#ödüllü filmler
orijinal adı: requiem for a dream
2000 yılında izleyici ile buluşan darren aronofsky yönetmenliğinde bir filmdir.
uyuşturucu bağımlısı harry adında bir genç ile televizyon bağımlısı annenin zaman ilerledikçe aralarındaki bağın nasıl da değiştiği anlatılmaktadır.
2000 yılında izleyici ile buluşan darren aronofsky yönetmenliğinde bir filmdir.
uyuşturucu bağımlısı harry adında bir genç ile televizyon bağımlısı annenin zaman ilerledikçe aralarındaki bağın nasıl da değiştiği anlatılmaktadır.
yönetmen:
darren aronofsky
oyuncular:
ellen burstyn
jared leto
jennifer connelly
marlon wayans
christopher mcdonald
darren aronofsky
oyuncular:
ellen burstyn
jared leto
jennifer connelly
marlon wayans
christopher mcdonald
*çevrimiçi film ve televizyon derneği (2001) - en iyi kadın oyuncu [ellen burstyn] / en iyi film kurgusu / en iyi resmi film web sitesi
*ödüller devre topluluğu ödülleri (2000) - en iyi sinema filmi / başrolde en iyi kadın oyuncu [ellen burstyn] / en iyi yönetmen [darren aronofsky]
film toplam 37 ödüle sahiptir.
*ödüller devre topluluğu ödülleri (2000) - en iyi sinema filmi / başrolde en iyi kadın oyuncu [ellen burstyn] / en iyi yönetmen [darren aronofsky]
film toplam 37 ödüle sahiptir.
öne çıkanlar | diğer yorumlar
başlık "ölmedim ama hafif sürünüyorum" tarafından 12.04.2021 14:36 tarihinde açılmıştır.
21.
sinematografi harikası bir filmdir senaryosu ise on numara. jared leto'nun performansına diyecek kelime bulamıyorum zaten. bence madde bağımlılığı noktasında risk grubunda olan insanlara izletilmelidir.
90 dakikalık filmdir fakat ağırlığını tüm gün taşımıştım ilk izlediğimde. gerçekten etkileyici bir film, beni çok fazla sarstığını söyleyebilirim ki izleyen çoğu kişi de bu şekilde hissetmiş anladığım kadarıyla. muhakkak izleyin derim.
90 dakikalık filmdir fakat ağırlığını tüm gün taşımıştım ilk izlediğimde. gerçekten etkileyici bir film, beni çok fazla sarstığını söyleyebilirim ki izleyen çoğu kişi de bu şekilde hissetmiş anladığım kadarıyla. muhakkak izleyin derim.
devamını gör...
22.
bugün altıncı defa izlediğim film. yakınımdaki herkese önerir, beraber izlerim. kasvet ve insanların hatalarıyla dolu kaliteli olduğunu düşündüğüm yapıt.
uyuşturucu bağımlılığı sonucunda bir kadının bedenini satabileceğini, bir adamın kolunu kaybetmeyi göze alabileceğini, yine bir adamın mantıklı düşünmeksizin uyuşturucu için kendini nasıl zor şartlara soktuğunu, televizyona çıkabilmek uğruna (aynı zamanda ölen eşinin en sevdiği kıyafetin içine sığabilmek uğruna) bir kadının nasıl ruh ve vücut sağlığından ödün verdiğini detaylıca anlatır. hayaller, yıkımlar, bataklığın içinde biten dört hayat. inanılmaz bir film, favori listemin başlarındadır.
uyuşturucu bağımlılığı sonucunda bir kadının bedenini satabileceğini, bir adamın kolunu kaybetmeyi göze alabileceğini, yine bir adamın mantıklı düşünmeksizin uyuşturucu için kendini nasıl zor şartlara soktuğunu, televizyona çıkabilmek uğruna (aynı zamanda ölen eşinin en sevdiği kıyafetin içine sığabilmek uğruna) bir kadının nasıl ruh ve vücut sağlığından ödün verdiğini detaylıca anlatır. hayaller, yıkımlar, bataklığın içinde biten dört hayat. inanılmaz bir film, favori listemin başlarındadır.
devamını gör...
23.
requiem for a dream, darren aronofsky'nin yönetmenliğini yaptığı, başrollerinde jared leto, ellen burstyn, jennifer connelly ve marlon wayans’ın yer aldığı 2000 yapımı psikolojik bir dramadan başkası değildir. hubert selby jr.’ın aynı isimli romanından uyarlanmış film, bağımlılık temasını, karakterlerin hayatlarına yavaşça yayılan bir çürüme metaforu üzerine inşa etmiştir.
--spoiler--
film, dört karakterin hayatını konu alıyor: sara goldfarb, oğlu harry, harry'nin sevgilisi marion ve yakın arkadaşı tyrone. hepsinin ayrı ayrı hayalleri var. sara televizyona çıkmak, güzel bir elbise giymek ve gurur duyacağı bir anne olmak istiyor. harry ve marion kendi işlerini kurmanın, tyrone ise daha iyi bir yaşamın izinde. fakat bu hayallerin hepsinin ortak bir düşmanı var: bağımlılık. anne için televizyon ve televizyona çıkma hevesi sonucu zayıflama hapları, kimisi için ise uyarıcı maddeler. aronofsky, bu bağımlılığı mental bir çöküş ile yansıtarak, izleyiciyi adeta karakterlerin akıl sağlığının ve bedenlerinin içine hapsediyor. film ilerledikçe karakterlerin umutları, yerini yavaş yavaş saplantıya, korkuya ve nihayetinde yok oluşa bırakıyor.
--spoiler--
filmi izledikten sonra aklıma gelen ilk şey, bağımlılığın yalnızca bireysel bir trajedi olmadığı, aynı zamanda toplumsal yıkımın önemli bir aktörü olduğuydu. ayrıca nesiller arası evrimleşerek (bkz: teknoloji bağımlılığı) günümüz şartlarında farklı bağımlılık davranışlarında artış gösterdiğiydi. buna örnek olarak susbstance filmini örnek gösterebilirim. belki 50 yıl sonra çok daha farklı bağımlılıklar ortaya çıkar. günümüzde ise yapay zeka bağımlılığı gerçeği ile yüzleşmekteyiz. hemen her yerde generative ai ile oluşturulmuş içerikler ile karşılaşıyoruz. mailler, haber içerikleri, blog yazıları, hatta ve hatta karşı cinsi etkilemek isteyen bireylerin mesajlaşmalarında. lütfen kendinize gelin efendim.
--spoiler--
film, dört karakterin hayatını konu alıyor: sara goldfarb, oğlu harry, harry'nin sevgilisi marion ve yakın arkadaşı tyrone. hepsinin ayrı ayrı hayalleri var. sara televizyona çıkmak, güzel bir elbise giymek ve gurur duyacağı bir anne olmak istiyor. harry ve marion kendi işlerini kurmanın, tyrone ise daha iyi bir yaşamın izinde. fakat bu hayallerin hepsinin ortak bir düşmanı var: bağımlılık. anne için televizyon ve televizyona çıkma hevesi sonucu zayıflama hapları, kimisi için ise uyarıcı maddeler. aronofsky, bu bağımlılığı mental bir çöküş ile yansıtarak, izleyiciyi adeta karakterlerin akıl sağlığının ve bedenlerinin içine hapsediyor. film ilerledikçe karakterlerin umutları, yerini yavaş yavaş saplantıya, korkuya ve nihayetinde yok oluşa bırakıyor.
--spoiler--
filmi izledikten sonra aklıma gelen ilk şey, bağımlılığın yalnızca bireysel bir trajedi olmadığı, aynı zamanda toplumsal yıkımın önemli bir aktörü olduğuydu. ayrıca nesiller arası evrimleşerek (bkz: teknoloji bağımlılığı) günümüz şartlarında farklı bağımlılık davranışlarında artış gösterdiğiydi. buna örnek olarak susbstance filmini örnek gösterebilirim. belki 50 yıl sonra çok daha farklı bağımlılıklar ortaya çıkar. günümüzde ise yapay zeka bağımlılığı gerçeği ile yüzleşmekteyiz. hemen her yerde generative ai ile oluşturulmuş içerikler ile karşılaşıyoruz. mailler, haber içerikleri, blog yazıları, hatta ve hatta karşı cinsi etkilemek isteyen bireylerin mesajlaşmalarında. lütfen kendinize gelin efendim.
devamını gör...
24.
okullarda izletilmeye başlansa özellikle uyuşturucu kullanımında düşüş yaşatabileceğine inandığım film. ya da ben lisedeyken izledikten sonra o kadar etkilenmiştim ki herkesi kendim gibi etkilenecek sanıyor da olabilirim. bilemiyorum. film, her şeyiyle acayip iyi ama jared leto'nun canlandırdığı karakterin kolu hala* gözümün önünde.
devamını gör...
25.
bir zaman önce kitabını okuyup filminin çok daha iyi olduğu ön yargısına kapılmıştım. şu tanımımda da bahsetmişim kısaca.
#3043026
bugün üçüncü defa bu filmi izleyerek bu ön yargımı üçüncü kere daha doğrulamış oldum.
sadece filmdeki müzik bile insanı karamsar, depresif bir moda sokmaya yetiyor.
ki filmin müziği benim depresif ruh halindeyken de sıklıkla dinlediğim ve fazlaca sevdiğim bir müziktir.
sadece depresif bir ruh halinde çok da bu tarz müziklerde takılmayın derim.
müziğini övmem bittiğine göre film kısmına geçebilirim diye düşünüyorum.
dinlediğim müziklerde nasıl psikolojimi alt üst etmesi detayını arıyorsam bir aralar izlediğim her filmde de bu detayı arardım, iyi hissettirebilecek her filmden kaçan, kendi çapında küçük maşoşist tarzında bir şeydim ve bu filmi de ilk o zamanlarda izledim.
tabii ki bayıldım çünkü aradığım her şey vardı.
depresiflik, bağımlılıklar falan derken bir süre önce en sevdiğim filmlerden ilk beşe bile girebilecek düzeydeydi.
şu an ise hâlâ beğeniyorum fazlasıyla fakat depresiflik konularını filmlerde pek aramıyorum.
hatta tam tersi biraz daha konfor alanımda hissettiren içerikleri tercih ediyorum.
çünkü şu anda da yaşadığım gibi etkisinden çıkmakta zorlanıyorum, rüyalarıma girecek kadar etkilenmek istemiyorum herhangi bir şeyden.
filmin konusuna değinmeme gerek var mı bilemedim, izlemeyenin bile aşina olduğu bir film çünkü.
o yüzden filmin hissettirdiklerini buraya kusmam yeterli gibi şu anlık.
film hakkındaki düşüncelerimin değişeceğini hissedersem belki tekrardan izlerim filmi.
ama bir süre bağımlılık, yer altı, depresiflik tarzı şeyler kaldırabileceğimi düşünmüyorum.
ağır bir ergenus iken ne yaşamışım da bu içeriklere tutuklu kalmışım merak ediyorum gerçekten.
#3043026
bugün üçüncü defa bu filmi izleyerek bu ön yargımı üçüncü kere daha doğrulamış oldum.
sadece filmdeki müzik bile insanı karamsar, depresif bir moda sokmaya yetiyor.
ki filmin müziği benim depresif ruh halindeyken de sıklıkla dinlediğim ve fazlaca sevdiğim bir müziktir.
sadece depresif bir ruh halinde çok da bu tarz müziklerde takılmayın derim.
müziğini övmem bittiğine göre film kısmına geçebilirim diye düşünüyorum.
dinlediğim müziklerde nasıl psikolojimi alt üst etmesi detayını arıyorsam bir aralar izlediğim her filmde de bu detayı arardım, iyi hissettirebilecek her filmden kaçan, kendi çapında küçük maşoşist tarzında bir şeydim ve bu filmi de ilk o zamanlarda izledim.
tabii ki bayıldım çünkü aradığım her şey vardı.
depresiflik, bağımlılıklar falan derken bir süre önce en sevdiğim filmlerden ilk beşe bile girebilecek düzeydeydi.
şu an ise hâlâ beğeniyorum fazlasıyla fakat depresiflik konularını filmlerde pek aramıyorum.
hatta tam tersi biraz daha konfor alanımda hissettiren içerikleri tercih ediyorum.
çünkü şu anda da yaşadığım gibi etkisinden çıkmakta zorlanıyorum, rüyalarıma girecek kadar etkilenmek istemiyorum herhangi bir şeyden.
filmin konusuna değinmeme gerek var mı bilemedim, izlemeyenin bile aşina olduğu bir film çünkü.
o yüzden filmin hissettirdiklerini buraya kusmam yeterli gibi şu anlık.
film hakkındaki düşüncelerimin değişeceğini hissedersem belki tekrardan izlerim filmi.
ama bir süre bağımlılık, yer altı, depresiflik tarzı şeyler kaldırabileceğimi düşünmüyorum.
ağır bir ergenus iken ne yaşamışım da bu içeriklere tutuklu kalmışım merak ediyorum gerçekten.
devamını gör...
26.
#3767486 işaretleri takip etmeli...
ibretlik bir film. son 15 dakikası tramva yaratıyor..
tüyler üpertici o eşsiz müziğe denk geliyordum ama filmi izlemek hiç aklıma gelmemiş. geç bir izleyiş..
felaket bir yıkım filmi ama sağlam bir öğüt veriyor. halen benim gibi izlemeyen varsa izlesin ne diyeyim. bazı başyapıtları böyle es geçebiliyoruz işte..*
çekildiği dönem itibariyle uyuşturucu ve televizyon bağımlılığını konu almışlar. şu an ise sosyal medya bağımlılığı var bunun içinde tıpkı bu film gibi sarsıcı bir şeyler olmalı. * dönemler farklı olabilir ama bağımlılıklar noktasında aynılıklar yakalanabilir.
son aşamaya gelmemek için önceden rahatsız olmak gerekiyor yoksa hayattan çok büyük tavizler verilebilir. ve tabii ki, bu çok yaralayıcı olacaktır. kaybetmeden görmek en önemlisi.
neleri görmüyoruz, neyin esiriyiz?
ve dramatik son..
psikolojik yıkım..
geri dönüşü olmayan yollar..
uzun uzun ne bağımlılığım var diye düşündüm. takıntım var mı? kendimi eğitmediğim, içten içte zarar verdiğim bir şeyler düşünüyorum.
bunları düşünmek zorundaymışım.
aptal etti beni. ve o kadar iyi oldu ki..
içimizde bir canavar varsa eğer onu bulmalı ve ona savaş açmalı..
ibretlik bir film. son 15 dakikası tramva yaratıyor..
tüyler üpertici o eşsiz müziğe denk geliyordum ama filmi izlemek hiç aklıma gelmemiş. geç bir izleyiş..
felaket bir yıkım filmi ama sağlam bir öğüt veriyor. halen benim gibi izlemeyen varsa izlesin ne diyeyim. bazı başyapıtları böyle es geçebiliyoruz işte..*
çekildiği dönem itibariyle uyuşturucu ve televizyon bağımlılığını konu almışlar. şu an ise sosyal medya bağımlılığı var bunun içinde tıpkı bu film gibi sarsıcı bir şeyler olmalı. * dönemler farklı olabilir ama bağımlılıklar noktasında aynılıklar yakalanabilir.
son aşamaya gelmemek için önceden rahatsız olmak gerekiyor yoksa hayattan çok büyük tavizler verilebilir. ve tabii ki, bu çok yaralayıcı olacaktır. kaybetmeden görmek en önemlisi.
neleri görmüyoruz, neyin esiriyiz?
ve dramatik son..
psikolojik yıkım..
geri dönüşü olmayan yollar..
uzun uzun ne bağımlılığım var diye düşündüm. takıntım var mı? kendimi eğitmediğim, içten içte zarar verdiğim bir şeyler düşünüyorum.
bunları düşünmek zorundaymışım.
aptal etti beni. ve o kadar iyi oldu ki..
içimizde bir canavar varsa eğer onu bulmalı ve ona savaş açmalı..
devamını gör...
27.
türkücü ferhat güzel'in en sevdiği filmmiş. nedenini tahmin etmek zor değil. entel kuntel geçinen tiplerle alakalı bir red flag. bir ortamda bu film veya we need to talk about kevin filmini öven yahut sanatsal değer atfeden birisini görürseniz, o kişi bir b.ktan anlamayan varoşun tekidir. direkt sohbeti günlük konulara getirin.
devamını gör...
28.
bugün bitirdiğim bir diğer film. çok uzun bir yazı yazmak isterdim ama hiç uğraşmak istemiyorum şu anda.
genel konusu insanın kendi hayaline, kendi boşluğuna ve kendi yıkımına bağımlı olmasını görüyoruz filmde. bağımlılığı sadece maddeden ibaret göstermiyor; insanın kendini kandırma kapasitesinin ne kadar tehlikeli olabileceğini hatırlatıyor. ortada bir çöküş de söz konusu tabii. bu yüzden filmin orijinal isminde ki "dream" hem rüya hem de hayal manasına geliyor.
clint mansell’in lux aeterna’sı, her sahneyi fiziksel olarak hissettiriyor; önce yavaş yavaş sonrasında birden yükselişe geçiyor. karakterlerin ruh halleriyle uyum içerisinde akıp gidiyor parça.
filmin en dokunaklı kısmı son sahneydi benim için. tek kolunu kaybetmiş hasta yatağında harry, akıl hastanesinde olan sara, hapishanedeki yatağında tyrone ve evinde ki koltuğun üzerinde marion'nun ağlaması. hepsinin aynı pozisyonda; umutlarının, hayallerinin hızlı bir çöküş portresini görüyoruz.
iyi ki uzun yazmayacağım dedim. neyse genel anlamda inanılmaz derecede etkileyici bir film. ben çok beğendim, hiç sıkılmadan izleyebilerim. mutlaka herkesin de izlemesi gerektiğini düşünüyorum.
genel konusu insanın kendi hayaline, kendi boşluğuna ve kendi yıkımına bağımlı olmasını görüyoruz filmde. bağımlılığı sadece maddeden ibaret göstermiyor; insanın kendini kandırma kapasitesinin ne kadar tehlikeli olabileceğini hatırlatıyor. ortada bir çöküş de söz konusu tabii. bu yüzden filmin orijinal isminde ki "dream" hem rüya hem de hayal manasına geliyor.
clint mansell’in lux aeterna’sı, her sahneyi fiziksel olarak hissettiriyor; önce yavaş yavaş sonrasında birden yükselişe geçiyor. karakterlerin ruh halleriyle uyum içerisinde akıp gidiyor parça.
filmin en dokunaklı kısmı son sahneydi benim için. tek kolunu kaybetmiş hasta yatağında harry, akıl hastanesinde olan sara, hapishanedeki yatağında tyrone ve evinde ki koltuğun üzerinde marion'nun ağlaması. hepsinin aynı pozisyonda; umutlarının, hayallerinin hızlı bir çöküş portresini görüyoruz.
iyi ki uzun yazmayacağım dedim. neyse genel anlamda inanılmaz derecede etkileyici bir film. ben çok beğendim, hiç sıkılmadan izleyebilerim. mutlaka herkesin de izlemesi gerektiğini düşünüyorum.
devamını gör...
29.
sanatı toplum için, onun lehine kullanmanın ne denli faydalı olabileceğini gösteren bir örnek.
şu adına “sanat filmi” denilenlerden yüz tanesine bedel bence. zira ne sadece belli bir kesimin anlayışına yönelik, ne de derin bir felsefe içinde belli belirsiz ve çoğunlukla sonuçsuz süreçlere yönelik.
bazen ima yapmak, düşünsele vurgu yapmak, ağıt yakmak, onu da sadece o entelektüel derinliktekilere sunmak da belki iyidir.
ancak çoğunlukla hayat insana bunlarla yüzleşme ve derinleşme fırsatı tanımaz. zira sorunlar çoğu zaman elle tutulur derecede somut ve bir o kadar yakıcıdır. o ateşten tüten dumanlar üzerine edebiyat üretmek yerine, o koru eline alıp göstermek gerekir. asıl önemli olan ağıt’ın inceliği ve sende uyandırdığı duygular değil, kendisi ve sebepleridir. yanan insanlara şiir yazmanın bir seçim olması gibi, yangınla mücadele etmek de bir seçimdir.
