bengaripsengüzeldünyaumutlu ile dünyadan uzak
mirkelam her gece
haluk levent yollarda bulurum seni
serdar ortaç zakkum çiçekleri
kenan doğulu romayı da yakarım
çalabilirsen musmutlu olurum.
haluk levent yollarda bulurum seni
serdar ortaç zakkum çiçekleri
kenan doğulu romayı da yakarım
çalabilirsen musmutlu olurum.
devamını gör...
erkeğin bir anda kendini geri çekmesi
bir tek benim mi aklım fesat diye düşündüren geri çekme eylemi.
devamını gör...
neden yapıldığı anlaşılamayan şeyler
(bkz: yere tükürmek)
devamını gör...
açık ve net konuşan insan
düşündüğü şeyleri evirip çevirmeden direkt insanın yüzüne söyleyen insandır. her ne kadar insanlar böyle olan kişileri takdir ettiklerini söyleseler de, kendilerine bu şekilde konuşulunca hoşlarına gitmez. bu nedenle açık ve net konuşan insanların pek arkadaşı yoktur ama olan arkadaşları ile sağlam ilişkileri vardır. sadece benim gözlemlerim bunlar.
devamını gör...
insanı yoran şeyler
beklenti.
devamını gör...
şarkılarda geçen etkileyici sözler
ağlama yüreğim yar gelmez, gelse de artık fark etmez.
devamını gör...
mutsuz olalım
hep mutsuzuz zaten azıcık da biz mutlu olsak!
devamını gör...
mağara alegorisi
platon’un adalet, gerçeklik ve güzellik kavramlarını inceleyerek ideal bir toplum hayalini canlandırdığı devlet (kitap) eserinin 7. kitabında bahsettiği alegoridir.
gerçeklik, bilgi ve hayatın anlamı nedir? bazı temel konular bunları mecazen ele alır ve varoluşu bir yolculuk olarak açıklar. bir yol imgesiyle veya okyanus üzerinden; bir tırmanış, savaş, kitap, ince bir çizgi, oyun ya da bir fırsat penceresi... veya zamansız sönmüş bir ışık ya da alev olarak tanımlar.
2400 yıl önce platon; hayatın, bir mağara içerisinde zincirlenmek ve taş duvara yansıyan gölgeleri izlemeye mecbur kalmak olduğunu söyledi.
bir grup tutsak, doğumlarından itibaren bir mağaraya kapatılırlar ve sırtları mağara kapısına dönüktür. sadece kapıdan geçenlerin gölgeleri ile dış dünyayı anlamaya çalışıp gölgeleri adlandırıp sınıflandırırlar. sonrasında bir tutsak serbest bırakılır. girdiği yeni ortamını karışık bulan tutsak, gölgelerin sadece birer yansımadan ibaret olduğu söylendiğinde inanmaz ya da inanmak istemez. çünkü gölgeler, onun asıl gerçekleriydi. fakat daha sonrasında alışır ve ışığın kaynağını, yani güneşi keşfeder.
bu keşiflerini paylaşmak için daha önce hiç mağaradan dışarıya çıkmamış olanların yanına gidip anlatır, fakat diğerleri bu yolculuğun onu aptal ve kör ettiğini düşünürler. serbest bırakılmayı da istemezler.
ve platon bunu, halkı eğitmeye çalışan bir filozofun durumuna benzetir.
çoğu insan, cehalet içinde yalnızca mutlu olmakla kalmıyor aynı zamanda bu cehaletlerini dile getirenlere karşı da düşmanlık besliyor diyerek bu bahsi de kapatıyoruz.
gerçeklik, bilgi ve hayatın anlamı nedir? bazı temel konular bunları mecazen ele alır ve varoluşu bir yolculuk olarak açıklar. bir yol imgesiyle veya okyanus üzerinden; bir tırmanış, savaş, kitap, ince bir çizgi, oyun ya da bir fırsat penceresi... veya zamansız sönmüş bir ışık ya da alev olarak tanımlar.
