yazarların itiraf köşesi
tüm dengemi bozan biri var. 1. gün iyiysek 2. gün kötüyüz, 3. gün diye bir şey yok zaten.
belirsizlikleri de sevmiyorum belirsizliklere neden olanları da.
belirsizlikleri de sevmiyorum belirsizliklere neden olanları da.
devamını gör...
29 nisan 17 mayıs arası tam kapanma
aylardır hiç evden çıkmadım ama bir telaşa kapıldım birden. yapmayın böyle şeyler. *
devamını gör...
üç kelimede türkiye
(bkz: bermuda şeytan üçgeni)
devamını gör...
geceye bir sanat eseri bırak
size cem ozkan'i tanitayim. 1993 dogumlu bu gencecik arkadas, anadolu universitesi guzel sanatlar fakultesi'nde egitim gormekte. yaptigi bu saheser niteligindeki ati, hurda artiklariyla yapmis. simdi bu yetenek, bu sanat degil de nedir?.. instagram hesabini da birakiyorum, sadece bu at degil, hesabinda daha nice metal art olarak adlandirdigi heykellerini gorebilirsiniz. www.instagram.com/p/BaPhg16...
devamını gör...
sözlük yazarlarının dini görüşü
görmüyorum. göremiyorum. kör oldum.
devamını gör...
asperger sendromu
otistik hastalığın aksine dil gelişiminde ve bilişsel gelişimde gecikmenin görülmediği bir rahatsızlıktır.
zeka genellikle normaldir.
bu çocuklar durmaksızın konuşabilir, sıklıkla dinleyicinin dinleyip dinlemediğine aldırmaksızın konuşmaya devam ederler, karşıdaki kişinin yorum yapmasına, konu değiştirmesini kaale almaz, konuşmaya devam ederler.
zeka genellikle normaldir.
bu çocuklar durmaksızın konuşabilir, sıklıkla dinleyicinin dinleyip dinlemediğine aldırmaksızın konuşmaya devam ederler, karşıdaki kişinin yorum yapmasına, konu değiştirmesini kaale almaz, konuşmaya devam ederler.
devamını gör...
mervenur polat'ın ölü bulunması
bugünün güzel olabileceğini ummuştum.
antalya’da polis, geçen yıl 19 ekim günü arkadaşıyla buluşacağını söyleyerek evden ayrıldıktan sonra kendisinden uzun süre haber alınamayan 1 çocuk annesi mervenur polat’ın, muratpaşa ilçesindeki bir evin çatısında dün folyoya sarılı cesedini buldu.
haberin devamı için
antalya’da polis, geçen yıl 19 ekim günü arkadaşıyla buluşacağını söyleyerek evden ayrıldıktan sonra kendisinden uzun süre haber alınamayan 1 çocuk annesi mervenur polat’ın, muratpaşa ilçesindeki bir evin çatısında dün folyoya sarılı cesedini buldu.
haberin devamı için
devamını gör...
akıl çağı
(bkz: akıl çağı)
sartre'ın özgürlüğün yolları üçlemesinin ilk kitabıdır. ayrıca bu kitap ile nobel ödülü kazanmış ve ödülü kabul etmemiştir.
serinin ilk kitabı mathieu karakteri üzerinden hem kendilerini arayan hem kendilerinden kaçan insanların özgürlüğü arayışları seçimleri yada seçimsizlikleri ve hayatlarını anlamlandırma çabaları etrafında geçer.
- " geçmiş günleri mi özlüyorsun" marcelle kuru bir sesle hayır dedi. o günleri değil. yalnızca o günlerde hayalini kurduğum yaşamı özlüyorum. sy 16
- ve birden " ihtiyarladım" diye düşündü. ihtiyarladım. şurada, bir sandalyenin üzerinde, gırtlağıma kadar kendi yaşamıma gömülmüş oturuyor ve hiçbir şeye inanmıyorum. sy 73
- jacques, özentili bir sevecenlikle mathieu dedi, seni, sandığından çok daha iyi tanıyorum ve bu yüzden de korkuyorum. epeydir, böyle bir şeyi bekleyerek üzüntüdeydim zaten: bu çocuk, senin isteyerek, dileyerek yarattığın bir durumun beklenen sonucudur, şimdi onu yok etmek istiyorsun, çünkü hareketlerinin sonuçlarına katlanmak, bu sorumluluğu yüklenmek istemiyorsun. işte sana gerçeği olduğu gibi göstereyim: belki şu anda yalan söylemiyorsun ama senin yaşamın, bütünüyle baştan sona yalan üzerine kurulu!
mathieu "jacques" dedi, " rica ederim, benim için üzülme! söyle bana , şu kendimden sakladığım, saklamak için yalan söylediğim şey neymiş?" gülümsüyordu.
o yalanla saklamaya çalıştığın şu ki dedi jacques, sen, kendinden utanan bir burjuvasın. ben, uzun tereddütlerden, aranmalardan sonra burjuva bir yaşamda karar kıldım, akıllı uslu bir evlenme yaptım, evlenmek gerek diye evlendim. ama sen, yaradılışınla, zevklerinle, içgüdülerinle burjuvasın, seni evlenmeye iten de işte bu içgüdüler. çünkü, sen benim gözümde zaten evlisin mathieu! sy 153
- sana gençlik yılların için tek kelime söylemiyorum, dedi. hatta bazı kötü maceralara sürüklenmeyecek kadar da akıllıca hareket ettin. ama ben kendi geçmişim için de aynı şeyleri söyleyebilirim. aslında ikimiz de, korsan dedelerimizden kalan içgüdülere uymuş olduk. ne var ki, ben bu içgüdüleri bir seferde, sonuna kadar kullandım ve tükettim. sen ise küçük dozlarla, her gün birazını kullanıyorsun, bir dikişte içip bitirmeye gücün yok. belki de sen, bana oranla daha az korsandın, işte senin şanssızlığında bu oldu. yaşayışın, basit bir temele dayanan ama bitmek bilmeyen bir isyan ve anarşi tiryakiliğiyle, seni düzene, ahlak sağlamlığına ve günü gününe diyebileceğim alışılmış yaşama iten derin ve güçlü bir içgüdü arasındaki çatışmadan ibaret! sonuç şu ki sen, sorumluluğu olmayan ihtiyar bir öğrenci olarak kaldın. ama dostum, biraz dur da kendine bak. otuz dört yaşındasın, saçlarına aklar düşmeye başladı. artık körpecik bir delikanlı değilsin anladın mı ve bu özentili bohem hayatı sana hiç yakışmıyor. zaten, bu bohem hayatı denilen şey de nedir ? bundan yüz yıl önce pek güzel, romantik bir fikirdi herhalde ama bugün artık modası geçmiş, ömrünü tüketmiş bir şey... artık akıl çağındasın, mathieu , akıl çağındasın ya da... ya da olmalısın!
mathieu " yok efendim" dedi. senin akıl çağı diye anlattığın şey, kendimden vazgeçme çağı benim için. ben bunu istemiyorum. sy 156-157
-" bütün ömrümce dişleri sökülmüş olarak yaşadım. " diye düşündü." evet, dişleri sökülmüş. asla ısırmadım, bekledim, bekliyor ve kendimi hep daha sonra gelecek günlere saklıyordum ve şimdi, birden gördüm ki hiç dişim kalmamış. sy 271
-
sartre'ın özgürlüğün yolları üçlemesinin ilk kitabıdır. ayrıca bu kitap ile nobel ödülü kazanmış ve ödülü kabul etmemiştir.
serinin ilk kitabı mathieu karakteri üzerinden hem kendilerini arayan hem kendilerinden kaçan insanların özgürlüğü arayışları seçimleri yada seçimsizlikleri ve hayatlarını anlamlandırma çabaları etrafında geçer.
- " geçmiş günleri mi özlüyorsun" marcelle kuru bir sesle hayır dedi. o günleri değil. yalnızca o günlerde hayalini kurduğum yaşamı özlüyorum. sy 16
- ve birden " ihtiyarladım" diye düşündü. ihtiyarladım. şurada, bir sandalyenin üzerinde, gırtlağıma kadar kendi yaşamıma gömülmüş oturuyor ve hiçbir şeye inanmıyorum. sy 73
- jacques, özentili bir sevecenlikle mathieu dedi, seni, sandığından çok daha iyi tanıyorum ve bu yüzden de korkuyorum. epeydir, böyle bir şeyi bekleyerek üzüntüdeydim zaten: bu çocuk, senin isteyerek, dileyerek yarattığın bir durumun beklenen sonucudur, şimdi onu yok etmek istiyorsun, çünkü hareketlerinin sonuçlarına katlanmak, bu sorumluluğu yüklenmek istemiyorsun. işte sana gerçeği olduğu gibi göstereyim: belki şu anda yalan söylemiyorsun ama senin yaşamın, bütünüyle baştan sona yalan üzerine kurulu!
mathieu "jacques" dedi, " rica ederim, benim için üzülme! söyle bana , şu kendimden sakladığım, saklamak için yalan söylediğim şey neymiş?" gülümsüyordu.
o yalanla saklamaya çalıştığın şu ki dedi jacques, sen, kendinden utanan bir burjuvasın. ben, uzun tereddütlerden, aranmalardan sonra burjuva bir yaşamda karar kıldım, akıllı uslu bir evlenme yaptım, evlenmek gerek diye evlendim. ama sen, yaradılışınla, zevklerinle, içgüdülerinle burjuvasın, seni evlenmeye iten de işte bu içgüdüler. çünkü, sen benim gözümde zaten evlisin mathieu! sy 153
- sana gençlik yılların için tek kelime söylemiyorum, dedi. hatta bazı kötü maceralara sürüklenmeyecek kadar da akıllıca hareket ettin. ama ben kendi geçmişim için de aynı şeyleri söyleyebilirim. aslında ikimiz de, korsan dedelerimizden kalan içgüdülere uymuş olduk. ne var ki, ben bu içgüdüleri bir seferde, sonuna kadar kullandım ve tükettim. sen ise küçük dozlarla, her gün birazını kullanıyorsun, bir dikişte içip bitirmeye gücün yok. belki de sen, bana oranla daha az korsandın, işte senin şanssızlığında bu oldu. yaşayışın, basit bir temele dayanan ama bitmek bilmeyen bir isyan ve anarşi tiryakiliğiyle, seni düzene, ahlak sağlamlığına ve günü gününe diyebileceğim alışılmış yaşama iten derin ve güçlü bir içgüdü arasındaki çatışmadan ibaret! sonuç şu ki sen, sorumluluğu olmayan ihtiyar bir öğrenci olarak kaldın. ama dostum, biraz dur da kendine bak. otuz dört yaşındasın, saçlarına aklar düşmeye başladı. artık körpecik bir delikanlı değilsin anladın mı ve bu özentili bohem hayatı sana hiç yakışmıyor. zaten, bu bohem hayatı denilen şey de nedir ? bundan yüz yıl önce pek güzel, romantik bir fikirdi herhalde ama bugün artık modası geçmiş, ömrünü tüketmiş bir şey... artık akıl çağındasın, mathieu , akıl çağındasın ya da... ya da olmalısın!
mathieu " yok efendim" dedi. senin akıl çağı diye anlattığın şey, kendimden vazgeçme çağı benim için. ben bunu istemiyorum. sy 156-157
-" bütün ömrümce dişleri sökülmüş olarak yaşadım. " diye düşündü." evet, dişleri sökülmüş. asla ısırmadım, bekledim, bekliyor ve kendimi hep daha sonra gelecek günlere saklıyordum ve şimdi, birden gördüm ki hiç dişim kalmamış. sy 271
-
devamını gör...
çok fena cehaletin döndüğü düşünülen yerler
belediyeler. çalışanların torpille girdiği çok belli. cehalet kokuyor. kimse ne iş yaptığını bilmiyor
devamını gör...
babam ve oğlum
2005 yapımı çağan ırmak yönetmen ve senaristliğinde çekilen dram, aile filmi.
efsane oyuncu kadrosu bulunan film her konuda çok iddialı.
çetin tekindor, fikret kuşkan, hümeyra, tuba büyüküstün, şerif sezer, binnur kaya, yetkin dikinciler ve ege tanman'ı kadrosunda buluşturmuş.
filmin çoğunluğu ege'de bir çiftlikte geçiyor. sadık (fikret kuşkan) eğitimi için ailesinden ve memleketinden ayrılıp gazetecilik okumaya gider. babası hüseyin (benim için efsane ötesi oyuncu çetin tekindor) sadık'ın ziraat mühendisliği okuyup çiftliğin başına geçmesini ister fakat işin rengi çok farklıdır. sadık sağ sol akımına kendini kaptırmış ve bu hüseyin'in kulağına gitmiştir. bunun sonucu onu evlatlıktan reddetmiş 'ne ölüme ne ölüsüne' algısıyla hayatına devam etmeye başlamıştır.
peki ya bu 'ne ölüme ne ölüsüne' lafı sanıldığı kadar sebat edilesi bir söz müdür? öyle insanlar girdi çıktı ki hayatımıza hatta bazıları ailemizden birileri bazen bizde kullandık bu sözü. peki ya o insanlardan birinin öleceğini öğrenseydik ne yapardık?
abim ve ablamlar (bir kısmı) yıllarca babamla hep didiştiler. bazen babamdan nefret ettiklerini bile düşündüm. 33 yıllık hayatım ki ben ailenin en küçüğüyüm hep onların küslükleriyle geçti. haliyle benimle de zaman zaman (çoğu zaman) küstüler. nedenini hala anlayamıyorum biliyor musunuz? yani bir insan sırf diğerinden farklı düşünüyor farklı olmak istiyor diye diğerleri neden bunu bir savaşa çeviriyor? neden kendi gibi düşünmeyene, hissetmeyene saygı duymuyor? hadi bunu geçtim neden bu durumu ömrünün hemen hemen yarısını ona küs olarak geçirmeye bir sebep olarak görebiliyor? bunu aklım hiç almadı almayacakta.
efendim işte konu üzeri abimle babam uzun yıllar küs kaldı. nedeni bazen ben bazen babamın abime yaptığı (çocukken ya da yetişkinlik çağlarında) baskılar vslerdi abim bunları hiç unutmadı babamdan hep nefretle bahsetti. bir gün bir telefon aldı uzun yıllardır konuşmadığı annesiydi arayan. (bir neden yok babasıyla konuşmadığı için annesiyle de konuşmamayı tercih etti. ) 'oğlum baban çok hasta durumu hiç iyi değil anlamadık ne olduğunu seni çağırıyor' dedi annem. abim hiç bir şey söylemeyip telefonu kapadı ve diğer iki babamla konuşmayan ablamlar dan birini aradı. 'babam gerçekten hasta olmasa arayıp bizi çağırmaz değil mi? gidelim mi antep' e? ' dedi ve yola koyuldular.
bir ay geçmedi babamı kanserden kaybettik. ilginçtir ki adam 2 senedir böbrek tedavisi görüyordu. meğer kansermiş ve doktor dahil kimsenin haberi yokmuş. böbrekleri de temizmiş buarada istanbul' a getirdiğimizde anladık. (burası türkiye diyerek geçiştirmeli miyim? evet en azından bu başlık için öyle yapmalıyım.)bu süreçte ben abimi çocuklar gibi ağlarkende gördüm. çığlıklar atarak duvara kafasını vururken de. o dahil bir çok aile ferdi derin bir vicdan azabıyla uğurladı babamı. yani ne ölüme ne ölüsüne olamadı.
bazı sözlerin anlamını söylerken değil yaşarken daha derin anlarız. işte hüseyin bey de bunu en derinlerine kadar yaşayacak bu filmde.
bu arada filmi ben çıktığı dönem sinemada izlemiştim. dershane grubuyla her hafta bir filme gidiyorduk. babam ve oğlum da onlardan biriydi işte. çok matrak bir grup olduğundan bırakın ağlamayı tam manasıyla duygulanamamıştım bile. bir iki kere boğazıma bir şeyler düğümlenmiş ama yanı başımdaki deli bozması arkadaşlarımın hareketleriyle basmıştım kahkahayı.
zor bir film ben izlersem şuan hele izlersem bir iki gün kendime gelemem bu yüzden bir daha hiç izlemedim. benim gibi insanlar için böyle filmler cehennem. neyse efendim filmden çok anı defteri gibi oldu ama idare edi verin.
iyi seyirler...
efsane oyuncu kadrosu bulunan film her konuda çok iddialı.
çetin tekindor, fikret kuşkan, hümeyra, tuba büyüküstün, şerif sezer, binnur kaya, yetkin dikinciler ve ege tanman'ı kadrosunda buluşturmuş.
filmin çoğunluğu ege'de bir çiftlikte geçiyor. sadık (fikret kuşkan) eğitimi için ailesinden ve memleketinden ayrılıp gazetecilik okumaya gider. babası hüseyin (benim için efsane ötesi oyuncu çetin tekindor) sadık'ın ziraat mühendisliği okuyup çiftliğin başına geçmesini ister fakat işin rengi çok farklıdır. sadık sağ sol akımına kendini kaptırmış ve bu hüseyin'in kulağına gitmiştir. bunun sonucu onu evlatlıktan reddetmiş 'ne ölüme ne ölüsüne' algısıyla hayatına devam etmeye başlamıştır.
peki ya bu 'ne ölüme ne ölüsüne' lafı sanıldığı kadar sebat edilesi bir söz müdür? öyle insanlar girdi çıktı ki hayatımıza hatta bazıları ailemizden birileri bazen bizde kullandık bu sözü. peki ya o insanlardan birinin öleceğini öğrenseydik ne yapardık?
abim ve ablamlar (bir kısmı) yıllarca babamla hep didiştiler. bazen babamdan nefret ettiklerini bile düşündüm. 33 yıllık hayatım ki ben ailenin en küçüğüyüm hep onların küslükleriyle geçti. haliyle benimle de zaman zaman (çoğu zaman) küstüler. nedenini hala anlayamıyorum biliyor musunuz? yani bir insan sırf diğerinden farklı düşünüyor farklı olmak istiyor diye diğerleri neden bunu bir savaşa çeviriyor? neden kendi gibi düşünmeyene, hissetmeyene saygı duymuyor? hadi bunu geçtim neden bu durumu ömrünün hemen hemen yarısını ona küs olarak geçirmeye bir sebep olarak görebiliyor? bunu aklım hiç almadı almayacakta.
efendim işte konu üzeri abimle babam uzun yıllar küs kaldı. nedeni bazen ben bazen babamın abime yaptığı (çocukken ya da yetişkinlik çağlarında) baskılar vslerdi abim bunları hiç unutmadı babamdan hep nefretle bahsetti. bir gün bir telefon aldı uzun yıllardır konuşmadığı annesiydi arayan. (bir neden yok babasıyla konuşmadığı için annesiyle de konuşmamayı tercih etti. ) 'oğlum baban çok hasta durumu hiç iyi değil anlamadık ne olduğunu seni çağırıyor' dedi annem. abim hiç bir şey söylemeyip telefonu kapadı ve diğer iki babamla konuşmayan ablamlar dan birini aradı. 'babam gerçekten hasta olmasa arayıp bizi çağırmaz değil mi? gidelim mi antep' e? ' dedi ve yola koyuldular.
bir ay geçmedi babamı kanserden kaybettik. ilginçtir ki adam 2 senedir böbrek tedavisi görüyordu. meğer kansermiş ve doktor dahil kimsenin haberi yokmuş. böbrekleri de temizmiş buarada istanbul' a getirdiğimizde anladık. (burası türkiye diyerek geçiştirmeli miyim? evet en azından bu başlık için öyle yapmalıyım.)bu süreçte ben abimi çocuklar gibi ağlarkende gördüm. çığlıklar atarak duvara kafasını vururken de. o dahil bir çok aile ferdi derin bir vicdan azabıyla uğurladı babamı. yani ne ölüme ne ölüsüne olamadı.
bazı sözlerin anlamını söylerken değil yaşarken daha derin anlarız. işte hüseyin bey de bunu en derinlerine kadar yaşayacak bu filmde.
bu arada filmi ben çıktığı dönem sinemada izlemiştim. dershane grubuyla her hafta bir filme gidiyorduk. babam ve oğlum da onlardan biriydi işte. çok matrak bir grup olduğundan bırakın ağlamayı tam manasıyla duygulanamamıştım bile. bir iki kere boğazıma bir şeyler düğümlenmiş ama yanı başımdaki deli bozması arkadaşlarımın hareketleriyle basmıştım kahkahayı.
zor bir film ben izlersem şuan hele izlersem bir iki gün kendime gelemem bu yüzden bir daha hiç izlemedim. benim gibi insanlar için böyle filmler cehennem. neyse efendim filmden çok anı defteri gibi oldu ama idare edi verin.
iyi seyirler...
devamını gör...
nickaltı
kontrol hakkı nick sahibine verilmesi gerektiğine inanıyorum.
sonuçta kendi başlığı. istenmeyen tanımların da rahatsız etmesinin önüne geçilir bence.
sonuçta kendi başlığı. istenmeyen tanımların da rahatsız etmesinin önüne geçilir bence.
devamını gör...
unutulmayan fakirlik anıları
bir yıl boyunca aynı pantolonu giymiştim annem her pantolonumu yıkadığında evden çıkamaz kurumasını beklerdim, zamanla yeryer aşınmaya başlayıp yırtıldıkça rengine yakın yama yapılsa da bir süre sonra pantolon öz kumaşını yitirip gökkuşağına dönmüştü. bayramlığı annem dikmişti çizgili pijama.
hafta da bir çay demlenirdi, 1 bilemedin 2 bardak içilirdi eskiler bilir juz (kırılmaz) bardakları.
hafta da bir çay demlenirdi, 1 bilemedin 2 bardak içilirdi eskiler bilir juz (kırılmaz) bardakları.
devamını gör...
bystander etkisi
acil durumlarda topluluk seyirci durumuna geçer, bu gibi durumlarda eğer yardıma ihtiyaç duyuluyorsa bir kişiyi işaret edip yardım beklenmelidir, aksi taktirde kimse üzerinde sorumluluk görmez. eğer bir kişiyi işaret ederseniz, örneğin: sen, lütfen 112'yi ara, derseniz bu kişi hemen 112'yi arayacaktır. fakat eğer ''birisi 112'yi arasın'' derseniz herkes, ''zaten biri arar'' diye düşünüp aramayacaktır.
devamını gör...
gülşen
sadece eğlenmelik değil, hüzünlü şarkıları da bi o kadar sağlamdır. çoğu kişinin olduğu gibi benim de duygularıma tercüman bu kadın.
bende “hayal kırıklığı’nın” karşılığı olan şu okkalı şarkıyı bırakayım.
bende “hayal kırıklığı’nın” karşılığı olan şu okkalı şarkıyı bırakayım.
devamını gör...
kitap okuyan sevgili
rica ediyorum allah'ım bana denk gelsin.
ruhumuz mıknatıs olsun lütfenn, sen oku ben okuyayım, gülelim, kitabı bitirdikten sonra onun hakkında konuşmak heycan verici. hissediyorum bulacağız birbirimizi. belki bir sahafta, belki kitap okurken bankta, seni bekliyorum...
ruhumuz mıknatıs olsun lütfenn, sen oku ben okuyayım, gülelim, kitabı bitirdikten sonra onun hakkında konuşmak heycan verici. hissediyorum bulacağız birbirimizi. belki bir sahafta, belki kitap okurken bankta, seni bekliyorum...
devamını gör...
hayatınızın mottosu olan sözler
bir şarkı dinle, düzelirsin.
devamını gör...
aramadan önce müsait misin diye mesaj atmak
çok ince bir davranış ama bu kadar ince düşünmeyin kirilirsiniz.
devamını gör...
yazarların çektiği kedi fotoğrafları
işte bunlar dört serseri.


biri ürkek üçü deli.



bugün karşılaştık bu afacanlarla. kollarını, bacaklarını ısırmamak için kendimi zor tuttum. yahu nasıl sevecen nasıl güzeller. koştur koştur geliyorlar insanın üzerine. ne oluyoruz yahu dedim bir an. biraz durdum izledim onları. oyunları, hareketleri nasıl huzur veriyor insana. bir bahçem olsa dördünü alıp götürsem dedim. ileride kocaman kocaman bir bahçem olursa tüm minnakları toplamayı düşünüyorum. iyice deliye çıksın adım. aman akıllı olsak madalya mı veriyorlar sanki pehhh.
neyse çok başım ağrıyor ben yavaştan yatar. herkeslere huzurlu uykular. ben gaçtım.


biri ürkek üçü deli.



bugün karşılaştık bu afacanlarla. kollarını, bacaklarını ısırmamak için kendimi zor tuttum. yahu nasıl sevecen nasıl güzeller. koştur koştur geliyorlar insanın üzerine. ne oluyoruz yahu dedim bir an. biraz durdum izledim onları. oyunları, hareketleri nasıl huzur veriyor insana. bir bahçem olsa dördünü alıp götürsem dedim. ileride kocaman kocaman bir bahçem olursa tüm minnakları toplamayı düşünüyorum. iyice deliye çıksın adım. aman akıllı olsak madalya mı veriyorlar sanki pehhh.
neyse çok başım ağrıyor ben yavaştan yatar. herkeslere huzurlu uykular. ben gaçtım.
devamını gör...