bu filmi bu yüzden çok çarpıcı buluyorum.
hani bir kütüphanede alim öğrencilerine ders verirken genç bir asker merakla içeri girip ne konuştuklarını sorar; biraz anlatılınca ilmi olmadığı için konuşulanlar ona çok boş ve saçma bir uğraş gibi gelir. lambur lumbur bir söz söyler ve çekip gider. öğrencilerden biri askerin cehaletine ve pervasızlığına söylenip onu küçümseyince, alim müdahale eder; eğer o canını ortaya koyup bizi korumasa ne sen, ne de ben bu ilme erişebilirdik.
herkesin imtihanı farklı tabii ama hayatta acılar çoğu zaman en somut ve en kesif haliyle tezahür ediyor. her an birileri yanıyor, parça parça oluyor, aklını yitirecek raddeye geliyor; acılar, içinde koyuldukça koyuluyor, çaresizliği tadıyor. bu gerçeklikten kopuk birileri de bir şeylere anlam yüklüyor, anlam yükleyerek hakikati bulmaya çalışıyor. çalışsın tabii, kimsenin acısı ve buhranını küçümseyecek değilim ama işte hakikati sadece oradan ve sadece diğerlerini nesneleştirerek bulmaya çalışıyor. zor zanaat.
zannederim hakikat, diğerinin acısını nesneleştirip olgusallaştırarak, o genele şamil simülasyondan buhran devşirerek değil; onu bizzat içinde yaşayarak, rahatsız olarak, ona dertlenerek bulunabilecek bir şey olsa gerek.
o yüzden realizm zeminini yitirmiş kavram imalatı, karantinaya alınmış sözümona ulvi meseleler, diğerine kapı duvar ahlaki soyutlamalar ve ancak diğerini nesneleştirmeyle anlamlı ve mümkün olabilecek sorunlar ve bunların talipleri tiksindiriyor artık beni.
yahut belki de, acizlerin, tanrı tarafından seçilmiş olma ve hatta bizzat tanrı olma özleminin yarattığı kompleksleri avam terbiyesi için kullanılmasına prim vereceğim yaşları geride bırakmışımdır.
belki de insan yaşlandıkça tolstoyvari bir ahlakçılığın gerekliliğine kani oluyordur. çatıştığı şeyin otorite değil, bizzat kendisi olduğunu; kaçtığın şeyin diğeri değil, benliği olduğunu anlıyordur.
konu filmin baya dışına taştı gerçi ama diyesim; mesela filmin sonunda herkesin cenin pozisyonu alması, ana rahminin güven ve huzur vaadine dönme çabası vs sembolizm üzerinden laf harcamak bile boş geliyor.
birileri birilerinin hayatını olabilecek en gaddar şekilde mahvediyor: salt gerçek.
fakir baykurt “köy yerinde erkek çocuk iyidir” diyorsa; ahmet uluçay “bu toplum her şeyi affeder ama yoksulluğu asla affetmez” diyorsa, tolstoy “eser kötüyü anlatabilir ancak kötülüğü övemez” diyorsa; ne bileyim işte birileri bir yerdeki bir zulme sırf hakkaniyet uğruna işaret ediyorsa; hakikat oralarda bir yerde olsa gerek.
edit: yazarken bu kadar gerileceğimi hiç tahmin etmeyeceğim bir mevzuydu, hayır olsun, diyeyim bari.
şu adına “sanat filmi” denilenlerden yüz tanesine bedel bence. zira ne sadece belli bir kesimin anlayışına yönelik, ne de derin bir felsefe içinde belli belirsiz ve çoğunlukla sonuçsuz süreçlere yönelik.
bazen ima yapmak, düşünsele vurgu yapmak, ağıt yakmak, onu da sadece o entelektüel derinliktekilere sunmak da belki iyidir.
ancak çoğunlukla hayat insana bunlarla yüzleşme ve derinleşme fırsatı tanımaz. zira sorunlar çoğu zaman elle tutulur derecede somut ve bir o kadar yakıcıdır. o ateşten tüten dumanlar üzerine edebiyat üretmek yerine, o koru eline alıp göstermek gerekir. asıl önemli olan ağıt’ın inceliği ve sende uyandırdığı duygular değil, kendisi ve sebepleridir. yanan insanlara şiir yazmanın bir seçim olması gibi, yangınla mücadele etmek de bir seçimdir.
bu filmi bu yüzden çok çarpıcı buluyorum.
hani bir kütüphanede alim öğrencilerine ders verirken genç bir asker merakla içeri girip ne konuştuklarını sorar; biraz anlatılınca ilmi olmadığı için konuşulanlar ona çok boş ve saçma bir uğraş gibi gelir. lambur lumbur bir söz söyler ve çekip gider. öğrencilerden biri askerin cehaletine ve pervasızlığına söylenip onu küçümseyince, alim müdahale eder; eğer o canını ortaya koyup bizi korumasa ne sen, ne de ben bu ilme erişebilirdik.
herkesin imtihanı farklı tabii ama hayatta acılar çoğu zaman en somut ve en kesif haliyle tezahür ediyor. her an birileri yanıyor, parça parça oluyor, aklını yitirecek raddeye geliyor; acılar, içinde koyuldukça koyuluyor, çaresizliği tadıyor. bu gerçeklikten kopuk birileri de bir şeylere anlam yüklüyor, anlam yükleyerek hakikati bulmaya çalışıyor. çalışsın tabii, kimsenin acısı ve buhranını küçümseyecek değilim ama işte hakikati sadece oradan ve sadece diğerlerini nesneleştirerek bulmaya çalışıyor. zor zanaat.
zannederim hakikat, diğerinin acısını nesneleştirip olgusallaştırarak, o genele şamil simülasyondan buhran devşirerek değil; onu bizzat içinde yaşayarak, rahatsız olarak, ona dertlenerek bulunabilecek bir şey olsa gerek.
o yüzden realizm zeminini yitirmiş kavram imalatı, karantinaya alınmış sözümona ulvi meseleler, diğerine kapı duvar ahlaki soyutlamalar ve ancak diğerini nesneleştirmeyle anlamlı ve mümkün olabilecek sorunlar ve bunların talipleri tiksindiriyor artık beni.
yahut belki de, acizlerin, tanrı tarafından seçilmiş olma ve hatta bizzat tanrı olma özleminin yarattığı kompleksleri avam terbiyesi için kullanılmasına prim vereceğim yaşları geride bırakmışımdır.
belki de insan yaşlandıkça tolstoyvari bir ahlakçılığın gerekliliğine kani oluyordur. çatıştığı şeyin otorite değil, bizzat kendisi olduğunu; kaçtığın şeyin diğeri değil, benliği olduğunu anlıyordur.
konu filmin baya dışına taştı gerçi ama diyesim; mesela filmin sonunda herkesin cenin pozisyonu alması, ana rahminin güven ve huzur vaadine dönme çabası vs sembolizm üzerinden laf harcamak bile boş geliyor.
birileri birilerinin hayatını olabilecek en gaddar şekilde mahvediyor: salt gerçek.
fakir baykurt “köy yerinde erkek çocuk iyidir” diyorsa; ahmet uluçay “bu toplum her şeyi affeder ama yoksulluğu asla affetmez” diyorsa, tolstoy “eser kötüyü anlatabilir ancak kötülüğü övemez” diyorsa; ne bileyim işte birileri bir yerdeki bir zulme sırf hakkaniyet uğruna işaret ediyorsa; hakikat oralarda bir yerde olsa gerek.
edit: yazarken bu kadar gerileceğimi hiç tahmin etmeyeceğim bir mevzuydu, hayır olsun, diyeyim bari.
devamını gör...
30.
aşırı sevdiğim bir filmdi ama eski sevgilimin, eski sevgilisi olan ilişkisini tabir ederken ismini kullanması sebebiyle tiksiavbndnd. tabii ki böyle değil.
bir başyapıttır. bağımlılıkların, sevilme ve kabul görme isteğinin insanı nerelere düşürebileceğini ve bu düşüşü nasıl süsleyeceğini açık seçik gösterir.
bir başyapıttır. bağımlılıkların, sevilme ve kabul görme isteğinin insanı nerelere düşürebileceğini ve bu düşüşü nasıl süsleyeceğini açık seçik gösterir.
devamını gör...