2400 yıl önce platon; hayatın, bir mağara içerisinde zincirlenmek ve taş duvara yansıyan gölgeleri izlemeye mecbur kalmak olduğunu söyledi.
bir grup tutsak, doğumlarından itibaren bir mağaraya kapatılırlar ve sırtları mağara kapısına dönüktür. sadece kapıdan geçenlerin gölgeleri ile dış dünyayı anlamaya çalışıp gölgeleri adlandırıp sınıflandırırlar. sonrasında bir tutsak serbest bırakılır. girdiği yeni ortamını karışık bulan tutsak, gölgelerin sadece birer yansımadan ibaret olduğu söylendiğinde inanmaz ya da inanmak istemez. çünkü gölgeler, onun asıl gerçekleriydi. fakat daha sonrasında alışır ve ışığın kaynağını, yani güneşi keşfeder.
bu keşiflerini paylaşmak için daha önce hiç mağaradan dışarıya çıkmamış olanların yanına gidip anlatır, fakat diğerleri bu yolculuğun onu aptal ve kör ettiğini düşünürler. serbest bırakılmayı da istemezler.
ve platon bunu, halkı eğitmeye çalışan bir filozofun durumuna benzetir.
çoğu insan, cehalet içinde yalnızca mutlu olmakla kalmıyor aynı zamanda bu cehaletlerini dile getirenlere karşı da düşmanlık besliyor diyerek bu bahsi de kapatıyoruz.
devamını gör...
bir kıza bak bir de yanındaki lavuğa cümlesindeki lavuk
genelde yanımdaki çocuktur, napalım ayol. *
t: genellikle dedikodulara meze olan, pek de haz edilmeyen çocuktur.
t: genellikle dedikodulara meze olan, pek de haz edilmeyen çocuktur.
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
neden? içimden atamıyorum. seninle çok mutluydum ben. beni seviyorsun sandım,öyle oldu belki de. sen sevdim dedin niçin üzdün bu kadar? mutlu değilim dedin, kendimden nefret ettim, sevgimden de. sevdiğim kişi sevgimden mutsuzmuş, o zaman mutlu olman bensizliğine bağlıydı. sana hiçbir zaman sahte bir şey yapmadım, kandırmadım. beni anlıyorsun, yanımdasın sandım, ben seni sanmışım. sen sevseydin beni ellerimi tutmak için, benle sarılmak için, öpmek için, birlikte gülmek için fırsat oluşturup gelirdin, bir yolunu bulurdun. seni yokken de sevdim, hayallerimde, sabahımda, gecemde... sesinle, gülüşünle mutluydum. ta ki o cümleyi kurana dek. demek ben seni şimdi de üzdüm ilerde de üzerim. ben seni hiçbir zaman üzmek istemedim. sendeki fırsat ben de olsaydı şimdiye dek gelmiştim ama yoktu. boş ver ne fark eder? senin başkasıyla olacağını düşününce bile çıldıran ben şimdi seni bıraktım. mutlu ol, olacaksın. benle olamadın öyle dedin, şimdi doyasıya mutlu ol. bensiz gülüşlerin güzelleşmiştir, ne mutlu senin kocaman kalbini hissedenlere. gücüm yetseydi kafa yapımızı denkleştirip senle mutlu olmayı dilerdim. hiçbir zaman aşılamayan tek yolu aşılır hale getirirdim.
devamını gör...
engel atan yazar
herkesin görüşüne saygı duyuyorum. herkesin düşüncesini dinlerim. 6 yaşındaki bir çocuğu saatlerce keyifle dinlerim. ama bazıları düşünmüyor. onları görüp sinirlenmektense direkt engelliyorum. niye dert olsun ki o kişiler bana. fikri olsaydı evet dinlerdim. ama gerek yo işte.
devamını gör...
necatiemre
adam o kadar tanım girmiş bi' tanecik başlık açmış ya. bari arada ukde doldur be. diyerek naçizane tavsiyelerimi sunduğum yazar.
devamını gör...
seri oylamanın sözlüğe zarar verdiği gerçeği
sinirlama getirilmesini desteklemiyorum ama seri begeni yerine, ben de okuyarak begenilmesinden mutlu oluyorum. kendim de okumadan begeni ve favori butonlarina hic basmiyorum.
devamını gör...
müstemleke
istimlak edilmiş anlamına gelir.
devamını gör...
tık tık tık
kadın seviyordu, adam gidiyordu. belki de daha önce gitmişti adam. bilemiyordu. hayal kırıklıkları ile bakıyordu adamın gidişine, arkasından, biçare. düşündü kadın, tüm geçmişi, güzel zamanları hani.
bu adam da seviyordu onu, hatırladı, biraz daha kahroldu. adam; şiirler, hikayeler yazıyordu kadına. kulağına fısıldıyordu sevgisini, koynunda uyutuyordu kadını. deliler gibi seviştikten sonra terli, ıslak ve sıcak vücutlarıyla sonsuz huzurun kollarında uyuyorlardı birlikte. adam saçlarını okşuyordu kadının, küçük bir çocuğa anlatır gibi masallar anlatıyordu ona. kadın ise adamın sesine büyülenmiş bir şekilde dinliyor, içindeki direnme içgüdüsüne rağmen uyuya kalıyordu çaresizce. göz kapaklarının ihanetine uğruyordu kadın. adam ise şöyle fısıldıyordu kadının ruhuna " sen istesen bile bırakamam ki ben seni". kadın inanıyordu adama, inanmak istiyordu belki de.
kadın; sabah adam uyanmadan, dudaklarının arasına sızıp büyülü öpücüğünü kondurarak, gün doğmadan ayrılıyordu adamın yanından. adam biliyordu kendisi uyurken kadının gideceğini ama aynı zamanda biçare bir şekilde geri döneceğini. hep öyle olmuyor muydu zaten? kadın gelir, gözlerinin içine bakardı adamın, hiçbir söz söylemeden. çünkü ikisi de biliyorlardı ki kelimeler anlatamayacak bazı şeyleri. kadın gözleri ile dokunurdu adamın ruhuna, adam irkilirdi bir anda. sonra geçerlerdi mutfağa. bir şarkı açardı adam. ardından kahve yapan kadını büyülenmiş gibi izlerdi. arkada bir bahar esintisi tabii. camlar açık, perdeler ucuşuyor, yürekleri gibi. kadın kahve pişerken kendine büyülenmiş gibi bakan adama bakıyor, gülümsüyor. adam bu güzel gülüşte takılı kalıyor...
her akşam başka bir şarkı eşlik ediyor bu kadın ve adama. kadın sade olan kahveleri alıp balkondaki masaya, adamın karşısına oturuyor. şarkı mutfaktan bir bahar esintisi ile duyuluyor. o küçük rüzgar esameleri ulaştırıyor sanki notaları kalplerine. kadın ellerini çenesinin altına koymuş, kocaman bir gülümseme ile dinliyor adamı. adam, her zamanki gibi güzel hikayeler, anılar anlatıyor kadına. kadın üşüyor biraz ama soğuktan değil, karşısındaki adama olan uzaklığından.
adam anlıyor bunu, yanına gidiyor kadının. tutuyor elinden, içeriye sürüklüyor kadını. kadın, neden diye sormadan, neler olacağını bilerek gidiyor adamın ardından. gecenin ilerleyen saatlerinde, karanlık odada sonsuz oluyor bu iki yarım insan. o zaman anlıyor kadın; iki yarım insan birleşirse eğer, sonsuz bir ruh edermiş aslında.
sonra karanlıkta küçük bir kıvılcım beliriyor. kadının yüzü aydınlanıyor az da olsa. ardından yaktığı sigaranın zehirli dumanını hissediyor ciğerlerinde, belirli belirsiz gülümsüyor buna. adam görüyor bu gülümsemeyi. ay'ın tutulduğu gibi bir kez daha tutuluyor kadına...
ama içten içe o zehire lanetler okuyor. keşke diyor, keşke içmese şu zıkkımı. kadın sigarasını bitirince adamı göğsüne yatırıyor. gecenin karanlığında, ay'ın yalnız ışığıyla kadın adamın yüzünü ezberlemek istercesine gezdiriyor elini yüzünde. sakalları ile oynuyor adamın. gözlerinin üzerinden, her bir kirpik tanesini bile hatırlamak için gezdiriyor elini, sanki bir şeyleri biliyormuş gibi. adam, kadının göğüslerinden gelen koku ile yüzündeki yumuşak ellerin güzelliği ile sakinleşiyor. huzuru tadıyor adam*. daha sonra kadın adamın alnına küçük bir öpücük konduruyor. adam alıyor mesajı."uyumak istiyorum, bana masal anlatır mısın?" anlamına geliyor bu küçük ama anlamlı öpücük. adam kadını yatırıyor göğsüne. kulağına masallar fısıldıyor. daha iki dakika geçmeden anlıyor kadının uyduğunu. ve kulağına fısıldıyor o cümleyi, sigaradan bile zehirli olduğunu bilmeden. "bırakmam seni, sen istesen bile". adam sabah bu kadının gideceğini bilmenin hüznü ve akşam geri geleceğini bilmenin rahatlığı ile dalıyor uykuya. yarın yapacağı şeylerden habersiz...
kısa bir süre sonra uyanıyor kadın. sakin bir şekilde çıkıyor sevdiği adamın koynundan. çıplak bedeninin üzerine geçirmeye başlıyor kıyafetlerini birer birer. çünkü gitmek zorunda, yok başka çaresi. adamın yüzünü en net görebileceği yere oturuyor kadın. ardından küçük bir kıvılcım ve sigaranın dumanı görülüyor yüzünde. pür dikkat, sanki her gece yapmıyormuş gibi inceliyor adamın yüzünü,
hafızasına kazımak ister gibi, sanki bir şeyleri hissetmiş gibi... daha sigarası bitmeden kalkıyor soğuk zeminden. adamın dudaklarına eğiliyor yavaşça, son bir kez tatmak istercesine öpüyor dudaklarını. sessiz adımlarla geçiyor koridordan. eskimiş ayakkabılarını geçiriyor ayağına. kadından geriye, güzel bir adam ve içtiği sigaranın dumanı kalıyor o evde.
ertesi gece başlıyor kabus. kadın gece geliyor yine. tıklatıyor kapıyı tam üç kere. tık tık tık . bu ben geldim sevgilim demek onların dilinde. bekliyor bir müddet fakat nafile. açmıyor adam kapıyı. kadın anlıyor bir şeyler olduğunu. kafasını yavaşça yere eğiyor. yerde bir kağıt. üzerinde anlamsız birkaç kelime. "bir şekilde yapmam gerekiyordu bunu" yazıyor kağıtta. "senin iyiliğin için zor da olsa yapmam gerekiyordu".
kadın içinden okkalı bir küfür savuruyor bunun üzerine. ne yapmıştı bu adam? ardından koşarak sokağa çıkıyor kadın. etraf zifiri karanlık, göremiyor hiçbir şeyi. oysa adam hep bu şehrin griliginden yakınırdı kadına. şimdi o grilik de kalmamıştı ortada. bir umut önce sağına döndü ardından soluna. bir şey gördü ileride, bir silüet. anladı o adam olduğunu. fakat gidemiyordu adamın yanına. hıçkırıkları ve göz yaşları boğuyordu kadını, oysa bilmezdi bile ağlamayı. koşmak istiyordu kadın, koşup gitme demek istiyordu adama. ama bir şey tutuyordu kadını, gidemiyordu adamın yanına. ve son kez baktı hayal kırıklıklarıyla.
ardından kolunda bir acı hissetti kadın. ne oluyordu böyle? ardından bir sakinlik çöktü üzerine. adamın ona masal anlattığı gecelerde olduğu gibi yenildi göz kapaklarına. ardından hemşire çıktı ve kapattı kapıyı, kadını uykuya bırakarak. belki de sonsuza kadar...
bu adam da seviyordu onu, hatırladı, biraz daha kahroldu. adam; şiirler, hikayeler yazıyordu kadına. kulağına fısıldıyordu sevgisini, koynunda uyutuyordu kadını. deliler gibi seviştikten sonra terli, ıslak ve sıcak vücutlarıyla sonsuz huzurun kollarında uyuyorlardı birlikte. adam saçlarını okşuyordu kadının, küçük bir çocuğa anlatır gibi masallar anlatıyordu ona. kadın ise adamın sesine büyülenmiş bir şekilde dinliyor, içindeki direnme içgüdüsüne rağmen uyuya kalıyordu çaresizce. göz kapaklarının ihanetine uğruyordu kadın. adam ise şöyle fısıldıyordu kadının ruhuna " sen istesen bile bırakamam ki ben seni". kadın inanıyordu adama, inanmak istiyordu belki de.
kadın; sabah adam uyanmadan, dudaklarının arasına sızıp büyülü öpücüğünü kondurarak, gün doğmadan ayrılıyordu adamın yanından. adam biliyordu kendisi uyurken kadının gideceğini ama aynı zamanda biçare bir şekilde geri döneceğini. hep öyle olmuyor muydu zaten? kadın gelir, gözlerinin içine bakardı adamın, hiçbir söz söylemeden. çünkü ikisi de biliyorlardı ki kelimeler anlatamayacak bazı şeyleri. kadın gözleri ile dokunurdu adamın ruhuna, adam irkilirdi bir anda. sonra geçerlerdi mutfağa. bir şarkı açardı adam. ardından kahve yapan kadını büyülenmiş gibi izlerdi. arkada bir bahar esintisi tabii. camlar açık, perdeler ucuşuyor, yürekleri gibi. kadın kahve pişerken kendine büyülenmiş gibi bakan adama bakıyor, gülümsüyor. adam bu güzel gülüşte takılı kalıyor...
her akşam başka bir şarkı eşlik ediyor bu kadın ve adama. kadın sade olan kahveleri alıp balkondaki masaya, adamın karşısına oturuyor. şarkı mutfaktan bir bahar esintisi ile duyuluyor. o küçük rüzgar esameleri ulaştırıyor sanki notaları kalplerine. kadın ellerini çenesinin altına koymuş, kocaman bir gülümseme ile dinliyor adamı. adam, her zamanki gibi güzel hikayeler, anılar anlatıyor kadına. kadın üşüyor biraz ama soğuktan değil, karşısındaki adama olan uzaklığından.
adam anlıyor bunu, yanına gidiyor kadının. tutuyor elinden, içeriye sürüklüyor kadını. kadın, neden diye sormadan, neler olacağını bilerek gidiyor adamın ardından. gecenin ilerleyen saatlerinde, karanlık odada sonsuz oluyor bu iki yarım insan. o zaman anlıyor kadın; iki yarım insan birleşirse eğer, sonsuz bir ruh edermiş aslında.
sonra karanlıkta küçük bir kıvılcım beliriyor. kadının yüzü aydınlanıyor az da olsa. ardından yaktığı sigaranın zehirli dumanını hissediyor ciğerlerinde, belirli belirsiz gülümsüyor buna. adam görüyor bu gülümsemeyi. ay'ın tutulduğu gibi bir kez daha tutuluyor kadına...
ama içten içe o zehire lanetler okuyor. keşke diyor, keşke içmese şu zıkkımı. kadın sigarasını bitirince adamı göğsüne yatırıyor. gecenin karanlığında, ay'ın yalnız ışığıyla kadın adamın yüzünü ezberlemek istercesine gezdiriyor elini yüzünde. sakalları ile oynuyor adamın. gözlerinin üzerinden, her bir kirpik tanesini bile hatırlamak için gezdiriyor elini, sanki bir şeyleri biliyormuş gibi. adam, kadının göğüslerinden gelen koku ile yüzündeki yumuşak ellerin güzelliği ile sakinleşiyor. huzuru tadıyor adam*. daha sonra kadın adamın alnına küçük bir öpücük konduruyor. adam alıyor mesajı."uyumak istiyorum, bana masal anlatır mısın?" anlamına geliyor bu küçük ama anlamlı öpücük. adam kadını yatırıyor göğsüne. kulağına masallar fısıldıyor. daha iki dakika geçmeden anlıyor kadının uyduğunu. ve kulağına fısıldıyor o cümleyi, sigaradan bile zehirli olduğunu bilmeden. "bırakmam seni, sen istesen bile". adam sabah bu kadının gideceğini bilmenin hüznü ve akşam geri geleceğini bilmenin rahatlığı ile dalıyor uykuya. yarın yapacağı şeylerden habersiz...
kısa bir süre sonra uyanıyor kadın. sakin bir şekilde çıkıyor sevdiği adamın koynundan. çıplak bedeninin üzerine geçirmeye başlıyor kıyafetlerini birer birer. çünkü gitmek zorunda, yok başka çaresi. adamın yüzünü en net görebileceği yere oturuyor kadın. ardından küçük bir kıvılcım ve sigaranın dumanı görülüyor yüzünde. pür dikkat, sanki her gece yapmıyormuş gibi inceliyor adamın yüzünü,
hafızasına kazımak ister gibi, sanki bir şeyleri hissetmiş gibi... daha sigarası bitmeden kalkıyor soğuk zeminden. adamın dudaklarına eğiliyor yavaşça, son bir kez tatmak istercesine öpüyor dudaklarını. sessiz adımlarla geçiyor koridordan. eskimiş ayakkabılarını geçiriyor ayağına. kadından geriye, güzel bir adam ve içtiği sigaranın dumanı kalıyor o evde.
ertesi gece başlıyor kabus. kadın gece geliyor yine. tıklatıyor kapıyı tam üç kere. tık tık tık . bu ben geldim sevgilim demek onların dilinde. bekliyor bir müddet fakat nafile. açmıyor adam kapıyı. kadın anlıyor bir şeyler olduğunu. kafasını yavaşça yere eğiyor. yerde bir kağıt. üzerinde anlamsız birkaç kelime. "bir şekilde yapmam gerekiyordu bunu" yazıyor kağıtta. "senin iyiliğin için zor da olsa yapmam gerekiyordu".
kadın içinden okkalı bir küfür savuruyor bunun üzerine. ne yapmıştı bu adam? ardından koşarak sokağa çıkıyor kadın. etraf zifiri karanlık, göremiyor hiçbir şeyi. oysa adam hep bu şehrin griliginden yakınırdı kadına. şimdi o grilik de kalmamıştı ortada. bir umut önce sağına döndü ardından soluna. bir şey gördü ileride, bir silüet. anladı o adam olduğunu. fakat gidemiyordu adamın yanına. hıçkırıkları ve göz yaşları boğuyordu kadını, oysa bilmezdi bile ağlamayı. koşmak istiyordu kadın, koşup gitme demek istiyordu adama. ama bir şey tutuyordu kadını, gidemiyordu adamın yanına. ve son kez baktı hayal kırıklıklarıyla.
ardından kolunda bir acı hissetti kadın. ne oluyordu böyle? ardından bir sakinlik çöktü üzerine. adamın ona masal anlattığı gecelerde olduğu gibi yenildi göz kapaklarına. ardından hemşire çıktı ve kapattı kapıyı, kadını uykuya bırakarak. belki de sonsuza kadar...
devamını gör...
sütyen kullanmayan insan
bu hususta çok saçma toplumsal baskı olduğunu düşünmekteyim erkek bedeninde ki memeden tek farkı bir başka bireyi beslemek için süt bezi olan bir organımı neden kamufle etmek durumunda kalıyorum.
devamını gör...
hayvan çiftliği
ben burdaki sürekli çalışan at'a çok üzülüyorum, tam bir emekçi gardaşım benim ne derse yapıyordu, bak dertlendim yine, birde merak ettiğim konu yoldaşların başındaki domuz olmasaydı değişen bir şey olurmuydu?
devamını gör...
kadına şiddetin suistimal edilmesi
prusyadaki kral'ın önemli bir noktaya değindiği başlık.
evet böyle olaylar oluyor ve tepkimizi ortaya koyuyoruz. sonra hayat devam ediyor. ve unutmuş gibi görünüyoruz.
ben şahsen bu tarz tepkiler verirken kendime diyorum ki sen bunları yazacaksın ve hiçbir işe yaramayacak, somut bir şey mi yapmış olacaksın böylelikle?
sonra düşünüyorum somut ne yapılabilir diye. ben kendi adıma inandığım doğruları burada sözlükte paylaşabilirim. ülkenin bu hale gelmesinin esas sebebi olarak gördüğüm partiye oy vermeyebilirim, nitekim vermiyorum. zira eğitim konusunda bir şeyler yapmayı bırakın sistemi daha da geriye götürdüler.
açıkçası bu konuda kendimi çaresiz hissediyorum. bilemiyorum.
ne yapalım 3000 kişi toplanıp ankara'ya mı gidelim? aslında fena fikir değil. muhalif partilerin eğitim konusunda güçlü bir ses çıkarmadıkları bir gerçek. gidelim diyelim ki kardeşim mevcut iktidara bunun üzerinden yüklen, seçmenden oy isterken bunu dile getir, eğitim sistemini tartışmaya aç. çünkü bütün yollar eğitime çıkıyor. şikayet ettiğimiz ne varsa eğitim sisteminin* kötülüğünden.
en fazla, bilgiyi yayabiliriz gibime geliyor. bu anlamda ufak gibi görünse de sözlük güzel işler yapıyor.
daha kaliteli içerikler üretebiliriz yazarlar olarak. ataların dediği gibi kalem kılıçtan keskindir. romantik gelebilir ama ben böyle inanıyorum. çünkü şiddeti şiddetle kalıcı olarak çözemezsiniz. vâki değildir.
toplanıp eylem yapalım desem? maazallah sözlüğü kapatırlar.
toplantı ve gösteri hakkı da yurttaşlardan esirgeniyor zaten. böyle bir atmosferde insanlar ses çıkaracak cesareti kendilerinde bulamıyorlar. bulanların da anayasal haklarını kullanmaları engelleniyor. renkli bir şemsiyeden bile rahatsızlar.
