yazarların en sevdiği çocuk kitabı
louisa may alcott-küçük kadınlar. şu kitabı okurken aldığım hazzı hala hatırlıyorum, kaç kere tekrar okuduğumu hatırlamıyorum. kafamda kitabı okurken çizdiğim sıcak ev,mutlu aile, karakterlerin yüzleri hala beynimin bir köşesinde duruyor.
devamını gör...
bir yazarın cinsiyetini anlamak için gerekenler
özel mesaj atıyorsanız bol bol ''reis, başkan, müdür, abi, kardeş'' falan diyeceksiniz. eğer işbu kişi bir hanımefendi ise ''reis mi :d ihihi ben kızım ama'' diyecektir.
devamını gör...
sahip olunan ilk araba
1999 model volkswagen polo.2009 yılında almıştım.otomatik vites,1.6 motor,sunrooflu,tüplü.11.000 tl ye almıştım.değişeni ya da kaza kaydı da yoktu çok temiz arabaydı.şimdi ****en alınmaz.
devamını gör...
sentez
en genel ifade ile, üretmek anlamına gelen kelimedir.
devamını gör...
tiktok hesabı olmayan ezik insan
engelli olmadığım için tiktok kullanmıyorum. teşekkürler.
devamını gör...
single strand conformation polymophism
kısaca sscp olarak isimlendirilen moleküler biyolojik analiz tekniği. "tek zincir konformasyon polimorfizmi" olarak çevirirsek tam türkçe olmaz ama bir fikir verir sanırım. kısaca dna örneklerinde polimorfizm olup olmadığını test etmeye yarar.
polimorfizm kabaca bir dna zincirinde belirli bir proteini kodlayacak gen bölgesinin farklı bireylerde küçük farklılıklar göstermesidir. bu bölgelerden kodlanan proteinler işlevseldir ancak performanslarında ufak bir artış yada azalma olabilir. bu da kimi hastalıklara karşı bireyler arasın yatkınlık yada direnç gibi bir etki olarak gözlemlenebilir. bu sebeple kalıtsal ve genetik hastalıklarda bireylerin hangi polimorfik gene sahip olduklarının bilinmesi önem taşır.
sscp'ye dönecek olursak, klasik elektroforez uygulamasından önemli farkı dna zincirlerinin ısıl yöntemlerle denatüre edilmesidir. bilindiği üzere dna çift zincirli bir moleküldür ve elektroforez işlemi dna molekülünün baz çifti sayısına göre ayrılmasını sağlar. örneğin standart elektroforez uygulamasında aynı gen bölgesine ait iki örnek karşılaştırmak istiyoruz. bu örneklerden birisi polimorfik olsun. örneklerin elektroforezde yürütülmesinin ardından elde edeceğimiz sonuç her ikisi içinde aynıdır. çünkü polimorfik genlerde her ne kadar baz dizisinde farklılık olsa da gene ait baz çifti sayısı değişmemiştir.
örnek denatüre edildiğinde ise her bir dna zinciri kendisine ait belirli bir konformasyona sahip olur. yani katlanma özellikleri farklıdır çünkü zincirler arasında baz farklılığı vardır. elektroforez yönteminde işte bu katlanma farklılığına bağlı olarak her bir zincirin yürüme hızı değişiklik gösterir ve farklı merdiven desenleri oluşturur. böylece elimizdeki genin polimorfik olup olmadığını anlarız. bundan sonraki aşama ise dizilemedir. tabi paranız bolsa direkt tüm örnekleri diziletirsiniz yoksa eski yaygınlığı kalmadı bu metodun#591
polimorfizm kabaca bir dna zincirinde belirli bir proteini kodlayacak gen bölgesinin farklı bireylerde küçük farklılıklar göstermesidir. bu bölgelerden kodlanan proteinler işlevseldir ancak performanslarında ufak bir artış yada azalma olabilir. bu da kimi hastalıklara karşı bireyler arasın yatkınlık yada direnç gibi bir etki olarak gözlemlenebilir. bu sebeple kalıtsal ve genetik hastalıklarda bireylerin hangi polimorfik gene sahip olduklarının bilinmesi önem taşır.
sscp'ye dönecek olursak, klasik elektroforez uygulamasından önemli farkı dna zincirlerinin ısıl yöntemlerle denatüre edilmesidir. bilindiği üzere dna çift zincirli bir moleküldür ve elektroforez işlemi dna molekülünün baz çifti sayısına göre ayrılmasını sağlar. örneğin standart elektroforez uygulamasında aynı gen bölgesine ait iki örnek karşılaştırmak istiyoruz. bu örneklerden birisi polimorfik olsun. örneklerin elektroforezde yürütülmesinin ardından elde edeceğimiz sonuç her ikisi içinde aynıdır. çünkü polimorfik genlerde her ne kadar baz dizisinde farklılık olsa da gene ait baz çifti sayısı değişmemiştir.
örnek denatüre edildiğinde ise her bir dna zinciri kendisine ait belirli bir konformasyona sahip olur. yani katlanma özellikleri farklıdır çünkü zincirler arasında baz farklılığı vardır. elektroforez yönteminde işte bu katlanma farklılığına bağlı olarak her bir zincirin yürüme hızı değişiklik gösterir ve farklı merdiven desenleri oluşturur. böylece elimizdeki genin polimorfik olup olmadığını anlarız. bundan sonraki aşama ise dizilemedir. tabi paranız bolsa direkt tüm örnekleri diziletirsiniz yoksa eski yaygınlığı kalmadı bu metodun#591
devamını gör...
anksiyete
aslında dilimizde kullanımında almanca kökenli olan "angst" yani "kaygı, endişe" iyi bir karşılayıcı olmasına rağmen, anksiyetenin türkçe'ye uygun çevrimini prof. dr. orhan öztürk, "bunaltı" olarak yapmıştır.
kliniklere başvuran birsürü hastanın veya danışanın(hangisini söylemeyi seviyorsanız) tanı kitabı dsm'ye uymayan kriterlerinin olması nedeniyle aslında "tanısız danışan" dediğimiz kimselere "anksiyete bozukluğu" deme eğiliminde oluyoruz. hepsi tam manasıyla o bilinen yaygın anksiyete bozukluğu veya panik bozukluk benzeri sempatik sinir sistemi bulgularını karşılamaz, haliyle o kişiyle kendini kıyaslar ve bende anksiyete yok bu tanı yanlış konuldu gibi düşünür. oysa ki dediğim gibi mevcut durumda "hastaya bir tanı verelim, kendini boşlukta hissetmesin" tanısı da olabilir anksiyete bozukluğu.
gelelim nedir anksiyete ve anksiyete bozukluğu. anksiyete bozukluğunda kişi, öncelikle otonom sinir sistemi nedir, sempatik-parasempatik sinir sistemi nedir bunları çok iyi bilmelidir. vücudundaki tepkiler neden kaynaklanıyor, savaş-kaç tepkisi nedir bunları iyice anlatmalıdır hekim veya psikolog. kendinde ne olduğunu bilmeyen bir insan, öz-yardımı nasıl yapabilir ki? bunu iyice oturttuktan sonra anksiyeteye neden olan düşünceleri yakalamayı ve bu düşünceler neticesinde duygu ve davranışlarındaki değişmeyi nasıl oluşturduğunu kesinlikle öğrenmelidir. çoğu hastadan şunu duyarız, "bilmiyorum işte bir anda geliyor, durdurmaya çalışıyorum durduramıyorum." oysa ki mikroskopla yaklaştırıp düşünceleri tek tek yakalayınca altındaki meseleyi anlayabiliriz.
güncel yaklaşım olarak metakognitif beceriler ilgimi çekiyor bir yandan da. anksiyetenin kişiye kazancı, anksiyete yaratan semptomlara uzun uzun odaklanma, düşünceleri hemen kabul etmeden uzaktan inceleme gibi konularda hastayla konuşulmalı ve yine psikoeğitim etraflıca yapılmalı.
anksiyetede amacımız kişiyi gamsız biri yapmak değil, var olan mizacı kökten değiştirmek çok zor bir mesele. buradaki asıl gayemiz anksiyeteyi nasıl yöneteceğini, kontrol altına alacağını bilmek. bunu bilerek tedavi yapmak, kişinin üzerindeki baskıyı da alacak, beklentiyi gerçekçi konuma sokacaktır.
herkese sağlıklı günler dilerim. anksiyete düşman değildir, bazen koruyucudur bunu da unutmamak lazım.
kliniklere başvuran birsürü hastanın veya danışanın(hangisini söylemeyi seviyorsanız) tanı kitabı dsm'ye uymayan kriterlerinin olması nedeniyle aslında "tanısız danışan" dediğimiz kimselere "anksiyete bozukluğu" deme eğiliminde oluyoruz. hepsi tam manasıyla o bilinen yaygın anksiyete bozukluğu veya panik bozukluk benzeri sempatik sinir sistemi bulgularını karşılamaz, haliyle o kişiyle kendini kıyaslar ve bende anksiyete yok bu tanı yanlış konuldu gibi düşünür. oysa ki dediğim gibi mevcut durumda "hastaya bir tanı verelim, kendini boşlukta hissetmesin" tanısı da olabilir anksiyete bozukluğu.
gelelim nedir anksiyete ve anksiyete bozukluğu. anksiyete bozukluğunda kişi, öncelikle otonom sinir sistemi nedir, sempatik-parasempatik sinir sistemi nedir bunları çok iyi bilmelidir. vücudundaki tepkiler neden kaynaklanıyor, savaş-kaç tepkisi nedir bunları iyice anlatmalıdır hekim veya psikolog. kendinde ne olduğunu bilmeyen bir insan, öz-yardımı nasıl yapabilir ki? bunu iyice oturttuktan sonra anksiyeteye neden olan düşünceleri yakalamayı ve bu düşünceler neticesinde duygu ve davranışlarındaki değişmeyi nasıl oluşturduğunu kesinlikle öğrenmelidir. çoğu hastadan şunu duyarız, "bilmiyorum işte bir anda geliyor, durdurmaya çalışıyorum durduramıyorum." oysa ki mikroskopla yaklaştırıp düşünceleri tek tek yakalayınca altındaki meseleyi anlayabiliriz.
güncel yaklaşım olarak metakognitif beceriler ilgimi çekiyor bir yandan da. anksiyetenin kişiye kazancı, anksiyete yaratan semptomlara uzun uzun odaklanma, düşünceleri hemen kabul etmeden uzaktan inceleme gibi konularda hastayla konuşulmalı ve yine psikoeğitim etraflıca yapılmalı.
anksiyetede amacımız kişiyi gamsız biri yapmak değil, var olan mizacı kökten değiştirmek çok zor bir mesele. buradaki asıl gayemiz anksiyeteyi nasıl yöneteceğini, kontrol altına alacağını bilmek. bunu bilerek tedavi yapmak, kişinin üzerindeki baskıyı da alacak, beklentiyi gerçekçi konuma sokacaktır.
herkese sağlıklı günler dilerim. anksiyete düşman değildir, bazen koruyucudur bunu da unutmamak lazım.
devamını gör...
bir şeyi eleştirince başka bir şey ile suçlanmak
akp'yi eleştirince chp'li,
chp'yi eleştirince akp'li,
kürtleri eleştirince faşist,
faşistleri eleştirince terörist,
lgbt eleştirince yobaz pedofili tecavüzcü,
yobazlari eleştirince ateist,
ateistleri eleştirince arapperest,
arapları eleştirince ırkçı,
hükümeti eleştirince fetöcü,
fetöyü eleştirince pelikancı,
survivor eleştirince anime sevici,
anime eleştirince netflix sevici,
rap müzik eleştirince pop müzik sevici oluyorsun.
herkesin savunması, suçlama üzerine kurulu.
chp'yi eleştirince akp'li,
kürtleri eleştirince faşist,
faşistleri eleştirince terörist,
lgbt eleştirince yobaz pedofili tecavüzcü,
yobazlari eleştirince ateist,
ateistleri eleştirince arapperest,
arapları eleştirince ırkçı,
hükümeti eleştirince fetöcü,
fetöyü eleştirince pelikancı,
survivor eleştirince anime sevici,
anime eleştirince netflix sevici,
rap müzik eleştirince pop müzik sevici oluyorsun.
herkesin savunması, suçlama üzerine kurulu.
devamını gör...
türklerin birinci olduğu konular
en iyisini türklerin yaptığı konulardır.
yol tarifi yapmak. türklerden daya iyi yol tarif eden yoktur.
(bkz: napolyon bonapart) şöyle söylüyor:
bunca diyar gezdim görmedim ki bir türk bir yeri bilmesin.
yol tarifi yapmak. türklerden daya iyi yol tarif eden yoktur.
(bkz: napolyon bonapart) şöyle söylüyor:
bunca diyar gezdim görmedim ki bir türk bir yeri bilmesin.
devamını gör...
ucuz ve pratik yemek tarifleri
tencereye biraz yağ damlat, soğanı kavur, biberi kavur, salçayı koy, sonra da ne koyarsan koy su ekle. bitti. tarif bu kadar.
devamını gör...
seks yaparken dikkat edilmesi gereken hususlar
partnerinizin evli olmamasına dikkat edin .
devamını gör...
bengaripsengüzeldünyaumutlu ile dünyadan uzak
sözlükte mahlasıyla dahi umutlarımızı yetiştiren biricik yayıncımızın günüymüş bugün. efenim program devam ettikçe gecenizin yıldızı olmayı borç biliriz.
devamını gör...
sezen cumhur önal
özel günlerde yaptığı uzun konuşmalarla,çevredeki diğer insanları bayması ile de bilinir.son örneği samanyolu berkant'ın cenazzesinde gerçekleşti ve selçuk ural tepki göstermişti.
devamını gör...
vücuda krem sürmekten nefret etmek
nedeni anlaşılamayan nefret . kesinlikle severim, vücudunuzu seviyorsanız, deri sağlığınıza önem veriyorsanız mutlaka uygulayın. hatta en güzeli duş sırasında sürülen kremlerdir. ben onlardan tercih ediyorum. size de tavsiye ederim.
devamını gör...
tutku
tüm hislerin tetikleyicisi.
tehlikeli. tehlikesi tetikledikleri ya da tetikleyeceklerinden ötürü değil. tutku, fazla bireysel bir duygu.
başkasından alınamayacak ya da istenmeyecek kadar bireysel.
buna karşın,
kedi gibi sürtündüğünüz sürece kimse size biraz tutkuyla sarılmaktan çekinmez.
tehlikeli. tehlikesi tetikledikleri ya da tetikleyeceklerinden ötürü değil. tutku, fazla bireysel bir duygu.
başkasından alınamayacak ya da istenmeyecek kadar bireysel.
buna karşın,
kedi gibi sürtündüğünüz sürece kimse size biraz tutkuyla sarılmaktan çekinmez.
devamını gör...
deniz salyası
bir kaç gündür gündemde olan organizmalar bütünü.
daha tıbbî terimle müsilaj diyelim biz ona.
şimdi efenim nedir bu marmarayı tehdit eden müsilaj dersek bir kaç yüzyıl geriye gitmemiz gerek. aslında müsilaj 18 yüzyıldan itibaren akdeniz'de görünen bir şey.
denizdeki canlıların yaşamları sonucu bazı ufacık algler çoğalır. bu algler aslında uysaldır. ama ortamdan rahatsız olurlarsa size salya sümük tükürürler. işte müsilaj aslında bu ortamda var olan alglerin yaşamlarına müdahale edilmesi sonucu tepki olarak bıraktıkları sıvılardır.
peki neden şimdi marmara'da hortladı derseniz hemen söyleyelim ki nerde çokluk orda bokluk düsturu ile hareket ediyorlar. alg bakıyor deniz suyu sıcaklık seviyesi artmış, bir daha bakıyor evsel ve sanayi atıkları yetersiz arıtımdan ötürü ortamlarına ortamlarına akıyor, bir daha bakıyor kii aşırı balıkçılık var sonra diyor tükürürüm böyle denizin içine diye isyan ediyor. bence en haklı organizmalardan biri.
neyse konu dağılmasın aslında bu müsilaj abiler iyi atıklardır ama bizim için değil. bitkiler için. bitkilerin su ve besin depolamasına yardımcı olurlar veya tohumları çimlendirmek için bu salya sümük abilere ihtiyaç vardır falan filan.
müsilaj istemiyorsanız temizliğe kendinizden başlayın. mesela ufacık, yarı çalışır beyninizi temizleyin. emin olun zamanla çevreyi de kirletmemeyi öğreneceksiniz.
daha tıbbî terimle müsilaj diyelim biz ona.
şimdi efenim nedir bu marmarayı tehdit eden müsilaj dersek bir kaç yüzyıl geriye gitmemiz gerek. aslında müsilaj 18 yüzyıldan itibaren akdeniz'de görünen bir şey.
denizdeki canlıların yaşamları sonucu bazı ufacık algler çoğalır. bu algler aslında uysaldır. ama ortamdan rahatsız olurlarsa size salya sümük tükürürler. işte müsilaj aslında bu ortamda var olan alglerin yaşamlarına müdahale edilmesi sonucu tepki olarak bıraktıkları sıvılardır.
peki neden şimdi marmara'da hortladı derseniz hemen söyleyelim ki nerde çokluk orda bokluk düsturu ile hareket ediyorlar. alg bakıyor deniz suyu sıcaklık seviyesi artmış, bir daha bakıyor evsel ve sanayi atıkları yetersiz arıtımdan ötürü ortamlarına ortamlarına akıyor, bir daha bakıyor kii aşırı balıkçılık var sonra diyor tükürürüm böyle denizin içine diye isyan ediyor. bence en haklı organizmalardan biri.
neyse konu dağılmasın aslında bu müsilaj abiler iyi atıklardır ama bizim için değil. bitkiler için. bitkilerin su ve besin depolamasına yardımcı olurlar veya tohumları çimlendirmek için bu salya sümük abilere ihtiyaç vardır falan filan.
müsilaj istemiyorsanız temizliğe kendinizden başlayın. mesela ufacık, yarı çalışır beyninizi temizleyin. emin olun zamanla çevreyi de kirletmemeyi öğreneceksiniz.
devamını gör...
mezuna kalmak
çoğu kişinin hayal edip de giremediği yerler tutarken tıp fakültesi için ben de tekrar sınava girmek istemiştim. mezuna kalmak, yerleşememek ya da her neyse. kavramlara çok takılmamak gerekiyor bence burda. 17 bin siralama ile tercih vermeyen arkadaşım da vardı. şimdi bu kişi yerleşememiş mi oluyor?
bu konu ile ilgili sorusu olan olursa da yardımcı olmak isterim ayrıca. çünkü insan acaba olur mu falan filan derken psikolojik olarak çok ciddi bir sınav veriyor bu süreçte. şunu da akıldan çıkarmamak gerekir ki istemediğin bir bölüme yerleşip daha sonra pişman olmaktansa istediğin bölüm için bir sene beklemek her zaman çok daha mantıklıdır.
bu konu ile ilgili sorusu olan olursa da yardımcı olmak isterim ayrıca. çünkü insan acaba olur mu falan filan derken psikolojik olarak çok ciddi bir sınav veriyor bu süreçte. şunu da akıldan çıkarmamak gerekir ki istemediğin bir bölüme yerleşip daha sonra pişman olmaktansa istediğin bölüm için bir sene beklemek her zaman çok daha mantıklıdır.
devamını gör...
yazarların favori siyah beyaz filmi
charlie chaplin'in tüm filmleri.
devamını gör...
sözlüğü terk ediyoruz kampanyası
thanks bro. gittiğin yerde de insanların keyfini kaçırmamaya dikkat et.
devamını gör...
babam ve oğlum
2005 yapımı çağan ırmak yönetmen ve senaristliğinde çekilen dram, aile filmi.
efsane oyuncu kadrosu bulunan film her konuda çok iddialı.
çetin tekindor, fikret kuşkan, hümeyra, tuba büyüküstün, şerif sezer, binnur kaya, yetkin dikinciler ve ege tanman'ı kadrosunda buluşturmuş.
filmin çoğunluğu ege'de bir çiftlikte geçiyor. sadık (fikret kuşkan) eğitimi için ailesinden ve memleketinden ayrılıp gazetecilik okumaya gider. babası hüseyin (benim için efsane ötesi oyuncu çetin tekindor) sadık'ın ziraat mühendisliği okuyup çiftliğin başına geçmesini ister fakat işin rengi çok farklıdır. sadık sağ sol akımına kendini kaptırmış ve bu hüseyin'in kulağına gitmiştir. bunun sonucu onu evlatlıktan reddetmiş 'ne ölüme ne ölüsüne' algısıyla hayatına devam etmeye başlamıştır.
peki ya bu 'ne ölüme ne ölüsüne' lafı sanıldığı kadar sebat edilesi bir söz müdür? öyle insanlar girdi çıktı ki hayatımıza hatta bazıları ailemizden birileri bazen bizde kullandık bu sözü. peki ya o insanlardan birinin öleceğini öğrenseydik ne yapardık?
abim ve ablamlar (bir kısmı) yıllarca babamla hep didiştiler. bazen babamdan nefret ettiklerini bile düşündüm. 33 yıllık hayatım ki ben ailenin en küçüğüyüm hep onların küslükleriyle geçti. haliyle benimle de zaman zaman (çoğu zaman) küstüler. nedenini hala anlayamıyorum biliyor musunuz? yani bir insan sırf diğerinden farklı düşünüyor farklı olmak istiyor diye diğerleri neden bunu bir savaşa çeviriyor? neden kendi gibi düşünmeyene, hissetmeyene saygı duymuyor? hadi bunu geçtim neden bu durumu ömrünün hemen hemen yarısını ona küs olarak geçirmeye bir sebep olarak görebiliyor? bunu aklım hiç almadı almayacakta.
efendim işte konu üzeri abimle babam uzun yıllar küs kaldı. nedeni bazen ben bazen babamın abime yaptığı (çocukken ya da yetişkinlik çağlarında) baskılar vslerdi abim bunları hiç unutmadı babamdan hep nefretle bahsetti. bir gün bir telefon aldı uzun yıllardır konuşmadığı annesiydi arayan. (bir neden yok babasıyla konuşmadığı için annesiyle de konuşmamayı tercih etti. ) 'oğlum baban çok hasta durumu hiç iyi değil anlamadık ne olduğunu seni çağırıyor' dedi annem. abim hiç bir şey söylemeyip telefonu kapadı ve diğer iki babamla konuşmayan ablamlar dan birini aradı. 'babam gerçekten hasta olmasa arayıp bizi çağırmaz değil mi? gidelim mi antep' e? ' dedi ve yola koyuldular.
bir ay geçmedi babamı kanserden kaybettik. ilginçtir ki adam 2 senedir böbrek tedavisi görüyordu. meğer kansermiş ve doktor dahil kimsenin haberi yokmuş. böbrekleri de temizmiş buarada istanbul' a getirdiğimizde anladık. (burası türkiye diyerek geçiştirmeli miyim? evet en azından bu başlık için öyle yapmalıyım.)bu süreçte ben abimi çocuklar gibi ağlarkende gördüm. çığlıklar atarak duvara kafasını vururken de. o dahil bir çok aile ferdi derin bir vicdan azabıyla uğurladı babamı. yani ne ölüme ne ölüsüne olamadı.
bazı sözlerin anlamını söylerken değil yaşarken daha derin anlarız. işte hüseyin bey de bunu en derinlerine kadar yaşayacak bu filmde.
bu arada filmi ben çıktığı dönem sinemada izlemiştim. dershane grubuyla her hafta bir filme gidiyorduk. babam ve oğlum da onlardan biriydi işte. çok matrak bir grup olduğundan bırakın ağlamayı tam manasıyla duygulanamamıştım bile. bir iki kere boğazıma bir şeyler düğümlenmiş ama yanı başımdaki deli bozması arkadaşlarımın hareketleriyle basmıştım kahkahayı.
zor bir film ben izlersem şuan hele izlersem bir iki gün kendime gelemem bu yüzden bir daha hiç izlemedim. benim gibi insanlar için böyle filmler cehennem. neyse efendim filmden çok anı defteri gibi oldu ama idare edi verin.
iyi seyirler...
efsane oyuncu kadrosu bulunan film her konuda çok iddialı.
çetin tekindor, fikret kuşkan, hümeyra, tuba büyüküstün, şerif sezer, binnur kaya, yetkin dikinciler ve ege tanman'ı kadrosunda buluşturmuş.
filmin çoğunluğu ege'de bir çiftlikte geçiyor. sadık (fikret kuşkan) eğitimi için ailesinden ve memleketinden ayrılıp gazetecilik okumaya gider. babası hüseyin (benim için efsane ötesi oyuncu çetin tekindor) sadık'ın ziraat mühendisliği okuyup çiftliğin başına geçmesini ister fakat işin rengi çok farklıdır. sadık sağ sol akımına kendini kaptırmış ve bu hüseyin'in kulağına gitmiştir. bunun sonucu onu evlatlıktan reddetmiş 'ne ölüme ne ölüsüne' algısıyla hayatına devam etmeye başlamıştır.
peki ya bu 'ne ölüme ne ölüsüne' lafı sanıldığı kadar sebat edilesi bir söz müdür? öyle insanlar girdi çıktı ki hayatımıza hatta bazıları ailemizden birileri bazen bizde kullandık bu sözü. peki ya o insanlardan birinin öleceğini öğrenseydik ne yapardık?
abim ve ablamlar (bir kısmı) yıllarca babamla hep didiştiler. bazen babamdan nefret ettiklerini bile düşündüm. 33 yıllık hayatım ki ben ailenin en küçüğüyüm hep onların küslükleriyle geçti. haliyle benimle de zaman zaman (çoğu zaman) küstüler. nedenini hala anlayamıyorum biliyor musunuz? yani bir insan sırf diğerinden farklı düşünüyor farklı olmak istiyor diye diğerleri neden bunu bir savaşa çeviriyor? neden kendi gibi düşünmeyene, hissetmeyene saygı duymuyor? hadi bunu geçtim neden bu durumu ömrünün hemen hemen yarısını ona küs olarak geçirmeye bir sebep olarak görebiliyor? bunu aklım hiç almadı almayacakta.
efendim işte konu üzeri abimle babam uzun yıllar küs kaldı. nedeni bazen ben bazen babamın abime yaptığı (çocukken ya da yetişkinlik çağlarında) baskılar vslerdi abim bunları hiç unutmadı babamdan hep nefretle bahsetti. bir gün bir telefon aldı uzun yıllardır konuşmadığı annesiydi arayan. (bir neden yok babasıyla konuşmadığı için annesiyle de konuşmamayı tercih etti. ) 'oğlum baban çok hasta durumu hiç iyi değil anlamadık ne olduğunu seni çağırıyor' dedi annem. abim hiç bir şey söylemeyip telefonu kapadı ve diğer iki babamla konuşmayan ablamlar dan birini aradı. 'babam gerçekten hasta olmasa arayıp bizi çağırmaz değil mi? gidelim mi antep' e? ' dedi ve yola koyuldular.
bir ay geçmedi babamı kanserden kaybettik. ilginçtir ki adam 2 senedir böbrek tedavisi görüyordu. meğer kansermiş ve doktor dahil kimsenin haberi yokmuş. böbrekleri de temizmiş buarada istanbul' a getirdiğimizde anladık. (burası türkiye diyerek geçiştirmeli miyim? evet en azından bu başlık için öyle yapmalıyım.)bu süreçte ben abimi çocuklar gibi ağlarkende gördüm. çığlıklar atarak duvara kafasını vururken de. o dahil bir çok aile ferdi derin bir vicdan azabıyla uğurladı babamı. yani ne ölüme ne ölüsüne olamadı.
bazı sözlerin anlamını söylerken değil yaşarken daha derin anlarız. işte hüseyin bey de bunu en derinlerine kadar yaşayacak bu filmde.
bu arada filmi ben çıktığı dönem sinemada izlemiştim. dershane grubuyla her hafta bir filme gidiyorduk. babam ve oğlum da onlardan biriydi işte. çok matrak bir grup olduğundan bırakın ağlamayı tam manasıyla duygulanamamıştım bile. bir iki kere boğazıma bir şeyler düğümlenmiş ama yanı başımdaki deli bozması arkadaşlarımın hareketleriyle basmıştım kahkahayı.
zor bir film ben izlersem şuan hele izlersem bir iki gün kendime gelemem bu yüzden bir daha hiç izlemedim. benim gibi insanlar için böyle filmler cehennem. neyse efendim filmden çok anı defteri gibi oldu ama idare edi verin.
iyi seyirler...
devamını gör...