kuzuların koyunlarla buluşma anı
koyver danayı bulur anayı. bunlar kuzu ama aynı şey.
devamını gör...
dostoyevski'nin kumar borcunu ödemek
bunu o zamanların ünlü gazetecisi denemiş.
bir gün dostoyevski'ye şöyle bir teklifte bulunuyor; sana ince bir roman yazman için 24 ay veriyorum. eğer kabul edersen ve tam 24 ay sonra, hiç gecikme olmadan kitap yazabilirsen, bütün borçlarını ödeyeceğim. yok eğer yapamazsan yazdığın ve yazacağın bütün kitaplar benim adıma olacak.
fyodor da tam bir borç batağının içindeymiş ve teklifi kabul ediyor.
aradan 23 ay geçmiş.. bir kelime bile yazmayan fyodor telaşlanmaya başlıyor. 23 ay boyunca tembellik, tembellik, son ayda gelen bir telaş.
bir fransız yazar arkadaşına derdini anlatmış. "bir yardımcı al, o sana yardım etse bir güne bitirirsiniz kitabı. tanıdığım bir kadın var"
"kadın" lafını duyunca fyodor kabul etmemiş. huysuz ihtiyarlığını konuşturmuş, "kadınla çalışmam ben, onu çekemem" triplerinden sonra mecbur kalıp kabul etmiş.
evet, evet, kadının ismi anna.
bir gecede "kubarbaz"ı yazmışlar.
aradan aylar geçmiş. o huysuz ihtiyar anna'dan şunu sormuş; yeni kitap fikrim var. karakterlerimiz karamsar, duyğusuz, insanları kendinden uzaklaştıran biri. genç bir kadına aşık olmuş. acaba ona evlenme teklifi etse garip mi olur?
anna da yapıştırmış cevabı; teklifini kabul ediyorum.
anna'dan sonra dostoyevski'nin hayatı değişmiş, güzel bir ikili olmuşlar.
ah, acaba kimin hayat hikayesindeki anna oluruz...
bir gün dostoyevski'ye şöyle bir teklifte bulunuyor; sana ince bir roman yazman için 24 ay veriyorum. eğer kabul edersen ve tam 24 ay sonra, hiç gecikme olmadan kitap yazabilirsen, bütün borçlarını ödeyeceğim. yok eğer yapamazsan yazdığın ve yazacağın bütün kitaplar benim adıma olacak.
fyodor da tam bir borç batağının içindeymiş ve teklifi kabul ediyor.
aradan 23 ay geçmiş.. bir kelime bile yazmayan fyodor telaşlanmaya başlıyor. 23 ay boyunca tembellik, tembellik, son ayda gelen bir telaş.
bir fransız yazar arkadaşına derdini anlatmış. "bir yardımcı al, o sana yardım etse bir güne bitirirsiniz kitabı. tanıdığım bir kadın var"
"kadın" lafını duyunca fyodor kabul etmemiş. huysuz ihtiyarlığını konuşturmuş, "kadınla çalışmam ben, onu çekemem" triplerinden sonra mecbur kalıp kabul etmiş.
evet, evet, kadının ismi anna.
bir gecede "kubarbaz"ı yazmışlar.
aradan aylar geçmiş. o huysuz ihtiyar anna'dan şunu sormuş; yeni kitap fikrim var. karakterlerimiz karamsar, duyğusuz, insanları kendinden uzaklaştıran biri. genç bir kadına aşık olmuş. acaba ona evlenme teklifi etse garip mi olur?
anna da yapıştırmış cevabı; teklifini kabul ediyorum.
anna'dan sonra dostoyevski'nin hayatı değişmiş, güzel bir ikili olmuşlar.
ah, acaba kimin hayat hikayesindeki anna oluruz...
devamını gör...
düşünümsellik
pierre bourdieu'nun sosyolojisidir.
toplumsal aktörlerin sürekli olarak rasyonel ve ekonomik çıkarlara göre hareket ettiklerini savunan rasyonel eylem kuramına karşı aktörlerin içkin bir pratik mantığa, sezgiye ve de bedensel yatkınlığa göre hareket ettiklerini savunan, bu bakımdan da toplumsal dünyada beden ile pratiklerin mantığına önem veren bir sosyolojidir.
bourdieu'ya göre düşünümsellik, bireysel olandaki toplumsalı, mahremin altında gizlenen kişisel-olmayanı, özeldeki evrenseli keşfettirerek entelektüeli yanılsamadan kurtarabilir.
bourdieu'nun geliştirdiği kavramları anlatmak için oyun metaforu örneği en bilindik örnektir.
buna göre aktörlerin oyunu oynadığı yer alandır. (sosyolojik anlamda mücadelenin sürdüğü yer). oyuncular oyuna dahil olmak için o oyundan elde edecekleri çıkarları (bu çıkarlar illusio kavramına denk düşer) doğrultusunda oyunu oynamaya değer bulur ve kuralları (yani (i: doxa) ) sorgulamazlar. oyuna dahil olmak demek, alanın yerleşik düzenini yani kuralları benimsemek, sorgulamamak demektir.
her oyuncunun oyunda kullanmak üzere elinde bazı kozlar vardır ve bu kozlar bourdieu'nun sermaye kavramını karşılar. ekonomik (maddi kaynaklar), kültürel (özellikle eğitim), toplumsal (ilişkiler ağı) sermaye tipleridir. bu sermaye tiplerinin pratikteki yansıması ve/veya toplamı simgesel sermayeyi oluşturur. bireyler sermayeleri oranında alanda bir yer edinirler.
bourdeiu'ya göre modern endüstri toplumlarında en temel karşıtlık kültürel sermaye ile ekonomik sermaye arasındadır. "ekonomik sermayenin (servet, gelir, mal-mülk) dağılımı hiyerarşinin baskın ilkesi, kültürel sermayenin (bilgi, kültür, eğitim) dağılımı ise hiyerarşinin daha az baskın ilkesidir" ve bu "zıtlık iktidar alanını şekillendirir".
tüm bunlar ışığında bireyler oyunun sonunda elde edeceklerine inandıkları çıkarlar doğrultusunda kendilerini sonuca götürecek yollara aşina olmaya başlarlar. bu davranış kalıpları, karşılaşılan durumlar neticesinde bireylerin bir yatkınlıklar bütünü oluşturmasına yol açar. bourdieu bu yatkınlıklar bütününe habitus der.
alan habitusu yapılandırma eğilimindeyken, habitus da alana dair algıyı yapılandırma eğilimindedir.
habitus, bilinçlilik gerektirmeyen bir bilme biçiminin, planlı olmayan bir niyetliliğin/yönelmişliğin, dünyadaki düzenliliklere pratik hakimiyetin bir ilkesidir.
son olarak bourdieu'nun yaşadığımız dünyadaki çok katmanlı sınıf sistemine cuk oturan simgesel şiddet kavramından kısaca bahsedeyim.
bir örnekle her anlamda büyük bir sermayeye sahip olmanın ayrıcalığını taşıyan iktidar, yeniden üretimini yani var olan düzeninin devamını sağlamak için, fiziksel şiddet içermeyen bir baskı uygular.
kendini kabul ettirme sürecinde iktidarın elinde bulunan baskı araçları simgesel sermayeyi oluşturur. örneğin x toplumunda iktidar, toplumun önemseyeceği unsurları (din, toplumsal aidiyet, kültürel aidiyet, ekonomik şahlanış vb..) kullanarak varlığını devam ettirmeye çalışabilir. bu durum topluma kendini güvende hissetme duygusu yaşatır. simgesel şiddetin en önemli özelliği egemenlik ve boyun eğme ilişkilerinin sevgi ilişkilerine, iktidarın karizmaya ya da duygusal bir hoşnutluk yaratabilecek bir cazibeye, yani gönüllü bir sömürü ilişkisine dönüşmesidir.
toplumsal aktörlerin sürekli olarak rasyonel ve ekonomik çıkarlara göre hareket ettiklerini savunan rasyonel eylem kuramına karşı aktörlerin içkin bir pratik mantığa, sezgiye ve de bedensel yatkınlığa göre hareket ettiklerini savunan, bu bakımdan da toplumsal dünyada beden ile pratiklerin mantığına önem veren bir sosyolojidir.
bourdieu'ya göre düşünümsellik, bireysel olandaki toplumsalı, mahremin altında gizlenen kişisel-olmayanı, özeldeki evrenseli keşfettirerek entelektüeli yanılsamadan kurtarabilir.
bourdieu'nun geliştirdiği kavramları anlatmak için oyun metaforu örneği en bilindik örnektir.
buna göre aktörlerin oyunu oynadığı yer alandır. (sosyolojik anlamda mücadelenin sürdüğü yer). oyuncular oyuna dahil olmak için o oyundan elde edecekleri çıkarları (bu çıkarlar illusio kavramına denk düşer) doğrultusunda oyunu oynamaya değer bulur ve kuralları (yani (i: doxa) ) sorgulamazlar. oyuna dahil olmak demek, alanın yerleşik düzenini yani kuralları benimsemek, sorgulamamak demektir.
her oyuncunun oyunda kullanmak üzere elinde bazı kozlar vardır ve bu kozlar bourdieu'nun sermaye kavramını karşılar. ekonomik (maddi kaynaklar), kültürel (özellikle eğitim), toplumsal (ilişkiler ağı) sermaye tipleridir. bu sermaye tiplerinin pratikteki yansıması ve/veya toplamı simgesel sermayeyi oluşturur. bireyler sermayeleri oranında alanda bir yer edinirler.
bourdeiu'ya göre modern endüstri toplumlarında en temel karşıtlık kültürel sermaye ile ekonomik sermaye arasındadır. "ekonomik sermayenin (servet, gelir, mal-mülk) dağılımı hiyerarşinin baskın ilkesi, kültürel sermayenin (bilgi, kültür, eğitim) dağılımı ise hiyerarşinin daha az baskın ilkesidir" ve bu "zıtlık iktidar alanını şekillendirir".
tüm bunlar ışığında bireyler oyunun sonunda elde edeceklerine inandıkları çıkarlar doğrultusunda kendilerini sonuca götürecek yollara aşina olmaya başlarlar. bu davranış kalıpları, karşılaşılan durumlar neticesinde bireylerin bir yatkınlıklar bütünü oluşturmasına yol açar. bourdieu bu yatkınlıklar bütününe habitus der.
alan habitusu yapılandırma eğilimindeyken, habitus da alana dair algıyı yapılandırma eğilimindedir.
habitus, bilinçlilik gerektirmeyen bir bilme biçiminin, planlı olmayan bir niyetliliğin/yönelmişliğin, dünyadaki düzenliliklere pratik hakimiyetin bir ilkesidir.
son olarak bourdieu'nun yaşadığımız dünyadaki çok katmanlı sınıf sistemine cuk oturan simgesel şiddet kavramından kısaca bahsedeyim.
bir örnekle her anlamda büyük bir sermayeye sahip olmanın ayrıcalığını taşıyan iktidar, yeniden üretimini yani var olan düzeninin devamını sağlamak için, fiziksel şiddet içermeyen bir baskı uygular.
kendini kabul ettirme sürecinde iktidarın elinde bulunan baskı araçları simgesel sermayeyi oluşturur. örneğin x toplumunda iktidar, toplumun önemseyeceği unsurları (din, toplumsal aidiyet, kültürel aidiyet, ekonomik şahlanış vb..) kullanarak varlığını devam ettirmeye çalışabilir. bu durum topluma kendini güvende hissetme duygusu yaşatır. simgesel şiddetin en önemli özelliği egemenlik ve boyun eğme ilişkilerinin sevgi ilişkilerine, iktidarın karizmaya ya da duygusal bir hoşnutluk yaratabilecek bir cazibeye, yani gönüllü bir sömürü ilişkisine dönüşmesidir.
devamını gör...
cem karaca şarkılarındaki ölümcül cümleler
bu hasretlik bize zulüm
hazin hazin ağlar gönül..
hazin hazin ağlar gönül..
devamını gör...
aynı bilgisayarı 7 yıl kullanmak
o süreler göz açıp kapayıncaya kadar geçeceğinden, normal bulduğum durum.
şimdilerde dünyanın parasını verip alıyoruz, değil 7, 17 sene idare etsin istiyorum valla.
önceleri teknolojik ürünlerin son çıkanlarını almaya çalışırdım, şimdi ilgim/merakım da kalmadı, işimi görsün modundayım. resmen paraya kıyamıyorum telefon, pc gibi ürünleri alırken artık. o yüzden uzun süre idare etsin istiyorum. yaşlandım galiba. *
şimdilerde dünyanın parasını verip alıyoruz, değil 7, 17 sene idare etsin istiyorum valla.
önceleri teknolojik ürünlerin son çıkanlarını almaya çalışırdım, şimdi ilgim/merakım da kalmadı, işimi görsün modundayım. resmen paraya kıyamıyorum telefon, pc gibi ürünleri alırken artık. o yüzden uzun süre idare etsin istiyorum. yaşlandım galiba. *
devamını gör...
kömbe
çok güzel yaparım.. özel bir baharatı vardır.. olmazsa olmazi; baharatı ve kalıplaridir..
devamını gör...
andromeda galaksisinde yer alan en gizemli nötron yıldızı
tanımlarını beğenerek okuduğum kıymetli bir yazar.
devamını gör...
kıskanılmayı kısıtlamakla karıştıran insan
bazı insanlar birlikteliklerinde genelde kıskanır ama karşısındaki insanı birey olarak gördüklerinden pek hayatlarına müdahil olmazlar. kıskançlıklarını dile getirirler sonra bu kıskançlık karşı taraf açısından kısıtlama olarak algılanır. keşke farkı ayırabilse hayır illa bir genişlik istiyorsan bizden genişi evren.
devamını gör...
kurban bayramınız kutlu olsun
hayırlı bayramlar sözlük.*
devamını gör...
gamzedeyim deva bulmam
devamını gör...
tecavüz şüphelisini bacağından ısıran köpek
keşke başka bir yerini ısırsaymış.
neyse buna da şükür. ağzınıza sağlık karlos bey.
neyse buna da şükür. ağzınıza sağlık karlos bey.
devamını gör...
savunma saldırıyor
şeytanın avukatı lakaplı jacques verges’in metis yayınlarından basılan harika kitabı. kitap; “uyum davaları”, “kopuş davaları” ve “siyasi dava tekniği” başlıklı üç bölüm ve “tarihin ahlakı” isimli sonuç bölümünden oluşuyor. her bir bölümde, tarihte ses getirmiş ünlü davalara ve savunmalara yer verilmiş. yıllar geçse de tekrardan açıp bir bölümünü okumak isteyeceğiniz bir eser.
yazarından biraz bahsetmek istiyorum; suçlu olduğunu bile bile bir tecavüzcüyü, bir katili nasıl savunursun? sözlük bünyesinde de fazlasıyla nefret edilen avukatların en çok karşılaştığı eleştirilerden biridir bu. her bir avukatın bu soruya vereceği cevap farklıdır. kimisi para için, kimisi şöhret için yapar bunu. şüphesiz ki jacques verges, çoğunluğa karşı tek başına kalmaktan büyük zevk duyuyordu. çakal carlos, sırp kasabı slobodan miloseviç, saddam’ın yardımcısı tarık aziz, alaaddin çakıcı, cemile bouhired (daha sonrasında bu kadınla evlenmiş) gibi isimlerin avukatlığını üstlenen jacques verges, ikinci dünya savaşı sırasında fransızlara adeta kök söktüren ve binlerce fransız’ı öldüren lyon kasabı klaus barbie’nin avukatlığını üstlenince, büyük eleştirilere maruz kaldı. eleştirilere şöyle cevap verecekti;
‘barbie’yi iki şey üzerinden savundum. birincisi, barbie, general osares’in cezayir’de öldürdüğünden daha az kişiyi öldürmüştü. osares terfi etti; barbie ise suçlanarak cezaevine girdi. ayrıca harekâtın üç veya dördüncü adamıydı; bir numara değildi. bolivya hükümeti barbie’yi ülke dışına atabilirdi. ama onu bir uçağa koyup fransız guyana’sına getirttiler, onu satın aldılar. insanı bir ülkeden kovduğunuzda, ona başka bir ülkeyi seçme özgürlüğü verirsiniz. siz onun bu özgürlüğünü elinden aldınız. barbie’yi savunmam, fln militanlarını savunmamdan çok farklıydı. bence düşmanını savunabilmek, bir avukat için inanılmaz bir onurdur. ‘bir nazi’nin savunulacak ne gibi bir yanı olabilir’ diye düşünebilirsiniz. ancak benim tutkum savunmak... suçu değil, suçu işleyeni savunuyorum.’
verges, katalan asıllı fransız bir baba ile vietnamlı bir annenin oğlu olarak fransa’nın sömürge topraklarında dünyaya geldi. barbie davası üzerinden savcılık makamını dolayısıyla fransa tarihini rezil etmek istiyordu. nitekim etti de. istanbul’da verdiği bir röportajında saddam’ı savunmak istediğini ve bunu yapsaydı muhtemelen idamdan kurtaracağını belirtmiş. verges, müvekkilinin cenazesine katıldığı için avukat hakkında dava açılan bizim ülkemizde avukatlık yapsaydı, örgüt üyesi olmaktan ceza alırdı muhtemelen.
“adalet ister ilah gibi süslensin, ister paçavralara bürünsün, yönetici sınıflar emrindeki işlevi hiç değişmez; yasanın çiğnenmesiyle ortaya çıkan toplumsal çelişkileri, o sınıfın lehine çözmek." sayfa 14
yazarından biraz bahsetmek istiyorum; suçlu olduğunu bile bile bir tecavüzcüyü, bir katili nasıl savunursun? sözlük bünyesinde de fazlasıyla nefret edilen avukatların en çok karşılaştığı eleştirilerden biridir bu. her bir avukatın bu soruya vereceği cevap farklıdır. kimisi para için, kimisi şöhret için yapar bunu. şüphesiz ki jacques verges, çoğunluğa karşı tek başına kalmaktan büyük zevk duyuyordu. çakal carlos, sırp kasabı slobodan miloseviç, saddam’ın yardımcısı tarık aziz, alaaddin çakıcı, cemile bouhired (daha sonrasında bu kadınla evlenmiş) gibi isimlerin avukatlığını üstlenen jacques verges, ikinci dünya savaşı sırasında fransızlara adeta kök söktüren ve binlerce fransız’ı öldüren lyon kasabı klaus barbie’nin avukatlığını üstlenince, büyük eleştirilere maruz kaldı. eleştirilere şöyle cevap verecekti;
‘barbie’yi iki şey üzerinden savundum. birincisi, barbie, general osares’in cezayir’de öldürdüğünden daha az kişiyi öldürmüştü. osares terfi etti; barbie ise suçlanarak cezaevine girdi. ayrıca harekâtın üç veya dördüncü adamıydı; bir numara değildi. bolivya hükümeti barbie’yi ülke dışına atabilirdi. ama onu bir uçağa koyup fransız guyana’sına getirttiler, onu satın aldılar. insanı bir ülkeden kovduğunuzda, ona başka bir ülkeyi seçme özgürlüğü verirsiniz. siz onun bu özgürlüğünü elinden aldınız. barbie’yi savunmam, fln militanlarını savunmamdan çok farklıydı. bence düşmanını savunabilmek, bir avukat için inanılmaz bir onurdur. ‘bir nazi’nin savunulacak ne gibi bir yanı olabilir’ diye düşünebilirsiniz. ancak benim tutkum savunmak... suçu değil, suçu işleyeni savunuyorum.’
verges, katalan asıllı fransız bir baba ile vietnamlı bir annenin oğlu olarak fransa’nın sömürge topraklarında dünyaya geldi. barbie davası üzerinden savcılık makamını dolayısıyla fransa tarihini rezil etmek istiyordu. nitekim etti de. istanbul’da verdiği bir röportajında saddam’ı savunmak istediğini ve bunu yapsaydı muhtemelen idamdan kurtaracağını belirtmiş. verges, müvekkilinin cenazesine katıldığı için avukat hakkında dava açılan bizim ülkemizde avukatlık yapsaydı, örgüt üyesi olmaktan ceza alırdı muhtemelen.
“adalet ister ilah gibi süslensin, ister paçavralara bürünsün, yönetici sınıflar emrindeki işlevi hiç değişmez; yasanın çiğnenmesiyle ortaya çıkan toplumsal çelişkileri, o sınıfın lehine çözmek." sayfa 14
devamını gör...
ali babacan'ın partisinin 1. olağan kongresi'nde ağlaması
hep solculara mı oynayacağım, biraz da sağcılara oynayayım demiştir. oy almak yaptığı klasik siyasetçi taktiğini gerçekleştirmiştir. ühü ühü edebiyatının yegane temsilcilerine katılmıştır.
devamını gör...
kadıköy
hem kadıköy, hem de kediköy.
hayatımda adım başı kediye başka bir şehirde rastlamadım.
hayatımda adım başı kediye başka bir şehirde rastlamadım.
devamını gör...
8 cm topuklu giyen kapalı kadın
canı istemiş ki giymiş dediğim konudur. herkes önce kapısının önünü süpürürse dünyamız tertemiz olur.
devamını gör...
yalnızlığın anlaşıldığı anlar
her an.
devamını gör...
bilgi içerikli tanım girmek
%100 olmasa da; elimden geldiğince denediğim durum. bazı başlıklara bilgi girilmesi zaten pek mümkün olmuyor.
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
sanıyorum ki bizler yeterince ilgi görmemiş insanlarız. ve burada ilgi bulmaya gelmişiz. peki herkes böyleyse neden kimse kimseye ilgi göstermiyor ve sadece gösterilmesini bekliyor. insanlık birgün kendi bencilliği içerisinde boğulacak ve bu arada hala diğer insanlara sitem ediyor olacak. bencillik bizi birgün tamamen bu evrenden silip atacak.
devamını gör...
gelecekte olmasıyla mutlu edecek şeyler
corona’nın bitmesi. eskisi gibi çayır çimen yatabilmek ya da leş gibi barlarda sabahlayabilmek.
devamını gör...
sözlükte kadın troll olmaması
cinsiyet degistirdim de haberim mi yok dedirtti bu baslik.
hem kadin, hem yazar ustelik moderator olarak hop buradayim. nasil buradayim, saniyede.
neyse cozecegiz o isi.
hem kadin, hem yazar ustelik moderator olarak hop buradayim. nasil buradayim, saniyede.
neyse cozecegiz o isi.
devamını gör...