zaman tüneli
yazarların utandıkları zevkleri
devamını gör...
fenerbahçe ile her gün biraz daha gurur duymak
2 ileri 1 geriyiz, mehteran gibiyiz ama çohhhh doğru tespit. di mi len patago? *
devamını gör...
anal
sanala döndükçe hazzzı azaldı, havuçlar sağolsun buggs bunny ve karadağlı. çok soktum kendime, g noktası mı neyse o işte… iyi geceler, rüyalarda vuruşıruzzz.
devamını gör...
tarkan
32 yıllık hayatımda gittiğim yüzlerce konser arasında en fazla eğlendiğim konseri veren sanatçı, megastar.
çok da küçüktüm üstelik, max ortaokula falan gidiyordum. kuşadası’nda stadyum konseri vermişti, bir operatör şirketinin sponsorluğunda. inanılmaz bi sahnesi var. annemle çılgınlar gibi eğlenmiştik. yani bu gözler muse falan izledi rock’n coke zamanlarında ama tarkan gerçekten a-acayip.
eşimle de 15 yıldır beraberiz, ayrıldığımız zamanlar oldu tabii. inat uğruna başka şehirlerde okuduk. o aralar da inci tanem bizde iz bıraktı. ayrıyken bolca dinledikten sonra ilk barıştığımızda beraber dinleyip ağlamıştık shdkdjdjd gençtik tabii, şimdi bu bebek neden uyumuyor diye ağlıyoruz…
çok da küçüktüm üstelik, max ortaokula falan gidiyordum. kuşadası’nda stadyum konseri vermişti, bir operatör şirketinin sponsorluğunda. inanılmaz bi sahnesi var. annemle çılgınlar gibi eğlenmiştik. yani bu gözler muse falan izledi rock’n coke zamanlarında ama tarkan gerçekten a-acayip.
eşimle de 15 yıldır beraberiz, ayrıldığımız zamanlar oldu tabii. inat uğruna başka şehirlerde okuduk. o aralar da inci tanem bizde iz bıraktı. ayrıyken bolca dinledikten sonra ilk barıştığımızda beraber dinleyip ağlamıştık shdkdjdjd gençtik tabii, şimdi bu bebek neden uyumuyor diye ağlıyoruz…
devamını gör...
yalancıları yok etmek
bölüm 4
zamanın ne olduğunu biliyor muyduk ki? saatlere kilitlemiştik zamanı ve ölçüyorduk sadece gerçek doğasını anlamadan. şimdi ölçemediğimize göre neydi referansımız? düşüncelerim hızlı hızlı akmaya başlamıştı. sonra iç sesimin artmaya başladığını hissettim, sabahtan beri kafamın arkasındaki sorular bağırmaya başladı zihnimin arkasında. ya bir daha sesini duyamazsan? ya bir daha şarkı söyleyemezsen? ahmet sesimin değişmeye başladığını söylemişti. ya artık karga sesli bir adama dönüşürsen? fark eder miydi? dünya bildiğim dünya olduğu gibi kalmayacaktı ki? nasıl bir değişim göstereceğini kim bilirdi. belki meslekler bile değişecekti. funda sesini duyduğuna göre geri gelme ihtimali çoktu ama ne değişecekti geri geldiğinde. gelen şey ne olacaktı kestiremiyordu. daha fazla bilgiye ihtiyacım var diye düşündüm. yani bu sadece sesini duyamamak değil bilgi anlamında körlük de içeriyordu. belirsizlik içerisinde karanlıkta yürümek gibiydi.
ayağa kalktım, mutfağa doğru ilerledim. funda’nın sesi geliyordu.
“neden beni değiştirdiğin gibi onu da değiştiremiyorsun anlamıyorum.” diyordu.
biber’in sesi keskindi. “ona yardım etmek istemiyorum sana yaptığı onca şeyden sonra. hatırlıyorsun değil mi? yatağında başka bir kadınla bastın onu. adam onu bile inkar edecek derecede kendisiyle bağlantısı kopmuş vaziyette ya da vaziyetteydi. şu an ne durumda bilmiyorum. “
bir süre kapının gerisinde durdum konuştuklarını dinlemek için. biber devam ediyordu.
“hem o kendi kendini değiştirebilecek güçte. bizler enerjimizi korumak zorundayız. günün sonunda nerede, nasıl ihtiyaç olacağını bilmiyoruz. belki toplu bir dönüşüm olur, bilmiyoruz. “
funda homurdandı. içeri girsem mi girmesem mi tereddüt ettim, az önce duyduklarım yüzünden yüksek ihtimalle suratım kıpkırmızı kesilmişti ve funda’nın beni o şekilde görmesini istemiyordum.
“peki” dedi funda, “kendi kendini değiştirmesi uzun sürer mi?”
“benim bildiğim kadarıyla herkes kendi sürecini yaşayacak. iç sesi ve bilinçaltının üçüncü bariyerine gelene kadar diğer iki bariyeri açılırsa sesini duymaya başlayabilir dedi.””
dayanamadım ve içeri girdim.
“bilinçaltının üçüncü bariyeri de ne?”
“ne kadar süredir oradasın sen?” diye sordu funda.
biber de alaycı şekilde cevap verdi. “suratının kırmızılığına bakılırsa yeterince duymuş.” dedi.
“boşver suratımın kızarıklığını şimdi.” dedim, “geçmiş geçmişte kaldı ve değiştiremiyorum. üçüncü bariyer de neyin nesi?”
biber sorumdan rahatsız oldu, etrafına bakındı ve sonunda mutfak masasının üzerine çıktı. o sırada funda sırtını buzdolabına yaslamış, sabahlığını düzeltiyordu.
“birinci bariyer iç sesin hükümdarlığının sınırı, ikinci bariyer bilgi bariyeri, üçüncü bariyer ise zaman bariyeri” dedi biber.
“bunu bana açıklaman lazım biber. böyle bir bilgi tıp literatüründe olduğunu sanmıyorum, siz nereden geldiniz? uzaylı falan mısın sen?” dedim.
“saçmalama” dedi. “bu aptallıkla uzaylılar sizinle ya da bizimle uğraşabilirler mi? onca ışık yılı seyahat et sonra gel bununla uğraş, olacak iş değil, ay sinirlerim bozuldu. konuyu değiştirelim. fındık nasıl. kardeşimi benden uzaklaştırdığın için kendinle utanmalısın hakan” dedi.
“kardeşin emin ellerde biber” dedim. “sabah benimle konuştu. belki bir gün tekrar bir araya gelirsiniz”
“dönüşümden bahsediyordunuz nasıl bir dönüşüm olacak?” diye sordum, o sırada masanın etrafındaki sandalyelerden birini çektim ve oturmaya hazırlanıyordum ki funda.. “sen kahvaltı yaptın mı?” dedi.
“hayır yapmadım” dedim. “aç değilim.”
“ama bir süre sonra yememiz gerekecek. dönüşüyoruz diye aç kalacak değiliz ya” dedi ve kahkaha attı. dolabın kapağını açtı ve içinden bir şeyler çıkarmaya başladı. onu izlerken düşünmeye başladım. sanki cümlelerim ya da sorularım ikisine de ulaşmıyor gibiydi. ya da cevaplamayacaklarını hissediyordum. belki onlar da bilmiyordu dönüşüm denilen şeyin ne olduğunu. hani herkes bir şeyden bahseder ama ne olduğunu bilmez ya. bu öyle bir şey de olabilirdi.
peyniri, domatesleri, zeytini çıkarmasını izledim, büyük bir ustalıkla domatesleri doğrayışını, peyniri dilimleyişini ve sonra zeytin yağını çıkarışını ve funda’yı inceledim gerçekten. kısa saçlarının dağınık duruşu, ayak bileklerinin inceliği… tam bunları düşünürken birden durdu ve bana baktı.
“bu sabahlığı onuncu evlilik yıldönümümüzde almıştın” dedi.
anılar gözümün önüne geldi. evet dedim. yine aynı buruk, acı tatlı keskin, karabiber ile pul biberimsi ve inanır mısınız ballı bir tat ağzımın içini kapladı.
“sen de sesini duymadığında tatlar gelmeye başlamış mıydı ağzına?” diye sordum. o sırada çaydanlığa suyu koymuş yumurtaları kabın içine yerleştirmişti.
“evet” dedi, “her duyguma has karmakarışık tatlar geliyordu ağzıma. birkaç gün evden çıkamadım, o kadar korktum ki, benimkinde bir de kas ağrıları ve hareketsizlik de olmuştu. konuşamadığımı düşündüm, ah, aklımdan neler geçti bir bilsen.”
“sonra ne oldu?”
“sonra kendimi duymaya başladım, katman katman. sanki benim sesim ama ben değilmişim gibi konuşan bir sürü ses. hepsi ben ama hepsi yabancı…
o sırada biber gözden kaybolmuştu. içeriden piayano sesi geliyordu televizyondan.
“kendimi duymaya başladım derken, iç sesten bahsediyorsun değil mi?” diye sordum.
“yani sana şu kadarını söyleyebilirim. içsesin dışa yansıması gibi.”
“kendi kendine konuştun yani evin içinde.” dedim.
“belki de konuşmuşumdur.” diye cevap verdi funda.
çok hoş diye düşündüm, yani bir de kendi kendime konuşmaya başlayacaksam bu bir delilik halinden başka bir şey değil ki.
evet, sanırım her şey hazır. içeride yiyelim… eski günlerdeki gibi. sesi acı geldi bir an ve gerçekten damağımda bir acı hissettim.
salona girdiğimde biber televizyonun karşısında oturmuş uyukluyordu. benim girdiğimi hissetmiş olacak ki başını kaldırdı gözlerini kıstı. piyano sesi hala geliyordu ekrandan. çiçekler böcekler ve ormanlar gösteriyorlardı. sanki bu insanları rahatlatacakmış gibi. kapatmak için sehpanın üzerindeki kumandaya uzandım, biber patisiyle elime vurdu ve dur be dur, birazdan bir şeyler olacak, birilerini çıkaracaklarını söyledi ya kadın, merak ediyorum dedi.
kumandayı yerine bıraktım ve masaya geçtim, funda elinde tepsiyle geldi.
tam kahvaltıya dalacaktık ki müzik kesildi televizyonda. sipiker kadının görüntüsü geldi ekrana.
“merhaba sayın izleyenler, olağanüstü ve doğaüstü durumlardan geçtiğimiz şu saatler içerisinde sizlerin karşısına bir konuğumla çıkıp bilgilendirme yapmak isterdim ancak şu an teknik aksaklıklardan dolayı bu pek mümkün görünmüyor. lütfen evinizden çıkmayın ve şimdi bir müzik arası daha.”
“kimi çıkaracaklardı ki?” diye sordum.
“yüksek ihtimalle bir kediyi” diye cevap verdi biber. masaya yanaştı ve peyniri kokladı.
“iyi de bu halkı paniğe sürükler. kedilerin konuştuğunu kameraya nasıl kaydedecekler hem. millet çıldırır. hiç mantıklı değil. ayrıca hiç mi devlet yetkilisi birileri yok ekrana çıkacak.”
“devlet yetkilileri de şu an senin yaşadığın durumu yaşıyor ki dedi. hala duyamıyorsun sesini.”
“belki halkın tümü etkilenmemiştir bu olanlardan.””
“dönüşmesi gerekenler dönüşüyor tabi” diye cevap verdi biber.
“nasıl yani. bazıları dönüşemeyecek mi. ömür boyu kendi seslerini duyamayacaklar mı?” diye sordum.
“çok soru soruyor ve canımı sıkıyorsun” diye homurdandı biber.
“e soracağım tabi. bir şeyler biliyor gibi duruyorsun ama anlatmıyorsun.”
“her şey akışında olur dostum. bazı bilgiler zamanından önce verilirse zararlı zamanından sonra verilirse ise işe yaramaz olurlar.”
“allah aşkına neden bahsediyorsun sen? ne zararı olabilir ki olanları anlatmanın. mesela siz ne zaman dönüştünüz.”
“ah dostum çok yanlış anlamışsınız. biz dönüşmedik sadece dönüşen sizsiniz. biz hep buradaydık. duyamıyordunuz çünkü bariyerleriniz kapalıydı. kendi sesini duyamaman beni duymanı sağladı. ve biliyor musun ben bu durumdan aslında çok da hoşnut değilim.”
“aramızdaki şu husumeti bir atlatsak mı?”
o sırada funda bir zeytin tanesine çatalını batırdı ama tane çatalın ucundan kaydı ve biberin suratına çarptı.
“bak" dedi funda, “bu bir işaret biber. sana zeytin dalı uzatıyor. hadi ama ben dönüştüm sanırım konu artık senin dışına çıktı.”
fundaya baktım. “neden bahsediyorsun sen dedim.”
“beni aldatmandan bahsediyorum tabi” dedi. “çok uzatmaya gerek yok. seni affettim” dedi.
bu kısa, net ve keskin cümle karşısında neyi söyleyeceğimi bilemedim.
“affettin demek… ben kendimi affetmedim ki” dedim.
“o da senin dönüşümün olacak o zaman” dedi.
sustum. bir sürü sahne gözümün önünde canlandı. yıllarca yalan söylemelerim, funda’yı defalarca bir sürü başka kadınla aldatışım.
zamanın ne olduğunu biliyor muyduk ki? saatlere kilitlemiştik zamanı ve ölçüyorduk sadece gerçek doğasını anlamadan. şimdi ölçemediğimize göre neydi referansımız? düşüncelerim hızlı hızlı akmaya başlamıştı. sonra iç sesimin artmaya başladığını hissettim, sabahtan beri kafamın arkasındaki sorular bağırmaya başladı zihnimin arkasında. ya bir daha sesini duyamazsan? ya bir daha şarkı söyleyemezsen? ahmet sesimin değişmeye başladığını söylemişti. ya artık karga sesli bir adama dönüşürsen? fark eder miydi? dünya bildiğim dünya olduğu gibi kalmayacaktı ki? nasıl bir değişim göstereceğini kim bilirdi. belki meslekler bile değişecekti. funda sesini duyduğuna göre geri gelme ihtimali çoktu ama ne değişecekti geri geldiğinde. gelen şey ne olacaktı kestiremiyordu. daha fazla bilgiye ihtiyacım var diye düşündüm. yani bu sadece sesini duyamamak değil bilgi anlamında körlük de içeriyordu. belirsizlik içerisinde karanlıkta yürümek gibiydi.
ayağa kalktım, mutfağa doğru ilerledim. funda’nın sesi geliyordu.
“neden beni değiştirdiğin gibi onu da değiştiremiyorsun anlamıyorum.” diyordu.
biber’in sesi keskindi. “ona yardım etmek istemiyorum sana yaptığı onca şeyden sonra. hatırlıyorsun değil mi? yatağında başka bir kadınla bastın onu. adam onu bile inkar edecek derecede kendisiyle bağlantısı kopmuş vaziyette ya da vaziyetteydi. şu an ne durumda bilmiyorum. “
bir süre kapının gerisinde durdum konuştuklarını dinlemek için. biber devam ediyordu.
“hem o kendi kendini değiştirebilecek güçte. bizler enerjimizi korumak zorundayız. günün sonunda nerede, nasıl ihtiyaç olacağını bilmiyoruz. belki toplu bir dönüşüm olur, bilmiyoruz. “
funda homurdandı. içeri girsem mi girmesem mi tereddüt ettim, az önce duyduklarım yüzünden yüksek ihtimalle suratım kıpkırmızı kesilmişti ve funda’nın beni o şekilde görmesini istemiyordum.
“peki” dedi funda, “kendi kendini değiştirmesi uzun sürer mi?”
“benim bildiğim kadarıyla herkes kendi sürecini yaşayacak. iç sesi ve bilinçaltının üçüncü bariyerine gelene kadar diğer iki bariyeri açılırsa sesini duymaya başlayabilir dedi.””
dayanamadım ve içeri girdim.
“bilinçaltının üçüncü bariyeri de ne?”
“ne kadar süredir oradasın sen?” diye sordu funda.
biber de alaycı şekilde cevap verdi. “suratının kırmızılığına bakılırsa yeterince duymuş.” dedi.
“boşver suratımın kızarıklığını şimdi.” dedim, “geçmiş geçmişte kaldı ve değiştiremiyorum. üçüncü bariyer de neyin nesi?”
biber sorumdan rahatsız oldu, etrafına bakındı ve sonunda mutfak masasının üzerine çıktı. o sırada funda sırtını buzdolabına yaslamış, sabahlığını düzeltiyordu.
“birinci bariyer iç sesin hükümdarlığının sınırı, ikinci bariyer bilgi bariyeri, üçüncü bariyer ise zaman bariyeri” dedi biber.
“bunu bana açıklaman lazım biber. böyle bir bilgi tıp literatüründe olduğunu sanmıyorum, siz nereden geldiniz? uzaylı falan mısın sen?” dedim.
“saçmalama” dedi. “bu aptallıkla uzaylılar sizinle ya da bizimle uğraşabilirler mi? onca ışık yılı seyahat et sonra gel bununla uğraş, olacak iş değil, ay sinirlerim bozuldu. konuyu değiştirelim. fındık nasıl. kardeşimi benden uzaklaştırdığın için kendinle utanmalısın hakan” dedi.
“kardeşin emin ellerde biber” dedim. “sabah benimle konuştu. belki bir gün tekrar bir araya gelirsiniz”
“dönüşümden bahsediyordunuz nasıl bir dönüşüm olacak?” diye sordum, o sırada masanın etrafındaki sandalyelerden birini çektim ve oturmaya hazırlanıyordum ki funda.. “sen kahvaltı yaptın mı?” dedi.
“hayır yapmadım” dedim. “aç değilim.”
“ama bir süre sonra yememiz gerekecek. dönüşüyoruz diye aç kalacak değiliz ya” dedi ve kahkaha attı. dolabın kapağını açtı ve içinden bir şeyler çıkarmaya başladı. onu izlerken düşünmeye başladım. sanki cümlelerim ya da sorularım ikisine de ulaşmıyor gibiydi. ya da cevaplamayacaklarını hissediyordum. belki onlar da bilmiyordu dönüşüm denilen şeyin ne olduğunu. hani herkes bir şeyden bahseder ama ne olduğunu bilmez ya. bu öyle bir şey de olabilirdi.
peyniri, domatesleri, zeytini çıkarmasını izledim, büyük bir ustalıkla domatesleri doğrayışını, peyniri dilimleyişini ve sonra zeytin yağını çıkarışını ve funda’yı inceledim gerçekten. kısa saçlarının dağınık duruşu, ayak bileklerinin inceliği… tam bunları düşünürken birden durdu ve bana baktı.
“bu sabahlığı onuncu evlilik yıldönümümüzde almıştın” dedi.
anılar gözümün önüne geldi. evet dedim. yine aynı buruk, acı tatlı keskin, karabiber ile pul biberimsi ve inanır mısınız ballı bir tat ağzımın içini kapladı.
“sen de sesini duymadığında tatlar gelmeye başlamış mıydı ağzına?” diye sordum. o sırada çaydanlığa suyu koymuş yumurtaları kabın içine yerleştirmişti.
“evet” dedi, “her duyguma has karmakarışık tatlar geliyordu ağzıma. birkaç gün evden çıkamadım, o kadar korktum ki, benimkinde bir de kas ağrıları ve hareketsizlik de olmuştu. konuşamadığımı düşündüm, ah, aklımdan neler geçti bir bilsen.”
“sonra ne oldu?”
“sonra kendimi duymaya başladım, katman katman. sanki benim sesim ama ben değilmişim gibi konuşan bir sürü ses. hepsi ben ama hepsi yabancı…
o sırada biber gözden kaybolmuştu. içeriden piayano sesi geliyordu televizyondan.
“kendimi duymaya başladım derken, iç sesten bahsediyorsun değil mi?” diye sordum.
“yani sana şu kadarını söyleyebilirim. içsesin dışa yansıması gibi.”
“kendi kendine konuştun yani evin içinde.” dedim.
“belki de konuşmuşumdur.” diye cevap verdi funda.
çok hoş diye düşündüm, yani bir de kendi kendime konuşmaya başlayacaksam bu bir delilik halinden başka bir şey değil ki.
evet, sanırım her şey hazır. içeride yiyelim… eski günlerdeki gibi. sesi acı geldi bir an ve gerçekten damağımda bir acı hissettim.
salona girdiğimde biber televizyonun karşısında oturmuş uyukluyordu. benim girdiğimi hissetmiş olacak ki başını kaldırdı gözlerini kıstı. piyano sesi hala geliyordu ekrandan. çiçekler böcekler ve ormanlar gösteriyorlardı. sanki bu insanları rahatlatacakmış gibi. kapatmak için sehpanın üzerindeki kumandaya uzandım, biber patisiyle elime vurdu ve dur be dur, birazdan bir şeyler olacak, birilerini çıkaracaklarını söyledi ya kadın, merak ediyorum dedi.
kumandayı yerine bıraktım ve masaya geçtim, funda elinde tepsiyle geldi.
tam kahvaltıya dalacaktık ki müzik kesildi televizyonda. sipiker kadının görüntüsü geldi ekrana.
“merhaba sayın izleyenler, olağanüstü ve doğaüstü durumlardan geçtiğimiz şu saatler içerisinde sizlerin karşısına bir konuğumla çıkıp bilgilendirme yapmak isterdim ancak şu an teknik aksaklıklardan dolayı bu pek mümkün görünmüyor. lütfen evinizden çıkmayın ve şimdi bir müzik arası daha.”
“kimi çıkaracaklardı ki?” diye sordum.
“yüksek ihtimalle bir kediyi” diye cevap verdi biber. masaya yanaştı ve peyniri kokladı.
“iyi de bu halkı paniğe sürükler. kedilerin konuştuğunu kameraya nasıl kaydedecekler hem. millet çıldırır. hiç mantıklı değil. ayrıca hiç mi devlet yetkilisi birileri yok ekrana çıkacak.”
“devlet yetkilileri de şu an senin yaşadığın durumu yaşıyor ki dedi. hala duyamıyorsun sesini.”
“belki halkın tümü etkilenmemiştir bu olanlardan.””
“dönüşmesi gerekenler dönüşüyor tabi” diye cevap verdi biber.
“nasıl yani. bazıları dönüşemeyecek mi. ömür boyu kendi seslerini duyamayacaklar mı?” diye sordum.
“çok soru soruyor ve canımı sıkıyorsun” diye homurdandı biber.
“e soracağım tabi. bir şeyler biliyor gibi duruyorsun ama anlatmıyorsun.”
“her şey akışında olur dostum. bazı bilgiler zamanından önce verilirse zararlı zamanından sonra verilirse ise işe yaramaz olurlar.”
“allah aşkına neden bahsediyorsun sen? ne zararı olabilir ki olanları anlatmanın. mesela siz ne zaman dönüştünüz.”
“ah dostum çok yanlış anlamışsınız. biz dönüşmedik sadece dönüşen sizsiniz. biz hep buradaydık. duyamıyordunuz çünkü bariyerleriniz kapalıydı. kendi sesini duyamaman beni duymanı sağladı. ve biliyor musun ben bu durumdan aslında çok da hoşnut değilim.”
“aramızdaki şu husumeti bir atlatsak mı?”
o sırada funda bir zeytin tanesine çatalını batırdı ama tane çatalın ucundan kaydı ve biberin suratına çarptı.
“bak" dedi funda, “bu bir işaret biber. sana zeytin dalı uzatıyor. hadi ama ben dönüştüm sanırım konu artık senin dışına çıktı.”
fundaya baktım. “neden bahsediyorsun sen dedim.”
“beni aldatmandan bahsediyorum tabi” dedi. “çok uzatmaya gerek yok. seni affettim” dedi.
bu kısa, net ve keskin cümle karşısında neyi söyleyeceğimi bilemedim.
“affettin demek… ben kendimi affetmedim ki” dedim.
“o da senin dönüşümün olacak o zaman” dedi.
sustum. bir sürü sahne gözümün önünde canlandı. yıllarca yalan söylemelerim, funda’yı defalarca bir sürü başka kadınla aldatışım.
devamını gör...
kalben adlı şarkıcının utanmadan ülkemizde para kazanması
bu ülkede utanmadan para kazananlara ceza vermeye kalksak kalben’e sıra bile gelmez bence.
devamını gör...
my favourite cake
bu filmin bitiş sahnesinde çalan müziği bir türlü bulamadım. yok, yok, yok. ismi nedir, cismi nedir, kim besteledi, hiçbir bilgi yok. filmi açıp ekran kaydı aldım, arada canım çekince açıp dinliyorum. çok çaresizlik anacım.
devamını gör...
fenerbahçe ile her gün biraz daha gurur duymak
biz en azından yurdumuzun güzide takımlarına yeniliyoruz ve ülke çapında rezil oluyoruz.
en büyük rakibimiz ise avrupa’da büyük büyük takımlara yeniliyor ve bu seviyede yenilmemesi gereken gol sayılarına ulaşıyor.
karagümrük haddini bilen bir takım. onlara yenilmek bir şereftir.
en büyük rakibimiz ise avrupa’da büyük büyük takımlara yeniliyor ve bu seviyede yenilmemesi gereken gol sayılarına ulaşıyor.
karagümrük haddini bilen bir takım. onlara yenilmek bir şereftir.
devamını gör...
yazarların utandıkları zevkleri
öyle bir huyum yok netim ..
devamını gör...
yazarların an itibarıyla borç durumu
mal varlığım yok, borcum da yok. sıfıra sıfırım .
devamını gör...
cevaplandığı an sırra dönüşen bir soru
şimdi biz neyiz sorusu tabiki... *
devamını gör...
barış manço
#3929435 galatasay'dan mezun olamamış, liseyi şişli terakki'de bitirmiştir.
devamını gör...
galatasaraylı utanmazlığı
devamını gör...
cevaplandığı an sırra dönüşen bir soru
dönence olarak cevap veriyorum insan var yani, anı yaşayarak hissetmek var, biz bektaşiler o yüzden dem bu demdir deriz. ins-an. şu an istediğim tek şey bir kez daha ölmek. su çok güzel yüzmek isteyeni karadeniz’e bekleriz…
devamını gör...
hay senin çenenin bağını
her ne kadar tercih etmesem de dönüp dolaşıp yazmak zorunda kaldığım başlık. zira insan hayatında "kurtuldum" dediği ne varsa bir gün yeniden maruz kalmak üzere uzaklaşıyor sadece.
#3215463 şu tanımımda yazdıklarımın üzerine ekleme yapmamın çok mümkün olmayacağını düşünüyordum ama en son çalıştığım cafenin sahibi ile yolum kesişti. rabbim beni aynı şiddetle sınamaya devam ediyor rutin aralıklarla.
kendisini sevdim aslında, laf anlatması problem olmakla birlikte iyi niyetli ve birçok konuda anlayışlı birisi. hiç burç olayına girmek istemiyorum ama gireceğim: başak erkeği. hiç yerinde durmadığı gibi, hiç susmuyor. asla susmuyor. tabak yaparken söyleyeceği mutlaka bir şey var, mesai başlarken, biterken, müşteri gelince, giderken, yağmur dökülünce, ketıldaki su kaynayınca... full performans sürekli konuşuyor. sürekli, hiç susmadan konuşuyor. konuşarak birini öldürebilir. ceza infaz kurumunun keşfetmesi gereken bir abimiz. suç oranlarını yüzde seksen azaltabilecek bir caydırıcılık barındırıyor konuşması. bir suçlu ile sekiz saat verin ona, tövbekar olur, keşiş olur sekiz saat sonra. en az yukarıda bahsettiğim kaptan kadar hem de. ama o oturunca konuşuyordu. bu abimiz farklı. yeni bir kız başladı ise ve deneyimsiz; ona yapılacak işleri sayarken bir yandan da saydığı işleri yapıyor o ara ve ekliyor "ben şimdi yapıyorum ama..." halbu ki yarın da aynısını yapacak. duramıyor yerinde. bazen sesi kesiliyor ve sen bir şey soruyorsun,lazım oluyor; dönüp diyor ki:" bekle canım telefonla konuşuyorum" kulağında blutut kulaklığı fark edip rahatliyorsun. hasta değil çok şükür, senle olmasa da biriyle konuşuyor. mesai boyunca konuşuyor,mesai bitince de sürekli wp'da. sürekli spam halinde. durup durup bir şey icad ediyor. menü küçültecek ama yeni ve saçma sapan bir şey görünce gruba atıyor "menüye mi alsak" deyu. "alma ve süs" diye cevap verilesi.
bugün bir ara gülme krizine girdim kendisinin paniğinden ve sürekli konuşmasından. dedim ki kendi kendime: "hiç mi derdin yok ve adam? her şey mi yolunda? cam kenarindaki masaya oturup -tamam manzaramiz pek şahane değil ama- uzaklara dalabilecegin hiçbir konu yok mu yani?" diye söylendim. arkadaş duymuş bunu; "bence yok" diyor.
kafamın ici hâlâ uğulduyor. #3193463 şu tanımda bahsettiğim kişi, benim en uzun süre zaman geçirdiğim kişilerden biriydi ve o da başak burcuydu. o da çok bilmiş, çok konuşan, hiperaktif biriydi. boğa- başak uyumu da gençlik yalanıymıs, hiç kafam kaldırmıyor artık. belli bir yaştan sonra iki burç var: kafa ütüleyenler ve huzur verenler. abicim nolur sus lütfen.
#3215463 şu tanımımda yazdıklarımın üzerine ekleme yapmamın çok mümkün olmayacağını düşünüyordum ama en son çalıştığım cafenin sahibi ile yolum kesişti. rabbim beni aynı şiddetle sınamaya devam ediyor rutin aralıklarla.
kendisini sevdim aslında, laf anlatması problem olmakla birlikte iyi niyetli ve birçok konuda anlayışlı birisi. hiç burç olayına girmek istemiyorum ama gireceğim: başak erkeği. hiç yerinde durmadığı gibi, hiç susmuyor. asla susmuyor. tabak yaparken söyleyeceği mutlaka bir şey var, mesai başlarken, biterken, müşteri gelince, giderken, yağmur dökülünce, ketıldaki su kaynayınca... full performans sürekli konuşuyor. sürekli, hiç susmadan konuşuyor. konuşarak birini öldürebilir. ceza infaz kurumunun keşfetmesi gereken bir abimiz. suç oranlarını yüzde seksen azaltabilecek bir caydırıcılık barındırıyor konuşması. bir suçlu ile sekiz saat verin ona, tövbekar olur, keşiş olur sekiz saat sonra. en az yukarıda bahsettiğim kaptan kadar hem de. ama o oturunca konuşuyordu. bu abimiz farklı. yeni bir kız başladı ise ve deneyimsiz; ona yapılacak işleri sayarken bir yandan da saydığı işleri yapıyor o ara ve ekliyor "ben şimdi yapıyorum ama..." halbu ki yarın da aynısını yapacak. duramıyor yerinde. bazen sesi kesiliyor ve sen bir şey soruyorsun,lazım oluyor; dönüp diyor ki:" bekle canım telefonla konuşuyorum" kulağında blutut kulaklığı fark edip rahatliyorsun. hasta değil çok şükür, senle olmasa da biriyle konuşuyor. mesai boyunca konuşuyor,mesai bitince de sürekli wp'da. sürekli spam halinde. durup durup bir şey icad ediyor. menü küçültecek ama yeni ve saçma sapan bir şey görünce gruba atıyor "menüye mi alsak" deyu. "alma ve süs" diye cevap verilesi.
bugün bir ara gülme krizine girdim kendisinin paniğinden ve sürekli konuşmasından. dedim ki kendi kendime: "hiç mi derdin yok ve adam? her şey mi yolunda? cam kenarindaki masaya oturup -tamam manzaramiz pek şahane değil ama- uzaklara dalabilecegin hiçbir konu yok mu yani?" diye söylendim. arkadaş duymuş bunu; "bence yok" diyor.
kafamın ici hâlâ uğulduyor. #3193463 şu tanımda bahsettiğim kişi, benim en uzun süre zaman geçirdiğim kişilerden biriydi ve o da başak burcuydu. o da çok bilmiş, çok konuşan, hiperaktif biriydi. boğa- başak uyumu da gençlik yalanıymıs, hiç kafam kaldırmıyor artık. belli bir yaştan sonra iki burç var: kafa ütüleyenler ve huzur verenler. abicim nolur sus lütfen.
devamını gör...
kedi
en sevdiğim evcil hayvan, en delisi hatta.
2022’nin ekim ayında çalıştığım yerin cafesinde el kadar 3 bebek kedi bulduk. bi tanesi çılgındı, ordan oraya koşturuyordu. eşimi aradım hemen box al gel kedi sahipleniyoruz dedim.
deliliğinden anlayacağınız üzere sarmandı, o zamanlar diyette olduğumdan rengine de uygun diye yulaf koyduk ismini.
3.5 yıldır beraberdik. terasa kedi filesi yaptırdık rahatça terasa çıksınlar diye (yulaftan 1 yıl sonra bi kedi daha sahiplendik), yulaf daha önce 1-2 kere fileyi delip kaçtı ama ürkek bi kedi olduğundan 15 dk sonra bulduk ya da kendisi geldi.
1 hafta önce yine kaçtı ama bu sefer gelmedi. bakmadığımız yer, sormadığımız insan kalmadı. ilanlar açtık falan ama yok. ilk gün üzülemedim bile yani çünkü çok emindim geleceğinden. hamileyken bebekle beraber oyun oynayacaklarının hayalini kuruyordum çünkü.
gelmedi, bulamadık. çok üzgünüm. çok şaşkınım. kayıp kedi ilanları görünce ulan insan kedisini nasıl kaçırır derdim. kaçırıyormuş, kınamamak lazımmış. yulaf bi gün öldüğünde nasıl dayanırım ne yaparım diye hep düşünürdüm. 1 kere ağladım herhalde bebek telaşından daha yulafın kaçtığını tam idrak edemedim. idrak ettiğimde nasıl olacağımı tahmin edemiyorum.
hala umudum taze ama yine de, gelecek gibi geliyor. üst katın kamerasını açtığımda en sevdiği koltukta oturuyor olarak göreceğim yine.
2022’nin ekim ayında çalıştığım yerin cafesinde el kadar 3 bebek kedi bulduk. bi tanesi çılgındı, ordan oraya koşturuyordu. eşimi aradım hemen box al gel kedi sahipleniyoruz dedim.
deliliğinden anlayacağınız üzere sarmandı, o zamanlar diyette olduğumdan rengine de uygun diye yulaf koyduk ismini.
3.5 yıldır beraberdik. terasa kedi filesi yaptırdık rahatça terasa çıksınlar diye (yulaftan 1 yıl sonra bi kedi daha sahiplendik), yulaf daha önce 1-2 kere fileyi delip kaçtı ama ürkek bi kedi olduğundan 15 dk sonra bulduk ya da kendisi geldi.
1 hafta önce yine kaçtı ama bu sefer gelmedi. bakmadığımız yer, sormadığımız insan kalmadı. ilanlar açtık falan ama yok. ilk gün üzülemedim bile yani çünkü çok emindim geleceğinden. hamileyken bebekle beraber oyun oynayacaklarının hayalini kuruyordum çünkü.
gelmedi, bulamadık. çok üzgünüm. çok şaşkınım. kayıp kedi ilanları görünce ulan insan kedisini nasıl kaçırır derdim. kaçırıyormuş, kınamamak lazımmış. yulaf bi gün öldüğünde nasıl dayanırım ne yaparım diye hep düşünürdüm. 1 kere ağladım herhalde bebek telaşından daha yulafın kaçtığını tam idrak edemedim. idrak ettiğimde nasıl olacağımı tahmin edemiyorum.
hala umudum taze ama yine de, gelecek gibi geliyor. üst katın kamerasını açtığımda en sevdiği koltukta oturuyor olarak göreceğim yine.
devamını gör...
yazarların an itibarıyla borç durumu
an itibariyle kullandığım teknolojik cihazlar tam olarak benim değil.
(bkz: idealim yok televizyonun taksidi bitsin onu da alıcam) *
(bkz: idealim yok televizyonun taksidi bitsin onu da alıcam) *
devamını gör...
cevaplandığı an sırra dönüşen bir soru
ölümden sonra ne var?
yaşayıp göreceğimiz bir karşılığı yok bu sualin. cevabı öldüğümüzde alıyoruz. cevabını ancak ölenler bilir, ama onlar da cevabı bizimle paylaşamaz. cevap, ölüm anında sonsuz bir sırra dönüşür. yaşayanlar için bu soru, her zaman cevaplanmayı bekleyen ama cevabı asla gelmeyecek olan bir gizem olarak kalır.
yaşayıp göreceğimiz bir karşılığı yok bu sualin. cevabı öldüğümüzde alıyoruz. cevabını ancak ölenler bilir, ama onlar da cevabı bizimle paylaşamaz. cevap, ölüm anında sonsuz bir sırra dönüşür. yaşayanlar için bu soru, her zaman cevaplanmayı bekleyen ama cevabı asla gelmeyecek olan bir gizem olarak kalır.
devamını gör...
haz duyulan küçük sapıklıklar
kalkan derimi soymak. yara kabuklarına da aynı tarifeyi uygularım.
devamını gör...
haz duyulan küçük sapıklıklar
girdiğim ösym sınavlarında sayfa çevirirken kâğıttan abartılı ses çıkartmak. maksat diğer katılımcıların konsantrasyonunu bozmak. *
benimkini az bozmadılar çünkü şimdi sıra bende.
benimkini az bozmadılar çünkü şimdi sıra bende.
devamını gör...
