight chronicles'a göre çok daha fazla beğenilmiş gibi duruyor izleyenlerin genelince (imdb'yi baz alırsak az bilinen bir yapım gerçi). ne zamandır bende var bu film aslında ama bir türlü oturup izleyemedim henüz. midnight chronicles kadar bütçesi olamaz bu filmin elbette fakat yine de bu şart da değil her zaman. böyle oyun evrenleriyle ilgili yapılan her türlü filme varım diyorum. önemli olan tutkuyla yapılmaları ve o fantastik alemlerin atmosferini bizlere güzel yansıtmaları. bilhassa yapay zekanın "gücü ele geçirmesi"nden önce çekilen bu tür filmlerin benim gönlümde özel bir yeri var.

ekleme/düzeltme: yazıda "devam filmi/filmleri" falan dedim fakat wikipedia'da demin gördüğüme göre bu film aslında bir tv dizisi için pilot film olarak çekilmiş ancak kimse bu prodüksiyonu almadığı/üstlenmediği için böyle tek bir film olarak kalmış. ben başka bir yerde bu "tv dizisi" muhabbetinden bahsedildiğini gördüğümü hatırlamıyorum. wiki haklı da olabilir, olmayabilir de (ki citation needed yazıyor bu bilgiyle alakalı olarak) zira bilenlerin bildiği üzere wiki'de yazılan her şeye tamamen güven olmaz.

son olarak ise gene wiki'de fantasy flight studios'un midnight'ın haklarını edge studios'a sattığı yazıyor (bu, film değil de midnight oyunuyla alakalı bir bilgi). edge studios da 2022 senesinde, d&d 5e kural sistemiyle midnight: legacy of darkness adında bir ürün çıkarmış. buna henüz bakmadığımdan kişisel yorum yapamayacağım. şu midnight dünyasını daha kapsamlı ve detaylı ele alan en azından bir animasyon dizisi çıkarsalar hiç fena olmazdı aslında. bu konuda da edge studios'tan bir hamle bekliyorum. gerçi ben baldur's gate'in animasyon filmleri veya dizileri çıksın diye de bekliyorum asırlardır. o kadar popüler bir oyunda bile bu dileğim gerçekleşmedi. neyse ya, naapalım. bu film var en azından elimizde ve gelecekten ümit kesilmez. bakarsın öyle bir zaman gelir ki bu gibi oyunların ekrana uyarlanması adeta bir furyaya dönüşür ve hangi birini izleyeceğimizi şaşırırız. noolur öyle olsun. ne demişler?.. olmayacak duayı izrador'a etme bulma dünyası... yoksa o söz, "gölge etme başka midnight istemem" miydi? şu atasözümüzü de çok severim, yeri gelmişken: (bkz: güüneşte yanmayan gölgenin kıymetini bilmez) ama biz izrador'a gene de hizmet etmeyelim. kendisi "kıymetlimisss" değil, biz de gollum değiliz sonuçta.

bariz bir gerçeği vurgulayarak da yazımı noktalıyorum: gölge iyidir ama izrador kötüdür. ve; (bkz: evil'lık kutsal bir müessesedir). yani, bir deity sonuçta. elbette kutsal olacak. bu işin doğası böyle.

ve nihayet final. *

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

christopher marlowe

kariyeri 6 seneden az sürmüş olan ve 29 yaşında hayatını kaybeden (öldürülen), william shakespeare'in çağdaşı ingiliz oyun yazarıdır. bugün çok değerli görülen bir edebiyatçı olsa da zamanında shakespeare'in gölgesinde kalmıştır ve aslında popüler kültür baz alındığında tablo hala aynıdır. elizabeth çağı oyun yazarlarından bir başkası olan ben jonson kadar bilinir bugün en azından, marlowe. (jonson, zamanında aşırı popülermiş ama artık değil.) belki de ömrü elverseydi, shakespeare'in gölgesinden çıkıp gökte onun kadar parlak bir yıldız da olabilirdi. the marlovian theory of shakespeare authorship denen bir "komplo teorisi" bile vardır ve buna göre shakespeare'in diye bildiğimiz eserleri aslında marlowe yazmıştır hatta marlowe belirtilen tarihte ölmemiştir. (zaten bu teori başka şekilde desteklenemezdi.) bu kafalar bana çok uzak açıkçası. zaten saçma bulurum böyle komplo teorilerini ayrıca ingiliz dili ve edebiyatı bölümünde yüksek lisans yaparken hocam olan abd'li drama uzmanı bir profesör de, "doğru bir okumayla, shakespeare'in tüm eserlerinin kendisinden çıktığı anlaşılıyor." demişti. bu galiba başka bir komplo teorisiyle ilgiliydi. shakespeare ismiyle eserler veren 4-5 kişi mi ne varmış falan fistan...

neyse biz aklıselime ve gerçeklere dönelim...

shakespeare'den sadece 2 ay daha büyük olan marlowe hakkında her zaman spekülasyonlar yapılmış gibi duruyor. örneğin, cambridge'de okurken kendisinin casus olduğundan şüphelenilmiş. corpus christi college'da okurken ise dersleri sıkça asmasından mezuniyeti verilmemiş bu "gencin" ve anca kraliyet danışma meclisi araya girip kendisinin kraliçe 1. elizabeth'e iyi hizmetinden dolayı takdirlerini sununca okulunu bitirebilmiş christopher. bu olay neticesinde de marlowe'un, istihbarat servisinde sir francis walsingham'ın gizli ajanı olduğu söylentileri çıkmış.

kendisine "heretic" (kafir) suçlamaları da yöneltilmiş, incili eleştiren ve oradaki çelişkileri gösteren bir el yazması yüzünden, 1593 senesinde. yine aynı dönemin bir oyun yazarı ve marlowe'un oda arkadaşı olan thomas kyd'a işkence edilmiş, marlowe'un "suçlarına" kanıt sağlaması için. neticesinde christopher, o dönemki cezası kazığa bağlanıp yakılmak olan ateizmle suçlanmış. neyse ki bir hukuk görevlisine her gün rapor vermesi karşılığında serbest bırakılmış.

marlowe'un tam olarak nasıl/neden öldü(rüldü)ğü bilinmiyor ama bir bar kavgasında öldürülmesi en kuvvetli ihtimal olarak değerlendiriliyor. ingram frizer isimli, yine bir ajan olduğundan şüphelenilen biriyle akşam/gece takılırlarken bir anlaşmazlıklarının çıktığı (hesap/fatura konusunda olduğu söyleniyor) ve kavganın sonunda frizer'ın marlowe'u bıçaklayarak öldürdüğü, bu bağlamdaki en büyük olasılık olarak görülüyor. diğer bir teori, kraliçe 1. elizabeth'in, ölümünden 4 gün önce christopher'ın öldürülme emrini vermesi ve bu konudaki son teoride de yazının başlarında bahsettiğim şekilde, marlowe'un aslında ölmediği (faked his own death) ve william shakespeare takma ismiyle yazmaya devam ettiği söyleniyor. (bu sonuncusu gerçekse bayağı afallarım.)

christopher marlowe, kısa oyun yazarlığı kariyerine (shakespeare o değilse tabii ve değildir ya); tamburlaine the great, the tragical history of doctor faustus, the jew of malta ve edward the second gibi önemli işler sığdırmıştır. başka eserler de vermiştir ama en önde gelen ve hala tiyatral mahiyette uyarlanan/gösterilen eserleri bunlardır. kendisinin faust'u goethe'ninkinden çok farklıdır ama bence en az o kadar iyidir. c. marlowe, şair olarak da dikkat çekmiştir ve onun şiirlerinin shakespeare'in oyunlarına birtakım ilhamlar verdiği iddia edilir. iyi sayılacak bir eğitim almasına rağmen yazma konusunda akademik bir donanımı olmadığı göz önünde tutulduğunda, c.m.'nin bu kadar başarılı yazılı eserler verebilmesi dikkat çekmiştir.

marlowe'un bir eş cinsel olduğu da iddialar arasındadır. hatta gizli eş cinsel de değilmiş (openly homosexual). bu bilgi, günümüzde tartışmalı görülmektedir. neticede otobiyografik eserler yazmadı adam veya zamanında çok tanınmadığından özel hayatı pek de "merceklenmemiştir". çağdaşları ve bazı kaynaklar, "çılgın partiler verirdi/yapardı." (partied hard) demişler ama o partilerde neler olmuştur, bu gibi şeylerin pek de kayıtları tutulmadığından hiçbir zaman öğrenemeyiz herhalde.

özgür düşünebilen ve cezası yakılarak öldürülmek olan bir konuda cesurca konuşabilen/yazabilen bu mühimsenesi yazarın eş cinseldiyse bile bunu saklamayacağını düşünüyorum. bu gibi belirsizliklere rağmen, o çağdaki bir figüre göre c.m. hakkında epey detaylı bilgilere sahip olduğumuz için şanslıyız bana sorarsanız.

not: bu yazıyı başka bir sözlük için yazmıştım zamanında. fakat burada editör olduktan sonra oraya zaman ayıramadığımdan orada yazmıyorum artık. oradaki bazı böyle tanımlarımı silerek normal sözlük'e taşıyacağım.
devamını gör...

hellbound: hellraiser ii

klasik uyarımı baştan yapayım: bolca spoiler içeren bir yazı olacak; yani filmi henüz izlemediyseniz ve bir gün izlerim belki falan diyorsanız bu yazıyı şimdi okumamayı tercih edebilirsiniz.

hellraiser: şeytan pusuda bekliyor filmine, sözlüğe ilk geldiğim günlerde bir tanım girmişim. aradan neredeyse 3 sene geçmiş ve serideki favori filmim olmakla kalmayıp en sevdiğim korku filmlerinden de biri olan bu yapım için bir tanım gireyim dedim artık. birazcık(!) geç oldu ama olsun. *

ilk film 1987 çıkışlıydı ve bir ingiliz yapımıydı. ingiliz sanatçı clive barker'ın the hellbound heart adlı novella'sından temelini alıp yine aynı ismin yönettiği bir filmdi bu. o kitabı okudum ve cidden de bol sinematik malzeme veren bir eser diyebilirim. pinhead diye adlandırılan cenobite/demon bir korku ikonu haline geldi. 2022'de gelen ve adı ilk film gibi yalnızca hellraiser olan filmle birlikte 11 filme ulaşmış durumda bu seri. öncelikle... kitapta pinhead'in bir cinsiyeti yok. doug bradley ile özdeşleşen bu karakter filmlerde elbette ki son derece maskülendi. 2022'deki yapımda bir trans kadın oynadı bu karakteri ve bu belki de kitap ile daha uyumlu. 2022 çıkışlı filmi ben çok beğendim. hatta ilk iki filmden sonra en iyi 3. hellraiser filmiydi bence bu. bunun başlığını da belki gene 3 sene sonra falan açarım. *

hellbound: hellraiser ii filmine gelelim ki zaten başlığın esas konusu bu olmalı. ilk filmden hemen 1 sene sonra çıktı bu yapım; yani 1988'de. barker bu sefer yönetmen koltuğunda değildi ama filmin hikayesini (senaryosunu değil) yazdı ve baş yapımcılığından sorumlu oldu. bu filmi neden yönetmemiş olabilir?.. barker'ın yönettiği nightbreed, lord of illusions ve ilk hellraiser filmine detaylı tanımlar girmiştim hatta ilk ikisinin başlığını da ben açmıştım. hah işte, bunlardan birinde veya daha fazlasında bahsetmiştim bazı şeylerden. kendisi hellraiser filmini yönetmiş olsa da pek iyi bir iş çıkartamadığını düşünmüş ama yanılmıştı bence. film hem çok beğenildi hem de gişede iyi para getirdi. çektiği diğer iki film 90'larda geldi ve kanımca bunlar da süper olmasına rağmen gişede gümledi. bana göre arada yalnızca 1 sene olmasaydı bu hellraiser filmini de barker yönetirdi. yani bunun başarılı olduğu en erken 1 sene sonra tescillenmiştir muhakkak ve barker'ın başarısız bir iş yaptığını düşünmesi yüzünden buna el atmaması son derece normal. 90'lardaki filmlere de "aha, hellraiser ile olayı başarmışım. o halde yeni filmler çekeyim" diye yaklaşmış olmalı kendisi ama bunlar da maalesef gişede gümleyen yapımlar oldu. bana göre muazzamdır ikisi de, ayrı konu.

başlığın konusu olan hellraiser ii'nin biraz aceleye getirildiği belli gibi geliyor bana. yani öncelikle negatif bulduğum şeylerden bahsedeyim, filmle ilgili. biraz dağınık bir film bu. diyalogları da özensizce yazılmış gibi. birçok sahnesine de pek özenilmemiş gibi duruyor. örneğin, okültist ve manyak doktorumuz phillip channard bir hastasına ustura veriyor ve onun kendi kendisini kesmesini izliyoruz. biraz kan fışkırması falan lazım, değil mi? gerçi fizyolojik durumu garip bir hastaydı o. belki de kanının fışkırmamasına o perspektiften bakabiliriz. veya, mesela bazı sahnelerde tek perspektife fazla fokuslanılmış. yine bu sahnede bu başhekimin altında çalışan doktorun o akılalmaz şeylere bir tepki göstermesi gerekir, değil mi? gösteriyorsa da bizim onu, bu tepkileri gösterirken görmemiz lazım diye düşünüyorum. olumsuz bulduğum şeyleri bu paragrafta bitireyim dedim. görkemli bir cehennem tasviri var burada ve bu cidden de karanlık ve ihtişamlı... ama mesela o cehennem labirentini yukarıdan ve çok geniş açıdan alıyorsun. biraz inandırıcılık beklerdim açıkçası. hadi o manyak doktor da bir cenobite'a dönüştü ve onun dokunaçsı uzuvlarından çıkan silahların/aletlerin aksiyonlarını stop motion tekniğiyle yapmışsınız. biraz beetlejuice öykünmesi de var gibi bunlarda. gerçi bu iki film aynı sene gösterime girdi... bunlar son derece okey. ama o kuş bakışı, geniş açıdan gösterilen cehennem labirentinde gerçekten de daha inandırıcı bir çözüm/yöntem üretebilirmişsiniz gibi geldi bana... bir de uncle frank'in cehennemde yanma sahnesi dandik idi bence.

şimdi de, ne olumlu ne de olumsuz olarak değerlendirebileceğim şeylere gelelim... bu bir 80'ler filmi, millet. yani 80'ler demek, eğlencenin dibine vurmak demek. buradaki tüm o grotesklikleri, absürtlükleri, çılgınlıkları vs. bu çerçevede değerlendirmek lazım gelir diye düşünüyorum. elbette 80'lerde çekilen tüm filmlerde bu furyaya kapılındı, her filmci bu tür klişeleri kullanma yoluna gitti falan demiyorum. bunda bu yoldan yürünmüş. ben bundan şikayet edemem açıkçası. edenler de olabilir ama. bir şey diyemem. kurgu/konu mevzusu... film bunda da ne iyi ne de kötü bence. yani öyle dahice dokunuşlar da görmüyoruz film boyunca, bu ne zırvalık dedirtebilecek kurgusal hamleler de görmüyoruz diyebilirim. diyemeyebilirim de aslında belki... filmin sonlarında kirsty'nin julia'nın "derisini" üzerine geçirmesi mesela kimilerince saçmalık olarak görülebilir. yalnız, bu sahne "cehennem'de" geçiyor. yani o boyuttaki fizik yasaları, biyolojik formasyon vb. şeyler farklı seyredebilir, bildiğimiz dünyadan. yani böyle filmlerde çok mantık aramamak lazım diye düşünüyorum açıkçası. bu arada o sahne çok iyi bir plot twist idi bence. ilk izlediğimde asla tahmin edememiştim o julia'nın içinden kirsty'nin çıkacağını, haha.

ve artık filmi öveyim... bir kere ilk filmin mirası çok güzel değerlendirilmiş bence burada. zaten en ikonik korku filmi sahnelerinden biri olan "jesus wept" ile açılıyor; yani ilk hellraiser filminin en akılda kalıcı sahnesiydi bu bence ve genel bağlamda da korku filmleri içinde mühimsenesi bir sahne olarak alınır bu. kirsty cotton akıl hastanesinde ve babasının cehennem'den ona yardım çağrısında bulunduğunu düşünüyor. böyle düşünmekte de haklı aslında ama acaba onu uncle frank mi kandırıyormuş?.. olabilir. mümkün. julia'nın içinden kirsty çıktıysa, babası sandığı tipleme de frank olabilir. ama olmayabilir de... her neyse, filmin kurgusu bence, sonradan okültist bir manyak olduğunu öğrendiğimiz başdoktorun, julia cotton'ın üzerinde öldüğü ve kurumuş kanlarının bulunduğu yatağın özellikle evine getirilmesini istemesi ile ilginçleşmeye başlıyor. o ana kadar bu başhekimden şüphelenmemizi gerektirecek bir şey göremiyoruz, hatırladığım kadarıyla. aslında burası da sadece "kıllandırıyor". yani dr. channard'ın nasıl bir sapkın olduğunu, onun altında çalışan doktor kyle macrae'nin onun bu telefonla konuşmasını duymasının ardından evine gizlice girmesiyle öğreniyoruz. filmi bu konuda övebilirim işte... mevzuya direkt dalıyoruz sayılabilir işte. gizem boyutunu sündürmüyorlar ve ardından majestik ve dehşetli sahneler art arda geliyor.

artık yavaş yavaş noktalayayım bu yazıyı; hellbound: hellraiser ii, bana göre serinin en iyi filmidir. bana katılan çok kişi olsa da ilk film daha fazla kişi tarafından favori olarak gösteriliyor sanırım. açıkçası 11 hellraiser filminden bir tek hellraiser: judgment'a (2018) katlanamamıştım ben. neredeyse kimsenin beğenmediği hellraiser: deader (2005) ve hellraiser: hellworld'ü (2005) bile sevmiştim; özellikle de deader'ı çok beğenmiştim. şu bir gerçek ama, ki bunu orijinal filmdeki tanımımda da yazmıştım diye hatırlıyorum: başlığın konusu olan ikinci hellraiser filminden sonra seri "ucuzlaştı". örneğin hellraiser iii: hell on earth (1992), yani serinin bir sonraki filmi tipik bir amerikan korku filmiydi. çok eğlendim izlerken, orası ayrı, ama ilk iki hellraiser filmine "sanat eseri" diyebilirken, sonrakiler için "çerezlik" diyebiliyorum ancak. bir tek, yazının başlarında bahsettiğim 2022 çıkışlı film bir istisna. bu yüzden de onu serinin en iyi üçüncü filmi olarak değerlendiriyorum.

filmin müthiş ihtişamlı şu tema müziğini/müziklerini koyarak yazımı sonlandırıyorum:

(bkz: hellbound / second sight seance)

devamını gör...

dungeons & dragons: wrath of the dragon god

2023'te gelen ve toplamda 4. official d&d filmi olan dungeons and dragons: honor among thieves ile birlikte bu 70'lerden gelen harikalık yeniden gündeme geldi. hatta netflix, forgotten realms setting'i bazlı bir dizisini de çıkartacak gibi görünüyor: #3399656

başlığın konusu olan yapım ise 2. d&d filmi. 2000'lerin başında gelen ilk film... anlatıldığı kadar da kötü değildi bence aslında. imdb'de edindiği rating ortalaması çok gülünç bence. hatta wotdg*'nin aldığı rating de öyle. bunun nedenini çok iyi biliyorum: frp'ciler çok zor beğenir. çok acımasızdır. d&d'deki amansız ve merhametsiz savaş lord'ları gibidirler. eğer ki d&d değil de başka şeylerin temel alındığı fantastik filmler olsalardı bunlar, frp'cilerin bu kadar gazabına uğramazdı. örneğin, başlığın konusu olan filmin imdb'deki rating ortalaması 4.6. bu en az 5.4 olurdu, bu bir dungeons and dragons filmi olmasaydı. haha.

hat*'in şimdiye kadar çıkan en iyi/kaliteli d&d filmi olduğunu ben de herhalde çoğu kişi gibi kabul ediyorum ama bu ikinci film ve dungeons & dragons: the book of vile darkness adlı 3. d&d filmi de gayet güzeldi bence. bunların bütçeleri belli tabii, 4. filmle kıyaslanamaz, ki zaten bovd* ve wotdg* doğrudan video formatında piyasaya sürülen filmler diye biliyorum. 3. filmin bütçesi daha düşüktür gibi bir izlenimim olmuştu izledikten sonra, başlığın konusu olan filmden. neyse... dediğim gibi, ilk filmi bile o kadar kötü bulmamıştım ben ki 4. film dışındakilerin en yüksek bütçelisi de oydu ve oradaki baş kötü olan büyücü profion, favori aktörlerimden biri olan jeremy irons tarafından canlandırılıyordu. bir tane aşşşırı saçma şey vardı ilk filmde gerçi. yani alelade bir karakter için "hoop, ben o über staff'ı kullanabiliyorum/kullanabilirim" olmaz d&d'de ama filmde oluyordu. 4. filmi ben en çok ilkine benzetmiştim zira ikisi de eğlenceli, daha az karanlık fantastik filmlerdi. ancak, honor among thieves elbette ki çook daha iyi bir filmdi.

the book of vile darkness'ın bakınız'ını vermiştim. ilk d&d filminin de bakınızını vereyim zira günün birinde ben veya başka biri bunların başlığını açabilir. (bkz: dungeons & dragons (film))

wotdg, yani başlığın konusu olan filme tam olarak geçelim artık madem. yazının geri kalanında spoiler'lar olacak ama çok önemli spoiler'lar vermekten kaçınacağım.

yazıyı yazdıktan epey sonra gelen ekleme: bu filmin benim açımdan ne denli özel olduğu şu başlıktaki tanımımda yer verdiğim filmlerden biri olmasından anlaşılabilir: (bkz: yazarların favori fantastik filmleri)

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

öncelikle, yazıda d&d'yi bilmeyenler için epey anlaşılması zor kısımlar yer alabilir ama anlaşılmasının önemli olduğu kısımları anlaşılır hale getirmeye çalışacağım.

ilk d&d filmindeki kötücül büyücü profion, damodar'a bayağı zalimce davranmıştı ve onu piyonu gibi kullanmıştı. bir de sonra onu bir undead* haline getiren bir büyü yapmış, daha doğrusu bu büyü yerine lanet desem daha doğru olabilecek şey yüzünden kendisi yalnızca bir undead olarak yeniden var olabiliyor, ancak efendisinin*, bunu yapamayacak bir kaderi yaşadığı için bu lanet/curse'ü kaldırabilme olasılığı ortadan kalkıyor ve artık damodar kendi lanetini kendi kaldırabilmenin bir yolunu bulmak durumunda; bu hikayenin özünü damodar'ın ağzından dinliyoruz zaten bu ikinci filmde. ilk filmdeki olaylardan 100 yıl sonrasında geçiyor bu 2. d&d filmi. ama aslında 3.000 sene öncesinden de bir şeyler öğreniyoruz ki filmin zaman diliminde yaşananlar bu kadim zamanlarla bağıntılı. d&d'de normalde böyle büyülü orta çağ gibi bir hava/anlayış vardır ve d&d'ye pek hakim olmayıp filmi izleyenler bunu aklında tutsun öncelikle. gerçi the lord of the rings'i bilmeniz de zaten bunu normal/doğal karşılamanızı kolaylaştırır kanaatindeyim. orada orta dünya denmiş ama d&d'de bunu diyemeyeceğimiz için ben büyülü bir orta çağ benzeri setting filan diyorum.

neyse... filmdeki baş kötümüz damodar olsa da 3.000 yıl öncesine gittiğimizde faluzure adlı ejderha tanrının, turanian'lar denen kudretli bir antik medeniyetin mensupları—herhalde büyücüleridir—tarafından hapsedildiğini öğreniyoruz. faluzure bir d&d tanrısı/deity olsa da bir lesser deity, yani d&d'de tanrılar da kudretlerine göre kategorilere ayrılıyor ve faluzure güçlü sayılabilecek deity'lerden biri değil. yine de bir deity... yani tanrı... ve elbette ki çok güçlü. ona özgürlüğünü verebilmenin bir yolu da varmış ve baş kötümüz bunun için sabırla, inatla uğraşıyor ve aradığı, bunu gerçekleştirebilecek orb'a bir şekilde ulaşabiliyor. zaten bu anlattığım yerler filmin hemen başında, hoş bir narration tekniğiyle anlatılıyor. bu küreyi elde etmesi onun üzerindeki "undead curse"ü de kaldırıyor ama tam da değil galiba. yani vücuduna garip bir sıvı döktürüp "ecstasy of life" diyordu ve bir replikte ve bunu nasıl yorumlamalıyız emin değilim. belki de zamanla tam bir "living being" hissiyle yaşamaya başlayabilecektir... ama tabii o filmin başlarında gördüğümüz undead halindense "insana benziyor" bu orb'u ele geçirdikten sonra damodar. haha. kendi sözüne güvenirsek undead curse'ü kalkıyor işte o orb'u ele geçirdikten sonra. undead var, undead var... mesela vampirler de undead'dir ama hayattan büyük zevk alabilirler. damodar için işte bir "corpse being" olmak gibiymiş undead'lik. filmdeki lich karakter klaxx içinse undead'lik iyi bir şey gibi duruyor. zaten normal şartlarda lich'lik, evil spellcaster'lar tarafından tercih edilebilen bir şeydir. tercih ettiğin bir şeyden de şikayet etmeszin. haha!

işte damodar (sol) ve klaxx (sağ):

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

damodar'ın amacı ismir'i yerle bir etmek. burada tipik bir, kendisine bu lanetin gelmesine sebep olanların torunlarından intikam alma teması var. yani böyle fantastik filmlerde yaygın görebileceğimiz bir konu elementidir bu. onun kini 100 yıllıksa, faluzure'un ise 3.000 senelik! gerçi mışıl mışıl uyumuş bu süreçte ama sonuçta bu onun tercihi değildi ve bir tanrıya bunu yaparsanız torunlarınızın torunları, onların da torunları... yani işte tehlikeli sular bunlar arkadaşlar. haha. bu filmdeki ismir, şu anda sınırları içinde olduğum izmir değil ama. fantastik bir yer. ilk filmde direkt "izmir" diye de telaffuz ediyorlardı diye aklımda kalmış ama bu filmdeki telaffuzu "işşmiğr" şeklinde. ekstra bilgi, komiktir ki metropia adlı modern distopya filminde de bir izmir vardı. ne istiyorlar güzel izmir'den bu gavurlar allasen? ehehe. neyse... esasen damodar güçlü bir villain olsa da tek başına bu fantastik ismir'i öyle taş üstünde taş kalmayacak hale getiremez elbette. yani falazure isimli ejderha tanrıyı uyandırıp, o ismir'i yok ederken kenardan izleme hayalleri kuruyor damodar. peki işi kolay mı?.. şunu da ekleyeyim, d&d kaynaklarına göre faluzure aslında uçamayan bir ejderha tanrı olsa da filmde kendisini uçabilir kılmışlar.

hiç de değil. onun bo orb'u ele geçirdiği bilgisi ismir'e bir şekilde ulaşıyor. burada bir büyücüler konseyi gibi bir şey var ama bunlarda pek iş yok gibi. film boyunca melora adlı çaylak olmasa da düşük seviyede sayılacak büyücü, koca koca archmage'leri falan afallatacak şeyler yapabiliyor ve düşünebiliyor. bu council of mages'ın baş büyücüsü oberon isimli biri. pek bir karizmatik. sanırım robe of eyes da giyiyor ki bu gayet üst level bir item'dır. archmage falan değilseniz kolay kolay bulamazsınız bunlardan. ama bir baş büyücü bu kadar mı aymaz olabilir... sonunda da hak ettiğini buluyor bence. millet kan ter içinde şehri kurtarmaya çalışsın, sen küvette olmayan aklınla kıymetli kitapları ıslatma riskini doğur. haha. ya cidden intelligence score'unu merak ettim kendisinin. bence kesin diploması da sahtedir. * bu arada büyük bir spoiler vermiyorum bence, daha ziyade kafa karıştırıyorum sanki. mesela oberon sonunda vezir olmuyor, bu belli bir spoiler olabilir ama rezil mi oluyor yoksa sonu trajik mi oluyor... onu söylemem işte!

melora'nın eşi, yani yavuklusu veya kocası (tam anlayamadım ama kesin sevgililer), tip olarak futbol insanı önder özen'in daha genç bir haline benzeyen berek de aslında başta yetiştirdiği bir savaşçı karşısında rezil oluyor ama bana göre iyi çizilmiş bir karakter. yani gayet iyi bir lider. bir fighter olarak belki kadın barbarian lux kadar epik olaylara girişmiyor ama en azından iyi bir lider figürü bence kesinlikle. kadın bir elf/elven wizard olan ormaline'i de beğendim ben. çok pratik kararlar alabiliyor ve yapımdaki kudretli kötüler arasındaki, bir lich olan klaxx the malign'dan party'sini o kurtarmıştı ve başka kritik yerlerde de hızlı ve doğru kararlar aldı kendisi. yani o lich kadar üst level bir wizard olmasa da (en azından henüz) gene de aferin denilesi bir karakter. ring of the ram'i de kaptı, artık daha mutlu. * bu adventurer'lardan diğerleri de usta bir thief olan ve yine ekip arkadaşlarını bazı kritik durumlarda kurtaran nim—ki o da bir gem of true seeing bulunca sevindirik olmuştu— ve obad-hai'nin bir cleric'i olan dorian. bu son eleman... bilemedim, şimdi ne desem spoiler olabilir ama lich'in ormanda onun illüzyonunu yaratması sahnesi filmin az sayıda komik sahnesindendi bence. soğuk bir espri yapıp spoiler mı versem?.. dediğim gibi, bu epey karanlık bir film, bundan bir sonraki d&d filmi kadar olmasa da; ilk ve şimdilik son d&d filmlerindeki gibi çok da komedik şeyler beklemeden seyretmek lazım tanıttığım filmi.

dorian'ın taptığı obad-hai da bir tanrı/deity (yoksa niye tapsın, swh) ve filmde önemli bir rolü var. yani filmdeki tek deific varlık faluzure değil. burada faluzure'un bir nevi anti'si olarak bu greyhawk deity'sinin seçilmesi elbette tesadüf olamaz: faluzure, yaşayan ölülüğün, çürümenin falan tanrısıyken obad-hai ise bir doğa tanrısı. acaba hangisi kazanacak?.. gerçi bu tanrılar kapışmıyor aslında zira obad-hai'ı göremiyoruz ama işte üstte bahsettiğim melora bir haltlar karıştırıyor ve olaylar gelişiyor... bu melora'ya dikkat edin bakın. zaten kendisi bir wizard olsa da mystic theurge diye adlandırılan prestige class'tan devam etmek istiyor gibi görünüyor.* yani hem arcane hem de divine büyüler yapabilen bir karakter... d&d 3.5 kapsamında böyle sayısız prestige class var ve işte filme de yansıması diyebiliriz bunun için.

filmdeki kötülerden damodar zaten en çok gördüğümüz olanı ama lich klaxx da cidden farklı farklı sahnelerde çok önemli roller oynuyor konuda. dizaynı biraz garip olmuş. o postürü, dişleri, plastik makyajı falan... gene de bence okey verilebilir. kurnazlıkta da master level diyebiliriz kendisine sanırım, ki filmi sonuna kadar izlediğinizde bunu kendiniz de görebilirsiniz. ve elbette, ormaline'in, klaxx'ı görür görmez "the lich is too powerful" demesi de kendisinin kudret level'ını idrak edebilmemiz için yeterli. kahramanlarımız onun alanına geldiğinde lich'in onlara kurduğu tuzak gayet iyiydi ve orada, bir tür disintegrate büyüsü üzerinde çalıştığını görebiliyoruz kendisinin. peki bu büyüsünü bir kahramanımızın üzerinde kullanabilecek mi?.. işte bunu söylersem önemli bir spoiler olur. ama başarılı bir paralyze büyüsü yapabiliyordu ilgili karaktere. işte bundan sonrasını görebilmek için filmi izleyin. *

klaxx the malign [lich]

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

yalnız yazı çok uzayacak böyle giderse... yani bu konulara girdiğim zaman duramayabiliyorum ve midnight chronicles'ın başlığındaki tanımım 10.000 kelimeyi geçmişti. bunda öyle abartmayayım diye düşünüyorum. hehah.

hatta ufaktan sadede geleyim artık.

yazı bittikten sonra gelen ekleme: hiç de bir anda sadede gelemedim. yazı bayağı daha uzadı. lakjsdlkasjdlakdjs

filmdeki oyunculuklar bence yeterli derecede tatmin edici. midnight chronicles'ı tanıtırken de söylemiştim galiba; böylesi fantastik işlerde alışılandan farklı oyunculukların olması benim için genelde daha ideal oluyor. yani ben gerçek bir "drama" görmek istemiyorum böylesi fantezi filmlerinde. karakterlerin renkli olması, sahnelerin çok dandik olmaması falan yeterli geliyor bana normalde. gönül ister ki bu gibi konularda her fantastik film, 2023'te çıkan şimdilik son d&d filmindeki gibi en üst seviyelerde olsun. ama olmuyorsa da elimizdekinden zevk alıp almamak da bize kalmış. ben bu 2. d&d filmini gayet seviyorum ve son d&d filmine verdiğim notun aynısını vereceğim: 8.5/10.

ekleme: pardon ya, honor among thieves'e 8/10 vermişim ben. demin başlığına bakınca gördüm. daha iyi olmuş aslında zira bu tanıttığım albümü daha çok seviyorum zaten.

bu arada filmdeki cgi kullanımı gibi şeyler beni tatmin etti. majör battle'lardan birinde yer alan ice dragon'ın [yani white dragon'ın], faluzure'un falan başka şekilde yaratılmasının/canlandırılmasının zaten hala alternatif bir yolu yok sanırım. herhalde artık yapay zekayla bunlar çok daha iyi yapılabiliyordur ama filmleri de dönemlerine göre, yapıldığı zamandaki teknolojilere göre değerlendirmek gerekir. fazla gerçekçilik aramıyorum ben şahsen böyle sahnelerde ve beklediğimi buldum diyebilirim bu bakımdan.

filmdeki o görkemli kale litvanya'daki vilnius yakınlarındaymış ve filmin çekimleri de burada yapılmış oluyor haliyle. filmin senaristlerinin bir röportajda açıkladıklarına göre 6 hafta civarında sürmüş çekimleri. bu senaristlerden biri olan brian rudnick de çekimlerde yardıma gitmiş ve prodüksiyon sürecinin büyük kısmında aktif rol oynamış. işte d&d kuralları dışına çıkılmaması ve d&d dinamikleri bağlamında tutarlı olunabilmesi amacıyla, özellikle emprovize çekilen sahnelerde yönetmen gerry lively ile beyin fırtınaları yapmışlar ve senaryodan sapan doğaçlama kısımlarda brian, d&d konusundaki bilgileriyle yönetmene destek olmuş ve buralarının da d&d anlayışına ters düşmemesine özenmişler bu tarz bir ortak çalışmayla. bu bilgiler, sorcerers.net sitesinde yayımlanan bir röportajdan kendi yaptığım çeviriden geldi.

bu arada film bittikten sonra çıkan yazılarda bir dolu böyle balkan, yugoslav, yunan gibi... işte bişeyeviç, bişeyakis, bişeyvilnus, bişeynilski gibi soyada rastlıyoruz ve avrupa sınırlarındaki böyle yerlerdeki ekipler de filme çok katkıda bulunmuş belli ki.

aslında 9 da verebilirdim bu yapıma ama... birkaç tane yuh artık dediğim şey vardı filmde. öncelikle melora'nın, sevdiceği berek'e "there are two forms of magic. i, myself study the arcane, clerics study the divine" falan demesi... kelimeler farklıdır da yani bu minvalde bir şeyler söylüyordu. yahu "gocan" bir captain. üst level bir fighter. kaz kafalı bir barbarian falan da değil. ve uzun süredir sevgilisiniz de, belli ki. o ayrımı bilsin bir zahmet. karşında 1. seviye bir fighter yok ki. işte seyircilere biraz bilgi tepikleyelim demişler ama bu diyalog o iki karakterin arasında geçmemeliydi ya. ahahaha. bir de, "fire, earth, water, air; the four elements..." falan. işte cidden bir de böyle sanki anca bir grand mage'in nail olabildiği bilgilerden bahsediyorlarmış gibi heyecanla falan söylemiyorlar mıydı. lakjdlskjadlkasjd

gene de 9/10 vermeye karar verdim. yani bu gibi detaylar yüzünden not kırmak pek makul görünmedi gözüme sonradan.

bu tarz filmlerdeki kahramanları idiot falan diye yaftalamak da pek modadır, malum. geçmişte bunu ben de yapardım ama bir zaman sonra bu bağlamda daha bilgeleştiğim kanısındayım. mesela bu filmde thief nim'in, o aynadan nerelerine güvenle basabileceklerini gördükleri tuzaklı alanda bir anda atlaması sahnesi... şimdi ben derdim ki o basamakları biri aklında tutuversin ve işte bir şeyler ters giderse diğer karakterlere şimdi iki arkandaki sol bölmeye bas falan deyiversin, ki örneğin ormaline bunun çok daha karmaşıklarını bile aklında tutabilecek bir zekaya sahip olmalı, bir wizard olduğu için. hoş, bu esnada ormaline'in dikkati başka yöndeydi ancak buradaki kalan birkaç adımı nim kendi de aklında tutabilirdi. ama işte bu sahnede şu unutulmamalı: karakterler panikledi burada ve panik de her zaman kötü kararların gelmesiyle neticelenebilir. ayrıca bir barbarian olan lux bağırıyor burada atla diye ve barbarian'ların da d&d'deki zeka seviyeleri belli. haha. bir de o aynanın olduğu kısım tam kapandığında belki de mekanizma sıfırlanacaktı, yani aklında tutsan bile bastığın her yerde "ceryanı" yiyecektin?.. öyle 1-2 saniyede işte tüm bunları düşünemeyebilirsin panikleyeceğin için... ben bundan ziyade, aynı sahnenin gerilerinde wizard'ın magical bird'ü ona'nın haşat olmasına gülen ve çok basit bir mekanizmayı çalıştırması gereken yerde ekip arkadaşlarıyla dalga geçen nim'in karmik bir kader yaşamış olabileceği şeklinde yorumlamıştım o sahneyi.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

neyse... valla seviyorum ben bu filmi cidden. çıktığı sene falan izlemişimdir. toplamda da 5-10 kez seyretmişimdir. ileride de izlerim sanırım. size de izlemenizi salık veririm, fantastik filmlerden hoşlanıyor iseniz.

son olarak da... dungeons & dragons denince belki de akla gelen ilk isim olan gary gygax tarafından da çok sevilmiş bir film bu. filmin senaryo yazarlarından biri brian rudnick bunu bir röportajında açıklıyordu. post prodüksiyon sürecinde filmi gary'ye izletme fikirleri oluşmuş ve kendisinin wisconsin'deki evine bir ekip gönderilmiş ve işte onun bunu izlemesi ve belki dvd'nin özel içeriği için bir röportaj vermesi umulmuş. neticede d&d'nin yaratıcılarından biri filmi sevdiğini (love, like'tan da öte yani) söylemiş ve bu da rudnick'i onurlandırmış ve tüm film ekibi de bundan onur duymuştur herhalde. bu röportajı hangi sitede görmüştüm, onu anımsayamıyorum şu anda.

zaten gygax, bu filmin baz alındığı d&d - greyhawk setting'inin de yaratıcısı ve işte onun filmi beğenmesi ekstra önemli bu yüzden. mesela forgotten realms setting'inin baz alındığı bir d&d filminin de ed greenwood tarafından beğenilmesi bu seviyede bir önem arz edebilir. honor among thieves'i "sevdim" diyor muydu ed bilmiyorum ama sanırım beğenmiş olmalı ki bu filmdeki içeriğin de fr history'sine dahil edileceğini açıklamış. gerçi filmdeki "fail"lerden bahsettiği bir video da var kendisinin ama gene de filmi çoğu kişi gibi beğenmiş gibi görünüyor. wrath of the dragon god'ı ise o kadar çok insan beğenmedi ama işte gygax tarafından beğenilmesi benim açımdan yeterli. zaten hat* ve wotdg* arasında devasa bir bütçe farkı var, o yüzden bu iki filmi kıyaslarken de bu değişkeni göz ardı edemeyiz. her halükarda ben wrath of the dragon god'ı daha çok seviyorum.