sevgili yazarlar yıllardır bu kabusu yaşıyoruz. içinde olduğumuz için kanıksamış durumdayız.
antidemokratik hava daha güçlü estikçe suçlular daha bir cesur oluyor. kötünün sesi daha bir gür çıkıyor.
yine de ileride demokratik taleplerini dile getiren, hakkını arayan bir toplum haline gelebiliriz. yaşadığımız şey aslında bunun sancısı. ama maalesef zamanı 1,5x hızında yaşayamıyoruz. bu travma bizim kaderimiz. yüzleşmek zorundayız.
ama unutmayın bu ülkede cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini istemeyen en az yüzde elli yurttaş var. ve her geçen gün sayıları artıyor.
sanki hiç ummadığımız bir anda karanlık yerini aydınlığa terk edecek, bulutlar yerini aydınlık gökyüzüne bırakacakmış gibi hissediyorum.
umarım gelecekte tek derdimiz fıstık yeşili olur.
evet böyle olaylar oluyor ve tepkimizi ortaya koyuyoruz. sonra hayat devam ediyor. ve unutmuş gibi görünüyoruz.
ben şahsen bu tarz tepkiler verirken kendime diyorum ki sen bunları yazacaksın ve hiçbir işe yaramayacak, somut bir şey mi yapmış olacaksın böylelikle?
sonra düşünüyorum somut ne yapılabilir diye. ben kendi adıma inandığım doğruları burada sözlükte paylaşabilirim. ülkenin bu hale gelmesinin esas sebebi olarak gördüğüm partiye oy vermeyebilirim, nitekim vermiyorum. zira eğitim konusunda bir şeyler yapmayı bırakın sistemi daha da geriye götürdüler.
açıkçası bu konuda kendimi çaresiz hissediyorum. bilemiyorum.
ne yapalım 3000 kişi toplanıp ankara'ya mı gidelim? aslında fena fikir değil. muhalif partilerin eğitim konusunda güçlü bir ses çıkarmadıkları bir gerçek. gidelim diyelim ki kardeşim mevcut iktidara bunun üzerinden yüklen, seçmenden oy isterken bunu dile getir, eğitim sistemini tartışmaya aç. çünkü bütün yollar eğitime çıkıyor. şikayet ettiğimiz ne varsa eğitim sisteminin* kötülüğünden.
en fazla, bilgiyi yayabiliriz gibime geliyor. bu anlamda ufak gibi görünse de sözlük güzel işler yapıyor.
daha kaliteli içerikler üretebiliriz yazarlar olarak. ataların dediği gibi kalem kılıçtan keskindir. romantik gelebilir ama ben böyle inanıyorum. çünkü şiddeti şiddetle kalıcı olarak çözemezsiniz. vâki değildir.
toplanıp eylem yapalım desem? maazallah sözlüğü kapatırlar.
toplantı ve gösteri hakkı da yurttaşlardan esirgeniyor zaten. böyle bir atmosferde insanlar ses çıkaracak cesareti kendilerinde bulamıyorlar. bulanların da anayasal haklarını kullanmaları engelleniyor. renkli bir şemsiyeden bile rahatsızlar.
sevgili yazarlar yıllardır bu kabusu yaşıyoruz. içinde olduğumuz için kanıksamış durumdayız.
antidemokratik hava daha güçlü estikçe suçlular daha bir cesur oluyor. kötünün sesi daha bir gür çıkıyor.
yine de ileride demokratik taleplerini dile getiren, hakkını arayan bir toplum haline gelebiliriz. yaşadığımız şey aslında bunun sancısı. ama maalesef zamanı 1,5x hızında yaşayamıyoruz. bu travma bizim kaderimiz. yüzleşmek zorundayız.
ama unutmayın bu ülkede cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini istemeyen en az yüzde elli yurttaş var. ve her geçen gün sayıları artıyor.
sanki hiç ummadığımız bir anda karanlık yerini aydınlığa terk edecek, bulutlar yerini aydınlık gökyüzüne bırakacakmış gibi hissediyorum.
umarım gelecekte tek derdimiz fıstık yeşili olur.
devamını gör...
aynı evde yaşıyormuş gibi entryler
ya şu banyonun terliğini ıslak bırakmayın çorabım ıslanıyor.
devamını gör...
