sokak röportajında akademisyen zeliha burtek'in konuşmasında yer alan ifadedir.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


türkiye'nin şu anda en büyük sorununun sosyal çürüme olduğunu ifade eden burtek; "dünya tarihi iktisadi olarak her zaman toparlandı. bir sürü krizler görüldü.

ekonomi her zaman toparlanır, kapital kendini yok etmez ama sosyal çürümeyi de düzeltemezsiniz. şu anda türkiye'de sosyal çürüme var. bunun düzelmesi için çok zor, çok zor dönüşü olmayan bir yerdeyiz." ifadelerini kullandı.

burek, sosyal çürümeyi ise; "sosyal çürüme şu etik denen şeyin yok olması, etik yaşam felsefesi demek. türkiye'de yaşam felsefesi kalmadı. yani şöyle bir şey söyleyeyim, yani türk edebiyatını, türk sinemasını, türk tiyatrosunu düşünün. bu edebiyatta bu tiyatroda, sanatta hiçbir şekilde yazında ve düşün de hiçbir zaman için göçmen kültürü, mülteci kültürü ya da mafya ya da işte kara para aklama gibi kavramlar olmazdı. ama şu anda biz yavaş yavaş kültürel anlamda bütün ortaya çıkacak yapıtlarda bu kavramlarla karşılaşmaya başlayacağız. sosyal çürüme bu demek başka bir toplum olduk. biz güney amerika ülkesi değildik ama güney amerika ülkesi olmaya başladık. çok tuhaf değil mi?" sözleriyle tanımladı.


buradan
devamını gör...
çoğu yerde bürtek olarak yazılmış soyadı.

mimarlık, sanat tarihi ve felsefe alanlarında akademik kariyer yapan zeliha burtek, 21 yıl boyunca çeşitli üniversitelerde ders verdi. 25 yıldır sokak hayvanlarını beslemeye kendisini adayan burtek hayvan sevgisiyle öne çıkan bir isim.

zeliha burtek, msgü'de (mimar sinan güzel sanatlar üniversitesi) sosyoloji doktorası, galatasaray üniversitesi'nde de felsefe masterı yaptı.
devamını gör...
dünya her alanda hızla değişirken bizlerde bireyler ve toplumlar olarak buna zamanın ruhu açısından interdisipliner-multidisipliner yaklaşımlarla uyum sağlamamız gerekirken ama maalesef toplumdaki hızla artan iletişim zayıflığı, ahlaki çürüme, eğitimsizlik, vasatlığın olağan karşılanması ile geçmişten gelen o feodal düşünce yapısından kurtulamıyoruz. yani geçmişten günümüze gücün tekamül etmesiyle birlikte kadın erkek fark etmez halen kaba kuvvet ile bir yere varabileceğini zanneden bir çoğunluğun olduğu toplumda yaşıyoruz.
devamını gör...

çürümenin ekonomi-politiği

eğer biyolojiden bahsetmiyorsak “çürüme” bilimsel bir kavram değildir; ancak yine de onu bir metafor olarak kullanıp içinden geçtiğimiz dönemi bir “çürüme dönemi” olarak adlandırmak, olan biteni “çürüme” başlığında değerlendirmek hiç de yanlış olmayacaktır

8 yaşındaki bir kız çocuğunun kim tarafından ve neden öldürüldüğünü elli günün sonunda hala bilmiyor oluşumuz, iki genç kızı birisini kafasını kesecek şekilde öldüren ve sonra intihar eden delilikle ilgili öğrendiklerimiz, gençlik arasında hızla yayılan uyuşturucu alışkanlığı, mafyalaşmanın ve çeteleşmenin boyutu, suç oranlarındaki, cinayet oranlarındaki ve intihar oranlarındaki artış, rüşvet, yolsuzluk, kayırmacılık, şiddet…

tüm bunların hepsini “çürüme fenomenleri” olarak bir “çürüme tablosu”nun içerisine yerleştirebilir ve o tabloya bakarak karşımızda tekil, münferit vakaların değil yapısal bir meselenin olduğunu görebiliriz, bu yapısal meselenin gerisinde ise ülkenin içinde bulunduğu ekonomik, politik ve toplumsal koşullar bulunmaktadır. yani çürümenin bir ekonomi-politiği vardır ve çürümeden çıkışın yolu “çürümenin ekonomi-politiği”ni anlamaktan geçmektedir.