şunu da ekleyeyim yazıyı bitirirken, ki bu bilgi de yazının gerilerinde bahsettiğim sorcerers.net'teki röportajdandı... senaristlerden biri, forgotten realms setting'indeki hazır kurgu elementleri ve karakterlerin alınması ve bunun üzerine böyle bir filmin çekilmesi, sıfırdan bir setting yaratmaktan daha ideal olmaz mıydı gibi bir soruya; wrath of the dragon god projesine ilk filmin sequel'ı olması anlayışıyla başlandığından ve zaten lisans hakları olarak da sadece ilk filmin setting'ininkilere sahip olmalarından bunun mümkün olmadığını söylüyordu. yani isteseler de bir forgotten realms filmi çekemezlermiş bunda. sonuçta evet, wrath of the dragon god'da greyhawk setting'inden alınma faluzure ve obad-hai gibi karakterler ve çeşitli başka şeyler var ama doğrudan greyhawk setting'inden buraya taşınan şeyler de epey sınırlı ve bu bir official d&d filmi olduğundan da illaki bu kadarına izin verilir zaten. hiçbir d&d referansı olmasa ve filmdeki her şey sıfırdan yaratılması zaten wizards of the coast'un yetkililerinin de işine gelmezdi kanısındayım, ki onlar da film sürecinde aktif rol oynamışlar.

yazıyı da bir türlü sonlandıramıyorum zira yazdıkça aklıma sorcerers.net'teki röportajda bahsedilen bazı başka kısımlar geliyor. haha. wizards of the coast, işte 90'ların sonlarından itibaren tsr'dan devralarak bu fantastik mevzuları yürüten sihirbazlar birliği, d&d bünyesindeki ve o ekipten cindi rice ile çok yakın çalışmış bu filmin senaristleri. ed stark ile charles ryan'ında aralarında olduğu wotc* ekibine council of wizards, yani büyücüler konseyi diyormuş bu senaristler ve onlardan bazı spesifik direktifler de almışlar. mesela filmde bir sal var ve bu çiviyle yapılmış başta. büyücüler konseyi de d&d evreninde çivi yok, onları iplerle/halatlarla değiştirin diye bir not göndermiş ve filmde de elbette sal kütüklerinin halatlarla bağlanmış halini görüyoruz. salı bu hale getirebiliyorsa bu büyücüler, çarşambayı sel mi alır, siz düşünün artık. (bkz: sorun salı mı sorunsalı) - bu arada yazının gerilerinde de dediğim gibi gary gygax... değil de, işte böyle komedik unsurlar arıyorsanız bu filmde ve bir sonraki d&d filminde bunlara pek rastlayamazsınız. son d&d filminde var mesela bu boyut, çünkü ne demişler: (bkz: son gülen iyi güler)

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

intruders

binge-watch başlığında da dediğim gibi, ilk olarak 2021'de izleyip 10 üzerinden 7 verdiğim, birkaç gün önce, iki güne bölerek izledikten sonra ise bunu 9/10'a çıkardığım, 8 bölümlük ilk sezonundan sonra iptal edilen dizi; daha doğrusu tek sezonluk olarak kalan dizi.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bir bbc two ve bbc america, yani ingiliz-amerikan iş birliğinin ürünüdür.

self/less filmini akla getiriyor ama bu ondan daha eski bir yapım. yani 1 sene daha eski en azından.

internette millet nasıl bulmuş diye bakındığımda, konusunun/kurgusunun çok belirsiz/vague olduğuyla ilgili bir hayli negatif kritikler aldığını gördüm. benim de ilk izleyişimde 7/10 verme sebebim buydu belki. ikinci izleyişimde ise konusunu tam anladım ve müthiş keyifli bir seyirlik oldu benim açımdan doğrusu.

benim zaten bbc yapımlarına bir düşkünlüğüm ezelden beridir var. the box of delights dizisinin tanıtımını yapmıştım mesela sözlükte. yani tabii ki bunlarla sınırlı değil. bbc prodüksiyonlarının ekseriyeti bana çok hitap ediyor sahiden.

self/less ile birlikte başka yapımlar da aklıma gelse de intruders'ı izlerken, bunların hiçbiri dizi değildi. gerçi intruders da zaten bir roman uyarlaması. yani ama gene de işte bir dizide böyle bir konu işlenmişse de ben denk gelmedim, bu yapımdan önce ve sonra. peki bu nasıl bir konu?..

işte bu spoiler olur bebek. ama self/less ile birlikte zaten ciddi bir spoiler vermedim de değil. gene de bunu yapmalıydım da kanımca. yani hiçbir ipucu vermeden bir şeyler yazınca da millet neden bir izlesem mi acaba desin ki?.. spoiler'lara boğacağım bu yazının ilerilerini ama önce bir uyarı yapacağım elbette. o uyarıya kadar gönül rahatlığıyla okumaya devam edebilirsiniz.

stranger things ile yıldızı ışıl ışıl parlayan millie bobby brown, işte o popüler diziden 2 sene önce burada da döktürüyor. acaba bu diziyle mi keşfedildi, bilemiyorum. zaten intruders'tan önce sadece once upon a time in wonderland dizisinin iki bölümünde oynamış. bana intruders ile keşfedilmiş olma ihtimali epey fazla görünüyor zira cidden de çok iyi rol kesiyor burada ufaklık.

ve yaptığı rol de cidden zor. yani hem bir çocuğu canlandırıyor, hem de bir yetişkini. yani tip olarak hep çocuk olsa da ya ruh olarak?.. işte gizem yaratıyorum ama buraları spoiler'lı yerlerde açıklayacağım. üstelik canlandırdığı yetişkin de öyle alelade bir tip değil. yani hiç değil. hem de hiç değil. o kadar da hiç değil ki. külliyen hiç değil. oh bebek, ne kadar da hiç değil. piç... neyse işte yani belki self/less referansımdan belirli tahminler yürütebilirsiniz burada. yazıma gizemle birlikte biraz da bulmaca havası katayım dedim. haha.

dizideki baş karakter eski bir lapd (los angeles polis departmanı) polisi. böyle karımla birlikte huzurlu bir hayat yaşayayım istemiş. artık bir polisiye yazarı kendisi. ama artık karısı da karısı değil mi? yani boşanmaktan ziyade o üstte bahsettiğim velet gibi karısı da mı başka birisi oluyor yoksa?.. aynı bedende iki kişi olabilir mi? self/less referansımı hatırlayın. yani bunlar acı-tatlı spoiler'lar sayılabilir ama izleme keyfini mahvedecek türden olduklarını da düşünmüyorum. şimdiden ilginizi çekmişse bence aşağılarda uyarı yaptıktan sonra dizinin konusunu anlattığım kısmı okumadan evvel diziyi izleyin diye salık verebilirim.

intruders, baştan sona eli yüzü düzgün bir dizi. yani profesyonelce kotarılmış bir yapım ve işte kurgusu birçok kişiye belirsiz gelmişse de bence çok sağlam. kastingi ideal. draması nüfuzlu. oyunculukları kalburüstü. yönetmenliği sıkı. aksiyon sahneleri inandırıcı. çekimleri, kamera kullanım stilleri de dizi standartlarında hayli yüksek kalitede ve epey varyasyonlu. ses kaydı çok iyi. bende çok kaliteli bir kaydı var gerçi ama gene de sound/ses ve ses montajı babında da cidden dikkat çekici kadar iyi bir dizi. ve tek sezondan sonra iptal edilse de aslında tüm o 8 bölüm boyunca süren konu nihayete eriyor diyebilirim. yani sezonun sonunda ikincisinin de gelmesinin amaçlandığını anlıyoruz ama ikinci sezona yol verilseydi dahi burada aynı konseptten devam edilse de başka bir yerden de yeniden başlayacaktı dizi diye düşünebiliriz bana göre. devam etmesini çok isterdim ama bu şekilde tek sezonluk bir dizi olarak da gayet izlenesi bir yapım derim ben şahsen, matbu... yani matbu olarak okumadım. romanını bilmiyorum. şah-mat... şey, ama bir ara romanını da okumak istiyorum aslında. eğer bunu yaparsam da bu tanıma ekleme yaparım artık, hani nasıl bir uyarlama, kitap ve dizi arasındaki farklar neler falan gibisinden.

spoiler vermemeye çalışarak biraz konseptinden bahsedeyim dedim. bundan sonrasında da dizinin direkt konusuna gireceğim. burada böyle yüzyıllardır varlığını sürdüren bir kült gibi bir şey var. karanlık bir organizasyon yani. qui reverti [latince "dönen (kişi/şey)"] adlı gizli bir topluluk bunlar ki mensuplarına da reverti deniyor. psychomancy gibi bir pratik üzerine kurmuşlar tüm olaylarını ve londra orijinli olsa da modern zamanlarda bu karanlık ve gizemli tarikat abd merkezli bir oluşum gibi görünüyor. kökenleri asırlar öncesine giden bu okültik ve mistik paktlarının adı psychomancy trust idi diye hatırlıyorum. ingilizcede -mancy, önüne getirilen sözcükle veya ön ekle birleşince o konseptte divinasyon yapılabilmesini niteler. necromancy'yi duymuşsunuzdur mesela belki. necro, ölü demek. necromancy de ölülerle iletişime geçebilen ve onlar sayesinde gelecekten veya işte zamandan gizli bilgileri alabilmek falan demektir özünde. zamanla büyücülük, bilhassa kara büyücülük anlamını da alsa orijinalinde mancy, büyü yapmaktan ziyade böyle gelecekten haber almak, veya gizli bilgilere ulaşmak minvalini kapsamaktadır. psychomancy dediğimizde ise psyche'ı düşünmeliyiz elbette. acaba bir bedende iki ruh birden olabilir mi?.. işte o spoiler'lar şimdi geliyor. yoksa gelmiyor mu?..

ekleme: alttaki kısmı yazdıktan sonra ekleyeyim ki, evet, yazının bundan sonrasında devasa spoiler'lar mevcut ama başta planladığım gibi konunun tümünü anlatmadım ve karakterlerin hepsinden bahsetmedim. bu kararı, hem yazı zaten gayet uzun olduğundan hem de böyle belki yazının tümünü okuyan kişilerden bazıları öğrenilecek başka şeyler de var demek ki der de izler diye aldım. yoksa üşendiğimden değil. uzun yazı yazmaya üşenmediğim zamanlarda cidden üşenmem. keyif ve zevkle yazarım. ama yazılarımın da farklı farklı olmasını seviyorum. kimisinin konusunu baştan sona anlatırken, kimisinin de böyle merak ettirici olmasını seviyorum. hiç spoiler vermeden yazdığım yazılarım bile var. çeşitliliği seviyorum üslubumda.

yazının bundan sonrasında konusu ve konseptini açıklıyorum, ama üstte de dediğim gibi, hepsini değil... yani spoiler alert!

dizideki baş karakterimiz jack whelan, demiş olduğum gibi. ama bu karakter bir süre sonra izleyicilere gösteriliyor ve dizinin başında aslında bu qui reverti hakkında epey bilgilendiriliyoruz ama henüz tabii bu gizli topluluğun adını falan bilmiyoruz. yani temel pratiklerini öğreniyoruz. yani bir kızın intiharıyla biten kısımda oluyor bu dediğim... bundan sonrasında ise, bir ailenin evine "intruder"lardan biri giriyor ve aradıkları kişiyi burada bulamasa da onun karısı ve oğlunu vurup öldürüyor. biz de acaba o aranan adam neden bu kadar önemli diye düşünüyoruz. bunun yanıtını dizinin epey ilerilerinde alacağız. bu arada burada "intruders"ı iki türlü düşünebiliriz bence. birincisi işte bu gizli topluluğun ajanlarının böyle onun bunun evine, hayatına hatta benliğine "intrude" etmelerinden mütevellit bunların intruder'lar olması, diğeri ise dizinin mistik ve paranormal boyutundaki bir bedende iki ayrı ruhun olması olayı. yani mesela siz, siz olarak doğuyorsunuz. ama daha önceden ölmüş birinin "ruhu" da aslında sizin bedeninizde uykuda gibi bir modda yer alıyor. yani bedeninize "intrude", izinsiz giriş yapmış durumda. meşumluğu bariz olan ezoterik bir konseptle karşı karşıyayız yani burada.

anladığım kadarıyla dizideki konuya göre her bedende bu fenomen var ama işte qui reverti, tespit ettikleri kişilerdeki, önceden "hatırlatıcı/tetikleyici" bir şeyler gösterdikleri o uykudaki benliği uyandırma becerisine sahip olan karanlık bir organizasyon. ezcümle, öyle her insandaki bu uyumakta olan benlik uyandırılıp işgal etmekte olduğu bedene hükmedemiyor. bunun için ona önceden bir tetikleyici gösterilmesi gerekiyor, bu organizasyonun shepherds denen ajanları tarafından. o kişi öldükten sonra da acaba hangi bedene girmiş ruhu, bunu bulmaları gerekiyor. sonra da o tetikleyici objeyi o uyandırılmak üzere bekleyen ölü kişinin benliğinin olduğu kişiye gösteriyorlar, bir de hatırlatıcı bir not defteri gibi bir şey tutuşturuyorlar eline. sonra da o bedende yeniden yaşamaya devam etmiş oluyor bu kişi. tabii asıl benlik/ruh buna direniyor uzun süre. yani "a battle of wills" denen bir şey mevzubahis oluyor burada. hangi benliğin galip geleceği de belli olmayabiliyor.

bu pratik sayesinde de işte "seçilmiş" kişiler yüzyıllar boyunca farklı bedenlerde de olsa yaşamaya devam edebiliyor ve bir nevi ölümsüz oluyorlar. bunlardan biri olan marcus fox ise sınırı aşmasıyla bu gizli örgütün varlığını tehdit etmeye başlıyor ve onun bir daha dirilememesi yönünde bir karar çıkıyor. kendisi canlı canlı gömülüyor. daha doğrusu, dar bir alana dikiltiliyor ve önüne bir duvar örülüyor. ama bu fox da az tilki değil tabii ve bu ajanlardan birine yüklü bir miktar para teklif ediyor ve beni yeniden dünyaya getir burada öldükten sonra, diyor. işte bu oluyor ve yazının gerilerinde bahsettiğim millie bobby brown'ın* oynadığı madison o'donnell adlı 9 yaşındaki kız çocuğun bedeninde kendisi yeniden hayata döndürülüyor. marcus fox, cidden de çok gaddar bir seri katil. yani 1700'lerden beri... alex diakun da fox karakterini muhteşem oynuyor bu arada. çok tekinsiz bir tiplemeyi canlandırıyor, tipi buna müsait, oyunculuğu da muazzam.

zaten bu qui reverti'nin en kadim ruhları bile işte birkaç yüzyıldır var olabilmeyi sürdürüyorlar. daha eskiye de gidebilir aslında işte belki de dizi birkaç sezon daha sürseydi bu konu daha belirgin olabilirdi veya işte kurgudaki gizem boyutunu gerçek kadim zamanlara uzatarak daha da enteresanlaştırabilirlerdi. yani dizide yüzyıllardır dense de daha öncesinde böyle gizli bir topluluk yoktu dendiğini de hatırlamıyorum. bence dizinin devamı gelebilseydi böyle bir kurgusal hamle mevzuyu çok daha ilginç kılardı.

marcus fox'u yeniden yaşama döndüren kişi de richard shepherd denen bir karakter ve kendisi qui reverti'nin önemli bir ajanı ama aslında örgüte ihanet etmiş de oluyor burada fox'u dirilterek. marcus'u olması gerekenden çok daha erken "uyandırıyor" ve aslında bu kurguyu daha da eksantrikleştiriyor. böyle bir şey yaptığını gizliyor elbette diğer qui reverti mensuplarından ama bu sırrı sonsuza kadar saklayabilecek mi?.. fox'u dirilten kişi richard shepherd, evet. peki onun ölüm ve bir daha dirilememe fermanını imzalayan kişi kimdi?.. işte buradan dizinin baş karakteri jack whelan'a geçebiliriz, dolaylı olarak da olsa.

jack'in karısı amy whelan'ın da aslında bedeninde qui reverti'nin elitlerinden biri olan rose gilchrist varmış. yani zaten ben konuya biraz geç girsem de bu karakterler de dizinin ilk bölümünün ilk çeyreğinin sonlarında falan karşımıza çıkıyor ilk olarak. amy'nin normalde hiç sevmediği caz müzik dinleyerek dans etmesi sahnesi falan kocasını şaşırtsa da işlerin arkasında böyle akılalmaz bir komplonun olabileceği adamcağızın aklının köşesinden bile geçmiyor henüz bittabi. gerçi jack, önüne tonla veri gelse de böylesi bir tabiatüstü olarak tanımlayabileceğim konsepti gerçekçi bulmaya direniyor. kimisi böyle durumlarda kurgusal karakterlerin inandırıcı olmadığını veya aptal olduğunu söyler, ancak ben bu fikirde değilim; bazı insanlar cidden de kendi zihinsel sınırlarını çok net çizer ve bunun dışında olan şeyleri kabul etmemek için olağanüstü bir direnç gösterir gerçek hayatta da.

peki dizinin sonrasında neler oluyor? arkadaşlar yazı zaten uzun oldu. ve şöyle bir düşündüm de, bir dolu spoiler versem de bunları okusanız dahi diziden alabileceğiniz hala birçok şey var ve belki de merak ettirici bir yazı olarak kalsa daha iyi olur dedim bu tanımım. karar değiştirdim yani. konusundan daha fazla bahsetmeyeceğim yapımın. mesela o, karısı ve oğlu öldürülen adam neden bu kadar önemli? bu mistik boyutu açmamış oluyorum yani bu yazımda. merak ettiyseniz diziyi izleyin bence diyorum ve yazıma burada nokta koyuyorum. yani dizi nasıl ilk sezondan sonra iptal edilmişse, ben de başta planladığım full konu özeti konseptini iptal etmiş oluyorum böylelikle. umarım bu yazımı okuyup ilgisi celbedilen birileri olur aranızda ve bu nefis diziyi seyrederler onlar.

iyi seyirler!
devamını gör...

mage

anlamları büyücü veya alim olan ingilizce sözcüktür.

wiki'ye göre eski farsçadaki "???? (m-gu-u-š /⁠maguš⁠/)"tan türeyen ingilizce sözcüktür. antik tarihçilere göre medlerin bir kabilesinin isminden gelen, incil'de bahsedildiğine göre perslerin okumuş/bilge ve rahiplerle paralel bir sınıfı için kullanılan kelimedir magus. antik yunancaya da "μάγος (mágos)" şeklinde geçmiştir. ingilizcede magus'un incil'deki anlamının modası geçmiştir (artık güncel dilde kullanılmamaktadır) ve bu dile latince magus'tan geçmiştir ki bu ikisi eş anlamlı sözcüklerdir zaten yani magus, ingilizce sözlüklerde de o anlamıyla yer alır. eski persçede "magush" da, magus gibi büyücü (magician) anlamına da gelmektedir. magus'un, büyücü anlamıyla da ingilizce günlük dilde kullanıldığına rastlamıyorum açıkçası. yani o anlama geliyor tabii ama pek tercih edilmiyor gibi.

ama şöyle rastlıyorum da... fantastik eserler/ürünler vasıtasıyla aslında bir şekilde kullanılır magus sözcüğü. d&d 3e/3.5e'de ultimate magus diye bir prestige class var örneğin; sadece bu kontekstin dışında artık "obsolete" olma yolunda giden bir kelimedir denebilir bence. zaten zerdüşt rahip ile birlikte diğer anlamı da direkt "büyücü"dür, mage'in türediği magus kelimesinin, üstte de dediğim gibi. (bkz: wizard), (bkz: sorcerer)

yine wikipedia'ya göre; magus gene büyücü demek ama aşağılayıcı bir mahiyette kullanılırmış. yani hokkabaz, şarlatan gibi.

mage sözcüğü ise hem doğaüstü güçleri olduğu varsayılan büyücüler için hem de mitolojik, folklorik ve fantastik kurgulardaki böyle büyücü karakterler için kullanılır (pek tabii folklorik bağlamda bunlar kurgusal olarak da görülmeyebilir bazılarınca ancak böyle "hikayeler"e genellikle gerçekliği olmayan şeyler eklenir, malum). ama bir wizard veya sorcerer kadar yaygın kullanılmaz mage. ve zaten genelde kullanımı fantastik eserlerle —özellikle de oyunlarla— sınırlıdır günümüzde.

ki bu tanımın asıl konusu da bu olacak.

dungeons and dragons'ın advanced edisyonlarında (bkz: ad&d) belli bir büyü alanında uzmanlaşmamış, "generalist wizard" denen büyücü class'ı için kullanılan sınıf ismidir mage. od&d'de (orijinal/ilk d&d) magic-user idi, büyücülerin class ismi. mage de denebilirdi tabii ama ona bakılırsa sorcerer da denebilirdi, wizard da denebilirdi; magicker dendiğine rastlamışlığım dahi var... (bkz: dungeons & dragons: shadow over mystara), (bkz: d'raven)

mesela archmage ünvanı da 2000'lerde d&d 3/3.5 ile birlikte bir prestige class olarak bu ttrpg'lerdeki yerini almıştı. d&d 4e'de ise bir epic destiny olarak yerini aldı. 5e'de ise monsters kategorisine konmuşlar, yani playable bir class değil. archmage, baş büyücü demek; yani çok kudretli (üst level'lardaki) büyücüler bu prestige class'tan yürüdülerse birer archmage olurlar veya 4e'deki bir wizard, epic destiny'si olarak archmage'i seçebilir. bu kelime de od&d veya ad&d edisyonlarında da kullanılabilir elbette ancak sadece anlamsal olarak... mage için de benzer bir durum var; od&d'de böyle bir class yok, 3e/3.e'de de yok. 4e'de wizard alt kategorisindeki bir sınıf ve 5e'de de yine monsters kategorisinde, yani oynanabilir bir karakter/sınıf değil. yalnız 3e/3.5e'de shadowcraft mage diye bir prestige class var mesela. gene de "mage"'in anlamı ile wizard'ın anlamı örtüştüğünden ve katrilyon tane prestige class olduğu için 3e/3.5e'de, mage kelimesini de elbette kullanacaklardı. *

ad&d'de sonraki eklemelerden önce iki temel büyücü tipi vardı: mage'ler ve specialist wizard'lar. aslında mage'ler de "büyücü grubu"na (bkz: wizard group) dahil olsalar da ayrı bir class olarak çizilmişlerdir. tabii cleric ve druid gibi class'ları saymıyorum; yani divine caster'lara da büyücü denebilir elbet de konumuz arcane caster'lar. veya bard'lar da büyü yapabiliyor ancak onları da wizard'lara dahil etmiyoruz. gwydiesin müthiş bir istisna tabii bu konuda. kendisini başlığında kapsamlıca tanıtmıştım. *

şurasını alıntı yapayım ve ad&d 1e ve 2e'deki son durumu netleştirmiş olayım.

ad&d 2e'deki wizard group'un tam kapsamı şu:

not: aşağıdaki listedeki force mage, shadow mage, song mage ve wild mage aldatmasın; bunlar mage sınıfına değil de specialist wizard'lara dahiller. yani ilk satırdan sonra sıralanan class'ların tümü specialist wizard kapsamında.



fazla karmaşık geldiyse d&d 3e/3.5e'deki prestige class'lardan hiç bahsetmeyeyim bence. *

mage'ler, yalnızca belirli büyü okullarının sihirbazlarına mahsus olan büyüler dışındaki her büyüyü öğrenip yapabilirler. specialist wizard'lardan farkları budur. specialist wizard'ların "opposing school"ları olur ve bu büyü okullarındaki büyüleri öğrenemezler ve uzmanlaştıkları okulun dışındaki ancak onlara yasak olmayan okullardakileri öğrenmelerinde belirli ve önemli bir dezavantaj yaşarlar. örneğin bir necromancer, necromancy okulundan olan büyülerin hem hepsini öğrenebilir —ki bunların bazılarını başka hiçbir okuldaki büyücü ve hatta generalist denen mage'ler bile öğrenemez— hem de bu büyüleri yaparken ve bu okuldan büyüler onlara yapılırsa bazı ekstra avantajları olur. ancak illusion/phantasm ve enchantment/charm okullarından olan büyüleri öğrenemezler zira bunlar necromancer'lar için yasaklı olan büyü okullarıdır. mesela conjuration okulu onlar için yasaklı değildir ama bu okuldan bir büyüyü öğrenmelerinde oransal bir dezavantajları olur (aşağıda bu paralelde bir örnek vereceğim). specialist wizard'ların her büyü seviyesinden 1'er fazla büyü yapabilme (büyü slot'larının 1'er fazla olması) avantajları da öne çıkmaktadır. bu, özellikle de ilk seviyelerde çok önemli olabilir. ayrıca çoğunda, level atladıkça uzmanlaştıkları okuldan direkt büyü öğrenebilme fırsatı ve kendi okullarında belirli level'lara ulaştıklarında kazandıkları kimi avantajlar/özellikler/güçler vardır.

üstteki listeyle ilgili verilebilecek epey detay var aslında da bunların tümünden bahsedemem. mesela elementalist'lerin yasaklanmış büyü okulu değil de elementi oluyor. mesela bir fire elementalist, water spell'lerden yapamıyor gibi. neyse, şimdi bunlara girersek yazı bitmez...

baldur's gate gibi crpg oyunlarında (ki ad&d'nin kullanıldığı fazla da böyle oyun yok) tek başınıza büyücü olacaksanız mage olmanız, specialist olmanızdan daha iyi olabilir zira yasaklanmış okullarda mutlaka 1-2 tane "keşke yapabilseydim" diyeceğiniz büyü oluyor genelde ve durumsal olarak ciddi açmazlarda kalabiliyorsunuz o büyüyü/büyüleri yapamadığınız için. ama party'nizde birden fazla büyücü varsa da iki tane specialist çok daha efektif olur, aynı büyü okullarında uzmanlaşmış büyücüler olmadıkları takdirde. yani hem daha fazla büyü yapabiliyorlar, specialist oldukları için hem de birine yasak olan büyü öbürüne olmadığından birbirlerinin açıklarını kapatabiliyorlar. yine baldur's gate'ten örnek verirsek... mesela party'nize bir conjurer olan edwin odesseiron'u alacaksanız siz de başka bir büyü okulundan specialist wizard olabilirsiniz.

şimdi sorcerer konusunu detaylandırmayacağım lakin baldur's gate'te muhtemelen bu ikisinden de daha avantajlı bir class bu. pek tabii büyülerinizi özenle seçmeniz gerekiyor bir sorcerer iseniz. onların az sayıda büyü bilebiliyorlar ancak günde (dinlenmeden dinlenmeye) daha fazla sayıda yapabiliyorlar büyülerini —specialist wizard'lardan bile fazla— ve sorcerer'ların da mage'ler gibi her büyü okuluna erişimleri var.

başlığın asıl konusu mage olsa da yukarıda anlattıklarım bir nevi mage'lerde olmayan veya mage'ler ve specialist wizard'ları ayıran şeyler zaten. yani günde (dinlenme başına) daha az sayıda büyü yapabiliyorsunuz bir mage iseniz. evet, size yasak olan bir büyü okulu yok ama herhangi bir okul üzerine uzman olmadığınız için herhangi bir okuldaki büyüleri yapmada ve onlara direnmede specialist'ler gibi bir avantajınız da olmuyor. yine yukarılarda dediğim gibi, sadece o "spesiyalist"lere özgü olabilen büyülere de ulaşamıyorsunuz. yalnız işte... specialist bir wizard'sınız... diyelim ki invoker. çok nadir rastlanabilen bir büyü scroll'u buldunuz ama bir baktınız ki enchantment/charm veya conjuration/summoning okullarından; yani size yasak olan okullardan... yazık oldu yani...

veya mesela necromancy okulundan aşırı nadir bir büyü olan master undead scroll'unu buldunuz, yağmaladığınız bir antik yapıdan. hemen bunu büyü kitabıma yazayım dediniz... 19 da intelligence skorunuz var ki bir mage olsaydınız bu, scroll'u öğrenip büyü kitabınıza yazabilme ihtimalinizi %95 yapardı. ama siz bir specialist wizard'sınız. ve bu spesifik örnekte bir necromancer değilsiniz... işte %15 ihtimal azalıyor, o büyüyü öğrenip büyü kitabınıza yazabilmeniz specialist olduğunuz için ve bu specialist'i olduğunuz okuldan —invocation/evocation— bir büyü olmadığı için. yani verdiğim örnekte %80'e düşüyor öğrenebilme ihtimaliniz o scroll'daki büyüyü. %95, neredeyse garanti öğrendiniz demekken, %80 ise, 5'te 1 ihtimalle o değerli ve bir daha muhtemelen rastlayamayacağınız scroll'un mundar olacağı anlamına geliyor... %80 kötü bir ihtimal değil asla ama yani belki yüzlerce kez scroll'lar bulacaksınız ve bunların specialist'i olduğunuz school dışındakilerde (yasaklı okullarınkiler zaten direkt iptal), her birinde her bir scroll'a 5'te 1 ihtimalle yazık olacağı anlamına geliyor. (bir büyü scroll'unu öğrenip başarıyla kendi büyü kitabınıza yazabilseniz de yazamasanız da o scroll ortadan kayboluyor. yani tek seferlik bir şansınız var scroll başına ve o büyüyü kalıcı olarak öğrenebilmeniz için scroll'unu kişisel büyü kitabınıza başarıyla geçirebilmeniz şart.)

kişisel fikrime göre, mage'lerin ilk level'larda, hatta çok ileri level'lara kadar az sayıda büyü yapabilmeleri —intelligence'ları 19 ve üzeriyse sınırsız büyü öğrenebiliyorlar ancak günlük olarak bunları az sayıda yapabiliyorlar— bir dezavantaj olsa da gerçek baş büyücü dediğin generalist, yani mage olur hacım. yani stratejik olarak her büyü okulundan büyüleri yapabilmek kesinlikle elzem diye düşünüyorum. hele 18+ seviyedeki bir büyücü, böyle epik bir karakter olmaya niyetlenmişse mage olmalı bence. cehennemden buzul kıyametlerinin yaşandığı yerlere, netherworld'lere falan bile gidebiliyorsunuz ve illaki her büyü okulu mutlaka belli durumlarda size gerekecektir ve specialist wizard'larda da bu yok işte. kompanse edilebilir mi... emin değilim. yani bu mümkün olabilir zira uzmanlaştığınız büyü okullarında da, size yasaklanan okullardakiler yerine idare edebilecek büyüler oluyor. item hazinenizi de geliştirebilirsiniz. tamam, yasaklanmış büyü okullarındaki scroll'ları okuyamazsınız ama magic wand'lar var mesela... ve... dm'iniz merhametliyse belki de sizi öyle kritik açmazlara sokmaz. haha.

zaten artık çok ileri seviyelerdeyseniz, mage olarak büyü slot'u sayınız da yeterli olur.

son olarak da ben kişisel olarak spell slot'larım diğerlerine göre az da olsa bunları akıllıca seçerek oynamayı tercih ettiğimden mage'leri specialist wizard'lara yeğliyorum. düşünsenize elinizde bir sürü büyü var ama tam da size yasak olan bir büyü okulundan bir tanesini yapmanızı gerektiren bir durumla karşılaştınız. böyle bir şeyi deneyimlemek pek hoş olmazdı herhalde. ama bu, tamamen benim tercihlerimle alakalı aslında bir bakıma. hatta specialist wizard karakterlerle destansı maceralara atılmak daha tercih edilesi bir şey birçok fantezist için galiba, gözlemlediğim kadarıyla.

yazıyı da epik villain jon irenicus'tan bahsederek bitireyim. 30. seviye bir mage kendisi. en kral kötü adamlardan biridir, video oyunlarında rastlayabileceğiniz.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

sutter cane

bol bol spoiler'lı bir yazı olacak, baştan söyleyeyim. ilgili filmi izlemediyseniz ve belki izlerim diyorsanız aşağıdaki ilk satırdan/paragraftan sonrasını, en azından şu anda okumamayı tercih edebilirsiniz, ki hemen aşağısında hangi filmden bahsettiğimi belirtiyorum, o yüzden orası gerekli olabilir diye düşündüm.

en sevdiğim korku filmi olan, michael de luca'nın yazıp john carpenter'ın yönettiği in the mouth of madness'ın jürgen prochnow tarafından canlandırılan başkahramanıdır.

yoksa değil midir de o kişi, sam neill'in canlandırdığı bir karakter olan john trent midir?

john trent bir kahraman değil de bir kurban mıdır?

ya da bir paranoyak şizofren mi?

yahut, kendisi sutter cane isimli yazarın bir kurgusal karakteri midir?

veyahut, sutter cane kendisi mi bir kurgusal karakterdir?

yahut, sutter cane diye cidden de olağanüstü bir yazar vardır da onun kitaplarını okuması mı trent'e aklını kaybettirmiştir?

trent'in kitaplarını okuyan sayısı arttıkça insanlığın sonu mu geliyordur?

sorular, sorular...

bu, gişede gümlese de zamanla kıymeti birçoklarınca anlaşılan filmdeki anti-kahramandır aslında sutter cane. lovecraftian bir yapım olan in the mouth of madness, bana göre bu türdeki en iyi filmdir.

o halde, öncelikle filmi lovecraftian yapan unsurlardan bahsedelim. ismi in the mouth of madness bile, h.p. lovecraft'ın at the mountains of madness eserini akla getiriyor zaten. kaldı ki, madness/delilik teması da lovecraft'ın eserlerindeki önemli tematik unsurlardandır. cthulhu'yu yalnızca görmenin bile herhangi bir insana anında aklını kaybettireceğini söylüyordu yazar, misal. sonra... yani tuhaf ve ürkünç yaratıklar var itmom filminde de ve bunlara net olarak lovecraftian diyebiliriz. ayrıca, necronomicon diye deli bir arap tarafından yazılmış bir kitap var, lovecraft evreninde. bunu çoğunuz mutlaka biliyorsunuzdur veya duymuşsunuzdur. bunu okuyanlar direkt deliriyor ki bu kitabı bir şekilde "kullanabilen" biri dünyanın sonunu da getirebilir. örneğin sam raimi'nin klasiği karanlığın ordusu filminde bu potansiyel komedik bir stille de olsa gösteriliyor. işte itmom'daki cane'in romanları da böyle; özellikle de son yazdığı/yazacağı roman olan, filme ismini veren in the mouth of madness adlı romanı... bunlar bana göre filmdeki temel lovecraftian unsurlar olsa da, gizemli bir kasaba olan hobb's end ve buraya giden başkahramanın tecrübe ettikleri bile gayet lovecraftian diyebilirim. bir hpl uyarlaması olan dagon filminde de benzer bir şeye şahitlik edebilirsiniz mesela. son olarak da, hobb's end oteli'ndeki tuhaf moruğun mrs. pickman olması da akla lovecraft'ın pickman's model adlı eserini ve buradaki richard upton pickman karakterini getiriyor, ister istemez. (bkz: pickman's muse)

sutter cane, filmde bir "prophet of destruction" gibi bir karakter diyebiliriz sanırım. veya anti-isa, deccal... böyle bir şeyler işte. başta yazdıklarını kendi hayal gücüne borçlu olduğunu sandığını söylüyor cane, filmin bir yerinde. ama sonra, karanlık kilisesindeki tuhaf kapı ardından çıkabilmek için girişi zorlayan yaratıklardan geliyor bunlar gibi bir şeyler diyor. peki bunları kendisi mi yaratmış yoksa aslında kötücül ve tabiatüstü güçler veya böyle görülemeyen karanlık bir tanrı kendisine ötelerden böyle bir kudret bahşedip dünyaya kaos ve yıkım getirme amacıyla bir şeyler mi yaptırıyor?.. bu son söylediğim zorlama bir tahmin olarak görülebilir, fakat film de izleyiciyi ikirciklendiren bir iş zaten. mesela filmin sonlarına doğru cane, kendisini yırtıyor ve o yaratıkların çıkmak için zorladığı boyutlararası kapıyı da açmış oluyor ancak görüyoruz ki bunların hepsi bir kitabın içinde oluyormuş; yani yırtılan "gerçeklik" katmanının ters yüzünde romanın sayfasındaki yazılar var. işte arkada bir gücün olabileceğini düşünmeme de bu yol açıyor. cane, filmin bir yerlerinde "ben tanrıyım" falan dese de bana daha ziyade bir "dark priest", yani karanlık bir rahip gibi gelmiştir hep. en fazla bir demigod olabilir gibi sanki...

ancak... şu, daha akla yatkın bir yorum olur elbette, bunun fantastik bir korku filmi olduğunu göz önünde tutmazsak. yukarıdaki kısa sorularımın arasında dediğimi biraz açayım yani; sutter cane diye bir yazar gerçekten de var. stephen king'e pabucunu ters giydirebilecek—yoksa king'in pabucunu dama attırabilecek mi demeliydim?—kadar nüfuzlu bir korku yazarı (ki filmde de "forget about stephen king" diye bir replik var zaten). eserleri 18 dile çevrilmiş ve 1 milyardan fazla satmış. ve... bu kitapları okuyan, mental olarak çok sağlam olmayan kişiler akıllarını kaybediyorlar. yani ona buna baltayla saldırıyorlar falan. zaten filmin başlarında da cane'in bir "agent"ı olduğu söylenen biri trent'i bu şekilde yararak öldürmeye yelteniyor. filmin ilerilerinde ise hobb's end'de başlayan kaos ve kıyametin, trent'in sayesinde global bir kapsama ulaşacağı aktarılıyor ve cane, o "agent"ım seni durdurmak için sana saldıracaktı falan diyor. şimdi, işler biraz karışık tabii... yani cane'in amacı, son yazdığı / yazmakta olduğu kitapla insanlığa kıyameti getirmek. trent de, görünene göre bu romanı hobb's end'den alarak "civilized world"e taşıyan kişi. burası da karışık aslında zira onu, hobb's end'e gidip ulaşamadıkları cane'i bulması için görevlendiren kişi, trent'in birlikte gittiği linda styles diye birinin olmadığını söylüyor. cane, in the mouth of madness'ı yazdıktan sonra mı o karakter gerçeklikten silindi, yoksa öyle biri hiç yoktu da trent zaten "tırlatık" biri miydi? ya da işte dediğim gibi, cane'in romanlarına bulaşması mı ona aklını yitirtti?..

yani, bu konular flu tabii. zaten hobb's end'deki oğlu john'ı cane'den kurtarabilmek için onun karanlık kilisesinin önüne gelen, hafif deforme olmuş suratlı adam (ki cane'i ilk gördüğümüz sahne buydu galiba) da "biz mi yoksa bu kitap mı önce vardı(k), bilemiyorum" falan diyordu filmin ilerilerinde. yani cane yazdıkça istediği gibi realiteler mi yaratabiliyor, yoksa realiteyi aslında değiştiremese de okurlarının realiteyi algılamasını mı distorte ediyor?.. işte, buna fantastik ve doğaüstü temalar barındıran bir film olarak bakılıp bakılmadığına göre değişir cevap.

filmdeki favori repliğim de şudur diyerek ve bunu biraz yorumlayarak bu yazımı noktalıyorum:

john trent: "i'm not a piece of fiction!"
sutter cane: "i think, therefore you are."

çevirisi:
trent: ben bir kurgu parçası değilim!
cane: düşünüyorum, o halde öylesin.

burada elbette "düşünüyorum o halde varım" sözüne gönderme var. yani bunun çarpıtılmış/çarpıklaştırılmış hali. "o halde varsın" diye çevirmedim zira söylenene yanıt olarak düşünüldüğünde "öylesin" diye çevirmek gerekiyor. kurgu ve gerçekliğin iç içe geçtiği bir yapım, in the mouth of madness. ama esasen kendisi de kurgusal bir film. yani kim kimi yaratmış, belli değil. ama bu filmi özene bezene yaratmışlar, orası kesin. gişede gümlese de benim için her zaman özel bir yapıt olmaya devam edecektir bu korku klasiği.

