boğaziçi üniversitesi'nde yere kabe fotoğrafı serilmesi
olayları başka yere çekme ile alakası yoktur. bizzat sergiyi açan öğrenciler tarafından yapılmış ve twitterda gündem olduktan sonra yine aynı öğrenciler tarafından desteklenmiştir. demokrasi derdi oldukların söyleyenlerin bu şekilde demokratik eylemlerini insanların dini değerlerini aşağılayarak sergilemeleri komik oluyor. ayrıca söz konusu eylem açıkça tck 216’ya göre suçtur. cezalandırılmalarını temenni ediyorum
devamını gör...
cem karaca şarkılarındaki ölümcül cümleler
"hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar"
devamını gör...
sözlükte ingilizceyi en iyi kim biliyor sorunsalı
annemin dedesi bi kez ingiltereye gitti.
devamını gör...
bal porsuğu (yazar)
iyi yazar.
devamını gör...
mustafa kemal'e sevgi duymama özgürlüğü
ömrünü mustafa kemal ve onun inkılaplarına bağlı idame ettiren bir birey olarak, elbette ki var olduğunu düşündüğüm özgürlüktür.
ancak aslı astarı olmayan, tarihi belge niteliği taşımayan 'mesnetsiz' ve içi boş ifadeler ile provokasyona varacak eleştirilerde bulunulduğu takdirde kafa sözlük yönetimi olarak gereken neyse saniye tereddüt etmeden yapılacağını da bildirmek isterim.
ancak aslı astarı olmayan, tarihi belge niteliği taşımayan 'mesnetsiz' ve içi boş ifadeler ile provokasyona varacak eleştirilerde bulunulduğu takdirde kafa sözlük yönetimi olarak gereken neyse saniye tereddüt etmeden yapılacağını da bildirmek isterim.
devamını gör...
ginny and georgia
24 şubat 2021'de netflix'te ilk sezonu yayınlanmış dizidir. baş rolünde antonia gentry ve brianne howey yer almakta.
konusu, iki çocuk annesi georgia'nın, kocası ölünce başka bir şehre taşınması ve orada gelişen olaylardır. üstelik o adam georgia'nın hayatına giren ne ilk erkektir ne de iki çocuğundan birinin babası. ginny ise georgia'nın tek kızıdır. bir de erkek kardeşi vardır. ginny, sürekli taşınmaktan yorulmuş, beş kere okul değiştirdiği için hiç arkadaş bulamamıştır. georgia, bu seferkinin farklı olacağını söyler. bir süre olur da. ginny yeni evine, okuluna alışır, arkadaş edinir ve hayatında ilk kez sevgilisi olur. georgia başkanın yanında güzel bir işe başlar, ailesi oldukça mutludur. tabii hiçbir mutluluk sonsuza kadar sürmez. iyiyi kötü yapmakta ve her şeyi mahvetmekte georgia'nın üstüne yoktur çünkü. dizinin 10 bölümlük ilk sezonunu iki günde bitirdim. aşk, arkadaşlık, anne-kız çatışması, hayata tutunmaya çalışmak gibi temaları işleyen bu dizi netflix'te de oldukça rağbet görmüş. e bu kadar rağbet görünce de ikinci sezonun geleceği kesinleşti.*))
konusu, iki çocuk annesi georgia'nın, kocası ölünce başka bir şehre taşınması ve orada gelişen olaylardır. üstelik o adam georgia'nın hayatına giren ne ilk erkektir ne de iki çocuğundan birinin babası. ginny ise georgia'nın tek kızıdır. bir de erkek kardeşi vardır. ginny, sürekli taşınmaktan yorulmuş, beş kere okul değiştirdiği için hiç arkadaş bulamamıştır. georgia, bu seferkinin farklı olacağını söyler. bir süre olur da. ginny yeni evine, okuluna alışır, arkadaş edinir ve hayatında ilk kez sevgilisi olur. georgia başkanın yanında güzel bir işe başlar, ailesi oldukça mutludur. tabii hiçbir mutluluk sonsuza kadar sürmez. iyiyi kötü yapmakta ve her şeyi mahvetmekte georgia'nın üstüne yoktur çünkü. dizinin 10 bölümlük ilk sezonunu iki günde bitirdim. aşk, arkadaşlık, anne-kız çatışması, hayata tutunmaya çalışmak gibi temaları işleyen bu dizi netflix'te de oldukça rağbet görmüş. e bu kadar rağbet görünce de ikinci sezonun geleceği kesinleşti.*))
devamını gör...
bu yazara yakın zamanda çok fazla beğeni yaptığınız için oyunuz kaydedilmedi
okuyarak(!) üst üste beğenen ya da favorileyen beni üzmüştür.
geçenlerde favorilerde başıma gelmişti, bugün de beğenilerde. sevdiğim, takip ettiğim yazarların profiline girip okuyup beğenip ya da favorileyip çıkıyordum. her girdisini beğendiğim yazar da çok nadir zaten, beğenmeden geçtiklerim de oluyor. sonuçta seri gibi görünse de, her yazılanı da beğenmiyoruz. kime ne zararım vardı?*
bu arada uzun entry’leri okuyup beğenirken bu uyarı çıkmadı. sanırım uzun yazın diyorlar ya da çok fazla entry girmeyin, insanları üst üste beğenmeye itmeyin.*
geçenlerde favorilerde başıma gelmişti, bugün de beğenilerde. sevdiğim, takip ettiğim yazarların profiline girip okuyup beğenip ya da favorileyip çıkıyordum. her girdisini beğendiğim yazar da çok nadir zaten, beğenmeden geçtiklerim de oluyor. sonuçta seri gibi görünse de, her yazılanı da beğenmiyoruz. kime ne zararım vardı?*
bu arada uzun entry’leri okuyup beğenirken bu uyarı çıkmadı. sanırım uzun yazın diyorlar ya da çok fazla entry girmeyin, insanları üst üste beğenmeye itmeyin.*
devamını gör...
nasipse adayız
keşke az da akıcı olaydı.
onun dışında, bir iki ünlü olaydı.
o kadar kara mizah olmayaydı.
yarım saat dayanabildim.
onun dışında, bir iki ünlü olaydı.
o kadar kara mizah olmayaydı.
yarım saat dayanabildim.
devamını gör...
eleştirilen insana dönüşmek
eleştirdiğimiz insana dönüşmek değilde, aslında eleştirdiğimiz şeyi bizimde yaptığımız gerçeğini kabul etmemiz lazım..
hiçbirşeyi beğenmediğim çok söylendiği için, kendimi geliştirmek adına eleştirdiğim şeyleri bende yapıyormuyum diye düşünmeye başladım, çok kızdığım ve ben hiç yapmıyorum dediğim (hatta, bi insan bunu nasıl yapar yeaa, aptal filan olması lazım, bu kadar basit bi işi yaani bile dediğim hemde) bazı şeyleri benimde yaptığımı farkettiğim oldu, bunu düşünmeye başlamak önemli birşey bence, çünkü bir şekilde kendi kendinizi takip ediyorsunuz heralde, ve başkası yaptığında kızdığınız şeyi, kendinizinde yaptığını, en kötüsü istemeyerek yapılabildiğini görüyorsunuz, o insana kızarken, kasıtlı yaptığını zannedip kızıyorsunuz, ama kendiniz yapınca aslında onunda istemeyerek yapmış olabileceğini, o insanı anlıyorsunuz..
zor ama çok eğitici bir durum, tabi bunu istemeniz lazım önce..
*bunu yaptığınızı birine söylerseniz, hemen size kendi eleştirdiği şeyleri kabul ettirmeye çalışır, çünkü herkes buna can atıyor, istiyorki o herkesi eleştirsin.. ama kimse bi dakka ya ben çok mu doğruyum sanki diyip, aynı gözle bi kendine bakmıyor.. bir insanın herşeyin doğrusunu bilmesi mümkün mü, buna nasıl inanıyoruz.. kendimi de katıyorum.. birde bunu yapana kızıyoruz, aynı şeyi yapıyoruz halbuki..
hiçbirşeyi beğenmediğim çok söylendiği için, kendimi geliştirmek adına eleştirdiğim şeyleri bende yapıyormuyum diye düşünmeye başladım, çok kızdığım ve ben hiç yapmıyorum dediğim (hatta, bi insan bunu nasıl yapar yeaa, aptal filan olması lazım, bu kadar basit bi işi yaani bile dediğim hemde) bazı şeyleri benimde yaptığımı farkettiğim oldu, bunu düşünmeye başlamak önemli birşey bence, çünkü bir şekilde kendi kendinizi takip ediyorsunuz heralde, ve başkası yaptığında kızdığınız şeyi, kendinizinde yaptığını, en kötüsü istemeyerek yapılabildiğini görüyorsunuz, o insana kızarken, kasıtlı yaptığını zannedip kızıyorsunuz, ama kendiniz yapınca aslında onunda istemeyerek yapmış olabileceğini, o insanı anlıyorsunuz..
zor ama çok eğitici bir durum, tabi bunu istemeniz lazım önce..
*bunu yaptığınızı birine söylerseniz, hemen size kendi eleştirdiği şeyleri kabul ettirmeye çalışır, çünkü herkes buna can atıyor, istiyorki o herkesi eleştirsin.. ama kimse bi dakka ya ben çok mu doğruyum sanki diyip, aynı gözle bi kendine bakmıyor.. bir insanın herşeyin doğrusunu bilmesi mümkün mü, buna nasıl inanıyoruz.. kendimi de katıyorum.. birde bunu yapana kızıyoruz, aynı şeyi yapıyoruz halbuki..
devamını gör...
hakan şükür
hakan şükür türk futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük golcülerinden biridir. ve okuduğum diğer tanımlarda anlatıldığı gibi de fetöcüdür, ancak diğer tanımlarda anlatılmadığı üzere değinilmesi gereken birkaç önemli nokta daha vardır.
hakan şükür, galatasaray’a transfer olduğunda da fetöcü idi. galatasaray ile uefa kupası kazandığında, türkiye’nin ligde bir sezonda en çok gol atan futbolcusu olduğunda, dört sene üst üste gelen galatasaray şampiyonluklarında gol yükünü çektiğinde, genç futbolcuların parasını kendi cebinden ödediğinde de öyleydi.

avrupa’ya yaptığı transferler esnasında da fetöcü idi. önce torino’ya sonra inter, parma ve blackburn rovers’a transfer olduğunda ve bu kulüplerde istediği başarıyı yakalayamadığında da.

milli takımda en çok gol atan futbolcu olduğunda da fetöcü idi. dünya kupasında tarihin en erken golünü güney kore ağlarına bıraktığında, isviçre’ye ceza sahası dışından “ şapka çıkartılacak golü attığında”, oliver kahn’ı topla birlikte kaleye soktuğunda, belçika kalecisinin elle çıktığı yüksekliği kafası ile geçip gol attığında da öyle idi.

iktidar partisinden milletvekili seçildiğinde de fetöcü idi. kendisine futbol ilgili sorular sorulduğunda yorum yapmayıp büyüklerimiz en doğrusunu bilir dediğinde de, trt ekranlarında spor yorumculuğu yaptığında da, darbeden sonra yurt dışına kaçtığında da öyleydi.

velhasılı hakan şükür türk tarihinin gelmiş geçmiş en yetenekli, en golcü vatan hainidir.
hakan şükür, galatasaray’a transfer olduğunda da fetöcü idi. galatasaray ile uefa kupası kazandığında, türkiye’nin ligde bir sezonda en çok gol atan futbolcusu olduğunda, dört sene üst üste gelen galatasaray şampiyonluklarında gol yükünü çektiğinde, genç futbolcuların parasını kendi cebinden ödediğinde de öyleydi.

avrupa’ya yaptığı transferler esnasında da fetöcü idi. önce torino’ya sonra inter, parma ve blackburn rovers’a transfer olduğunda ve bu kulüplerde istediği başarıyı yakalayamadığında da.

milli takımda en çok gol atan futbolcu olduğunda da fetöcü idi. dünya kupasında tarihin en erken golünü güney kore ağlarına bıraktığında, isviçre’ye ceza sahası dışından “ şapka çıkartılacak golü attığında”, oliver kahn’ı topla birlikte kaleye soktuğunda, belçika kalecisinin elle çıktığı yüksekliği kafası ile geçip gol attığında da öyle idi.

iktidar partisinden milletvekili seçildiğinde de fetöcü idi. kendisine futbol ilgili sorular sorulduğunda yorum yapmayıp büyüklerimiz en doğrusunu bilir dediğinde de, trt ekranlarında spor yorumculuğu yaptığında da, darbeden sonra yurt dışına kaçtığında da öyleydi.

velhasılı hakan şükür türk tarihinin gelmiş geçmiş en yetenekli, en golcü vatan hainidir.
devamını gör...
normal sözlük'ün gececi yazarları
yerimizi aldık. bizi pandemi bitirdi pandemi.
devamını gör...
roman yazmak
uzun vadede en çok yapmak istediğim zor bir iştir. kendimce bir yol haritası çizdim, belki bunu isteyenlere bakış açısı olur diye paylaşmak istiyorum.
bunu yapmak için öncelikle bol bol okumak gerekiyor. ancak okumaktan kastım, şu kadar kitap okumak değil. bunu yaparak hiçbir yere varamayız. "bir ayda dört kitap bitirdim" diyen bir insanın yaklaşımı bana hiçbir zaman anlamlı gelmedi. bir insanın okuduğu şeyler, ilgi alanından, merakından bağımsız olursa orada çıkacak tek sonuç verimsizlik olur. içselleştirerek, anlam vererek okunan bir kitap size dört kitaptan fazlasını kazandırır. bu benim cılız bir analizim olabilir ancak bakış açımı şöyle somutlaştırmak istiyorum, karar size kalmış:
sözgelimi ayda dört kitap okumuş bir adamın, eğer ki rastgele seçilmiş dört kitapsa veya bu işi nitelikten ziyade nicelik açısından değerlendiriyorsa ulaşacağı sonuç şu olur: bindokuzyüzseksendört harika bir distopya doğrusu! evet, tam olarak böyle olur. yüzeysel kalır, kurgu çok kısa zamanda kaybolur, size kalan üç beş etkileyici sahne, hayal dünyasındaki bir miktar gelişim ve size verdiği haz. işte bu kadar. ancak, yine sözgelimi aşkı anlamlandırmak isteyen bir adamın vadideki zambak okuması ile alacağı sonuç şu olur: okuduktan sonra geçen on yıldan sonra bile "aşk, bir tutkudur; tahayyül ötesi bir şeydir, insanın diğer tüm düşüncelerini, hayallerini, tutkularını, maddi manevi tüm tasarrufunu bir paçavra gibi fırlatıp atabileceği bir güçtür; ah, benim minik henriette'im. bu yüzden içselleştirilerek okunan, merak duygusuyla yola çıkılan okumaların verimi yüksektir. ben buna, biraz da mühendislik yaklaşımıyla şöyle bir yöntem geliştirdim:
öncelikle yazacağımız romanın kurgu temelli mi olacağı yoksa gündelik yaşama bol atıfta bulunulan, duyguları, insan olmayı, yaşamı anlatan, kurgu yönü ağır basmayan bir roman mı olacağını seçeceğiz. ben bu konuda daha çok ikinci seçeneği değerli buldum. okuma yaparken de bu yönde kendimi geliştirmeye karar verdim. bu yüzden de kurgu temelli, örneğin seferad gibi romanlar bana film izlemiş hissi verirler. eğer bir celine paragrafına benzer bir çözümleme bulamazsam, romandan uzaklaşırım. gözlerim sürekli "hadi abi, başla artık şov yapmaya" diyerek o girizgahı arar.
bu konuda da fante, celine, proust gibi üstadları örnek alıyorum. yukarıda söylediğim gibi "işte bu, baba sen busun ya" derim. daha önce de söylemiştim, genellikle fenerbahçenin 90. dakikada gol atıp kazanmasına sevindiğim gibi, çocukça bir sevgi kaplar içimi; baş parmağımı öpüp havaya kaldırarak "sen bu hayata rastgele gelmiş olamazsın, sen bu dünyaya ait olamazsın" gibi şeyler söylerim. bu adamlar benim dostum abi, bu adamlar benim ulu önderlerim. bol bol dostoyevski, turgenyev, tolstoy, gorki, goethe, balzac, zola, canetti, camus vs. vs. okudum. oralardan da çok farklı bakış açıları ve yaklaşımlar öğrendim. ancak ulu önder celine, fante ve proust temelli bir görüşü tercih ettim. felsefi bir temel de bence olmazsa olmaz. bu yüzden schopenhauer okudum bol bol. 2. dünya savaşı, insanlarda birçok insanı duyguyu tanımlama, hatırlama ya da yok etme fırsatı verdiği için hitler almanyasını, mao çin'ini, stalin rusyasını okudum ansiklopedilerden, belgesellerden o savaşı, sefaleti hissetmeye çalıştım ve sonuçta bir savaş karşıtı olmayı, savaşın bizden çaldıklarını anlamaya birazck yaklaştım. ilerleyen zamanlarda, ekonomik özgürlüğümle beraber felsefeye daha da eğilmeyi düşünüyorum. özellikle freud ve jung gibi psikoloji alanında çalışmalar yapan üstadlara da başvurmak elzem. başkaları da ona göre tercihini yapacaktır.
şimdi bunun diğer aşaması yazmak. yazmak için de öncelikle denemeler, kendi bakış açınızla yorumlamalar yapmamız gerekiyor. benim entrylerimi okuyanlar varsa, mutlaka bir duyguyu, bir olayı, kişiyi kapsamlı bir şekilde ele almaya çalıştığımı görürler. genellikle entrylerim de küçük pasajlar şeklinde oluyor.
yine son olarak çok önemli olduğunu düşündüğüm, bir konuya dikkat çekeceğim. bana göre, kendi yaşamına, çevresine, çevresinde dönen dramlara, hayal kırıklıklarına, hüzünlere, ızdıraplara kayıtsız kalmış bir insan kitap falan yazamaz. o yüzden yaşanılan olayları "bunu yapan maldır, net" ya da "seven insan bunu yapar, gerisi boştur" "aldatan namussuzdur, bu kadar" gibi sığ, iğrenç bir şekilde değerlendirmemeye dikkat ettim. ortada bir şerefsizlik varsa da bu şerefsizliğin sebeplerini, sonuçlarını düşünmeye özen gösteririm. bir de bu konularda sevgili dostlarıma vereceğim en önemli tavsiye, insanları dinlemek olur. bol bol yaşlıları dinlerim. kendi dedemi ananemi, arkadaşlarımın büyüklerini denk geldiğim anda çay demleyip saatlerce dinlerim. hiçbir zaman yaşayamayacağınız tecrübeleri de bu şekilde empati gücünüz oranında deneyimleyebiliyorsunuz. örneğin; benim dedem 1970 yılında ırak felluce'ye çalışmaya gitmiş. 6 aylık sürecin her detayını defalarca dinledim. bir yol hikayesini, yola çıktıkları saatten mercedes otobüsün modeline kadar, bu yolculukta hissettiği duyguları, sınırı geçerken hissettiklerini, orada çalışan işçi sınıfının davranışlarını, hikayelerini hepsini dinledim.
bunlar size müthiş tecrübeler katıyor inanın, mutlaka yaşlıları, deneyimi nispetinde başından bir iş geçmiş insanları dinleyin. tüm bunları sentezleyecek beyniniz. sonuçlar çok güzel oluyor, inanın farkı hissediyorsunuz. bir konuda gayet normal bir konuşma yapıyorsunuz ve karşılığında "ya sen nasıl böyle konuşabiliyorsun" diyor insanlar. o sentezi beyninize bırakın, şovunu yapacaktır. hepimize iyi okumalar dilerim, inşallah bir gün istediğimiz şeyleri yapabiliriz.
bunu yapmak için öncelikle bol bol okumak gerekiyor. ancak okumaktan kastım, şu kadar kitap okumak değil. bunu yaparak hiçbir yere varamayız. "bir ayda dört kitap bitirdim" diyen bir insanın yaklaşımı bana hiçbir zaman anlamlı gelmedi. bir insanın okuduğu şeyler, ilgi alanından, merakından bağımsız olursa orada çıkacak tek sonuç verimsizlik olur. içselleştirerek, anlam vererek okunan bir kitap size dört kitaptan fazlasını kazandırır. bu benim cılız bir analizim olabilir ancak bakış açımı şöyle somutlaştırmak istiyorum, karar size kalmış:
sözgelimi ayda dört kitap okumuş bir adamın, eğer ki rastgele seçilmiş dört kitapsa veya bu işi nitelikten ziyade nicelik açısından değerlendiriyorsa ulaşacağı sonuç şu olur: bindokuzyüzseksendört harika bir distopya doğrusu! evet, tam olarak böyle olur. yüzeysel kalır, kurgu çok kısa zamanda kaybolur, size kalan üç beş etkileyici sahne, hayal dünyasındaki bir miktar gelişim ve size verdiği haz. işte bu kadar. ancak, yine sözgelimi aşkı anlamlandırmak isteyen bir adamın vadideki zambak okuması ile alacağı sonuç şu olur: okuduktan sonra geçen on yıldan sonra bile "aşk, bir tutkudur; tahayyül ötesi bir şeydir, insanın diğer tüm düşüncelerini, hayallerini, tutkularını, maddi manevi tüm tasarrufunu bir paçavra gibi fırlatıp atabileceği bir güçtür; ah, benim minik henriette'im. bu yüzden içselleştirilerek okunan, merak duygusuyla yola çıkılan okumaların verimi yüksektir. ben buna, biraz da mühendislik yaklaşımıyla şöyle bir yöntem geliştirdim:
öncelikle yazacağımız romanın kurgu temelli mi olacağı yoksa gündelik yaşama bol atıfta bulunulan, duyguları, insan olmayı, yaşamı anlatan, kurgu yönü ağır basmayan bir roman mı olacağını seçeceğiz. ben bu konuda daha çok ikinci seçeneği değerli buldum. okuma yaparken de bu yönde kendimi geliştirmeye karar verdim. bu yüzden de kurgu temelli, örneğin seferad gibi romanlar bana film izlemiş hissi verirler. eğer bir celine paragrafına benzer bir çözümleme bulamazsam, romandan uzaklaşırım. gözlerim sürekli "hadi abi, başla artık şov yapmaya" diyerek o girizgahı arar.
bu konuda da fante, celine, proust gibi üstadları örnek alıyorum. yukarıda söylediğim gibi "işte bu, baba sen busun ya" derim. daha önce de söylemiştim, genellikle fenerbahçenin 90. dakikada gol atıp kazanmasına sevindiğim gibi, çocukça bir sevgi kaplar içimi; baş parmağımı öpüp havaya kaldırarak "sen bu hayata rastgele gelmiş olamazsın, sen bu dünyaya ait olamazsın" gibi şeyler söylerim. bu adamlar benim dostum abi, bu adamlar benim ulu önderlerim. bol bol dostoyevski, turgenyev, tolstoy, gorki, goethe, balzac, zola, canetti, camus vs. vs. okudum. oralardan da çok farklı bakış açıları ve yaklaşımlar öğrendim. ancak ulu önder celine, fante ve proust temelli bir görüşü tercih ettim. felsefi bir temel de bence olmazsa olmaz. bu yüzden schopenhauer okudum bol bol. 2. dünya savaşı, insanlarda birçok insanı duyguyu tanımlama, hatırlama ya da yok etme fırsatı verdiği için hitler almanyasını, mao çin'ini, stalin rusyasını okudum ansiklopedilerden, belgesellerden o savaşı, sefaleti hissetmeye çalıştım ve sonuçta bir savaş karşıtı olmayı, savaşın bizden çaldıklarını anlamaya birazck yaklaştım. ilerleyen zamanlarda, ekonomik özgürlüğümle beraber felsefeye daha da eğilmeyi düşünüyorum. özellikle freud ve jung gibi psikoloji alanında çalışmalar yapan üstadlara da başvurmak elzem. başkaları da ona göre tercihini yapacaktır.
şimdi bunun diğer aşaması yazmak. yazmak için de öncelikle denemeler, kendi bakış açınızla yorumlamalar yapmamız gerekiyor. benim entrylerimi okuyanlar varsa, mutlaka bir duyguyu, bir olayı, kişiyi kapsamlı bir şekilde ele almaya çalıştığımı görürler. genellikle entrylerim de küçük pasajlar şeklinde oluyor.
yine son olarak çok önemli olduğunu düşündüğüm, bir konuya dikkat çekeceğim. bana göre, kendi yaşamına, çevresine, çevresinde dönen dramlara, hayal kırıklıklarına, hüzünlere, ızdıraplara kayıtsız kalmış bir insan kitap falan yazamaz. o yüzden yaşanılan olayları "bunu yapan maldır, net" ya da "seven insan bunu yapar, gerisi boştur" "aldatan namussuzdur, bu kadar" gibi sığ, iğrenç bir şekilde değerlendirmemeye dikkat ettim. ortada bir şerefsizlik varsa da bu şerefsizliğin sebeplerini, sonuçlarını düşünmeye özen gösteririm. bir de bu konularda sevgili dostlarıma vereceğim en önemli tavsiye, insanları dinlemek olur. bol bol yaşlıları dinlerim. kendi dedemi ananemi, arkadaşlarımın büyüklerini denk geldiğim anda çay demleyip saatlerce dinlerim. hiçbir zaman yaşayamayacağınız tecrübeleri de bu şekilde empati gücünüz oranında deneyimleyebiliyorsunuz. örneğin; benim dedem 1970 yılında ırak felluce'ye çalışmaya gitmiş. 6 aylık sürecin her detayını defalarca dinledim. bir yol hikayesini, yola çıktıkları saatten mercedes otobüsün modeline kadar, bu yolculukta hissettiği duyguları, sınırı geçerken hissettiklerini, orada çalışan işçi sınıfının davranışlarını, hikayelerini hepsini dinledim.
bunlar size müthiş tecrübeler katıyor inanın, mutlaka yaşlıları, deneyimi nispetinde başından bir iş geçmiş insanları dinleyin. tüm bunları sentezleyecek beyniniz. sonuçlar çok güzel oluyor, inanın farkı hissediyorsunuz. bir konuda gayet normal bir konuşma yapıyorsunuz ve karşılığında "ya sen nasıl böyle konuşabiliyorsun" diyor insanlar. o sentezi beyninize bırakın, şovunu yapacaktır. hepimize iyi okumalar dilerim, inşallah bir gün istediğimiz şeyleri yapabiliriz.
devamını gör...
baharat yolu
yemeklerinde baharat kullanmayan ve bilmeyen avrupa mutfağının, uzak doğu baharat çeşitlerine ilgi duyması ve bu sebepten dolayı da rönesans öncesi bunların ticaretinin büyümesine sebep olmuştur.
ticaret büyüyünce de çin'den başlayarak avrupa'nın bağırlarına kadar uzanan ve at, deve, kervan ile geçilen bu seyrüsefer hattının aldığı isim olmuştur.
ticaret büyüyünce de çin'den başlayarak avrupa'nın bağırlarına kadar uzanan ve at, deve, kervan ile geçilen bu seyrüsefer hattının aldığı isim olmuştur.
devamını gör...
kişide kaçma isteği uyandıran muhabbetler
“her şeyi ben bilirim” havasında olan insanların dahil olduğu her türlü muhabbet.
devamını gör...
jigolo olma vaadiyle kandırılan insanlar
insanımız çok tuhaf gerçekten.. jigolo olmak, ve bunun bir vaat olması. kelimelerin kavramların anlamını yitirdiği coğrafya.. şu mesela yazılmaz :“fahişe olma vaadiyle kandırılan insanlar”.
devamını gör...
insanların sanata ihtiyaç duymalarının sebebi
sanat insanın iç dünyasını gözler önüne serer. içimizdeki iyiyi ve kötüyü gösterir. insan psikolojisinin ihtiyaçlarının dışa vurumu olan sanat, tarihin derinliklerinden bugüne kadar milyarlarca insanın yarattığı bir iş birliği sistemidir aynı zamanda. dolayısıyla sanatın olmadığı toplumlarda zerafet ve incelik yok olur. sosyal hayatın içine sanatı yerleştiremeyen toplumlar huzurdan ve sükunetten mahrumdur.
devamını gör...
kafa sözlük çorabı yaptırtmam
çok güzel olmuş güzel günlerde eskitiniz. seri üretim düşünmüyoruz şerhini koymasaydınız kabuğum için bir tane özel tasarım isteyecektim lakin kısmet değilmiş.
durumlar değişir seri üretime geçilirse haber veriniz zira önümüzdeki yıl kış sert geçecek diyorlar ek olarak atkı ve bere de talep edebilirim. şöyle rahat bir kış uykusu çekeyim diyorum.
durumlar değişir seri üretime geçilirse haber veriniz zira önümüzdeki yıl kış sert geçecek diyorlar ek olarak atkı ve bere de talep edebilirim. şöyle rahat bir kış uykusu çekeyim diyorum.
devamını gör...
kalbin acıyınca sığındığın şeyler
kadim dostlarıma tabiki.
biri karanlık biri de en yakını olan yalnızlık.
biri karanlık biri de en yakını olan yalnızlık.
devamını gör...