erdoğan türkiye ekonomisinin bütün dengelerini “nas” adı altında bozduktan sonra çıkışı tekrar “rasyonel” politikalara dönüşte görmüş ve 14-28 mayıs seçimleri sonrası ekonomi yönetimini bir kez daha mehmet şimşek’e emanet etmiş, o da klasik “acı reçete”ye dayalı programını hızlı bir şekilde yürürlüğe sokmuştu hatırlayacağınız üzere.

peki nedir acı reçete, kimlere içirilir, anlatalım hemen.

neoliberal iktisatçılar için “fiyatlar genel düzeyindeki artış”, yani enflasyon, her zaman talep kaynaklıdır ve enflasyonla mücadelenin yolu her zaman talebin düşmesinden, aşağıya çekilmesinden geçmektedir.

peki talep nasıl düşürülecektir?

bunun için halkın reel/gerçek alım gücünün düşürülmesi, yani halkın gelirlerindeki artışın enflasyondaki artışın altında kalması gerekir; böylece halk daha az tüketecek ve bu da talebi düşürecek, talepteki düşüş ise beraberinde enflasyondaki düşüşü getirecektir.

işte tam olarak burada sınıfsal bir tercih devreye girmiştir; çünkü alım gücü düşürülenler toplumun emek gücüyle, ücretle geçinen, yoksul kesimleridir. üst gelir gruplarının talebe olan etkisi, onların alım gücünün düşürülmesi akla dahi gelmez. “enflasyonla mücadele”nin faturası geniş halk kesimlerinin sırtına yüklenir, yoksulluk ve işsizlik daha da derinleştirilir ve böylece gelir dağılımı da alt üst olur.

bugün türkiye’de halk, iktidarın ekonomi politikaları aracılığıyla ve “enflasyonla mücadele” adı altında planlı, programlı bir şekilde yoksullaştırılmaktadır yani, mesele yeteneksizlik, beceriksizlik vs. değildir hiçbir şekilde.

üstelik bu yoksulluğu bir şekilde telafi edebilecek sosyal devlet mekanizmaları da mevcut değildir türkiye’de; yoksulluğun yönetimi iktidar belediyelerine ve onlarla işbirliği içerisindeki tarikat ve cemaatlere devredilmiştir büyük ölçüde ve bu da sosyal devlet değil sadaka devleti anlamına gelmektedir.

ancak içinde bulunduğumuz durum sadece şimşek programıyla açıklanamaz; “enflasyonla mücadele” programının da ötesine geçip türkiye kapitalizminin genel görünümüne bakmak gerekir.

türkiye kapitalizmi kronik döviz bağımlısı bir ülkedir ve yeterince dövize ulaşamadığı zamanlarda krize girmektedir; bu döviz bağımlılığı nedeniyle türkiye sermaye sınıfı döviz kazanmak adına türkiye kapitalizmini 24 ocak 1980 kararları’yla neoliberalizme açmış, türkiye 12 eylül 1980 darbesiyle uluslararası işbölümüne “ihracata dayalı birikim modeli”yle dahil edilmiştir.

türkiye gibi ülkeler böyle bir birikim modelini benimsediklerinde şirketler uluslararası pazarlardaki rakipleriyle ancak fiyat rekabetine girişebilirler; yani sattıkları ürün ne kadar ucuz olursa ona yönelik talep de artacaktır.

ürünün fiyatını ucuzlatmanın yolu ise maliyetleri düşürmekten geçer ve bunun için de elde iki araç vardır: bir yandan süreklileşmiş devalüasyon aracılığıyla yerli paranın değerini düşürürsünüz, diğer yandan ise reel ücretleri aşağı çekersiniz.

dolayısıyla türkiye kapitalizminin bugün daha çok ihracat yapabilmesinin yolu cebimizdeki paranın sürekli değer kaybetmesinden ve süreklileşmiş bir şekilde yoksullaşmamızdan geçmektedir.

süreklileşmiş yoksulluk hali nasıl yönetilecektir peki? en başta emeğin örgütsüzleştirilmesi yazılmalıdır. emek örgütsüz olacaktır ki, sendikalı olup greve gitmeyecektir ki, ücretler aşağı seviyelerde tutulabilsin.

ama bu da yetmez. örgütlü olmayan emeği yönetmek de gerekir. işte bu noktada, din, tarikatlar, cemaatler, milliyetçi hamaset devreye girer. türk sağı tam da bu noktada iş başındadır ve zikir sesleriyle “ırmağının akışına ölürüm türkiyem” seslerinin birbirine karıştığı yer tam olarak burasıdır.

hızla yoksullaşan, ekmeği küçülen, ama dinle ve milliyetçilikle zehirlenmiş, örgütsüz, hakkının, hukukunun peşinde koşmayan, kolektif bir irade geliştiremeyen toplumlarda çürüme derinleşir; çünkü yoksulluk insanın haysiyetini de yoksullaştırır, sadece ekmeğini değil gururunu da çürütür.

ama mesele basitçe dinci-milliyetçi zehir değildir; türkiye’nin döviz bağımlısı sermaye düzeni, o bağımlılığı tatmin edebilmek için illegal yöntemlere de muhtaçtır. uyuşturucu kaçakçılığı, silah kaçakçılığı, insan ticareti vs… bunların hiçbiri türkiye’nin sermaye düzenine dair “anomali”ler olarak görülemez, hepsi bu düzene içkindir.

bu ise elbette ki mafyalaşmayı ve çeteleşmeyi beraberinde getirir ve dünyanın her yerinde mafya kendisine devlet ve siyasetçiler içinden destek bulmadan yaşayamaz; mafyanın devletleştiği, devletin de mafyalaştığı dönemlerde çürüme daha da derinleşir. çünkü özellikle gençler çakallığa, racon kesmeye, köşe dönmeciliğe özendirilir, buradan bir erkeklik edebiyatı doğar, giyim kuşamdan hal ve hareketlere beş para etmez bir erkeklik moda haline getirilir ve bunun üzerine bir de “ezan kuran bayrak” örtüsü örtülür.

türkiye’nin düzeni mafyatik ilişkilerle birlikte kayırmacı ilişkiler üzerine de kuruludur. kamu ihalelerinin gittiği yer bellidir, kimlerden vergi alınmadığı, kimlerin vergilerinin affedildiği bellidir. bu ise aynı zamanda rüşvet ve yolsuzluk demektir; kayırmacılık özellikle bürokrasi ve siyasetçileri rüşvet çarkının bir parçası yapmaktadır. devletin işleyişine kayırmacılık damgasını vurduğu için türkiye’de kamu yararı kavramı da ortadan kalkmış, küçük bir azınlığın özel çıkarları ülkenin geleceğini teslim almıştır.

gelinen noktada hukuk sistemi ve yargı da çürümekte, adalet sistemi de çökmektedir, toplumun hukuka ve adalete güveni kalmamış, cezasızlık politikaları alıp başını gitmiş, yargı sarayın yargısına dönüşmüş, ülke zaten fiili bir anayasasızlaştırma sürecinin içerisindeyken hukuk ve hukuk devleti de giderek görünmez hale gelmiştir.

anlaşılacağı üzere çürümenin bir ekonomi-politiği vardır ve “çürümenin ekonomi-politiği” türkiye’nin sermaye düzeniyle ilgilidir. türkiye kapitalizminin bekası, halkın daha fazla yoksullaştırılmasından, bu yoksulluğun yönetilebilmesi için de daha fazla çürümeden geçmektedir.

o halde çözüm bellidir; sermayenin bekası adına kendilerine yoksulluk ve çürüme reva görülenler, aklı iğdiş edilenler, bir araya gelmeleri, kolektif bir irade geliştirmeleri, siyasete müdahil olmaları istenmeyenler, bir araya gelecek, ayağa kalkacak, ses çıkaracaklardır.

bugün türkiye’de düzenin bütün mekanizmaları halkın halk olmaktan başka her şeye benzemesi adına işlemektedir; bu çürümeyi durdurabilecek tek şey ise halkın emeği adına, ekmeği adına, geleceği adına yeniden halk haline gelmesi, bir halk gibi hareket etmesidir. patronu, tarikatı, cemaati, mafyası, çetesiyle türkiye’nin düzeninin en büyük korkusu budur.



fatih yaşlı, 9 ekim 2024
devamını gör...
dinsizlesmeyle yasanandir. hep dinsizler mi dine sallayacak, azicik biz de dinsizlere sallayalim. evet.
devamını gör...
bir toplumun temel sosyal yapıları, kültürel değerleri, ahlaki normları ve sosyal kurumlarının zamanla zayıflaması veya çökmesi durumu.

bu durum, toplumda değer kaybı, güven azalması ve toplumsal düzen bozulması gibi sonuçlara yol açabiliyor.

tanıdık geldi, di mi?
devamını gör...
"kars’ta bir uzman çavuş, kendisine yan baktığı gerekçesiyle bir kişiyi tabancayla vurarak öldürdü." vidyolu, 16+

"esenyurt'ta 2 polis memuru bir kuryenin önünü kesti:

"oğlum bak kafam bozuk zaten senin kafana sıkarım.” vidyolu, bolca polis küfrü içerir

***

türkiye resmen bir gotham city'ye dönüştü. sorun sadece suçluların ve işledikleri suçların artması, bunların cezasız kalması ya da az ceza alması falan değil artık. bu kişileri yakalayıp yargılayacak ve cezalandıracak olanlar da yozlaştı.

türkiye'yi harvey dent gibi idealist hukukçular, sadece bireysel çıkarlarını değil halkının refahını ve mutluluğunu da düşünen bruce wayne gibi sermayedarlar ya da jim gordon gibi ne yapılması gerekiyorsa onu yapan kolluklar kurtarmaz. türkiye'ye bir batman lazım. hukuk kuralları ile kendini sınırlamayan biri ya da birileri yani...
devamını gör...
akpnin bir şekilde gitmesi lazım.
adeta süleyman demirel türkiyesine döndük.
devamını gör...
sistemin seni öldürmeden önce seninle arkadaş olma çabasıdır bu. her yerden sızar: apartmandan, ekrandan, arkadaş masalarından. empati yerini içeriksiz duyar kasmasına bırakır, dayanışma story’de kalır. çünkü rezaletin kendisi değil, paylaşılabilirliği önemlidir artık.
devamını gör...

sanal kumar beka sorunudur. artan eşitsizlik, yüksek enflasyon, herhangi bir hayat planının olmaması böyle saçma sapan işlere itiyor insanları. ülkenin temel sorunları çözülmeden bununla mücadele etmenin herhangi bir yolu yok.


link


en ufak çocukların discord'unu kapatan, paypal'ı, booking'i yasaklayan devletin sanal kumara izin veriyor olmasının tek mantıklı nedeni casino'yu kendileri işletiyordur *


link
devamını gör...
bireyselleşmenin ve özgürleşmenin topluma yansıması olayı.
devamını gör...
sosyal çürüme sessiz bir katildir.” – martin luther king jr.
sosyal çürüme, toplumun temel ahlaki ve etik değerlerinin zayıflaması, bireyler arası güvenin azalması ve sosyal bağların kopması süreci olarak tanımlanabilir. bu süreç, toplumun genel refah seviyesini düşürür ve uzun vadede ekonomik, politik ve kültürel sorunlara yol açar.
devamını gör...
sosyal medyanın keşfinden sonra zirveye eriştiğini düşündüğüm durum.
devamını gör...
sosyal çürüme … dr zeliha burtek...
devamını gör...
ister adına sosyal çürüme ister o. evlatlığı diyelim. ülkemizin çözülmesine neden olan pik yapmış durum. tarih boyunca hiç bir zaman türkiye cumhuriyeti hatta türk devletleri bile bu denli bir yozlaşma yaşamadı. 20 senede binlerce yıllık geçmişi olan dünya sahnesinde her daim kendine başrol bulan bir toplumu o. evladı üretim merkezine çevirdiler. allah belalırın versin diyorum. amerika ve ortaklarının bu ülkeyi yok etmeye and içmesi ve bitirmesinin baş rol oyunculuğunu yapan kim varsa gebersin.
devamını gör...
bağışıklık sistemi zayıflatıldığından dolayı vücutta virüsler rahat rahat hareket etmeye başlayınca baş göstermiş türlü hastalıkların yan etkilerinden birisidir.

bağışıklık sisteminin ayağa kalkmasına bakar.
devamını gör...

toplumun çok büyük kısmı “üzüm üzüme baka baka kararır” atasözünü doğrulayarak ahlâksız ve kötü örneklere teslim oldu.

gençliğini bildiğim iyi eğitimli, maddi sorunu olmayan insanlar bile düzene uyum sağlayıp, yaptıklarını düzende ayak kalmak için diye gerekçelendirerek çıkarları uğruna ahlaki ilkelere, doğaya, doğrulara ihanet ediyorlar.

toplumun çoğu ahlâklı ve iyi değerlere sahip iken, nasıl kötü azınlık marjinal kalıp cezalandırılıyorsa, şimdi tam tersini yaşıyoruz. iyiler acı çekiyor ve enayi yerine konuyor. demirin paslanması gibi, toplum da çürüyor ve maalesef bu da paslanma gibi en azından bu nesillerde geri dönmeyecek bir süreç.

iyi kalmaya çalışmak büyük acı veriyor, toplum iyileri boğuyor. bu toplumun dışına çıkmaktan başka çözüm göremiyorum. çok üzgünüm.


kaynak link

"eylem yapan mülakat mağduru öğretmen, sinir krizi geçirdi:

"biz bu ülkenin evladı değil miyiz?" video
devamını gör...

değerlerde çürüme, kurumlarda çökme hali…

“arabalar renk renk geçerdi çalımlı
en güzeli seni getiren otobüstü…”


hasan hüseyin

hasan hüseyin korkmazgil anadolu’nun yetiştirdiği en önemli ve güçlü dizeleri olan ozanlarından biridir. okurken, su gibi akan sayfalar dolusu şiirler yazmıştır. alıntıladığım dize bir sevgili için yazılmıştır, bu belli. bu dizenin anlamını anlatmak için birkaç sayfa metin yazılabilir. iki dizeden oluşan büyük anlam, şairin büyüklüğünün de net göstergesidir.

her sabah uyandığımızda karşımızda, değerleriyle çürümüş, kurumlarıyla çökmüş bir memleket tablosu duruyor. hasan hüseyin’in dizelerindeki gibi garibanlığın diz boyu olmasına karşın sevdiğimizi bize getiren ve gözümüze de çok güzel gözükecek bir otobüs gibi memleket maalesef karşımızda yok.

akp’den ayrılarak onun karşısında pozisyon alıp muhalefet eden siyasetçiler 23 yıllık iktidarı, içinde kendilerinin de yer aldığı bir bölümü ayrı tutarak, eleştiriyorlar. bu hatalı bir değerlendirmedir. bu iktidar, tüm aktörleriyle tam 23 yıllık bir sorumluluk taşımaktadır. karşımızdaki erdoğan rejimi 23 yılda inşa edilmiştir.

tmsf holding

her sabah bir sermaye grubuna operasyon yapılmakta, muhtelif şirketlere tmsf el koymaktadır. çok bilinen bir yöntemle, iktidara yaslanarak bir biçimde büyüyen, hatta korunan şirketlere, nedenini halen çözemediğimiz bir şekilde art arda operasyonlar yapılmakta ve el konulmaktadır. kara para operasyonlarının ucunun üst düzey bürokratlara kadar uzaması da dikkat çekicidir.

tasarruf mevduatı sigorta fonu’nun (tmsf) kuruluş amacı “bankacılık ve finans sistemine olan güveni korumak ve tasarruf sahiplerinin haklarını güvence altına almak” idi. bu amaçtan ne kadar uzaklaşıldığının farkındayız, tmsf bugün artık türkiye’nin en büyük holdingi. elinde 1050’ye yakın şirket var. tmsf ülkenin en büyük medya patronu da aynı zamanda. 34 televizyon kanalı, 38 radyo ve 73 gazete, dergi ve matbaa ile 6 haber ajansına sahip bir medya patronu. trt’nin yanına bunları koyduğunuz zaman hayli acayip bir devlet medyası ortaya çıkıyor.

tmsf, memleketin tablosunu anlayabilmek için gerçekten hayli açıklayıcı bir tablo koyuyor önümüze. bu şirketler yılarca faaliyet gösterdiler, neden o zamanlar bunlara müdahale edilmedi? (tmsf’nin elindeki bu 34 televizyon kanalından birisinin de tele1 olduğunu unutmayalım. onun nedenini çok kolay anlayabiliyoruz.)

iktidarın “otobüsü” hayli farklı

cumhurbaşkanı recep tayyip erdoğan son yaptığı açıklamada “barış denince, huzur denince istikrar denince akla ilk türkiye geliyor” dedi. bu tür açıklamalara akp döneminde hayli alıştık. yapay zekanın yaygınlaşmasıyla bu açıklamalara itiraz, en azından cezaevi tehdidi olmayacağı için onlardan gelmeye başladı. bu hepimizi biraz da olsa rahatlattı.

ab ülkelerine sığınma başvuru sayısında türkiye cumhuriyeti vatandaşları suriye, afganistan ve venezüella’nın ardından 4’üncü sırada. kanada’ya yapılan başvurularda 5’inci, yunanistan’a yapılan başvurularda ise 6’ncı sırada bulunuyoruz. liste üzerine söz söylememize imkân bile vermiyor. yani içinde bulunduğumuz ya da inecek olduğumuz “otobüs” hiç de söylenildiği gibi değil.

cumhurbaşkanı yardımcısı cevdet yılmaz da “en iyimser” siyasetçilerimiz arasında. yılmaz son yaptığı açıklamada “dünyada çalkantı var, biz çok güçlüyüz” dedi.

inan mutlu hocanın hesaplamalarına göre son 4 yılda dünyada enerji fiyatları yüzde 21 düşerken türkiye’de yüzde 471 arttı. gıda fiyatları son 4 yılda dünyada yüzde 97, türkiye’de ise yüzde 684 oranında yükseldi. oecd ülkelerinde eylül ayı gıda enflasyonu ortalaması yüzde 5 iken türkiye’de yüzde 36. “keşke biz de çalkantıda olsaydık” dememiz gerekiyor galiba.

iktidarda oldukları 2009 yılında çıkan 200 tl’lik banknot, 133 dolardı. aralıksız iktidar oldukları 16 yıl sonra 2025 yılında 200 tl’lik banknot sadece 4,7 dolar. “dünya çalkalanıyor ama biz güçlüyüz” tablosu da bu işte!

milli gelirin yüzde 3’ü faize gidiyor. 2024 yılında 1,3 trilyon tl faiz ödemesi yapıldı bütçeden. maliye bakanı mehmet şimşek katıldığı televizyon programında teknik bilgi olarak aktardı, borcun faizini ödemek için de borç alarak bir nevi “faizin faizini” ödediklerini. çok acayip bir şey söylediğinin farkında olsaydı bunu açıklamazdı. aynı programda 23 yıldır iktidarda olduklarını unutarak bu döngüyü kıracaklarını anlattı uzun uzun. nasıl kıracaklarını anlatmadı ama hepimiz biliyoruz, vatandaşın sırtından.

bakan şimşek vergi toplayamadıklarından yakınıyor. bu nedenle asıldıkları gelir kalemi dolaylı vergiler. vergi gelirlerinin yüzde 66’sı dolaylı vergilerden. bu oran o “çalkantılı” ab’de sadece yüzde 30.

1937 tarihli ulus gazetesi manşet atmış, “bütçe 17 milyon lira fazla verdi” diye. altta da detayları var fazla bütçenin nerelere aktarılacağına ilişkin. 2,3 milyonu eğitime, 1,5 milyonu sağlığa, 900 bini orman ıslahına, 8 milyonu sanayiye… o beğenilmeyen ve “toplu iğne bile üretilmeyen” yıllar bu yıllar. 2025 yılında öngörülen bütçe açığı ise 2 trilyon liraya yakın. ya bir de toplu iğne yapamıyor olsaydık!

bildiğiniz gibi “türkiye bir hukuk devleti”. en azından adalet bakanı öyle söylüyor. hukukun üstünlüğü endeksinde 10 yılda türkiye tam 38 sıra geriledi. 143 ülke arasında 118’inci. temel haklar konusunda ise 137’nci sırada. adalet bakanı’na göre bu raporları yayınlayan kurumların “destek ve fon” talepleri karşılanmadığı için türkiye kötü gösteriliyor. bu iddiayı destekleyecek hiçbir veri yok. ve işin en kolay kısmı, “bunu” tam da öyle halletmek aslında.

anayasa mahkemesi ve avrupa insan hakları mahkemesi kararlarının uygulanmadığı bir hukuk sistemini “iyi” göstermek için ne talep ettiklerini de merak etmemek elde değil.

adalet bakanı, aihm kararlarını uygulama konusunda avrupa’dan iyi noktada olduğumuzu söyledi. ona yanıt istanbul milletvekili mustafa yeneroğlu’ndan geldi. bakanın verdiği oranları düzeltti önce. sonra da meseleye oransal değil sayı olarak bakılması gerektiğini anlattı. mesela türkiye’nin dosya sayısı 456. yüzde 10’u 45 dosya ediyor. belçika’nın dosya sayısı 27. onun yüzde 10’u 3 dosya ediyor. yani siz 45 kararı uygulamıyorsunuz belçika ise sadece 3. ama uygulama oranlarınız hemen hemen aynı. bundan övünmek ya da bunun arkasına saklanmak da gerçekten övünülecek bir şey değil.

cezaevlerindeki kapasiteyi aşan doluluk oranına ve yargı sisteminin pratiğine baktığımız zaman bile bu “otobüs” hiçbir kurum tarafından karşılığı ne olursa olsun güzel gösterilemez.

paylaşım ahlaksızlığı

ülkelerin gelirlerinin dağılımı hep adaletsizlik üzerinden ifade edilir. oysa bu gelir dağılımdaki adaletsizlik aynı zamanda çok büyük bir ahlaksızlık üretir. bölüşümü de ahlaksız bir hale de getirir.

türkiye nüfusunun yüzde 71’inin varlığının toplamı ortalama 10 bin dolar bile etmiyor. en yoksul yüzde 90’lık nüfus toplam servetin sadece yüzde 32’sine sahip. en yoksul yüzde 30’nun mal varlığı ise negatif, yani borçlu. en zengin yüzde 20 tüm varlıkların yüzde 50’sini elinde bulunduruyor. en yoksul yüzde 50’nin elindeki varlık miktarı ise toplamın sadece yüzde 2’si.

bu tabloyu yönetmek için başvuracağınız otoriter yönetimler iki yüzlülük, ahlaksızlık ve zafiyet üretir. bu sisteme rıza üretmek de kolaydır. muhalefetin içinde bulunduğu durum ile iktidarın ortaklaştığı alan da burası zaten. parti değiştiren belediye başkanları da milletvekilleri de bu rızanın tekil örnekleridir.

17/25 aralık sonrasında iktidar, sahip olduğu kurumlar ile kendisinin hiçbir koşul altında denetlenemeyeceğini açıkça hem söyledi hem de gösterdi. karşısına koyduğu ve olumsuz olarak etiketlediği yapı ile mücadele ettiğini gerekçe göstererek ortaya saçılan iddiaların hiçbirinin tartışılmasına olanak tanımadı. bu yaşandı. bu süreç ülkedeki “yolsuzluk” algısıyla beraber yargı sisteminin algısını da değiştirdi.

rejimin evrildiği yerde ona direnmek, değerlerdeki çürümeye ve kurumlardaki çökmeye karşı çıkmak tam da burada başlar. siyaset için araçsallaştırılmış yargıya da ortaya çıkan iddiaların tamamına da mesafeli kalmak gerekir. otoriter yönetimlerle mücadele etmek kadar onunla nasıl mücadele ettiğiniz de önemlidir. yoksa çürüyen, çöken kurumların arasında kalıyorsunuz.

bu yapıldığı zaman, o “otobüs” gerçekten en güzeli olur…


kısa dalga, sedat bozkurt
devamını gör...
yeni moda bu şimdi.eline mikrofon kamera alan her düşük iq sosyal çürümeden bahseder hale geldi. bi sokak röportajında salak bir sosyolog sosyal çürüme diye bir şey uydurdu. ne kadar mal değneği varsa lapin gibi bu konuya saldırıyor.

hadi o kadın ne olduğu belli olmasa bile sosyolog.şu sağdan soldan duyup ezberlediği iki üç cümle ile sosyal analiz yapmaya kalkan dijital çok bilmiş sığırlar siz nesiniz la hamidolar? hepiniz mi nietzsche gibi dekadans uzmanı oldunuz.
devamını gör...
ülkemiz için ise bu hep vardı zaten. sadece görünür değildi.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"sosyal çürüme" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim