itt schaub-lorenz
bir reklamı vardı. beyaz saçlı bir adam televizyonun üzerine kapı çalar gibi "tık tık tık" vurup ay ti ti şaplorens derdi. nasıl unutmamışım. çocukluğuma götürdü beni bu başlık.
devamını gör...
yazarların telefon zil sesi melodileri
devamını gör...
the tragedy of macbeth
yönetmenliğini joel coen'in yaptığı 2021 yapımı film. 2022 oscar'ında en iyi erkek oyuncu (denzel washington), en iyi sinematografi, en iyi prodüksiyon gibi alanlarda yarışacak. başrollerinde denzel washington, frances mcdormand (kendisini nomadland'den sonra yeniden izlemek harika) gibi önemli isimler bulunuyor.
film, william shakespeare'in macbeth oyunundan neredeyse herhangi bir değişiklik yapılmadan uyarlanmış. birkaç farklılık dışında filmin aslına sadık kalarak ilerlediğini söyleyebiliriz. film kare boyutta (1.37:1 aspect ratio) ve siyah beyaz şekilde çekilmiş. bunun da sebep olduğu karanlık, klostrofobik bir atmosfer ortaya çıkıyor, ki bence filmin iyi yanlarından birisi de bu. tekinsiz görüntüler izliyoruz, her an bulanık, biraz ilerisi göremediğimiz etkileyici bir görüntü oluşturuyor bana göre.
ayrıca filmdeki oyunculuklar hemen bir tiyatro oyununda olduğumuz hissiyatını veriyor. bu iyi midir, kötü müdür, bence izleyicinin tarzına göre değişir, fakat beni hiç rahatsız etmedi. bu yüzden filmde oldukça fazla tirat var. normalde sinemada karakterin duygu ve düşüncelerini kendi başına dile getirmesi beni sinir krizlerine sokar. "ya kardeşim bırak da biz anlayalım bunu" diye düşünürüm hep. ama bu film özelinde oldukça keyifli buldum, şiirsel. hatta belki filmin yapısı gereği bu gerekliydi de. bence filmi seven ve sevmeyen kişilerin de ayrıldığı nokta bu bana kalırsa.
filmi önemli yapan başlıca sebeplerden biri de yönetmenin, kardeşi ethan coen olmadan bir film yapıyor olması. coen kardeşlerin hayranları için oldukça ilginç bir deneyim olacağını düşünüyorum.
film, william shakespeare'in macbeth oyunundan neredeyse herhangi bir değişiklik yapılmadan uyarlanmış. birkaç farklılık dışında filmin aslına sadık kalarak ilerlediğini söyleyebiliriz. film kare boyutta (1.37:1 aspect ratio) ve siyah beyaz şekilde çekilmiş. bunun da sebep olduğu karanlık, klostrofobik bir atmosfer ortaya çıkıyor, ki bence filmin iyi yanlarından birisi de bu. tekinsiz görüntüler izliyoruz, her an bulanık, biraz ilerisi göremediğimiz etkileyici bir görüntü oluşturuyor bana göre.
ayrıca filmdeki oyunculuklar hemen bir tiyatro oyununda olduğumuz hissiyatını veriyor. bu iyi midir, kötü müdür, bence izleyicinin tarzına göre değişir, fakat beni hiç rahatsız etmedi. bu yüzden filmde oldukça fazla tirat var. normalde sinemada karakterin duygu ve düşüncelerini kendi başına dile getirmesi beni sinir krizlerine sokar. "ya kardeşim bırak da biz anlayalım bunu" diye düşünürüm hep. ama bu film özelinde oldukça keyifli buldum, şiirsel. hatta belki filmin yapısı gereği bu gerekliydi de. bence filmi seven ve sevmeyen kişilerin de ayrıldığı nokta bu bana kalırsa.
filmi önemli yapan başlıca sebeplerden biri de yönetmenin, kardeşi ethan coen olmadan bir film yapıyor olması. coen kardeşlerin hayranları için oldukça ilginç bir deneyim olacağını düşünüyorum.
devamını gör...
bir kedinin en güzel yeri
patisinin altındaki küçük etcik.
devamını gör...
şener şen replikleri
seviyorum veriyor musun?
ağlıyorum veriyor musun?
istiyorum veriyor musun?
cevap ver veriyor musun?
peki öyle olsun... (bkz: gülen gözler) izlemek isteyenlere buradan :)
ağlıyorum veriyor musun?
istiyorum veriyor musun?
cevap ver veriyor musun?
peki öyle olsun... (bkz: gülen gözler) izlemek isteyenlere buradan :)
devamını gör...
2004 doğumlular denek değildir
boş duyar içeren ergen zırvası.
yakın zamana bakarsak 2000(yks-teog) ve 99(son sbs-ygs/lys) doğumlular sistem değişikliğine maruz kalmış. peki 2004'lülerin girdiği kaç sınav sistemi değişti? 0
yakın zamana bakarsak 2000(yks-teog) ve 99(son sbs-ygs/lys) doğumlular sistem değişikliğine maruz kalmış. peki 2004'lülerin girdiği kaç sınav sistemi değişti? 0
devamını gör...
sözlüğe giriş mülakatında sorulması gereken sorular
sözlüğün bir vakit ihtiyaç duyacağı soruları şimdiden hazırlama başlığıdır.
-kendini iki gün sonra nerede görüyorsun?
-neden biz anlatsana biraz. *
-kendini iki gün sonra nerede görüyorsun?
-neden biz anlatsana biraz. *
devamını gör...
theatrum orbis terrarum
(bkz: ortelius) tarafından yazılmış olan ve ilk modern atlas olarak kabul edilen; içeriğinde 70 adet harita bulunduran eserdir.
devamını gör...
kanlı gerdek çarşafıyla göbek atmak
haberi yapan lanet onediıo üyesi şaşırtmadı. (bkz: emre şah)
devamını gör...
bir platon sözü
kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın, yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır.
devamını gör...
kokoreç
izmir usulü yenmelidir. domates her türlü etin tadını bozar. etlerle domates yemeyin.
devamını gör...
zamanın göreceli olması
spor yapanlar bilir plank, wall sit gibi duruşlar zamanın göreceliliğini iyi kanıtlar,bir de kızılay dolmuşlarında ayakta geçirdiğiniz zaman da normal hayatta herhangi bir alanda geçirdiğiniz zaman ile aynı değildir.
devamını gör...
ince fikirli insan
birileri adımı söyledi sanki. nick yapmadık diye burada değil miyim mi sandınız.
devamını gör...
kanije seferi
sadrazam damad ibrahim paşa ve budin beylerbeyi tiryaki hasan paşanın 14 ağustos - 30 kasım 1600 tarihleri arasında süren seferidir.
ibrahim paşa 3 ay 17 gün sürecek kanije seferi için belgrad'dan ayrıldı. 22 ağustosta essek'e geldi. aynı gün budin beylerbeyi tiryaki hasan paşa emrindeki birliklerle orduya katıldı. hasan paşa, peç yakınlarında baranyavar'da bir alman ordusunu yok etmişti.
essek'te toplanan harp divanında hasan paşa kanijenin üzerine yürünmesini teklif etti. kendinden daha tecrübeli bir asker olan hasan paşanın sözünü dinleyen ibrahim paşa bu teklifi kabul etti.
ibahim paşa ve ordusu kanije üzerine yürürken karşılarına çıkan babofca kalesini 3 günlük bir muhasarnın ardından aldı. drava boyundaki bu kale birkaç sene evvel almanların eline geçmişti. tiryaki hasan paşa babofça da ordudan ayrıldı. ibrahim paşa onu budin beylerbeyi tayin etmişti. aynı zamanda rumeli beylerbeyi olan ve gelecekte sadrazam olacak olan lala mehmet paşa budin'den ayrıldı ve ibrahim paşanın ordusuna katıldı. kanijeye gelirken sınırdaki iki kaleyi daha kuşattı ve fethetti. ardından 10 gün sonra orduy-ı hümayun 10 eylül günü kanijeye ulaştılar ve 40 gün sürecek olan kanije muhasarası başladı.
türklerin "kanije", macarların "nagy-kanisza" almanların "gross-kanisa" dedikleri bu son derece müsthkem kalesiyle meşhur mühim şehir, balaton gölü ile drava nehri arasındadır. vaktiyle türkler'de iken almanların eline geçmiştir.
muhasaranın 13. gününde, 24 eylülde kanije barut mahzeninin havaya uçurulması, kalenin fethine giden yolda en önemli olaydır diyebiliriz. bu hadise türk milletinin kahramanlık destanları arasında yerini almıştır. şöyle ki: kanije'de esir tutalan 170 türk vardı. bunların içinde türk kadın ve çocuklar da bulunuyordu. almanlar, muhasara başlayınca bunları barut mahzeninin yanına toplu bir şekilde hapsetmiş ve kalede herhangi bir sabotaj ihtimalinin önüne geçmek istemişlerdir. tabi bunu yaparken doğal olarak türklerin, kendi hayatlarını ve çocuklarının hayatını dahi düşünmeden baruthaneyi patlatabileceklerini hesap etmemişlerdi.
fakat akla getirilmeyen hiç getirilmeyen o ihtimal vuku buldu. türkler mahzeni ateşe verip havaya uçurdular, tabi içlerinde kendileri de havaya uçtular. almanlar bu olayın neticesinde barutsuz kaldılar ve bütün alman topları sustu. yalnızca tüfek ateşiyle karşılık vermeye başladılar. fakat 7 ekimde 100 top taşıyan 40 bin kişilik bir alman ordusunun kanijeye gelmesi, türklerin durumunu sarstı ve kanijenin fethini geciktirdi. lorraine dukası prens emmanuel mercouer'ün kumanda ettiği bu ordu, türklere karşı taarruza geçti. yeniçeriler kaçıştılar fakat tımarlı sipahiler ve budin birlikleri şiddetle karşı koydular ve prens ağır zayiat vererek kanijeyi kaderine terk ederek kendi canını zor kurtardı.
22 ekimde kanije, teslim olmaya karar verdi. teslim şartlarına göre kalede bulunan 76 top haricinde herşeyi alabileceklerdi. alman tarihçi hammer'ın aktardığına göre almanlar, çocuk beşiklerine ve tavuk kafeslerine kadar her şeylerini aldılar ve sukunetle kendilerini seyreden türk ordusunun arasından geçip gittilerç yine hammer'a göre türkler eşyalarını taşıyabilsinler diye almanlar'a birkaç tane deve hediye ettiler.
kanijenin düşmesi üzerine civardaki birkaç kale de kendiliğinden teslim oldu. bu suretle almanlardan eğri ve kanije gibi iki kale fethedilmiş fakat estergon ve yanık gibi iki mühim kale de kaybedilmişti. ibrahm paşa kanijeyi eyalet merkezi yaptı. peç, sigetvar, osiek ve sikloş sancakları, budin eyaletinden alınıp, kanije eyaletine bağlandı. köstendil sancak beyi arnavut hasan bey ilk kanije beylerbeyi oldu. kanije'ye 5 bin askerden oluşan bir garnizon tahsis edildi. daha sonra ibrahim paşa bu eyalete daha tecrübeli birini getirmek istedi ve budin beylerbeyi tiryaki hasan paşa kanije beylerbeyi olarak buraya verildi.
kanije'de büyük bir camii inşa edildi. bu mühim fetih, istanbul'da ve diğer eyaletlerde üç gün üç gece şenlik yapılarak kutlandı.
ibrahim paşa 3 ay 17 gün sürecek kanije seferi için belgrad'dan ayrıldı. 22 ağustosta essek'e geldi. aynı gün budin beylerbeyi tiryaki hasan paşa emrindeki birliklerle orduya katıldı. hasan paşa, peç yakınlarında baranyavar'da bir alman ordusunu yok etmişti.
essek'te toplanan harp divanında hasan paşa kanijenin üzerine yürünmesini teklif etti. kendinden daha tecrübeli bir asker olan hasan paşanın sözünü dinleyen ibrahim paşa bu teklifi kabul etti.
ibahim paşa ve ordusu kanije üzerine yürürken karşılarına çıkan babofca kalesini 3 günlük bir muhasarnın ardından aldı. drava boyundaki bu kale birkaç sene evvel almanların eline geçmişti. tiryaki hasan paşa babofça da ordudan ayrıldı. ibrahim paşa onu budin beylerbeyi tayin etmişti. aynı zamanda rumeli beylerbeyi olan ve gelecekte sadrazam olacak olan lala mehmet paşa budin'den ayrıldı ve ibrahim paşanın ordusuna katıldı. kanijeye gelirken sınırdaki iki kaleyi daha kuşattı ve fethetti. ardından 10 gün sonra orduy-ı hümayun 10 eylül günü kanijeye ulaştılar ve 40 gün sürecek olan kanije muhasarası başladı.
türklerin "kanije", macarların "nagy-kanisza" almanların "gross-kanisa" dedikleri bu son derece müsthkem kalesiyle meşhur mühim şehir, balaton gölü ile drava nehri arasındadır. vaktiyle türkler'de iken almanların eline geçmiştir.
muhasaranın 13. gününde, 24 eylülde kanije barut mahzeninin havaya uçurulması, kalenin fethine giden yolda en önemli olaydır diyebiliriz. bu hadise türk milletinin kahramanlık destanları arasında yerini almıştır. şöyle ki: kanije'de esir tutalan 170 türk vardı. bunların içinde türk kadın ve çocuklar da bulunuyordu. almanlar, muhasara başlayınca bunları barut mahzeninin yanına toplu bir şekilde hapsetmiş ve kalede herhangi bir sabotaj ihtimalinin önüne geçmek istemişlerdir. tabi bunu yaparken doğal olarak türklerin, kendi hayatlarını ve çocuklarının hayatını dahi düşünmeden baruthaneyi patlatabileceklerini hesap etmemişlerdi.
fakat akla getirilmeyen hiç getirilmeyen o ihtimal vuku buldu. türkler mahzeni ateşe verip havaya uçurdular, tabi içlerinde kendileri de havaya uçtular. almanlar bu olayın neticesinde barutsuz kaldılar ve bütün alman topları sustu. yalnızca tüfek ateşiyle karşılık vermeye başladılar. fakat 7 ekimde 100 top taşıyan 40 bin kişilik bir alman ordusunun kanijeye gelmesi, türklerin durumunu sarstı ve kanijenin fethini geciktirdi. lorraine dukası prens emmanuel mercouer'ün kumanda ettiği bu ordu, türklere karşı taarruza geçti. yeniçeriler kaçıştılar fakat tımarlı sipahiler ve budin birlikleri şiddetle karşı koydular ve prens ağır zayiat vererek kanijeyi kaderine terk ederek kendi canını zor kurtardı.
22 ekimde kanije, teslim olmaya karar verdi. teslim şartlarına göre kalede bulunan 76 top haricinde herşeyi alabileceklerdi. alman tarihçi hammer'ın aktardığına göre almanlar, çocuk beşiklerine ve tavuk kafeslerine kadar her şeylerini aldılar ve sukunetle kendilerini seyreden türk ordusunun arasından geçip gittilerç yine hammer'a göre türkler eşyalarını taşıyabilsinler diye almanlar'a birkaç tane deve hediye ettiler.
kanijenin düşmesi üzerine civardaki birkaç kale de kendiliğinden teslim oldu. bu suretle almanlardan eğri ve kanije gibi iki kale fethedilmiş fakat estergon ve yanık gibi iki mühim kale de kaybedilmişti. ibrahm paşa kanijeyi eyalet merkezi yaptı. peç, sigetvar, osiek ve sikloş sancakları, budin eyaletinden alınıp, kanije eyaletine bağlandı. köstendil sancak beyi arnavut hasan bey ilk kanije beylerbeyi oldu. kanije'ye 5 bin askerden oluşan bir garnizon tahsis edildi. daha sonra ibrahim paşa bu eyalete daha tecrübeli birini getirmek istedi ve budin beylerbeyi tiryaki hasan paşa kanije beylerbeyi olarak buraya verildi.
kanije'de büyük bir camii inşa edildi. bu mühim fetih, istanbul'da ve diğer eyaletlerde üç gün üç gece şenlik yapılarak kutlandı.
devamını gör...
earwig and the witch
hayao miyazaki'nin kurucularından biri olduğu ünlü studio ghibli'nin son ürünlerinden biri.
dün canım çok sıkkındı. netflix'de kafama uygun bir film ararken karşıma çıktı. çizgi film delisi, hiç büyümeyen bir çocuk olarak oturdum izledim. allah'ım insan bu kadar mı keyif alır. inanılmazdı. studio ghibli'yi bilenler bilir, en yetenekli sanatçıların elle çizdiği eserler ortaya koyarlar genellikle. bu çizgi film öyle değil. netflix'in açıklamasında ghibli'nin 'ilk' bilgisayar destekli animasyon filmi olduğu özellikle belirtiliyor.
aşağıda çocukla sinama sitesinden aldığım bir yorumu iliştiriyorum önce:
-kendisinden okumak isteyeceklere:-
eski ghibli filmlerine hiç benzemeyen, korkutucu birkaç detay da bulunduran küçük bir cadı hikayesi.
“yürüyen şato”nun da yazarı olan diana wynne jones'in kitabından uyarlanan “benim annem bir cadı”, başında studio ghibli logosu olan grafiği en zayıf film olabilir. hayao miyazaki’nin oğlu goro miyazaki’nin filmi sanki tam bitmemiş, bilgisayarda tasarlanmış haliyle çıkmış karşımıza. karakterlerin ifadeleri miyazaki filmlerinin alıştığımız tonlarından farklı. goro miyazaki babasından farklı olarak tümüyle bilgisayar destekli bir film çıkartmış ortaya bu üçüncü yönettiği filmde.
kızıl bukle bukle saçları olan motorlu genç bir kadın kundaktaki küçük kızını bir yetimhaneye bırakır. bıraktığı nota diğer 12 cadının peşinde olduğunu, bir gün dönüp kızını geri alacağını ama bunun yıllar sürebileceğini yazmıştır. aradan yıllar geçer, erica büyümüş, zeki ve cesur bir kız çocuğu olmuştur. bir gün bella yaga adında bir kadın tarafından evlat edinilir. erica bir süre sonra kadının bir cadı olduğunu anlar. aynı evde mandrake adlı esrarengiz, bazen de korkunç görünen bir adam daha yaşıyordur. earwig, evde çalışırken konuşan bir kedinin desteğiyle annesiyle bağlantılı olan bu insanları araştırmaya başlar.
çocukla sinema'nın yorumu
ünlü bir yazardan uyarlanmasına ve studio ghibli markasına sahip olmasına rağmen beklentileri karşılayamamış bir animasyon. bilgisayar animasyonu maalesef karakterlerin sempatik görünmesine engel oluyor, özellikle de erica ile özdeşleşmeyi zorlaştırıyor. mandrake’nin göründüğü sahneler ürkütücü. özellikle de 67. dakikada hayli korkunç bir şey oluyor.
kısa bir film olmasına rağmen (82 dakika) orta kısımlarında hikaye çok yavaşlıyor. bella yega sihirli iksirler yaparken erica’yı da yardım etmeye zorluyor bu bölümlerde. pek fazla olay da olmuyor, senaryonun zaafiyeti daha da görünür oluyor. doğru düzgün pek bir duygu hissedemiyoruz film boyunca ve maalesef yeni bir “küçük cadı kiki” bekleyenleri hayal kırıklığına uğratarak bitiveriyor.
filme türkçe dublaj yapmayan netflix ne hikmetse “genel izleyici” sınıfı vermiş. ama korkunç sahneleri dolayısıyla en az 7+ olmalı. * burak göral
şimdi benim yorumum:
evet, çocuklar için sanki çok da uygun değil gibi gelebilir. ben çocuklarıma izletir miydim? kesinlikle. inanılmaz titiz hazırlanmış, çizgilerin neredeyse gerçek hallerinde ifade edildiği ama buna rağmen işin içine sizi de katarak -kendi hayal dünyanızı da işin içine katarak- şahane bir yolculuğa çıkacağınız böylesine bir çizgi film dünya yüzünde kaç tanedir diye soracaksınız önce kendinize. çok ender.
filmi izlerken mola ihtiyacınızı bile erteliyorsunuz öyle söyleyeyim. kulağakaçan olarak iğrenç bir çeviriyle adını türkçeleştirebileceğimiz* 'earwig'--> 'erika' kesinlikle sempatik bir çocuk olarak çizilmemiş. hikayeyi okumadım, okumadığım için de yazarın kitapta nasıl bir yöntem izlediğini bilemem elbette. acaba yazar özellikle mi 'özdeşleştirme'den kaçındı? yoksa, kitabın ilerleyen bölümlerinde mi kurulacak o 'özdeşleştirme'? biz çizgi filme bakarsak, benim 'scarlett o'hara' sendromu dediğim o kendini beğenme, kendini önemseme, bencilliği hak olarak görme durumu filmimizin kahramanı için de geçerli. ona yapılan haksızlıklara karşı duruşunda bile, bizim hemen empati kuracağımız o 'mağdur' olma durumu, incinmişlik söz konusu değil. hemen göze göz dişe diş planları kurmaya başlayan bir çocuktan söz ediyoruz burada. böyle bir çocuğa 'sempati' duyabilir misiniz? duymayın, onun buna hiç ihtiyacı yok zaten. şimdi tam da bu noktadan yola çıkarak biz eğitimciler, kafa kafaya versek bu 'cesur yeni dünya'nın, çocuklarımıza işlenmesi gereken bir değer, kazandırılması gereken bir yeti olduğu konusunda nasıl bir karar alırız?
dünya bir şeylere evriliyor ve dünya, bizim şimdi yaşamakta olduğumuz dünya gibi olmayacak. belki distopya onun için bize bu kadar yakın geliyor, belki bizler onun için yalnızlığı bu kadar seviyoruz ve sözlüklere kaçıyoruz. (sözlüklere yazmak pek akıl işi değil çünkü.) gelecekteki dünya belki de gerçekten birkaç tür zombinin yaşadığı ya da hayatta kalanların 'zombi' özellikleri göstereceği bir dünya olacak. (gerçekten çok mu umutsuz bakıyorum?) böyle bir dünyada belki her birey birer 'earwig' olmak zorundadır.
bu film hayat gibi, evet bu stüdyonun daha önce yaptığı, acıklı bile olsalar belli bir 'naif'liği barındıran 'romantik' filmler gibi değil. bir kere 'iyi' ve 'kötü' üzerinde tekrar düşünmemiz gerekiyor. bu filmde kim kötü, kim iyi?
durun bakalım, film zaten burada bitmiyor, devamı.......pek yakında. o da bi gelsin, izleyelim ve bu yazıyı o zaman tamamlayalım. bu gecelik bu kadar.
dün canım çok sıkkındı. netflix'de kafama uygun bir film ararken karşıma çıktı. çizgi film delisi, hiç büyümeyen bir çocuk olarak oturdum izledim. allah'ım insan bu kadar mı keyif alır. inanılmazdı. studio ghibli'yi bilenler bilir, en yetenekli sanatçıların elle çizdiği eserler ortaya koyarlar genellikle. bu çizgi film öyle değil. netflix'in açıklamasında ghibli'nin 'ilk' bilgisayar destekli animasyon filmi olduğu özellikle belirtiliyor.
aşağıda çocukla sinama sitesinden aldığım bir yorumu iliştiriyorum önce:
-kendisinden okumak isteyeceklere:-
eski ghibli filmlerine hiç benzemeyen, korkutucu birkaç detay da bulunduran küçük bir cadı hikayesi.
“yürüyen şato”nun da yazarı olan diana wynne jones'in kitabından uyarlanan “benim annem bir cadı”, başında studio ghibli logosu olan grafiği en zayıf film olabilir. hayao miyazaki’nin oğlu goro miyazaki’nin filmi sanki tam bitmemiş, bilgisayarda tasarlanmış haliyle çıkmış karşımıza. karakterlerin ifadeleri miyazaki filmlerinin alıştığımız tonlarından farklı. goro miyazaki babasından farklı olarak tümüyle bilgisayar destekli bir film çıkartmış ortaya bu üçüncü yönettiği filmde.
kızıl bukle bukle saçları olan motorlu genç bir kadın kundaktaki küçük kızını bir yetimhaneye bırakır. bıraktığı nota diğer 12 cadının peşinde olduğunu, bir gün dönüp kızını geri alacağını ama bunun yıllar sürebileceğini yazmıştır. aradan yıllar geçer, erica büyümüş, zeki ve cesur bir kız çocuğu olmuştur. bir gün bella yaga adında bir kadın tarafından evlat edinilir. erica bir süre sonra kadının bir cadı olduğunu anlar. aynı evde mandrake adlı esrarengiz, bazen de korkunç görünen bir adam daha yaşıyordur. earwig, evde çalışırken konuşan bir kedinin desteğiyle annesiyle bağlantılı olan bu insanları araştırmaya başlar.
çocukla sinema'nın yorumu
ünlü bir yazardan uyarlanmasına ve studio ghibli markasına sahip olmasına rağmen beklentileri karşılayamamış bir animasyon. bilgisayar animasyonu maalesef karakterlerin sempatik görünmesine engel oluyor, özellikle de erica ile özdeşleşmeyi zorlaştırıyor. mandrake’nin göründüğü sahneler ürkütücü. özellikle de 67. dakikada hayli korkunç bir şey oluyor.
kısa bir film olmasına rağmen (82 dakika) orta kısımlarında hikaye çok yavaşlıyor. bella yega sihirli iksirler yaparken erica’yı da yardım etmeye zorluyor bu bölümlerde. pek fazla olay da olmuyor, senaryonun zaafiyeti daha da görünür oluyor. doğru düzgün pek bir duygu hissedemiyoruz film boyunca ve maalesef yeni bir “küçük cadı kiki” bekleyenleri hayal kırıklığına uğratarak bitiveriyor.
filme türkçe dublaj yapmayan netflix ne hikmetse “genel izleyici” sınıfı vermiş. ama korkunç sahneleri dolayısıyla en az 7+ olmalı. * burak göral
şimdi benim yorumum:
evet, çocuklar için sanki çok da uygun değil gibi gelebilir. ben çocuklarıma izletir miydim? kesinlikle. inanılmaz titiz hazırlanmış, çizgilerin neredeyse gerçek hallerinde ifade edildiği ama buna rağmen işin içine sizi de katarak -kendi hayal dünyanızı da işin içine katarak- şahane bir yolculuğa çıkacağınız böylesine bir çizgi film dünya yüzünde kaç tanedir diye soracaksınız önce kendinize. çok ender.
filmi izlerken mola ihtiyacınızı bile erteliyorsunuz öyle söyleyeyim. kulağakaçan olarak iğrenç bir çeviriyle adını türkçeleştirebileceğimiz* 'earwig'--> 'erika' kesinlikle sempatik bir çocuk olarak çizilmemiş. hikayeyi okumadım, okumadığım için de yazarın kitapta nasıl bir yöntem izlediğini bilemem elbette. acaba yazar özellikle mi 'özdeşleştirme'den kaçındı? yoksa, kitabın ilerleyen bölümlerinde mi kurulacak o 'özdeşleştirme'? biz çizgi filme bakarsak, benim 'scarlett o'hara' sendromu dediğim o kendini beğenme, kendini önemseme, bencilliği hak olarak görme durumu filmimizin kahramanı için de geçerli. ona yapılan haksızlıklara karşı duruşunda bile, bizim hemen empati kuracağımız o 'mağdur' olma durumu, incinmişlik söz konusu değil. hemen göze göz dişe diş planları kurmaya başlayan bir çocuktan söz ediyoruz burada. böyle bir çocuğa 'sempati' duyabilir misiniz? duymayın, onun buna hiç ihtiyacı yok zaten. şimdi tam da bu noktadan yola çıkarak biz eğitimciler, kafa kafaya versek bu 'cesur yeni dünya'nın, çocuklarımıza işlenmesi gereken bir değer, kazandırılması gereken bir yeti olduğu konusunda nasıl bir karar alırız?
dünya bir şeylere evriliyor ve dünya, bizim şimdi yaşamakta olduğumuz dünya gibi olmayacak. belki distopya onun için bize bu kadar yakın geliyor, belki bizler onun için yalnızlığı bu kadar seviyoruz ve sözlüklere kaçıyoruz. (sözlüklere yazmak pek akıl işi değil çünkü.) gelecekteki dünya belki de gerçekten birkaç tür zombinin yaşadığı ya da hayatta kalanların 'zombi' özellikleri göstereceği bir dünya olacak. (gerçekten çok mu umutsuz bakıyorum?) böyle bir dünyada belki her birey birer 'earwig' olmak zorundadır.
bu film hayat gibi, evet bu stüdyonun daha önce yaptığı, acıklı bile olsalar belli bir 'naif'liği barındıran 'romantik' filmler gibi değil. bir kere 'iyi' ve 'kötü' üzerinde tekrar düşünmemiz gerekiyor. bu filmde kim kötü, kim iyi?
durun bakalım, film zaten burada bitmiyor, devamı.......pek yakında. o da bi gelsin, izleyelim ve bu yazıyı o zaman tamamlayalım. bu gecelik bu kadar.
devamını gör...
sokakta ilişkiye girmek
tck'da düzenlenen bir suç tipidir.
hayasızca hareketler
madde 225- alenen cinsel ilişkide bulunan veya teşhircilik yapan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır.
hayasızca hareketler
madde 225- alenen cinsel ilişkide bulunan veya teşhircilik yapan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır.
devamını gör...
yazarların unutamadığı film replikleri
amerikan başkanı dahil herkesi devreye sokun, uzaylılar tarafından kaçırıldım. ney?.. evet tarafından.
devamını gör...
sen okumuş adamsın bilirsin denince yaşanan tedirginlik duygusu
genelde okuduğum bölümle alakalı define arayan akrabalarımın ağzımı araması olayıdır. "yav simdi bizim köydeki arsa da define bulsak devlet bunun kaçta kaçını bize verir, tl olarak ama yegeeenim?" "kaçak kazı yaparken yakalansak jandarma ensele bizi kaç yıl yatar çıkarız?" kaçak kazı helal midir yeğenim? define ararken hangi duaları okuyalım da elimizle koymuş gibi bulalım ? gibi abuk subuk sorular sormaları yüzünden genelde bu tarz sorular sorulmadan önce çay servisi yapmak için mutfağa kaçarım. ne yapıp edin sen okumuş adamsın,sen bunun bölümünü
okudun bilirsin gibi soruların devamı gelmeden hatta ve hatta cümlenin yarısında olduğunuz yerden uzaklaşın. sorular her zaman bomboş ve gereksizdir çünkü .
okudun bilirsin gibi soruların devamı gelmeden hatta ve hatta cümlenin yarısında olduğunuz yerden uzaklaşın. sorular her zaman bomboş ve gereksizdir çünkü .
devamını gör...
chloe ting
bir ara benim de bulaştığım beladır. vücudum egzersizlere o kadar alışkın değil ki, yaklaşık 2-3 gün vücudumun her yeri ağrıdı. böyle bir bela yani, yapabilen yazarlarımızı tebrik ediyorum.
devamını gör...
