21.
tek hayranı ben değilmişim. çok mutlu oldum.
devamını gör...
22.
sylvia plath üzerine yaptığı araştırmalardan etkilenip intihar ettiği söylense de çok daha derin şeyler olduğuna eminim. ikisi de en değer verdiğim şairler olarak kalacak her zaman. çektiğim acıyı ben anlayamazken kelimeleriyle tarif eden şairler. tezer özlü, svevo, pavese... benim için hep çok özel kalacaklar.
''biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim
arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye
veda edeceğim.''
''biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim
arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye
veda edeceğim.''
devamını gör...
23.
"merkezden uzak olunca bile onun çevresinde sızıp uyumak, ölmek, uyanmak istememek, uyanınca yine insanlara kendine sonsuzca birbirine dönüşen kendi-başkası-kendine saldırmak, merkezi unutamamak, başkasından arınamamak, vazgeçememek; öfke, umarsızlık... çembere katılamamak, merkezle donanamamak, değirmi dilin sözcükleriyle sarınamamak... sonra yine, yakın, içinde ve çevresinde olmasa bile, yakın çevresinde unutmak."*
devamını gör...
24.
bir çok kişinin sylvia plath ile tanıdığı, çok derin duygular yaşayan ve bu duygularda hapis olan ve kendi yaşamını kendi sonlandırmayı seçen değerli bir şair...
devamını gör...
25.
edebiyatın melankolik prensesi, nam-ı diğer zelda.
13 şubat 1958'de istanbul'da doğdu kendisi.
boğaziçi üniversitesi'nde ingiliz dili ve edebiyatı okudu.
1982'de ise endüstri mühendisi olan, kağan önal ile hayatını birleştirdi.
kağan beyin işleri dolayısıyla bir süre libya'da yaşadılar.
şiir yazdığından kimsenin haberi yoktu henüz.
ama o yazmaya devam ediyordu.
zaten kötü olan ruh haline libya'da gördüğü baskı da eklenince, hepten boğulmaya başladı.
türkiye'ye dönünce psikiyatrların kendisine koyduğu teşhis:
"manik depresyon"du.
psikiyatrlar ona, okumaktan ve yazmaktan vazgeçmesi gerektiğini söylediler aynı şekilde ilaç kullanmasını da.
ama dinlemedi, ne okumayı ve yazmayı bıraktı ne de ilaçlarını kullandı...
bu dönemde alkole sığındı.
yalnızlığını sadece alkolle paylaşıyordu.
o paylaştıkça, daha da yalnızlaştırıyordu.
derken, 13 ekim 1987'de ruhuna çökmüş bu kederden ve yalnızlıktan kurtulmak için intiharı seçti.
ilaçlar içti ve kendini yalnızlığıyla beraber aşağı bıraktı.
onu ilk eşi bulmuştu o halde.
kendisinin ölümünden sonra eşi şöyle demiştir:
" şiir yazdığını bile bilmezdim. bir kenarda pıtır pıtır bir şeyler karalardı"
sanırım bu cümle anlatıyor ne kadar yalnız olduğunu.
bir şiirinde kocası için şöyle diyor nilgün marmara:
"yabancıların en yakınıydın sen" ...
13 şubat 1958'de istanbul'da doğdu kendisi.
boğaziçi üniversitesi'nde ingiliz dili ve edebiyatı okudu.
1982'de ise endüstri mühendisi olan, kağan önal ile hayatını birleştirdi.
kağan beyin işleri dolayısıyla bir süre libya'da yaşadılar.
şiir yazdığından kimsenin haberi yoktu henüz.
ama o yazmaya devam ediyordu.
zaten kötü olan ruh haline libya'da gördüğü baskı da eklenince, hepten boğulmaya başladı.
türkiye'ye dönünce psikiyatrların kendisine koyduğu teşhis:
"manik depresyon"du.
psikiyatrlar ona, okumaktan ve yazmaktan vazgeçmesi gerektiğini söylediler aynı şekilde ilaç kullanmasını da.
ama dinlemedi, ne okumayı ve yazmayı bıraktı ne de ilaçlarını kullandı...
bu dönemde alkole sığındı.
yalnızlığını sadece alkolle paylaşıyordu.
o paylaştıkça, daha da yalnızlaştırıyordu.
