lord voldemort
safkan olmayan hiçbir büyücünün hogwarts cadılık ve büyücülük okulunda eğitim görmesini istemediğinden, kendisi için sihir dünyasının hitler'i diyebiliriz. büyücülük kariyerinin oldukça büyük bir kısmı başarılarla dolu olmasına rağmen kendisi kötülüğün tarafında olmayı seçmiş, bu alanda hiç kimsenin cesaret dahi edemeyeceği işler başarmış ve büyücülük dünyasına korku salmıştır.
ayrıca böcürtünün kendi cesedi olması, kendisiyle ilgili en enteresan bilgilerdendir.
ayrıca böcürtünün kendi cesedi olması, kendisiyle ilgili en enteresan bilgilerdendir.
devamını gör...
beypazarı maden suyu
en güzel maden sularından birisidir.
devamını gör...
kişinin kendi yaptığı espriye gülmesi
hem de kahkahayla gülerim. gülmeye ihtiyacım var n’apayım?
devamını gör...
hazall'ın organ mafyası lideri olduğu gerçeği
külliyen yalandir. zira bobrek ciger gibi organlar ayri ayri cok para etmemektedir.. teker teker hesapladik da konusuyoruz. ve dedik ki biz adamin kendisini satip köle ticaretine atilalim. oncelikle evlendirme vaadiyle kandirdigim insanciklarin bir bölumune cocuklarimin bakimini yaptiriyorum. bir bolumunu yemek bulasik camasir isine yonlendirmekteyim. bir bolumunu de ciftlikte irgat niyetine kullaniyorum dogrudur. geri kalan kesimi de esin dostun isini gucunu yaptirmak icin calistirip para kazaniyorum. simdi hak verirsiniz ki dalak bobrek ciger satip adami elden cikarmaktansa, etinden sutunden tam manasiyla yararlanip para kazanmak daha zekice. simdi siz illimunati guclerden biri oldugumu da yazacaksiniz, o da dogrudur. roschild'larin akrabam oldugunu da yazarsaniz artik vallahi bozusuruz. bu kadari fazla ama...
(bkz: inanma satacaklar)
(bkz: inanma satacaklar)
devamını gör...
kangren
dokuları besleyen atardamarların yetersizliğine bağlı oluşan doku ölümüdür. dokuların fizyopatolojik bir nedenle yıkımı veya kan akımının kesilmesine bağlı olarak oluşan doku kaybıdır.
devamını gör...
sait faik abasıyanık
türk edebiyatı'nın öykü türünde çığır açan öykücüsü.
kendisinden sonra gelen sanatçıların birçoğunu (oktay akbal, adalet ağaoğlu, bütün ıı. yeni şairleri, ferit edgü, demir özlü, cemal süreya, sezai karakoç, murathan mungan.... ve günümüzdeki genç öykücülerin belki hepsini) etkilemiş bir yazardır.
hakkında her yerde okunabilecek satırlar yazmak istemiyorum. belki az bilinen birkaç şey.
babası sert bir adam, zengin, tüccar. annesi ve babası, sait faik daha ilkokuldayken üç buçuk yıl ayrılıyorlar. bu süre içinde sait faik babasıyla kalıyor, annesini bazen hafta sonları görebiliyor. annesi oğluna çok düşkün, çok ilgili, babasının tam tersi. babası ondan kendisi gibi başarılı biri olmasını istiyor ve bunun için çok çaba ve para harcıyor. ama sait faik, doğuştan uyumsuz, doğuştan aylak.
eşcinsel olması, annesinin aşırı korumacılığı, babasının sert mizacıyla birleşip 'oidipus kompleksi'ni burada da işletebilir miyizi düşündürüyor bize.
annesi, oğlunun erken ölümünün ardından, sait faik'in de önceden vasiyet etmesiyle mal varlığının çoğunu ve sait faik'in eselerinin telif hakkını 'darüşşafaka cemiyeti'ne bağışladı. türkiye'de verilen en saygın edebiyat ödüllerinden biri 'sait faik hikaye armağanı'dır. bu ödülü kazanmak türkiye'de yazan her yazarın hayalidir. ödül 1955 yılından beri her yıl düzenli olarak verilmektedir. (bir diğer yazımın konusu da bu ödülü şimdiye kadar almış sanatçıların tam listesi olsun.)
aşağıda, onun son kuşlar öyküsünde 'konstantin' figürüyle belirginleşen baba nefretini açıkça görebiliriz diye düşünüyorum.
son kuşlar
kış adanın bir tarafında yerleşebilmek için rüzgârlarını poyraz, yıldız poyraz, maystro, dramudana, gündoğusu, batı karayel, karayel halinde seferber ettiği zaman; öteki yakada yaz, daha pılısını pırtısını toplamamış, bir kenara oldukça mahzun bir göçmen gibi oturmuştur. gitmekle gitmemek arasında sallanır bir halde, elinde bir pasaport, çıkınında üç beş altın, bekliyen bu güzel yüzlü göçmen tazeyi benden başka bu adada seven hemen hiç kimse yoktur, diyebilirim —övünmek için değil—.
herkesin yeni başlayacak olan altı yedi aylık soğuk hayata kendini şimdiden alıştırmak ve hazırlamak için bir şeyler yapmaya çalıştığı öyle günlerde ben, tembelliğim, hep kaçanı kovalayan huyumla yaz’ın, o güzel göçmenin peşine düşmüşümdür. nerede yakalarsam orada kucaklarım onu. kimi bir çamın gölgesinde durgun ve güneşsizdir. kimi bir çalılığın kenarındaki çimenlikte bütün eski ihtişamiyle daha yeni başlamıştır.
yazın daha parça parça, liyme liyme, bohça bohça eşyalarıyle gitmek için fazla telâş etmediği ada’nın bu yakasında hiç ev yoktur. yalnız bir tek kır kahvesi vardır.
bir küçük koyun hemen beş on metre yukarısında bir apartman terası kadar ufak bu kır kahvesinin tahta masaları üstünde hâlâ karıncalar gezer. hâlâ sinekler kahve fincanının etrafına konarlar. bütün sesler kesilmiştir. kimi gökyüzünden bir uçak homurtusu gelir. içindeki, şimdi yeşilköy’e şimdi yeşilköye inecek yolcuları düşündüğüm yalnız bu yazıyı yazarken oldu. ondan evvel de uçaklar geçmişti. ama, hiç içindeki yolcuların yeşilköye neredeyse ineceklerini, daha daha şu iki satırın sonunda inmiş bile olduklarını düşünmemiştim.
kahvecinin kendisi sevimsiz bir adamdır. kahveciden çok, ters bir devlet memuru hüviyeti taşır. hastalıklı olmasa, doktorlar fazla yorulmamasını sağlık vermemiş olsalar, dünyada kahveci olmazdı. tersine, ben bütün ömrümce iyi bir kahve bulamadığım için kahveci olamamışımdır. bir kır kahvesi, bir köyün kahvesinin üç beş gediklisi.. bundan güzel bir ömür mü olur, elli altmış senelik yaşama bundan güzel başlar ve biter mi?
ağaçtan ağaca serilmiş beyaz çamaşırlar bu kadar durgun, güneşsiz, ıslak bir şekilde ılık havada hiç kurumayacaklar. bu kedi, tahta masanın üstüne çıkmış, köpeğime durmadan homurdanacak mı? sandalyenin üstündeki vişneçürüğü rengindeki delik çoraplar... asmanın yaprakları daha yemyeşil. bizim bahçedeki kurudu bile.
deniz. bozburun’a doğru başını almış gidiyor. uzaklarda görünen, istanbulun neresi kim bilir? sesler neden gelmiyor?
bir başka uçağın sesi gelmeye başladı. bizim ada, uçakların üstünden geçtikleri bir yol güzergâhı olmalı ki hep ya üstümden, ya solumdan geçip gidiyorlar. kedi sustu. köpeğim gözünü kapadı. karga sesleri geliyor şimdi de. vaktiyle bu adaya bu zamanda kuşlar uğrardı. cıvıl cıvıl öterlerdi. küme kiime bir ağaçtan ötekine konarlardı.
iki senedir gelmiyorlar.
belki geliyorlar da ben farkına varmıyorum.
sonbahara doğru birtakım insanların çoluk çocuk ellerinde bir kafes, adanın tek tepesine doğru gittiklerini görürdüm. içim cız ederdi.
büyüklerin ellerinde birbirine yapışmış pislik renginde acaip çomaklar vardı.
bunlarla bir yeşil meydanın kenarına varır, bunları bir ufacık ağacın altına çığırtkan kafesiyle bırakırlar, ağacın her dalına ökseleri bağlarlardı. hür kuşlar, kafesteki çığırtkan kuşun feryadına, dostluk, arkadaşlık,yalnızlık sesine doğru bir küme gelirler. çayırlıkta bir başka ağacın gölgesinde birikmiş çoluklu çocuklu kocaman herifler bir müddet bekleşirler. sonra kuşların üşüştüğü ağaca doğru yavaş yavaş yürürlerdi. ökselerden kurtulmuş dört beş kuş, bir başka ökseye doğru şimdilik uçup giderken birer damlacık etleriyle birer tabiat harikası olan kuşları toplarlar, hemen dişleriyle oracıkta boğarlardı. ve hemen canlı canlı yolarlardı.
hele bir tanesi vardı, bir tanesi. çocukları bu işe seferber eden de oydu. ökseleri cumartesi gecesinden hazırlayan da...
konstantin isminde bir herifti, galatada bir yazıhanesi vardı. zahire tüccarıydı. kalın, tüylü bilekleri, geniş göğsü, delikleri kapanıp açılan üstü kara kara benekli bir burnu, deriyi yırtmış da fırlamış gibi saçları, kısa kısa bir yürümesi, kalın kalın bir gülmesi... o esmerle sarışın arası isketelerin bir damlacık etlerinden yapacağı pilâvın hazziyle pırıl pırıl yanan krom dişleriyle nasıl koparırdı kuşun imiğini, bir görseydiniz...
hani sessiz, zenginiğini belli etmez, mütevazı adamdı da.. konu komşusu da severdi hani. hiç bir şeye, hiç bir dedikoduya karışmazdı. sabahleyin işine kısa kısa adımlarla koşarken, akşam filesini doldurmuş vapurdan çıkarken görseniz iriliğine, sallapatiliğine, karamanlı ağzı konuşuşuna, basit ama, hesaplı fikirlerine, iki kadeh atmışsa yine basit, sevimli şakalarına karşı hakkında kötü bir hüküm de veremezdiniz..
kendi halinde, işi yolunda, hesaplı yaşayan bin bir tanesinden bir tanesiydi.
ama, güz mevsiminde birdenbire canavar kesilirdi. akşam beş otuz beş vapurunun arka tarafında yerleştiği iskemlesinde denizin üstüne oldukça mülâyim bakan gözlerini havaya kaldırır, eylül sonlarına doğru böyle şairane gökyüzüne bakardı. birden yüzünün ve gözlerinin parladığını görürdünüz.
havada ve denizdeki tirşe maviliğin üstünde bir takım esmer damlacıklar görünürdü. sağa sola oynarlar, sonra bir istikamet tutturur, bu esmer lekecikler geçip giderlerdi.
konstantin efendi, onların çok uzaktan geçtiklerini görebilirdi. gözlerini kısardı. esmer lekelerin adalar istikametinde gittiklerini görür, etrafına bakar, bir tanıdık görecek olursa gözünü kırpar, gökyüzüne bir işaret çakar:
— bizim pilâvlıklar geldi, derdi.
kuşlar pek yakından geçmişse, seslerini taklit ederek kalın dudaklariyle dişlerinin arasından onlara seslenirdi. kuşların çoğunca aldandıklarına, bu sesi duyarak, dost sesi sanıp vapur etrafında bir dönüp uzaklaştıklarına şahit olmuşumdur.
havalar sertleşir, poyrazlar, lodoslar birbirini kovalar, günün birinde teşrinlerin sonlarına doğru ılık, hiç rüzgârsız, parça parça oynamıyan bulutlu, tatlı, sümbülî günlerde o en çığırtkan kafes kuşunu nereden bulursa bulur, mahalle çocuklarını çağırtır; bin tanesi 250 gram et vermiyen sakaları, isketeleri, floryaları, aralarına karışmış serçeleri gökyüzünden birer birer toplardı.
seneler var ki kuşlar gelmiyor. daha doğrusu ben göremiyorum. güzün o güzel günlerini penceremden görür görmez konstantin efendinin bulunabileceği sırtları hesaplayarak yollara çıkıyorum. bir kuş cıvıltısı duysam kanım donuyor, yüreğim atmıyor. halbuki sonbahar kocayemişleri, beyaz esmer bulutları, yakmıyan güneşi, durgun maviliği, bol yeşiliyle kuşlarla beraber olunca insana sulh, şiir, şair, edebiyat, resim, musiki, mesut insanlarla dolu anlaşmış, sevişmiş, açsız, hırssız bir dünya düşündürüyor.
her memlekette kıra çıkan her insan kuş sesleriyle böyle şeyler düşünecektir. konstantin efendi mani oluyor. zaten kuşlar da pek gelmiyorlar artık. belki birkaç seneye kadar nesilleri de tükenecek. her memlekette kaç tane konstantin efendi var kim bilir. kuşlardan sonra şimdi de milletin yeşilliğine musallat olurdular. geçen gün yol kenarlarındaki yeşilliklere basmaya kıyamıyarak yola çıkmıştım. konstantin efendinin günlerinden bir gündü. gökte hiç kuş gözükmüyordu. evden çıkarken isketemin kafesine bir incir yapıştırdım. isketem tek gözünü verip bana dostlukla bakmış, incir çekirdeğini kırmaya çalışıyordu.
onu ev duvarının bir kenarına çaktığım çiviye asmış, yola çıkmıştım. kuşlar yoktu şimdi havada ama, yolun kenarında yeşillikler vardı ya... baktım: bu yeşilliklerin bâzı yerleri sökülmüş, biraz ileride dört çocuğa rastladım. yürüyorlar. yeşilliklerin en güzel yerinde duruyor, bir kaldırım taşı kadar büyük bir parçayı belle söküyorlar, bir çuvala dol duruyorlardı:
— ne yapıyorsunuz, yahu? dedim.
— sana ne? dediler. fıkara, üstleri yırtık pırtık yavrulardı.
— canım, neden söküyorsunuz? dedim.
— mühendis ahmet bey söktürüyor.
— ne yapacak bunları?
— yukarıda deri tüccarı hollandalı var ya, hani onun bahçesini düzeltiyorlar da...
— ingiliz çimi alsın, eksin, mademki herif zengin..
— ingiliz çimiyle bu bir mi?
— bu daha mı iyi?
— iyi de lâf mı?
bunun üstüne çimen mi olur? hollandalı öyle demiş karakola koştum. polislere haber verdim. gûya menettiler. gizli gizli yine çimenler yer yer söküldü. mühendis ahmet beye ceza bile kesilmedi. belediye talimatnamesinde yol kenarlarındaki çimenleri sökmek, cezayı mucip olmuyormuş.
kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.
dünya değişiyor dostlarım. günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremiyeceksiniz. günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremiyeceksiniz. bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. sizin için kötü olacak. benden hikâyesi.
(yazarın 1952’de yayınlanan «son kuşlar» adlı hikâye kitabından)
sait faik abasıyanık
vatan gazetesi, 12.5.1954
kendisinden sonra gelen sanatçıların birçoğunu (oktay akbal, adalet ağaoğlu, bütün ıı. yeni şairleri, ferit edgü, demir özlü, cemal süreya, sezai karakoç, murathan mungan.... ve günümüzdeki genç öykücülerin belki hepsini) etkilemiş bir yazardır.
hakkında her yerde okunabilecek satırlar yazmak istemiyorum. belki az bilinen birkaç şey.
babası sert bir adam, zengin, tüccar. annesi ve babası, sait faik daha ilkokuldayken üç buçuk yıl ayrılıyorlar. bu süre içinde sait faik babasıyla kalıyor, annesini bazen hafta sonları görebiliyor. annesi oğluna çok düşkün, çok ilgili, babasının tam tersi. babası ondan kendisi gibi başarılı biri olmasını istiyor ve bunun için çok çaba ve para harcıyor. ama sait faik, doğuştan uyumsuz, doğuştan aylak.
eşcinsel olması, annesinin aşırı korumacılığı, babasının sert mizacıyla birleşip 'oidipus kompleksi'ni burada da işletebilir miyizi düşündürüyor bize.
annesi, oğlunun erken ölümünün ardından, sait faik'in de önceden vasiyet etmesiyle mal varlığının çoğunu ve sait faik'in eselerinin telif hakkını 'darüşşafaka cemiyeti'ne bağışladı. türkiye'de verilen en saygın edebiyat ödüllerinden biri 'sait faik hikaye armağanı'dır. bu ödülü kazanmak türkiye'de yazan her yazarın hayalidir. ödül 1955 yılından beri her yıl düzenli olarak verilmektedir. (bir diğer yazımın konusu da bu ödülü şimdiye kadar almış sanatçıların tam listesi olsun.)
aşağıda, onun son kuşlar öyküsünde 'konstantin' figürüyle belirginleşen baba nefretini açıkça görebiliriz diye düşünüyorum.
son kuşlar
kış adanın bir tarafında yerleşebilmek için rüzgârlarını poyraz, yıldız poyraz, maystro, dramudana, gündoğusu, batı karayel, karayel halinde seferber ettiği zaman; öteki yakada yaz, daha pılısını pırtısını toplamamış, bir kenara oldukça mahzun bir göçmen gibi oturmuştur. gitmekle gitmemek arasında sallanır bir halde, elinde bir pasaport, çıkınında üç beş altın, bekliyen bu güzel yüzlü göçmen tazeyi benden başka bu adada seven hemen hiç kimse yoktur, diyebilirim —övünmek için değil—.
herkesin yeni başlayacak olan altı yedi aylık soğuk hayata kendini şimdiden alıştırmak ve hazırlamak için bir şeyler yapmaya çalıştığı öyle günlerde ben, tembelliğim, hep kaçanı kovalayan huyumla yaz’ın, o güzel göçmenin peşine düşmüşümdür. nerede yakalarsam orada kucaklarım onu. kimi bir çamın gölgesinde durgun ve güneşsizdir. kimi bir çalılığın kenarındaki çimenlikte bütün eski ihtişamiyle daha yeni başlamıştır.
yazın daha parça parça, liyme liyme, bohça bohça eşyalarıyle gitmek için fazla telâş etmediği ada’nın bu yakasında hiç ev yoktur. yalnız bir tek kır kahvesi vardır.
bir küçük koyun hemen beş on metre yukarısında bir apartman terası kadar ufak bu kır kahvesinin tahta masaları üstünde hâlâ karıncalar gezer. hâlâ sinekler kahve fincanının etrafına konarlar. bütün sesler kesilmiştir. kimi gökyüzünden bir uçak homurtusu gelir. içindeki, şimdi yeşilköy’e şimdi yeşilköye inecek yolcuları düşündüğüm yalnız bu yazıyı yazarken oldu. ondan evvel de uçaklar geçmişti. ama, hiç içindeki yolcuların yeşilköye neredeyse ineceklerini, daha daha şu iki satırın sonunda inmiş bile olduklarını düşünmemiştim.
kahvecinin kendisi sevimsiz bir adamdır. kahveciden çok, ters bir devlet memuru hüviyeti taşır. hastalıklı olmasa, doktorlar fazla yorulmamasını sağlık vermemiş olsalar, dünyada kahveci olmazdı. tersine, ben bütün ömrümce iyi bir kahve bulamadığım için kahveci olamamışımdır. bir kır kahvesi, bir köyün kahvesinin üç beş gediklisi.. bundan güzel bir ömür mü olur, elli altmış senelik yaşama bundan güzel başlar ve biter mi?
ağaçtan ağaca serilmiş beyaz çamaşırlar bu kadar durgun, güneşsiz, ıslak bir şekilde ılık havada hiç kurumayacaklar. bu kedi, tahta masanın üstüne çıkmış, köpeğime durmadan homurdanacak mı? sandalyenin üstündeki vişneçürüğü rengindeki delik çoraplar... asmanın yaprakları daha yemyeşil. bizim bahçedeki kurudu bile.
deniz. bozburun’a doğru başını almış gidiyor. uzaklarda görünen, istanbulun neresi kim bilir? sesler neden gelmiyor?
bir başka uçağın sesi gelmeye başladı. bizim ada, uçakların üstünden geçtikleri bir yol güzergâhı olmalı ki hep ya üstümden, ya solumdan geçip gidiyorlar. kedi sustu. köpeğim gözünü kapadı. karga sesleri geliyor şimdi de. vaktiyle bu adaya bu zamanda kuşlar uğrardı. cıvıl cıvıl öterlerdi. küme kiime bir ağaçtan ötekine konarlardı.
iki senedir gelmiyorlar.
belki geliyorlar da ben farkına varmıyorum.
sonbahara doğru birtakım insanların çoluk çocuk ellerinde bir kafes, adanın tek tepesine doğru gittiklerini görürdüm. içim cız ederdi.
büyüklerin ellerinde birbirine yapışmış pislik renginde acaip çomaklar vardı.
bunlarla bir yeşil meydanın kenarına varır, bunları bir ufacık ağacın altına çığırtkan kafesiyle bırakırlar, ağacın her dalına ökseleri bağlarlardı. hür kuşlar, kafesteki çığırtkan kuşun feryadına, dostluk, arkadaşlık,yalnızlık sesine doğru bir küme gelirler. çayırlıkta bir başka ağacın gölgesinde birikmiş çoluklu çocuklu kocaman herifler bir müddet bekleşirler. sonra kuşların üşüştüğü ağaca doğru yavaş yavaş yürürlerdi. ökselerden kurtulmuş dört beş kuş, bir başka ökseye doğru şimdilik uçup giderken birer damlacık etleriyle birer tabiat harikası olan kuşları toplarlar, hemen dişleriyle oracıkta boğarlardı. ve hemen canlı canlı yolarlardı.
hele bir tanesi vardı, bir tanesi. çocukları bu işe seferber eden de oydu. ökseleri cumartesi gecesinden hazırlayan da...
konstantin isminde bir herifti, galatada bir yazıhanesi vardı. zahire tüccarıydı. kalın, tüylü bilekleri, geniş göğsü, delikleri kapanıp açılan üstü kara kara benekli bir burnu, deriyi yırtmış da fırlamış gibi saçları, kısa kısa bir yürümesi, kalın kalın bir gülmesi... o esmerle sarışın arası isketelerin bir damlacık etlerinden yapacağı pilâvın hazziyle pırıl pırıl yanan krom dişleriyle nasıl koparırdı kuşun imiğini, bir görseydiniz...
hani sessiz, zenginiğini belli etmez, mütevazı adamdı da.. konu komşusu da severdi hani. hiç bir şeye, hiç bir dedikoduya karışmazdı. sabahleyin işine kısa kısa adımlarla koşarken, akşam filesini doldurmuş vapurdan çıkarken görseniz iriliğine, sallapatiliğine, karamanlı ağzı konuşuşuna, basit ama, hesaplı fikirlerine, iki kadeh atmışsa yine basit, sevimli şakalarına karşı hakkında kötü bir hüküm de veremezdiniz..
kendi halinde, işi yolunda, hesaplı yaşayan bin bir tanesinden bir tanesiydi.
ama, güz mevsiminde birdenbire canavar kesilirdi. akşam beş otuz beş vapurunun arka tarafında yerleştiği iskemlesinde denizin üstüne oldukça mülâyim bakan gözlerini havaya kaldırır, eylül sonlarına doğru böyle şairane gökyüzüne bakardı. birden yüzünün ve gözlerinin parladığını görürdünüz.
havada ve denizdeki tirşe maviliğin üstünde bir takım esmer damlacıklar görünürdü. sağa sola oynarlar, sonra bir istikamet tutturur, bu esmer lekecikler geçip giderlerdi.
konstantin efendi, onların çok uzaktan geçtiklerini görebilirdi. gözlerini kısardı. esmer lekelerin adalar istikametinde gittiklerini görür, etrafına bakar, bir tanıdık görecek olursa gözünü kırpar, gökyüzüne bir işaret çakar:
— bizim pilâvlıklar geldi, derdi.
kuşlar pek yakından geçmişse, seslerini taklit ederek kalın dudaklariyle dişlerinin arasından onlara seslenirdi. kuşların çoğunca aldandıklarına, bu sesi duyarak, dost sesi sanıp vapur etrafında bir dönüp uzaklaştıklarına şahit olmuşumdur.
havalar sertleşir, poyrazlar, lodoslar birbirini kovalar, günün birinde teşrinlerin sonlarına doğru ılık, hiç rüzgârsız, parça parça oynamıyan bulutlu, tatlı, sümbülî günlerde o en çığırtkan kafes kuşunu nereden bulursa bulur, mahalle çocuklarını çağırtır; bin tanesi 250 gram et vermiyen sakaları, isketeleri, floryaları, aralarına karışmış serçeleri gökyüzünden birer birer toplardı.
seneler var ki kuşlar gelmiyor. daha doğrusu ben göremiyorum. güzün o güzel günlerini penceremden görür görmez konstantin efendinin bulunabileceği sırtları hesaplayarak yollara çıkıyorum. bir kuş cıvıltısı duysam kanım donuyor, yüreğim atmıyor. halbuki sonbahar kocayemişleri, beyaz esmer bulutları, yakmıyan güneşi, durgun maviliği, bol yeşiliyle kuşlarla beraber olunca insana sulh, şiir, şair, edebiyat, resim, musiki, mesut insanlarla dolu anlaşmış, sevişmiş, açsız, hırssız bir dünya düşündürüyor.
her memlekette kıra çıkan her insan kuş sesleriyle böyle şeyler düşünecektir. konstantin efendi mani oluyor. zaten kuşlar da pek gelmiyorlar artık. belki birkaç seneye kadar nesilleri de tükenecek. her memlekette kaç tane konstantin efendi var kim bilir. kuşlardan sonra şimdi de milletin yeşilliğine musallat olurdular. geçen gün yol kenarlarındaki yeşilliklere basmaya kıyamıyarak yola çıkmıştım. konstantin efendinin günlerinden bir gündü. gökte hiç kuş gözükmüyordu. evden çıkarken isketemin kafesine bir incir yapıştırdım. isketem tek gözünü verip bana dostlukla bakmış, incir çekirdeğini kırmaya çalışıyordu.
onu ev duvarının bir kenarına çaktığım çiviye asmış, yola çıkmıştım. kuşlar yoktu şimdi havada ama, yolun kenarında yeşillikler vardı ya... baktım: bu yeşilliklerin bâzı yerleri sökülmüş, biraz ileride dört çocuğa rastladım. yürüyorlar. yeşilliklerin en güzel yerinde duruyor, bir kaldırım taşı kadar büyük bir parçayı belle söküyorlar, bir çuvala dol duruyorlardı:
— ne yapıyorsunuz, yahu? dedim.
