zaman tüneli
günaydın sözlük
işe girip ofise girerken hava hala karanlıktı.
aydınlandı mı? ses edin hele.
günaydın.
aydınlandı mı? ses edin hele.
günaydın.
devamını gör...
çivi oyunu
80'ler çocuk/sokak oyunu. kurallarını tam hatırlamıyorum. çamurda, yağmurda oynanabilir olması muhteşemdi. taşların altında solucan aramak harici yağmurda, sokakta pek bir faaliyet yapamazsın. oyun; büyük bir çiviyi yere saplıyorsun, gittikçe küçülen bir sarmal var. çizgiye değen yanar. sarmal içe doğru. yılan oyunu gibi sanki. gittikçe saplanacak yer azalıyor. tam bilen var mı?
devamını gör...
günaydın sözlük
xıv. louis döneminde bir mahkûm, idama mahkûm edilmişti.
son gecesini geçirmek üzere, kalenin taş duvarlı hücresine kapatıldı.
demir parmaklıklar arasında sessizce oturuyordu.
bir adım ötede ölüm, bir nefes ötede umut vardı.
gece yarısı, hücrenin kapısı gıcırdayarak açıldı.
içeri kral louis girdi.
altın işlemeli pelerininin uçları taş zemini süpürüyordu.
mahkûmun karşısına dikilip yavaşça konuştu:
“–sana bir şans veriyorum.
bu hücrede bir çıkış var.
onu bulabilirsen, hayat senindir.
bulamazsan, sabah cellat seni alacak.”
kral ve muhafızları çekilip gittiler.
mahkûm zincirlerinden kurtulmuştu — ve umudun zincirine vurulmuştu şimdi.
tüm gece boyunca taşları söktü, duvarları yokladı, yer altına indi.
bir kapak buldu, bir tünel açıldı; sürünerek geçti.
nefes nefese…
bir merdiven, bir demir pencere, bir karanlık koridor…
her umut, bir çıkmaz sokağa çıkıyordu.
elleri kan içinde, dizleri yara içinde kaldı.
ama yılmadı.
çünkü “çıkış var” demişti kral.
sabah güneşinin ilk ışıkları hücreye süzülürken, yorgunluktan yere yığıldı.
kapı gıcırdadı.
kral louis tekrar karşısındaydı.
mahkûm gözyaşları içinde haykırdı:
“–beni kandırdın! hiçbir çıkış yoktu!”
louis gülümsedi.
“–yalan söylemedim.
çıkış oradaydı.
kapın zaten açıktı.”
biz insanlar da bazen kendi hapishanemizi
inşa ederiz.
anahtar cebimizdedir ama biz tüneller kazar, duvarları yoklarız.
oysa özgürlük, çoğu zaman en sade yerde, görmeyi bilmeyen gözlerimizin önündedir.
“asıl esaret, duvarların ardında değil, insanın kendi içindedir.” der.
alıntı...
güzel bir gün olsun günaydin umutla dirençle sevgiyle....
son gecesini geçirmek üzere, kalenin taş duvarlı hücresine kapatıldı.
demir parmaklıklar arasında sessizce oturuyordu.
bir adım ötede ölüm, bir nefes ötede umut vardı.
gece yarısı, hücrenin kapısı gıcırdayarak açıldı.
içeri kral louis girdi.
altın işlemeli pelerininin uçları taş zemini süpürüyordu.
mahkûmun karşısına dikilip yavaşça konuştu:
“–sana bir şans veriyorum.
bu hücrede bir çıkış var.
onu bulabilirsen, hayat senindir.
bulamazsan, sabah cellat seni alacak.”
kral ve muhafızları çekilip gittiler.
mahkûm zincirlerinden kurtulmuştu — ve umudun zincirine vurulmuştu şimdi.
tüm gece boyunca taşları söktü, duvarları yokladı, yer altına indi.
bir kapak buldu, bir tünel açıldı; sürünerek geçti.
nefes nefese…
bir merdiven, bir demir pencere, bir karanlık koridor…
her umut, bir çıkmaz sokağa çıkıyordu.
elleri kan içinde, dizleri yara içinde kaldı.
ama yılmadı.
çünkü “çıkış var” demişti kral.
sabah güneşinin ilk ışıkları hücreye süzülürken, yorgunluktan yere yığıldı.
kapı gıcırdadı.
kral louis tekrar karşısındaydı.
mahkûm gözyaşları içinde haykırdı:
“–beni kandırdın! hiçbir çıkış yoktu!”
louis gülümsedi.
“–yalan söylemedim.
çıkış oradaydı.
kapın zaten açıktı.”
biz insanlar da bazen kendi hapishanemizi
inşa ederiz.
anahtar cebimizdedir ama biz tüneller kazar, duvarları yoklarız.
oysa özgürlük, çoğu zaman en sade yerde, görmeyi bilmeyen gözlerimizin önündedir.
“asıl esaret, duvarların ardında değil, insanın kendi içindedir.” der.
alıntı...
güzel bir gün olsun günaydin umutla dirençle sevgiyle....
devamını gör...
avam'ın okul okuyarak cehaletini gidereceğini sanması
gunumuzdeki duygusal ve parasal somuru duzeninin temel cikis noktasi.
son 20-30 sene icerisinde acilmis olan okullar, avam'in bu yarasina merhem olmaktan ziyade daha fazla kasintiya yol acmis ve beraberinde bircok ek sorun getirmistir.
egitim ve ogretimin, sadece isin ehli kisilere teslim edildiginde bir anlam kazanabileceginden bihaber bu guruh, parayi veren dudugu calar misali cocuklarini bu tur ici bos ve ucretli okullara yazdirma yarisina girer. bunun arkasindaki temel sebep de ego tatmini ve toplum icinde sosyal statu kazanma gayesidir. ıstisnalar, ana kaideyi bozmaz.
bu tarz okullarin sahipleri ve musterileri (!) arasinda da siki bir tencere-kapak iliskisi mevcuttur. her ikisi de avam'in bir tezahurudur.
mayasi ve hamuru uygun olmayan kisilerin aldiklari bu sozde egitim, isin ehli olmayan, cahil ama bir nebze kulturlu neslin ortaya cikmasina yol acmis, bu kifayetsiz ve buyuk oranda niteliksiz toplulugun cesitli gorevlere gelmesi de "nerede o eski doktorlar, hakimler, muhendisler, ogretmenler ve de insanlar?" serzenislerinin toplum icinde daha belirgin sekilde duyulmasina neden olmustur.
son 20-30 sene icerisinde acilmis olan okullar, avam'in bu yarasina merhem olmaktan ziyade daha fazla kasintiya yol acmis ve beraberinde bircok ek sorun getirmistir.
egitim ve ogretimin, sadece isin ehli kisilere teslim edildiginde bir anlam kazanabileceginden bihaber bu guruh, parayi veren dudugu calar misali cocuklarini bu tur ici bos ve ucretli okullara yazdirma yarisina girer. bunun arkasindaki temel sebep de ego tatmini ve toplum icinde sosyal statu kazanma gayesidir. ıstisnalar, ana kaideyi bozmaz.
bu tarz okullarin sahipleri ve musterileri (!) arasinda da siki bir tencere-kapak iliskisi mevcuttur. her ikisi de avam'in bir tezahurudur.
mayasi ve hamuru uygun olmayan kisilerin aldiklari bu sozde egitim, isin ehli olmayan, cahil ama bir nebze kulturlu neslin ortaya cikmasina yol acmis, bu kifayetsiz ve buyuk oranda niteliksiz toplulugun cesitli gorevlere gelmesi de "nerede o eski doktorlar, hakimler, muhendisler, ogretmenler ve de insanlar?" serzenislerinin toplum icinde daha belirgin sekilde duyulmasina neden olmustur.
devamını gör...
adeptus astartes
insanlığın en seçkin, en dertli ve en "overpowered" evlatlarıdır. bunlar için sadece asker demek, ferari'ye sadece araba demek gibi bir şeydir. imparator’un kendi genetik mirasından yaratarak galaksiye saldığı, her biri yaklaşık 2.5 metre boyunda olan, steroidin dibine vurmuş, beyinleri yıkanmış yürüyen tanklardır kendileri.
olayın mutfağına girersek, bu abilerimiz öyle "hadi ben asker olayım" diyerek olmuyorlar. daha ergenlik çağındayken alınıp, vücutlarına 19 tane ek organ (ikinci bir kalp, üçüncü bir akciğer, kurşun geçirmeyen bir deri tabakası falan) naklediliyor. en sonunda "black carapace" dedikleri bir zırh arayüzü deri altına yerleştiriliyor ki, o tonlarca ağırlıktaki güç zırhlarını (power armor) vücutlarının bir parçası gibi kullanabilsinler. sonuçta ortaya çıkan şey artık tam olarak insan değil, "trans-human" denilen bir savaş makinesi oluyor.
neden sürekli savaşmak istediklerine gelirsek; bunun cevabı aslında çok basit, çünkü başka bir şey yapmayı bilmiyorlar. bu adamlar daha eğitim aşamasındayken hipnotik bir beyin yıkama sürecinden geçiyorlar. duyguları, korkuları ve sivil bir hayata dair tüm arzuları törpüleniyor; yerine sadece görev, sadakat ve savaş sanatı koyuluyor. bir space marine için "emeklilik" diye bir kavram yoktur. ya savaşırken ölürsün ya da ölmek üzereyken vücudunun geri kalanı bir dreadnought (yürüyen tabut/robot) içine hapsedilir ve orada bin yıl daha savaşmaya devam edersin. yani adamların biyolojisi ve psikolojisi sadece yok etmek üzerine programlanmış. boş zamanlarında ne yapıyorlar derseniz; ya dua ediyorlar, ya silahlarını temizliyorlar ya da antrenman yapıyorlar. hobi falan hak getire.
xenophobia meselesine (uzaylı ırkçılığı) gelecek olursak, bu öyle "ya ben bu elfleri pek sevmedim" gibi bir şey değil. bu direkt bir dini dogma ve hayatta kalma stratejisi. imparatorluğun öğretisine göre (imperial creed), galaksi sadece insanlığa aittir ve geri kalan tüm akıllı türler (xenos) birer parazittir. "suffer not the alien to live" (uzaylının yaşamasına izin verme) mottosuyla büyüyorlar. tarihsel olarak da insanlığın altın çağı çöktüğünde, eski uzaylı müttefiklerin insanlığa ihanet ettiğine inanırlar. bu yüzden bir uzaylı gördüklerinde önce ateş edip sonra soru sormazlar, direkt ateşi de kesmezler ta ki karşıdaki toz olana kadar. bu nefret, beyin yıkama sürecinde zihinlerine o kadar derin kazınır ki, bir xenos ile iş birliği yapma düşüncesi bile onları fiziksel olarak rahatsız eder.
imparator'un genetik laboratuvarından çıkan bu süper askerlerin "tek tip" olduklarını sananları derin bir yanılgıya düşüren mevzudur. aslında olay tamamen "babasına bak, oğlunu al" mantığıyla birinin gen tohumunu (gene-seed) taşır. babaları nasıl bir ruh hastasıysa, oğulları da ona göre şekillenmiştir.
olay sadece zırhın rengini boyamakla bitmiyor, her chapter’ın kendine has bir kültürü, takıntısı ve hatta genetik bir mutasyonu var. şöyle bir piyasaya bakarsak:
ultramarines: bunların olayı düzen, nizam ve kuraldır. mahallenin en çalışkan, en inek öğrencisi gibidirler. roboute guilliman’ın yazdığı codex astartes isimli "askerlik el kitabı"na harfiyen uyarlar. mavi zırhlarını parlatıp "ben bugün insanlık için ne yaptım?" diye gezerler. imparatorluğun poster çocuklarıdır ama diğer chapter’lar tarafından biraz "fazla kuralcı" bulundukları için içten içe sevilmezler.
space wolves: işte bunlar tam bir "uzay vikingi" kafasıdır. fenris gibi buz dertli bir gezegenden gelirler. sakal, bıyık, kurt postu ve bira (aslında mjød) vazgeçilmezleridir. disiplin hak getire, savaşırken bağırıp çağırıp balta sallarlar. genetik bir arızaları vardır; yaşlandıkça köpek dişleri uzar, koku alma duyuları coşar, bazen iyice kontrolden çıkıp bildiğin kurda dönüşürler (wulfen). codex falan da takmazlar, "bizim töremiz böyle" der geçerler.
blood angels: galaksinin en yakışıklı ama en dertli abileridir. altın sarısı saçlar, kusursuz suratlar... ama gel gör ki içlerinde "red thirst" ve "black rage" denilen iki bela vardır. babaları sanguinius öldüğünde o kadar büyük bir travma yaşamışlardır ki, genlerine işlenmiştir. bazen savaşın ortasında kendilerini kaybedip "ben babayım, ölüyorum!" diye sayıklayarak önüne geleni parçalayan, kan içen kontrolsüz canavarlara dönüşürler. asalet ve vahşetin garip bir karışımıdırlar.
dark angels: bunlar en gizemli olanlar. üzerlerine bir de cübbe çekerler, sanki her an bir tarikat ayinine gidecekmiş gibi takılırlar. geçmişlerinde "fallen" denilen bir ihanet mevzusu olduğu için aşırı paranoiddirler. en yakın müttefiklerine bile güvenmezler, kendi içlerinde "circle" denilen gizli yapılanmaları vardır. bir şey sakladıkları o kadar bellidir ki, sormaya korkarsın çünkü sorarsan muhtemelen seni ortadan kaldırırlar.
salamanders: evrenin en "insancıl" ama aynı zamanda en yakıcı ekibidir. diğerleri sivilleri pek umursamazken, bunlar "aman bir masumun burnu kanamasın" diye canını dişine takar. ama bir xenos (uzaylı) gördüler mi, ellerindeki devasa alev makineleriyle (flamer) ortalığı mangal alanına çevirirler. kömür karası derileri ve parlayan kırmızı gözleriyle korkunç görünürler ama aslında koca yürekli birer demircidirler.
imperial fists: savunma ve inşaat denince akla gelen ilk isim. "bir yere kale mi yapılacak?" çağır bunları. "bir yer sonuna kadar savunulacak mı?" bırak bunları oraya, ölürler ama o mevziyi bırakmazlar. inatçılıkta dünya markasıdırlar. hatta bazen o kadar inatçıdırlar ki, geri çekilmek mantıklı olsa bile "imparator burayı tutun dedi" diyerek son adam kalana kadar dayak yerler.
özetle; space marine dediğin şey tek bir organizasyon değil, her biri farklı bir psikopatlık derecesine ve kültürel mirasa sahip binlerce farklı kulüptür. kimi dua ederken kendini kamçılar, kimi düşmanının ciğerini yer, kimi de oturup felsefe yapar. hepsinin ortak noktası ise o devasa zırhlar ve bitmek bilmeyen savaş arzusudur.
olayın mutfağına girersek, bu abilerimiz öyle "hadi ben asker olayım" diyerek olmuyorlar. daha ergenlik çağındayken alınıp, vücutlarına 19 tane ek organ (ikinci bir kalp, üçüncü bir akciğer, kurşun geçirmeyen bir deri tabakası falan) naklediliyor. en sonunda "black carapace" dedikleri bir zırh arayüzü deri altına yerleştiriliyor ki, o tonlarca ağırlıktaki güç zırhlarını (power armor) vücutlarının bir parçası gibi kullanabilsinler. sonuçta ortaya çıkan şey artık tam olarak insan değil, "trans-human" denilen bir savaş makinesi oluyor.
neden sürekli savaşmak istediklerine gelirsek; bunun cevabı aslında çok basit, çünkü başka bir şey yapmayı bilmiyorlar. bu adamlar daha eğitim aşamasındayken hipnotik bir beyin yıkama sürecinden geçiyorlar. duyguları, korkuları ve sivil bir hayata dair tüm arzuları törpüleniyor; yerine sadece görev, sadakat ve savaş sanatı koyuluyor. bir space marine için "emeklilik" diye bir kavram yoktur. ya savaşırken ölürsün ya da ölmek üzereyken vücudunun geri kalanı bir dreadnought (yürüyen tabut/robot) içine hapsedilir ve orada bin yıl daha savaşmaya devam edersin. yani adamların biyolojisi ve psikolojisi sadece yok etmek üzerine programlanmış. boş zamanlarında ne yapıyorlar derseniz; ya dua ediyorlar, ya silahlarını temizliyorlar ya da antrenman yapıyorlar. hobi falan hak getire.
xenophobia meselesine (uzaylı ırkçılığı) gelecek olursak, bu öyle "ya ben bu elfleri pek sevmedim" gibi bir şey değil. bu direkt bir dini dogma ve hayatta kalma stratejisi. imparatorluğun öğretisine göre (imperial creed), galaksi sadece insanlığa aittir ve geri kalan tüm akıllı türler (xenos) birer parazittir. "suffer not the alien to live" (uzaylının yaşamasına izin verme) mottosuyla büyüyorlar. tarihsel olarak da insanlığın altın çağı çöktüğünde, eski uzaylı müttefiklerin insanlığa ihanet ettiğine inanırlar. bu yüzden bir uzaylı gördüklerinde önce ateş edip sonra soru sormazlar, direkt ateşi de kesmezler ta ki karşıdaki toz olana kadar. bu nefret, beyin yıkama sürecinde zihinlerine o kadar derin kazınır ki, bir xenos ile iş birliği yapma düşüncesi bile onları fiziksel olarak rahatsız eder.
imparator'un genetik laboratuvarından çıkan bu süper askerlerin "tek tip" olduklarını sananları derin bir yanılgıya düşüren mevzudur. aslında olay tamamen "babasına bak, oğlunu al" mantığıyla birinin gen tohumunu (gene-seed) taşır. babaları nasıl bir ruh hastasıysa, oğulları da ona göre şekillenmiştir.
olay sadece zırhın rengini boyamakla bitmiyor, her chapter’ın kendine has bir kültürü, takıntısı ve hatta genetik bir mutasyonu var. şöyle bir piyasaya bakarsak:
ultramarines: bunların olayı düzen, nizam ve kuraldır. mahallenin en çalışkan, en inek öğrencisi gibidirler. roboute guilliman’ın yazdığı codex astartes isimli "askerlik el kitabı"na harfiyen uyarlar. mavi zırhlarını parlatıp "ben bugün insanlık için ne yaptım?" diye gezerler. imparatorluğun poster çocuklarıdır ama diğer chapter’lar tarafından biraz "fazla kuralcı" bulundukları için içten içe sevilmezler.
space wolves: işte bunlar tam bir "uzay vikingi" kafasıdır. fenris gibi buz dertli bir gezegenden gelirler. sakal, bıyık, kurt postu ve bira (aslında mjød) vazgeçilmezleridir. disiplin hak getire, savaşırken bağırıp çağırıp balta sallarlar. genetik bir arızaları vardır; yaşlandıkça köpek dişleri uzar, koku alma duyuları coşar, bazen iyice kontrolden çıkıp bildiğin kurda dönüşürler (wulfen). codex falan da takmazlar, "bizim töremiz böyle" der geçerler.
blood angels: galaksinin en yakışıklı ama en dertli abileridir. altın sarısı saçlar, kusursuz suratlar... ama gel gör ki içlerinde "red thirst" ve "black rage" denilen iki bela vardır. babaları sanguinius öldüğünde o kadar büyük bir travma yaşamışlardır ki, genlerine işlenmiştir. bazen savaşın ortasında kendilerini kaybedip "ben babayım, ölüyorum!" diye sayıklayarak önüne geleni parçalayan, kan içen kontrolsüz canavarlara dönüşürler. asalet ve vahşetin garip bir karışımıdırlar.
dark angels: bunlar en gizemli olanlar. üzerlerine bir de cübbe çekerler, sanki her an bir tarikat ayinine gidecekmiş gibi takılırlar. geçmişlerinde "fallen" denilen bir ihanet mevzusu olduğu için aşırı paranoiddirler. en yakın müttefiklerine bile güvenmezler, kendi içlerinde "circle" denilen gizli yapılanmaları vardır. bir şey sakladıkları o kadar bellidir ki, sormaya korkarsın çünkü sorarsan muhtemelen seni ortadan kaldırırlar.
salamanders: evrenin en "insancıl" ama aynı zamanda en yakıcı ekibidir. diğerleri sivilleri pek umursamazken, bunlar "aman bir masumun burnu kanamasın" diye canını dişine takar. ama bir xenos (uzaylı) gördüler mi, ellerindeki devasa alev makineleriyle (flamer) ortalığı mangal alanına çevirirler. kömür karası derileri ve parlayan kırmızı gözleriyle korkunç görünürler ama aslında koca yürekli birer demircidirler.
imperial fists: savunma ve inşaat denince akla gelen ilk isim. "bir yere kale mi yapılacak?" çağır bunları. "bir yer sonuna kadar savunulacak mı?" bırak bunları oraya, ölürler ama o mevziyi bırakmazlar. inatçılıkta dünya markasıdırlar. hatta bazen o kadar inatçıdırlar ki, geri çekilmek mantıklı olsa bile "imparator burayı tutun dedi" diyerek son adam kalana kadar dayak yerler.
özetle; space marine dediğin şey tek bir organizasyon değil, her biri farklı bir psikopatlık derecesine ve kültürel mirasa sahip binlerce farklı kulüptür. kimi dua ederken kendini kamçılar, kimi düşmanının ciğerini yer, kimi de oturup felsefe yapar. hepsinin ortak noktası ise o devasa zırhlar ve bitmek bilmeyen savaş arzusudur.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının şiirleri
neredesin?
içimi huzurla doldurup taşıran,
hayatıma yön veren,
karanlığımı dağıtan ışığım…
neredesin?
senin var oluşuna tutunmuşken,
alışmışken veyahut bağlanmışken…
nereye kayboldun?
içimi huzurla doldurup taşıran,
hayatıma yön veren,
karanlığımı dağıtan ışığım…
neredesin?
senin var oluşuna tutunmuşken,
alışmışken veyahut bağlanmışken…
nereye kayboldun?
devamını gör...
omega 3
krill yağı ve yosunlarda da bolca bulunur.
devamını gör...
ölümü kabullenmek
elden bir şey gelmeyene üzülmek olmaz.
haliyle huzurlu bir yaşam için elzem olandır.
haliyle huzurlu bir yaşam için elzem olandır.
devamını gör...
güzel giyinmek
para ne için var?
hem kendine hem de tüm insanlara saygıdır.
hem kendine hem de tüm insanlara saygıdır.
devamını gör...
günaydın sözlük
yağmur gibi yağan mutluluktan kaçamadığımız bir gün olması dileklerimizle, herkese günaydın.
devamını gör...
üç bira içince sarhoş oldum havalarına bürünen yazar tipi
üçe kalmam ben.. neredeyse hiç içki kullanmadığım için toleransım yerlerdedir..
arkadaş, bak şu yaşta adamım, birinizle oturur içersem bana ev kızı muamelesi yapın.. içince asla sapıtmam, eskiden kalma tecrübeliyimdir ama ağzıma içki sürmediğim için ilk biranın sonlarına doğru bende çakırkeyiflik emareleri görünmeye başlar.
arkadaş, bak şu yaşta adamım, birinizle oturur içersem bana ev kızı muamelesi yapın.. içince asla sapıtmam, eskiden kalma tecrübeliyimdir ama ağzıma içki sürmediğim için ilk biranın sonlarına doğru bende çakırkeyiflik emareleri görünmeye başlar.
devamını gör...
günaydın sözlük
günaydın, gönlünüzce güzel geçireceğiniz bir gün diliyorum.
devamını gör...
sevilen kızın 40 numara ayakkabı giymesi
uzun boylu bir kadın olduğu anlamına gelir. ince ve uzun ayaklarımızın olması bizim suçumuz değil, ben de 39 giyiniyorum, öleyim mi *
devamını gör...
libya genelkurmay başkanının uçağının düşmesi
dünya olarak, herkes cinayet işlemeye gayet alıştı. herkes sorunlarını çözmek için birbirini ortadan kaldırıyor. ne kadar ahlaklı yaratıklarız!
aksi gerçekten sağlam ve uydurulmamış delil ile kanıtlanana kadar, bunun gerçekten kimsenin müdahalesi olmadan gerçekleşen bir felaket olduğuna inanmayacağım.
aksi gerçekten sağlam ve uydurulmamış delil ile kanıtlanana kadar, bunun gerçekten kimsenin müdahalesi olmadan gerçekleşen bir felaket olduğuna inanmayacağım.
devamını gör...
ya bu evren de ikizlerimiz için paralel evrense
"insanlar çift yaratılmış" derlerdi ama inanmazdım. son 1-2 yıldır bana inanılmaz benzeyen insanlarla karşılaşıyorum ve bu benzerlik (simasal ve genetik açıdan) herkesin şaşırdığı bir biçimde varlığını sürdürmeye devam ediyor.
yan yana yürürsek, kardeş olabileceğimizi varsayacağınız kadınlarla karşılaştım. bir tanesinin şaka gibi ama isimi de benimle aynıydı. hepsinin göz rengi- ten rengi- burun yapısı ve genel siması bana inanılmaz benziyordu.
ben görünenin ötesinde çok daha farklı şeyler olduğunu, bu 2 hanımefendiyle hayatımın farklı noktalarında karşılaşınca anladım. gerçekten dehşete kapılıyorsunuz.
ikizinizin olması normal bir his. sonuçta "sizinle aynı anda doğan, size benzeyen ötekinin varlığı" çocukluğunuzdan beri bilinçaltınızın gayet kabul ettiği bir olgu. bunu garipseme şansınız yok denecek kadar az fakat hiç tanımadığınız, kim olduğunu bilmediğiniz insanlarla genetik ve simasal açıdan benzerlik korkunç bir şey. "ne oluyor- ne alaka?" diyorsunuz.
ben zorlarsam, akraba çıkar mıyız modundayım. arkadaşlar gerçekten deli benzerliklerden bahsediyorum. tanrı'nın planları inanılmaz. bu kadınlarla karşılaşmam da boşuna değil.
yan yana yürürsek, kardeş olabileceğimizi varsayacağınız kadınlarla karşılaştım. bir tanesinin şaka gibi ama isimi de benimle aynıydı. hepsinin göz rengi- ten rengi- burun yapısı ve genel siması bana inanılmaz benziyordu.
ben görünenin ötesinde çok daha farklı şeyler olduğunu, bu 2 hanımefendiyle hayatımın farklı noktalarında karşılaşınca anladım. gerçekten dehşete kapılıyorsunuz.
ikizinizin olması normal bir his. sonuçta "sizinle aynı anda doğan, size benzeyen ötekinin varlığı" çocukluğunuzdan beri bilinçaltınızın gayet kabul ettiği bir olgu. bunu garipseme şansınız yok denecek kadar az fakat hiç tanımadığınız, kim olduğunu bilmediğiniz insanlarla genetik ve simasal açıdan benzerlik korkunç bir şey. "ne oluyor- ne alaka?" diyorsunuz.
ben zorlarsam, akraba çıkar mıyız modundayım. arkadaşlar gerçekten deli benzerliklerden bahsediyorum. tanrı'nın planları inanılmaz. bu kadınlarla karşılaşmam da boşuna değil.
devamını gör...
sevilen kızın 40 numara ayakkabı giymesi
dalga geçilmemesi gereken ana konulardan biridir. insanlar kendi genetik yapılarına müdahale edemezler. 1.70 ve üzeri olan kadınların genelde ayak numarası 40'tır. boy ile ayak doğru orantılı büyür. 170'e yakın bir boya sahip olarak, 39 giyiyorum. annem 1.50'lerde boyu olan bir kadın olarak, 36 numara ayakkabı giyiyor.
boy- ayak numarası ile doğru orantılı biçimde uzar. alay etmeyin, gerçekten ayıp edersiniz.
boy- ayak numarası ile doğru orantılı biçimde uzar. alay etmeyin, gerçekten ayıp edersiniz.
devamını gör...
libya genelkurmay başkanının uçağının düşmesi
24 aralığın libya'nın bağımsızlık günü olması da bir başka ayrıntı.
devamını gör...
günaydın sözlük
jüpiter günümüz hayırlara vesile olsun. zeus diye de biliyoz aynı kimseyi.
ida dağının alfası, kronos'tan olma rhaea'dan doğma.
günaydın sözlük!
yeni yıl, kutlu başlangıç, müjdeli mesih, fırında hindi, meri krismıs hep bu zamanların konularından.
biz ise soğukla sınanıyoruz. kuru kuru. hindinin yanına bi sıcak şarap koymaz mı insan? hiç bilmiyonuz kutlamayı.
ida dağının alfası, kronos'tan olma rhaea'dan doğma.
günaydın sözlük!
yeni yıl, kutlu başlangıç, müjdeli mesih, fırında hindi, meri krismıs hep bu zamanların konularından.
biz ise soğukla sınanıyoruz. kuru kuru. hindinin yanına bi sıcak şarap koymaz mı insan? hiç bilmiyonuz kutlamayı.
devamını gör...
güzel giyinmek
her zaman şık ve bakımlı olmayı severim. ekmek almaya bile gideceksem, kılık kıyafetim mutlaka düzgün olmalıdır. kıyafetlerimi özenle seçerim, renk uyumuna dikkat ederim.
sonuçta insanlar giysileriyle karşılanır, fikirleriyle uğurlanır.
sonuçta insanlar giysileriyle karşılanır, fikirleriyle uğurlanır.
devamını gör...
sevilen kızın 40 numara ayakkabı giymesi
ayağın küçüğü ve narini makbuldür. ayak numarası ve boy uzunluğu doğru orantılı olmalıdır. 1.55 lik kız gidip 41 numara ayakkabı giyerse pek hoş durmaz. tabi ki zevk meselesi. sadece yorumlamak istedim.
devamını gör...