diyarbakır köy okulu yardımımızın ulaşması
ücra bir köy okulunda sözlüğün logosu olacağı için artık sözlüğe cinsel içerikli tanım girmemeye karar verdiğim olay.
şu an kendimi hababam sınıfı ahmet'in azarladığı hababam sınıflı öğrenciler gibi hissediyorum.
şu an kendimi hababam sınıfı ahmet'in azarladığı hababam sınıflı öğrenciler gibi hissediyorum.
devamını gör...
yazarların okuduğu dergiler
masa,kafkaokur,bavul ,ot ve geo dergileri.
devamını gör...
şarkılarda sorulan en zor soru
adaletin bu mu dünya?
ne yar verdin, ne mal, dünya
kötülerinsin sen dünya
iyileri öldüren dünya
ne insanlar gelip geçti kapından
memnun gelip giden var mı yolundan?
kimi fakir, kimi ayrılmış yarinden
ne yar verdin, ne mal, dünya
kötülerinsin sen dünya
iyileri öldüren dünya
ne insanlar gelip geçti kapından
memnun gelip giden var mı yolundan?
kimi fakir, kimi ayrılmış yarinden
devamını gör...
beta alanin
esansiyel olmayan bir amino asittir. çoğu amino asitlerin aksine beta alanin amino asit, protein sentezi için vücut tarafından kullanılmaz. bunun yerine beta alanin histidin ile birlikte, karnosin üretir. bu, daha sonra iskelet kaslarınızda saklanır. karnosin, egzersiz sırasında kaslarınızda laktik asit birikimini azaltır ve daha iyi atletik performansa sahip olmanızı sağlar. ilk kullanımda epey bir karıncalanma hissi yaratır, sonradan bu daha az olur. 8 hafta kullanım 2 hafta ara şeklinde kullanılması sağlık açısından mantıklı kullanım şeklidir.
devamını gör...
cimcime meliha
biraz önce denk geldim videosuna. içimden dolu dolu beddualar ve küfürler ede ede izledim. bir insanın, hayatını nasıl mahvederiz adlı çalışma. insan denen varlığın yaptığı ve yapmaya devam ettiği kötülüğü izledim resmen. tek hayali, bir ev alıp oturmak, evlenip çocuk sahibi olmak ve mutlu bir yuvasının olmasıydı. aşağılık teyzesi ve dayısının kurbanı oldu. sosyal medyanın gücü olmasa, sahip çıkılmayacak olan bir kadındı!
meliha türkgenç, kimsesiz ve çaresizdi. annesi doğum esnasında hayata gözlerini yumdu. babada sahip çıkmayınca dayısı ve teyzesinin yanında kalmak zorunda kaldı. onlarda biricik kızı; bir gece de ayran diye kandırılarak, zorla içirilen alkolle sarhoş edildikten sonra fuhşa sürükledi, genelevine sattı. kurtulmak istedi; ‘10 bin tl verirsen seni bırakırız’ dediler ve 45 yıl boyunca 10 bin tl’yi ödedi, ödedi, ödedi, ama kurtulamadı. işkence gördü, tehdit edildi, kurtulamadı. ta ki yaş alıncaya dek. yaşlanınca kapıya koydular. o şimdi mersin çarşısı’nda peçete, ‘yara bandı’ satarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor. çarşı esnafının sevilen yüzü haline gelen cimcime (ufak tefek, becerikli, konuşkan ve sevimli kadın) gerçek adıyla meliha türkgenç’in tek hayali evlenip gelinlik giymek, sıcak bir yuvaya sahip olmaktı. o bu hayalini gerçekleştiremedi.
meliha türkgenç, kimsesiz ve çaresizdi. annesi doğum esnasında hayata gözlerini yumdu. babada sahip çıkmayınca dayısı ve teyzesinin yanında kalmak zorunda kaldı. onlarda biricik kızı; bir gece de ayran diye kandırılarak, zorla içirilen alkolle sarhoş edildikten sonra fuhşa sürükledi, genelevine sattı. kurtulmak istedi; ‘10 bin tl verirsen seni bırakırız’ dediler ve 45 yıl boyunca 10 bin tl’yi ödedi, ödedi, ödedi, ama kurtulamadı. işkence gördü, tehdit edildi, kurtulamadı. ta ki yaş alıncaya dek. yaşlanınca kapıya koydular. o şimdi mersin çarşısı’nda peçete, ‘yara bandı’ satarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor. çarşı esnafının sevilen yüzü haline gelen cimcime (ufak tefek, becerikli, konuşkan ve sevimli kadın) gerçek adıyla meliha türkgenç’in tek hayali evlenip gelinlik giymek, sıcak bir yuvaya sahip olmaktı. o bu hayalini gerçekleştiremedi.
devamını gör...
tunalı hilmi
ankaralılar sadece tunalı der. tunalı hilmi diyen birini görürseniz o kişi ankaralı değildir.
devamını gör...
boethius
romalı filozof.
felsefesi: teselli ikramiyesi
felsefe'yi yaşamı daha yaşanılır kılan, kişinin kendisini geliştirmesine yardımcı olan bir öğreti gibi düşünmüştür.
boethius'a göre;
hayatın düşüş ve yükseliş arasında.bir gün düşer bir gün kalkarsın. talih yüzüne gülebilir, kapılar yüzüne kapanabilir. filozofun kendi hayatıda iyi talih ve kötü talih arasında kalmıştır. yükselişe geçtiği bir dönemde hayatı alt üst olmuş otorite onu idam'a mahkum etmiştir. bu düşünceleri kaldığı hücrede kağıda dökmüştür.
talih gelişigüzeldir. hayatını değişken bir talihe bağlamak ona hapsolmak mantıksızdır. mutluluk diye bir şey var ise bu içinde olan bir şeydir. hayatı olduğu gibi kabul etmeli. müdahale edemediğine kahır etmen doğru değildir. çünkü elinde değildir. elinde olan ile değil aklında olanlarla yola çıkmalısın. kurtuluş kendini nasıl hissettiğinle ilgili. kontrolünü nasıl sağlayabileceksin? kötü bir olay karşısındaki tavrın onu nasıl algıladığınla ilgilenmelisin.
tanrı ise zamanın dışındadır. bizi zamansız görür. her şeyi bilir ama sana özgür irade vermiştir. seçimlerini bir anda algılar. seçimlerinle yargılanmanın sebebi de bu.
özgür irade ile mutlu olmak bizim elimizde...
bir idam mahkumunun ölüme yaklaşırken bile an'ını daha yaşanılır kılmak adına kafa patlattığı öğretiler bunlar.
felsefesi: teselli ikramiyesi
felsefe'yi yaşamı daha yaşanılır kılan, kişinin kendisini geliştirmesine yardımcı olan bir öğreti gibi düşünmüştür.
boethius'a göre;
hayatın düşüş ve yükseliş arasında.bir gün düşer bir gün kalkarsın. talih yüzüne gülebilir, kapılar yüzüne kapanabilir. filozofun kendi hayatıda iyi talih ve kötü talih arasında kalmıştır. yükselişe geçtiği bir dönemde hayatı alt üst olmuş otorite onu idam'a mahkum etmiştir. bu düşünceleri kaldığı hücrede kağıda dökmüştür.
talih gelişigüzeldir. hayatını değişken bir talihe bağlamak ona hapsolmak mantıksızdır. mutluluk diye bir şey var ise bu içinde olan bir şeydir. hayatı olduğu gibi kabul etmeli. müdahale edemediğine kahır etmen doğru değildir. çünkü elinde değildir. elinde olan ile değil aklında olanlarla yola çıkmalısın. kurtuluş kendini nasıl hissettiğinle ilgili. kontrolünü nasıl sağlayabileceksin? kötü bir olay karşısındaki tavrın onu nasıl algıladığınla ilgilenmelisin.
tanrı ise zamanın dışındadır. bizi zamansız görür. her şeyi bilir ama sana özgür irade vermiştir. seçimlerini bir anda algılar. seçimlerinle yargılanmanın sebebi de bu.
özgür irade ile mutlu olmak bizim elimizde...
bir idam mahkumunun ölüme yaklaşırken bile an'ını daha yaşanılır kılmak adına kafa patlattığı öğretiler bunlar.
devamını gör...
kadınların kadın gibi davranmama meselesi
kadının başlık sahibinin istediği gibi (bkz: şuh) davranması sonucu bu toplumda kadına verilen sıfatları yazsam buradan köye yol olur.*
yani biraz da gerçekler var. hem dışarıda size muhittin abi gibi görünen kadın içeride olması gerektiği kişiye şuhtur belki? ne bileceksiniz? hem zaten siz değil misiniz kadını dışarıda, mutfakta, yatakta, avm’de, otobüste bilmem nerede şöyle böyle olsun diye programlayan. size bir haber vereyim, biz komutla çalışmıyoruz beyler üzgünüm.
yani biraz da gerçekler var. hem dışarıda size muhittin abi gibi görünen kadın içeride olması gerektiği kişiye şuhtur belki? ne bileceksiniz? hem zaten siz değil misiniz kadını dışarıda, mutfakta, yatakta, avm’de, otobüste bilmem nerede şöyle böyle olsun diye programlayan. size bir haber vereyim, biz komutla çalışmıyoruz beyler üzgünüm.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının oy vermiyor olması
üşengeçlik mi desem yoksa ego mu desem bilemedim doğrusu. arkadaşlar oy vermek hiç kimse den bir şey eksiltmiyor.
devamını gör...
sokrates
soru soran kişiyi, sorularla yönlendirerek cevaba ulaştıran zeka.
--- alıntı ---
öğrenci:
eğer demokrasi çoğunluğun kararını kabul etmekse, adil olan da bu değil midir? mesela yüz kişinin oy kullandığı bir yerde elli bir kişinin kararına mı uymak daha adil ve doğru olur yoksa kırk dokuz kişinin kararına uymak mı? hem çok mümkündür ki daha çok insanın daha az insandan yanılma ihtimali daha azdır. şu halde sizin demokrasiye karşı çıkmanız doğru olmadığı gibi haklı da sayılmaz.
bunun üzerine sokrates her zaman olduğu gibi soru cevap yöntemini kullanarak o öğrencisine önce sorar.
¦ bize söyler misin bilge olmak mı daha zordur yoksa cahil olmak mı daha zordur?
öğrenci:
¦ elbette ve hiç şüphesiz bilge olmak daha zordur. bilge olmak için çok okumak araştırmak ve yorulmak gerekirken cahil olmak için bir şey yapmaya gerek yoktur.
sokrates:
¦ peki o halde bize yine söyler misin toplumlarda cahil insanların sayısı mı çok olur yoksa bilge insanların sayısı mı çok olur?
öğrenci:
¦ elbette ve hiç şüphesiz cahil insanların sayısı fazla olur.
sokrates:
¦ peki bize yine söyler misin bir gemide yüz yolcu bulunsa geminin nerede-nasıl ve hangi yönde yelken açması gerektiğini kaptan mı daha iyi bilir yoksa o yüz yolcu mu?
öğrenci:
¦ eğer yolcular içinde denizcilik bilgisi olan yoksa pek tabi en iyi bilen kaptandır.
sokrates:
¦ peki o halde diyebilir miyiz ki herkes her konuda karar veremez, herkes bildiği yerde konuşmalı ve her iş ehline verilmeli?
öğrenci:
¦ pek tabi olması gereken budur.
sokrates:
¦ peki o halde bize yine söyler misin kimin hangi konuda bilgili olup olmadığını bilmeden sadece çoğunluk oldukları için kararlarını doğru bulmak adil ve doğru olabilir mi? hem sen de kabul ettin ki bir toplumda cahillerin sayısı bilgelerden hep daha çok olur… ''
--- alıntı ---
--- alıntı ---
öğrenci:
eğer demokrasi çoğunluğun kararını kabul etmekse, adil olan da bu değil midir? mesela yüz kişinin oy kullandığı bir yerde elli bir kişinin kararına mı uymak daha adil ve doğru olur yoksa kırk dokuz kişinin kararına uymak mı? hem çok mümkündür ki daha çok insanın daha az insandan yanılma ihtimali daha azdır. şu halde sizin demokrasiye karşı çıkmanız doğru olmadığı gibi haklı da sayılmaz.
bunun üzerine sokrates her zaman olduğu gibi soru cevap yöntemini kullanarak o öğrencisine önce sorar.
¦ bize söyler misin bilge olmak mı daha zordur yoksa cahil olmak mı daha zordur?
öğrenci:
¦ elbette ve hiç şüphesiz bilge olmak daha zordur. bilge olmak için çok okumak araştırmak ve yorulmak gerekirken cahil olmak için bir şey yapmaya gerek yoktur.
sokrates:
¦ peki o halde bize yine söyler misin toplumlarda cahil insanların sayısı mı çok olur yoksa bilge insanların sayısı mı çok olur?
öğrenci:
¦ elbette ve hiç şüphesiz cahil insanların sayısı fazla olur.
sokrates:
¦ peki bize yine söyler misin bir gemide yüz yolcu bulunsa geminin nerede-nasıl ve hangi yönde yelken açması gerektiğini kaptan mı daha iyi bilir yoksa o yüz yolcu mu?
öğrenci:
¦ eğer yolcular içinde denizcilik bilgisi olan yoksa pek tabi en iyi bilen kaptandır.
sokrates:
¦ peki o halde diyebilir miyiz ki herkes her konuda karar veremez, herkes bildiği yerde konuşmalı ve her iş ehline verilmeli?
öğrenci:
¦ pek tabi olması gereken budur.
sokrates:
¦ peki o halde bize yine söyler misin kimin hangi konuda bilgili olup olmadığını bilmeden sadece çoğunluk oldukları için kararlarını doğru bulmak adil ve doğru olabilir mi? hem sen de kabul ettin ki bir toplumda cahillerin sayısı bilgelerden hep daha çok olur… ''
--- alıntı ---
devamını gör...
makaron
bademli, hindistan cevizli ya da fındıklı çeşitleri bulunan, şekerli, minnoş görüntülü hamur işi. kökeni fransa'ya dayanır.

yapılışı da, ortaya çıkan ürünü de mükemmel olan bu tatlı; çayın yanında, kahvenin yanında çok güzel gidiyor. geçirdiğimiz şu zorlu günlerinde size zamanı değerlendirmek için bahane olabilir sanırım.

yapılışı da, ortaya çıkan ürünü de mükemmel olan bu tatlı; çayın yanında, kahvenin yanında çok güzel gidiyor. geçirdiğimiz şu zorlu günlerinde size zamanı değerlendirmek için bahane olabilir sanırım.
devamını gör...
itici gelen hitap şekilleri
(bkz: amca oğlu)
(bkz: dayı oğlu)
böyle bir hitap şekli olabilir mi ya? kimseyi kütüğünüze almak zorunda değilsiniz yani.
ayrıca #312458 numaralı tanımından sonra hürgeneraliye'nin ankara'da yaşadığına yemin edebilirim ama ispatlayamam. *
(bkz: dayı oğlu)
böyle bir hitap şekli olabilir mi ya? kimseyi kütüğünüze almak zorunda değilsiniz yani.
ayrıca #312458 numaralı tanımından sonra hürgeneraliye'nin ankara'da yaşadığına yemin edebilirim ama ispatlayamam. *
devamını gör...
resim sergilerinde resimlere genelde boş boş bakılması
sanat anlamak değildir yorumlamaktır. insanlar boş boş bakarken zihinlerinden bir sürü düşünce akıyor olabilir.
devamını gör...
tanrı demek günah mı sorunsalı
değildir.
peki, ben tanrı mıyım? bu kararı nasıl verebiliyor ve apaçık paylaşabiliyorum? çok basit bir mantık yürütmeyle aslında.
onca insan gelmiş geçmiş. her biri kutsallık atfettiği ulvi varlıktan bir şekilde bahsetme ihtiyacı hissetmiş. doğal olarak farklı kültürler, farklı diller; farklı farklı sözcüklere sebep olmuş. mesela türklerin payına "tanrı", farsların payına "hüda", arapların payına da "allah" düşmüş. hatta belki daha milletler bile meydanda yokken ilk insanlar "umagayaşuya" falan demişlerdir.**
eski zamanlarda kültürel etkileşim ve hatta kültür emperyalizmi denilen şeyler çok kısıtlıymış. toplumlar savaşlar ve ticaret dışında birbirleriyle iletişim kurmayan kapalı kutularmış. herkes kendi efsanesiyle, kendi inancıyla; kendi yaratıcısı ya da yaratıcıları ve onun ya da onların getirdiği kurallarla (yani dinleriyle) güllük gülistanlık yaşıyormuş.
cahiliye devri arapları, malumunuz, putlara tapıyormuş. onlara inanıyor, onlara dua ediyor, onlardan af diliyorlarmış. bu putları ulvi yaratıcıları bellemişler. kendilerinden bahsetmek istediklerinde ne diyeceklerini düşünmek akıllarına bile gelmemiş. çünkü paylarına düşen kelime zaten belliymiş: "allah".
boyu devrilesice müşrikler, kabe'nin dört bir tarafına "allahlarını" doldurmuşlar. "... onlar kendi allahlarına tapınırlarken..."* adamın biri çıkmış, "sizin allahınız birdir, tektir" demiş. kimi inanmış, kimi inanır gibi yapmış ama bir şekilde benimsemişler. eski "allahlarını"* kırıp, yıkıp, döküp; yenisine sarılmışlar.
sonra devir değişmiş. insanlara hükmetmenin en kolay yolunun, onları etkilemek olduğunun farkına varılmış. meğerse devleti ayakta tutabilmek sadece iyi yönetmekle değil, insanları bir arada tutabilmekle de gayet olabiliyormuş. insanları bir arada tutabilmenin en kolay yolu da, onların arzularında ve korkularında yatıyormuş. tesadüf bu ya, bu arzulardan ve korkulardan en etraflıca bahseden şeyler de dinler imiş.
ilk insanların en büyük başarısının, yani bilişsel devrimin ve bu devrimin getirdiği soyut düşünebilme yetisinin eseri olan dinler; bir anda yine o soyut düşünebilme yetisinin meydana getirebildiği devletlerin ve bu devletlerin büyüklerinin oyuncağı oluvermiş. insanların düşünsel dünyasına tesir etmesi gereken, alabildiğine soyut bir kavram olan "din"; bir anda gayet de somut bir kurallar dizisi hâline gelmiş.
öyle ki, artık, "din"; diğerlerine benzemeyenin, sürüden ayrılanın vurulduğu kırbaç imiş.
şimdi, ben bunu neden anlattım? hatta nahiflik abidesi ilkokul hocamın deyişiyle: "ana fikri ne lan bu hikâyenin?"*
demek ki "allah" kelimesi, hiç de öyle özel bir ifade değil. hele koskoca yaratıcının senin, benim ya da bir evcil hayvanınki gibi özel isminin olabileceğini düşünmek, herhalde abes kaçar. yeri, göğü, koca arşıâlâyı yoktan yaratabilecek kudretteki; hikmetinden sual olunmaz bir mutlak otoriteye isim biçmek, sözümona adıyla hitap etmek ve aksinin "çok büyük günah" olabileceğini savunmak çok yersiz.
dedim ya, arapların payına düşen "allah" sözcüğü olmuş. bu. bu kadar! zamanında bu sözcük dilden dile evrilirken "sufuaslakulgazuh"** ismini alsaymış, bugün onu kullanacakmışız. mesela peygamber arap değil de leh* olsaymış, "bóg" diyecekmişiz. diyebilecek miydiniz? diliniz varacak mıydı?!*
bütün bu sebeplerden, "allah" demek yerine "tanrı" diyen insanlar; eski bir kültür ögesi yerine daha eski bir kültür ögesini kullanmış oluyorlar aslında yalnızca. zamanında bunu yapanları dışlamışlar, "sen bizden değilsin" demişler ve vurmuşlar kırbacı. bu devirde bile öyle yapmanın bir gereği yok herhalde. zaten biliyorsunuz, islam barış dinidir.*
ben inançlı bir insan değilim. ama insanım sonuçta. elbette ki taraflı davranıyor, kendi düşüncemi mutlak doğru ilan ediyor olabilirim şu an. o sebepten inançlı insanların bu konudaki fikirlerini zevkle okuyorum ama ne yazık ki şimdiye kadar düşündüklerimin aksini iddia edip de mantıklı bir açıklama ortaya koyabilenine rastlamadım. benim eyyorlamam bu kadar, söz sizde. inancınıza ister istemez bir saygısızlık etmişsem de belirtebilir, uyarabilir ve hatta özelden sövebilirsiniz bile.* ama hakikaten öyle bir niyetim yoktu.
ulan iki satır yazalım diye girdik, gene uzun yazdık ya. okuyanlara sonsuz teşekkürler gerçekten. göz doktoru masraflarınızı karşılamam ama.*
peki, ben tanrı mıyım? bu kararı nasıl verebiliyor ve apaçık paylaşabiliyorum? çok basit bir mantık yürütmeyle aslında.
onca insan gelmiş geçmiş. her biri kutsallık atfettiği ulvi varlıktan bir şekilde bahsetme ihtiyacı hissetmiş. doğal olarak farklı kültürler, farklı diller; farklı farklı sözcüklere sebep olmuş. mesela türklerin payına "tanrı", farsların payına "hüda", arapların payına da "allah" düşmüş. hatta belki daha milletler bile meydanda yokken ilk insanlar "umagayaşuya" falan demişlerdir.**
eski zamanlarda kültürel etkileşim ve hatta kültür emperyalizmi denilen şeyler çok kısıtlıymış. toplumlar savaşlar ve ticaret dışında birbirleriyle iletişim kurmayan kapalı kutularmış. herkes kendi efsanesiyle, kendi inancıyla; kendi yaratıcısı ya da yaratıcıları ve onun ya da onların getirdiği kurallarla (yani dinleriyle) güllük gülistanlık yaşıyormuş.
cahiliye devri arapları, malumunuz, putlara tapıyormuş. onlara inanıyor, onlara dua ediyor, onlardan af diliyorlarmış. bu putları ulvi yaratıcıları bellemişler. kendilerinden bahsetmek istediklerinde ne diyeceklerini düşünmek akıllarına bile gelmemiş. çünkü paylarına düşen kelime zaten belliymiş: "allah".
boyu devrilesice müşrikler, kabe'nin dört bir tarafına "allahlarını" doldurmuşlar. "... onlar kendi allahlarına tapınırlarken..."* adamın biri çıkmış, "sizin allahınız birdir, tektir" demiş. kimi inanmış, kimi inanır gibi yapmış ama bir şekilde benimsemişler. eski "allahlarını"* kırıp, yıkıp, döküp; yenisine sarılmışlar.
sonra devir değişmiş. insanlara hükmetmenin en kolay yolunun, onları etkilemek olduğunun farkına varılmış. meğerse devleti ayakta tutabilmek sadece iyi yönetmekle değil, insanları bir arada tutabilmekle de gayet olabiliyormuş. insanları bir arada tutabilmenin en kolay yolu da, onların arzularında ve korkularında yatıyormuş. tesadüf bu ya, bu arzulardan ve korkulardan en etraflıca bahseden şeyler de dinler imiş.
ilk insanların en büyük başarısının, yani bilişsel devrimin ve bu devrimin getirdiği soyut düşünebilme yetisinin eseri olan dinler; bir anda yine o soyut düşünebilme yetisinin meydana getirebildiği devletlerin ve bu devletlerin büyüklerinin oyuncağı oluvermiş. insanların düşünsel dünyasına tesir etmesi gereken, alabildiğine soyut bir kavram olan "din"; bir anda gayet de somut bir kurallar dizisi hâline gelmiş.
öyle ki, artık, "din"; diğerlerine benzemeyenin, sürüden ayrılanın vurulduğu kırbaç imiş.
şimdi, ben bunu neden anlattım? hatta nahiflik abidesi ilkokul hocamın deyişiyle: "ana fikri ne lan bu hikâyenin?"*
demek ki "allah" kelimesi, hiç de öyle özel bir ifade değil. hele koskoca yaratıcının senin, benim ya da bir evcil hayvanınki gibi özel isminin olabileceğini düşünmek, herhalde abes kaçar. yeri, göğü, koca arşıâlâyı yoktan yaratabilecek kudretteki; hikmetinden sual olunmaz bir mutlak otoriteye isim biçmek, sözümona adıyla hitap etmek ve aksinin "çok büyük günah" olabileceğini savunmak çok yersiz.
dedim ya, arapların payına düşen "allah" sözcüğü olmuş. bu. bu kadar! zamanında bu sözcük dilden dile evrilirken "sufuaslakulgazuh"** ismini alsaymış, bugün onu kullanacakmışız. mesela peygamber arap değil de leh* olsaymış, "bóg" diyecekmişiz. diyebilecek miydiniz? diliniz varacak mıydı?!*
bütün bu sebeplerden, "allah" demek yerine "tanrı" diyen insanlar; eski bir kültür ögesi yerine daha eski bir kültür ögesini kullanmış oluyorlar aslında yalnızca. zamanında bunu yapanları dışlamışlar, "sen bizden değilsin" demişler ve vurmuşlar kırbacı. bu devirde bile öyle yapmanın bir gereği yok herhalde. zaten biliyorsunuz, islam barış dinidir.*
ben inançlı bir insan değilim. ama insanım sonuçta. elbette ki taraflı davranıyor, kendi düşüncemi mutlak doğru ilan ediyor olabilirim şu an. o sebepten inançlı insanların bu konudaki fikirlerini zevkle okuyorum ama ne yazık ki şimdiye kadar düşündüklerimin aksini iddia edip de mantıklı bir açıklama ortaya koyabilenine rastlamadım. benim eyyorlamam bu kadar, söz sizde. inancınıza ister istemez bir saygısızlık etmişsem de belirtebilir, uyarabilir ve hatta özelden sövebilirsiniz bile.* ama hakikaten öyle bir niyetim yoktu.
ulan iki satır yazalım diye girdik, gene uzun yazdık ya. okuyanlara sonsuz teşekkürler gerçekten. göz doktoru masraflarınızı karşılamam ama.*
devamını gör...
yazarların sevdikleri tablolar

en sevdiğim tablolardan birisidir. the swing( l'escarpolette)
rokoko akımının en başarılı örneklerinden birisi olan bu eser jean honore fragonard tarafından yapılmıştır. bu tabloda yasak aşk, burjuva kültürü ögeleri işlenmiştir.dönemini yansıtan gösterişli,zarif ve yumuşak tonda bir eserdir.burjuva sınıfına ait olan bir kadının kocası ve aşığının arasında gidip geldiği anlatılmaktadır.
kadın sırtını kocasına dönerek gizlenen aşığına bakıyor ve önündeki melek (cupid) ise sus işareti yapıyordur.ayakkabısının çıkması ise aşığının onu dikizlemesine izin verdiği anlamına gelir.köpek ise sadakati temsil eder.
renk kullanımları kusursuzdur.kadının giydiği pembe 1700'lerin elbisesi bence resmin en vurucu tarafıdır. çünkü pembe sevginin rengidir. ayrıca bu tablo bana sofia coppola'nın marie antoinette filmini hatırlatmıştır.
devamını gör...
sınırsız canavarlar
bir uzodinma iweala kitabıdır.
vahşi hayvanlar her an insanların hayatına kast etmek için pusu kurmuş bekliyor. o kadar büyük silahlar kuşanmış durumdalar ki fiziksel olarak zavallı bir insanın onlarla başa çıkması mümkün bile değil.
ormanda bir hayvan sizi pençe ve dişleri ile paramparça edebilir, bir kartal size saldırıp öldürebilir, bir köpek ısırıp ölmenize neden olabilir, bir arı sizi sokarsa alerji sonucu ölebilir, bir yılan ya da akrep sokarsa zehirlenebilirsiniz.
hayvanlar bunu hayatta kalma içgüdüsü ile yapar. niyetleri size acı çektirmek değil kendi hayatını korumaktır. peki ya hayvanların en vahşisi insan? o öldürmekten zevk alır, sadece öldürmek de yetmez onun için, acı da çekmesi gerekir karşısındakinin. öldürmek bir nedene bağlı da değildir ya da her şey öldürmek için bir nedendir.
afrika denilince aklımıza sadece açlık ve su kuyuları gelmeye başladı nedense ama afrika aynı zamanda ucu bucağı olmayan şiddetin de merkezlerinden biri. bu hikaye de böyle isimsiz bir afrika ülkesinde canavara dönüşen agu isimli küçük bir çocuğun yaşamını anlatıyor.
hayvanlardaki şiddet ve öldürme güdüsünün bir sınırı vardır, sadece insan sınırsız bir canavardır.
vahşi hayvanlar her an insanların hayatına kast etmek için pusu kurmuş bekliyor. o kadar büyük silahlar kuşanmış durumdalar ki fiziksel olarak zavallı bir insanın onlarla başa çıkması mümkün bile değil.
ormanda bir hayvan sizi pençe ve dişleri ile paramparça edebilir, bir kartal size saldırıp öldürebilir, bir köpek ısırıp ölmenize neden olabilir, bir arı sizi sokarsa alerji sonucu ölebilir, bir yılan ya da akrep sokarsa zehirlenebilirsiniz.
hayvanlar bunu hayatta kalma içgüdüsü ile yapar. niyetleri size acı çektirmek değil kendi hayatını korumaktır. peki ya hayvanların en vahşisi insan? o öldürmekten zevk alır, sadece öldürmek de yetmez onun için, acı da çekmesi gerekir karşısındakinin. öldürmek bir nedene bağlı da değildir ya da her şey öldürmek için bir nedendir.
afrika denilince aklımıza sadece açlık ve su kuyuları gelmeye başladı nedense ama afrika aynı zamanda ucu bucağı olmayan şiddetin de merkezlerinden biri. bu hikaye de böyle isimsiz bir afrika ülkesinde canavara dönüşen agu isimli küçük bir çocuğun yaşamını anlatıyor.
hayvanlardaki şiddet ve öldürme güdüsünün bir sınırı vardır, sadece insan sınırsız bir canavardır.
devamını gör...