90'lar sinemasının favorim olduğunu söylemiş miydim?

cane ile bir ortak noktamız olduğu kesin: mavi, benim de favori rengimdir.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

chaotic neutral

dungeons and dragons'taki alignment'lardan biri. benim de karakterime en uygunu olduğunu düşünürdüm ve demin bir alignment testi çözdüm ve cidden öyle çıktım.

easydamus.com/alignmenttest...

chaotic, yani kaotik. ne yapacağı belli olmayan kişiler için kullanılır. iyilik-kötülük yerine genel olaral nötrlüğü seçerler ancak kaotik oldukları için aşırılıklara/çılgınlıklara yelken açabilirler. lawful, yani kuralcı - kurallara/kanunlara uyanlardan veya bu konuda neutral (nötr) olanlardan değil, kaotik olanlardandır. ancak good-evil dikotomisine de bulaşmadan bu bağlamda da nötr olanlardandır. aptal bir chaotic neutral olmak, kişi ve/ya çevresi için çok tehlikeli ve sakıncalı olabilir. yani öyle birinin durup dururken pencereden atlayacak kadar kaotik olmasını veya kendisini/sevdiklerini yok edecek kadar tehlikeli bir durumda nötr kalmasını bekleyebiliriz. iq'sü düşükler chaotic neutral olmasın yani mümkünse. * ama d&d'de bir adventurer iseniz o denli geri zekalı olamazsınız zaten. yani en azından olmamalısınız. böyle büyük kahramanlıklar yapmak için atılımlar yapmışsınız, senelerce bir class'ta kaçıncı level'a gelmişsiniz. hop diye durup dururken bir köprüden atlayıp ölmeniz... yani olmazdı bu ya. hiç olmazdı. haha.

chaotic neutral karakterler, toplumlar tarafından deli olarak görülebilirler. ama bu aslında tamamen görecelidir. george carlin'in bir lafı var ya: "dikkat ettiniz; mi trafikte sizden yavaş gidenler hep idiyottur, hızlı gidenler ise hep manyaktır." gibisinden. o yüzden chaotic neutral'ların çılgınlığa varabilen zekaları başkalarının onların kafayı yemiş olduğunu düşünmelerine sebebiyet verebilir. chaotic neutral alignment'ta olan biri gerçekten bir deli de olabilir. ama olmayabilir de. yani her birey kendisine özgü değerlendirilmelidir burada. lawful good biri de deli olabilir mesela. belli olmaz bu işler. kimin deli çıkacağını bilemezsiniz! *

bu alignment'taki biri elbette good (iyi huylu) komşuları, varsa yöneticileri olmasını isteseler de evil'ların (kötüleri) good'ları (iyileri), good'ların ise evil'ları gördüğü gibi görmezler bu alignment'takileri. madem lawful good'lar ve lawful evil'lar bizi deli olarak görebiliyor, biz de belki onları iyi-kötü olarak görmüyoruzdur, yani hepsini? * yani chaotic neutral alignment'ta olan biri, true neutral alignment'ta olan biri kadar iyilik-kötülük dengesini gözetmek konusunda takıntılı olmasa da iyilik ve kötülüğe yine de uzaktan bakar. mesela lawful good bir paladin'in tek amacı kötülüğü ve gerçek kötüleri yok etmektir genelde. ama true neutral bir druid, iyilik ve kötülüğün aşırılığını çok tehlikeli bulur ve iyi-kötü dengesini sağlamaya adayabilir hayatını. chaotic neutral bir wizard ise kafasına göre, içinden o an nasıl geliyorsa davranabilir. yani özgürlüğüne düşkündür chaotic neutral karakterler ve kafalarına göre takılmayı severler. chaotic karakterlerin hepsi öyledir aslında. mesela chaotic evil bir savaş lordu, herkesi kendi kölesi yapıp kendisi tamamen şeyinin (neyinin?) keyfine göre takılabilir. chaotic good bir bard ise kaotik takılsa da çevresindekilere sürekli iyilik de yapabilir.

d&d'de bundan bahsediliyor muydu hatırlamıyorum ama chaotic neutral alignment'ta olmanın kendi hayatımda gördüğüm avantajlarından biri, insan tiplerini daha iyi anlayabilmenizdir. başkasının "bu leş pislikle iki kelime bile etmem" dediği/diyeceği tipte/kişilikte birçok insanla çok derin sohbetlerim olmuştur. yani kimisi benim standartlarıma göre bile "kötü insanlar" çıksalar da bunların, onları böyle derinlemesine tanıyabilmek de bir avantaj diye düşünüyorum. veyahut, mizantrop biri mesela. belli ki deneyimleri/gözlemleri kendisini insan sevmeyen, biri yapmış. oysaki chaotic neutral olsaydı her tip insanla iletişimi olabileceğinden belki de öyle olmazdı. veya antroposantrist bir insan... her konuda insanları merkeze alıyor. ama ya aslında insanlığa zarar veriyorsa farkında olmadan? ya öbür mizantrop kişi "daha az kötü" ise misal? (bkz: antroposantrizm vs mizantropi) bunlarla bağlantılı olarak, belli bir yapıda algılanan/görülen bazı insanların ise esasında öyle olmadıklarını veya onların öyle algılanmalarına yol açan şeylerin girift bir mahiyetlerinin olduğunu düşünüyorum. böyle deneyimlerimden gelen gözlemlerimi genelde kendime saklarım. toplum anında, "bırak ya, bu adamı mı savunuyorsun bana..." diye otomatik ve agresif bir tepki veriyor çünkü böyle bir sohbet başlattığınızda. madalyonun diğer yüzeyindeyse insanların %99.9'u tarafından "iyi insan" olarak görülen bazı kişilerin esasen pek de öyle olmadıklarını fark edebiliyor oluşunuz...

normal sözlük'teki en bilinen nicklerimden biri, iki önceki kullanıcı adım random riellor olmuştu. o da chaotic neutral bir mage/necromancer, d&d'de yer alan. hatta keşke değiştirmeseydin, benim için sen hep random riellor'sun diyenler de çıkmıştı. prieneus da fena değil bence ya. yani canım sıkıldığında da good veya evil olabilirim böylelikle. tek bir slignment'a takılı kalmak zorunda değilim artık. * gerçi olaya böyle bakmak bile chaotic neutral bir alignment'a sahip olduğunuzu gösterir. yeri geldiğinde evil'lık da yapabiliyoruz biz. (bkz: evil'lık kutsal bir müessesedir) * veya belki de yapmıyoruzdur. yahut kimimiz yapıyorken kimimizse yapmıyoruzdur. hem iyilik ve kötülüğün sanıldığı kadar fiks, görecesiz ve değişmez konseptler olduğunu düşünmüyorum ben şahsen.

chaotic neutral karakterlerin role-playing açısından en zorları oldukları söylenir. buna pek katılmıyorum ben. true neutral çok daha zor bence. büyük bir adanmışlık istiyor çünkü bu. chaotic neutral alignment'taki biri kafasına göre takılan biridir. yalnız şu bakımdan da chaotic neutral olmak zor olabilir... yani yaşadığınız topluluğa göre mesela. fazla kısıtlandırıcı bir topluluktaysanız bu özgürlüğünüz için bir tehdit olacağından ciddi problem yaratabilir. yine de, hapis falan tutulmayan, bu alignment'taki biri oradan ayrılır veya kaçar ya. veya çok güçlü bir büyücü falan olur ki kimse ona karışamaz aklına estiği gibi. tabii kurgusal şeylerden bahsediyorum burada. ttrpg oyunlarında oynadığınız roller gibi. yoksa gerçek hayatta "rol yapmak" zaten kötüdür ve kişinin kendisine de çevresine de zararlıdır ayrıca çok yorucu ve tüketicidir diye düşünüyorum.

aklıma gelmişken, benim bu alignment'larla tanıştığım d&d temelli crpg oyunlarında genel itibarıyla good dışındaki alignment'larda olmanız size ciddi dezavantajlar sunuyordu. bunda bahsettiğim oyunların bu bakımdan yetersizlikleri de etken olabilir, çizgi filmlerdeki gibi "genç dimağlara" iyi bir insan olmayı aşılamanın şiar edinilmesi de başrol oynayabilir. veya bu ikisinin bir karışımı da olabilir. baldur's gate 3'ü henüz oynamadım ama onda kesin farklılaştırmaya/iyileştirmeye doğru yelken açılmıştır kanısındayım. burada iki faktörü göz önüne alıyorum. birincisi seneleeeerdir uğraşılan ve klasik crpg oyunlarına göre çok daha üst bir teknolojiyle yapılan bir oyun bu. o bakımdan quest'lerde falan evil'lığın da cazibesini artıran çok daha fazla bileşen ekleyebilmişlerdir bence bu oyuna. diğer bileşense... ki bu bence daha önemli olanı; son dönemlerdeki korku filmlerinin birçoğunun sonlarında verilen mesajlarda ciddi farklılıklar, etik anlayışta ayrışan bir anlayış gözlemliyorum. eminim son dönem oyunlara da sirayet etmiştir bu. hatta belki de bunun başlatıcısı oyunlar olmuş da olabilir. z kuşağından tam emin olmasam da özellikle de alfa kuşağının iyilik-kötülük anlayışının bizlerden dramatik bir biçimde farklı olacağını düşünüyorum bu sebeple. biz chaotic neutral'lar ise gözlemleyeceğiz bu yeni anlayışları. dengeyi sağlamakla da bir zahmet true neutral'lar uğraşsın. *

benim d&d'de bildiğim büyücülerden başka da chaotic neutral alignment'ta olan önemli büyücüler de vardır; ben aşağı yukarı 5-6 tane biliyorum ama ismen denk geldiğim başkaları da oldu ve onlar şu anda hafızamda değil. gulgath diye bağımsız bir mage vardı mesela, chaotic neutral alignment'lı. o aklımda kalmış ama işte hepsi hafızamda değil. [baldur's gate'teki jan jansen mesela bu alignment'taki bir mage/thief; haer'dalis de chaotic neutral ama kendisi bir blade/bard.] hatta en az good kadar neutral büyücü görmüş de olabilirim. evil'dan zaten geçilmiyor. yalnız tabii bu büyücülerin arasında ciddi farklılıklar var. "power hungry" denen büyücülerin ekseriyeti evil olur, sonra good'lar gelir, en son da neutral'lar gelir. yani bakıldığında mesela renwick caradoon isimli archlich (bkz: lich), lawful da olsa neutral bir karakter ve asla güç manyağı değil. telbran nelarn ise chaotic neutral bir sorcerer. o ise neredeyse 2.000 yaşında. neler görmüş, geçirmiş. en son kimliğini gizleyerek bir kitap koleksiyoncusu olarak takılıyordu... mordenkainen var bir de ki d&d'deki en bilinen büyücülerden biridir. yani kendi ismini taşıyan büyüleri sayısız başka büyücü kullanıyor mesela. onun da alignment'ı chaotic neutral. evil'lardan bahsetmeme gerek yok zaten. iskeletor bile "güç manyağı evil wizard" örneği olarak yeterli. good'lardan elminster, merlin gibi karakterler... bu arada güç manyağı olmak kötü bir şey değildir her zaman. yani soylu bir idealiniz vardır ve bu uğurda kudretli bir büyücü olabilirsiniz misal.

amma da uzun yazdım ya. başlayınca duramadım. 3-5 satır bir şey yazarım diye başlamıştım üstelik. kaotikliğime verin veya bu konuya karşı nötr kalın.

ve esen kalın.


aşağı, en üstlerde bağlantısını verdiğim sitedeki test sonucumu koyuyorum ki burada ingilizce de olsa chaotic neutral alignment'ın ne olduğu da özetleniyor.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


you are:

chaotic neutral


chaotic neutral- a chaotic neutral character follows his whims. he is an individualist first and last. he values his own liberty but doesn't strive to protect others' freedom. he avoids authority, resents restrictions, and challenges traditions. a chaotic neutral character does not intentionally disrupt organizations as part of a campaign of anarchy. to do so, he would have to be motivated either by good (and a desire to liberate others) or evil (and a desire to make those different from himself suffer). a chaotic neutral character may be unpredictable, but his behavior is not totally random. he is not as likely to jump off a bridge as to cross it. chaotic neutral is the best alignment you can be because it represents true freedom from both society's restrictions and a do-gooder's zeal. however, chaotic neutral can be a dangerous alignment when it seeks to eliminate all authority, harmony, and order in society.

detailed results:

alignment:
lawful good ----- xxxxxxxxxxx (11)
neutral good ---- xxxxxxxxxxxxxxxxx (17)
chaotic good ---- xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx (24)
lawful neutral -- xxxxxxxxxxxxxxxxxx (18)
true neutral ---- xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx (24)
chaotic neutral - xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx (31)
lawful evil ----- xxxxx (5)
neutral evil ---- xxxxxxxxxxx (11)
chaotic evil ---- xxxxxxxxxxxxxxxxxx (18)

law & chaos:
law ----- xxx (3)
neutral - xxxxxxxxx (9)
chaos --- xxxxxxxxxxxxxxxx (16)

good & evil:
good ---- xxxxxxxx (8)
neutral - xxxxxxxxxxxxxxx (15)
evil ---- xx (2)
devamını gör...

prospero

ünlü ingiliz yazar william shakespeare'in son oyunu olan the tempest'ın başkarakteridir. milan'ın hakiki düküdür bu adam ancak kardeşi antonio ve napoli kralı alonso tarafından tahtından indirilmiştir ve sürülmüştür kahramanımız. aslında kendisinin, henüz bebek olan kızıyla birlikte idamı kararı da çıkartılmıştır ancak iş böyle sonlansaydı bu oyun çok erken biterdi... bir gemiyle ıssız bir adaya sürüklenen prospero, burada kızı miranda ile geçirdiği 12 senede mistik ve kudretli bir büyücü olmuştur ve kendisinin yegane amacı, "evine" dönüp hakkı olduğunu düşündüğü konumuna yeniden gelmektir. oyunun başındaki fırtına (tempest) da bu uğurda meydana getirilmiştir. evet meydana getirilmiştir diyorum zira prospero, hükümdarı olduğu adaya ve buradaki birtakım eksantrik karakterlere/yaratıklara/ruhlara büyü gücüyle hükmettiği gibi bir "tempestarius"tur da; orta çağ okültik anlayışında "tempestarii" olarak adlandırılan (tekili tempestarius), halkın içinde yaşasalar da kendilerinden korkulan büyücüler vardır ve bunlar, istedikleri zaman fırtına yaratabilme veya fırtınaları sonlandırabilme kudretine/becerisine sahiptirler. kurgusal bağlamda da en bilinen "tempestarius", prospero'dur diye tahmin ediyorum.

prospero, karmaşık karakter özelliklerine sahip bir karakterdir ve geçmişinde de sıra dışı bir "yönetici"dir; kindar olduğu gibi kibar, zalim olduğu gibi de bağışlayıcı biridir. zaten tahtından edilmemişken, milan'ın düküyken de görevlerini aksatıyordur ve yönetim işini kardeşi antonio'ya bırakıyordur; kendisi ise felsefe ve bilim üzerinde çalışarak ve okumalar yaparak zamanını geçiriyordur. bu da aklımıza, "kardeşi antonio onu tahtından indirmekte haklı mıydı?.." sorusunu getirir zira bir "yönetici"nin asli görevi yönetmek olmalıdır. yani öyle beklenir. prospero, hem kişisel gelişimiyle ilgilenip hem de milan gibi büyük bir bölgeyi yönetebileceğini düşünecek kadar kendinden ve becerilerinden emindir ancak oyunda da görürüz ki başkaları bu hususta onunla hemfikir değildir.

artık olan olmuştur ve prospero, kitaplarıyla birlikte bir gemiye atılmış ve akıntıya bırakılmıştır... (bu arada prospero's books isminde çok enteresan bir sanat filmi de var. yani bayağı tuhaf bir yapım. önersem mi önermesem mi bilemedim...)

başkarakterimizin bu ıssız adanın ve sakinlerinin üstündeki tahakkümle karışık kontrolünde büyü güçlerinin önemli bir etkisi vardır; bu da akla, acaba milan'dan sürülmeseydi orada kendini bilim ve felsefe alanlarında geliştirerek oraya eksantrik bir stille ama efektifçe hükmedebilip hükmedebileceğini getirir. sonuçta okültik/majik bilgelik fantastik bağlamda neyse, bilimsel ve felsefi bilgelik de bildiğimiz dünyada bir nevi odur diye düşünebiliriz bence. neyse, kendisine bu şans tanınmadı, zaman verilmedi ve bu yüzden prospero'nun ezoterik yetkinliğine şahit oluyoruz okurları olarak.

ariel ve caliban... bu varlıklar prospero'nun onları yönetmesinden hiç memnun değiller. fakat prospero çok mu amansız ve katı ve değişmeyen bir tipleme?.. öyle sayılmaz ama burada aşırı kritik spoiler'lar vermek de istemiyorum açıkçası. gelgelelim oyunun son iki perdesinde, başkarakterimize duyulabilecek olası antipati, bir sempatiye veya en azından bir anlayışa evrilebilir diye düşünüyorum. ek olarak prospero'ya da çok "yamuk yapılmış" düşüncesinin kafalardan geçmesi pek de abes olmaz kanısındayım. ayrıca, otokratik bir anlayışı olduğu yer yer fazlaca öne çıkarılan kahramanın dünya görüşünün daha kapsamlı halini de okuyucularından esirgemiyor shakespeare, bir yerden sonra... zaten oyunun sonuna geldikten sonra bu karaktere pathos ile karışık bir sempati duymuştur okuyucularının/izleyicilerinin çoğu diye düşünüyorum.

kaldı ki prospero karakterinin, bazı kritik bağlamlarda shakespeare'i temsil/sembolize ettiği de tiyatro/edebiyat çevrelerinde epey konuşulan bir şey.

the tempest, benim muhtemelen en sevdiğim shakespeare oyunudur; lisansta ve yüksek lisansta okuduğum bölümden * mütevellit shakespeare ile ister istemez ilgilenmiştim ve bu oyunu da zamanında defalarca okumuştum. haksızlık etmeyeyim ama. yani iyi ki olmuş bu diyorum. shakespeare hakikaten çok iyi bir yazar benim için de, çoğu kişi için olduğu gibi. ben bu oyunu tiyatroda izlemedim ancak shakespeare's globe'un 2014'teki bir the tempest gösterimi filme alınmış ve oradan izlemiştim. daha doğrusu, en "olmuş" dediğim bu olmuştu. öncesindeki kimi uyarlamalarından/performanslarından da beğendiklerim olmuştu ama bu 2014 çıkışlı performans/uyarlama hakikaten fevkalade! mesela ariel karakterini colin morgan oynuyor burada şahane bir performansla (müthiş de akrobatik yetenekleri varmış) ki kendisi meşhur ingiliz yapımı merlin dizisinde de merlin karakterini (genç merlin) canlandırmıştı. ezcümle, bu bahsettiğim kayıt mutlaka izlenmeli derim. roger allam'ın prospero tiplemesi de harika burada. aslında tüm kast süper diyebilirim. yer yer çok da güldürmüştü beni bu performans, her iki izleyişimde de.

oyunun sonundan da bahsetmem gerekiyor ama bunu spoiler kutucuğu içine alacağım. prospero'nun oyunun sonunda yaptığı şey ve bunun shakespeare'in son oyunu olmasını birlikte düşününce bazı şeyler anlaşılabiliyor tam olarak çünkü. yani bundan bahsetmeliyim mutlaka.

ekleme: spoiler kısmı epey kapsamlı oldu ama bu oyunu okumayanlar/izlemeyenler fakat bunu yapmayı düşünenler bence şu anda o kısmı okumasın. gene de siz bilirsiniz.


prospero, düşmanlarını affedebiliyor hatta ariel'a özgürlüğünü bile veriyor. ve... asasını kırıyor. yüzüklerin efendisi'ndeki saruman ve gandalf kapışmasını hatırlayın. asalar, büyücülerin bir nevi güçlerinin ve/ya iktidarlarının sembolüdür. filmde sauron'un asasının ak gandalf tarafından telekinetik bir güçle/büyüyle kırılmasının ardından kötücül büyücünün bir iktidarı, üstün gücü kalmıyor.

prospero ise kendi asasını kırıyor oyunun sonunda ve bir nevi artık büyücülüğünden feragat ediyor. bazı kritiklere göre asa burada penisi de temsil edebilir. oyun yazarının meşhur falstaff karakterinde kesin bir penis göndermesi yorumlaması yapılıyordu da prospero'nun staff'ını kırmasında da öyle bir şey okumuş gibiyim sanki. yani yaşlandığı için "kuşunun ötmemeye başlaması" belki. sonuçta penis, bir şeylerin doğumuna sebebiyet veren bir organ. bir nevi "yaratıcılık" babında da bakabiliriz olaya. veya hatta phallogocentrism denen bir kavram var. tureng, fallus mantığı merkezciliği olarak çevirmiş. phallus/penis kelimesinden geliyor. sonuçta "iktidar/iktidarsızlık"... böyle düşünülebilir. ataerkil düzene kadar bile uzatabiliriz bu konuyu. dünyadaki savaşlara kimler sebep oluyor? eril enerjinin dünyada ne kadar yıkıma sebep olduğu açık değil mi? belki de kadınlar günü'nde bu yazıyı böyle bitirmem yerinde olur. tüm emekçi kadınların gününü enişten dileklerimle kutlarım. *

ama shakespeare bağlantısı eksik kaldı böyle de... sanatçılar bir bakıma büyücülerdir de. bir şeyler yaratabilirler, olmayan şeyleri var edebilirler. toplumlara şekil verirler ve onları iyi-kötü manipüle de edebilirler. shakespeare'in dünya kültüründe ne denli nüfuzlu bir isim olduğundan bahsetmeme gerek olmasa da, günümüzde aşk ve ölüm temalarını nasıl algıladığımızda bu figürün büyük bir "sihri"nin olduğu gerçeğinin altını çizmekte beis görmüyorum. geçmişte bir makale okumuştum ve şu anda ismini hatırlamadığım bir düşünür/yazar direkt: "edebiyat suçludur!" diyordu. yani biz mesela dinleri çok suçlarız ama acaba edebiyat tamamen masum mu?.. evet, herkes edebiyatın ve genel bağlamda sanatın ne kadar faydalı/gerekli olduğunu söyler durur fakat öyle düşünmeyenler de varmış demek ki, ki bu bana çok da altı boş bir sav gibi gelmedi. belki de shakespeare de prospero gibi, artık büyücü asasını kırmıştır ve bunda kendince gerekçeleri vardır ve bunlar onunla birlikte mezara girmiştir ama izlerini ilgili eser vasıtasıyla sürebiliriz de bunların. sonuçta the tempest, onun bilinen son oyunu. ve belki de son "magic trick"i.


şu (favorim olan) uyarlamadaki: www.imdb.com/title/tt3840898/ ariel ve prospero (yani onları canlandıran aktörler)

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

the black box of reverse

dan prog metal grubu beyond twilight'ın 2006 tarihli, son albümü for the love of art and the making'de yer alan eksantrik parçadır. 43 parçadan oluşan albümün 41. parçasıdır.

bu albümden başka parça başlığı açmayacağımı söylemiştim ama işte bunu da açmam lazım dedim sonra. gerçekten sıra dışı bir parça bu zira.

albümden açtığım diğer parça başlıklarında yer alan şu genel yorumumu koyayım öncelikle:

bu, benim hayatımın albümüdür aslında ama eserden parça paylaşmak... şarkıların geneli bağlamında çok bir anlam ifade etmiyor zira 38 dakika bile sürmeyen ve 43 parçadan oluşan bir albüm hayal edin. işte bu, o. çok kısa yani şarkılar, albümdeki. en uzunu 3 dakika ve birçoğu 1 dakika bile sürmüyor. şaka yapmıyorum gerçekten, hayatımın albümü derken. sözlükte daha önce de yazmıştım. hayatımın 1 numaralı albümüdür bu. binlerce kez dinledim ve hala dinlemeye devam ediyorum.

şimdi de hayatımın albümündeki the black box of reverse'e geçelim ve finn zierler bunun için neler demiş bakalım:

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

albümdeki sleeping beauty parçası tersten kompoze edilmiş burada yani ama sadece bununla da sınırlı kalınmamış. melodik ilerleyişi tersten kompoze edildiği gibi bir de tersten çalınmış. mesela basları sanki tersten kaydedilmiş gibi hem tersten kompoze edilip hem de tersten çalınmış. örneğin kendisi burada klavyede sağ eliyle ters kompoze edilmiş melodik yapıda çalarken sol eliyle de bas gitarın sanki geriye doğru bir kayıtmış gibi olan ters kompozisyonuna uygun çalıyormuş. geriye doğru kompoze edilmiş ve geriye doğru kaydedilmiş müzikleri çalmanın kayda değer derecede farklı şeyler olduğunun altını çiziyor finn ve burada ikisinin bir karışımı varmış. bu hem teknik hem de matematiksel bir meydan okumaymış zierler için ve iyi analiz edilirse, kompozisyon üretmenin temel doğası ve müziğin ruhunun ta kendisi bağlamında ne kadar kompleks bir çalışma olduğunun anlaşılacağından dem vuruyor kendisi; bir de bu şekilde ters/reverse bir yaklaşımdan anlam ifade eden melodi ve müzikal parça yapmanın 4 boyutlu bir müzikal kompozisyon evreni yaratmak gibi olduğunu ifade etmiş dan müzik dahisi finn.

geriye doğru kayıt dediği şey herhalde bir kaydın tersten çalınması—enstrümanla çalınması değil de mesela bir yazılımla terse çevrilip bir müzik medyasıyla oynatılması gibi—olsa gerek, ki enstrüman çalınımı bakımından elbette kompozisyon ters olsa da bunun düz bir icrasını dinliyoruz. tersten kayıt dediği düşündüğüm gibi olmalı sanırım, yoksa zaman makinesiyle ileri gitmek gerekirdi bir enstrümanı çalarken onun partisyonunu sondan başa doğru kaydedebilmek için. ehehe. tamam, finn bir dahi ama dr. emmett brown kadar da değil. haha. hatta doc olmak bile yetmez. tenet (film)'deki gibi zamanın tersine akabilmesi lazım.

böyle bir besteyi yapmak zaten yeterince meşakkatli iken bunu icra etmek de cidden hiç de kolay olmasa gerek. finn zaten bahsetmiş zorluğundan ama dinlerken de bu anlaşılabiliyor aslında. albümün başlığında demiştim, bu kaydın tümü 6 günde tamamlanmış diye—elbette 3 haftalık kompozisyon aşaması hariç. işte cidden böyle ayrıksı bir bestedeki tuhaf timing/zamanlama anlayışını öğrenip/ezberleyip bir de çalmak eminim albümde yer alan tüm enstrümantalistler için zorlu bir test/süreç olmuştur. yine bu parçanın yer aldığı albümün başlığındaki* 3. tanım(ım)da dem vurduğum o "tusısssussss"lu klavyeler burada da var. bu nasıl hasta ruhlu bir tondur ya. finn'e tebriklerimi göndermekten başka bir şey yapamıyorum. haha.

şimdi de parçanın manasının ne olduğunu anlamaya çalışalım... öncelikle black box, karakutu demek; yani akla gelen ilk anlamı bu. albümde böyle bir uçak göndermesi yok gibi olduğundan, belki de başka anlamlarından birine fokuslanmalıyız. black box, böyle kullanıcı tarafından kolay anlaşılamayan iç mekanizmaları olan aygıtlara da deniyor. veya geniş bağlamda da içsel mekanizmaları ve/ya sistemleri kompleks/anlaşılamaz olan şeylere de black box denebiliyor. peki bunun tersine çevrilmesi, yani the black box of reverse?... böyle bakarsak da ironik bir tabloyla karşılaşıyor gibiyiz zira aksine bu parça bu şekilde kompoze ve icra edilince dinleyici için daha karmaşık bir hal almış oluyor. o halde belki de albümde daha gerilerdeki bir parça olan past the magic part ii (rhythmic laughter)'a bakmamız gerekebilir mevzunun netleşebilmesi için. bu parçanın sözleri şöyle:


hidden under the bush
beyond the soil
down the chamber
past the magic
inside the box
deep in the mystery
as morning turns into night
all the shadows reappear
although mine is not here?

(bkz: past the magic)

burada black box denmese de bir box'tan bahsediliyor ve bunun bir boks maçı olmadığı aşikar... sonra derin bir gizemden dem vuruluyor ve bu kısmın sözlerinin sonunda gündüz geceye döndüğünde tüm gölgeler yeniden belirirken benimki burada değil, diyor anlatıcı. yani bir "terslik" var burada. belki de işte the black box of reverse'teki reverse/ters kompozisyonel yaklaşım da buna paralel olarak düşünülmüş bir tematik hamle olabilir gibi geldi bana. bunlar tabii ki benim gördüğüm olasılıklar. yani sleeping beauty parçası/teması üzerinden de daha fazla komplo üretilebilir mesela. hani belki uyumanın tersi uyanmak ve bu "ters" parça da tersinden kalkmak gibi anlaşıla... bilir demeyeceğim zira bu türkçe bir deyiş. haha. yani belki de parçanın gerilerindeki uyuyan güzel için her şeyini feda etmeye hazır anlatıcının bu minvaldeki hisleri tersine dönmüş de olabilir. zaten bu parçadan hemen sonra in the eyes of my soul'ların son iki parçasıyla birlikte albüm sonlanıyor ve burada artık anlatıcının tamamen kendisine döndüğünü görüyoruz. uyuyan güzel için her şeyini feda etmeye hazır olan anlatıcı sanki bu hislerinden tamamen arınmış ve artık yalnızlığa ve kendi yoluna yönelmeye, özgürlüğünü her şeyin üstüne koymaya ant içmiş diyebiliriz.

bir de finn, üstte bahsettiğim ritmik kahkahalı kısımdan da bu karakutulu kısmı açıkladıktan sonra bahsediyor albüm kitapçığında. onun ekran görüntüsünü aşağı koyayım. burada kahkahaların hem aksaklı ritimli hem de tuhaf zamanlamalı, senkoplu bir strüktürde olmasında da the black box of reverse ile bir paralellik var bence. hatta ve hatta ilgili kısmın, yani finn'in albüm kapakçığında bu konuyla ilgili bir şeyler dediği paragrafın full ekran görüntüsünü koyuyorum. zaten bu tanımda bahsettiğim 3 şarkıdan da aynı paragrafta bahsetmiş finn. bu belki de bir şeye işarettir, kim bilir?.. yoksa müthiş bir mistik ve okültik bağlantı kurarak albümün gizemini falan mı çözmüşüm farkında olmadan? haha.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

işte gördüğünüz gibi birkaç teori sıraladım bu mevzuda. yani başka teoriler de üretilebilir elbette. bunların biri veya birkaçı doğru olabilir veya doğruluk payı taşıyabilir. veya hepsi yanlış da olabilir ve bu işin sırrını bir tek finn biliyordur. belki de o bile bilmiyordur hatta. belki de ortada bir sır falan yoktur. neyse, daha fazla konuşursam iyiden iyiye zırvalamaya başlayacağım. burada bırakayım bu konuyu. *

bir güncelleme de yapayım. albümü hala sürekli dinliyorum. yakında 20 sene olacak albüm çıkalı. sonsuza kadar dinleyeceğim ben bu albümü sürekli ya, orası kesin. yani çoğu zaman her gün bir veya birkaç kere, bazense birkaç günde bir veya birkaç kere de olsa işte durmadan dinliyorum cidden. adamlar "su" gibi albüm yapmışlar. hem akıyor hem de sürekli albüme susuyorum gibi. ve hiç baymıyor. su dışında yenen ve içilen her şeyden bıkılabilir bence, sürekli tüketilirse. işte bu albümün beni baymaması hasebiyle ben de bu albümü suya benzetiyorum. ayrıca derin sular gibi mistik de...

hayatımın albümü demek de yetmez ya. (bkz: yazarların favori sanat eseri)

ve işte, the black box of reverse

devamını gör...

ludvig holberg

baron holberg olarak da anılan iskandinav edebi figürdür. ben kendisinin tek romanı olan nicolai klimii iter subterraneum'un 3 tane ingilizce çevirisini okumuştum; sırasıyla 1742, 1828 ve 1845'teki tercümelerini. en çok, orijinal latincesi yayımlandıktan 1 sene sonra çıkan ilk çeviriyi beğendiğimi söyleyebilirim. gerçekten hem eğlenceli hem de satirik bağlamda da efektif bir eser. aynı yüzyılda çıkan gulliver'in gezileri yapıtından esinlenmiş holberg kuvvetle muhtemelen burada ama bu, baron'un eserinin değerini azaltmıyor bence. muazzam ve edebiyat dünyasında ayrı yerde duran bir iş bu gerçekten.

ludvig holberg, 1684'te bergen/norveç'te doğmuştur ve 1754'te kopenhag/danimarka'da ölmüştür. avrupa'nın aydınlanma çağı'nın en öne çıkan edebi figürlerinden biridir (en meşhurlarından olmasa da). hem norveç hem de danimarka edebiyatlarının kurucularından biri olarak kabul edilir.

ludvig, öksüz kalmıştır ve 1702'de şehri mahveden yangına kadar bergen'de akrabalarıyla birlikte yaşamıştır. sonrasında da kopenhag üniversitesi'ne gönderilmiştir. dünyayı gezmek gibi bir tutkusu olduğundan mezuniyetinden sonra (1704) hollanda'ya doğru yola koyulur kendisi. aachen'da hastalanır ve pek parası olmadığından norveç'e yürüyerek dönmek zorunda kalır. burada özel fransızca öğretmeni olarak çalıştıktan sonra 1706 senesinde, londra ve oxford'a doğru yeniden yola koyulur ve burada flüt ve keman dersleri vererek parasını kazanırken 2 sene de okur. bu esnada "introduction til de fornemste europaeiske rigers historie / introduction to the history of leading european nations" (önde gelen avrupa ülkelerinin tarihine giriş) isimli eserini yazmaya başladığı sanılmaktadır lakin bu yapıt 1711'de, kendisi danimarka'ya döndükten sonra yayımlanmıştır. bu yapıt sayesinde kendisi, okuyabilmesini ve seyahat edebilmesini mümkün kılan kraliyet iznini kazanmıştır.

bu doğrultuda holberg, 1714 yılında yeniden yola koyulmuştur ve çoğunluğu yürüyerek olmak üzere avrupa'nın birçok önemli şehrini gezmiştir. 1716'da danimarka'ya dönmüş ve burada introduction til natur- og folke-rettens kundskab ("introduction to natural and ınternational law") isminde, doğal hukuk ve doğal haklar üzerine, orijinal olmayan bir eser yayımlatmıştır. maddi sorunları, 1717 senesinde kopenhag üniversitesi'nde metafizik ve mantık profesörü olarak tayin edildiğinde nihayet sonlanmıştır. 1720 yılında latince ve 1730 senesinde tarih kürsüsüne çıkmıştır bu kurumda.

şiirsellik birden kanına girmiştir ve hans mikkelsen takma ismiyle komedik edebiyat eserleri üretmeye başlamıştır holberg. yarı ciddi/trajik yarı komik (seriocomedy) epik eseri peder paars (1719), virgil'in aeneid'inin bir parodisidir ve dancanın ilk klasiği olarak kabul edilir. 1722'de kopenhag'da danca dilini kullanan ilk tiyatro açılmıştır ve holberg, inanılmaz hızlı bir üretkenlikle komediler yazmaya başlamıştır ve bu da ona "kuzey'in moliere'i" lakabını getirmiştir. bu eserler o kadar tazedir ki hala danimarka ve norveç sahnelerinde sahnelenmektedirler. bunların en iyilerinin aralarında; den politiske kandestöber (1722; the political tinker), den vaegelsindede (1723; the scatterbrain), jean de france (1723), jeppe pa bjerget (1723; jeppe of the hill), ulysses von ithacia (1725), den stundeslöse (1731; the fussy man) ve erasmus montanus (1731) vardır. burada bahsedilen oyunların çoğu jeppe of the hill and other comedies (1990) isimli kitapta ingilizce'ye kazandırılmışlardır. den vaegelsindede, three danish comedies'te (1999) yer almaktadır. ek olarak da, den stundeslöse'ün çevirisi, four plays by holberg'de (1946) bulunmaktadır. bu oyunlardaki tiplemeler ekseriyetle basmakalıp tiplerdir; plautus'un miles gloriosus'u (palavracı/övüngen asker) ve moliere'in sganarelle (boynuzlanan koca) karakterlerinden esinlenilerek yaratılmışlardır lakin davranış tarzları, belli norveçli özellikleriyle karışık dan niteliklerini gözler önüne serer ve burada holberg'in satirinin hedefleri/kurbanları hem çağdaş hem de evrenseldir. sanatçının bu bağlamdaki favori hedeflerinin önde gelenleri arasında, okumuş kesimin gösteriş merakı, yüksekten sallama huyu ve jargonu vardır. dan dilindeki tiyatroların güvende hissettirmeyen finansal yapısı belki de kendisini endişelendirmiş ve ona den danske comoedies liigbegiaengelse (1726; "the burial of danish comedy"; ing. çev. in jeppe of the hill and other comedies) isimli komedi eserini yazdırtmıştır. 1731 senesinde, sahnelenmiş oyunlarıyla birlikte 5 komedi eseri daha yayımlatmıştır holberg ve oyun yazarlığı kariyerinin bu büyük dönemini sonlandırmıştır. (dan tiyatrosunun, 1728 ekim'indeki tahripkar yangınla sonlanan zaten kesintili olan faaliyetleri 1747'de yeniden başlamıştır ve sanatçı oyun yazarlığına devam etmiştir bu süreçte lakin bu üretimler öncekiler kadar başarılı olamamıştır hiçbir zaman.)

holberg, sonrasında başka yazın türlerine eğilmiştir ve burada en dikkat çekici yapıtı, nicolai klimii iter subterraneum (1741; the journey of niels klim to the world underground) ismindeki, hayali bir yolculuğun anlatıldığı satirik romanıdır. bu eser latince dilinde yazılmış ve almanya'da yayımlanmıştır. (dan yayımcı, kendi ülkesinde sansürlenebileceğinden çekindiğinden böyle bir karar almıştır.) akabinde bu eser, 1742 senesinde danca'ya çevrilmiştir. ardından bu romanın, danimarka televizyonu için 1984'te uzun metrajlı bir film uyarlaması yapılmıştır. mevzubahis yapıt halen holberg'in en çok okunan eseridir ve tahammülsüzlüğe ve insanlığın diğer ahmaklıklarını yermekte komedilerindeki tavrını devam ettirmektedir.

ludvig holberg, 1735-36 senelerinde kopenhag üniversitesi'nin rektörlüğünü ve 1737-51 yılları arasında da mali idareciliğini (burs görevlisi) yapmıştır. 1747 senesinde ise baron unvanını almıştır. şöhretini ve itibarını büyük oranda uluslararası bir yere konumlandırılmasından edinmiştir ve latince eserler vermeye devam ederek bir nevi bunu kendisi hak etmiş ve perçinlemiştir ama yazar, danca eserleriyle de büyük övgüler almıştır. başka avrupa ülkelerinden aldığı fikirleri edebi bir mahiyette kullanarak dan yazınını ziyadesiyle geliştirmiştir; onu taşralılık seviyesinden çıkartıp diğer batı ülkelerinin edebiyatlarının kozmopolit "ligine" yükseltmiştir. eleştirmen sven rossel'in de dediği gibi, insan mizaçlarını/eksantrikliklerini betimlemesinde kendisini iyiden iyiye gösteren evrensel temalar yaratmasıyla, dan edebiyatına büyük esneklik ve ifade etme becerisi katmıştır. nükteli satiri, kadınları anlayabilişi (onlarla duygudaşlık kurabilmesi) ve sosyal reform konusuna/konularına eğilmesiyle henrik ibsen'in kendisine olan hayranlığını pekiştirdiği sugötürmez bir gerçektir. niels klim, danların "gulliver'in gezileri" olarak anılır.

ilk paragraftan sonrası şu kaynaktan tarafımca yapılmış çeviridir: www.britannica.com/biograph...

not: bu yazıyı başka bir sözlük için yazmıştım zamanında. fakat burada editör olduktan sonra oraya zaman ayıramadığımdan orada yazmıyorum artık. oradaki bazı böyle tanımlarımı silerek normal sözlük'e taşıyorum.

yukarıda bahsettiğim, okuduğum tek eseri gerçekten de muazzamdır holberg'ün. bir edebiyat eleştirmeni de bunun hakkında gulliver'in gezileri'nin tek rakibidir demişti ki ben de öyle düşünüyordum gerçekten. başkarakterimizin karşılaştığı "varlıklar" yer yer uçuk olsa bile çok iyi resmedildikleri için bayağı inandırıcı da diyebilirim. elbette o, fantastik bir eser. ancak fantastik edebiyat diye de bazı gerekçeler öne sürülemez bence. o ağaçsı karakterlerin, maymunsu varlıkları inandırıcı olarak yansıtmak da bir meziyettir ve holberg'i bu yönden kutluyorum. kitaptaki macera hissi de güzel. okuduğum ilk ingilizce çevirisinin ingilizcesi beni zorlamamış olsa da, "long s" denen şu ⟨ſ⟩ harf biraz alışma gerektiren bir şey. sanırım kitabın okumadığım tek bir çevirisi kaldı. onu da bulamamıştım o zamanlar. bir daha aratayım bakalım, belki bu sefer bulabilirim.
devamını gör...

underworld

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

favori müzik grubum olan amerikan prog metal topluluğu symphony x'in 2015 tarihli, an itibarıyla son albümünün adıdır. şaka gibi ama grup 10 seneden fazladır yeni albüm çıkarmadı. 2026'da gelecek yeni albümümüz diyorlar ama ben buna %100 inanmıyorum. grubun beyni, lideri ve elektrogitar virtüözü michael romeo korona dönemi yüzünden albüm çıkaramadıklarını, normal şartlarda 2020-2021 gibi albüm çıkarmış olacaklarını falan söylemişti. buna inanırım ama gene de haddinden fazla uzun bir ara oldu bu kanısındayım.

underworld grubun 9. ve şimdilik son albümü. peki bu nasıl bir çalışma/eser. bence gayet güzel bir eser. çıktığı zamanlarda 8.5/10 not vermiştim ve 10 seneden fazladır bu notumda bir artma ya da azalma olmadı. v: the new mythology suite albümü grubun en sevdiğim çalışmasıdır ve gelmiş geçmiş en sevdiğim albümlerden de biridir. buna geçmişte 9.5/10 vermiştim ama o aralar "daha iyisini yapabilirler" mantalitesiyle albümlere 10/10 vermeme prensibim vardı. bunu yendim zamanla ve artık 10/10 veriyorum v albümüne de.

başlığın konusu olan albüm gerçekten de gayet güzel, hatta çok iyi bir albüm, yalnız iki tane majör olumsuzluktan bahsedebilirim bu albümdeki. bu tabii ki subjektif bir değerlendirme olacak ama temellendirmeye de çalışacağım. bir kere bu kaydın arkasındaki prodüktör ve ses mühendisi jens bogren bence ideal bir seçim değildi. kendisi şüphesiz ki çok iyi bir ses prodüktörü olsa da; virtüöz müziğinde, mesela bir amorphis albümündeki kadar iyi bir iş çıkartabildiği düşüncesinde değilim kendisinin. yani sinek vızıltısı gibi duyulan kimi klavye ve yine kulağa yeterince hacimli gelmeyen gitar sololarından dem vurabilirim bu savımı ortaya atarken. genel olarak da bence albümün ses prodüksiyonu ideal olmamış. yani bu tür bir müziğin değişkenlerini yeterince iyi yansıtabildiği görüşünde değilim jens'in.

ikincisinde ise... yani albümdeki 2 şarkı cidden de yeterince dramatik veya ilginç değil diyebilirim, bunlar da 7 ve 8. parçalar; yani to hell and back ile in my darkest hour. bunlara kötü parçalar diyemesem de yarı-filler track gibi de gördüğümü belirtebilirim bunların. hoş, bir önceki symphony x albümü iconoclast'te da benzer bir durum vardı ama işte keşke olmasaydı... v'daki, the divine wings of tragedy'deki gibi tüm şarkılarına ayrı ayrı özenilmiş albümler varken underworld'deki mevzubahis durum hasebiyle 8.5/10'dan yüksek puan vermeye de elim gitmiyor. 9/10!!! aaaa, elim gidebiliyormuş demek ki. gene de gönlüm el vermiyor. son kararım: 8.5/10. * tabii bu bahsettiğim parçaları çok beğenenler de var. kişisel fikrimi söylüyorum burada yalnızca yani.

en iyisi şarkı şarkı analiz edeyim ben bu albümü. bunu albüm kritiklerimde neredeyse hiçbir zaman yapmam ama bir değişiklik olsun dedim şimdi.

1-) overture (intro) - güzel bir senfonik intro ama öyle süper falan da diyemem. gene de ihtişamlı ve karanlık bir intro ve sonraki parçaya harika bağlanıyor. michael romeo'nun kullandığı gelişkin sound bank'lerin alametifarikası da işte böyle senfonik parçalarda kendisini gösteriyor asıl.



2-) nevermore - gaz ötesi bir açılış şarkısı ki symphony x bunu yapmayı çok sever zaten albümlerinin genelinde (intro'yu "şarkı" saymadığımdan açılış şarkısı dedim buna). albümdeki şarkıların çoğunda çok sıkılıktan ziyade biraz dağınık performanslar görsek de nevermore'da cidden makine gibi çalmışlar, fakat şarkı yapıları da bunda belirleyici olabiliyor ve bu parça işte bu türden sıkı bir performansa yol veriyor diyebilirim. romeo'nun narakarların 2. kısımlarındaki gitarları nevermore grubunu, yani grubun ikonik gitaristi jeff loomis'i akla getiriyor ve nakaratlardaki genel melodik yaklaşımla birlikte spesifik olarak vokal pasajları da scar symmetry'yi andırıyor. çok iyi ve gaz bir parça. baştan sona çok sıkı bir müzisyenlik/performans dinliyoruz burada ve gitar riff'leri cidden de hem sofistike hem de süper gaz.



3-) underworld - albüme ismini veren parça. bu parçadaki asıl yıldız, canavar vokalist russell allen bence. yani hem melodik hem de neredeyse growling/scream'e varan haşin vokalleriyle ışıl ışıl parlıyor bu parçada russell. grup bana göre the odyssey'den sonraki albümlerinde eskisi kadar özenmiyor vokal melodisi yazımına ama bu parçadaki gibi biraz bile özenseler metal dünyasındaki gruplarının ekseriyetinden daha iyi vokal melodisi yazıyorlar diye düşünüyorum.



4-) without you - albümün iki ballad'ından ilki. symphony x, ballad'larıyla da dikkat çeken bir topluluk olmuştur hem, fakat gruptan alıştığımız ballad'larda normalde antik bir mistisizm, mistik bir uhrevilik falan olurken without you, tam bir şehirli ballad'ı olarak ben dahil grubun birçok hayranını şaşırtmıştı. bu parçanın tüm o şehirli insanın içe dönük dertlerini falan anlatan havası cidden de gruptan hiç beklemediğim(iz) bir şeydi. bence güzel bir ballad, normalde symphony x'i hiç dinleyemeyen dinleyicilerin bu parçayı çok beğenip benimsediğini de gözlemlemiştim. ben de beğeniyorum bu ballad'ı ama o kadar da benimseyebildiğimi söyleyemem. ben kadim sihirleri günümüze taşıyan symphony x'i alayım mümkünse. haha.



5-) kiss of fire - işte gerçek manada bomba bir şarkı bu ve albümdeki net favorilerimden. davulcu jason rullo'nun blast beat'lerle haşır neşir olmasıyla ve romeo'nun da buralarda tremolo tekniğiyle gitarını kullanmasıyla ekstrem metale de göz kırpan, acayip enerjik, saldırgan ve manyak bir parça bu. bana şarkının verse/mısra vokalleri ve onları destekleyen gitar riff'lerinde net bir metallica/hetfield etkilenimi de varmış gibi gelir. nakaratları da nükleer füze gibi şarkının ve russell allen gibi, anormal tiz seslere çık(a)masa da çıktığı tizlerini süper hacimli kullanmasıyla dikkat çeken bir vokalistiniz olunca böyle pasajların dramatik etkisi de zirveye fırlıyor. bir tek gitar solosunun en sonlarındaki süpersonik kısmında biraz yalapşap bir an var. beni rahatsız etmiyor bu ama daha ilk dinleyişimde bile fark etmiştim. romeo ilk zamanlarından sonraki symphony x albümlerinde solo kısımlarının single/one take (tek seferde) çalıp kaydedildiğini söylemişti ve işte yalapşap belki uygun bir kelime olmadı, yani illaki özenmiştir de işte orada bir, nasıl desem, notaların biraz yutulması gibi bir hadise var. yineleyeyim, bundan rahatsız olmuyorum ve enerjisi bile yeter oradaki, hatta stüdyo hilesiyle düzeltseler falan o büyü/enerji bozulabilirdi gibi bir kanım mevcut.



6-) charon - albümdeki 3 favori şarkımdan ikincisi bu da. gizemli ama tekinsiz bir hava veren vokal melodilerini muhteşem buluyorum bu parçanın. doğu müziği etkili bir şarkı bu. evet, yine grubun oryantal müzikal yaklaşımlar sergilediği, v albümündeki egypt gibi/kadar epik değil ama gene de çok nefis ve apayrı bir cazibesi var benim açımdan. bu şarkının bence vokal melodileriyle birlikte en dikkat çeken unsuru romeo'nun gitar soloları. ortalarındaki bunun için ayrılmış yerdeki sololar da, parçanın sonlarındaki sololar da müthiş güzel ve gitarist romeo'nun doğu müziğine de ne kadar hakim olduğunu gözler önüne seriyor, kulaklar içine zerk ediyor.



7-) to hell and back - işte albümde yarı filler track gibi gördüğüm parçalardan birine geldik... girişindeki melodi meşhur yalan rüzgârı dizisinin tema/açılış müziğini akla getiriyor. yani bundan öylesine bahsettim ama ister istemez "ahahaha" demiştim burasını ilk duyduğumda. yukarılarda dediğim gibi, bu parçayı kötü bulmuyorum ki en kötü symphony x şarkısını bile vasat üstü görürüm genel metal müzik standartlarında ama hani olmasa da olur parçalardan biri bu. böyle ne yeterince duygusal, ne yeterince dramatik, ne yeterince ilginç... işte beni hiç açmıyor bu şarkının ilk yarısı. ortalarına doğru başlayan gitar solosu, ardından gelen slow pasaj ve sonrasında şarkının tempo ve agresyon kazandığı kısımlarını ise beğeniyorum ve biraz da bu yüzden yarı filler gibi görüyorum demiştim, tam değil. gene de güzel şarkı, yanlış anlaşılmasın. symphony x'in çok yüksek standartlarında değil sadece.



8-) in my darkest hour - bu şarkı da işte yarı filler track gibi gördüğüm parçalardan diğeri albümdeki. bu da bende herhangi bir duygulanma, heyecanlanma ya da işte gaza gelme hissi yaratmayan bir parça. verse kısımları gene fena değil de nakaratları çok bayık geliyor bana bu şarkının ve işte albümdeki en az beğendiğim şarkı da bu. gitar solosu da beni pek açmayınca işte tablo maalesef böyle oluyor.



9-) run with the devil - bu şarkı albümdeki favorilerimden biri değil ama beni çok gaza getiren bir şarkı olduğundan ve gitar solosu beni deyim yerindeyse kopardığından bunu da albümdeki net sevdiğim parçalar arasında sayarım. bunun nakarat kısmı da aslında bir üstteki şarkı gibi algılanabilir ilk dinleyişte ama nedense bana daha enerjik, daha albenili geliyor bu parçanın nakaratları. nakaratları dışında zaten çok enerjik bir eser ve gitar solosu beni anormal gaza getiriyor. daha doğrusu burada 3 ayrı gitar solosu eklemlendirilmiş aslında sanırım ve ardından bir de klavye solosu kısmı geliyor. nakarata bağlanan klavye solosuna öyle delirmesem de romeo'nun gitar soloları kendimden geçiriyor bu şarkıda harbiden.



10-) swan song - albümün ilk bakışta en iddialı parçası gibi duruyor. zaten üyesi olduğum grubun hayranlarından oluşan platform gruplarında en çok bu parça heyecan yaratmıştı albümün çıkışından evvel. evet, sadece ismiyle bu, albümdeki en süper şarkı olacak diye düşünmüştü çoğu kişi. öncelikle bu güzel bir şarkı ama işte beklendiği kadar etkileyici bir çalışma olabildiğini de söyleyebilmem zor olur swan song'un. gene de şarkının gitar solosuna çok düşkün olanları gözlemlediğimi, hatta bunlardan kimisinin bu solo için romeo'nun en iyi solosu dediğine şahit olduğumu söyleyebilirim. tipik tarzından farklı bir solo atmış burada romeo ve gerçekten hoş bir solo da o kadar da inanılmaz bir solosu olduğunu düşünmüyorum bu parçanın. güzel bir ballad gene de. sadece başlarda hype o kadar yüksekti ki bunu karşılayamadı diye düşünüyorum bu parçanın.



11-) legend - işte albümdeki 3. ve son favori parçam da budur. symphony x, müthiş kapanış şarkıları yapabilmesiyle ünlüdür albümlerinde ve bu albüm de bu minvalde bir istisna olmamış. yalnız, bu şarkı beni çok şaşırttı da zira albümün genel tematik yapısını neticelendiren bir kapanış şarkısından ziyade, albümün tüm o kesif karanlıklı, yer yer depresif atmosferini bir kılıç gibi yaran bir albüm finalini uygun bulmuşlar ve bunu gerçekten de hiç beklemiyordum. böyle asi, albümün o negatiflikle yoğrulan atmosferine baş kaldıran bir parça bu ve müthiş enerji veriyor bana. bir yandan kompleks bir çalışma, diğer yönlerden de aslında böyle insanı yakalayan, eşlik edilesi de bir eser. şimdi mevzu progressive metal olunca mısra-köprü-nakarat şeklinde olan şarkı yazımı standartlarıyla oynanabiliyor. o yüzden bu parçanın nakaratı da "the rise and fall" ile başlayan ksmı mı, yoksa "aaa-aaa-aaa-aa x2 the legend never dies"lı kısım mı tartışılabilir gibi geliyor bana. aslında "break the chains of fear,
now it all seems crystal clear..." bridge/köprü kısmından sonra "the rise and fall..."lu kısım geldiğinden burasına nakarat deriz normalde ama bence ikisine de nakarat diyememek için bir gerekçemiz yok... her neyse, "the rise of fall..."lu kısmı müthiş epik parçanın ve "aaa-aaa-aaa-aa"lı alternatif nakaratının ikinci kısımlarındaki 3. aaa'da zekice bir kompozisyon hamlesi var. bu şarkıyı ilk dinlerken orasını mırıldanırken benim sesim neden russell'la aynı tınlamıyor dedim ve dikkat ettim ki 3. a'larda bir nota çaktırmadan farklı yapılmış. sizi gidiler... bu arada albümdeki gitar ve klavye sololarının atıştığı kısım da gerçek manada, tam anlamıyla, tek kelimeyle epik...



bu yazının da burada sonuna geldik. okuyanlara (şayet olduysa) teşekkürler. umarım albümün hakkını verebilmişimdir.

şunu da eklemeden edemedim ki bunu senelerdir hep söylüyorum zaten: grubun çıkması beklenen albümü 10. stüdyo albümleri olacak. 10 da roma rakamıyla x. grubun adı da symphony x. o yüzden acayip manyak, süper özenilmiş bir albüm bekliyorum ben kendilerinden. umarım bu beklentim boşa çıkmaz.
devamını gör...

triumph or agony

sözlüğe gelişimin 3. yıl dönümünde benim için en özel metal albümlerinden birini tanıtasım geldi sizler için ve bu uğurda açtığım başlık ve girdiğim tanımdır bu.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

1999 sonbaharında symphony of enchanted lands albümüyle tanıştığım italyan power metal devi rhapsody'nin yasal sebeplerle adı rhapsody of fire olduktan sonra çıkan ilk stüdyo albümüdür ve 2006 tarihlidir. bana göre topluluğun en iyi 4 albümünden biridir ve son muhteşem albümüdür; yani ilk üç albümleri ve bu yedinci albümlerini grubun en iyi çalışmaları olarak görüyorum. şimdi rhapsody'nin ilk iki albümü legendary tales ve symphony of enchanted lands bir nevi dokunulamaz/tartışılamaz senfonik metal klasikleridir. dawn of victory adlı üçüncü albümleri de grubun sevenlerince ilk ikisi kadar olmasa da değer verilen çalışmalardır. işte tanıttığım albüm arada çıkan bana göre "tuhaf" üç albümden sonra ilaç gibi gelen, epik bir kahraman gibi yetişen işleridir. cidden de hiç beklemiyordum ben böyle bir albüm gruptan artık, beni şaşırtarak sevindirmişlerdi bu eseri çıkarttıklarında. sonrasında ise maalesef bu kaliteyi yine bana göre maalesef sürdüremediler.

öncelikle... topluluğun ilk iki albümünü evet, efsanevi klasikler olarak görüyorum ama neden onların başlıklarını açmadım da bununkini açıyorum şimdi?.. bir kere soel'yi daha önce başka bir internet platformunda tanıtmıştım uzun uzun. legendary tales'i ise... yani tanıtmama çok da gerek yok bence zira zaten bu albümün hakkı verildi ve hala veriliyor. rhapsody ile ilgili bir konuya rastlarsanız zaten bu albümlerinin ne kadar iyi olduğuyla ilgili yazılara da rastlayabilirsiniz beraberinde. triumph or agony'nin ise mükemmelliği birçoklarınca ıskalanmış gibi hissediyorum. öyle gözlemliyorum yani. rating'lerine genelde değer verdiğim rate your music [rym] sitesinde bile bu albüme büyük haksızlık yapılmış bence. resmen 3.06/5 rating ortalamasına sahip bu albüm orada. şaka gibi. yani özellikle de gruptan öncesinde ve sonrasında gelen son derece "dersiz topsuz" albümlerinin bile neredeyse hepsinin daha yüksek rating ortalamasına sahip olmasını aşırı absürt buldum diyebilirim.

triumph or agony'yi şu yönden topluluğun ilk iki albümüne bile üstün tutuyorum: çok organik bir sound'u var ve müthiş koro ve orkestralarla çalışarak gerçek bir senfoniklik sunmuşlar burada. elbette grup daha önce ve sonrasında da birçok klasik müzik profesyoneliyle çalıştı hatta muhtemelen bana göre son gayet iyi albümleri olan into the legend'da herhalde daha bile geniş bir konuk müzisyenler kadrosu vardı ama işte tanıttığım albümde bana göre bütünlük muhteşem sağlanmış ve tüm o korolar, orkestralarla falan simbiyotik bir uyumu olmuş rhapsody of fire'ın. çek the brno academy choir, the epic choir üyesi 4 şancı, the opera choir elemanı bir başka isim falan... the bohuslav philarmonic orchestra ile bir birliktelik sağlanmış orkestral bölümler için de. işte tüm bunların neticesi muazzam olmuş diyebilirim. bunlardan başka katkıda bulunan da epey isim var albümde elbette, örneğin 7-8 tane ses aktörü/aktrisi (voice actor) var ki bu zaten sinematik yollara girmeyi seven grubun müziğinin bu mahiyetini daha da dramatikleştirmiş.

genel bağlamda da karşımızda çok iyi bir müzisyenlik var bu albümde ve müthiş davulcu alex holzwarth'ı da "insan gibi kullanmışlar" diyebiliyorum memnuniyetle. yok, bu tam olmadı. grubun ilk dönemlerindeki davulcuları farklıydı ve zaten konserler dışında olsa olsa ilgili albümlerdeki davul partisyonlarının yazımını yapmıştır kendisi bence zira drum machine ile kotarıldığı çok belliydi bunu. bu yola giren sayısız müzik topluluğu olagelmiştir şüphesiz fakat rhapsody'ninkiler kadar sentetiklerine de pek rastlamadım desem yerinde olur doğrusu. böyle mesela sağ crash'e vuruluyor altta twin'ler taramalı tüfek gibi saydırırken, sonra sol, en son gene sağ... hepsi aynı tornadan çıkmış gibi sesler ve işte bu kadar bariz olmasaymış demekten de kendimi hiç alamamışımdır ben şahsen. holzwarth zaten progressive sularda da ustalıkla yüzebilen bir davulcu ve onu aldıktan sonra grup da nihayet "insan çalmış" diyebileceğim davulları entegre etmeye başladı albümlerine. hem çalıyor hem çalışıyor... * bu arada tanıttığım albümdeki davullarda öyle çok numara yok aslında ama işte bu da bir senfonik power metal albümü. senfonik müziklerde de davul/perküsyon o kadar da çılgın numaralar yapmaz zaten yapsa bile bir solo gibi rol çalmaz mesela. bu sebeple albümdeki davul kullanımından son derece memnunum.

tek tek albümdeki her şeyi analiz etme derdinde değilim ki zaten şimdiden uzun bir yazı oldu... yani derli toplu bir sound, düzgün enstrümantasyon, işte tüm o korolar ve orkestranın kattığı ihtişam, fabio lione'nin eşsiz vokalleri falan... fabio'ya özel bir parantez açmalıyım elbette zira kendisi tüm müzik türleri söz konusuyken bile favori şarkıcımdır. şöyle bir şeylerden bahsedeyim kendisiyle ilgili... geçenlerde grubun ilk dönem kayıtlarını/demolarını bir yerden duyup dinlemiştim ve "oha, fabio'nun sesi başta ne kadar kötüymüş..." demiştim. ama sonra kendim de senelerce aynı tarzda vokalistlik yapan biri olduğum için "kimseye dinletmeyiz" diye, mesela şarkıları ezberlemek için aldığımız kayıtlar yaptığımız aklıma geldi. fabio'nunkiler de öyle olabilir zira ilk albümü legendary tales'ta adam mükemmel vokaller yapıyordu ve birdenbire rezaletten mükemmele sıçramamıştır herhalde diye bir kanım oluştu. rhapsody'yi ayrıksı yapan şeylerden biri de ilk albümlerinin muhteşem olmasıydı ki o dönemde power metal gruplarına bakıldığında ekseriyetinin müziklerini ilerleyen albümlerinde geliştirdiklerini görürüz. lione'nin sonra her albümde vokalleri daha kötüleşti bu arada ama bunu çok kişi anlamamış olabilir, ben kendim de vokalistlik yaptığım için bu tür algıda daha iyi olabilirim. ikinci rhapsody albümü symphony of enchanted land'te bile adamın ses hacmi düşmüştü aslında. sonra da zorlama vokaller yapmaya başladı. yanlış hatırlamıyorsam 2004'te çıkan soel part:2 albümüyle sesi bir toparlanma evresine girdi ve bu albümde de tamamen sağlıklı ve güçlü vokallerine döndü bence fabio.

ama tabii ilk dönemindeki kadar heyecanlı söylemiyor kendisi artık ama bu da her insan için bir nevi doğaldır da diyebiliriz. gerçi sweden rock 2017'deki grubun orijinal kadrosuyla yapılması planlanan ancak alex staropoli'nin maddi olarak kendisi için iyi bir tercih gibi görünmediğini söyleyip sinirlerimi bozarak katılmadığı veda turnesinin isveç ayağında kendisi (lione) beni şoklara uğratarak aynı gençliğindeki gibi söyleyebilmişti 43 yaşındayken tüm o eski epik şarkılarını. belki de şöyle bakmak lazım... sanatçıların çoğu kendilerini tekrar etmek istemez. yani lione yıllar içinde benim hayranı olduğum tarzında devam etmedi, böyle agresif vokaller falan ekledi paletine. bu beni hayal kırıklığına uğratsa da o da "hep aynı vokali neden yapayım?" diyebilir ve kendince haklı olur. gene de o üstlerde bahsettiğim ara dönemde clean'lerinde ciddi sıkıntılar da vardır bence. neyse ki sonradan toparlandı sesi/vokali... triumph or agony'de tiz perdelerde de geziniyor lione ama partisyonların çoğu kendisini rahat hissedeceği aralıklarda yazılmış. bunda şunu da göz önünde tutmalıyız sanırım: bu gruplar manyak gibi turnelere çıkıyor ve 90'larda bu iş böyle değildi ve sadece albüm satışlarından iyi para kazanabiliyordu gruplar. 2000'lerle birlikte albüm satışlarından 0'dan hallica para kazanabildiklerinden de elbette konserlere/turnelere mecbur kaldılar ve yani cidden çok sık konser verdikleri yoğun turnelere çıkıyorlar ve mesela tanıttığım albümde grubun 90'lardaki albümlerindeki gibi tiz seslerin "zorlandığı" tarzda vokaller yazılsa fabio'nun perti çıkabilirdi turneler bittiğinde hatta daha bitmeden...

yavaş yavaş da birkaç şarkısından bahsedip yazımın sonlarına geleyim. bakın, yavaş yavaş bahsediyorum. y a v a şşşşş y a v a şşşşşşş, mansur yavaş = adamım, yavaş sür diyor. ama power metalde öyle bir yavaşlık olmaz tabii... neyse, geyikçi damarım tuttu gene ehehe. ben bu albümdeki tüm şarkıları seviyorum aslında ki en büyük hayal kırıklığı olarak sondan bir önceki parça, tam 16 dakikalık the mystic prophecy of the demonknight'tan bahsedebilirim. yani bu da gayet güzel de bir symphony of enchanted lands değil... yani o epik albümün aynı adlı kapanış şarkısı değil... yani o ayarda bir parça olsaydı bu cidden de 9.5/10 bile verebilirdim. gene de 9/10 veriyorum ya. dediğim gibi bana göre grubun en iyi 4 albümünden biri ve "unique" bir yerde de duruyor aslında. yani diğer albümlerle kıyaslanamayacak bir albümden bahsettiğimden, senfonikliği ve operatikliği dibine kadar verebildikleri bir çalışma olduğundan, rhapsody of fire'ın gelmiş geçmiş en iyi senfonik power metal grubu olduğunun adeta bir belgesi niteliğinde olduğundan çok değerli görüyorum bu çalışmayı. bu arada grubun daha önce de beraber çalıştığı christopher lee de var çalışmada emeği/sesi olanlardan. zaten kendisi rhapsody'nin grubunu çok sevdiğini defalarca belirtmişti ve the magic of the wizard's dream parçasında fabio ile düet bile yapmışlardı. burada kendisini bir ses aktörü olarak görüyoruz, the wizard king karakteriyle.

bu arada üst paragrafa öyle bir geyikle girdim ki parçalardan bahsedemedim. haha. şimdi yapayım bunu madem. öncelikle intro'dan hemen sonra gelen, albüme adını veren açılış şarkısı (yani intro'ya da açılış şarkısı denebilir de ben öyle tercih etmiyorum genelde, sonuçta "introduction") gayet görkemli ve klas. zaten daha girişinden "bu, senfonik bir albüm herhalde" dedirtiyor ve bu doğru. gerçi intro da bunu söylüyor tabii ama senfonik bir intro konup sonra dündüz power metal yapılan albümler de olageliyor. işin aslı albümdeki bazı parçalarda düz heavy veya power metal havası nispeten baskın olabilse de çoğunda o senfonik ağırlık hissedilebiliyor/duyulabiliyor. bu arada intro'dan sonraki açılış şarkısındaki "angelus sempiternus, angelus ex inferno" vokallerine bayılıyorum. aşırı havalı bence. eyy latince, sen neden bu kadar havalısın ya?.. fabio da yardırıyor ve genel anlamda da çok iyi bir şarkı bu elbette. old age of wonders şarkısındaki grubun o pastoral, flütlü mülütlü zamanlarına bir selam çaktığını görüyoruz. şahane nakaratları var ve şarkının gerisi de ayrı güzel. the myth of the holy sword'da o kadar farklı elementlerin aynı potada mükemmel eritildiğine rastlıyoruz ki... mesela başları manowar'vari bir epiklik sunarken sonra işte bu rhapsody diyoruz. mükemmel bir nakaratı var bu parçanın da ve ortalarından sonraki bir yerinde karanlık, dramatik, çarpıcı koro vokalli kısımndan sonra gene böyle pastoral havalı bir sekansın girmesi ve ardından gitar solosu falan... son olarak da il canto del vento adlı italyanca ballad'dan bahsedeyim. albümdeki müzik yazımından klavyeci alex staropoli ile gitarist luca turilli sorumluyken bir tek bu parçanın sözleriyle birlikte müziği de favori şarkıcım fabio lione'ye ait. öyle böyle fevkalade bir ballad değil. sanırım başlığını açıp şöyle bir şeyler demiştim: "metal müzik söz konusu olduğunda dinleyebileceğiniz en duygulu ballad'lardan biridir". şimdi bakmayayım da buna benzer bir şeyler dediğimi hatırlıyorum. öyle de inanılmaz bir ballad işte bu.

artık yazıma bir nokta koymamın zamanı geldi. bana göre triumph or agony hakikaten de hakkı verilmemiş bir albümdür. üstte bahsettiğim parçalarıyla da sınırlı değil, albüm tümden çok bütünlüklü ve kalitesini ilk şarkısından son parçasına kadar koruyor bence. bir de bu topluluğun müziğine entegre ettiği senfonik elementlerin karakteristik yönünün gayet baskın olduğunu düşünüyorum ve aslında operatik ve koro vokallerde de aynı karakteristiklikten bahsetmekte bir beis göremiyorum. yani iki gıy gıy keman ekleyelim, bir yerden de bir oda korosu ayarlayalım da senfonik metal yapalım pespayeliğinde bir kahvehane muhabbeti yoktur işin içinde luca turilli gibi olağanüstü bir besteci varken ki bunların daha da iyi ve profesyonellerini aslında kendisinin luca turilli's rhapsody grubuyla çıkardığı albümlerde de görebilirsiniz. yani hem profesyonelce yaklaşıyor adam olaya, hem çok iyi bir kompozitör hem de bir şekilde "bu rhapsody senfonikliği" dedirtebilen, mühimsenesi bir sihir katabiliyor müzisyen mevzuya. staropoli'nin de çok iyi bir müzisyen olduğunu düşünsem ve turilli ile birlikte harika şarkılar yazdıkları kanısında olsam da turilli hakikaten müthiş bir besteci, hatta tarzında en iyisi bence ve metal dünyasında da çok ayrıksı bir yere sahiptir kanımca kendisi bestecilik yönüyle. ben de gittim onun değil de alex staropoli'nin başlığını açıp uzun uzun tanıttım kendisini. cinsim ben olm, her zaman söylerim. ahaha. gelgelelim turilli'nin başlığını da açarım bir gün ve onu belki de çok daha iyi tanıtırım. bakalım... neyse... triumph or agony'nin birkaç şarkısını da koyuyorum ve dinlemeyi düşünenlere iyi dinlemeler diliyorum. epik kalın.

valla gruba saygısızlık olmasın diye unofficial full-album link'i koymayacaktım ama tek tek parçalarına bakarken albüme adını veren şarkının official paylaşımını bile bulamadım. yani insan yükler değil mi grubun resmi hesabıyla? siz benim beklediğim şeyi yapmamışsınız ben de sizin benden beklenmeyeceğiniz tarzda unofficial full-album kaydını koyuyorum aşağı. hayır, heart of the darklands falan da yok... bir de demin aşağıdaki bağlantıdan videoya gittim ve yorumlara baktım, spotify'a da konmamış albüm. hatta galiba konmayan tek albümleri falanmış. şimdi belki vardır da epey kişi yakınmış yani zamanında spotify'da yok diye. ahaha. yoksa grup da mı bu albümünün hakkını vermiyor? bir tek ben mi hayranım lan ben bu albüme?.. *

ekleme: video altındaki yorumlara bakarsak benim gibi düşünen epey sayıda insan olduğu çıkarımını yapabiliriz aslında. kaldı ki biri yakın bir dostum diğeri de sevdiğim bir arkadaşım olmak üzere 20 yıldan fazladır tanıdığım 2 rhapsody hayranı arkadaşımla da aynı düşünüyoruz aslında bu albümle alakalı, bu da şimdi aklıma geldi. yalnız o ikisinin favori albümü ilk rhapsody albümü olan legendary tales, benimki ise ikinci rhapsody albümü olan symphony of enchanted lands. ama işte üçümüz de triumph or agony'nin grubun en iyi üç albümünden biri olduğunda hemfikiriz. ben dawn of victory'yi de katarım işin içine ancak 3'e indirmek durumunda kalırsam bu üçünü seçerdim. sonrasına gelirsek... herhalde rhapsody of fire başlığında bahsetmişimdir. staropoli ve turilli ayrı rhapsody'lerin liderleri oldular falan fistan. daha doğrusu, rhapsody olarak metal dünyasına damga vuran grubu klavyeci staropoli devam ettirdi ve vokalist lione ile çalıştılar bir süre. fabio gittikten sonra gelen vokaliste katlanamamıştım ben. çok kötüydü bence. son albümlerini dinlemedim bile hatta... turilli ise alessandro conti diye über-yetenekli bir vokalistle şahane iki albüm çıkardı kendi rhapsody'siyle ki bu vokalist de ilk 3'ümdedir. dağıldılar mı hatırlamıyorum, daha doğrusu emin değilim ama sanki o proje de sonlanmıştı. bakalım zaman neler gösterecek... turilli'nin müziği falan bırakmasını hiç istemem bu arada. yani yeni projelerle de olsa kendisini biz hayranlarından mahrum etemesini temenni ederim kendisinin.

yazı da amma uzun oldu. hatta sözlüğü bırakın hayatımda yazdığım en uzun albüm kritiği bu olabilir. 6.5 sene ülkenin en popüler metal webzine'inde müzik eleştirmenliği/yazarlığı yapmıştım ve o süreçte yazdığım bunun kadar uzun bir yazım olmayabilir cidden. ama olabilir de. hatırlamıyorum açıkçası ya da kelime sayısını saymadım. * gerçi yazının tümü de albümle alakalı olmasa da çoğu oldu sanırım ve diğer kısımlarında da albüm adına daha derinlikli bir anlayışa vesile olabilecek belirli bir kontekst getirdiğimi ve bağlamdan tam uzaklaşmadığımı ümit ediyorum.

işte epikler epiği triumph or agony albümü:

devamını gör...

abi-dalzim’s horrid wilting

d&d 3/3.5e'deki ismi yalnızca horrid wilting yapılmıştır. diğer dungeons & dragons edisyonlarındaki isminde abi-dalzim's vardır. google'da çıkan şeylere göre biri "abi-dalzim kimdir?" sorusunun yanıtını yazmış ama sanırım bu official bir şey değil; ben eskiden araştırmıştım ve bir kaynak bulamamıştım resmi d&d ürünleri arasından, bu bağlamda. yaratıcısının ismiyle anılan büyülerde bu bir istisnaydı. yani mordenkainen's sword büyüsü gibi birçok böyle büyü var d&d'de ve bunların yaratıcıları hakkında sayısız official bilgi var ama abi-dalzim bu bağlamda gizemli kalmış/bırakılmış gibi görünüyor. ekleme: d&d 4e'de official bir bilgi konmuş abi-dalzim ile ilgili. şimdi öğreniyorum.


perhaps the most notorious of these elemental mages is the despicable abi-dalzim. a student of rare and unusual water magic, abi-dalzim devised the watery double spell as well as the vile incantation known as horrid wilting. abi-dalzim is a short, wizened human of advanced years, with a long, white beard and a bejeweled turban. cruel, imperious, and hungry for ever greater magical power, abi-dalzim makes his home in a half-buried necropolis lost in the sands of the great southern deserts. he pays close attention to other wizards, whom he views as potential rivals, and has been known to ambush heroes after they have recovered rare magical treasures, taking what he wants from their desiccated corpses.

heroes of the elemental chaos, sayfa: 112 - shadowscriptorium.wordpress...


yani kötü şöhretli bir elemental mage imiş, abi-dalzim. (bkz: mage) - hatta en kötü şöhretlisi olabilirmiş bu elemental mage'lerin. nadir ve alışılmışın dışında su büyüleriyle uğraşmış ve bunun neticelerinden biri mevzubahis büyüyü icat etmesi olmuş. kısa boylu, yaşlı; uzun, ak sakallı ve mücevherli sarık giyen bir figürmüş. zaten isminden de "oriental" bir karakter olduğu anlaşılıyordu. aladdin'deki jafar'ın yaşlı versiyonu gibi bir tip hayal edebiliriz sanırım kendisini düşünürken. zalim, küstah ve hep daha kudretli olma arzusu olan bir tiplemeymiş. büyük güney çöllerinin kumlarına yarı gömülü bir ölüler şehrini kendi "evi" yapmış. diğer büyücüleri yakından takip edermiş ve onları potansiyel rakipleri olarak görürmüş. kahramanlara tuzak kurarmış ve onlar nadir sihirli hazineleri elde ettikten sonra, kurumuş cesetlerinden istediğini alırmış. yani kendi icat ettiği horrid wilting büyüsüyle onları o hale getirip bunu yapıyordur herhalde diye anladım.

d&d'de çok güçlü bir, 8. seviye saldırı büyüsüdür, abi-dalzim's horrid wilting. geniş bir alana etki eder ve büyüye maruz kalan düşmanların vücudundaki su bedenlerinden çekilir. "instantaneous" bir büyüdür. yani tek seferde ve bir anda devasa bir damage verir büyüyü yiyen düşmanlara. dnd 5e'de 12d8 damage vurur. ad&d 2e'de bu, caster level başına 1d8 ve maksimum 16d8 iken; d6d 3/3.5e'de ise maksimumu 25d8/20d6'dır (3e'de 25d8 iken 3.5e'de ise bu 20d6'ya çekilmiştir). save atabilen düşmanlar bu hasarın yarısını alırlar fakat evasion/dodge ile falan bu büyüden kaçınmak mümkün değildir. özellikle bitkisel yaratıklar ve water elemental'lar için çok "yıkıcı" bir büyüdür. fireball gibi diğer alan etkili büyülerden başka bir farkı da (diğeri de evasion ile kaçınamamaktı), sadece düşmanlara damage vuran bir büyü olmasıdır. yani fireball, ice storm falan gibi büyülerde bunları dikkatli ve stratejilerle kullanmak gerekirken, abi-dalzim’s horrid wilting'i ise komradlarınızın (companion), summon'larınızın falan da bulunduğu bir alana rahatlıkla "cast" edebilirsiniz ve bu büyü aynı tarafta olduklarınızın canına kastetmez. * ayrıca elemental büyülere göre korunulması ve/ya direnilmesi (resist edilmesi) de daha zor/alengirli bir büyüdür.

necromancy okulundan bir büyüdür. material component'ı bir parça süngerdir. yarı hasar alabilme şansını constitution/fortitude save'iniz belirler.

baldur's gate ii: shadows of amn'da (+throne of bhaal) bu favori büyümdü diyebilirim. ayrıca normalde construct'lara ve undead'lere damage vurmaması gereken bir büyü bu ama bg'deki bug bunu geçersiz kılmış. gerçi bitkisel tabanlı yaratıklar ve water elemental'ların penalty'lerini de oyuna geçirmemişler ama gene de oyunun uzak ara en iyi alan etkili saldırı büyüsü bu bence o level ve altındaki. ayrıca, 9. seviye büyülere ulaşmışken de kullanılırlığını sürdüren bir büyüdür.

neverwinter nights'ta da en sevdiğim büyülerden biridir horrid wilting (bu d&d 3e'ye göre yapıldığından isminde abi dalzim's yok) ama burada anında damage vurmaması (bu bakımdan bg'den farklı. büyünün etkisi, yapıldıktan kısa bir süre sonra geliyor.) bir dezavantaj olabiliyor. ayrıca, 8. seviye bir büyü olduğu için maximize ve/ya empower metamagic'lerinde de kendisinden yararlanamıyoruz. gene de çok efektif bir büyüdür bu, bu oyunda da. ayrıca nwn bir d&d 3e oyunu olduğu için burada 25d8 damage vurabiliyor bu büyü. (bkz: oha)

fakat kimisine göre de 8. level slot'unda yer kaplamayı hak etmemektedir horrid wilting, özellikle de d&d 3.5e'de ve 5e'de. ayrıca bu büyüyü maximized veya empowered da yapamazsınız (3e ve 3.5e'de); üstte bahsettiğim konu sadece bu oyunla sınırlı bir şey değil yani. (7. seviyenin üstündeki büyülerde bunlar yapılamıyor teknik olarak. hatta maximize'da 6'nın üstü olmuyor.) bilemiyorum, bana göre gene alınır ya. yani maximized veya empowered energy/elemental büyülerini ben de çok kullanıyorum ancak horrid wilting de olsun isterim.

özetle, kurutan/solduran bir büyüdür. (bkz: ne oldu kurudun kaldın), (bkz: söyle güzel sana noldu gül gibi soldun)

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim