- türkiye'de 70 bini türk vatandaşı, 200 binden fazla da ermenistan'dan kaçak olarak gelenler olmak üzere 300 bine yakın ermeni yaşarken ermenistan'da tek bir tane bile türk yoktur

- türkiye'de nüfusunun tammaı ermenilerden oluşan bir adet köy varken (bkz: vakıflı) ermenistan'da tek bir tane bile türk yerleşimi yoktur.

- türkiye'de tamamen ermenice eğitim yapılan 16 tane ermeni okulu varken ermenistan'da türk olmadığı için türk okulu da yok.

- türkiye'de 55 tane faal ermeni kilisesi varken ermenistan'da sadece bir tane faal camii vardır (bkz: gök mescit), onun da cemaati
yok.

- türkiye'de 3 tane ermeni gazetesi varken ermenistan'da türk olmadığı için türk gazetesi de yok.

- tbmm'de ermeni milletvekilleri ve hatta cumhurbaşkanı danışmanları (bkz: etyen mahçupyan) varken ermenistan'da böyle bir şey hayal ötesidir.

not: geçmişte bugünkü ermenistan toprakları azeri hanlıkların yönetiminde olduğu için yoğun bir türk nüfus vardı. nüfusa oranla, osmanlıdaki ermeni nüfusundan çok ermenistan'da türk nüfus vardı.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

toplumun dayatmasıdır. bir de bunlara yaş gibi kriterler de koyar ki, sınırların dışında kaldığında rahat rahat yargılayabilsin. bireyin bir önemi yoktur. fikirlerinin, hayallerinin, isteklerinin değeri yoktur. kendisi için değil, sistem için yaşamasının istenmesidir.
devamını gör...

j. r. r. tolkien'in 1961 yılında manchester'da söylediği bir durum. editörü kitabın bu kısmının istanbul'da geçmesinin yanlış anlaşılabileceğini söylemiş.

--! spoiler !--

ı know it is hard to say but sam beat up frodo and took the ring. then he sold to a merchant in grand bazaar, osman emmi. my editor told me it was unnecessary maybe occur for misunderstanding. who knows...

--! spoiler !--

kaynak: dailymail
devamını gör...

ilk duyduğum anda kafamın içinde (bkz: dolu kadehi ters tut) - aldattım şarkısı çalmaya başlamıştı. pişman olduğuyla ilgili konuştu. her cümlesini zaten ne duyuyor ne anlıyordum. çantamı toplayıp yavaşça kalktım. eve giderken arkadaşımla telefonda konuştuk çok soğukkanlı olduğum için merve aksak'a benzetti. ağlamadım daha doğrusu ağlayamadım. akşam yemeği yerken hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. yani kısacası tek bir kelime edemedim beni aldatan kişiye.
devamını gör...

biraz önce sol framede gezerken cipslerin 10 tl olması başlığında bir yazarın bizim zamanımızda sadece pringless pahalı idi şimdiki çocuklara yazık her şey pahalı serzenişi üzerine yeğenim* ile aklıma gelen diyalog:

- teyze biliyor musun bizim kantinde tost+ayran 10 tl, on tele, on!!! çok pahalı. *
- eee oğluş alamıyor musun, annen ne kadar harçlık veriyor?
- yok ben param olmadığı için değil, sağlıklı olmadığı için almıyorum. züberlerim oluyor, canım isteyince de öğlen dedem bol malzemeli olanını yapıyor zaten.
- eee o zaman neden şikayet ediyorsun? *
- m. a. var mesela o her gün alıyor, sanırım onlar çok zengin. genelde herkes çok pahalı param yetmiyor, diyor.
çocuğun bile psikolojik sınırını aşmış, pahalılık. bir de gerçekten almak isteyip alamayanları düşününce... *
devamını gör...

batı felsefesinin kurucularından sayılan, eski yunan filozofu olan platon tarafından kaleme alınan kısa klasik türündeki eserdir. platon eserinde, zindanda olan ve idam cezası verilen sokrates ile en yakın arkadaşı ve öğrencisi olan kriton'un sokrates'i zindandan kaçırmak ve onu idamdan kurtarmak için gerekli yollları ve ikna çabalarını konu ediniyor. ayrıca kitapta sokrates ve kripton arasında geçen diyaloglarla devlet ve yurttaşlık hakkında da çeşitli noktalara dikkat çekiyor. platon'un kaleme aldığı bu eser sokrates'in sözlü olarak uyguladığı "diyalog" yöntemini yazı biçimine dönüştürdüğü en önemli metinlerden biridir. bazılarına göre sokrates'in savunması'nın devamı niteliğindedir.


insan, hiçbir zaman, bilerek doğruluktan ayrılmamalı mı diyoruz, yoksa kimi durumlarda ayrılabilir de başka durumlarda ayrılamaz mı diyoruz? daha önce birçok kez kabul ettiğimiz ve az önce de söylediğimiz gibi, eğriliğin hiçbir durumda ne iyi ne de güzel olmadığını kabul ediyor muyuz? bir zamanlar bunlar üstünde anlaşırdık da tüm bu ilkeler şu birkaç gün içinde dağılıp gitti mi yoksa?
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

arjantin başta olmak üzere şili, bolivya, paraguay, uruguay ve brezilya hükümetine condor operasyonu ( isp.operación cóndor) sürecinde askeri darbe yapılmıştır. amerika'nın desteği ile yapılan bu operasyondan sonra bugün kirli savaş olarak hatırladığımız guerra sucia dönemi başlıyor. sözde komünizm ile savaşmak amacıyla yapılan darbelerin nasıl insanlık dramına dönüştüğünü ise vahşetin en kanlı sınırlarında dolaşan arjantin hükümetinin ortaya koyduğu katliamları inceleyerek rahatlıkla görebiliyoruz.

tarih mart 1976'yı gösterdiğinde kara kuvvetleri komutanı general jorge rafael videla, cumhurbaşkanı ısabela peron’u deviriyor. (condor operasyonunu da göz önüne alırsak bu durumun temelleri 1966 yılında atılmıştır.) videla, 1976’dan 1981 ’e kadar daha sonra ise roberto viola, sadece birkaç aylığına iktidarda kalıyor. leopoldo galtieri, 1981’den 1982’ye kadar iktidarda kalıyor fakat falkland savaşı’nın sorumlusu olduğu için arjantin’in uğradığı bozgundan sonra istifa etmek zorunda kalıyor. yerine geçen reynaldo bigogne, 1983’te, iktidarı, demokratik bir cumhuriyet lehine bırakmaya mecbur ediliyor. bu yedi yıl boyunca, arjantin'de insanlar deyim yerindeyse dehşetin altın çağını yaşıyor. generallerin amacı sözde bütün bozguncu (subversivo) grupların kökünü kazımak ve bu amaç için de yedi yıl boyunca kitlesel cinayetler işleniyor. sadece 'suçlu' bulunanlar değil, şüpheliler ve hatta onların çevresindekiler de katledilmiştir. o sırada buenos aires valisi olan general ıberico manuel saint-jean’ın ünlü bir cümlesi: “önce tüm bozguncuları öldüreceğiz, sonra işbirlikçilerini, ardından da sempatizanları; daha sonra da tarafsızları, en sonunda da korkakları.” bu cümle katliam'ın ulaştığı boyutu gözler önüne seriyor aslında.

isyanın fitilini ateşleyecek olan adam kaçırmalar başlıyor. sivil giyimli askerler yeşil renkli, plakasız ford falcone’larla dolaşıyor ve kadınları, erkekleri, çocukları hiçbir açıklama yapmadan kaçırıyorlar. bu durum sokakta, işyerinde, şüphelinin evinde beklenmedik bir anda gerçekleşiyor. gündüzün veya gecenin herhangi bir saatinde. olaya tanık olanlara ise verilen emir şu: “no te metas. "
(isp.”bu işe karışma.”) binlerce insan bu şekilde, başkalarının zorunlu kayıtsızlığı içinde, ortadan kayboluyor. en korkuncu ise bu kaçırılan insanların yok edilme tekniği. işkence edildikten sonra yüzlerce, binlerce subversivo'dan kurtulmak gerekiyor. bu tekniğin bir çok adı var; el vuelo, vuelos de la muerte, ölüm uçuşu. mahkûmlar başka bir cezaevine nakledilmeden önce sözüm ona aşılanıyor. yapılan ilk uyuşturucu iğne onların tüm dirençlerini yok ediyor. onları, sersemlemiş bir halde kargo uçağına bindiriyorlar. mahkûmları tamamen uyutan ikinci iğne, uçakta yapılıyor. sonra askerler onları soyuyor, uçağın kapısını açıyor ve çıplak bedenleri güney atlantik’in sularına atıyorlar. binlerce tutuklu bu şekilde ortadan kayboluyor. 2 000 metre yüksekten atılarak, denizin yüzeyine çarparak parçalanıyorlar. her tutukevinde haftanın birkaç günü, bu 'temizlik işine' ayrılıyor. askerler bütün uluslararası kovuşturmalardan kurtulmak için çözüm buldukların düşünüyorlar el vuelo sayesinde.

bu kayıplar, buenos aires’te bir isyan duygusuna neden oluyor. hükümet bu durumu o an ciddiye alıp daha sert girişimlerde bulunsa muhtemelen tarih geri dönülemez bir şekilde değişecekti. 1980’den itibaren öfkeli anneler çocuklarına ne olduğunu öğrenmek istiyorlar. eğer öldülerse, en azından cesetlerini almak istiyorlar, ölülerini onurlandırmak için direniş gösteriyor ve korkudan doğan sessizlik yeminini bozuyorlar . bu kadınlar ünlü “madres de plaza de mayo” (mayıs meydanı anneleri) adını alıyorlar. askerler onlara “mayıs meydanı kaçıkları” adını veriyor. her perşembe, casa rosado’nun, başkanlık sarayının karşısında bıkmadan toplanıp gösteri yapıyorlar. ve ölülerini en azından gömmek isteyen bir halkın simgesi haline geliyorlar. bu isyan, 1982’de falkland savaşı’nda yanılgıya düşen askeri cuntanın uğradığı bozgunla aynı zamana rastlıyor. kısa süre içinde, birkaç gemisi batırılan arjantin, ingiliz ordusu tarafından eziliyor. generaller 1983’te, haklarında açılacak her türlü adli kovuşturmayı engellemek amacıyla kendileri için bir af çıkararak iktidardan çekiliyorlar. strateji tam işe yaramıyor. yeni demokratik hükümet “nunca mas" (ispanyolca,”bir daha asla.”) sloganıyla, yaşanan terör günlerini araştıran ulusal kayıplar komisyonu’nu (ukkom) kuruyor. rapora göre 30 000 kişi kayıp ve bu vahşetin yalnızca arjantin bilançosu. daha sonra bu rakam resmi olarak 15 000’e indiriliyor.

işkence yöntemleri araştırılıyor. bu yöntemlerin en başında picana var; vücudun farklı yerlerine elektrik vermeye dayanıyor: gözkapaklarına, dişetlerine, koltukaltlarına, cinsel organlara... tanıklar başka tekniklerden de bahsediyor; kadınlara sistematik olarak tecavüz edilmesi, elektrikli testereyle uzuvların kesilmesi, sigarayla yakma, göz çıkarma, cinsel organların usturayla kesilmesi, vajinaya canlı kemirgen sokma, anestezi uygulamadan ameliyat, el ve ayak tırnaklarının sökülmesi, mahkûmların üzerine ısırması veya tecavüz etmesi için aç bırakılmış av köpekleri yollamak...

bu tür eylemler nasıl cezalandırılabilir diye sormak gerek ki zaten dönemin hükümeti de bu durumun altından kalkamıyor ama yine de raül alfonsin’in demokrat hükümeti geri adım atmıyor. yeni bir askeri darbe tehdidine rağmen tutuklamalar yapmak ve suçluları yargı karşısına çıkarmak gerekiyor. böylece suçlular ile sivil iktidar arasında, sürekli olarak dava açılma tehditleri ile af kararlarının gündeme geldiği bir kedi fare oyunu başlıyor. 1986’da, şikâyetler için bir son tarih belirleyen,böylece askerlere karşı başlatılan kovuşturmaları askıya almayı sağlayan “son nokta” (punto final) yasası getiriliyor. ayrıca 1987’de,üstlerinin emirlerini uygulamakla yükümlü tüm askerlerin sorumluluğunu ortadan kaldıran “zorunlu itaat” (obediencia debida) yasası çıkarılıyor.

geriye yalnızca yüksek rütbelileri kalıyor. generaller. amiraller. askeri hükümetlerin üyeleri. bunlar da elekten geçiriliyor. basit bir nedenden, çok yaşlı olmalarından dolayı. en iyi ihtimal, mahkemeye çıkarılmadan ecelleriyle ölmeleri oluyor. en kötü ihtimal ise, evlerinde gözaltında tutulmaları...

mayıs meydanı annelerinin attığı slogan durumun en net özeti niteliğinde: “la casa no es un penal!” (ispanyolca, “ev hapishane değildir.”)

bu generallerin çoğu, iktidarları sırasında hatırı sayılı bir servet yapmış olduğu için cezaden çok ödül kabul ediliyor bu durum. bu kanlı tarih yalnızca arjantin'e ait. kirli savaş boyunca bahsi geçen ülkelerin her birinde benzer katliamlar yapılıyor ve halk sistematik bir şekilde katlediliyor. annelerinin mahkumiyetleri sırasında doğan bebekler, anneleri öldürüldükten sonra askerlere veriliyor ve yüksek rütbeli olanlar onları satarken düşük rütbeliler 'düzgün yetiştirmek' adı altında onları evlat ediniyor. bunun bir savaş değil, bir kesimin kökünü kazımak için yapılan kanlı bir oyun olduğunu okuduğum her olayda görebiliyorum. kötü olan ise alenen bu duruma destek veren amerika işin içinden hasarsız kurtuluyor ve geriye yalnızca yaralı halkın yaralarını sarması için gereken yüzlerce yıl kalıyor.
devamını gör...

ayışığı diyorum, hele dolunayda, gece yaşanan o ışığa, aydınlığa bayılıyorum, istanbul da yüksek bir noktada ve terasta sabaha kadar oturabilirim,

gün batımını da çok abarttıklarını düşünüyorum, akşam olurken benim içim sıkılır, özel olarak sevmem, sevmeyebilirim, buda benim sevmeme özgürlüğümdür, hakkımdır, illaki birini seçmek gerekiyorsa, sabah güneşin doğuşunu tercih ederim, özellikle yaz mevsiminde deniz kenarında harikadır,

bir akşam yazlık bir yerde bir tesisteyiz, çok methedilen bahçeli salıncaklı filan bir yerde yemek yemişiz, kahve içiyoruz, bende haddim olmayarak gün batımına sırtımı dönmüşüm, zaten meraklısı da değilim, orada bulunan kokoş bir teyzemiz, bir iki edebiyat eseri parçaladı, ve bir erkeğin bir kadınla olan randevusunda aynen benim gibi manzaraya sırtını dönen kadına, "gün batımına sırtını dönen bir insan beni nasıl anlayabilir" minvalinde bir şey söylediğinden bahsetti, ve bana da sordu neden izlemiyorsun...
teyzecim sen seviyorsun izliyorsun, ben sevmiyorum, izlemiyorum...

neden?
çünkü istemiyorum...

zevkler ve renkler gerçekten tartışılmamalı, ve sorgulanmamalı,
herkes aynı şeyleri sevecek isteyecek diye bir şey yok, sen seviyorsun, sen sensin...
ben sevmiyorum, ben benim...
devamını gör...

bize koymadığı müddetçe bizleri ilgilendirmeyen yazar.
devamını gör...

görmezlikten gelmek.. yok saymak.. hep bunu yaparlar.. menfaat dünyası erkekler için daha bir önemli..
devamını gör...

öyle bir şey mi var?
vay anasını.

gençler haklı 30+ yazarlar sözlükten gitsin demekte.

teşekkür ederim bu bilgi için, denedim ve gördüm. öğrenmenin yaşı yok diye boşa dememişler.
devamını gör...

carl sagan'a ait karanlık bir dünyada bilimin mum ışığı adlı kitabın 2. bölümünün adı.

bilimin neden umut olduğunu bence mum tasviri üzerinden açıklamak gerek. bunun aksine sahte bilim veya hurefelerin de nasıl içi boş yararlı olmalarının aksine oldukça zararlı oldukları ortaya çıkar.

bildiğimiz gibi mum ışığı kısa zamanda bitebilen bir ışıktır. karşılaştırıldığında diğer ışık kaynaklarına göre ömrü de kısadır. aydınlattığı yer de kısıtlıdır. neredeyse kendi çevresini aydınlatır. mum ışığını bilime benzetirsek bilim de evreni anlamlandırmamız için kısıtlı ama karanlık içinde de en insancıl ve doğaya en uygun olan kaynaktır.

carl sagan şöyle bir ifade kullanıyor kitabın bir yerinde

"hata çamuruna daima bulanacağız."

insancıl olan zaten hatalı olandır. bilim adamı da hataların üzerine üzerine gider.
bunun metodu da yine insancıl olan aklın şüpheci ve kuşkucu olarak ampirik şekilde çalışmasıdır.

newton'a atfedilen "devlerin omuzlarında yükseliyorum" sözü de bilimin mum ışığı olmasını çok güzel açıklıyor. her dev bir mumsa bu karanlıkta mumlar elden ele sönü tükenmeden önümüzü aydınlatıyor. görmemizi sağlıyor.

mumun aksine bir de karanlıktan beslenenler var. buna da sahtebilim deniyor. daha çok insan aklıyla ve doğayla örtüşmeyen, öznel, herhangi bir kanıta dayanmayan, ampirik olarak incelenmemiş, insanların zaafların gafil avlayarak, onları zincirleyen karanlıktan beslenenler. ve bunlar genellikle buldukları hakikate insanları davet eder. yani karanlığa.

tarihte insan toplumlarına baktığımız zaman hangisi olumlu anlamda ilerlemeyi, değişmeyi, gelişmeyi destekliyor, amaç olarak görüyor. hangisi statikliği, dogmacılığı, değişmezliği kabul ediyor, zincirler üzerinden kâr güdüyor.

carl sagan burada ilkini esas alıp, ikincisini eleştiriyor. eleştiriyi yaparken de çok güzel örnekler veriyor.

avrupa'nın ortaçağında için cin giren kadınlardan, sağlık alanında tedavi yöntemlerine, insan ömrünün uzamasından evrenin keşfine kadar. en basit örneği kraliçe 1. elizabeth'in 10 küsur çocuğunun ölmesi ve veliaht bulunamaması. döneminin en iyi koşullarına sahipken, çünkü ingiltere kraliçesi. ama günümüzde insan ömrü ve bebeklerin yaşama ihtimalleri arttı.

bana göre de dogmalara kalsaydı insan toplumları karanlıkta kalmaya, ilerlememeye, gelişmemeye, değişmemeye devam edecekti. dogmalarla, sahte bilimle olduğu yerde sayacaktı.

nitekim doğa böyle toplulukları tarih boyunca hep eledi. tarih elenenlerin ve eleyenlerin izleriyle dolu.
devamını gör...

verdiğin karara veya vardığın yargıya katılmıyorum ama değiştirmeye çalışmaya ve sana doğrusunu anlatmak için harcayacağım efora değmeyeceğini düşünüyorum.
devamını gör...

en dediği için tek bir yazar demek gerektiğini düşünüyorum. sevdiğim çok kişi var ama hidano benim sözlük yoldaşım oldu bu kısa süreçte.* geri dönmesini bekliyorum sözlüğe.
devamını gör...

bana kalırsa mangalı olanlar da kapanmadan muaf olabilirdi. mangal bir kere mikrop kırar, bağışıklığı güçlendirir, sevgiyi ve saygıyı arttırır, havayı temizler, moral motivasyon verir. (bkz: ah ah nerede o eski mangallar).
devamını gör...

sevdiğim naif yazarlardan.

dünkü başlık konusuna gelirsem, herkes fikirlerini söylemekte tabi ki serbest. bunun için özür dilenecek bir durum yok bence. üst üste olan olaylardan dolayı da etrafta görülen sisin aralanması için faydalı olduğunu düşünüyorum. herkes fikrini söyledi, içlerinden geçenleri yazdı. bu düşüncelerin ayrı başlıklar yerine tek başlıkta olması iyi oldu. belki bu yazılmasaydı, hala bugün bunun tartışması sürüyor olacaktı.

kendisinde haklı bir tedirginliğin olması normal; muhtemelen nispeten yeni yazarlarda da olmuştur bu tedirginlik. kendisini üzmesin ve yazmaya devam etsin.
devamını gör...

kendi ırkını üstün görmek gibi akıl ve mantıkla bağdaşmayan durumdur. bir kere insan hangi ırktan olacağını kendisi belirleyemez. bu nedenle elinde olmayan şeylerden ötürü gurur duyulmamalıdır.
devamını gör...

artık insanlarla alenen dalga geciyordur. baska açıklaması yok saka mi bu ya millet yanmış doga gitmiş evler yaralananlar ölenler ya arkadaş dünyada örneği yemin ediyorum yok en afedersiniz boktan ülkede bile istifalar gelirdi ederdi bizde hic bir şey olmamış gibi devam ediyor duvarları yumruklayacagim sinirden biz nasıl bir döneme denk geldik kabus gibi ya.
devamını gör...

sanki şu pasta yapmak için satılan hazır keklerin arasına labne peynir sürülmüş gibi. değişik.
ayrıca herkesin kafasında başka bir şey oluşmuş ya* işbu daha çok değişik.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim