dikiş makinesi
tekstil ürünü çıkarmak için kullanılan makine.
eğer makine ile uyuşursanız, yaratıcı bir hobiniz olur dikiş. hem vaktim verimli geçiyor hem hayal ettiğim şeyleri giyebiliyorum. yarın perde dikeceğim, sonra da yastık kılıfı. sanra da canım ne isterse onu.
eğer makine ile uyuşursanız, yaratıcı bir hobiniz olur dikiş. hem vaktim verimli geçiyor hem hayal ettiğim şeyleri giyebiliyorum. yarın perde dikeceğim, sonra da yastık kılıfı. sanra da canım ne isterse onu.
devamını gör...
yazarların mahlaslarının anlamı
saatlerce düşündükten sonra aklıma bir şey gelmemesiyle ortaya çıktı pek ahım şahım bir anlamı yok.
devamını gör...
illerin eski isimleri
hakkari-çölemerik.
devamını gör...
az kişinin bildiği muhteşem kelimeler
"nahnü kasemna"
43 - zuhruf suresi 32. âyette geçen nahnü kasemnâ tabiri “tanrının kâinâtı yaratmadan
önce her kulun kısmetini belirlemiş olduğunu ve kimsenin rızkının kimseye gitmeyeceğini anlatır."
nahnü kasemnada taksimde mevla
bu noksan kısmeti bana mı verdin
aleme safalar eyledin ata
derd ile mihneti bana mı verdin
---aşık dertli hayatı ve şairliği ( geredeli)
(link: )
43 - zuhruf suresi 32. âyette geçen nahnü kasemnâ tabiri “tanrının kâinâtı yaratmadan
önce her kulun kısmetini belirlemiş olduğunu ve kimsenin rızkının kimseye gitmeyeceğini anlatır."
nahnü kasemnada taksimde mevla
bu noksan kısmeti bana mı verdin
aleme safalar eyledin ata
derd ile mihneti bana mı verdin
---aşık dertli hayatı ve şairliği ( geredeli)
(link: )
devamını gör...
geceye nazım hikmet'ten bir şiir bırak
annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı.
spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı.
devamını gör...
trabzonlu
memleketleri olan trabzonu öve öve bitiremeyen insanlar topluluğu. bir de aralarından oflu olanları, trabzonu es geçip memleketiyle övünme durumunu arşa çıkarmıştır. nerelisin diye sorulunca "ovunmek gibi olmasun ama ofliyimdur" diye cevap vermelerine şaşırmamak gerekir.
devamını gör...
soğuk havadan etkilenmeyen insanlar
net kadınlar. kat kat giyiniyorum, kafa kulak her taraf kapalı geziyosun dışarıda bu havalarda ama kadınlar bakıyorsun giymiş misler gibi trençkot, normal bir ceket yanaklar al al geziyorlar.
devamını gör...
harun can
seslendirdiği karakterler yüzünden ciddiye alamadığım başarılı seslendirmen. kendisi bazı durumlarda bir günde 25-30 bölüm dizi seslendirdiğini söylemiştir.
seslendirdiği bazı karakterler:
tsubasa
mordecai
örümcek adam
hıçkıdık
wall-e
bugs bunny
joker
deadpool
gideon
finn
kick buttowski
kaynak:
tr.m.wikipedia.org/wiki/Har...
youtube kanalı:
internet sitesi:
buradan
tedx konuşması:
tedx videosu hakkında açıklama yaptığı ve yorumları okuduğu video:
seslendirdiği bazı karakterler:
tsubasa
mordecai
örümcek adam
hıçkıdık
wall-e
bugs bunny
joker
deadpool
gideon
finn
kick buttowski
kaynak:
tr.m.wikipedia.org/wiki/Har...
youtube kanalı:
internet sitesi:
buradan
tedx konuşması:
tedx videosu hakkında açıklama yaptığı ve yorumları okuduğu video:
devamını gör...
wasichu
ayrıca ''en iyi eti kendine alan'' ''her şeyin en iyisini isteyen'' gibi anlamlarda taşır.
ohiyesa, beyazlardaki mülkiyet hırsından dem vurarak, bu tabirin kullanılmasının, onların açgözlülüğünden kaynaklandığına dikkat çeker.
böylece kızılderili olmayan kişiler için söylenen wasichu kelimesi, zaman içerisinde değişim göstererek, kızılderililerin topraklarına ve özgürlüklerine göz diken beyaz işgalciler ve amerikan hükümeti için kullanılmaya başlamış oldu.
burada ohiyesa'nın mülkiyet hırsı ile ilgili söylediği sözler için bir parantez açmak lazım. şöyle anlatıyor kendisi mevzuyu;
bizim inancımıza göre mal mülk sevgisi alt edilmesi gereken bir zaaftır. o maddeyi davet eder, eğer yoluna devam etmesine izin verilirse zamanla insanın ruhi dengesini bozacaktır. bu yüzden çocuklar erken yaşlardayken cömertliğin güzelliğini öğrenmelidir. onlara öğretilmelidir ki, insan için vermek en büyük ödüldür; çünkü böylece vermenin mutluluğunu tadabilirler.
eğer çocuğun aç gözlülüğe meyli varsa yahut sahip olduğu ufak tefek şeylerden vazgeçemiyorsa, efsaneler cimri, haris insanlara duyulan nefreti, onların gözden düşüşünü iyi anlatır.
kızılderililer sahip oldukları her şeyi verirler. akrabalarına, diğer kabilelerden gelen misafirlerine, fakat hepsinden önce, karşılık görmeyeceklerini bile bile, fakir ve yaşlılara verirler.
ohiyesa, kızılderili toplumunun zorunlu dönüştürüldüğü dönemlere bizzat şahitlik etmiş bir kızılderili. okumuş büyük adam olmuş. kızılderili rezervasyonlarını ve kızılderili okullarını görmüş. burada yaşanan acılara bizzat tanıklık etmiş. o yüzden onun sözlerinin, hikayelerinin ve anlatılarının bu yönden büyük değeri var. mülkiyet hırsının sıfıra yakın olduğu bir toplumda yetişip, sonrasında bu hırsın temeli ile harmanlanan bir toplumun içinde yaşamak zorunda bırakılmış. bu yüzden iki toplumsal yapı hakkındaki kıyaslamaları mühim. wasichu kavramının içerdiği ve anlattığı şeyi bizzat onların anlatılarıyla daha iyi kavrıyorsunuz. kendisi ile ilgili de unutmazsam bir başlık açarım.*
ohiyesa, beyazlardaki mülkiyet hırsından dem vurarak, bu tabirin kullanılmasının, onların açgözlülüğünden kaynaklandığına dikkat çeker.
böylece kızılderili olmayan kişiler için söylenen wasichu kelimesi, zaman içerisinde değişim göstererek, kızılderililerin topraklarına ve özgürlüklerine göz diken beyaz işgalciler ve amerikan hükümeti için kullanılmaya başlamış oldu.
burada ohiyesa'nın mülkiyet hırsı ile ilgili söylediği sözler için bir parantez açmak lazım. şöyle anlatıyor kendisi mevzuyu;
bizim inancımıza göre mal mülk sevgisi alt edilmesi gereken bir zaaftır. o maddeyi davet eder, eğer yoluna devam etmesine izin verilirse zamanla insanın ruhi dengesini bozacaktır. bu yüzden çocuklar erken yaşlardayken cömertliğin güzelliğini öğrenmelidir. onlara öğretilmelidir ki, insan için vermek en büyük ödüldür; çünkü böylece vermenin mutluluğunu tadabilirler.
eğer çocuğun aç gözlülüğe meyli varsa yahut sahip olduğu ufak tefek şeylerden vazgeçemiyorsa, efsaneler cimri, haris insanlara duyulan nefreti, onların gözden düşüşünü iyi anlatır.
kızılderililer sahip oldukları her şeyi verirler. akrabalarına, diğer kabilelerden gelen misafirlerine, fakat hepsinden önce, karşılık görmeyeceklerini bile bile, fakir ve yaşlılara verirler.
ohiyesa, kızılderili toplumunun zorunlu dönüştürüldüğü dönemlere bizzat şahitlik etmiş bir kızılderili. okumuş büyük adam olmuş. kızılderili rezervasyonlarını ve kızılderili okullarını görmüş. burada yaşanan acılara bizzat tanıklık etmiş. o yüzden onun sözlerinin, hikayelerinin ve anlatılarının bu yönden büyük değeri var. mülkiyet hırsının sıfıra yakın olduğu bir toplumda yetişip, sonrasında bu hırsın temeli ile harmanlanan bir toplumun içinde yaşamak zorunda bırakılmış. bu yüzden iki toplumsal yapı hakkındaki kıyaslamaları mühim. wasichu kavramının içerdiği ve anlattığı şeyi bizzat onların anlatılarıyla daha iyi kavrıyorsunuz. kendisi ile ilgili de unutmazsam bir başlık açarım.*
devamını gör...
sevgilisine kahvaltı hazırlayan erkek
jest ya da lütuf gibi görülmemesi gereken, gayet doğal bir durumdur.
esasen böyle konuların tartışmaya açılması bile ülkemizdeki durumun ciddiyetini gözler önüne sermektedir.
esasen böyle konuların tartışmaya açılması bile ülkemizdeki durumun ciddiyetini gözler önüne sermektedir.
devamını gör...
canon eos m100
iki yıldır severek kullandığım aynasız ve ön izlemeli makine. aynasız olması hafif olmasını sağlamış ön izlemeli olması özellikle sokak fotoğrafçılığına ilgi duyanlar için ani çekimlerde adeta hayat kurtarıyor.
makinenin tek kötü yanı vizör'ünün olmayışı. vizörsüz makinelere daha önce rastlamadığım için özelliklerini incelerken özelikle vizörü var mı yok mu diye bakma ihtiyacı duymadım. mantığını çözemedim gerçekten bir makineye vizör neden koyulmaz. yani vizörü de olsun. isteyen vizörü kullansın isteyen ekranı. bu kadar da gömmeyeyim azcık da iyi özelliklerinden bahsedeyim.
çok kullanışlı bir kere. gövdeyi boğan düğmeler yerine bir deklanşör ve bir kontrol düğmesi var sadece. kontrol düğmesinde üç seçenek var: video modu, otomatik mod ve seçenekleri istediğiniz gibi değiştirebileceğiniz benim özgür mod olarak tanımladığım bir mod var. bu özgür mod; manuel mod, tv, av, p gibi modları ve manzara, portre gibi bir çok seçeneği bulunduruyor. ayrıca ayarların yapıldığı küçük bir panel ile dosya aktarım düğmesi var. kullanımı oldukça basit.
oldukça hafif. tek elle kullanılabilir ve tutuşu çok rahat. aslında daha çok küçük eller için üretilmiş gibi duruyor. zaten kadın makinesi ya da vloger makinesi olarak tanımlayanlar da var. erkek fotoğrafçılar tutmakta zorlanabilirler küçük olduğu için kavranması zor.
çok kolay bir şekilde çektiğiniz fotoğraflar telefonunuza başka bir fotoğraf makinesine ya da bilgisayarınıza anlık olarak aktarabilirsiniz.
he bir de çok kötü bir yanı daha var onu da söylemeden geçemeyeceğim. çok narin bir dahili flaş'ı var. çok kırılgan gerçekten. düğmesine basıp açıldığında süprizli kutudan çıkan palyaço kadar ürkütüyor insanı.
sonuç olarak vlog çekimleri ya da sosyal medya fotoğrafları için kullanışlı bir makine. ancak profesyonel fotoğrafçılıkta ilerlemek isteyen kullanıcılara hitap etmeyen bir makine.
makinenin tek kötü yanı vizör'ünün olmayışı. vizörsüz makinelere daha önce rastlamadığım için özelliklerini incelerken özelikle vizörü var mı yok mu diye bakma ihtiyacı duymadım. mantığını çözemedim gerçekten bir makineye vizör neden koyulmaz. yani vizörü de olsun. isteyen vizörü kullansın isteyen ekranı. bu kadar da gömmeyeyim azcık da iyi özelliklerinden bahsedeyim.
çok kullanışlı bir kere. gövdeyi boğan düğmeler yerine bir deklanşör ve bir kontrol düğmesi var sadece. kontrol düğmesinde üç seçenek var: video modu, otomatik mod ve seçenekleri istediğiniz gibi değiştirebileceğiniz benim özgür mod olarak tanımladığım bir mod var. bu özgür mod; manuel mod, tv, av, p gibi modları ve manzara, portre gibi bir çok seçeneği bulunduruyor. ayrıca ayarların yapıldığı küçük bir panel ile dosya aktarım düğmesi var. kullanımı oldukça basit.
oldukça hafif. tek elle kullanılabilir ve tutuşu çok rahat. aslında daha çok küçük eller için üretilmiş gibi duruyor. zaten kadın makinesi ya da vloger makinesi olarak tanımlayanlar da var. erkek fotoğrafçılar tutmakta zorlanabilirler küçük olduğu için kavranması zor.
çok kolay bir şekilde çektiğiniz fotoğraflar telefonunuza başka bir fotoğraf makinesine ya da bilgisayarınıza anlık olarak aktarabilirsiniz.
he bir de çok kötü bir yanı daha var onu da söylemeden geçemeyeceğim. çok narin bir dahili flaş'ı var. çok kırılgan gerçekten. düğmesine basıp açıldığında süprizli kutudan çıkan palyaço kadar ürkütüyor insanı.
sonuç olarak vlog çekimleri ya da sosyal medya fotoğrafları için kullanışlı bir makine. ancak profesyonel fotoğrafçılıkta ilerlemek isteyen kullanıcılara hitap etmeyen bir makine.
devamını gör...
dert olur
düşündürdü yine beni gözlerin ile de bilinen haluk levent şarkısıdır.
düşündürdü yine beni gözlerin
her bakışın içimde ateş olur
beni benden alır senin sözlerin,
biri biter ötekisi dert olur.
geçmişte kaldı artık mutlu günler
deli gönlüm sana hala vurgundur
yeter artık yeter gönül feryat et
bir bakarsın düşlerin gerçek olur
yeter artık yeter gönül feryat et
düşünüp susmak içine dert olur
yeter artık yeter gönül feryat et
bir bakarsın düşlerin gerçek olur
düşündürdü yine beni gözlerin
her bakışın içimde ateş olur
beni benden alır senin sözlerin,
biri biter ötekisi dert olur.
geçmişte kaldı artık mutlu günler
deli gönlüm sana hala vurgundur
yeter artık yeter gönül feryat et
bir bakarsın düşlerin gerçek olur
yeter artık yeter gönül feryat et
düşünüp susmak içine dert olur
yeter artık yeter gönül feryat et
bir bakarsın düşlerin gerçek olur
devamını gör...
güney kutbu'nda işlenen tek cinayet
avustralyalı astrofizikçi rodney david marks'ın ölümüyle tarihe geçen olay.
marks, amundsen – scott güney kutbu istasyonu'nda bir bilimsel projede çalışmaktaydı. nişanlısı da onunla zaman geçirebilmek için aynı yerde çalışıyordu. 11 mayıs 2000 tarihinde marks, mide ağrısı, bulantı ve ateş şikayetleriyle rahatsızlandı. 36 saat sonra ise ne yazık ki ölmüştü.
istasyon, kış şartları nedeniyle sürekli olarak ulaşıma açık değildir. bu nedenle marks dört başı mamur bir tıbbi yardım alamadı. şubat ve ekim ayları arasında oraya gidemez veya oradan gelemezsiniz. bu nedenle cenaze yeni zelanda'ya aylar boyunca getirilemedi. otopsi için uçuşların açılacağı tarih beklendi.
başlarda doğal ölüm sanılmıştı marks'ın ölümü. ancak otopside, metanol zehirlenmesi geçirdiği ortaya çıktı. kollarında iğne izleri vardı, ancak vücudunda herhangi bir uyuşturucu izine rastlanmamıştı. hemen olasılıklar tartışılmaya ve incelenmeye başlandı. başlangıçta marks'ın alkol bağımlılığı nedeniyle doğal yoldan ölmüş olabileceği ihtimali üzerinde durulduysa da otopsi bu olasılığı geçersiz kılmıştı.
marks intihar etmiş olabilir miydi? eğer bunu bilerek yapmış olsaydı, hastalandığında paniğe kapılmaması gerekirdi. ancak görgü şahitleri marks'ın rahatsızlandıktan sonra son derece gerçek bir panik yaşadığı konusunda hemfikirdi. yani bilinçli olarak kendisini öldürmeye çalışmış olsaydı, büyük ihtimalle bir köşeye çekilip ölümü bekleyecekti.
kendi içkisini kendi yapmış ve bu sırada bir şeylerin ayarını fazla kaçırmış olabilir miydi? ancak istasyonda, bilim insanlarının uğrayıp yorgunluk atabilmesi için iyi donanımlı bir bar bulunuyordu. bu durum, durup dururken kendisine içki yapması olasılığını oldukça düşürüyordu.
kazara olabilir miydi? bu da imkânsızdı çünkü metanol, bölgedeki temizlik malzemeleri dışında herhangi bir yerde saf olarak bulunmuyordu.
olasılıkların tamamı elendiğinde geriye tek seçenek kalmıştı: cinayet. birisi marks'ın vücuduna öldürücü dozda metanolü bir şekilde sokmanın bir yolunu bulmuş olmalıydı (içkisine damlatmak gibi bir yol). peki zanlı kim olabilirdi? zaten bölgede çalışanlar sayılı olduğundan bulmak kolay olacaktı ancak bu noktada yeni zelanda ile abd hükümeti karşı karşıya geldi. zira bu 2 ülke arasında, istasyonun bulunduğu bölgeyle ilgili sahiplik iddiasından kaynaklanan bir anlaşmazlık vardı. abd, yeni zelanda ile işbirliğine gitmedi ve yürüttükleri soruşturmaya yardımcı olmadı. kendi soruşturmasını yürüttü ve sonuçları da kimseyle paylaşmadı.
bu arada diğer personele, marks'ın odasını temizleme izni verildi. böylece, eğer bu olay bir cinayetse ve orada bir delil varsa, o da yok edilmiş oldu. yeni zelanda tarafından yürütülen soruşturma, istasyonda görev yapan bilim insanlarının aşırı dozda alkol ve uyuşturucu kullandığına dair kanıtları da ortaya çıkardı. ancak maalesef 32 gibi genç bir yaşta hayata veda eden marks'ın ölümü hâlâ aydınlatılamadı.

görselin kaynağı
marks, amundsen – scott güney kutbu istasyonu'nda bir bilimsel projede çalışmaktaydı. nişanlısı da onunla zaman geçirebilmek için aynı yerde çalışıyordu. 11 mayıs 2000 tarihinde marks, mide ağrısı, bulantı ve ateş şikayetleriyle rahatsızlandı. 36 saat sonra ise ne yazık ki ölmüştü.
istasyon, kış şartları nedeniyle sürekli olarak ulaşıma açık değildir. bu nedenle marks dört başı mamur bir tıbbi yardım alamadı. şubat ve ekim ayları arasında oraya gidemez veya oradan gelemezsiniz. bu nedenle cenaze yeni zelanda'ya aylar boyunca getirilemedi. otopsi için uçuşların açılacağı tarih beklendi.
başlarda doğal ölüm sanılmıştı marks'ın ölümü. ancak otopside, metanol zehirlenmesi geçirdiği ortaya çıktı. kollarında iğne izleri vardı, ancak vücudunda herhangi bir uyuşturucu izine rastlanmamıştı. hemen olasılıklar tartışılmaya ve incelenmeye başlandı. başlangıçta marks'ın alkol bağımlılığı nedeniyle doğal yoldan ölmüş olabileceği ihtimali üzerinde durulduysa da otopsi bu olasılığı geçersiz kılmıştı.
marks intihar etmiş olabilir miydi? eğer bunu bilerek yapmış olsaydı, hastalandığında paniğe kapılmaması gerekirdi. ancak görgü şahitleri marks'ın rahatsızlandıktan sonra son derece gerçek bir panik yaşadığı konusunda hemfikirdi. yani bilinçli olarak kendisini öldürmeye çalışmış olsaydı, büyük ihtimalle bir köşeye çekilip ölümü bekleyecekti.
kendi içkisini kendi yapmış ve bu sırada bir şeylerin ayarını fazla kaçırmış olabilir miydi? ancak istasyonda, bilim insanlarının uğrayıp yorgunluk atabilmesi için iyi donanımlı bir bar bulunuyordu. bu durum, durup dururken kendisine içki yapması olasılığını oldukça düşürüyordu.
kazara olabilir miydi? bu da imkânsızdı çünkü metanol, bölgedeki temizlik malzemeleri dışında herhangi bir yerde saf olarak bulunmuyordu.
olasılıkların tamamı elendiğinde geriye tek seçenek kalmıştı: cinayet. birisi marks'ın vücuduna öldürücü dozda metanolü bir şekilde sokmanın bir yolunu bulmuş olmalıydı (içkisine damlatmak gibi bir yol). peki zanlı kim olabilirdi? zaten bölgede çalışanlar sayılı olduğundan bulmak kolay olacaktı ancak bu noktada yeni zelanda ile abd hükümeti karşı karşıya geldi. zira bu 2 ülke arasında, istasyonun bulunduğu bölgeyle ilgili sahiplik iddiasından kaynaklanan bir anlaşmazlık vardı. abd, yeni zelanda ile işbirliğine gitmedi ve yürüttükleri soruşturmaya yardımcı olmadı. kendi soruşturmasını yürüttü ve sonuçları da kimseyle paylaşmadı.
bu arada diğer personele, marks'ın odasını temizleme izni verildi. böylece, eğer bu olay bir cinayetse ve orada bir delil varsa, o da yok edilmiş oldu. yeni zelanda tarafından yürütülen soruşturma, istasyonda görev yapan bilim insanlarının aşırı dozda alkol ve uyuşturucu kullandığına dair kanıtları da ortaya çıkardı. ancak maalesef 32 gibi genç bir yaşta hayata veda eden marks'ın ölümü hâlâ aydınlatılamadı.

görselin kaynağı
devamını gör...
2020
2020
yanyana iki 20 pek de estetik duruyordu oysa.
geçen yılbaşı gecesi gözlük şeklindeki tasarımlarını da pek beğenmiştim.
esprili bir yıl beklerken eşek şakalarını sayamaz durumdayım, gerçekten şaka gibi bir yıl, “yok artık daha neler” demekten yorulacağım da hiç aklıma gelmezdi. *
ek: bahsi geçen “yok artık daha neler” insanların olaylar karşısındaki yorum ve tepkileri içindir.*
yanyana iki 20 pek de estetik duruyordu oysa.
geçen yılbaşı gecesi gözlük şeklindeki tasarımlarını da pek beğenmiştim.
esprili bir yıl beklerken eşek şakalarını sayamaz durumdayım, gerçekten şaka gibi bir yıl, “yok artık daha neler” demekten yorulacağım da hiç aklıma gelmezdi. *
ek: bahsi geçen “yok artık daha neler” insanların olaylar karşısındaki yorum ve tepkileri içindir.*
devamını gör...
kitap alıntıları
insan, yaşamında eksik olanı, her şey sanıyor. duygu asena.
devamını gör...
saman sarısı
nazım hikmet'in en güzel şiirlerinden birisi, 18 milyon 728 dizeden falan oluştuğu için okuması epey zordur.
seher vakti habersizce girdi gara ekspres kar içindeydi
ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
peronda benden başka da kimseler yoktu
durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri perdesi aralıktı
genç bir kadın uyuyordu alaca karanlıkta alt ranzada
sacları saman sarisi kirpikleri mavi
kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
üst ranzada uyuyanı göremedim
habersizce usulcacık çıktı gardan ekispires
bilmiyorum nereden gelip nereye gittiğini
baktım arkasından
üst ranzada ben uyuyorum
varşova’da biristol oteli'nde
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
oysa karyolam tahtaydı dardı
genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
saçları saman sarisi kirpikleri mavi
ak boynu uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
oysa karyolası tahtaydı dardı
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
asansör bozulmuş yine
aynaların içinde iniyorum merdivenleri
belki yirmi yaşındayım belki yüz yaşındayım
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
uçuncu katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor
sağ elimde kederli bir gül açıldı ağır ağır
kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
sair nikolas gilyen havana'ya dondu çoktan
yıllarca avrupa ve asya otellerinin hollerinde oturup içtikti
yudum yudum şehirlerimizin hasretini
iki şey var ancak ölümle unutulur
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
çıktılar önüme ansızın
oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı
bir mangaydılar
kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
kolları kollarında gamalı haç işaretleri
elleri ellerinde otomatikleri vardı
omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
hatta yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
yürüdük
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
gözlerinden belli diyemem
başları yok ki gözleri olsun
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
belli çizmelerinden
korku belli olur mu çizmelerden
oluyordu onlarınki
korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
butun yapılara butun taşıt araçlarına butun canlılara
her sese her kımıltıya ateş ediyorlar
hatta şopen sokağı’nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
ölüler bir ss mangası da olsa ölüler öldüremez
ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
derisinden kitap kabı yapılmamış miydi yağından sabun saclarından sicim
ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen
yelin içinde sıcak bir francala gibi
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
belveder yolunda düşündüm lehlileri
kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
bana ilk ve belki de son niş_animi bu sarayda verdiler
tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
girdim büyük salona genç bir kadınla
sacları saman sarisi kirpikleri mavi
ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanepeler bebek
evlerindeki gibi
ve sen bundan dolayı
bir resimdin açık maviye çizilmiş belki de bir taş bebektin
belki bir pırıltıydın düşünden damlamış sol mememin üstüne
uyuyordun alaca karanlıkta alt ranzada
ak boynun uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
ve iste kira kof şehrinde kapris barı
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında
onu oraya sen koydun
bir tas kuyunun dibindeki suydu
bakıyorum eğilip
bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
sesleniyorum
seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
ayrılık masanın üstündeydi cigara paketinde
gözlüklü bir garson getirdi onu ama sen ısmarladın
kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
sigaranın ucunda senin
ve hoşça kal demeğe hazır olan avlucunda
ayrılık masanın üstündeydi dirseğini dayadığın yerdeydi
aklından geçenlerdeydi ayrılık
benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
ayrılık rahatlığındaydı senin
senin güvenindeydi bana
büyük korkundaydı ayrılık
birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
ayrılık bunu fark etmeyişindeydi senin
ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi
diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu
ama kendisi vardı
vakit hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
yürüdük yıldızlara değen ortaçağ duvarlarının karanlığında
vakit hızla akıyordu geriye doğru
ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
ardımızdan koşuyordu önümüze
yegelon üniversitesi’nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dolaşıyor
bozmağa çalışıyor kopernik'in araplardan kalma usturlabını
ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında roka
ene rol oynuyor katolik öğrencilerle
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
vuruyor bulutlara kızıltısı nova huta'nin
orda köylerden gelen genç isçiler madenle birlikte
ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara
ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
meryem ana kilisesinde can kulesinde saat başlarını çalan
borazan gece yarısını çaldı
ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
şehre yaklaşan düşmanı verdi haber
ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
borazan iç rahatlığıyla öldü
ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden
öldürülmenin acısını düşündüm
vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş
bir vapur iskelesi gibi arkada kaldı
seher vakti habersizce girdi gara ekispires
yağmurlar içindeydi pirag
bir gölün dibinde gümüş kakma bir saatti
kapağını açtım
içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
habersizce usulcacık çıktı gardan ekispires
yağmurlar içindeydi pirag
sen yoksun
uyuyorsun alaca karanlıkta alt ranzada
üst ranza bomboş
sen yoksun
yeryüzünun en güzel şehirlerinden biri boşaldı
içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
yitirilmiş akşamlar gibi viltava suyu akıyor köprülerin altından
sokaklar bomboş
butun pencerelerde perdeler inik
tramvaylar bomboş geçiyor
biletçileri vatmanları bile yok
kahveler bomboş
lokantalar barlar da öyle
vitrinler bomboş
ne kumaş ne kristal ne et ne şarap
ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
ne bir karanfil
şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi
yalnızlıkta on kat artan ihtiyarlığın kederinden
silkinmek için lejyon erler köprüsü’nden martılara ekmek atıyor
gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
her lokmayı
vakitleri yakalamak istiyorum
parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
üst ranzada uyuyanı göremedim
ben değilim bir uyuyan varsa orda
belki de üst ranza boş
moskova'ydı üst ranzadaki belki
duman basmış leh toprağını
birest'i de basmış
iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerinin içinden geçiyorlar
berlin'den beri kompartımanda bir başımayım
karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
garson kız tanıdı beni
iki piyesimi seyretmiş moskova'da
garda genç bir kadın beni karşıladı
beli karınca belinden ince
saçları saman sarisi kirpikleri mavi
tuttum elinden yürüdük
yürüdük günesin altında karları çıtırdata çıldırta
o yıl erken gelmişti bahar
o günler çoban yıldızına haber uçurulan günlerdi
moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
yitirdim seni ansızın mayakovski alani'nda yitirdim ansızın
seni oysa ansızın değil çünkü önce yitirdim
avlucumda elinin sıcaklığı senin sonra elinin
yumuşak ağırlığını yitirdim avlucumda sonra elini
ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan
ama yine de ansızın yitirdim seni
asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun
bulvarlar karlı
seninkiler yok ayak izleri arasında
botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde
tanırım
milisyonerlere sordum
görmediniz mi
eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor
görmedik
istanbul’da saray burnu akıntısını çıkıyor bir römorkör
ardında uç macuna
gaf ediyor da vah vak ediyor da martı kuşları
seslendim mavnalara kızıl meydandan römorkörün
kaptanın seslenemedim çünkü makinesi öyle
gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı yorgundu da
kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu
seslendim mavnalara kızıl meydandan
görmedik
girdim giriyorum moskova’nın butun sokaklarında butun
kuyruklara
ve yalnız kadınlara soruyorum
yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler
şapşal kızlar da var ama onlardan bana ne
güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
görmediniz mi
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
prag’da aldı
görmedik
vakıalarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm kopuyor
ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem
koşuyor önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telaştır alıyor beni
tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
bolşoy'a gitmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
kalamış’ta balıkçının meyhanesine girdim
ve sait faik'le tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten
çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri sancılar içindeydi
ve dünya güzeldi
lokantalara giriyorum estirt orkestraları yani cazları ünlülerin
sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara
gardıroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
görmedik
çaldı gece yarısını stirasnoy manastırı'nın saat kulesi
oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
oralarda on dokuz yaşıma rastladım
birbirimizi birde tanıdık
oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu
fotoğraflarımızı bile
ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik
ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor
uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
ve stirasnoy alanı'na şimdi puşkin alanı kar yağmağa başladı
üşüyorum hele ellerim ayaklarım
oysa yün çoraplıyım kunduralarımla eldivenlerim kürklü
çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını
elleri çıplak
ağzında ham bir elmanın tadı dünya
on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
gözünde türkülerin boyu kilometre ölümün boyu bir karış
ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
çünkü inandım onun bütün inandıklarına
sevdim seveceği bütün kadınları
yazdım yazacağı bütün şiirleri
yattım yatacağı bütün hapislerde
geçtim geçeceği bütün şehirlerden
hastalandım bütün hastalıklarıyla
bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
bütün yitireceklerini yitirdim
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedefli düğmeleri koskocaman
görmedim
on dokuz yaşım beyazıt meydanı’ndan geçiyor çıkıyor
kızıl meydanca konkord'a iniyor abidin'e
rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz
evveli gün gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü
titof da dolaşıp dönecek hem de on yedi buçuk kere
dolanacak ama daha bundan haberim yok
meydanlarla yapılardan konuşuyoruz abidin'le tavan arasındaki otel odamda
sen ırmağı da akıyor notr dam'in iki yanından
ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum
sen ırmağını rıhtımında yıldızların
bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda
paris damlarının bacalarına karışmış
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saman sarısı saçları bigudili, mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz abidin'le
meydanda fırdonen celalettin'den konuşuyoruz
abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
ben renkleri yemiş gibi yerim
ve matis bir manavdir kozmos yemişleri satar
bizim abidin de oyle avni de levni de
mikroskopun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler ve sairleri ressamları çalgıcıları onların
hamlenin resmini yapıyor abidin yüz elliye altmışın meydanlığında
suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem
öyle görüp öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan
vakitlari tuvalinda abidin'in
sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip
kaç kere bulacağım
işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir
parçasını sen ırmağına sen misel köprüsü’nden
ömrümün bir parçası mösyö dupon'un oltasına takılacak
bir sabah çiselerken aydınlık
mösyö dupon çekip çıkaracak onu sudan paris'in mavi
suretiyle birlikte ve hiçbir şeye benzetemeyecek
ömrümün bir parçasını ne balığa ne pabuç eskisine
atacak onu mösyö dupon gerisin geriye paris'in suretiyle
birlikte suret eski yerinde kalacak
sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük
mezarlığına ırmakların
damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
parmaklarımın ağırlığı yok
parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar
salına salına dönecekler basımın üstünde
sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
abidin'e söylemeli de resmini yapsın beyazıt meydanı’nda
şehit düsenin ve gagarin yoldasın ve daha adini sanını
kaşını gözünü bilmediğimiz titof yoldasın ve ondan
sonrakilerin ve tavan arasında yatan genç kadının
küba’dan döndüm bu sabah
küba meydanında altı milyon kişi akı karasi sarisi melezi
ışıklı bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini
güle oynaya
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abadin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı baliğinkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
1961 yazı ortalarında küba’nın resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür bu günü de gördüm ölsem de gam yemem
gayrinin resmini yapabilir misin üstat
yazık yazık
havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin
bir el gördüm havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz
kıyısına yakın bir duvarın üstünde bir el gördüm
ferah bir türküydü duvar
el okşuyordu duvarı
el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
on yedi yaşındaydı el ve mariya'nın memelerini okşuyordu
avlucu nasır nasırdı ve karayip denizi kokuyordu
yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
yirmi beş yasındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
otuz yasındaydı el ve havana’nın 150 kilometre doğusunda
deniz kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
okşuyordu duvarı
sen el resimleri yaparsın abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
kübalı balıkçı nikolas'in da elini yap karakalem
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya
kavuşan ve okşamayı bir daha yitirmeyecek kübalı
balıkçı nikolas'in elini
kocaman bir el
deniz kaplumbağası bir el
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
artık butun sevinçlere inanan bir el
güneşli denizli kutsal bir el
fidel'in sözleri gibi
bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp yeşerip ballanan umutların eli
1961'de küba’da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler
ve çok rahat evler gibi ağaçlar diken ellerden biri
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
yalansız hürriyetin eli
fidelin sıktığı el
ömrünun ilk kurşunkalemiyle ömrünun ilk kadına
hürriyet sözcüğünü yazan el
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları kübalıların
bal kutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi
ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
hürriyet sözcüğünun resmini ama yalansızının
aksam oluyor paris'te
nötr dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve paris'in
bütün eski yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı
filan düşünüyorum ve anlıyorum ki
bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri
sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla
dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir o dur
paris'te bir kestane ağacı olacak
paris'in ilk kestanesi paris kestanelerinin atası
istanbul’dan gelip yerleşmiş paris'e boğaz sırtlarından
hala sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filan olmalı
gidip elini öpmek isterdim
varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabin vaadini
yapanlar yazısını dizenler nakışını basanlar bu kitabı
dükkanında satanlar para verip alanlar alıp da seyredenler
bir de abidin bir de ben
bir de saman sarısı belası, başımın.
seher vakti habersizce girdi gara ekspres kar içindeydi
ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
peronda benden başka da kimseler yoktu
durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri perdesi aralıktı
genç bir kadın uyuyordu alaca karanlıkta alt ranzada
sacları saman sarisi kirpikleri mavi
kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
üst ranzada uyuyanı göremedim
habersizce usulcacık çıktı gardan ekispires
bilmiyorum nereden gelip nereye gittiğini
baktım arkasından
üst ranzada ben uyuyorum
varşova’da biristol oteli'nde
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
oysa karyolam tahtaydı dardı
genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
saçları saman sarisi kirpikleri mavi
ak boynu uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
oysa karyolası tahtaydı dardı
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
asansör bozulmuş yine
aynaların içinde iniyorum merdivenleri
belki yirmi yaşındayım belki yüz yaşındayım
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
uçuncu katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor
sağ elimde kederli bir gül açıldı ağır ağır
kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
sair nikolas gilyen havana'ya dondu çoktan
yıllarca avrupa ve asya otellerinin hollerinde oturup içtikti
yudum yudum şehirlerimizin hasretini
iki şey var ancak ölümle unutulur
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
çıktılar önüme ansızın
oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı
bir mangaydılar
kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
kolları kollarında gamalı haç işaretleri
elleri ellerinde otomatikleri vardı
omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
hatta yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
yürüdük
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
gözlerinden belli diyemem
başları yok ki gözleri olsun
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
belli çizmelerinden
korku belli olur mu çizmelerden
oluyordu onlarınki
korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
butun yapılara butun taşıt araçlarına butun canlılara
her sese her kımıltıya ateş ediyorlar
hatta şopen sokağı’nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
ölüler bir ss mangası da olsa ölüler öldüremez
ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
derisinden kitap kabı yapılmamış miydi yağından sabun saclarından sicim
ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen
yelin içinde sıcak bir francala gibi
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
belveder yolunda düşündüm lehlileri
kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
bana ilk ve belki de son niş_animi bu sarayda verdiler
tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
girdim büyük salona genç bir kadınla
sacları saman sarisi kirpikleri mavi
ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanepeler bebek
evlerindeki gibi
ve sen bundan dolayı
bir resimdin açık maviye çizilmiş belki de bir taş bebektin
belki bir pırıltıydın düşünden damlamış sol mememin üstüne
uyuyordun alaca karanlıkta alt ranzada
ak boynun uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
ve iste kira kof şehrinde kapris barı
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında
onu oraya sen koydun
bir tas kuyunun dibindeki suydu
bakıyorum eğilip
bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
sesleniyorum
seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
ayrılık masanın üstündeydi cigara paketinde
gözlüklü bir garson getirdi onu ama sen ısmarladın
kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
sigaranın ucunda senin
ve hoşça kal demeğe hazır olan avlucunda
ayrılık masanın üstündeydi dirseğini dayadığın yerdeydi
aklından geçenlerdeydi ayrılık
benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
ayrılık rahatlığındaydı senin
senin güvenindeydi bana
büyük korkundaydı ayrılık
birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
ayrılık bunu fark etmeyişindeydi senin
ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi
diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu
ama kendisi vardı
vakit hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
yürüdük yıldızlara değen ortaçağ duvarlarının karanlığında
vakit hızla akıyordu geriye doğru
ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
ardımızdan koşuyordu önümüze
yegelon üniversitesi’nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dolaşıyor
bozmağa çalışıyor kopernik'in araplardan kalma usturlabını
ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında roka
ene rol oynuyor katolik öğrencilerle
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
vuruyor bulutlara kızıltısı nova huta'nin
orda köylerden gelen genç isçiler madenle birlikte
ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara
ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
meryem ana kilisesinde can kulesinde saat başlarını çalan
borazan gece yarısını çaldı
ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
şehre yaklaşan düşmanı verdi haber
ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
borazan iç rahatlığıyla öldü
ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden
öldürülmenin acısını düşündüm
vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş
bir vapur iskelesi gibi arkada kaldı
seher vakti habersizce girdi gara ekispires
yağmurlar içindeydi pirag
bir gölün dibinde gümüş kakma bir saatti
kapağını açtım
içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
habersizce usulcacık çıktı gardan ekispires
yağmurlar içindeydi pirag
sen yoksun
uyuyorsun alaca karanlıkta alt ranzada
üst ranza bomboş
sen yoksun
yeryüzünun en güzel şehirlerinden biri boşaldı
içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
yitirilmiş akşamlar gibi viltava suyu akıyor köprülerin altından
sokaklar bomboş
butun pencerelerde perdeler inik
tramvaylar bomboş geçiyor
biletçileri vatmanları bile yok
kahveler bomboş
lokantalar barlar da öyle
vitrinler bomboş
ne kumaş ne kristal ne et ne şarap
ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
ne bir karanfil
şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi
yalnızlıkta on kat artan ihtiyarlığın kederinden
silkinmek için lejyon erler köprüsü’nden martılara ekmek atıyor
gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
her lokmayı
vakitleri yakalamak istiyorum
parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
üst ranzada uyuyanı göremedim
ben değilim bir uyuyan varsa orda
belki de üst ranza boş
moskova'ydı üst ranzadaki belki
duman basmış leh toprağını
birest'i de basmış
iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerinin içinden geçiyorlar
berlin'den beri kompartımanda bir başımayım
karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
garson kız tanıdı beni
iki piyesimi seyretmiş moskova'da
garda genç bir kadın beni karşıladı
beli karınca belinden ince
saçları saman sarisi kirpikleri mavi
tuttum elinden yürüdük
yürüdük günesin altında karları çıtırdata çıldırta
o yıl erken gelmişti bahar
o günler çoban yıldızına haber uçurulan günlerdi
moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
yitirdim seni ansızın mayakovski alani'nda yitirdim ansızın
seni oysa ansızın değil çünkü önce yitirdim
avlucumda elinin sıcaklığı senin sonra elinin
yumuşak ağırlığını yitirdim avlucumda sonra elini
ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan
ama yine de ansızın yitirdim seni
asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun
bulvarlar karlı
seninkiler yok ayak izleri arasında
botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde
tanırım
milisyonerlere sordum
görmediniz mi
eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor
görmedik
istanbul’da saray burnu akıntısını çıkıyor bir römorkör
ardında uç macuna
gaf ediyor da vah vak ediyor da martı kuşları
seslendim mavnalara kızıl meydandan römorkörün
kaptanın seslenemedim çünkü makinesi öyle
gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı yorgundu da
kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu
seslendim mavnalara kızıl meydandan
görmedik
girdim giriyorum moskova’nın butun sokaklarında butun
kuyruklara
ve yalnız kadınlara soruyorum
yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler
şapşal kızlar da var ama onlardan bana ne
güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
görmediniz mi
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
prag’da aldı
görmedik
vakıalarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm kopuyor
ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem
koşuyor önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telaştır alıyor beni
tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
bolşoy'a gitmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
kalamış’ta balıkçının meyhanesine girdim
ve sait faik'le tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten
çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri sancılar içindeydi
ve dünya güzeldi
lokantalara giriyorum estirt orkestraları yani cazları ünlülerin
sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara
gardıroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
görmedik
çaldı gece yarısını stirasnoy manastırı'nın saat kulesi
oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
oralarda on dokuz yaşıma rastladım
birbirimizi birde tanıdık
oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu
fotoğraflarımızı bile
ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik
ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor
uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
ve stirasnoy alanı'na şimdi puşkin alanı kar yağmağa başladı
üşüyorum hele ellerim ayaklarım
oysa yün çoraplıyım kunduralarımla eldivenlerim kürklü
çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını
elleri çıplak
ağzında ham bir elmanın tadı dünya
on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
gözünde türkülerin boyu kilometre ölümün boyu bir karış
ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
çünkü inandım onun bütün inandıklarına
sevdim seveceği bütün kadınları
yazdım yazacağı bütün şiirleri
yattım yatacağı bütün hapislerde
geçtim geçeceği bütün şehirlerden
hastalandım bütün hastalıklarıyla
bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
bütün yitireceklerini yitirdim
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedefli düğmeleri koskocaman
görmedim
on dokuz yaşım beyazıt meydanı’ndan geçiyor çıkıyor
kızıl meydanca konkord'a iniyor abidin'e
rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz
evveli gün gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü
titof da dolaşıp dönecek hem de on yedi buçuk kere
dolanacak ama daha bundan haberim yok
meydanlarla yapılardan konuşuyoruz abidin'le tavan arasındaki otel odamda
sen ırmağı da akıyor notr dam'in iki yanından
ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum
sen ırmağını rıhtımında yıldızların
bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda
paris damlarının bacalarına karışmış
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saman sarısı saçları bigudili, mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz abidin'le
meydanda fırdonen celalettin'den konuşuyoruz
abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
ben renkleri yemiş gibi yerim
ve matis bir manavdir kozmos yemişleri satar
bizim abidin de oyle avni de levni de
mikroskopun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler ve sairleri ressamları çalgıcıları onların
hamlenin resmini yapıyor abidin yüz elliye altmışın meydanlığında
suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem
öyle görüp öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan
vakitlari tuvalinda abidin'in
sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip
kaç kere bulacağım
işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir
parçasını sen ırmağına sen misel köprüsü’nden
ömrümün bir parçası mösyö dupon'un oltasına takılacak
bir sabah çiselerken aydınlık
mösyö dupon çekip çıkaracak onu sudan paris'in mavi
suretiyle birlikte ve hiçbir şeye benzetemeyecek
ömrümün bir parçasını ne balığa ne pabuç eskisine
atacak onu mösyö dupon gerisin geriye paris'in suretiyle
birlikte suret eski yerinde kalacak
sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük
mezarlığına ırmakların
damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
parmaklarımın ağırlığı yok
parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar
salına salına dönecekler basımın üstünde
sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
abidin'e söylemeli de resmini yapsın beyazıt meydanı’nda
şehit düsenin ve gagarin yoldasın ve daha adini sanını
kaşını gözünü bilmediğimiz titof yoldasın ve ondan
sonrakilerin ve tavan arasında yatan genç kadının
küba’dan döndüm bu sabah
küba meydanında altı milyon kişi akı karasi sarisi melezi
ışıklı bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini
güle oynaya
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abadin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı baliğinkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
1961 yazı ortalarında küba’nın resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür bu günü de gördüm ölsem de gam yemem
gayrinin resmini yapabilir misin üstat
yazık yazık
havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin
bir el gördüm havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz
kıyısına yakın bir duvarın üstünde bir el gördüm
ferah bir türküydü duvar
el okşuyordu duvarı
el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
on yedi yaşındaydı el ve mariya'nın memelerini okşuyordu
avlucu nasır nasırdı ve karayip denizi kokuyordu
yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
yirmi beş yasındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
otuz yasındaydı el ve havana’nın 150 kilometre doğusunda
deniz kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
okşuyordu duvarı
sen el resimleri yaparsın abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
kübalı balıkçı nikolas'in da elini yap karakalem
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya
kavuşan ve okşamayı bir daha yitirmeyecek kübalı
balıkçı nikolas'in elini
kocaman bir el
deniz kaplumbağası bir el
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
artık butun sevinçlere inanan bir el
güneşli denizli kutsal bir el
fidel'in sözleri gibi
bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp yeşerip ballanan umutların eli
1961'de küba’da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler
ve çok rahat evler gibi ağaçlar diken ellerden biri
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
yalansız hürriyetin eli
fidelin sıktığı el
ömrünun ilk kurşunkalemiyle ömrünun ilk kadına
hürriyet sözcüğünü yazan el
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları kübalıların
bal kutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi
ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
hürriyet sözcüğünun resmini ama yalansızının
aksam oluyor paris'te
nötr dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve paris'in
bütün eski yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı
filan düşünüyorum ve anlıyorum ki
bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri
sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla
dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir o dur
paris'te bir kestane ağacı olacak
paris'in ilk kestanesi paris kestanelerinin atası
istanbul’dan gelip yerleşmiş paris'e boğaz sırtlarından
hala sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filan olmalı
gidip elini öpmek isterdim
varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabin vaadini
yapanlar yazısını dizenler nakışını basanlar bu kitabı
dükkanında satanlar para verip alanlar alıp da seyredenler
bir de abidin bir de ben
bir de saman sarısı belası, başımın.
devamını gör...
gelin kuşaklarının anlamları
gelin kuşağının türk geleneğine göre tek rengi ve buna bağlı olarak tek anlamı vardır.
kırmızı renk ve kırmızı kurdele sadece gelin kuşağında değil başka şekillerde de kullanılır. örneğin; okumayı söken çocuğa kırmızı kurdele takılır, lohusalara kırmızı kurdele bağlanır, kuşak dışında türk geleneğinde gelinlik ve duvak kırmızıdır.
bunların tamamı da alkarısı denen şeytani varlık (bu varlığın umay ana da denen tanrıçanın, gök tanrının bahşıyla insana getirdiğini geri alma fikrinin, insanda yarattığı korkuyla şekil değiştirmiş hali olduğuna da inanılır. ayrıca umay’dan farklı olarak; türk mitolojisinde şeytan olarak düşünebileceğimiz erlik’in kızlarından biri olduğu da düşünülür. ) ya da direkt olarak albız yani “şeytan”dan korunmaktır.
bu şeytani varlık özellikle çocuklara, genç kızlara/gelinlere hamilelere, lohusalara ve bazen de yaşlı ve ölmek üzere olan insanlara musallat olur. bunu özellikle bu kişiler yalnızken yaptığından, bu kişilerin yalnız bırakılmaması gerektiğine inanılır.
bu coğrafyadaki diğer halkların gelenekleriyle harmanlandığında ortaya bekaretin simgesi olduğuna dair bir inanış çıkmıştır. başka kültürlerde öyle olabilir fakat türk kültüründeki yeri alkarısı; al basması/albastı’dan korunmaktır. tahtaya vurmaktan farkı yoktur.
kırmızı renk ve kırmızı kurdele sadece gelin kuşağında değil başka şekillerde de kullanılır. örneğin; okumayı söken çocuğa kırmızı kurdele takılır, lohusalara kırmızı kurdele bağlanır, kuşak dışında türk geleneğinde gelinlik ve duvak kırmızıdır.
bunların tamamı da alkarısı denen şeytani varlık (bu varlığın umay ana da denen tanrıçanın, gök tanrının bahşıyla insana getirdiğini geri alma fikrinin, insanda yarattığı korkuyla şekil değiştirmiş hali olduğuna da inanılır. ayrıca umay’dan farklı olarak; türk mitolojisinde şeytan olarak düşünebileceğimiz erlik’in kızlarından biri olduğu da düşünülür. ) ya da direkt olarak albız yani “şeytan”dan korunmaktır.
bu şeytani varlık özellikle çocuklara, genç kızlara/gelinlere hamilelere, lohusalara ve bazen de yaşlı ve ölmek üzere olan insanlara musallat olur. bunu özellikle bu kişiler yalnızken yaptığından, bu kişilerin yalnız bırakılmaması gerektiğine inanılır.
bu coğrafyadaki diğer halkların gelenekleriyle harmanlandığında ortaya bekaretin simgesi olduğuna dair bir inanış çıkmıştır. başka kültürlerde öyle olabilir fakat türk kültüründeki yeri alkarısı; al basması/albastı’dan korunmaktır. tahtaya vurmaktan farkı yoktur.
devamını gör...
annesini telefonuna annem diye kaydeden kadın
annesine bağlı değil bağımlı olan kızdır. akıl sağlığı açısından uzak durulması tavsiye edilir.
edit: başlık annemmm diye kaydeden kızdı. moderatörler nedense düzeltmiş. halbuki özellikle öyle yazmıştım. sondaki 3 tane mmm bağımlılık ifade ediyor diye.
edit: başlık annemmm diye kaydeden kızdı. moderatörler nedense düzeltmiş. halbuki özellikle öyle yazmıştım. sondaki 3 tane mmm bağımlılık ifade ediyor diye.
devamını gör...
ey erenler
şah hatayi deyişi.
"aman hey erenler mürüvvet sizden
öksüzem garibem amana geldim
şu benim halime merhamet eylen
ağlayu ağlayu meydana geldim
şah'ın bahçesinde men garip bülbül
efkarım artmakta halim pek müşkül
koparmadım asla kokladım bir gül
kafir oldum ise imana geldim
ikilik perdesi yoktur özümde
birliktir muradım özüm süzümde
gece gündüz daim hak niyazımda
kıblegahım şah-ı merdan'a geldim
gönül şahinini saldım havaya
akıl sefinesin vermişim zaya
yüzüm süregeldim men hak-i paya
server muhammed'e selman'a geldim
muhammed ali'nin kullarındanım
al-i aba nesl-i hayderidenim
imam-ı ca'fer'in mezhebindenim
derdimend hatayi dermana geldim"
spotify
"aman hey erenler mürüvvet sizden
öksüzem garibem amana geldim
şu benim halime merhamet eylen
ağlayu ağlayu meydana geldim
şah'ın bahçesinde men garip bülbül
efkarım artmakta halim pek müşkül
koparmadım asla kokladım bir gül
kafir oldum ise imana geldim
ikilik perdesi yoktur özümde
birliktir muradım özüm süzümde
gece gündüz daim hak niyazımda
kıblegahım şah-ı merdan'a geldim
gönül şahinini saldım havaya
akıl sefinesin vermişim zaya
yüzüm süregeldim men hak-i paya
server muhammed'e selman'a geldim
muhammed ali'nin kullarındanım
al-i aba nesl-i hayderidenim
imam-ı ca'fer'in mezhebindenim
derdimend hatayi dermana geldim"
spotify
devamını gör...
