birini sevince yapılanlar
kolunu ısırıp saat yaparım ve bu saatten sonra benimsin derim.
devamını gör...
tanrı demek günah mı sorunsalı
değildir.
peki, ben tanrı mıyım? bu kararı nasıl verebiliyor ve apaçık paylaşabiliyorum? çok basit bir mantık yürütmeyle aslında.
onca insan gelmiş geçmiş. her biri kutsallık atfettiği ulvi varlıktan bir şekilde bahsetme ihtiyacı hissetmiş. doğal olarak farklı kültürler, farklı diller; farklı farklı sözcüklere sebep olmuş. mesela türklerin payına "tanrı", farsların payına "hüda", arapların payına da "allah" düşmüş. hatta belki daha milletler bile meydanda yokken ilk insanlar "umagayaşuya" falan demişlerdir.**
eski zamanlarda kültürel etkileşim ve hatta kültür emperyalizmi denilen şeyler çok kısıtlıymış. toplumlar savaşlar ve ticaret dışında birbirleriyle iletişim kurmayan kapalı kutularmış. herkes kendi efsanesiyle, kendi inancıyla; kendi yaratıcısı ya da yaratıcıları ve onun ya da onların getirdiği kurallarla (yani dinleriyle) güllük gülistanlık yaşıyormuş.
cahiliye devri arapları, malumunuz, putlara tapıyormuş. onlara inanıyor, onlara dua ediyor, onlardan af diliyorlarmış. bu putları ulvi yaratıcıları bellemişler. kendilerinden bahsetmek istediklerinde ne diyeceklerini düşünmek akıllarına bile gelmemiş. çünkü paylarına düşen kelime zaten belliymiş: "allah".
boyu devrilesice müşrikler, kabe'nin dört bir tarafına "allahlarını" doldurmuşlar. "... onlar kendi allahlarına tapınırlarken..."* adamın biri çıkmış, "sizin allahınız birdir, tektir" demiş. kimi inanmış, kimi inanır gibi yapmış ama bir şekilde benimsemişler. eski "allahlarını"* kırıp, yıkıp, döküp; yenisine sarılmışlar.
sonra devir değişmiş. insanlara hükmetmenin en kolay yolunun, onları etkilemek olduğunun farkına varılmış. meğerse devleti ayakta tutabilmek sadece iyi yönetmekle değil, insanları bir arada tutabilmekle de gayet olabiliyormuş. insanları bir arada tutabilmenin en kolay yolu da, onların arzularında ve korkularında yatıyormuş. tesadüf bu ya, bu arzulardan ve korkulardan en etraflıca bahseden şeyler de dinler imiş.
ilk insanların en büyük başarısının, yani bilişsel devrimin ve bu devrimin getirdiği soyut düşünebilme yetisinin eseri olan dinler; bir anda yine o soyut düşünebilme yetisinin meydana getirebildiği devletlerin ve bu devletlerin büyüklerinin oyuncağı oluvermiş. insanların düşünsel dünyasına tesir etmesi gereken, alabildiğine soyut bir kavram olan "din"; bir anda gayet de somut bir kurallar dizisi hâline gelmiş.
öyle ki, artık, "din"; diğerlerine benzemeyenin, sürüden ayrılanın vurulduğu kırbaç imiş.
şimdi, ben bunu neden anlattım? hatta nahiflik abidesi ilkokul hocamın deyişiyle: "ana fikri ne lan bu hikâyenin?"*
demek ki "allah" kelimesi, hiç de öyle özel bir ifade değil. hele koskoca yaratıcının senin, benim ya da bir evcil hayvanınki gibi özel isminin olabileceğini düşünmek, herhalde abes kaçar. yeri, göğü, koca arşıâlâyı yoktan yaratabilecek kudretteki; hikmetinden sual olunmaz bir mutlak otoriteye isim biçmek, sözümona adıyla hitap etmek ve aksinin "çok büyük günah" olabileceğini savunmak çok yersiz.
dedim ya, arapların payına düşen "allah" sözcüğü olmuş. bu. bu kadar! zamanında bu sözcük dilden dile evrilirken "sufuaslakulgazuh"** ismini alsaymış, bugün onu kullanacakmışız. mesela peygamber arap değil de leh* olsaymış, "bóg" diyecekmişiz. diyebilecek miydiniz? diliniz varacak mıydı?!*
bütün bu sebeplerden, "allah" demek yerine "tanrı" diyen insanlar; eski bir kültür ögesi yerine daha eski bir kültür ögesini kullanmış oluyorlar aslında yalnızca. zamanında bunu yapanları dışlamışlar, "sen bizden değilsin" demişler ve vurmuşlar kırbacı. bu devirde bile öyle yapmanın bir gereği yok herhalde. zaten biliyorsunuz, islam barış dinidir.*
ben inançlı bir insan değilim. ama insanım sonuçta. elbette ki taraflı davranıyor, kendi düşüncemi mutlak doğru ilan ediyor olabilirim şu an. o sebepten inançlı insanların bu konudaki fikirlerini zevkle okuyorum ama ne yazık ki şimdiye kadar düşündüklerimin aksini iddia edip de mantıklı bir açıklama ortaya koyabilenine rastlamadım. benim eyyorlamam bu kadar, söz sizde. inancınıza ister istemez bir saygısızlık etmişsem de belirtebilir, uyarabilir ve hatta özelden sövebilirsiniz bile.* ama hakikaten öyle bir niyetim yoktu.
ulan iki satır yazalım diye girdik, gene uzun yazdık ya. okuyanlara sonsuz teşekkürler gerçekten. göz doktoru masraflarınızı karşılamam ama.*
peki, ben tanrı mıyım? bu kararı nasıl verebiliyor ve apaçık paylaşabiliyorum? çok basit bir mantık yürütmeyle aslında.
onca insan gelmiş geçmiş. her biri kutsallık atfettiği ulvi varlıktan bir şekilde bahsetme ihtiyacı hissetmiş. doğal olarak farklı kültürler, farklı diller; farklı farklı sözcüklere sebep olmuş. mesela türklerin payına "tanrı", farsların payına "hüda", arapların payına da "allah" düşmüş. hatta belki daha milletler bile meydanda yokken ilk insanlar "umagayaşuya" falan demişlerdir.**
eski zamanlarda kültürel etkileşim ve hatta kültür emperyalizmi denilen şeyler çok kısıtlıymış. toplumlar savaşlar ve ticaret dışında birbirleriyle iletişim kurmayan kapalı kutularmış. herkes kendi efsanesiyle, kendi inancıyla; kendi yaratıcısı ya da yaratıcıları ve onun ya da onların getirdiği kurallarla (yani dinleriyle) güllük gülistanlık yaşıyormuş.
cahiliye devri arapları, malumunuz, putlara tapıyormuş. onlara inanıyor, onlara dua ediyor, onlardan af diliyorlarmış. bu putları ulvi yaratıcıları bellemişler. kendilerinden bahsetmek istediklerinde ne diyeceklerini düşünmek akıllarına bile gelmemiş. çünkü paylarına düşen kelime zaten belliymiş: "allah".
boyu devrilesice müşrikler, kabe'nin dört bir tarafına "allahlarını" doldurmuşlar. "... onlar kendi allahlarına tapınırlarken..."* adamın biri çıkmış, "sizin allahınız birdir, tektir" demiş. kimi inanmış, kimi inanır gibi yapmış ama bir şekilde benimsemişler. eski "allahlarını"* kırıp, yıkıp, döküp; yenisine sarılmışlar.
sonra devir değişmiş. insanlara hükmetmenin en kolay yolunun, onları etkilemek olduğunun farkına varılmış. meğerse devleti ayakta tutabilmek sadece iyi yönetmekle değil, insanları bir arada tutabilmekle de gayet olabiliyormuş. insanları bir arada tutabilmenin en kolay yolu da, onların arzularında ve korkularında yatıyormuş. tesadüf bu ya, bu arzulardan ve korkulardan en etraflıca bahseden şeyler de dinler imiş.
ilk insanların en büyük başarısının, yani bilişsel devrimin ve bu devrimin getirdiği soyut düşünebilme yetisinin eseri olan dinler; bir anda yine o soyut düşünebilme yetisinin meydana getirebildiği devletlerin ve bu devletlerin büyüklerinin oyuncağı oluvermiş. insanların düşünsel dünyasına tesir etmesi gereken, alabildiğine soyut bir kavram olan "din"; bir anda gayet de somut bir kurallar dizisi hâline gelmiş.
öyle ki, artık, "din"; diğerlerine benzemeyenin, sürüden ayrılanın vurulduğu kırbaç imiş.
şimdi, ben bunu neden anlattım? hatta nahiflik abidesi ilkokul hocamın deyişiyle: "ana fikri ne lan bu hikâyenin?"*
demek ki "allah" kelimesi, hiç de öyle özel bir ifade değil. hele koskoca yaratıcının senin, benim ya da bir evcil hayvanınki gibi özel isminin olabileceğini düşünmek, herhalde abes kaçar. yeri, göğü, koca arşıâlâyı yoktan yaratabilecek kudretteki; hikmetinden sual olunmaz bir mutlak otoriteye isim biçmek, sözümona adıyla hitap etmek ve aksinin "çok büyük günah" olabileceğini savunmak çok yersiz.
dedim ya, arapların payına düşen "allah" sözcüğü olmuş. bu. bu kadar! zamanında bu sözcük dilden dile evrilirken "sufuaslakulgazuh"** ismini alsaymış, bugün onu kullanacakmışız. mesela peygamber arap değil de leh* olsaymış, "bóg" diyecekmişiz. diyebilecek miydiniz? diliniz varacak mıydı?!*
bütün bu sebeplerden, "allah" demek yerine "tanrı" diyen insanlar; eski bir kültür ögesi yerine daha eski bir kültür ögesini kullanmış oluyorlar aslında yalnızca. zamanında bunu yapanları dışlamışlar, "sen bizden değilsin" demişler ve vurmuşlar kırbacı. bu devirde bile öyle yapmanın bir gereği yok herhalde. zaten biliyorsunuz, islam barış dinidir.*
ben inançlı bir insan değilim. ama insanım sonuçta. elbette ki taraflı davranıyor, kendi düşüncemi mutlak doğru ilan ediyor olabilirim şu an. o sebepten inançlı insanların bu konudaki fikirlerini zevkle okuyorum ama ne yazık ki şimdiye kadar düşündüklerimin aksini iddia edip de mantıklı bir açıklama ortaya koyabilenine rastlamadım. benim eyyorlamam bu kadar, söz sizde. inancınıza ister istemez bir saygısızlık etmişsem de belirtebilir, uyarabilir ve hatta özelden sövebilirsiniz bile.* ama hakikaten öyle bir niyetim yoktu.
ulan iki satır yazalım diye girdik, gene uzun yazdık ya. okuyanlara sonsuz teşekkürler gerçekten. göz doktoru masraflarınızı karşılamam ama.*
devamını gör...
sevildiğini sanmak
sevildiğini sanmak... tam olarak son ilişkim. beni sevdiğini sanıyordu, ilişki bitince fark ettim ki hiç sevilmemişim. arkadaşlar hislerinizi lütfen oturup bir kendiniz tartın düşünün, anlayın; sonra anlaşılmayı bekleyin. kalkıp bir sürü şey istediğiniz, her olayda yanında olan kişiyi kendi uykunuz, oyununuz, istekleriniz için bir kenara bırakabiliyorsanız siz tam bir yalancısınız. bir de ayrılınca nefret edebiliyorsanız kusura bakmayın da duygusuzsunuz. acil bir psikoloğa görünmenizi şiddetle tavsiye ederim çünkü sizin sevgi açlıklarınızı kimse tatmin etmek zorunda değil ama sizler insan olmayı bilmek zorundasınız. bu hayatta her şey karşılıklı bir gün siz de verici olur asla alamazsınız o zaman durumu çok iyi anlarsınız.
siz sevildiğini sananlar sizden çok gidiyor size az geliyorsa o kişi buna değmez. milyonlarcası dışarıda daha iyisi, size gerçekten değer veren birini hayatınıza ve kalbinize alın.
siz sevildiğini sananlar sizden çok gidiyor size az geliyorsa o kişi buna değmez. milyonlarcası dışarıda daha iyisi, size gerçekten değer veren birini hayatınıza ve kalbinize alın.
devamını gör...
sevgililer günü
kerametinden sual olunmaz atsan atılmaz satsan satılmaz şubat ayının tam ortasına yapıştırılmış gün.
püh senin gibi güne.
püh senin gibi güne.
devamını gör...
atatürk büyük harfle başlasın seçeneği
gerek yok başlamasın, atatürk her zaman büyük. allah da büyük, zeus da büyük. allah büyük harfle başlasın seçeğini kapattım çünkü büyük harf sözlük formatına aykırıdır. sözlük formatı belirlenmiş ama başta formatı bozan bu olayı seçenek olarak sunmaları ilginç durumdur. bu seçeceği açınca herkes de değil sadece yazarın kendi ekranında büyük harfle görünüyor. üzerinde durulacak bir opsiyon değil.
devamını gör...
buzdolabı poşeti
mutfağın olmazsa olmazı, kadın çantalarının, bavulların olmazsa olmazıdır. ondan öncesini düşünemediğimdir.
devamını gör...
sting
englishman in new york şarkısında benim gibi çayı kahveye tercih eden, hoş sesli güzel şarkıları olan dev sanatçı.
devamını gör...
hatay orman yangınlarının talimatını veren pkk'lı teröristin öldürülmesi
bir iskenderunlu olarak içimi acıtan ve evimize kadar gelen yangınların failinin gebermesi. bir ağaç yandığında içim yanarken benim böyle şerefsizlerin yaşama hakkı olduğuna inanmıyorum zaten.
devamını gör...
bedava
her bedava olan şeye atlamamanız gerektiğini düşündüğüm başlıktır.
çünkü bir şey bedavaysa muhtemelen ürün sizsinizdir sözünü savunuyorum.
çünkü bir şey bedavaysa muhtemelen ürün sizsinizdir sözünü savunuyorum.
devamını gör...
doğum günü pastası
düğünlerde kesilen pastaların bereket, mutluluk gibi anlamlar verdiğini düğün pastası başlığında anlatmıştım. okumalar yaparken doğum günü pastasına dair olanları da buraya eklemek istedim:
helen uygarlığına kadar uzanan doğum günü pastaları ilk kez ortaçağda, almanya'da bir kutlama amacı ile kullanılmıştır. hatta günümüzden farklı olarak sabahın başından gecenin sonuna kadar bir festival havasında geçen bu kutlamalar boyunca mumlar değiştiriliyor, ateşin sönmesine izin verilmiyordu. yemeğin başında mumlar üfleniyor ve festival başlıyordu.
günümüzde olduğu gibi o zamanların adetinde de mum sayısı bir fazla konuyordu. mum sayısı çocuğun yaşından bir fazla idi. bir gün bitecek olan hayatın (sönecek olan hayatın) ışığını simgeliyordu bu mum.
sadece pasta değil, mumların bir üfleyişte söndürülmesi, dileklerin gerçekleşmesi vb. alışkanlıklarımız da bizlere o günlerden kalan adetlerdir.
sadece bir teoriden bahsetmek olmaz. bir başka pasta teorisine göre gelenek yine almanya'da, ama bu sefer günümüze daha yakın bir şekilde 1600'lü yıllarda, çocukların ruhlarını korumak için başlamış.
yine bir başka söylentiye göre bu mum üfleme merasimi yunan; avcı, okçu, ay tanrıçası artemis'in doğum kutlamalarında başladı. ve artemis kutlamalarına kaynaklık eden gelenek de antik mısır kraliyet mensuplarına özel düzenlenen kutlamalardı.
roma zamanlarında pek bir özelliği olmadan tüketilen kekler yıllar geliştikçe tek katlı yapılmaya başlanmıştı. daha sonraları üst zümreye hitap eden katlı, süslemeli pastalar halk arasında yaygınlaşarak her doğum gününün bir parçası haline geldi.
helen uygarlığına kadar uzanan doğum günü pastaları ilk kez ortaçağda, almanya'da bir kutlama amacı ile kullanılmıştır. hatta günümüzden farklı olarak sabahın başından gecenin sonuna kadar bir festival havasında geçen bu kutlamalar boyunca mumlar değiştiriliyor, ateşin sönmesine izin verilmiyordu. yemeğin başında mumlar üfleniyor ve festival başlıyordu.
günümüzde olduğu gibi o zamanların adetinde de mum sayısı bir fazla konuyordu. mum sayısı çocuğun yaşından bir fazla idi. bir gün bitecek olan hayatın (sönecek olan hayatın) ışığını simgeliyordu bu mum.
sadece pasta değil, mumların bir üfleyişte söndürülmesi, dileklerin gerçekleşmesi vb. alışkanlıklarımız da bizlere o günlerden kalan adetlerdir.
sadece bir teoriden bahsetmek olmaz. bir başka pasta teorisine göre gelenek yine almanya'da, ama bu sefer günümüze daha yakın bir şekilde 1600'lü yıllarda, çocukların ruhlarını korumak için başlamış.
yine bir başka söylentiye göre bu mum üfleme merasimi yunan; avcı, okçu, ay tanrıçası artemis'in doğum kutlamalarında başladı. ve artemis kutlamalarına kaynaklık eden gelenek de antik mısır kraliyet mensuplarına özel düzenlenen kutlamalardı.
roma zamanlarında pek bir özelliği olmadan tüketilen kekler yıllar geliştikçe tek katlı yapılmaya başlanmıştı. daha sonraları üst zümreye hitap eden katlı, süslemeli pastalar halk arasında yaygınlaşarak her doğum gününün bir parçası haline geldi.
devamını gör...
sanat kulübü fotoğraf yarışması
bu haftanın kazananı kuro nekoo oldu!

bir fotoğraf bir anı konseptiyle yeni yarışmamız çoktan başladı, 28 kasım pazar günü sona erecek.
yarışmamız tüm kulüplerin üyelerine açık.discord linki

bir fotoğraf bir anı konseptiyle yeni yarışmamız çoktan başladı, 28 kasım pazar günü sona erecek.
yarışmamız tüm kulüplerin üyelerine açık.discord linki
devamını gör...
bereketli demenin laikliğe aykırı sayılması
şu, fransa'nın yaptıkları, hollanda'nın islama ettikleri tandanslı başlıklara ve altına yazılanlara çok gülüyorum, ulan arabistan'a, iran'a başınız açık giremiyorsunuz, afganistan'da kadınsanız sokakta tek dolaşamıyorsunuz, bu lağım çukuru ülkelerde elinizde alkol bulsalar kırbacı yiyorsunuz,
burada sayamayacağım kadar yasak, günah, haram kodlu ceza var, elin avrupası binlerce yıldır emek verdiği kültürünü sizin ışid geleneğine mi feda edecek?
burada sayamayacağım kadar yasak, günah, haram kodlu ceza var, elin avrupası binlerce yıldır emek verdiği kültürünü sizin ışid geleneğine mi feda edecek?
devamını gör...
beyin yakan tramvay ikilemi
önce beş kişiyi öldürür daha sonra treni geri çevirip tek kişinin de üstünden geçerim. beni ikilemde bırakmayın arkadaşım. ya herkes yaşasın ya herkes ölsün. haksızlık olmasın.
devamını gör...
the tyger
bir william blake şiirdir.
benim için okuduklarım arasında dünya edebiyat tarihindeki en görkemli yapıtlardan biridir. şiirin ahenginden de bahsediyorum elbette, sözcük seçimindeki ustalıktan da. ama bu şiirde bambaşka bir kudret var.
büyük şair william blake adeta tanrı ile konuşur bir kaplanın fiziksel özellikleri aracılığıyla ve yoğun bir sorgulama sezeriz her dizede. kaplan diğer hayvanlardan farklıdır benim gözümde de. kudret sahibidir. korkutucu bir asaleti vardır. gözleri alev alev yanar. vahşidir ve bu vahşilik asildir.
büyük şair iyi kalpli bir tanrının böyle vahşi bir harikayı nasıl yarattığını merak eder. bir diğer merakı da şudur ki, böyle bir gücü yaratan tanrı ile kuzu gibi masum ve savunmasız bir canlıyı da aynı şekilde yaratan tanrının aynı tanrı olup olmadığıdır.
bu görkemli şiir birçok başka esere de ilham kaynağı olmuştur ama bence bu eserlerin en önemlisi ve beni en az bu şiir kadar etkileyeni büyük yazar alfred bester’in başyapıtı olan kaplan! kaplan! romanıdır.
şiirin gücüne inanın çünkü iyi yazılmış bir şiir on kaplan gücündedir:
tyger tyger, burning bright,
ın the forests of the night;
what immortal hand or eye,
could frame thy fearful symmetry?
ın what distant deeps or skies.
burnt the fire of thine eyes?
on what wings dare he aspire?
what the hand, dare seize the fire?
and what shoulder, & what art,
could twist the sinews of thy heart?
and when thy heart began to beat,
what dread hand? & what dread feet?
what the hammer? what the chain,
ın what furnace was thy brain?
what the anvil? what dread grasp,
dare its deadly terrors clasp!
when the stars threw down their spears
and water'd heaven with their tears:
did he smile his work to see?
did he who made the lamb make thee?
tyger tyger burning bright,
ın the forests of the night:
what immortal hand or eye,
dare frame thy fearful symmetry?
kaplan! kaplan! yanmakta ışıl ışıl
karanlığın ormanlarında:
hangi ölümsüz el ya da hangi ölümsüz göz
yaratabilirdi senin heybetli simetrini?
hangi uzak yarlarda ya da hangi uzak göklerde
kurban edildi gözlerindeki ateş?
hangi kanatlar erişebilir ona?
hangi el kavrayabilir ateşi?
ve hangi güç ve hangi beceri
bükebilirdi kaslarını yüreğinin?
ve, yüreğin çarpmaya başladığında,
hangi dehşetli el ve hangi dehşetli ayaklar?
neydi çekiç? ya zincir neydi?
nasıl bir azaphanedeydi beynin?
neydi örs? ve hangi dehşetli kabza
ölümcül korkularını kavrayabilir?
yıldızlar savurunca aşağıya mızraklarını,
ve sulayınca cenneti gözyaşlarıyla,
güldü mü o yaptığını görünce?
kuzu' yu yaratan mı yarattı seni de?
kaplan! kaplan! yanmakta ışıl ışıl
karanlığın ormanlarında,
hangi ölümsüz el ya da hangi ölümsüz göz
yaratabilir senin heybetli simetrini?
benim için okuduklarım arasında dünya edebiyat tarihindeki en görkemli yapıtlardan biridir. şiirin ahenginden de bahsediyorum elbette, sözcük seçimindeki ustalıktan da. ama bu şiirde bambaşka bir kudret var.
büyük şair william blake adeta tanrı ile konuşur bir kaplanın fiziksel özellikleri aracılığıyla ve yoğun bir sorgulama sezeriz her dizede. kaplan diğer hayvanlardan farklıdır benim gözümde de. kudret sahibidir. korkutucu bir asaleti vardır. gözleri alev alev yanar. vahşidir ve bu vahşilik asildir.
büyük şair iyi kalpli bir tanrının böyle vahşi bir harikayı nasıl yarattığını merak eder. bir diğer merakı da şudur ki, böyle bir gücü yaratan tanrı ile kuzu gibi masum ve savunmasız bir canlıyı da aynı şekilde yaratan tanrının aynı tanrı olup olmadığıdır.
bu görkemli şiir birçok başka esere de ilham kaynağı olmuştur ama bence bu eserlerin en önemlisi ve beni en az bu şiir kadar etkileyeni büyük yazar alfred bester’in başyapıtı olan kaplan! kaplan! romanıdır.
şiirin gücüne inanın çünkü iyi yazılmış bir şiir on kaplan gücündedir:
tyger tyger, burning bright,
ın the forests of the night;
what immortal hand or eye,
could frame thy fearful symmetry?
ın what distant deeps or skies.
burnt the fire of thine eyes?
on what wings dare he aspire?
what the hand, dare seize the fire?
and what shoulder, & what art,
could twist the sinews of thy heart?
and when thy heart began to beat,
what dread hand? & what dread feet?
what the hammer? what the chain,
ın what furnace was thy brain?
what the anvil? what dread grasp,
dare its deadly terrors clasp!
when the stars threw down their spears
and water'd heaven with their tears:
did he smile his work to see?
did he who made the lamb make thee?
tyger tyger burning bright,
ın the forests of the night:
what immortal hand or eye,
dare frame thy fearful symmetry?
kaplan! kaplan! yanmakta ışıl ışıl
karanlığın ormanlarında:
hangi ölümsüz el ya da hangi ölümsüz göz
yaratabilirdi senin heybetli simetrini?
hangi uzak yarlarda ya da hangi uzak göklerde
kurban edildi gözlerindeki ateş?
hangi kanatlar erişebilir ona?
hangi el kavrayabilir ateşi?
ve hangi güç ve hangi beceri
bükebilirdi kaslarını yüreğinin?
ve, yüreğin çarpmaya başladığında,
hangi dehşetli el ve hangi dehşetli ayaklar?
neydi çekiç? ya zincir neydi?
nasıl bir azaphanedeydi beynin?
neydi örs? ve hangi dehşetli kabza
ölümcül korkularını kavrayabilir?
yıldızlar savurunca aşağıya mızraklarını,
ve sulayınca cenneti gözyaşlarıyla,
güldü mü o yaptığını görünce?
kuzu' yu yaratan mı yarattı seni de?
kaplan! kaplan! yanmakta ışıl ışıl
karanlığın ormanlarında,
hangi ölümsüz el ya da hangi ölümsüz göz
yaratabilir senin heybetli simetrini?
devamını gör...
baader-meinhof fenomeni
frequency illusion da denir. bir insanın önceden duymadığı veya duysa da dikkat etmediği bir şeyi, bir kere duyduktan sonra başka yerlerde tekrar tekrar duyması/ görmesi durumudur.
beyin, yeni öğrenilen bilgiyle sonra tekrar karşılaştığında bu bilginin önemli olduğunu varsayar ve daha sonra bu bilgiye daha çok odaklanıp dikkat eder. mesela, baader meinhof fenomeni diğer bir adıyla frequency illusion ile karşılaştınız, bunu yakın bir zamanda tekrar görüp duyabilirsiniz. tesadüf değil efenim, algıda seçicilik*.
beyin, yeni öğrenilen bilgiyle sonra tekrar karşılaştığında bu bilginin önemli olduğunu varsayar ve daha sonra bu bilgiye daha çok odaklanıp dikkat eder. mesela, baader meinhof fenomeni diğer bir adıyla frequency illusion ile karşılaştınız, bunu yakın bir zamanda tekrar görüp duyabilirsiniz. tesadüf değil efenim, algıda seçicilik*.
devamını gör...
eski sevgilinin hayatınızdaki önemi
yolu açık, ömrü güzel olsun.
devamını gör...
göğüslerin yer çekimine direnci
şimdi gelelim kurufasulyenin faydalarına..
-kan şekerini dengeler. ...
-migrene iyi gelir. ...
-zayıflamaya yardımcıdır. ...
-sindirim sistemine yararlıdır. ...
tamam şimdi konumuza dönelim.
dirençten bahsetmemiz için,bir sürtünme olayından bahsetmeliyiz.
sütyensiz göğüslerde direnç yoktur,destek yoktur. doğal ortamında kendi kendine yetişen,gezgin bir tavuk gibidir.
sütyenli göğüsler ise,sütyen ile göğüsün yaptığı sürtünmeden dolayı birbirlerine direnç uygularlar. bunu gören yer çekimi ise büyük bir coşkuyla çeker de çeker.. aşağı yani.
-kan şekerini dengeler. ...
-migrene iyi gelir. ...
-zayıflamaya yardımcıdır. ...
-sindirim sistemine yararlıdır. ...
tamam şimdi konumuza dönelim.
dirençten bahsetmemiz için,bir sürtünme olayından bahsetmeliyiz.
sütyensiz göğüslerde direnç yoktur,destek yoktur. doğal ortamında kendi kendine yetişen,gezgin bir tavuk gibidir.
sütyenli göğüsler ise,sütyen ile göğüsün yaptığı sürtünmeden dolayı birbirlerine direnç uygularlar. bunu gören yer çekimi ise büyük bir coşkuyla çeker de çeker.. aşağı yani.
devamını gör...
30 bin askerin silahlarıyla firar etmesi
yeni bir haber olduğunu sandığım başlık.
yapmayın şöyle şeyler.
yapmayın şöyle şeyler.
devamını gör...