derken, 13 ekim 1987'de ruhuna çökmüş bu kederden ve yalnızlıktan kurtulmak için intiharı seçti.
ilaçlar içti ve kendini yalnızlığıyla beraber aşağı bıraktı.
onu ilk eşi bulmuştu o halde.
kendisinin ölümünden sonra eşi şöyle demiştir:
" şiir yazdığını bile bilmezdim. bir kenarda pıtır pıtır bir şeyler karalardı"
sanırım bu cümle anlatıyor ne kadar yalnız olduğunu.
bir şiirinde kocası için şöyle diyor nilgün marmara:
"yabancıların en yakınıydın sen" ...
devamını gör...
26.
sen gördün mü hiç ölümü?
onu ben gördüm ve çok istedim.
bir leke gibi - karanlık-
dünyaya getirdim ben ölümü, kendimle.
kendimi istediğim kadar
çok istedim ölümü.
hayatla ölüm arasında sürekli gitgeller yaşamış, anlayanının olmaması onu ölüme daha da yakınlaştırmış. yazdığı her kelimenin ağırlı altında gün günden gözlerini hayata kapamaya ant içmiş kadın.
onu ben gördüm ve çok istedim.
bir leke gibi - karanlık-
dünyaya getirdim ben ölümü, kendimle.
kendimi istediğim kadar
çok istedim ölümü.
hayatla ölüm arasında sürekli gitgeller yaşamış, anlayanının olmaması onu ölüme daha da yakınlaştırmış. yazdığı her kelimenin ağırlı altında gün günden gözlerini hayata kapamaya ant içmiş kadın.
devamını gör...
27.
29 yaşında intihar eden şairimiz.
"biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim; arkami dönüp inandigim ve guvendigim her şeye veda edecegim."
"biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim; arkami dönüp inandigim ve guvendigim her şeye veda edecegim."
devamını gör...
28.
eşi ,öldükten sonra:"kenarda pıtı pıtı bir şeyler yazardı,şiir yazdığını bilmezdim." demiştir.
devamını gör...
29.
kuş koysunlar yollarına şiirini yavuz hırsızdan dinlemiştim. mensur şiirdi. insana gerçekten dokunan bir tadı vardı.
devamını gör...
30.
şu şiirinde intihara neden sürüklendiğini yazmış bence:
devamını gör...
31.
yaşamı kendilerine eklemeye, herşeyi herşeyi ele geçirmeye, kendilerine katmaya çalışıyor buradaki insanlar, bizlerse kör topal yaşama eklemlenmeye çalışıyoruz. arada ayrım yok mu hiç? develer de güdülmüyor, diyardan da gidilmiyor.*
devamını gör...
32.
iki adımlık yerkürenin bütün arka bahçelerini görmüş merhume şairimiz.
devamını gör...
33.
insan kadın: şiiri beyne sıkan kadın!
devamını gör...
34.
üniversite merdiveninde oturmuş hüzünlü genç kadını tanımayı çok isterdim.
"biliyorum, bir gün dayanamayacak küçük kalbim; arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye veda edeceğim"
"biliyorum, bir gün dayanamayacak küçük kalbim; arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye veda edeceğim"
devamını gör...
35.
örnek olarak iki dizesini bırakacağım şairdir.
bir çocuk demiş,
öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna.
bir çocuk demiş,
öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna.
devamını gör...
36.
türkiye'nin sylvia plath'ı yakıştırmalarını anlamakla beraber, bu benzetmeden pek de hoşlanmadığımı belirtmek isterim. nilgün marmara özgün bir şairdir; kendi üslubu ve yazım tarzı vardır. bir şairin türkiye-benzeri olarak anılmaktan çok daha fazlasını hak ediyor diye düşünüyorum.
devamını gör...
37.
geçen sene bu zamanlar, çok sevdiğim birine doğum günü hediyesi olarak okuduğum, “kuş koysunlar yoluna” şiirinin sahibi, ve son mektubunda bile kuşlara iyi bakılmasını salık veren şair.
“bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu.
hep böyle mi bu?
bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer...
kafatasımın içini, bir küçük huzur adına
aynalarla kaplattım, ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden!
paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben.
oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.
niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına
niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına
niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?
"öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş...”
“bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu.
hep böyle mi bu?
bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer...
kafatasımın içini, bir küçük huzur adına
aynalarla kaplattım, ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden!
paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben.
oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.
niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına
niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına
niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?
"öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş...”
devamını gör...
38.
"dünyayla yaralı"
önce bir minik biyografi ile başlayayım. 13 şubat 1958 yılında, moda'da, bulgaristan göçmeni bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. kadıköy maarif kolejinden mezun olduktan sonra önce istanbul üniversitesi türk dili ve edebiyatı bölümünde okudu. daha sonra okuldan ayrıldı ve tekrar sınava girip boğaziçi üniversitesi ingiliz dili ve edebiyatı bölümüne geçip buradan mezun oldu. bitirme tezini de herkes bilir: "sylvia plath'in şairliğinin intiharı bağlamında analizi"
arada aklıma gelmiyor değil, sylvia plath'i düşünürken acaba "sonum onun gibi mi olacak?" diye düşünüyor muydu? ya da korkuyor muydu o sondan. kendini öldürürken hiç çığlık atmamış. belki de emindi sonundan. bilmiyorum.
boğaziçi, umutsuzlar merdiveni ve nilgün hakkında bir şeyler ekleyeyim biraz. zaten biliyorsunuz ki nilgün marmara'yı umutsuzlar merdiveninden bağımsız düşünmek çok zor. buyurun ece ayhan ne demiş;
"boğaziçi ünivesitesi'nde (ve daha önce robert college'de, 'yukarıda') okuyanlar iyi bilirler; orada, spor salonu ile kantinin bulunduğu yapıda bahçeye bakan ünlü bir 'umutsuzlar merdiveni' vardır; demirdendir. kimbilir belki de bırakılmış bir yangın merdiveni! okul arkadaşları anlatırlar: nilgün marmara, boğaziçi üniversitesi ingiliz filoloji'sinde öğrenciyken derslere pek girmez ve garip bir 'kuş' olarak basamaklara tünermiş. acaba büyük kanatları yüzünden uçamayan 'o' (ya da 'bir') albatros mu? denizler kuşu. gözleri denizin derin yerleriyle sığ yerleri arasındaki maviliktedir işte. benim öyle 'umran' görmüşlerin boş vakitlerinde can sıkıntılarından uğraştığı ruh çağırmaları ya da parapsikolojiyle filan herhangi bir ilişim yok, olsaydı belki eskiden nilgün marmara'nın oturduğu basamakta şimdi geceleri bir hayaletin (yine çığlık atmadan) görüldüğünü söyleyebilirdim."
mezun olduktan sonra ilk önce marmaris'te bir tatil köyünde sonra çeşitli yerlerde çalıştı. zaten ne iş hayatı ne hayatı çok uzun sürdü canım şairin.
1982 yılı, yabancıların en yakını olarak gördüğü eşi kağan önal ile evleniyor. ben bunu sorgulayacak veya yorumlayacak doğru kişi değilim ama hakkında bir şey yazmam gerekirse, ona çok doğru gelen, ama belki 29 yıllık yaşamı boyunca yaptığı en yanlış tercihlerden biri. hiçbir şey değil ama kağan önal'ın bir dediği çok canımı sıkmıştı bir ara, belki bu ara.
"nilgün'ün şiir yazdığını bile bilmezdim, bir kenarda pıtır pıtır bir şeyler yazardı."
13 ekim 1987, daha 29 yaşında ve evinin balkonundan atlayarak hayatına son veriyor. daha sonra nilgün'ün intihar etmediği, eşi kağan önal tarafından öldürüldüğü söyleniyor. kağan önal şu açıklamaları yapıyor:
"oysa nilgün’ün tedavi olması gerekiyordu ama o doktordan kaçıyordu. doktor, geldiğinde evde olması gerekirken evde değildi. doktor beklemişti. gelince de konuştular... doktor bana “işiniz çok zor, tedavi olması lazım ama çok zeki ve kültürlü. yani en zor vakalardan” demişti. çünkü iyileşmesi için entelektüel faaliyetlerde bulunmaması gerekiyordu. ilacı dayayacaklar ve uyuşacaktı. orta kültür ve zekalı durumlarda bu hastalık genelde 20’li yaşlarda ortaya çıkarmış, lityum tedavisi ile başarılı olunurmuş. ancak nilgün bu tipte değildi. tedavi olması, buna ikna olması, tedaviden memnun kalması hepsi ayrı bir dertti. dolayısıyla tedavi olmadı. öldüğü gün bana tedaviye tekrar başlayacağına dair söz vermişti."
ölümünden sonra ece ayhan pek çok şey demiş, meçhul öğrenci anıtı demiş. cenazede nilgün'ün annesine sormuş okul numarasını. oradan geliyor 128.
cemal süreya,
"nilgün ölmüş. beşinci kattaki evinin penceresinden kendini aşağı atarak canına kıymış, ece ayhan söyledi. çok değişik bir insandı zelda. akşamları belli saatten sonra kişilik hatta beden değiştiriyor gibi gelirdi bana. yüzü alarır bakışlarına çok güzel ama ürkütücü bir parıltı eklenirdi. çok da gençti. sanırım otuzuna değmemişti daha.. bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu. dönüp baktığımda bir acı da buluyorum nilgün’ün yüzünde. o zamanlar görememişim. bugün ortaya çıkıyor."
demiş.
bir de gülseli inal'ın dedikleri var, pek ölümüyle alakalı değil. ece ayhan'ı suçlar gibi. belki biraz haklı, bence haksız:
"1986'nın sonbaharı, nilgün ve ben boğaziçi üniversitesi dış taşlığının umutsuzlar merdivenlerinde oturuyoruz. nilgün'e “haydi" diyorum "yaprak'a -kız kardeşim- çaya gidelim evi buraya çok yakın.” konuşa konuşa üniversiteyi geride bırakıyoruz. yaprak, bizi harika bir coşkuyla karşılıyor. çaylar, sohbetler, duygu paylaşımları. sonra evlere dönmek için bir taksiye atlıyoruz. tam benim semtime geldiğimizde nilgün bana dönüp; "biliyor musun” diyor, “ben şiir yazıyorum ve yazılmış çok şiirim var.”
şaşkınlıktan donup kalıyorum.
"bundan hiç söz etmedin."
"hiç kimseye söz etmedim, yalnız sana öylüyorum."
"ece ya da ilhan berk de mi bilmiyor?"
"hiçbiri. ama şiirlerimi sana göstereceğim."
"peki neden göstermedin şiirlerini?"
"hiç sormadılar ki. işte öyle. önümüzdeki hafta buluşalım. okumanı istiyorum. belki iki yüz elli sayfalık şiirim var."
nilgün'le tanışalı neredeyse bir buçuk yıl olmuş, ece ise onu tanıyalı dört yıl... bir gariplik var. iki yüz elli rakamı kafamı kurcalıyor. hiçbir zaman, evet hiçbir zaman, onun evinde, orada burada, pera'daki buluşmalarda şiir üzerine konuşmalar, özellikle boğaz'daki kaptan'da yemekli buluşmalarımızda, tüm gün konuştuğumuz şiir dolu saatlerde nilgün'ün şiir yazdığına dair en ufak bir işaret yoktu ve hiç olmamıştı. kaptan'daki yemekte, ece'nin bana sorduğu soruya nilgün'ün çok gülmesi; "o şiirinde gözlerini balıkların yediği delikanlıyla gerçekten tanıştın mı?" yine aynı gün şiirin yoğun konuşulduğu, nilgün'ün şiir konusunda hiçbir konuşmaya katılmayıp sadece herkesi dinlediğini anımsıyorum. birkaç gün sonra nilgün'le yine kızıltoprak'taki evinde buluşuyoruz; salonun ortasındaki cam masanın üzerinde sayısız şiir tomarı içinden, birini bana uzatıyor okumam için.
"ece bunları görmedi mi?"
"o ilgilenmez."
ece ayhan; yakın çevresinde olup biteni pek sezmeden karşısında marjinal, sıradışı kadının şair olabileceği ihtimali üzerinde durmadan sadece kendinden söz ediyor. karşımızda bu kez; karşı taraftan beklediğini kendisi uygulamayan, "zihinle bakarak" görmeyen, görmek istemeyen, elinin tersiyle iten biri var; bir usta şair yine marjda, yine atak. ne olursa olsun kendi isyan iktidarını yaşayan ve sivil iktidarlar kuran biri. 13 ekim 1987'de, nilgün'ün cenazesinde, doğru nilgün'ün annesinin yanına gidip o yaslı kadına nilgün'ün okul numarasını sorma ve ardından yanıt olarak verilen sayının aslında nilgün'ün mezar numarasıyla aynı oluşu. 128 nilgün. insanın insana fütursuzca sadistçe 'acıtmak, canını yakmak' eylemine karşı çıkan kara şair, bu kez sırılsıklam aşık olduğu nilgün'ün canını yakıyor. garip kısırdöngü, içinden çıkılamayan çark, insanın kendini algılayamaması. 'zihinle bakmak'ın uğramadığı yer. bir etikçiye dönüşen şairin garip paradoksu. bir karşılaştırma yapıyorum ister istemez, ezra pound düşüyor aklıma; anglo-sakson edebiyatına inanılmaz katkılarda bulunan marjinallerin marjinali bir şair. karşımızda kara mı kara anarşist bir edebiyatçı var, ece'nin çağdaşı amerikalı asi adam ezra pound. pound, sadece dehamsı şiirleriyle, başkaldırılarıyla değil, 20, yüzyılın çok önemli ingiliz, irlandalı şairlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. 1913'te james joyce'u ilk keşfeden pound oldu. joyce'un ilk gençlik şiirleriyle, dev eseri ulyysess'in ilk yayımlanışı pound'un çabaları sayesinde gerçekleşti. pound; d.h. lawrence, wyndham lewis ve t. s. eliot içinde aynı şeyleri yaptı. henry miller'ın dönenceler'ini, kimsenin ilgilenmediği bir dönemde sonuna kadar savunmuştu. eliot'ın çorak ülke'si pound'un sayesinde tanındı ve onun çabalarıyla edebiyat tarihine böyle dahiyane bir şiir armağan edildi... robert frost, hemingway, dönemin anglo-sakson yazarlarının hepsi, pound'tan coşkulu destekler aldılar.
nilgün'ün ani ölümünden sonra, ece ayhan, günah çıkartır gibi nilgün üzerine sayısız yazı kaleme aldı. bir gönül borcu olabilir mi! ya da yaşarken takındığı aldırmazlığın üstünü örtmek olabilir mi?! "aldırma nilgün marmara" adlı ilk yazısında ise, şaşırtmacalı bir dille gümüşlük'te nilgün'ün şiirlerini bildiğini yazar ki, bu baştan aşağıya koskoca bir aldatmacadır. 128 nilgün, artık toprak altındadır ve kimse onu yanıtlayamaz öyle değil mi? nilgün'ün ölümünün birinci yıl anma toplantısında ece ayhan, herkesin içinde nilgün için sadece bir anekdot anlatıp ortadan kayboluyor; nilgün'ün bir gece cemal süreya ve cihat burak'ın başlarından aşağıya toz şeker dökmesinin çok ilginç olduğunu söyleyerek... öncesi ve sonrasında ise dile gelen hepsi bu kadardır. .nilgün'ün intiharından sonra, bir günahın tilmizi gibi sayısız yazı yazar, ama nafile, olan olmuştur... belki derin bir pişmanlık, belki ona çarpıp geçen bir kuyrukluyıldızın şaşkınlığı. "nilgün marmara'nın başına da 1987'de bir scorpio olayı getirildi ama nilgün marmara bunu yazmaya 13 ekim 1987'deki ölümü yüzünden vakit bulamadı.” (sivil denemeler kara) diyecek denli her şeyi bilen! acaba scorpio kendisi olmasın, ya da ölüm meleği."
bilemiyorum, ece ayhan'ı bu derece suçlamak çok yanlış. suçlanamaz gibime geliyor. belki de açık olması lazımdı. açık olmak elinde miydi peki? sanmıyorum.
nilgün, beni çok korkutuyor, feci korkutuyor. hakkında öğrendiğim her yeni şeyi kendimde bulmam çok korkutuyor. değişik bir insan. ece de öyle. bu dünyaya ait olmadığı için farklı dünyalar aramaya yola çıktı. umarım bulmuştur.
bilmiyorum bu uzun, belki de yazdığım en uzun yazıyı buraya kadar okuyan var mıdır?
