--- alıntı ---

"kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim. canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim. bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim. gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim. her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim. düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim. ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim. sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim. tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden “sen” olduğun için vazgeçtim. bencil olduğun için vazgeçtim. bunlardan sadece bir tanesi senden vazgecmem için yeterli değildi çünkü sevgim yüceydi. ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım. bu yüzden ben de senden vazgeçtim.
frida kahlo"

--- alıntı ---
devamını gör...

son söz söylemeye fırsat olur mu diye düşündüren başlıktır.
devamını gör...

28 şubatta başörtüsüyle, üniversitelere, şehit cenazelerine alınmayan kadınlarımız için mücadelelerde en ön safta yer almış birisiydi gergerlioğlu. son zamanlar cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin insan dışı muamelelere maruz kaldığını ve işkenceye varan uygulamalar olduğunu haykırıyordu. ne yazıktır ki islami görüşü savunup, bir insanı sabah namazı için abdest alırken kıyafetlerini dahi giydirmeden gözaltına almışlar. işte islam ama siyasi islam.

görüyorum ki paketlemişler diyecek kadar ötekileşmişsiniz insanlığın gözünde. bir insanın canı yansa bütün bir insanlığın yanması gerekirken, sizde bende bir odun atayım da ateş büyüsün diyorsunuz. nereden geliyor bu kadar kin, eleştirdiğiniz zihniyetten nedir farkınız?

28 şubatın mazlumlarının büyük bir çoğunluğu şimdi iktidarda ve mağrur rolünde. fakat vesayet rejiminin dikta yapısından hiçbir farkları yok. karşıt görüşleri güya islamcılık adı altında ezerek başka bir toplumsal ayrımcılık oluşturma çabasındalar. neden güçlü ve zayıf arasındaki dengeyi sağlayarak demokratik ve laik bir ülkede yaşamayı seçmiyoruz?

arkadaşlar filler tepişir, çimenler ezilir. on yıllardır bu ülkede asla huzur ortamı sağlanamadı. sağ- sol, dinci- dinsiz, türk-kürt diye diye ayrıştırmaktan ne hale getirdiler canım memleketi. makam mevki sahipleri gününü gün edip servetini katlarken, altın köşklerinden aşağıda ezilen çimenlere dönüp bakmadılar bile.

annenizden- babanızdan öğrendiğiniz dünya görüşü 1960-2000 arası onların yaşadığı olayların onların yorumuyla size aktarılmasıdır. sizin çocuklarınızda 2000-2030 arası yaşadıklarınızın yorumunu dinleyeceklerdir. sorgulamayan bir çocuk yetiştirirseniz akp yahut hdp düşmanı, ne kadar iyi icraatlarde dahi bulunsa da bu iki siyasi görüşü asla benimsemeyecek, at gözlüklü bir birey yetiştirmiş olacaksınız. o devrin mazlumlarının yaşadıklarının vebalini nasıl ödeyeceksiniz?

bu sözüm size şimdinin mağrurları:

1. içeride yatan onca mazlumun yaşadığı işkencelerin, uğradığı psikolojik baskıların vebalini nasıl ödeyeceksiniz?
2. annesi babası fetö suçlamasıyla içeride yatan, dışarıda lösemiyle mücadele eden ufacık çocukların çektiği acıların yüzde kaçını çekebileceksiniz?
3. nerede bir kimsesiz, bir mazlum varsa 28 şubatta da 2021'de de yanında olan halkın vekilinin sabah namazında yaka paça gözaltına alınışına, paket servis derken hiç mi utanmayacaksınız ?
4. hukuk devleti olarak adlandırılan türkiye'de, hsyk'nın izniyle yine aynı iktidar zamanında kurulmuş olan bir partinin vekilini, çözüm sürecinde kardeş şimdi terörist ilan eden, akıl tutulması yaşayan, her fırsatta kandırıldık edebiyatı yapan bir iktidarı insanlığa karşı nasıl savunacaksınız?
5. eğer inanıyorsanız allah'ın huzurunda senin ilk emrin okuydu yüce rabbim ben okumak yerine ahaber izlemekle yetindim, bana verdiğin sorgulama yetisini ahaber, kanald, atv ve yahut fox tv muhabirlerine, gazetecilerine bıraktım diyebilecek misiniz?
6. eğer inanmıyorsanız kendi ahlaki etikleriniz ortadaki mağduriyetin neden ve nasıl yaratıldığını, bunlara karşı nasıl tepkiler verilmesi gerektiğini ölçemeyecek kadar vasat mı ?

ne şeriat, ne tarikat, ne hakikat, ne türe,
süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre
cahilin korku kokan defterini tanrı düre!
ma'rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
cennet iflas eder, efsane-i adem de geçer.
-neyzen tevfik
devamını gör...

türkçeye “ atlas vazgeçti” diye de çevrilen ayn rand üçlemesidir.

“kimse için yaşamayacağım ve kimsenin benim için yaşamasını istemeyeceğim.”

bu yemini yüksek sesle tekrar ettikten sonra bu yazıyı okumaya başlayabilirsiniz. zira bundan sonra okuyacağınız satırlar tamamıyla bu yeminin dayandığı felsefe üzerinedir. tam 1500 sayfalık bir seyahat “atlas silkindi”. bu zamana kadar yapılmamış bir edebiyat olayı, ya da bu zamana kadar bu kadar etkili olamamış.”atlas silkindi” bir destan sanki ama bu zamana kadar anlatılanların aksine bir yolda yürümekte kahramanlar, bir tersine destan.

hep jack london’ın mücadele eden, savaşan, ezilen insanları anlattığı romanlarını okuduk ve işçi sınıfına büyük bir sempati ve yakınlık duyarken işverenleri, sanayicileri, fabrikatörleri kan emici yarasalar olarak gördük. emile zola ütopik-sosyalist romanı “emek”te herkesin dostça kardeşçe yaşadığı, herkesin ihtiyacı kadarını alıp, yeteneği kadarını topluma hediye ettiği bir ülkeyi anlattı bize. b.traven, ezilen insanların hikayelerine o kadar inanmıştı ki ömrünü onların arasında geçirdi ve sadece onların hikayelerini anlattı. yani onlara göre zenginler kötü fakirler iyiydi, işverenler bencil işçiler çalışkan ve bonkördü, fabrikatörler sömüren fabrika çalışanları sömürülendi. ama ayn rand bunları hepsine itiraz etti, tümünü reddetti.

ona göre zenginler toplumun emniyet subabıydı. onlar olmazsa toplum ayakta kalamazdı. sömürülen kısım işçiler değil işverenlerdi. onlar zekalarını ortaya koyup bir servet üretiyor ve işçiler bundan en büyük payı kapmak için haksız bir mücadele veriyorlardı. “herkese ihtiyacı kadar herkesten yeteneği kadar” ilkesini en ağır biçimde eleştirirken, bunun toplumun temellerindeki dinamit olduğunu söylemekten kaçınmıyor.

bir insan sırf ihtiyaç duyduğu için ve hele de yeteneği kısıtlıysa neden daha yetenekli bir insandan fazla kazanmak durumunda kalsın ki? yani benim ihtiyacım olan şey sadece 10 dolarsa ve arkadaşımın ihtiyacı olan şey 1000 dolarsa ve arkadaşım yetenek fukarasıysa, onun ihtiyacını karşılamak için kaç gece fazla mesai yapmam gerekecek? komşumun ayağı kırılırsa onun yerine ne kadar daha çalışmam istenecek benden? işte sosyalizmin şiarı olan cümle bu sorularla sarsılıyor ayn rand tarafından. kitabın kahramanlarıın tümü fiziksel olarak yunan heykellerini andıran insanlar. zekaları ne kadar parlaksa vücutları da o kadar çarpıcı.

hank rearden, francisco d’anconia, ragnar danneskjöld… bu üç isim yakışıklı oldukları kadar zeki adamlar, son ikisi john galt’ın sınıf arkadaşları; hocaları hugh akstonla birlikte emin adımlarla yürümekteler ve karşılarında olanlardan biri de diğer hocaları dr. robert stadler. stadler kendi yaptığı makinenin kurbanı olanlardan. hugh akston fikirlerini sonuna kadar savunanlardan. ve dagny taggart… kuş gibi vücuduyla kendinden emin tavırları onu dünyanın en güzel kadını yapmaya yetecektir elbette ama o bunla yetinmeyip dev tren şirketi kompleksli kardeşi jim’e rağmen yönetmeye çalışır. bütün büyük adamlar ona aşıktır. hatta john galt bile.

ama john galt kim ki? bu bir soru değil, bu bir yakarı, bu çaresizlik bildiren bir deyim, bu herşeyin sonu, bu dünyanın motorlarını durduran adamın adı. dahi bir mühendis john galt ve new york’u karanlıklara gömecek zekaya sahip bir adam. sonunda sizi beklenmedik bir finale sürekleyecek olan adam.

george orwell hem “1984”te hem de “hayvan çiftliği”nde sosyalizmin uygulanış biçimini eleştirmişti, aynı şeyi zamyatin “biz”de yaptı ve ursula k. leguinmülksüzler”de ama onlar sosyalizmi değil onun uygulanışını eleştirdiler ama ayn rand sosyalizmin dibine koymaya çalıştığı bombanın pimini bu kitapla çekmeyi kafaya koymuş bir yazardı. söylediklerinin tek kelimesine katılmadan okudum romanı, zira bir tek yeri kabul etmeye kalksaydım amansız bir kapitalist olabilirdim.
devamını gör...

başlığı görünce aklıma mark twain'in sözü geldi, şöyle demiş kendisi,

"anlamayanlar için dilimi, değersizler için kalbimi yormadığım günden beri mutluyum."
devamını gör...

diyelim tek başına kk batırdı bu ssk'yı.
z kuşağı şunu sorar;
üstünden bizim yaşımız kadar zaman geçmiş, sen bugüne gel ve anlat hele.
-işsizlik ne ayak
-enflasyon ve ekonomiye destek olacak real üretim (açıklanan ve reel)
(buna her kesimi katman lazım, çiftçi, sanayici, köylü ve hatta şu zor döenmde bir sürü esnafı vs.vs.vs)
-devlet ihaleleri (ayrıntıya girmiyorum burada, herkes biliyor az çok neler olduğunu)
-vekil maaşları (hepsinin özel/tüzel işleri de var)
-sadece el kaldırıp kafa sallayan vekiller
(memleket için iyi işler yapmaya çalışan istisnaları her daim azınlıkta oldu olmasa da iplenmedi)
-devlet kurumlarındaki fazla kadrolar
(her dönem olmuştur mutlaka ama hakkaniyetli ve işlevini yerine doğru getiren insanlar orada olsa
eminim gerçek memur sayısı en az %30 düşer ve düşmesi lazım)
-gss prim borcu diye bir garabet var
**araya tuik alalım bir adet!
-pandemi var, aşılar nerede? hala gelecek/cak, yolda siparişler deniliyor.
kimlerin ve nasıl vurulacağına dair net bir planlama bile yok. en öncelikli insanlar gerçekten öncelikli olarak aşıya ulaşacak mı?
önceliği olmayan birileri reklam yapar gibi aşı oluyor ve sosyal medyada yayınlıyor bunu.
(bir sürü örnek var)
-bu kadar üniversite var, mezun olan insanlar ne kadar kaliteli eğitim alıp yetişmişler?
(çok yüksek okul, kaliteli eğitim demek değil, sadece alınan bir kağıt parçası demek)
-mezun olduktan sonra kaç tanesi gerçek anlamda diplomasına ait bir işte istihdam ediliyor.
liste daha uzar gider, o sebeple bügünün siyasi erki doğru adımları atmak zorundadır, ki iş işten geçti artık.
o tren kaçtı ve giderler. sonucu daha kötü de olsa bu kural hiç değişmemiştir.

yaşını almış biri olarak şunu derim hep;
iyi bir koalisyon hükümeti eşit paylaşımla bakanlıkları alarak karşılıklı olacak şekilde birbirini ve bakanlıklarını/belediyelerini dürüst çalışma adına oto kontrol altına alıp bu kadar genç nüfusun olduğu bir memleketi uçurmasa da gerçekten adam eder.
yolsuzluk, kayrılma, adamcılık, düzgün ihale edilmeme vs.vs.vs. olduğu an verirsin ilgili bakanlığı, kişiyi mahkemeye memleketin paralarını çarçur etmekten mis gibi de yaparsın bunu, yeter ki iste. dokunulmazlıkları kaldır mesela hemen.
(çok şey istedim biliyorum)
o potansiyel biz de var, yeter ki amaç hizmet etmek olsun.
yoksa son 3 yılın ekonomik gidişatına bakın ve değerlendirin 20 yıllık iktidarı.
özal da tek başına iktidardı ve bu bize asla yaramayan bir durum.
her zaman kendi zenginlerini ortaya çıkarmış ve halk mutlaka zorda kalmıştır tek partiler döneminde.

not: hala kocaeli'nde üst geçitlerde "millet bahçesi" reklamı yapılıyor.
5,3 milyon metrekare??
oraya harcanan parayı geçtim, sadece reklamları için verilen ve panolara asılan kağıtlara verilen paralarla
yüzlerce ihtiyaç sahibinin işi görülür.
adam sormazlar mı bu pandemi dönemindeyken "aga bu nedir" diye?
kocaeli körfezinde zibilyon tane sayfiye yeri var ve insanlar çıkmak isteyince gayet de sahil kesiminde bir çok güzel yer bulur, oturur, eğlenir, dinlenir zaten. evimin balkonunda bile otururum, sen adamın cebinde parası var mı ondan bahset.
boşver bahçeyi falan, fuzuli masraf, bu kadar net.
devamını gör...

ilk tanımı yapan yazar arkadaşın belirttiği gibi the shining (film)inin devamı niteliğinde bir film. fakat the shining'teki gibi bir beklentiye girmek iyi olmayacaktır. filmin ilk 50 dakikasına dayanıp ve merak edip izleyebildiyseniz devamı da geliyor, ondan sonrasını sıkılmadan izleyebiliyorsunuz sanırım. yoksa biraz kafa yakıcı olabiliyor.

filmde korkunun aslında ne kadar güçlü bir duygu olduğu ve kötülüğün iyilerin korkularına ait enerjisinden/buharından beslendiğini hatırlatıyor bize. günümüze gönderiler olarak düşünüyorum bu durumu da. dünyayı düşündüğümüzde bizlerin korkularıyla güçlenenler ve beslenenler yok mu? bir de bizim korkularımızla güçlenenler de aslında bize kıyasla daha korkak olmuyorlar mı??

filmde korkularının üzerine git klişesi olsa da, filmin sonunu bu şekilde görebiliyoruz.

--! spoiler !--
filmde, şeytani özellikte olan yaşlı kötünün ruhu??? bedenini terk etmek üzeredir. ana kötü kraliçe rose ile arasında geçen bir konuşma aslında korkunun güçlü enerjisini özetliyor:

+korkuyorum...
-hayır korkmuyorsun! imparatorlukların yükselip yıkılmasına şahit oldun. roma’da gladyatörleri alkışladın. denizlere açılıp yeni dünyaları geçtin. krallar, kraliçeler ve papalardan beslendin. seninle ilgili efsaneler yazdılar ve heykeller yaptılar. köylerinde, yataklarında ve gökdelenlerinde korkudan tir tir titrediler. o yüzden hayır korkmuyorsun. sen bir kralsın ve korku yersin…..”
--! spoiler !--
devamını gör...

oruç diyeti, aralıklı oruç diyeti olarak da bilinen programdır. farklı varyasyonları vardır. en bilineni 8-16 denilen 16 saat yememe 8 saat yeme evresi şeklinde olanıdır.

uzun süredir 8-16 'yı biraz esneterek uyguluyorum. 8 saatlik dilimde de hunharca yemeden dengeli gidiyorum. 16 lık kısımda zorlandığım olursa biraz çerez ya da bir elmayla geciştiriyorum. uzun açlığın vücuda olan faydasını, açlığın tetiklemesiyle hücrelerin kendini sindirerek yenilemesini sağladığını ispatlayarak nobel ödülü kazanan japon bilim adamı yoshinori ohsumi tüm dünyaya kanıtlamıştır.
devamını gör...

+bitirince yazar mı olcan?
-hayır efendim türk dili ve edebiyatı uzmanı olacağım, diğer bir tabirle türkolog olacağım.

+sen osmanlıca konuşabiliyor musun?
-hayır efendim osmanlıca; batı türkçesi, batı oğuzcası, mücerret bir dil değildir. türkçedir.

+köktürkçe mi? siz yalan söylüyorsunuz bence arkeolog musunuz ki köktütürkçe okuyabileceksiniz?
-efendim eski türkçe bir türkçe dönemidir elimizde olan metinler dahilinde dönemi incelemek ve hem edebi hem kültürel hem de dil bilimsel açıdan o dönemi izlemek bizim işimizdir.

+türkoloji ne ya türkçü müsün?
-hayır dilbilimciyim.

neyse çok doluyum sözlük...
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


popüler mitolojiden uzak, ismini az duyduğum
türk mitolojisinin su pınarlarında yaşayan peri kızları..
eski anlatımlara göre,
suyun başına gidince kendi huzurunu görmen için,
sana aksını en naif suretle gösterirmiş.

su ve pınar kenarlarında yaşar,
sarayları nehirlerin derinliklerinde bir taşın altında bulunmaktaymış.

kazak türkleri onlara "su perisi"
türkmenler "suv"
özbekler "su alvastisi" olarak tanımlamaktaymış.

beyaz giyimli ve cisimsiz varlıklar olarak bildirilen su iyeleri,
aynı zamanda kuş ve yılan kılığına girerek
insan yavrularını tehlikeden korurlarmış.

kimbilir.?
suyun koruyucu ruhuna olan dogmatik inancımız,
ve kutsallığına duymuş olduğumuz saygı tam olarak buradan gelmektedir..
devamını gör...

dedikten sonra kendisi uçurulmuş olan yazar beyanı.

30 yaş üzeriydi herhal...
devamını gör...

google enter, sabır nedir enter;

1. olacak ya da gelecek bir şeyi telaş göstermeden bekleme.
2. öfke doğuracak bir şey karşısında bile öfkelenmeme durumu.

bakayım kıyımda köşemde kırıntısı kalmış mı? nope.

göğüs sıkışması? not entered. ben yazayım, şiştim. nefes alınmıyor. canıma yetiyor, yeter, yetsin artık. narsist, 30 iq lu ebeveynlere rağmen şu yaşıma geldim. bir şekilde oldu. püh saygısız sudoku hiç öyle denir mi? neler denmedi de içimde kaldı bir bilsen… belki anlatırım bi’ ara.

şuan yine her an her şey olabilir.

ayak uçlarımdan saç diplerime kadar sinirliyim. tüm gün dinmedi öfkem. bir söz, bir boş bakış, beş yıl sonrasında hatırlamayacağım bir kaç saniyenin yirmidört saatimden çalışını izliyorum. sonrasında hayat akışımı; her an her şey olabilir. ben biriktirip taşan tiplerdenim. çok biriktim, tutamıyorum. bir şey yapmalıyım, nefes aldıracak bir şey. tabak çanak kırmak bana ne nefes aldırır, ne yirmidört saatimi geri verir, üstelik ortalığı toplamam için extradan iş çıkar ve ona harcanan zaman. yazık gerçekten. doldum, taşıyorum. usulca akardı gözlerimden böyle anlarda. şimdi kurumuş. güzel aslında. ağlamakta gereksiz enerji kaybı. nitekim yanaklarımızı pürüzsüzleştirmekten, dudaklarımızı ve gözlerimizi dolgunlaştırmaktan öteye geçemiyor. makyajsız da güzel olmak gibi. o da ayrı bi şans, baktığında.

lanet girsin ne anlatıyorum lan ben? hahah.

hayatımı alt üst etmeme bir kaç saat kalmış ben ne anlatıyorum? işi, gücü, kursunu, dersini, stajını ve tabi kafiyeli olsun diye sülalesini üzeyim. böyle hayatı bana reva görenleri de tabii.

her an her şey olabilir.

uyumayınca huysuzlaşan biriyim. çok değil ya altı saat uyuyacağım ve bu elimden alındığında ben snickers reklamında ki yakışıklı çocuğun sarışın ablaya dönüşmesi gibi tatsızlaşıyorum… şimdi bunu beşle çarp. hayır ya yüzüme değil, içinden. yüzüme çarpılan gerçekler ve başıma kakılan olması gerekenin adını iyilik yapmak sanılanlar yeterince tadımı kaçırdı zaten. bir de sen eklenme. manyak de geç, okuma hatta. zaman kaybettiriyorum sana. mühim bu. biliyorum uzaya çıkıp halay çekmeyeceksin. olsun yine de, kendinle değerlendir zamanını.

ben bana ayıramadığım zamana öfkeli değilim. bazen akmadığı, çokça taştığı için öfkeliyim. biraz denge, lütfen.

ne diyodum? tanımımın sloganı her an her şey olabilir olsun mu? olsun, yaptım oldu.

şimdi içimde bir yerlerde fısıldayanı dinleyeceğim ve bir yirmidört saatlik daha sabredeceğim. sonrası plan, organize işler, tepeyi taklaya çevirmece falan.

#dirensudoku
devamını gör...

sıkılıyorum sabri, bunalıyorum.
devamını gör...

haklı-haksız tartışmasında bir yorum yapamayacağım tanım. kişilerin önceki yaşantılarına dair bir paylaşım yok çünkü.
yalnız olaya bir de şu açıdan bakalım. pandemi ile birlikte okuldaki tüm öğrencilerde ve velilerde telefonum var. bu, insanlara istediği zaman ulaşma imkanı tanıyor. * ha bu durum, her istediklerinde yanıtlayacağım ya da yanıtlamak zorunda olduğum anlamına gelmiyor.
ama insanla çalışırken belirli bir kural silsilesi oluşturmak öngörülebilecek sorunları engellemeyi sağlıyor.
şöyle bir anlaşmamız var: istediğiniz saatte sorularınızı atabilirsiniz, ben de ne zaman müsaitsem o zaman yanıtlarım. * yani ulaşılmak istemediğim anda kapatıyorum, olayım bitiyor.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

haklı yazar beyanı. herkes dinini kendi içinde yaşamalı diye düşünüyorum.
devamını gör...

dalgın, güzel gülen, edalı kadınlar hep çekici olmuştur. *
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

şimdiden yazayım dedim belki karma puan kazanmama yardımcı olmak isteyen olur.
devamını gör...

hikayenin kahramanı erman toroğlu. kırıkkale'de maç yönetirken tribünden kendisine :
abdülhamit'in saz heyeti ananı boğaz köprüsünün ortasında şaapsın diye küfredilince maçı durdurmuş ve tribüne çıkıp sormuş :
"niye abdülhamit'in saz heyeti?"
36 kişiler de ondan
" niye boğaz köprüsünün ortasında?
her kıtadan duyulsun diye.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim