çocuk için evde kütüphane oluşturmak
her ay bütçemizin bir kısmıyla çeşit çeşit kitap alarak yapmaya çalıştığım eylem. okul çağına geldiği zaman ve sonrası için bir sürü kitabı olsun, okumayı çok sevsin isterim. okuma alışkanlığını kazanması için hem kendimiz kitap okuyarak ona örnek oluyoruz hem de ona kitaplar okuyoruz. umarım hayallerimi ve hedeflerimi gerçekleştirebilirim.
devamını gör...
normal sözlük yazarları ile son harften kelime türetme oynuyoruz
ağ
devamını gör...
sivas katliamı
sivas'ta gerçekleştirilen, birçok aydın insanımızın, vahşice yakıldığı katliamdır. sırf başka türlü düşünüyor diye öldürülen bir sürü insan.. düşünceleri yakamazsınız!
devamını gör...
zımbırtı
sözlükte "telli bir çalgının acemice çalınışından çıkan uyumsuz, çirkin ses." anlamına gelen sözcüktür.
devamını gör...
hoşlanılan yazarın başka bir erkek yazarı gözlemesi
devamını gör...
sürekli mutsuz olan insan
gözleri bile mutsuzluğu arayıp bulan, mutlu olmaya üşenen insan tipidir.
devamını gör...
dua saatleri kitabı
20.yy'ın en büyük alman şairlerinde olan (bkz: rainer maria rilke)'nin mihenk taşı sayılacak şiir kitabıdır. (bkz: prag) doğumlu olan yazar genç yaşında askeri eğitim almak üzere telkinlenmiş fakat bu eğitimi yarıda bırakıp yazı yazmaya başlamıştır.
orijinal adı (bkz: das studenbuch) olan eser dilimize 'dua saatleri kitabı' olarak çevrilirken çok önemli bir nokta göz önüne alınmıştır. ortaçağ'dan itibaren aristokrat aileler daha sonra yükselen burjuva ailelerinin ruhlarında daralmayı gidermek ferahlamak üzere başvurdukları ilahi anlatılar ve süslerle bezeli kitaplara verilen isim (bkz: das studenbuch)'dur.
20.yy'ın modernizme giden en büyük taşlardan biri olan bu eseri dilimize (bkz: yüksel özoğuz) çevirmiş ve (bkz: yky) tarafından ilk kez 2008 yılında dilimizde basılmıştır.
avrupa'nın büyük kısmını ve akdeniz'in güney sahillerini (bkz: tunus) ve (bkz: cezayir) gezen yazarın eserlerinde bu yaşanmışlıkların demini bulmak mümkün. henüz genç yaşında çıktığı (bkz: rusya) gezisinin ardından yazdığı dua saatleri kitabında bu etkileri görmek mümkündür.
özetlemek gerekirse rilke, bir rahibin içinde bulunduğu arayışı, çıkmazları, sorularını kendi ağzından dile getirdiği bu eserinde okura önemli düşünme noktaları bırakıyor. içinde bulunduğumuz bu zor dönemlerde okunmasını önereceğim bu eser, ruhsal olarak kendinizi de bir noktaya kadar sorgulamanızı sağlıyor.
bu muazzam eserden bir alıntı ile giriye son verelim.
yürüyorum hep sana doğru
yürüyorum olanca gücümle
çünkü ben kimim ve sen kimsin,
anlamıyorsak eğer birbirimizi?
orijinal adı (bkz: das studenbuch) olan eser dilimize 'dua saatleri kitabı' olarak çevrilirken çok önemli bir nokta göz önüne alınmıştır. ortaçağ'dan itibaren aristokrat aileler daha sonra yükselen burjuva ailelerinin ruhlarında daralmayı gidermek ferahlamak üzere başvurdukları ilahi anlatılar ve süslerle bezeli kitaplara verilen isim (bkz: das studenbuch)'dur.
20.yy'ın modernizme giden en büyük taşlardan biri olan bu eseri dilimize (bkz: yüksel özoğuz) çevirmiş ve (bkz: yky) tarafından ilk kez 2008 yılında dilimizde basılmıştır.
avrupa'nın büyük kısmını ve akdeniz'in güney sahillerini (bkz: tunus) ve (bkz: cezayir) gezen yazarın eserlerinde bu yaşanmışlıkların demini bulmak mümkün. henüz genç yaşında çıktığı (bkz: rusya) gezisinin ardından yazdığı dua saatleri kitabında bu etkileri görmek mümkündür.
özetlemek gerekirse rilke, bir rahibin içinde bulunduğu arayışı, çıkmazları, sorularını kendi ağzından dile getirdiği bu eserinde okura önemli düşünme noktaları bırakıyor. içinde bulunduğumuz bu zor dönemlerde okunmasını önereceğim bu eser, ruhsal olarak kendinizi de bir noktaya kadar sorgulamanızı sağlıyor.
bu muazzam eserden bir alıntı ile giriye son verelim.
yürüyorum hep sana doğru
yürüyorum olanca gücümle
çünkü ben kimim ve sen kimsin,
anlamıyorsak eğer birbirimizi?
devamını gör...
kaderin cilvesi
bir yerde imla hatası var gibi ama dur bakalım bulacak gibiyim.*
devamını gör...
korku ve titreme (gulam hüseyin saedi)
bir galem hüseyin saedi kitabıdır.
kitap birbirine bağlı ve birbirini takip eden öykülerden oluşmakta. okurken gerçekten yabancıya, alışılmadık olana, farklı olana, bilinmeyene, adı koyulamayana, anlam verilemeyene karşı hissedilen dinsel değilse de geleneksel korkuyu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
bir deniz kenarın köyünde yaşayan ve geçimini denizden sağlayan, içe kapanık bir köy ahalisinin başına gelenleri ve bu olayların köyde neden olduğu korkuyu ve bu korkunun giderek meraka, merakınsa zaman içinde neden olduğu değişim ile birlikte yıkıma dönük bir değişime neden olmasını okuyoruz kitapta.
köy kendi yağında kavrulmaya çalışan bir köydür. deniz tek geçim kaynaklarıdır ama denizden önce bir canavar, daha sonra ne olduğu belli olmayan bir çocuk gelir. her yeni gelenle köydeki korku artar. sadece denizden değildir gelen korku nesneleri. ama genelde denizden gelen ve anlam verilemeyenler korkutur köylüleri.
ve sonunda o denizden köye yabancılar gelir ve köylü korkusunu bastırıp merakını yenik düşer. yabancılarla kurulan ilk temas ile birlikte köy alt üst olmaya başlar ama bunu nedeni yabancılar değil köylünün kendi neden olduğu değişimdir.
kesinlikle okunmaya değer bir kitap.
kitap birbirine bağlı ve birbirini takip eden öykülerden oluşmakta. okurken gerçekten yabancıya, alışılmadık olana, farklı olana, bilinmeyene, adı koyulamayana, anlam verilemeyene karşı hissedilen dinsel değilse de geleneksel korkuyu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
bir deniz kenarın köyünde yaşayan ve geçimini denizden sağlayan, içe kapanık bir köy ahalisinin başına gelenleri ve bu olayların köyde neden olduğu korkuyu ve bu korkunun giderek meraka, merakınsa zaman içinde neden olduğu değişim ile birlikte yıkıma dönük bir değişime neden olmasını okuyoruz kitapta.
köy kendi yağında kavrulmaya çalışan bir köydür. deniz tek geçim kaynaklarıdır ama denizden önce bir canavar, daha sonra ne olduğu belli olmayan bir çocuk gelir. her yeni gelenle köydeki korku artar. sadece denizden değildir gelen korku nesneleri. ama genelde denizden gelen ve anlam verilemeyenler korkutur köylüleri.
ve sonunda o denizden köye yabancılar gelir ve köylü korkusunu bastırıp merakını yenik düşer. yabancılarla kurulan ilk temas ile birlikte köy alt üst olmaya başlar ama bunu nedeni yabancılar değil köylünün kendi neden olduğu değişimdir.
kesinlikle okunmaya değer bir kitap.
devamını gör...
jack nicholson
ruh hastası rollerini mükemmel oynayan one flew over the cuckoo's nest, the shining gibi filmlerde devasa bir oyunculuk gösteren hollywood'un en iyi aktörlerinden ve hayranı olduğum güzide isim. allah uzun ömür versin.
devamını gör...
seda sayan
akasya durağı dizisinde 'seyit' rolüne hayat veren şarkıcı 'onur şan'ın da eski eşi olan kişidir.
devamını gör...
ince memed
2. ve 3. cildi atlayıp 1’den sonra 4’ü okusanız daha iyi olur. okumayı seven bir adam olarak okurken çok zorlanmıştım. sonra yaşar kemal’in hayatını okuyunca öğrendim ki, o da yazarken çok zorlanmış.
devamını gör...
dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu
göz ardı edilmemesi gereken bir nöropsikolojik rahatsızlıktır. her hareketli, yaramaz çocuk hiperaktif değildir.
dürtüsel davranışlarla baş edebilmek cidden zordur. eğer böyle bir çocuğunuz varsa hayat bir parça daha zor olabiliyor. ilaç tedavisi yanı sıra çeşitli terapiler uygulanabiliyor.
sözlüğün cahilleri gelmiş gerzek çocuklardan bahsetmiş. tıpkı bir böbrek hastalığı gibi ya da kalp rahatsızlığı gibi görmemiz gereken ve erken teşhis edilmesi önem arz eden bir hastalıktır
tanım girerken rica edeceğim sözlerinize dikkat edin yahu. bu hastalığa sahip, ya da çocuğu bu hastalığı barındıran kişilerin var olduğunu unutmayın. ne kadar zalim oluyorsunuz bazen.
dürtüsel davranışlarla baş edebilmek cidden zordur. eğer böyle bir çocuğunuz varsa hayat bir parça daha zor olabiliyor. ilaç tedavisi yanı sıra çeşitli terapiler uygulanabiliyor.
sözlüğün cahilleri gelmiş gerzek çocuklardan bahsetmiş. tıpkı bir böbrek hastalığı gibi ya da kalp rahatsızlığı gibi görmemiz gereken ve erken teşhis edilmesi önem arz eden bir hastalıktır
tanım girerken rica edeceğim sözlerinize dikkat edin yahu. bu hastalığa sahip, ya da çocuğu bu hastalığı barındıran kişilerin var olduğunu unutmayın. ne kadar zalim oluyorsunuz bazen.
devamını gör...
artıkparlamayanyıldız
tanımlarını beğenmekten parmaklarımın yorulduğu, şu ana kadar iki kelime konuşmuş olsak da hemen ısındığım, çok tatlı yazardır.
devamını gör...
triküspit kapak
sağ kulakçık ve sağ karıncık arasında bulunur.
devamını gör...
29 nisan 17 mayıs arası tam kapanma
tam kapanma değil kapanmacık!
devamını gör...
eastern promises
david cronenberg imzası taşıyan, 2007 yapımı, başrollerinde naomi watts ve viggo mortensen'in arzı endam ettiği bir güzel film. hassas bünyelere tavsiye edilmez. son derece çarpıcı sahnelere sahiptir. ciddi dram içerir bunun da çok ötesinde bir netlikte işlenmiştir konusu. oyuncuyu iyi yönetmeyi bilen bir yönetmen cronenberg. yine de şu an bile, aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen vincent cassel'lı sahnelerin saf yetenek olduğunu hatırlıyorum, düşünüyorum.
bebeğini henüz kaybetmiş, rus bir baba ve ingiliz bir anneye sahip sıradan bir kadın. filmin başından itibaren naif, yufka yürekli olarak lanse edilmiş, seyirciye bu adamda bir olaylar var dedirtmiş bir mafya şoförü, kötülük yapan adamlar, çökertilmesi gereken bir örgüt. david cronenberg'i tanımayan biri pekala bu sıradan kadının gözünü karartıp, kendisinin ve tüm sevdiklerinin hayatını riske atmak pahasına mafyaya savaş açacağını, aslında iyi olan abinin de yardımıyla koca örgütü 150 küsür dakikalık bol koşmalı, bol aksiyon sahneli bir film ile çökerteceğini düşünebilir. ama gerçek hayatta işler böyle olmuyor. gerçek hayatta sıradan insanlar boylarını aşan tehlikeli işlere kalkışmıyor, iyi adamlarla kötü adamlar dövüşürken iyi adamlar da yara alıyor, hatta bazen sadece şans yanlarında olduğu için kavgadan galip çıkıyor. cronenberg sinemada insanlara görmek istediklerini değil, gerçekliği tüm çıplaklığı ile anlatmayı düstur edinmiş bir yönetmen. bu filmi ile de bunu ne kadar başarılı bir şekilde yaptığını bir kez daha göstermiş.
bebeğini henüz kaybetmiş, rus bir baba ve ingiliz bir anneye sahip sıradan bir kadın. filmin başından itibaren naif, yufka yürekli olarak lanse edilmiş, seyirciye bu adamda bir olaylar var dedirtmiş bir mafya şoförü, kötülük yapan adamlar, çökertilmesi gereken bir örgüt. david cronenberg'i tanımayan biri pekala bu sıradan kadının gözünü karartıp, kendisinin ve tüm sevdiklerinin hayatını riske atmak pahasına mafyaya savaş açacağını, aslında iyi olan abinin de yardımıyla koca örgütü 150 küsür dakikalık bol koşmalı, bol aksiyon sahneli bir film ile çökerteceğini düşünebilir. ama gerçek hayatta işler böyle olmuyor. gerçek hayatta sıradan insanlar boylarını aşan tehlikeli işlere kalkışmıyor, iyi adamlarla kötü adamlar dövüşürken iyi adamlar da yara alıyor, hatta bazen sadece şans yanlarında olduğu için kavgadan galip çıkıyor. cronenberg sinemada insanlara görmek istediklerini değil, gerçekliği tüm çıplaklığı ile anlatmayı düstur edinmiş bir yönetmen. bu filmi ile de bunu ne kadar başarılı bir şekilde yaptığını bir kez daha göstermiş.
devamını gör...
başka bir şehirde yeni bir hayata başlamak
yeni bir hayat olmasa da okul için şehir değiştirdim bu da yeni bir başlangıç olarak görülebilir çünkü doğduğum, büyüdüğüm, huyuna suyuna alışık olduğum bir yerden kalkıp yıllarımı geçireceğim bir yere geldim.
üç ekimden beri burdayım. her şey çok yeni. yollar, sokaklar, insanlar...
içime ilk dolan duygularım: sıkılmak, sıkıldığım için şehrimi özlemek.
durağan bir ruhu var bu şehrin. ilk geldiğimde ruhu yok neşesi yok derdim burası için. yanılmışım. elbette her şeyde olduğu gibi bu şehrin de bir ruhu varmış. buram buram tarih kokan sokaklarında gezinirken, yüzyıllar önce bırakılan eserlere bakarken anladım bunu.
burası bozkır. kıyı şeridinin nabzını buradan beklemek mantık dışı. nereden bu gözlemi yaptım diye merak edecek olursanız şayet tabii ki de tarihi eserler derim. yer gök taş yapılarla dolu. kubbe detaylı, geniş alanlara kurulmuş taş yapılar. girişlerinde veya içlerinde çeşitli oymalar, süslemeler var. estetik anlayışı her dönemde varmış.
içlerinde gezinirken, duvarlarına dokunurken nasıl bir enerjide olduklarını fark ettim.
enerji dediysem şimdi size evren, ay, karma bilmem ne yeni dönem popülerleşmiş kavramlardan bahsetmeyeceğim korkmayın.
enerjiden kastım iletişim yani dilleri. ağır, sağlam ve kapalılar. içine girdiğin zaman seni kalın duvarları sarıp sarmalar, dışarıdaki tehditlere karşı korur ama oradan sıkılıp da seni koruyan duvarlarını yıkamazsın. yani ona karşı direnç göstermezsin. içine girdiysen bir kere oranın kurallarına uymak zorundasın.
iç kapıları bile oldukça alçak yapılmış bu eserlerin. kimisi ilime irfana olan saygıdan dolayı diyor kimisi bilmem ne için. kapıdan girerken başını eğerek giriyorsun. başımı yani bana güç veren aklımı taşıyan bu başımı eğiyorum, kendi kibrimi bir kenara bırakıyorum ve saygı duyuyorum demek.
saygı, illa eğilmesi gereken başlar, birinin önünde kenetlenmesi gereken kollar mı demek?
saygı, birinin öz saygısını yitirip başka birinin elini eteğini öpmesi mi demek?
bunu yapması uygun görülen kişinin kibrini (öz saygısını aslında) bir kenara bırakıp eylemlere geçmesini beklemek normal karşılanırken ya bunu bekleyen bunu isteyen tarafa neden kafayı çevirip de şöyle bir bakmıyoruz? sen neden birinden bunu istiyorsun demiyoruz?
benim ne tarihle ne insanlarla ne zihniyetle ne kültürle ilgili bir sorunum yok.
şahsi gözlemlerimi ve yorumlamalarımı paylaşıyorum.
bana durağan gelmesinin nedenini anlatıyorum.
eğ başını diyor eğmek istemiyorum. şekle sokmaya çalışıyor istediği şekli almak istemiyorum.
bana durağan gelen, pasif gelen tutumlar tam da bu ayrıntılar. içimde bir volkan var. çıkın oynayın eğlenin, gel eğme başını, sen de artık önünde birilerine bir şey yaptırma, gelin hep beraber özgür olalım, kendimiz olalım diyorum.
pollyannacılık yapmıyorum. hayat bayram olsa lalala demiyorum. kendimiz olsak diyorum.
hayır hayır bugünün ruhuyla geçmişin anlayışını eleştirmiyorum. o zamanın şartları bunu gerektiyordur ve öyle gelişmiştir olaylar.
ama aradan kuşaklar geçtikten sonra kıyı şeridinden buralara gelen ruhum bunu kabullenemiyor. içim hissediyor ki buraya yabancıyım. binaların içinde başımı eğerek o kapılardan geçerken keşke diyorum, keşke eğmesem. keşke biraz daha uzun olsaymış bu kapılar. yanımda burada yetişmiş insanlar hayran oluyorlar bu anlayışa. saygıya bak diyorlar. ben ise keşke diyorum, keşke eğmesem...
üç ekimden beri burdayım. her şey çok yeni. yollar, sokaklar, insanlar...
içime ilk dolan duygularım: sıkılmak, sıkıldığım için şehrimi özlemek.
durağan bir ruhu var bu şehrin. ilk geldiğimde ruhu yok neşesi yok derdim burası için. yanılmışım. elbette her şeyde olduğu gibi bu şehrin de bir ruhu varmış. buram buram tarih kokan sokaklarında gezinirken, yüzyıllar önce bırakılan eserlere bakarken anladım bunu.
burası bozkır. kıyı şeridinin nabzını buradan beklemek mantık dışı. nereden bu gözlemi yaptım diye merak edecek olursanız şayet tabii ki de tarihi eserler derim. yer gök taş yapılarla dolu. kubbe detaylı, geniş alanlara kurulmuş taş yapılar. girişlerinde veya içlerinde çeşitli oymalar, süslemeler var. estetik anlayışı her dönemde varmış.
içlerinde gezinirken, duvarlarına dokunurken nasıl bir enerjide olduklarını fark ettim.
enerji dediysem şimdi size evren, ay, karma bilmem ne yeni dönem popülerleşmiş kavramlardan bahsetmeyeceğim korkmayın.
enerjiden kastım iletişim yani dilleri. ağır, sağlam ve kapalılar. içine girdiğin zaman seni kalın duvarları sarıp sarmalar, dışarıdaki tehditlere karşı korur ama oradan sıkılıp da seni koruyan duvarlarını yıkamazsın. yani ona karşı direnç göstermezsin. içine girdiysen bir kere oranın kurallarına uymak zorundasın.
iç kapıları bile oldukça alçak yapılmış bu eserlerin. kimisi ilime irfana olan saygıdan dolayı diyor kimisi bilmem ne için. kapıdan girerken başını eğerek giriyorsun. başımı yani bana güç veren aklımı taşıyan bu başımı eğiyorum, kendi kibrimi bir kenara bırakıyorum ve saygı duyuyorum demek.
saygı, illa eğilmesi gereken başlar, birinin önünde kenetlenmesi gereken kollar mı demek?
saygı, birinin öz saygısını yitirip başka birinin elini eteğini öpmesi mi demek?
bunu yapması uygun görülen kişinin kibrini (öz saygısını aslında) bir kenara bırakıp eylemlere geçmesini beklemek normal karşılanırken ya bunu bekleyen bunu isteyen tarafa neden kafayı çevirip de şöyle bir bakmıyoruz? sen neden birinden bunu istiyorsun demiyoruz?
benim ne tarihle ne insanlarla ne zihniyetle ne kültürle ilgili bir sorunum yok.
şahsi gözlemlerimi ve yorumlamalarımı paylaşıyorum.
bana durağan gelmesinin nedenini anlatıyorum.
eğ başını diyor eğmek istemiyorum. şekle sokmaya çalışıyor istediği şekli almak istemiyorum.
bana durağan gelen, pasif gelen tutumlar tam da bu ayrıntılar. içimde bir volkan var. çıkın oynayın eğlenin, gel eğme başını, sen de artık önünde birilerine bir şey yaptırma, gelin hep beraber özgür olalım, kendimiz olalım diyorum.
pollyannacılık yapmıyorum. hayat bayram olsa lalala demiyorum. kendimiz olsak diyorum.
hayır hayır bugünün ruhuyla geçmişin anlayışını eleştirmiyorum. o zamanın şartları bunu gerektiyordur ve öyle gelişmiştir olaylar.
ama aradan kuşaklar geçtikten sonra kıyı şeridinden buralara gelen ruhum bunu kabullenemiyor. içim hissediyor ki buraya yabancıyım. binaların içinde başımı eğerek o kapılardan geçerken keşke diyorum, keşke eğmesem. keşke biraz daha uzun olsaymış bu kapılar. yanımda burada yetişmiş insanlar hayran oluyorlar bu anlayışa. saygıya bak diyorlar. ben ise keşke diyorum, keşke eğmesem...
devamını gör...
dostoyevski'den alıntılar
''bir çocuğun ölümünü görmektense, dünyaya geliş biletimi iade etmek isterim.''
devamını gör...
eurovision'a tekrar katılma durumunda türkiye'yi temsil edecek sanatçı
bence edis olabilirdi veya aleyna tilki.
devamını gör...
