kenan kalav.. adam mest ettirirdi.. hey gidi günler.. o zaman da yakışıklı seviyormusum..
devamını gör...

oldukça itici bir kelime.
bir zamanlar evli olmayan kadınların nüfus cüzdanında bu ibare yer alırmış.

herhangi bir cinsel deneyim yaşamamış kadın için söylenir.
cinsel deneyim yaşamamış olan erkeğe ise bakir denir.

arapça ya da farsça olduğunu düşünmüştüm ben bu kelimenin.
ama her iki dilde de yeri yok.

bakire kelimesini sanırım biz üretmişiz.
sonra bir tabuya dönüşmüş toplumda.
devamını gör...

fragmanı seyrettirseydin evvel.. inan gelmek istemezdim..
devamını gör...

biz avcılık yasaklansın diyoruz bunlar ihale açıyor. kafalar çok güzel gerçekten.
devamını gör...

aşkın üç rengi
bölüm 2

prens ve prenses; maskeli yüzlerin, katrana bulanmış kalplerin, kem gözlerin, haset dolu sözlerin yarattığı karanlığı bile aydınlatacak ışığa ve umuda sahip aşklarını yaşıyorlardı. aşklarının yoğunluğu zamanın akışını yavaşlatıyordu. kalpleri bir araya geldiğinde bir zaman tutulması yaşanıyordu sanki. ayrılığı hatırlatacak hiçbir kelime akıllarının ucundan geçmiyordu. ilgilendikleri tek şey gözlerinden yansıyan, yüreklerindeki yangının görüntüsüydü. bu yangın sadece ve sadece kendilerini yakıyordu. el ele tutuştukları vakit bu yangın sönmek yerine daha da alev alıyordu. ayrıca yaşadıkları mutluluk hissi ve neşe her yere bulaşıyordu. canı yürekten gülüşüyor olmalarından mütevellit, duyan herkese hayat enerjisi aşılanıyordu. ülkeye küsen doğa bile bu iki aşık için uykusundan uyanıyordu. kuşlar onlar için şarkı söylüyor, çiçekler onlara selam vermek için boynunu eğiyordu. doğanın tüm sakinleri onlarla birlikte bir müzikaldelermiş gibi dans ediyordu. aşkın en parlak halini bulmuş olan bu iki sevenin aklından ahmed arif'in o güzel dizeleri geçiyordu. "körsem, senden gayrısına yoksam, bozuksam, can benim, düş benim, ellere nesi."

birbirlerine yüce bir aşkla bağlı olduklarından dolayı kimsenin ne dediğini umursamıyorlardı. önemsedikleri tek bir şey vardı: çipil çipil aşk dolu bakan gözlerinin, yüreklerinde bıraktığı o his. birbirine çok uzak iki krallığın varisleri olmaları nedeniyle her gün görüşemiyor olmalarına rağmen aşkları güneşin doğuşu ve batışıyla daha da büyüyordu. aslında bu uzaklıklar onları daha da yakınlaştırıyordu. sonuçta "mesafe uzaklıkta değil, mesafe fedakarlıkta"*

gökte dolunayın dünyayı sahte bir güneş gibi aydınlattığı yalancı bir gün kıyafeti giyen gecede, prenses balkondan dışarıyı seyrediyordu. aklında sevdiceğinin aşk dolu bakan gözleri, kalbinde mevsim sayısını üçe düşürecek bir yangın... onu çok özlüyordu, ömür borcunu yavaş yavaş tahsil ediyor olmasına rağmen prens gelemiyordu.
prens de aynı duyguları yaşıyordu. hasreti, tüm ülkenin görüşünü kısıtlayan ulu dağlar kadar büyüyorken artık yüreğine söz geçiremiyordu. zamanın ne kadar geç olduğuna aldırmadan, dolunayın aydınlattığı yollara kendini vuruyordu...

prenses yüreğinden: "şu an yanımda olmanı çok isterdim. ama değilsin. sen oradasın; ve orası ne kadar şanslı olduğunu bilmiyor."* diye geçiriyorken, yüreğinde hep zuhur eden o dileğinin aslında çoktan kabul olduğunu, kafasını gökten yere çevirdiği vakit prensi görünce anlıyordu. kendini o kadar mutlu hissediyordu ki, yüzünde yüzlerce çocuğun neşesine eş değer bir gülüş oluşuyordu. bu oluşan müstesna gülüş ile kanadı kırık kuşların bile uçabileceği söyleniyordu.

dolunayın sahte ışıklarını bile gölgede bırakabilecek bir ışıltıya sahip gözlerin sahibi prensesi gören prens başlıyor serenadına:
"ne alemdesin yaşama sevincim benim".*
prenses de başlıyor prensin yüreğini kelepçeleyecek güzel sözlerine: "her şey seni bekliyor, her şey gelmeni. içeri girmeni, senin elinin değmesini, gözünün dokunmasını, ve her şey tekrarlıyor; seni nice sevdiğimi..."*
prens gülümsüyor ve devam ediyor:
"dün de görüşemedik... iki yüzyıl görüşememişiz gibi geldi ve üç yüzyıllık göresim geldi seni."*
prenses: "benim aklım fikrim sende, senin gelişinde, seni ne zaman göreceğimde, seni nasıl göreceğimde, beni görür görmez ne diyeceğinde."*
prens duraksıyor çünkü kalbi krallıkta uyuyan herkesi uyandırmaya yetecek bir ses çıkarmak istercesine delicesine çarpmaya başlıyor, bu heyacanın etkisiyle söyleyeceklerini unutuyor. derin bir nefes alıyor ve yapmış olduğu serenadı şu sözlerle sonlandırıyor: "adresim oldun benim, biliyorsun değil mi, alınyazım oldun. korka korka çaldım kapını. ne yapayım sevdim seni. sensin artık ne varsa."*
prenses sevincinden yerinde duramıyordu. koşa koşa kendisine serenad yapmak için bunca yolu tepmiş olan aşığının yanına iniyordu ve birbirlerine öyle bir hasret ve tutku ile sarılıyorlardı ki, onlara uzaktan bakan biri yüzyıllar boyunca birbirlerini görememiş, geçen bu yılların etkisiyle dayanılmaz hale gelen özlemlerini azaltmak isteyen iki sevdalı görüyordu. büyük tutkularının kırmızısıyla sarf ettikleri sözler de "öyle bir aşığım, öyle bir aşığım ki ancak fuzuli şairin yüreği böyle aşkla çarpabilmiştir."* oluyordu.
tabii gece onlar için daha yeni başlıyordu. elleri sımsıkı kenetlenmiş bir şekilde bahçede yürüyüşe çıkıyorlardı. bu güzel seranad sonrası konuşmaktan, güzel güzel sözler söylemekten yorulduklarını sanmayın sakın. aksine bizim aşıkların en sevdiği şey birbirlerine güzel sözler söylemekti... kalplerinin atışı gecenin sessizliğini inletiyordu, boş olan bahçe bu iki aşığın yüreklerinin çarpma sesiyle doluyordu.
prens: "yaşlanıp öyle kolkola yürüyelim mi? ne güzel yaşlanırsın sen."*
prenses gülüyordu. gülümserken şu cevabı veriyor:
"ölmezsem, ki buna hiç niyetim yok, seninle çok güzel günler göreceğiz."*
prensin aklına bir gün önceki konuşmalarında yaşadıkları tartışma geliyordu. istemeden de olsa onu kırdığını düşünüyordu ve şu soruyu soruyordu: "son tartışmamızda seni kırmak istemememe rağmen sana karşı sesimi yükselttiğim için özür dilerim, bana çok kızdın mı?"
prenses:
-"ben sana kızsam, kendime küserim."* ama üzüldüm de açıkçası. söylediklerinden dolayı değil, özlemimden dolayı. sonra "çocuk gibi ağladım. o kadar hiç, o kadar boş, manasız. öyle haksız yere uzağım ki senden..."* oturdum, ağladım bende çok özlediğimden.
bu cevap sonrası prens daha da sıkı sarılıyor sevdiğine. tatlı bir yelin esmesiyle prenses ufak bir titreme yaşıyordu. bunu fark eden prens:
"üşüdüysen söyle sevgilim, seni bir kat daha seveyim."* dedi.
prensesin ona tatlı tatlı baktığını görünce de cümlelerin arkası kesilmiyor ve yenilerini eklemeye devam ediyor:
"sevmek az gelirse korkma, sana ölürüm."*
prenses ne diyeceğini bilemiyordu. evet, biraz üşüyordu fakat prens öyle güzel sözler söylüyordu ki prensesin yüreğindeki yangını adeta körüklüyordu bu sözler ve bu sıcaklık onun tüm vücuduna yayılıyor olmasından dolayı artık hiç üşüme hissetmiyordu. sadece alev alev yanan yüreğini hissediyordu. onun da bu sıcaklığı hissetmesini istercesine daha da sıkı sarılıyordu prensine.
bu sıcaklığın etkisiyle prensesimiz başlıyordu konuşmaya:
"sana ne demeliyim bilmiyorum. güneşim desem güneş batıyor. hayatım desem, hayat kısa. gülüm desem, o da soluyor. sana 'canım' demeliyim. çünkü bu can seninle yanıyor."*
bizim prensimiz de çok romantik olduğu için aklında hep güzel sözler oluyordu. yıllarca bu aşk için biriktirdiği tüm güzel sözleri prensesinin gönül yollarına seriyordu.
prens: "sen oradan bir canım dersin. benim kalbim kaburgamın altına sığmaz burada."*
prenses yüreğinin rengini yansıtan yanaklarını gizlemek istercesine yüzünü çeviriyordu çünkü bu güzel sözler karşısında çok utanıyordu.

yürümeye devam ederlerken prenses saate bakıyor ve zamanın çok çabuk geçtiğini fark ediyordu. artık geri dönme vakti geldiği için içinde bir hüzün oluşmaya başlıyordu.
prense dönüp: "zaman sen olmayınca geçmiyor, sen olunca da yetmiyor."* dedi.
prens : üzülme sevgilim hem "seni görmek bir insan gözünün yapacağı en güzel iş"*. seni gördüğüm bu birkaç saat de bana yeter. ayrıca "şu kâinat denen nesnenin içinde en çok sevdiğim yürek, üstüne en çok titrediğim insan kalbi senin göğsündekidir."* diye cevap veriyordu.
prenses bu sözlerle mest oluyordu olmasına fakat bu sözler dönüş yolunda sessizliğe bürünmesine mani olamıyordu. o yol hiç bitmesin istiyordu. prensesin dalgın ve düşünceli olduğu gören prens ona bir sorun olup olmadığını sorduğu zaman prenses her şeyin yolunda olduğunu söyleyerek şöyle bir cevap veriyordu:
"ne var ki elimizde, yaşamaktan ve çocukça sevmekten başka"*. yaşam sevmeyince anlamsız aslında. ben "seviyorum seni. denizi uçakla ilk defa geçer gibi. istanbul'da yumuşacık kararırken ortalık, içimde kımıldanan bir şeyler gibi, seviyorum seni, 'yaşıyoruz çok şükür!' der gibi.* sensiz olmak gibi bir düşüncem yok artık. ama bazen korkmuyor da değilim. ya bu bir rüyaysa ve her şey bir anda kayıp giderse elimizden.
olumlu ve güzel sözler söylemesine rağmen prensesin üzgün bir ifadeye sahip olduğunu gören prens yüreğine bir hançer saplanmış gibi hisseder ve dilinde tuttuğu sözlere özgürlüklerini verircesine:
"lanet olsun, ne muazzam şey seni sevmek! sen benim aşkım, sen benim kızım, sen benim yoldaşım, sen benim küçük annemsin. canım, birtanem, seni sevmeden önce dünyayı sevmesini bile bilmiyormuş. bu şehir güzelse senin yüzünden, bu elma tatlıysa senin yüzünden, bu insan akıllıysa senin yüzünden."* korkma artık sende. hem keyfini çıkar bu güzel zamanların "yan yanayız ve şehir böyle mucize görmedi."* ayrıca "yaşamak ümitli bir iştir, sevgilim. yaşamak: seni sevmek gibi ciddi bir iştir."* der.
kulaktan kalbe hızlıca ulaşan bu sözler prensesin asılan yüzünün tekrardan gülümsemeye başlamasına sebep olmuştu. prens sonuna kadar haklıydı, sevince insan sevdiğine kaybetmekten korkmamalıydı. ne kadar çok korkarsa kaybetmekten sevdiğini, o kadar hızlı yaklaşırdı kaçınılmaz sona. sevmek ciddi bir duygudur ve o duygunun olduğu yerde ne korku olur ne gurur...

gecenin ortasında parlayan yıldızların yanına mutluluklar asan bu iki aşık onları uzaktan uzaktan gözleyen o kötü gözlerden habersiz özlemlerini gideriyordu. aşıklarımız bu durumu fark etmese bile bu, kötü niyetli gözlerin gizliden gizliye onları gölgeleri gibi izlediği gerçeğini değiştirmiyordu.

prensesine şatosuna kadar eşlik eden prensimizin artık geri dönme vakti geliyordu gelmesine fakat prenses onu hiç bırakmak istemiyordu. yeryüzünde sel oluşturacak bulutların içerisinde bekleyen yağmurlar gibi bekliyordu prensesin gözyaşları. hüzünlü bakışlarının arasından şu kelimeler bir bir döküldü ağzından:
"gitme. çünkü kaybolmuş gibi hissediyorum sen gidince. bilemiyorum ellerimi nereye koyacağımı. boğazım düğümleniyor, yutkunamıyorum. çünkü bir ağrı saplanıyor ciğerlerime, dayanamıyorum.
gitme. seninle güzelleşiyorum ben. kaybettiğim kimliğimi buluyorum kokunda... baharlar buluyorum, sebepler buluyorum, yarınlar buluyorum."*
prensin de gözleri doldu. sımsıkı sarıldı bir kez daha, öptü prensesi hiç bırakmak istemezcesine.
dudakları ayrılıyordu fakat bu sefer elleri bir türlü bırakamıyordu birbirini. sanki bir daha görüşemeyeceklermiş gibi hiç ayrılmak istemiyorlardı. ellerinden sonra gözleri daha da zor ayrıldı. sonuçta "ilk bakışta değil, son bakıştadır aşk. yani ayrılırken sana nasıl bakıyorsa, o kadar sevmiştir seni."* onlar da birbirlerini o kadar çok seviyorlardı. o kadar aşıklardı birbirlerine.

hem bu sadece saf değil aynı zamanda çocuksu bir aşktı çünkü ilk ve son aşklarıydı. bazen çocuklaşıyorlardı, bazen kıskanıyorlardı, bazen de küsüyorlardı ama bunların hepsi sevgilerinin içindeki küçük tatlı oyunlar gibi oluyordu. onlara ayrı bir tatlılık katıyordu. hem onlar sadece sevgili değildi. aynı zamanda da en yakın arkadaşlardı. bu yüzden belki de bu kadar bağlılardı. bakmayın onların çok iyi anlaştıklarına aslında ayrıldıkları çok konular vardı fakat onlar bunları dert etmiyordu. her farklı fikri aşk bahçelerine ektikleri yeni bir çiçek gibi görüyorlardı ve bu yüzden o bahçe bu kadar güzel bu kadar renkli ve bu kadar vazgeçilmezdi...

prenses şatoya gözleri yaşlı gidiyorken, prens evine doğru yol almaya başlıyordu. prens gözden kaybolana kadar arkasından tatlı bir tebessümle gizlice onu izliyordu prenses. içlerinden "ben bugün yine doludizgin, tasnifsiz ve çerçevesiz ağışım. ne mutlu bana."* diye düşünüyor, bir sonraki buluşmalarını heyecanla bekliyordu ikisi de.
her şey güllük gülistanlık peri masalı gibiyken o kaçınılmaz hazin olayların başladığı ana yaklaşıyorlardı...

edit: eveett merhabalar tekrardan. yazımızın ikinci bölümünün ilk kısmıyla karşınızdayız. bu aslında özel bir bölüm. dün sevgili şairlerimizden ahmed arif'in bugün de nazım hikmet'in ölüm yıldönümü. biz de hem onlara hem de şiirleri, sözleri yüreğimizi okşayan o çok sevdiğimiz şairlerimize özel bu bölümü yazdık. yeni bölümün bugün gelmesinin sebebi de buydu. onların o güzel sözlerini kullanarak bir bölüm hazırlayalım istedik ve umarım beğenmişsinizdir*.
şairlerimizi sevgi ve rahmetle anıyoruz. onlar olmasaydı edebiyat hep bir eksik kalırdı...
haftaya görüşmek üzeree.
devamını gör...

birazdan yahni olacakları için mutluluk içinde yüzen arpacık soğanlar..
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

müthiş bir soundtrack'i olan filmdir. filmin müziği youtube'daki illuminati temalı saçma sapan videoların vazgeçilmez müziğidir aynı zamanda.

devamını gör...

elbette sanat sanat içindir.
hangi sanatçı bir sanat dalını para kazanmak için öğrenir, icra eder?
sevmiştir çalmayı o enstrümanı.
ya da o hikaye illa ki yazılacaktır.

sait faik; 'haritada bir nokta' hikayesinin sonunda, artık yazmayacağını , bu konuda kendisine söz verdiğini, yazmanın bir hırs olduğunu
ama dayanamadığını, tütüncüden kalem kağıt aldığını ve tekrar yazmaya başladığını söylüyor ve çoğumuzun bildiği o cümleyi kuruyor: yazmasaydım deli olacaktım.

mesela tuğba yurt. 11 yaşından itibaren klasik batı müziği eğitimi almış*. bursa senfoni orkestrasında uzun yıllar viyola çalmış.
biz ise onu daha çok pop şarkılarıyla biliyoruz.
neden viyola çalmaya devam etmedi o halde? para için sanat yapmak istediği için mi? belki de şarkı söylemeyi daha çok seviyordu.
ama bildiğimiz bir şey var: söylediği şarkılar çaldığı viyoladan daha fazla para getiriyor.
bundan dolayı onu suçlayabilir miyiz? kesinlikle hayır.
pop şarkılarıyla bilinmesine biliniyor ama akustik şarkılar seslendirmekten de geri durmuyor. bunu niye yapıyor peki? çünkü içindeki sanatçı bu şarkıları seslendirmese deli olur. en azından ben böyle düşünüyorum.

ama nobel ödüllü orhan pamuk için durum farklı. ailesi zenginmiş*. sanat için, keyfine yazmış.

nihayetinde sanat sanat için yapılıyor fakat dünya gerçekleri para için de yaptırabiliyor.

tabi para için yapılan şey ne kadar sanat eseri olur? sanat eseri neye denir? bu soruların da cevapları vardır herhalde bir yerlerde.

haritada bir nokta tuğba yurt
devamını gör...

rüzgar, atmosferdeki havanın dünya yüzeyine yakın, doğal, çoğunlukla yatay hareketleridir. hava hareketlerinin temel sürücüsü, atmosfer basıncının bölgeler arasında farklı değerlerde bulunmasıdır. rüzgâr, alçak basınçla yüksek basınç bölgesi arasında yer değiştiren hava akımıdır, daima yüksek basınç alanından alçak basınç alanına doğru hareket eder. iki bölge arasındaki basınç farkı ne kadar büyük olursa, hava akım hızı o kadar fazla olur. rüzgâr sahip olduğu hıza göre esinti, fırtına gibi isimler alır.

etimolojik olarak farsça rūzgār روزگار "gün, gündüz, zaman" sözcüğünden alıntıdır. farsça sözcük orta farsça (pehlevice veya partça) rōzkār "bir günde yapılan iş, gün (süre)" sözcüğünden evrilmiştir. bu sözcük orta farsça (pehlevice veya partça) rōz "gün, gündüz (aydınlık anlamında)" sözcüğünden türetilmiştir.

rüzgarlar genellikle uzaysal ölçekleri, hızları, bunlara neden olan kuvvet türleri, oluştukları bölgeler ve etkilerine göre sınıflandırılır. güneş sistemindeki bir gezegende gözlemlenen en güçlü rüzgarlar neptün ve satürn'de meydana gelir. rüzgarların çeşitli yönleri vardır: hız, ilgili gazın yoğunluğu, enerji içeriği veya rüzgar enerjisi. rüzgar aynı zamanda binlerce mil boyunca rüzgar akıntılarında seyahat edebilen tohumlar, böcekler ve kuşlar için kritik bir ulaşım aracıdır.

hava bizim gözümüzde hiç bir şeye benzemeyebilir; aslında, her zaman ona doğru bakarız, ancak bir fırtına sırasında, havanın varlığının gerçekten farkına varırız. rüzgar, binalardan çatıları kaldırabilir, elektrik hatlarını ve ağaçları patlatabilir ve arabaların ve kamyonların etrafından dolaşırken karayolu kazalarına neden olabilir.

kaynak 1, 2, 3
devamını gör...

dünyanın gördüğü en büyük dahilerden biridir.
resimle birlikte saymakla bitiremeyeceğimiz bilim dallarıyla uğraşmıştır, uğraşmış dediğim de “insan anatomisi” adlı kitabı tıp tarihinin en güzel anatomi kitaplarından biridir. *
fakat çok fazla şeye merak saldığı ve bir işe daha başlarken sonunu düşündüğü için çoğu eseri yarımdır.
hayatı boyunca michelangelo tarafından kıskanılmıştır.
ömrünün sonlarına doğru “meryem, çocuk isa ve st anne” eserini yaparken sağ eline felç inmiştir.
devamını gör...

temel ihtiyaçlar dışında kitaplardır.
devamını gör...

fikrimin ince gülü.
devamını gör...

ıssız bir adada hamağın içine gömülmek isterdim.
devamını gör...

birilerini baş göz etmeyi boyunlarına borç bilmiş teyzelerdir. zaman ve mekan fark etmeksizin itinayla çalışırlar. düğüne mi gittiniz? anneniz sizi zorla akraba oturmalarına mı götürüyor? ya da akrabalarınız ile dolu bir mahallede herhangi bir dükkana mı girdiniz? işte şimdi geçmiş olsun, radarına girebilme tehlikenizin bulunduğu teyzelerle aynı ortamdasınız. her an "bekar mısın guzum?", "tü tü tü maşallah pek efendi", "okuyon mu?", "ne iş yapıyon?" tarzı sorulara ve "kız sıdıka duydun mu bizim ferdiyle aynı yaştaymış." gibisinden inceden dürtmelere maruz kalabilirsiniz. ben en son kırtasiyeye girdim diye evlendiriliyordum az kalsın. hayır yani bir a4 kağıdı almışım yere mendil de atmamışım* ordan neyi beğendin de evermeye çalışıyorsun.* bu gibi durumlardan kurtulmak isteyen kardeşlerime yüzük takmalarını tavsiye ediyorum, denedim baya etkili oluyor.*
devamını gör...

oh oh pandemik sayesinde kurtuldugu muz selamlaşma şekli.
covid 19 sayesinde kurtulduğu muz öpüşme, sarılma,el öpme, tokalaşma olaylarından hepsinden kurtulduk, salgın bitse bile ben aynen devam hiç bozmadan.
alışkanlık yapacağım.
devamını gör...

öyle burçlar falan çok bağlamaz beni kendim de burcumu çok yansıtırım diyemem ama bir burç var ki (yaka silktirir) onlardan sonra burçların aşağı yukarı belli karakter özelliklerini gerçekten getirdiklerine inandım. yengeç burcuna gelirsek. özeldir. gerçekten özeldir, bir kere çok yetenekli ve yaratıcı olduklarını söyleyebilirim. kesinlikle sanatsal bir tarafları var. duygusal vs derler ama bir balık duygusallığı yoktur çoğunda sanki. içseldir duygusallıkları. dıştan sert oluyorlar bana kalırsa. tam olarak bir yengeci düşünün dışı kabuklu ve sert ama müptelası da çoktur hani etinin, o hesap. sevdikleri zaman, sevgisinden emin olabileceğiniz burçtur. sevgisini esirgemez çünkü severse birden %90ını görebilirsiniz. ancak bunun olabilmesi de baya meşakkatli olur. sevmesi yetmez, güvenirse görürsünüz bu sevgiyi. güvenmesi için mi? baya yolu var bence.
zekiler de. amacını, niyetini ya da sen bile farkında değilken hislerini anlayabilirler. beni bana anlat da dinleyeyim gibi bir şey.
hislerinin çok kuvvetli olduğunu söylemeye gerek yok diye düşünüyorum. çoğu evi sever derler, şahsım adına öylesine denk gelmedim pek. merhametlidir, böyle masum bir tarafları vardır - ya da öyle görünürler - ama tehlikeli de burçtur. o potansiyel var uyarayım, çıkarmıyorsa zorlamayın, zekice oynarlar. masum dedik ama böyle ihtiraslı da bir yanları vardır. çoğu bağımlılık yapıyor ya da hissettirdikleri. özel oldukları gibi size çok özelmişsiniz gibi hissettirebiliyorlar. bu özellik çoğu bünyeye fazla geliyor sanırım sonrasında havalanıyor özel hissettirdikleri çoğu kişi ancak onun hissettirdiği kadar özel olmaya alışmışsın bir kere? o hissettiriyor. sonrasında yeri dolmaz gibi gelen bir boşluk yaratabilir gidişleri. anaçlık konusuna katılıyorum ama sıkıcı bir anne edasıyla değil bence dedim ya kendinizi özel hissedeceğiniz kadar. alınganlık vardır, doğrudur ama bunu tolere edebilmeyi öğrenmişse yine oyunun elinde dönme ihtimali yüksek olur. olumsuz özelliklerine ketum olmaları derler ama bence yerine göre harika da olabilir. kolay kolay kendi sırlarını vermezler ama öldürseler sırrımı söylemez dediğin insanlar da çoğunlukla bu gruptan çıkar. gözlemlediğim kadarıyla libido olarak da yüksek insanlar.
kötü özellikleri diye açıkça diyebileceğimiz bir şey kindar bir burçtur. evet bu böyle cidden düşünün mesela her şey güllük gülistanlıkken trip yiyebilirsiniz çünkü unutmamıştır yaptığınız bir şeyi, unutamamıştır. affettim diyordur, affetmiştir de belki ama çocuk yüreği gibidir. derler ki çocuk yüreği affeder ama unutmaz. o anlarda tersine gidilmeyip biraz suyuna gidilirse hıncını alıp devam edebilir ama bu aynı şeyi ısıtıp ısıtıp önünüze sunmayacağı anlamına gelmez. hayatınıza güzellikleriyle giren bir burç için bence katlanılabilir bir kötü özellik. güzel de oluyor şimdi bu burcun kızları özellikle kalben, yüz olarak. çoğunun gözleri de güzel geliyor bana. acayip vefalı da burçtur, hani kindar dedim ya unutamıyorlar aslında yoksa bir çokları var ki vefadan kinini de içine atmaya çalışıyor biliyorum :)
fedakardır vs. düşününce iyi özellikleri, kötü özelliklerini götüren bir burç. kötü özellikleri açısından biraz krizi yönetmeyi bilmeniz gerekiyor. elbette ki burç bu, ne kadar tutar? karakterin önüne zerre geçemez ama etkisi var mıdır? varmış diyorum, sonradan inandım ama görerek yani. kısaca yaklaşması zordur, güvenini kazanması da öyle, alıngandır,kini fazladır,tembel ve üşengeçtir,kimi zaman umursamaz da olabilirler, biraz desteğe ihtiyaç duydukları da söylenebilir duygusal anlamda. öte yandan vefalı, fedakar, merhametli, zeki, özel hissettiren, bağımlılık yapan, sanatçı ruhlu yaratıcı yeteneklerdir.

seri katillerin ve psikopat eğilimli suçluların çoğunun bu burçtan çıktığı söylemi de doğrudur.

bu söylediklerim bazı genelgeçer ve kendi hayatımdaki gözlemlerine dayanmaktadır.
5-10 tane burç varsa milyonlarca karakter vardır unutulmamalıdır ve daha çok yengeç kadınını baz alınarak varılan öznel sonuçlardır.
devamını gör...

bayramınız kutlu olsun mübarekler.


kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

anlamını öğrendikten sonra kullanımını oldukça azalttığım kelimedir.
bir insana senin sayende derken senin gölgende demek istiyorsunuz aslında.
her insana kolay kolay söylenmez, kıymeti bilinmeli.
devamını gör...

kim onlar, yok öyle bir şey olsa ben görürdüm denecek başlıktır.
devamını gör...

78. peki neden 79. olmayasınız?

edit: dedim ve 77 oldunuz. hangi kötü niyetli takipten çıkardı beni be şu on dakikada. ayıp ayıp.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim