az kişinin bildiği muhteşem kelimeler
başlık "jack the ripper" tarafından 02.12.2020 21:15 tarihinde açılmıştır.
141.
rikkat. incelik, merhamet, acıma duygusu gibi anlamlara gelmektedir. “bildiğimiz naziklikten farkı ne?” diye sorulacak olursa, içine acıma duygusu, sevecenlik, duyarlılık katılmış nezaket diyebiliriz. başkalarının duygularına karşı empati yapmayı içerir. genellikle olumlu bir özellik olarak kabul edilir..
örnek: insan olmak rikkat ister.
örnek: insan olmak rikkat ister.
devamını gör...
142.
careskal. çoğu insan bilmez. bana göre muhteşem bir kelime.
devamını gör...
143.
(bkz: klasifikasyon)
normalde "sınıflandırma" demek ama kelimenin karizma dehşet-ül vahşet. kelime ahengi ve harmonisi ile adeta ağızda bir beste gibi dağılıyor. tadı da mükemmel.
az kişi anlamını bildiği için de ortamlarda yerli yersiz her cümle içine çak gitsin kim bilecek muğanski.
normalde "sınıflandırma" demek ama kelimenin karizma dehşet-ül vahşet. kelime ahengi ve harmonisi ile adeta ağızda bir beste gibi dağılıyor. tadı da mükemmel.
az kişi anlamını bildiği için de ortamlarda yerli yersiz her cümle içine çak gitsin kim bilecek muğanski.
devamını gör...
144.
devamını gör...
145.
(bkz: hoygoygoy) *
devamını gör...
146.
(bkz: sokurdanmak)
devamını gör...
147.
"bilmiyorum."
devamını gör...
148.
şayeste: farsça bir sözcük olup uygun, yaraşır demektir.
devamını gör...
149.
"kaşmer" kelimesi. bana kaşarın kibarcası gibi geldiği için samimi geliyordu ama türk dil kurumuna göre "soytarı" demek.
neyse ben yine de kaşarın kibarcası olarak kullanmaya devam edeceğim.
neyse ben yine de kaşarın kibarcası olarak kullanmaya devam edeceğim.
devamını gör...
150.
(bkz: kümülatif)
devamını gör...
151.
(bkz: я хочу)
devamını gör...
152.
(bkz: vaveyla).
devamını gör...
153.
iktifa etmek: yetinmek anlamında kullanılıyor. reşat nuri güntekin'in romanlarında sık rastlayabilirsiniz buna.
abus: asık suratlı anlamına geliyor.
abus: asık suratlı anlamına geliyor.
devamını gör...
154.
genelleme var koşun... kaç kişiye sordunuz ?
devamını gör...
155.
dora: zirve, en yüksek yer
devamını gör...
156.
mûtenâ: itinalı, özenilmiş,özenle yapılmış,seçkin
devamını gör...
157.
minimal.
devamını gör...
158.
tanım: anlamının özüne çok az kişinin ulaşabildiği; ancak bu özü kavrandığında, insanın içinde saklı kalmış duygu ve düşünceleri bir anda görünür kılan kelimeler.
bilmek nedir? bilmek; hayat ıstılahında, insanın bir şeyi yalnızca öğrenmesi değil, öğrendiğini içselleştirip hayatına uygulayabilmesi ve bunu davranışlarında görünür kılabilmesidir.
bu bağlamda bana göre o muhteşem kelimelerin başında "yaşam" gelir.
"yaşam"… insanların dudaklarında ucuz bir teselli gibi titreyen o sığ kelime. içinde bir ışık varmış, sanki her şey bir amaca hizmet ediyormuş gibi pazarlanır. oysa yaşam, içine çekildiğin an kimliğini bir asit gibi eriten, sonu olmayan bir bozuluş dehlizidir. çoğu canlı, nefes alıp vermeyi, ritmik hareketler yapmayı "var olmak" zannetme yanılgısına düşer. oysa bu eylemler canlılık belirtisi değil, yalnızca infazı ertelenmiş bir cesedin son seğirmeleridir. çünkü yaşam, ilk çığlıkla birlikte kendi kendini tüketmeye başlar. ilk nefes, mutlak sessizliğe verilen ilk tavizdir; zamana, kokuşmaya ve hiçliğe sunulan bir kurbandır. zaman bir nehir değildir; zaman, ruhu hücre hücre soyan bir zımparadır. sen serpildiğini zannedersin, oysa sadece daha büyük bir yüzeyle yok oluşa sürtünüyorsun.
insan yaş aldıkça birikmez; ufalanır. sevdiklerini toprağa, inançlarını mantığa, umutlarını ise o dipsiz boşluğa kurban verir. kendini parça parça terk eder geride; her adımda bir uzvunu, bir anısını karanlığa bağışlar. en dehşet verici olanı ise bu eksilmenin kanatmayan bir yara oluşudur. bir gün aynanın karşısına geçtiğinde, o cam parçasından sana bakanın yabancı bir boşluk olduğunu görürsün. ne eski sızıların kalmıştır ne de o nahif sevinçlerin. hepsi bir silgiyle değil, sinsi bir unutuluşla kazınmıştır. o an anlarsın ki: yaşam, bir inşa süreci değil; bir enkazın sessizce tozlaşmasıdır.
dışarıdan bakıldığında hayat, bir giriş ve sonuç bölümü olan o klişe hikayelere benzer. ama içeriden, o karanlık çekirdekten bakıldığında; bu bir anlatı değil, kesintisiz bir çözülmedir. insan, en çok "neden" sorusunun paslı dişlileri arasında ezilir. ne için bu bitmek bilmez devinim? kimin için bu ağır yük? cevap, evrenin o sağır edici sessizliğidir. çünkü yaşamın sana bir anlam borcu yoktur; o, seni doğurmuş ve öylece terk etmiştir. insanın asıl kırılması, bu devasa anlamsızlığın ortasında, bir hiç uğruna devam etmek zorunda kaldığını anladığı o soğuk saniyedir.
çoğu insan yaşamaz; sadece ölmeyi beceremez. bırakmak bir irade, bir kopuş gerektirir; oysa devam etmek, uyuşmuş bir alışkanlığın köleliğidir. insan her türlü çürümeye alışır; sızıya, eksikliğe, içindeki karadeliğin asla kapanmayacağı gerçeğine... bir süre sonra yaşam bir tercih olmaktan çıkar, mekanik bir reflekse dönüşür. sabah uyanırsın, çünkü sistemin henüz çökmemiştir. nefes alırsın, çünkü ciğerlerin kendi kendine ihanet etmektedir. devam edersin, çünkü yokluğun o buz gibi serinliğinden korkacak kadar korkaklaştırılmışsındır.
ve nihai, karanlık gerçek şudur: yaşam sana asla bir şey katmaz, ancak senden her şeyi söküp alır. gençliğini bir hırsız gibi çalar, sevdiklerini bir cellat gibi koparır, kutsallık atfettiğin ne varsa hepsini birer yanılsama olarak önüne fırlatır. geriye ne kalır? ne tam bir hiçlik huzuru, ne de dopdolu bir varlık... sadece katlanılabilir bir ağırlık. insan bu yükle yaşamayı değil; onun altında ezilirken hala dik duruyormuş gibi yapmayı öğrenir.
sonra bir gün fark edersin ki artık ne bir kaçış yolu arıyorsun ne de bir kurtarıcı. sadece sürükleniyorsun. yaşam seni öyle bir arafta bırakır ki; ne umut edecek kadar saf kalmışsındır ne de vazgeçecek kadar cesur. arada, o gri bölgede asılı kalırsın. ne tam diri, ne tam ölü... sadece zamanın içinde çürüyen bir tortu.
belki de yaşam tam olarak budur: içindeki boşluğun yankısını dinleyerek yürümek, ruhun her gün biraz daha un ufak olurken dışarıya maskeler takmak, her aynada biraz daha silindiğini görerek o boşluğa gülümsemek... ve en beteri, bu yok oluşu kanıksamak. çünkü insan her şeye alışır; kendi mezarını içinde taşımaya bile.
yaşam bir mucize değil, doğanın en uzun ve en sancılı intiharıdır. ve insan, bu trajediyi fark ettiği an artık gerçekten var olmaz... sadece son perdenin inmesini bekleyen sessiz bir seyirciye dönüşür.
sonrasında ise "sevgi" kelimesi gelir.
sevginin içini o kadar boşalttık ki, artık çoğu zaman bir his değil, bir alışkanlık gibi telaffuz ediyoruz onu.
sanki ağızdan çıkan bir kelime, içteki boşluğu doldurmaya yetecekmiş gibi…
oysa sevgi, söylendiğinde değil; eksikliği insanın içine çöktüğünde kendini ele verir.
son olarak "huzur" kelimesi.
çoğu kişi huzuru, hiçbir şey hissetmemek zanneder.
oysa huzur, hissizlik değildir… hissedilen şeylerin artık can yakmamasıdır.
gecenin en derin saatinde, zihnin sana karşı bir mahkeme kurduğunda, geçmişin tanık, pişmanlıkların hakim olduğunda… ve sen kaçmayı bırakıp o yargının ortasında dimdik durduğunda işte orada huzurun ilk kırıntısı doğar. ama bu, rahatlatmaz. çünkü huzur, çoğu zaman bir iyileşme değil… acıya alışmanın son halidir. içinde kopan fırtınaların artık seni savurmadığı, ama hiç de dinmediği o noktadır. dalgalar hala vardır, sadece sen boğulmamayı öğrenmişsindir. ve en karanlık gerçek şudur: huzur, her şey düzeldiğinde gelmez. hiçbir şey düzelmeyecek gerçeğini kabullendiğinde gelir.
sevgilerle.
bilmek nedir? bilmek; hayat ıstılahında, insanın bir şeyi yalnızca öğrenmesi değil, öğrendiğini içselleştirip hayatına uygulayabilmesi ve bunu davranışlarında görünür kılabilmesidir.
bu bağlamda bana göre o muhteşem kelimelerin başında "yaşam" gelir.
"yaşam"… insanların dudaklarında ucuz bir teselli gibi titreyen o sığ kelime. içinde bir ışık varmış, sanki her şey bir amaca hizmet ediyormuş gibi pazarlanır. oysa yaşam, içine çekildiğin an kimliğini bir asit gibi eriten, sonu olmayan bir bozuluş dehlizidir. çoğu canlı, nefes alıp vermeyi, ritmik hareketler yapmayı "var olmak" zannetme yanılgısına düşer. oysa bu eylemler canlılık belirtisi değil, yalnızca infazı ertelenmiş bir cesedin son seğirmeleridir. çünkü yaşam, ilk çığlıkla birlikte kendi kendini tüketmeye başlar. ilk nefes, mutlak sessizliğe verilen ilk tavizdir; zamana, kokuşmaya ve hiçliğe sunulan bir kurbandır. zaman bir nehir değildir; zaman, ruhu hücre hücre soyan bir zımparadır. sen serpildiğini zannedersin, oysa sadece daha büyük bir yüzeyle yok oluşa sürtünüyorsun.
insan yaş aldıkça birikmez; ufalanır. sevdiklerini toprağa, inançlarını mantığa, umutlarını ise o dipsiz boşluğa kurban verir. kendini parça parça terk eder geride; her adımda bir uzvunu, bir anısını karanlığa bağışlar. en dehşet verici olanı ise bu eksilmenin kanatmayan bir yara oluşudur. bir gün aynanın karşısına geçtiğinde, o cam parçasından sana bakanın yabancı bir boşluk olduğunu görürsün. ne eski sızıların kalmıştır ne de o nahif sevinçlerin. hepsi bir silgiyle değil, sinsi bir unutuluşla kazınmıştır. o an anlarsın ki: yaşam, bir inşa süreci değil; bir enkazın sessizce tozlaşmasıdır.
dışarıdan bakıldığında hayat, bir giriş ve sonuç bölümü olan o klişe hikayelere benzer. ama içeriden, o karanlık çekirdekten bakıldığında; bu bir anlatı değil, kesintisiz bir çözülmedir. insan, en çok "neden" sorusunun paslı dişlileri arasında ezilir. ne için bu bitmek bilmez devinim? kimin için bu ağır yük? cevap, evrenin o sağır edici sessizliğidir. çünkü yaşamın sana bir anlam borcu yoktur; o, seni doğurmuş ve öylece terk etmiştir. insanın asıl kırılması, bu devasa anlamsızlığın ortasında, bir hiç uğruna devam etmek zorunda kaldığını anladığı o soğuk saniyedir.
çoğu insan yaşamaz; sadece ölmeyi beceremez. bırakmak bir irade, bir kopuş gerektirir; oysa devam etmek, uyuşmuş bir alışkanlığın köleliğidir. insan her türlü çürümeye alışır; sızıya, eksikliğe, içindeki karadeliğin asla kapanmayacağı gerçeğine... bir süre sonra yaşam bir tercih olmaktan çıkar, mekanik bir reflekse dönüşür. sabah uyanırsın, çünkü sistemin henüz çökmemiştir. nefes alırsın, çünkü ciğerlerin kendi kendine ihanet etmektedir. devam edersin, çünkü yokluğun o buz gibi serinliğinden korkacak kadar korkaklaştırılmışsındır.
ve nihai, karanlık gerçek şudur: yaşam sana asla bir şey katmaz, ancak senden her şeyi söküp alır. gençliğini bir hırsız gibi çalar, sevdiklerini bir cellat gibi koparır, kutsallık atfettiğin ne varsa hepsini birer yanılsama olarak önüne fırlatır. geriye ne kalır? ne tam bir hiçlik huzuru, ne de dopdolu bir varlık... sadece katlanılabilir bir ağırlık. insan bu yükle yaşamayı değil; onun altında ezilirken hala dik duruyormuş gibi yapmayı öğrenir.
sonra bir gün fark edersin ki artık ne bir kaçış yolu arıyorsun ne de bir kurtarıcı. sadece sürükleniyorsun. yaşam seni öyle bir arafta bırakır ki; ne umut edecek kadar saf kalmışsındır ne de vazgeçecek kadar cesur. arada, o gri bölgede asılı kalırsın. ne tam diri, ne tam ölü... sadece zamanın içinde çürüyen bir tortu.
belki de yaşam tam olarak budur: içindeki boşluğun yankısını dinleyerek yürümek, ruhun her gün biraz daha un ufak olurken dışarıya maskeler takmak, her aynada biraz daha silindiğini görerek o boşluğa gülümsemek... ve en beteri, bu yok oluşu kanıksamak. çünkü insan her şeye alışır; kendi mezarını içinde taşımaya bile.
yaşam bir mucize değil, doğanın en uzun ve en sancılı intiharıdır. ve insan, bu trajediyi fark ettiği an artık gerçekten var olmaz... sadece son perdenin inmesini bekleyen sessiz bir seyirciye dönüşür.
sonrasında ise "sevgi" kelimesi gelir.
sevginin içini o kadar boşalttık ki, artık çoğu zaman bir his değil, bir alışkanlık gibi telaffuz ediyoruz onu.
sanki ağızdan çıkan bir kelime, içteki boşluğu doldurmaya yetecekmiş gibi…
oysa sevgi, söylendiğinde değil; eksikliği insanın içine çöktüğünde kendini ele verir.
son olarak "huzur" kelimesi.
çoğu kişi huzuru, hiçbir şey hissetmemek zanneder.
oysa huzur, hissizlik değildir… hissedilen şeylerin artık can yakmamasıdır.
gecenin en derin saatinde, zihnin sana karşı bir mahkeme kurduğunda, geçmişin tanık, pişmanlıkların hakim olduğunda… ve sen kaçmayı bırakıp o yargının ortasında dimdik durduğunda işte orada huzurun ilk kırıntısı doğar. ama bu, rahatlatmaz. çünkü huzur, çoğu zaman bir iyileşme değil… acıya alışmanın son halidir. içinde kopan fırtınaların artık seni savurmadığı, ama hiç de dinmediği o noktadır. dalgalar hala vardır, sadece sen boğulmamayı öğrenmişsindir. ve en karanlık gerçek şudur: huzur, her şey düzeldiğinde gelmez. hiçbir şey düzelmeyecek gerçeğini kabullendiğinde gelir.
sevgilerle.
devamını gör...
159.
devamını gör...
160.
hak vermek.
devamını gör...