önce bir minik biyografi ile başlayayım. 13 şubat 1958 yılında, moda'da, bulgaristan göçmeni bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. kadıköy maarif kolejinden mezun olduktan sonra önce istanbul üniversitesi türk dili ve edebiyatı bölümünde okudu. daha sonra okuldan ayrıldı ve tekrar sınava girip boğaziçi üniversitesi ingiliz dili ve edebiyatı bölümüne geçip buradan mezun oldu. bitirme tezini de herkes bilir: "sylvia plath'in şairliğinin intiharı bağlamında analizi"
arada aklıma gelmiyor değil, sylvia plath'i düşünürken acaba "sonum onun gibi mi olacak?" diye düşünüyor muydu? ya da korkuyor muydu o sondan. kendini öldürürken hiç çığlık atmamış. belki de emindi sonundan. bilmiyorum.
boğaziçi, umutsuzlar merdiveni ve nilgün hakkında bir şeyler ekleyeyim biraz. zaten biliyorsunuz ki nilgün marmara'yı umutsuzlar merdiveninden bağımsız düşünmek çok zor. buyurun ece ayhan ne demiş;
"boğaziçi ünivesitesi'nde (ve daha önce robert college'de, 'yukarıda') okuyanlar iyi bilirler; orada, spor salonu ile kantinin bulunduğu yapıda bahçeye bakan ünlü bir 'umutsuzlar merdiveni' vardır; demirdendir. kimbilir belki de bırakılmış bir yangın merdiveni! okul arkadaşları anlatırlar: nilgün marmara, boğaziçi üniversitesi ingiliz filoloji'sinde öğrenciyken derslere pek girmez ve garip bir 'kuş' olarak basamaklara tünermiş. acaba büyük kanatları yüzünden uçamayan 'o' (ya da 'bir') albatros mu? denizler kuşu. gözleri denizin derin yerleriyle sığ yerleri arasındaki maviliktedir işte. benim öyle 'umran' görmüşlerin boş vakitlerinde can sıkıntılarından uğraştığı ruh çağırmaları ya da parapsikolojiyle filan herhangi bir ilişim yok, olsaydı belki eskiden nilgün marmara'nın oturduğu basamakta şimdi geceleri bir hayaletin (yine çığlık atmadan) görüldüğünü söyleyebilirdim."
mezun olduktan sonra ilk önce marmaris'te bir tatil köyünde sonra çeşitli yerlerde çalıştı. zaten ne iş hayatı ne hayatı çok uzun sürdü canım şairin.
1982 yılı, yabancıların en yakını olarak gördüğü eşi kağan önal ile evleniyor. ben bunu sorgulayacak veya yorumlayacak doğru kişi değilim ama hakkında bir şey yazmam gerekirse, ona çok doğru gelen, ama belki 29 yıllık yaşamı boyunca yaptığı en yanlış tercihlerden biri. hiçbir şey değil ama kağan önal'ın bir dediği çok canımı sıkmıştı bir ara, belki bu ara.
"nilgün'ün şiir yazdığını bile bilmezdim, bir kenarda pıtır pıtır bir şeyler yazardı."
13 ekim 1987, daha 29 yaşında ve evinin balkonundan atlayarak hayatına son veriyor. daha sonra nilgün'ün intihar etmediği, eşi kağan önal tarafından öldürüldüğü söyleniyor. kağan önal şu açıklamaları yapıyor:
"oysa nilgün’ün tedavi olması gerekiyordu ama o doktordan kaçıyordu. doktor, geldiğinde evde olması gerekirken evde değildi. doktor beklemişti. gelince de konuştular... doktor bana “işiniz çok zor, tedavi olması lazım ama çok zeki ve kültürlü. yani en zor vakalardan” demişti. çünkü iyileşmesi için entelektüel faaliyetlerde bulunmaması gerekiyordu. ilacı dayayacaklar ve uyuşacaktı. orta kültür ve zekalı durumlarda bu hastalık genelde 20’li yaşlarda ortaya çıkarmış, lityum tedavisi ile başarılı olunurmuş. ancak nilgün bu tipte değildi. tedavi olması, buna ikna olması, tedaviden memnun kalması hepsi ayrı bir dertti. dolayısıyla tedavi olmadı. öldüğü gün bana tedaviye tekrar başlayacağına dair söz vermişti."
ölümünden sonra ece ayhan pek çok şey demiş, meçhul öğrenci anıtı demiş. cenazede nilgün'ün annesine sormuş okul numarasını. oradan geliyor 128.
cemal süreya,
"nilgün ölmüş. beşinci kattaki evinin penceresinden kendini aşağı atarak canına kıymış, ece ayhan söyledi. çok değişik bir insandı zelda. akşamları belli saatten sonra kişilik hatta beden değiştiriyor gibi gelirdi bana. yüzü alarır bakışlarına çok güzel ama ürkütücü bir parıltı eklenirdi. çok da gençti. sanırım otuzuna değmemişti daha.. bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu. dönüp baktığımda bir acı da buluyorum nilgün’ün yüzünde. o zamanlar görememişim. bugün ortaya çıkıyor."
bir de gülseli inal'ın dedikleri var, pek ölümüyle alakalı değil. ece ayhan'ı suçlar gibi. belki biraz haklı, bence haksız:
"1986'nın sonbaharı, nilgün ve ben boğaziçi üniversitesi dış taşlığının umutsuzlar merdivenlerinde oturuyoruz. nilgün'e “haydi" diyorum "yaprak'a -kız kardeşim- çaya gidelim evi buraya çok yakın.” konuşa konuşa üniversiteyi geride bırakıyoruz. yaprak, bizi harika bir coşkuyla karşılıyor. çaylar, sohbetler, duygu paylaşımları. sonra evlere dönmek için bir taksiye atlıyoruz. tam benim semtime geldiğimizde nilgün bana dönüp; "biliyor musun” diyor, “ben şiir yazıyorum ve yazılmış çok şiirim var.”
şaşkınlıktan donup kalıyorum.
"bundan hiç söz etmedin."
"hiç kimseye söz etmedim, yalnız sana öylüyorum."
"ece ya da ilhan berk de mi bilmiyor?"
"hiçbiri. ama şiirlerimi sana göstereceğim."
"peki neden göstermedin şiirlerini?"
"hiç sormadılar ki. işte öyle. önümüzdeki hafta buluşalım. okumanı istiyorum. belki iki yüz elli sayfalık şiirim var."
nilgün'le tanışalı neredeyse bir buçuk yıl olmuş, ece ise onu tanıyalı dört yıl... bir gariplik var. iki yüz elli rakamı kafamı kurcalıyor. hiçbir zaman, evet hiçbir zaman, onun evinde, orada burada, pera'daki buluşmalarda şiir üzerine konuşmalar, özellikle boğaz'daki kaptan'da yemekli buluşmalarımızda, tüm gün konuştuğumuz şiir dolu saatlerde nilgün'ün şiir yazdığına dair en ufak bir işaret yoktu ve hiç olmamıştı. kaptan'daki yemekte, ece'nin bana sorduğu soruya nilgün'ün çok gülmesi; "o şiirinde gözlerini balıkların yediği delikanlıyla gerçekten tanıştın mı?" yine aynı gün şiirin yoğun konuşulduğu, nilgün'ün şiir konusunda hiçbir konuşmaya katılmayıp sadece herkesi dinlediğini anımsıyorum. birkaç gün sonra nilgün'le yine kızıltoprak'taki evinde buluşuyoruz; salonun ortasındaki cam masanın üzerinde sayısız şiir tomarı içinden, birini bana uzatıyor okumam için.
"ece bunları görmedi mi?"
"o ilgilenmez."
ece ayhan; yakın çevresinde olup biteni pek sezmeden karşısında marjinal, sıradışı kadının şair olabileceği ihtimali üzerinde durmadan sadece kendinden söz ediyor. karşımızda bu kez; karşı taraftan beklediğini kendisi uygulamayan, "zihinle bakarak" görmeyen, görmek istemeyen, elinin tersiyle iten biri var; bir usta şair yine marjda, yine atak. ne olursa olsun kendi isyan iktidarını yaşayan ve sivil iktidarlar kuran biri. 13 ekim 1987'de, nilgün'ün cenazesinde, doğru nilgün'ün annesinin yanına gidip o yaslı kadına nilgün'ün okul numarasını sorma ve ardından yanıt olarak verilen sayının aslında nilgün'ün mezar numarasıyla aynı oluşu. 128 nilgün. insanın insana fütursuzca sadistçe 'acıtmak, canını yakmak' eylemine karşı çıkan kara şair, bu kez sırılsıklam aşık olduğu nilgün'ün canını yakıyor. garip kısırdöngü, içinden çıkılamayan çark, insanın kendini algılayamaması. 'zihinle bakmak'ın uğramadığı yer. bir etikçiye dönüşen şairin garip paradoksu. bir karşılaştırma yapıyorum ister istemez, ezra pound düşüyor aklıma; anglo-sakson edebiyatına inanılmaz katkılarda bulunan marjinallerin marjinali bir şair. karşımızda kara mı kara anarşist bir edebiyatçı var, ece'nin çağdaşı amerikalı asi adam ezra pound. pound, sadece dehamsı şiirleriyle, başkaldırılarıyla değil, 20, yüzyılın çok önemli ingiliz, irlandalı şairlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. 1913'te james joyce'u ilk keşfeden pound oldu. joyce'un ilk gençlik şiirleriyle, dev eseri ulyysess'in ilk yayımlanışı pound'un çabaları sayesinde gerçekleşti. pound; d.h. lawrence, wyndham lewis ve t. s. eliot içinde aynı şeyleri yaptı. henry miller'ın dönenceler'ini, kimsenin ilgilenmediği bir dönemde sonuna kadar savunmuştu. eliot'ın çorak ülke'si pound'un sayesinde tanındı ve onun çabalarıyla edebiyat tarihine böyle dahiyane bir şiir armağan edildi... robert frost, hemingway, dönemin anglo-sakson yazarlarının hepsi, pound'tan coşkulu destekler aldılar.
nilgün'ün ani ölümünden sonra, ece ayhan, günah çıkartır gibi nilgün üzerine sayısız yazı kaleme aldı. bir gönül borcu olabilir mi! ya da yaşarken takındığı aldırmazlığın üstünü örtmek olabilir mi?! "aldırma nilgün marmara" adlı ilk yazısında ise, şaşırtmacalı bir dille gümüşlük'te nilgün'ün şiirlerini bildiğini yazar ki, bu baştan aşağıya koskoca bir aldatmacadır. 128 nilgün, artık toprak altındadır ve kimse onu yanıtlayamaz öyle değil mi? nilgün'ün ölümünün birinci yıl anma toplantısında ece ayhan, herkesin içinde nilgün için sadece bir anekdot anlatıp ortadan kayboluyor; nilgün'ün bir gece cemal süreya ve cihat burak'ın başlarından aşağıya toz şeker dökmesinin çok ilginç olduğunu söyleyerek... öncesi ve sonrasında ise dile gelen hepsi bu kadardır. .nilgün'ün intiharından sonra, bir günahın tilmizi gibi sayısız yazı yazar, ama nafile, olan olmuştur... belki derin bir pişmanlık, belki ona çarpıp geçen bir kuyrukluyıldızın şaşkınlığı. "nilgün marmara'nın başına da 1987'de bir scorpio olayı getirildi ama nilgün marmara bunu yazmaya 13 ekim 1987'deki ölümü yüzünden vakit bulamadı.” (sivil denemeler kara) diyecek denli her şeyi bilen! acaba scorpio kendisi olmasın, ya da ölüm meleği."
bilemiyorum, ece ayhan'ı bu derece suçlamak çok yanlış. suçlanamaz gibime geliyor. belki de açık olması lazımdı. açık olmak elinde miydi peki? sanmıyorum.
nilgün, beni çok korkutuyor, feci korkutuyor. hakkında öğrendiğim her yeni şeyi kendimde bulmam çok korkutuyor. değişik bir insan. ece de öyle. bu dünyaya ait olmadığı için farklı dünyalar aramaya yola çıktı. umarım bulmuştur.
bilmiyorum bu uzun, belki de yazdığım en uzun yazıyı buraya kadar okuyan var mıdır?
devamını gör...
39.
biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim ;arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye veda edeceğim, cümlesinde kendimi bulduğum şair.. didem madaktan sonra en sevdiğim şair olur kendisi.
devamını gör...
40.
eşinin şiir yazdığından bile haberi yokmuş
bir şiirinde
bana en yakın yabanci sensin der.
bir şiirinde
bana en yakın yabanci sensin der.
devamını gör...