yazarların en büyük hayali
karavan alıp sevdiğim kişiyle seyahata çıkmak. her yeri gezmek.
devamını gör...
ilişkide yapılan yanlışlar
tersten başlamak. bakınız bu ceylanı ürkütmektir.
yani şey demek istiyorum monotonlukla başlayın herkes gibi.
yani şey demek istiyorum monotonlukla başlayın herkes gibi.
devamını gör...
preiser hastalığı
skafoid(scaphoideum) kemiğin avasküler nekrozuna verilen addır.
devamını gör...
okapi
yalnızca kongo'nun doğu kesiminde ormanlarda yaşayan giraffiedae* familyasından bir hayvan türü. bilimsel tür adı okapia johnstoni. ilk kez 1900 yılında keşfedilmiş bu tür. zürafadan daha kısa, omuzdan yere kadar 1.5 metre yüksekliğinde, gövdesi ve boynu kızıl kahverengi, bacaklarının üst kısmı zebra gibi çizgili, altları ise beyazdır. erkekleri aşağıdaki resimde de gördüğünüz gibi tıpkı zürafagillerde olduğu gibi boynuzludur. dili zürafa gibi uzun ve kıvrılabilen bir yapıda olan ve ağaç yapraklarıyla beslenen otçul bir hayvan.
devamını gör...
tanrı'nın size verdiği en önemli yetenek
hiçbir şey yapmayabiliyorum. kolay gibi görünüyor ama zor iştir yetenek ve sabır ister.
devamını gör...
it's a wonderful life
frank capra'nın 1946 yapımı kült fantastik drama filminin adı. başrolünde james stewart vardır ve yayınlandığı dönemde türkiye'de yaşamak güzeldir adı ile vizyona girmiştir. filmle ilgili ilginç olan şey ilk yayınlandığı zamanlarda pek ilgi görmemiştir. daha sonraları televizyon kanalları tarafından yılbaşında gösterildikçe çok izlenir, çok sevilir ve zamanla büyük bir hit haline gelir.
devamını gör...
lorlu biber
kışlık kahvaltılıktır kendisi efenim. yeşil biber, lor ve tuzlu süt ile hazırlanır.
sütü pişirin ve içine damağınıza uygun tuzu atıp karıştırın bırakın biraz soğusun. o sırada kavanozun dibine loru biraz serpin sonra boyuna göre 2 3 parçaya böldüğünüz biberleri de yerleştirin. bir kat lor bir kat biber olacak biçimde işleme devam edin. en son üzerine sütü dökün. sütün kavanozun her yerine yayıldığından emin olun. dilerseniz üzerine bozulmaması için zeytinyağı döküp havayla temasını kesebilirsiniz. bir kaç hafta içinde hazır olacaktır. afiyet olsun.
ayrıca kendisi tarhana çorbasıyla müthiş oluyor.
sütü pişirin ve içine damağınıza uygun tuzu atıp karıştırın bırakın biraz soğusun. o sırada kavanozun dibine loru biraz serpin sonra boyuna göre 2 3 parçaya böldüğünüz biberleri de yerleştirin. bir kat lor bir kat biber olacak biçimde işleme devam edin. en son üzerine sütü dökün. sütün kavanozun her yerine yayıldığından emin olun. dilerseniz üzerine bozulmaması için zeytinyağı döküp havayla temasını kesebilirsiniz. bir kaç hafta içinde hazır olacaktır. afiyet olsun.
ayrıca kendisi tarhana çorbasıyla müthiş oluyor.
devamını gör...
antifungal
mantar hastalıklarında kullanılan ilaçlardır.
devamını gör...
artı 1
bir konuyu desteklediğiniz de "bende varım" anlamına gelen internet kısaltmasıdır.
kullanımı: +1'dir.
kullanımı: +1'dir.
devamını gör...
doğum lekesi gibi bir gülümseme
okudum ve çoook beğendim. ne çok özlemişim barış bıçakçı yazısını. çok tanıdık, çok bizden karakterler. kitap bittiğinde hem göz yaşım akıyordu hem de aptal bir gülümseme vardı yüzümde. tek seferde bitti zaten. 14 küçük ama çok derin öykü. tek oturuşta bitirilecek bir kitap zaten. 100 sayfa sadece. ama bittiğinde keşke '100 sayfa olmasaydı 300 sayfa olsaydı' dedim ben adeta. öyküleri okurken karakterler için ya 'aa ne kadar da ben' ya da 'a a bu şey değil mi ' gibi şeyler düşündüm. yani adeta benim çocukluğum, aile ilişkilerim, benim öğretmenimle ilgili bir şey gibi. sanki yıllar önce ayrıldığımız mahallemize gitmişiz de oradaki komşularımızla eski günleri yaad etmişiz gibi bir his. ya da yıllar yıllar sonra ailecek buluşmuşuz. annem babam kardeşlerimle 30 yıl sonra ilk kez buluşmuşuz ve o günleri konuşuyoruz gibi. yer yer rahatsız edici duygular hissettim ama bütünlüğe baktığımda huzur, özlem gibi duygular hissettim. barış bunu her kitabında yapıyor zaten. bizi bize daha iyi anlatan bir yazar daha yoktur belki. benim şu dönemde en beğendiğim çağdaş türk yazarların başında geliyor. en beğendiğim kitabı da (bkz: bizim büyük çaresizliğimiz) kitaplığımda barış bıçakçı'ya ait özel bir bölüm var.
bu arada barış bıçakçı'nın işe yarar bir şey filminin de senaryosunu yazdığını öğrendim. en kısa zamanda o filmi de izleyip onun hakkında da bir şeyler yazmak istiyorum.
bu arada barış bıçakçı'nın işe yarar bir şey filminin de senaryosunu yazdığını öğrendim. en kısa zamanda o filmi de izleyip onun hakkında da bir şeyler yazmak istiyorum.
devamını gör...
hümanizm
türkiye'de yanlış bilinen kavramlardan birisidir. işin tuhaf yanı ateistler de "ben hümanist değilim abi" diye gezerler. kimse de demez ki "biz hümanist değilsek neden ateistiz?" diye.
bir felsefi akım olarak insancıllık. insanları çok sevelim değil mevzu, insanı baz almak söz konusu. yani doğa üstü güçlerle ilgilenmez, seküler bir duruşu vardır. her türlü otorite karşısında insanı özgürleştirme çabasıdır. ama bunun yanında insanı diğer canlılardan üstün tutmaz, doğa ve hayvan sevgisi de esastır.
hümanizme göre insan da bir hayvandır. tek farkı, doğru yanlış kriterlerini koyabilme becerisi sayesinde toplumsal bir düzen oluşturabilmiş olmasıdır. benzer bir düzen şempanzelerde de var ama tarif edemedikleri için bizim kadar gelişkin değil. hümanizm işte bu becerimiz sayesinde oluşturduğumuz düzeni istisnasız bir biçimde herkese uygulayalım der. katilse cezasını çekmeli. suçluysa hapislerde yatmalı. bunun aksini kim savunuyor? hayali bir hümanizm garabeti yaratmışsınız, toplumdaki bütün ikiyüzlülükleri onunla ilişkilendirmişsiniz, kendi straw man'inizi kötüleyip duruyorsunuz.
çünkü hümanizm, ırkçı, renkçi, kafatasçı, bazı insanları insan olarak görmeyen, oligarşist, kendini beğenmiş, kibirli, kendini diğerlerinden akıllı ve bir bok zanneden kim varsa hepsinin karşısında olan, bu yüzden de hepsinin ortakça nefret ettiği bir düşünce biçimidir.
bir felsefi akım olarak insancıllık. insanları çok sevelim değil mevzu, insanı baz almak söz konusu. yani doğa üstü güçlerle ilgilenmez, seküler bir duruşu vardır. her türlü otorite karşısında insanı özgürleştirme çabasıdır. ama bunun yanında insanı diğer canlılardan üstün tutmaz, doğa ve hayvan sevgisi de esastır.
hümanizme göre insan da bir hayvandır. tek farkı, doğru yanlış kriterlerini koyabilme becerisi sayesinde toplumsal bir düzen oluşturabilmiş olmasıdır. benzer bir düzen şempanzelerde de var ama tarif edemedikleri için bizim kadar gelişkin değil. hümanizm işte bu becerimiz sayesinde oluşturduğumuz düzeni istisnasız bir biçimde herkese uygulayalım der. katilse cezasını çekmeli. suçluysa hapislerde yatmalı. bunun aksini kim savunuyor? hayali bir hümanizm garabeti yaratmışsınız, toplumdaki bütün ikiyüzlülükleri onunla ilişkilendirmişsiniz, kendi straw man'inizi kötüleyip duruyorsunuz.
çünkü hümanizm, ırkçı, renkçi, kafatasçı, bazı insanları insan olarak görmeyen, oligarşist, kendini beğenmiş, kibirli, kendini diğerlerinden akıllı ve bir bok zanneden kim varsa hepsinin karşısında olan, bu yüzden de hepsinin ortakça nefret ettiği bir düşünce biçimidir.
devamını gör...
seni seviyorum demenin farklı şekilleri
"seni çok özledim. " seni seviyorum dan daha güzel bir kelime benim için.
*seni çok özledim, sesini, gülüşünü... sabah konuştum ama napayım işim gücüm sen olmuşsun. senin gidecek yerin kalbim demek ki, hep benimlesin. gözlerimi açtım içimde sen, gözlerimi kapadım senin gözlerin. yemek yiyorum, karşımda sen, müzik dinliyorum sen, dans ediyorum, hayalinle ben. "
seni seviyorum diyemedim mi şimdi? iyi ki demedim böylesi kafi.
*seni çok özledim, sesini, gülüşünü... sabah konuştum ama napayım işim gücüm sen olmuşsun. senin gidecek yerin kalbim demek ki, hep benimlesin. gözlerimi açtım içimde sen, gözlerimi kapadım senin gözlerin. yemek yiyorum, karşımda sen, müzik dinliyorum sen, dans ediyorum, hayalinle ben. "
seni seviyorum diyemedim mi şimdi? iyi ki demedim böylesi kafi.
devamını gör...
hayatın altının üstünden daha iyi olması
şems-i tebrîzî’ye ait olduğu düşünülen son dönemin en popüler “boşver kanka” mottosu. tamamı şöyle;
hakk'ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. "düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?
ve evet düşünülen. ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol da mevlana’ya ait değil mesela. şuradan alalım.
neyse efendim konu şu; ben baktım. değil. hayatımın üstünü rica ediyorum oradan tekrar.
oyna devam.
hakk'ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. "düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?
ve evet düşünülen. ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol da mevlana’ya ait değil mesela. şuradan alalım.
neyse efendim konu şu; ben baktım. değil. hayatımın üstünü rica ediyorum oradan tekrar.
oyna devam.
devamını gör...
z kuşağı dertleri
tamamen gelecek kaygısından oluşan eğitim hayatları, çevresinde gördükleri olumsuzluktan dolayı hiçbir heveslerinin kalmaması, ekonomik sorunlardan dolayı kendi ülkelerinde bile seyahat edememek, yeni dünya da her şeyin sosyal medya da yaşanıyor oluşu ve insan bağlarının çöküşü ve en önemlisi dünyanın sonuna doğmak başlı başına bir derttir. 80 ve 90 çocukları çok özeniyorum be.
devamını gör...
küfreden insan
hayat şartlarının küfürsüz yaşamak için hiç elverişli olmadığını düşünen insandır.
devamını gör...
to be or not to be
en çok bilinen hamlet tiradı olsa bile ona bu ağırlığı veren cümlenin kendisinden ziyade daha sonra william shakespeare tarafından kaleme alınanlardır özünde. ölümden sonrasına duyulan insancıl korku ve yaşamın katlanılmaz ağırlığı arasında bin çeşit ızdırabı sırtlayan insanın kederli kabullenişidir bu cümleler. yaşamak denilen trajediyi katlanılabilir kılan ölüm fikridir ama ölümün belirsizliği fikrini katlanılabilir kılan da yaşamaktır; en azından öyle diyor hamlet. ölüm için yaşama katlanır yaşam için ölüme tahammül ederiz, tüm karmaşanın ana nedeni özünde bu çıkmazdır. bundan ötürü bu tirad başlı başına shakespeare'in dehasının özetidir aslında; aynı cümleler ile siyah ve beyaz kadar zıt iki düşünceyi de aktarabildiği için. şöyle devam ediyor o meşhur tirad:
olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!
düşüncemizin katlanması mı güzel
zalim kaderin yumruklarına, oklarına
yoksa diretip bela denizlerine karşı
dur, yeter demesi mi?
ölmek, uyumak sadece!
düşünün ki uyumakla yalnız
bitebilir bütün acıları yüreğin,
çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.
çünkü, o ölüm uykularında
sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından
ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?
zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine
sevgisinin kepaze edilmesine
kanunların bu kadar yavaş
yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
kötülere kul olmasına iyi insanın
bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
kim ister bütün bunlara katlanmak
ağır bir hayatın altında inleyip terlemek
ölümden sonraki bir şeyden korkmasa
o kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
ürkütmese yüreğini?
bilmediğimiz belalara atılmaktansa
çektiklerine razı etmese insanları?
bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
yürekten gelenin doğal rengini.
ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
yollarını değiştirip bu yüzden
bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.
yazıldığı dilde ise aşağı yukarı bu şekildedir:
to be, or not to be, that is the question:
whether 'tis nobler in the mind to suffer
the slings and arrows of outrageous fortune,
or to take arms against a sea of troubles
and by opposing end them. to die—to sleep,
no more; and by a sleep to say we end
the heart-ache and the thousand natural shocks
that flesh is heir to: 'tis a consummation
devoutly to be wish'd. to die, to sleep;
to sleep, perchance to dream—ay, there's the rub:
for in that sleep of death what dreams may come,
when we have shuffled off this mortal coil,
must give us pause—there's the respect
that makes calamity of so long life.
for who would bear the whips and scorns of time,
th'oppressor's wrong, the proud man's contumely,
the pangs of dispriz'd love, the law's delay,
the insolence of office, and the spurns
that patient merit of th'unworthy takes,
when he himself might his quietus make
with a bare bodkin? who would fardels bear,
to grunt and sweat under a weary life,
but that the dread of something after death,
the undiscovere'd country, from whose bourn
no traveller returns, puzzles the will,
and makes us rather bear those ills we have
than fly to others that we know not of?
thus conscience does make cowards of us all,
and thus the native hue of resolution
ıs sicklied o'er with the pale cast of thought,
and enterprises of great pitch and moment
with this regard their currents turn awry
and lose the name of action.
olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!
düşüncemizin katlanması mı güzel
zalim kaderin yumruklarına, oklarına
yoksa diretip bela denizlerine karşı
dur, yeter demesi mi?
ölmek, uyumak sadece!
düşünün ki uyumakla yalnız
bitebilir bütün acıları yüreğin,
çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.
çünkü, o ölüm uykularında
sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından
ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?
zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine
sevgisinin kepaze edilmesine
kanunların bu kadar yavaş
yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
kötülere kul olmasına iyi insanın
bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
kim ister bütün bunlara katlanmak
ağır bir hayatın altında inleyip terlemek
ölümden sonraki bir şeyden korkmasa
o kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
ürkütmese yüreğini?
bilmediğimiz belalara atılmaktansa
çektiklerine razı etmese insanları?
bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
yürekten gelenin doğal rengini.
ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
yollarını değiştirip bu yüzden
bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.
yazıldığı dilde ise aşağı yukarı bu şekildedir:
to be, or not to be, that is the question:
whether 'tis nobler in the mind to suffer
the slings and arrows of outrageous fortune,
or to take arms against a sea of troubles
and by opposing end them. to die—to sleep,
no more; and by a sleep to say we end
the heart-ache and the thousand natural shocks
that flesh is heir to: 'tis a consummation
devoutly to be wish'd. to die, to sleep;
to sleep, perchance to dream—ay, there's the rub:
for in that sleep of death what dreams may come,
when we have shuffled off this mortal coil,
must give us pause—there's the respect
that makes calamity of so long life.
for who would bear the whips and scorns of time,
th'oppressor's wrong, the proud man's contumely,
the pangs of dispriz'd love, the law's delay,
the insolence of office, and the spurns
that patient merit of th'unworthy takes,
when he himself might his quietus make
with a bare bodkin? who would fardels bear,
to grunt and sweat under a weary life,
but that the dread of something after death,
the undiscovere'd country, from whose bourn
no traveller returns, puzzles the will,
and makes us rather bear those ills we have
than fly to others that we know not of?
thus conscience does make cowards of us all,
and thus the native hue of resolution
ıs sicklied o'er with the pale cast of thought,
and enterprises of great pitch and moment
with this regard their currents turn awry
and lose the name of action.
devamını gör...
kafka’nın çorbası
bir mark crick kitabıdır.
can yayınlarının kırk merak serisinden çıkan kitap ne bir romandır ne de bir öykü kitabı. bir derleme de değildir bir inceleme de. aslında bu kitap bir yemek kitabıdır, hem de içinde gerçekten nefis yemek tarifleri olan bir kitap. ancak diğer yemek kitaplarından bir farkı vardır, hem de çok büyük bir fark.
kitabı okurken böyle bir yemek listesinin önüme geldiği bir kafede ya da lokantada olduğumu düşündüm ve bunun müthiş bir şey olabileceği aklıma yattı.
mesela günün çorbası olarak kafka usulü çabuk miso çorba olsa listede ve bu yemeğin tarifinin kafka’nın üslubuyla okusanız. daha sonra homeros usulü bir fenkata, tabii ki yine homeros’un tarifiyle. belki de jorge luis borges’in anlatımıyla bir dil balığı. sonra da hepsinin üstüne kayıp zamanın izinde dolaşan ve bizi de peşine takan marcel proust usulü tramisu.
ben müthiş bir yemek olacağını düşünüyorum bunun. yazar da öyle düşünmüş ve tam 14 yazarın üslubuyla 14 farklı yemek tarifi vermiş bize. afiyet olsun efendim.
can yayınlarının kırk merak serisinden çıkan kitap ne bir romandır ne de bir öykü kitabı. bir derleme de değildir bir inceleme de. aslında bu kitap bir yemek kitabıdır, hem de içinde gerçekten nefis yemek tarifleri olan bir kitap. ancak diğer yemek kitaplarından bir farkı vardır, hem de çok büyük bir fark.
kitabı okurken böyle bir yemek listesinin önüme geldiği bir kafede ya da lokantada olduğumu düşündüm ve bunun müthiş bir şey olabileceği aklıma yattı.
mesela günün çorbası olarak kafka usulü çabuk miso çorba olsa listede ve bu yemeğin tarifinin kafka’nın üslubuyla okusanız. daha sonra homeros usulü bir fenkata, tabii ki yine homeros’un tarifiyle. belki de jorge luis borges’in anlatımıyla bir dil balığı. sonra da hepsinin üstüne kayıp zamanın izinde dolaşan ve bizi de peşine takan marcel proust usulü tramisu.
ben müthiş bir yemek olacağını düşünüyorum bunun. yazar da öyle düşünmüş ve tam 14 yazarın üslubuyla 14 farklı yemek tarifi vermiş bize. afiyet olsun efendim.
devamını gör...