— sana ne? dediler. fıkara, üstleri yırtık pırtık yavrulardı.
— canım, neden söküyorsunuz? dedim.
— mühendis ahmet bey söktürüyor.
— ne yapacak bunları?
— yukarıda deri tüccarı hollandalı var ya, hani onun bahçesini düzeltiyorlar da...
— ingiliz çimi alsın, eksin, mademki herif zengin..
— ingiliz çimiyle bu bir mi?
— bu daha mı iyi?
— iyi de lâf mı?
bunun üstüne çimen mi olur? hollandalı öyle demiş karakola koştum. polislere haber verdim. gûya menettiler. gizli gizli yine çimenler yer yer söküldü. mühendis ahmet beye ceza bile kesilmedi. belediye talimatnamesinde yol kenarlarındaki çimenleri sökmek, cezayı mucip olmuyormuş.
kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.
dünya değişiyor dostlarım. günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremiyeceksiniz. günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremiyeceksiniz. bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. sizin için kötü olacak. benden hikâyesi.
(yazarın 1952’de yayınlanan «son kuşlar» adlı hikâye kitabından)
sait faik abasıyanık
vatan gazetesi, 12.5.1954
devamını gör...
lily aldrin
kimse bana küfürlü, cinsiyetçi tanım giriyor demesin ama dizinin en **** karakteridir. marshall gibi adamı sanat/sepet dalgasına hiç düşünmeden terk etmeyi göze alan, ardından başarısız olup döndüğünde bir türlü rahat durmayıp ted'e, marshall'a hayatı zehir eden, çevresindeki insanların yaşamlarına majör/minör müdahelelerde bulunmaktan çekinmeyen, hatasını asla kabul etmeyen, marshall'a aptal saptal yasaklar koyan, aldrin justice adı altında hırsızlıktan vs çekinmeyen, kredi kartı borcunu veya diğer hatalarının ceremesini manipülasyon yolu ile marshall'a yıkan ahlaksız, pis seviştiğini düşündüren bir karakter idi kendisi. hiç sevmedim, sevmeyeceğim. nefretimsin lily aldrin. ted'in sarışın züppe sevgilisi karen'ı bile senden daha çok seviyorum en azından o kadında entelektüel bir birikim var idi.
devamını gör...
hiç bilinen türk ressam olmaması
(bkz: bedri rahmi)
(bkz: osman hamdi bey)
(bkz: fikret mualla)
(bkz: hoca ali rıza)
(bkz: ibrahim çallı)
(bkz: osman hamdi bey)
(bkz: fikret mualla)
(bkz: hoca ali rıza)
(bkz: ibrahim çallı)
devamını gör...
28 mart 2021 kürşat ayvatoğlu'nun yeniden gözaltına alınması
pudra şekerinin testleri labaratuvardan gelmiş ve pudra şekeri olmadığı anlaşılarak şahsı tekrar tutuklamışlar.
(ülkece suya atılan kurbağa deneyindeki kurbağaya döndük.)
"kokain değil, pudra şekeri çektik" savunmasını yapan kürşat ayvatoğlu'nun arkadaşları: "kullanılan madde uyuşturucu, maddeyi ayvatoğlu temin etti." (t24)
kaynak;
www.ntv.com.tr/turkiye/kurs...
buradan
(ülkece suya atılan kurbağa deneyindeki kurbağaya döndük.)
"kokain değil, pudra şekeri çektik" savunmasını yapan kürşat ayvatoğlu'nun arkadaşları: "kullanılan madde uyuşturucu, maddeyi ayvatoğlu temin etti." (t24)
kaynak;
www.ntv.com.tr/turkiye/kurs...
buradan
devamını gör...
öğrenci evi mutfağı
berbattır.hele o lavaboya konan kirli bulaşıklar yok mu hayattan soğutur sizi.
devamını gör...
fırıncıya işlerini soran muhabirin cevabı duyunca kısa kesmesi
muhabir arkadaşın bir suçu olmadığı durumdur. yöneticilerinden aldığı emir genelde bu şekildedir. (bkz: osuruktan teyare) bir kanaldır cnn türk, vatandaşın sorunlarını gözlemlemek istiyorsanız gerçekten özgür habercilik yapan nice tv kanalı, nice youtube kanalı vardır.
devamını gör...
atforvendetta
herr holz ve zartoşt denen pkklılara her zaman gereken cevabı vermiş yazardır. bu kendisini kürt düşmanı yapmaz. en fazla aleni biçimde pkk sempatizanlığı yapan vasıfsızlara gereken cevabı vermiş olur.
bu başlık altında bile hala pkk savunuculuğu yapmaya da devam ediyor herifler kafayı yersin ya. bu kadar olmaz.
bu başlık altında bile hala pkk savunuculuğu yapmaya da devam ediyor herifler kafayı yersin ya. bu kadar olmaz.
devamını gör...
min yoongi
9 mart 1993, güney kore - daegu doğumlu rapper, idol ve prodüktör. sahne adı suga. sugar'dan geliyor aslında, güney koreliler sugar yerine ''şyuga'' şeklinde telaffuz ediyorlar. yoongi'nin şeker gibi tatlı bir gülümsemeye sahip olmasından kaynaklansa gerek, sahne adı olarak suga seçilmiş.
dünyadaki en yetenekli rapper'lardan biri olduğunu düşünüyorum lakin dili ingilizce değil de korece olduğundan birçok kişi ön yargılı yaklaşıyor. yeniliklere ve farklılıklara açık olunması gerektiğini düşünüyorum.
diss desen var, duygulu bir şekilde rap yapmak desen (zor bir olaydır) var, şarkı sözlerini kendin yazmak desen var. kore geleneksel kültürü ile rap'i birleştirip ortaya yeni bir ürün koymak desen o da var. bakınız:
karakterinden biraz bahsedecek olursam, diğer üyelere göre çok daha sessiz ve kendi başına takılmayı seven içe dönük birisi. gözlem yeteneği kuvvetli, duygusal fakat bunu pek göstermeyi tercih etmeyen, daha mantıksal ilerlemeye çalışan bir kişilik. gençliğinde yaşadığı zorlukların ve psikoloğunun (yanlış bir psikolog tercihi örneği) bunda etkisi olabilir.
diğer sevdiğim şarkılarından bazılarına buradan ulaşabilirsiniz.
shadow
agust d
tear.
dünyadaki en yetenekli rapper'lardan biri olduğunu düşünüyorum lakin dili ingilizce değil de korece olduğundan birçok kişi ön yargılı yaklaşıyor. yeniliklere ve farklılıklara açık olunması gerektiğini düşünüyorum.
diss desen var, duygulu bir şekilde rap yapmak desen (zor bir olaydır) var, şarkı sözlerini kendin yazmak desen var. kore geleneksel kültürü ile rap'i birleştirip ortaya yeni bir ürün koymak desen o da var. bakınız:
karakterinden biraz bahsedecek olursam, diğer üyelere göre çok daha sessiz ve kendi başına takılmayı seven içe dönük birisi. gözlem yeteneği kuvvetli, duygusal fakat bunu pek göstermeyi tercih etmeyen, daha mantıksal ilerlemeye çalışan bir kişilik. gençliğinde yaşadığı zorlukların ve psikoloğunun (yanlış bir psikolog tercihi örneği) bunda etkisi olabilir.
diğer sevdiğim şarkılarından bazılarına buradan ulaşabilirsiniz.
shadow
agust d
tear.
devamını gör...
beğeni alınca mutlu olan yazar
şu sıralar olmaktan mahrum kaldığım yazar tipidir.
devamını gör...
kafa sözlük yüklenme animasyonunun değişmesi
az önce farkettiğim olay.
devamını gör...
doğaçlama tiyatro
bir tenturdiyot ukdesi.
klasik tiyatrodan farklı olarak oyunculuk yeteneğine ek olarak hızlı düşünme ve yaratıcılık da gerektiren konuyu ve/veya oyunun gidişatını seyircinin belirlediği, seyirciden gelen aksiyonlarla şekillenen tiyatro dalıdır. (sevdiğim bir doğaçlama tiyatro grubu tiyatro sporu da demekteydi)
ülkemizde mahşer-i cümbüşle ünlendiğini ve geliştiğini düşünmekteyim.
klasik tiyatrodan farklı olarak oyunculuk yeteneğine ek olarak hızlı düşünme ve yaratıcılık da gerektiren konuyu ve/veya oyunun gidişatını seyircinin belirlediği, seyirciden gelen aksiyonlarla şekillenen tiyatro dalıdır. (sevdiğim bir doğaçlama tiyatro grubu tiyatro sporu da demekteydi)
ülkemizde mahşer-i cümbüşle ünlendiğini ve geliştiğini düşünmekteyim.
devamını gör...
geceye bir türkü bırak
bayağıdır türkü bırakmıyordum. dinlerken aklıma geldi. bu türkünün hikayesi beni çok etkiliyor. zara 'nın da sesine çok yakışıyor.
"çektiğim gönül elinden,
usandım gurbet ilinden,
hiç kimse bilmez halimden,
sunam uyan derin uykudan.."
devamını gör...


