gençlerimize 3 mümkünse daha fazla çocuk öneriyoruz
nasıl yetiştirmeleri, besleyecekleri de önerilmelidir dediğim başlıktır.
devamını gör...
çaşnigîr
osmanlı saraylarında veya konaklarında, sofra hizmetlerinde görevli kişiler için kullanılan tabir.
devamını gör...
40 yaş
güzel bir yaş. vallaha bak. tam içinden bildiriyorum.
devamını gör...
oyunlarla yaşayanlar
“kendimize isimler vermeyelim, yaptığımız işlerle varolalım, bunun dışında kalan bütün sahte unvanları, kurumları, insanın kendini üstün bir şey saymasına yol açan düzenleri yok sayalım…”
devamını gör...
direksiyon sınavından üç kez kalmak
an itibarıyla içinde bulunduğum iğrenç duygu durumu.
insana bir bok başaramayacağını hissettiriyor. çok kötü bir duygu dostlar.
zaten genellikle çok dikkatli ve her şeyi umursayan biri değilimdir. vitesi değiştirsem debriyaja basmayı unuturum, debriyajı bıraksam arabayı boşa almayı unuturum. ya kalkarken el frenini indirmeyi unuturum. neyse ki arabayı bırakırken el frenini imdirmeyi unutmuyorum en azından.
sanırım şu anda trafiğe çıkmaya hazır değilim ve diğer sürücülere de tehlike arz ediyorum. olur da ezkaza 4. sınavda geçersem de uzun süre araba kullanmayacağım o yüzden. tam bir hayal kırıklığı gerçekten.
duygularımı buraya tane tane dökmek istedim. artık sinirlenmiyorum da. yavşak arkadaşlarım zaten "beceriksiz" "elini ayağını seveyim" diye yeterince söylüyorlar.
sizden de oldukça brutal dalga geçmeler bekliyorum. içinde biraz hard facts de olsun lütfen. bari azcık güleyim heheh...
insana bir bok başaramayacağını hissettiriyor. çok kötü bir duygu dostlar.
zaten genellikle çok dikkatli ve her şeyi umursayan biri değilimdir. vitesi değiştirsem debriyaja basmayı unuturum, debriyajı bıraksam arabayı boşa almayı unuturum. ya kalkarken el frenini indirmeyi unuturum. neyse ki arabayı bırakırken el frenini imdirmeyi unutmuyorum en azından.
sanırım şu anda trafiğe çıkmaya hazır değilim ve diğer sürücülere de tehlike arz ediyorum. olur da ezkaza 4. sınavda geçersem de uzun süre araba kullanmayacağım o yüzden. tam bir hayal kırıklığı gerçekten.
duygularımı buraya tane tane dökmek istedim. artık sinirlenmiyorum da. yavşak arkadaşlarım zaten "beceriksiz" "elini ayağını seveyim" diye yeterince söylüyorlar.
sizden de oldukça brutal dalga geçmeler bekliyorum. içinde biraz hard facts de olsun lütfen. bari azcık güleyim heheh...
devamını gör...
gelecekteki sevgiliye not
" türküler söyledim sana duyuyor musun?"
ama tabii belirtmeden geçemeyeceğim bir husus var,
" hiç kimse gerçekten sevildiğine, sevileceğine inanamıyor. sahteliğin tüm zamanların rekorunu kırdığı bir devir." franz kafka
bilginize. *
ama tabii belirtmeden geçemeyeceğim bir husus var,
" hiç kimse gerçekten sevildiğine, sevileceğine inanamıyor. sahteliğin tüm zamanların rekorunu kırdığı bir devir." franz kafka
bilginize. *
devamını gör...
uzun süre kesişilen kızı neyzen tevfik gibi söverken görmek
mutsuzluğun tanımı, etle kemik olduğu halidir herhalde. allah hasmıma nasip etmesin, evlerden ırak olsun..
bundan sanırım 13 ya da 14 yıl öncesinde gerçekleşiyor bu durum. o zamanlar harvard'ta phd'mi "history of art and architecture" üzerine yapıyorum ikinci yılım. babam da bir yandan parasal yönden sıkışık olduğumuzdan, beni okutmak için mandırasındaki hayvanları satıp bana para gönderiyor. zavallı çilekeş adam, maddi sorunlarla boğuştukça kendini sigaraya mı vurdu nedir, ne zaman memlekete dönsem onu yeşilçam filmlerindeki tabanca efekti gibi öksürürken görüyordum. hakkı bende büyüktür bu büyük adamın.
neyse konuya dönüyorum. okul tarafından, doktorant programıyla 5 kişi louvre müzesine davet edildik, orada gözlem yapmamız ve analizlerimizi tez konumuza dahil etmemiz gerekiyordu. lisansta 4 yıldır kesiştiğim mariya da var. kıza bunca senedir bir kez olsun açılıp ona en derin hislerimden bahsedemedim. en son ona açılmaya kalktığımda, heyecandan midem bulanmış ve olduğum yere öylece kusmuştum. ardından utancımdan mı, ezikliğimden mi yoksa gerçekten midemin bozulduğundan mı bayılmıştım hatırlamıyorum. tek hatırladığım mariya'nın klinikte gözlerimi araladığımda "korkma cemal ben buradayım" dediğini hatırlıyorum. dünya üzerinde bir kıza açılırken hastanelik olan tek avarel ben olabilirim. ilişkiler konusunda da çekingenim o sıralar tabii bunun da etkisi var.
mariya süryani olduğu için türkçeyi biliyor ama kırık bir türkçesi var tabii... bazen dilimizi unutmamak için kendi aramızda konuşuyoruz. akşamları kampüsün içindeki chicknrose isimli bir mekana girip içiyoruz ve ondan bundan muhabbet açıyoruz. uçağa binmemizden bir gün evvel yine aynı mekana içmek için gittik. kıza "ee sizinkiler ne alemde?" dedim. ailesini tanımak istiyordum işte klasik sorular maksat sormuş olayım. babası iran halısı işindeymiş karun kadar zenginlermiş, aslında kendisinin çalışmasına gerek yokmuş ama yine de kendini akademik anlamda geliştirmek ve boş boş baba parası yemek istemiyormuş. böyle kızları gördükçe öfkeleniyormuş. bütün bunlardan bahsederken gözlerime utangaç bir şekilde tıpkı bir anime kızı gibi bakıyordu. ben de ona gülümsüyordum fakat kafam bambaşka yerdeydi. allah kahretsin ya kahretsin! o anda kafamdan geçenler, mariya'nın babası lütfü amcanın halı başına kaç dolar (ya da) euro kâr ettiğiydi. kapalıçarşı'da ve bahariye'de ikişer dükkanı varmış. dükkanların hava parası 150 milyar etse, halı başına 50 bin dolar kazansalar günlük cirodan iyi para.. karısı salma hanım da diş hekimi, o da kazanıyordur birkaç milyar.. evde para sayma makinesi lazım anasını s.atim.
sonra sordu: "neden bu kadar düşüncelisin cem". gülerek cevapladım, "yarınki projemizi düşünüyordum dalmışım." of ya of.. türk esnafı gibi hesap yapıyorum işte hala bu huyumdan kurtulamadım. huyum kurusun.
ertesi gün uçağa doğru gidiyoruz. airportta check-in yaptık. arkamızdan tez hocamız jessica hanım da geldi bizi yolcu etmeye. sonra bindik ben cam kenarında oturuyordum o da yanımda. önümüzde oscar ve angelina var. onun önünde de tek başına sap gibi giancarlo oturuyor. bir anda aklıma bu uçak düşerse n'olur sorusu geldi. o sıralar lost revaçta bir diziydi. hatırlarsınız ilk bölümde uçak düşüyor ve okyanusya'da bir adaya düşüyorlardı. acaba bu uçak düşerse bizim ekibe ne olur diye düşündüm. giancarlo ilk ölen olurdu muhtemelen. kendisi elinde devamlı nintendo wii'siyle oynayan ve sürekli espri yapmaya çalışan geek bir tip. bu tiple yaşama şansı oldukça düşük. angelina desen böyle süslü püslü paris hilton olmak için bir taraflarını yırtan bir kız. elinde moda dergisi var ve ağzında bir sakız, pofur pofur patlatıyor. ilk öleceklerden biri o da. oscar'a gelirsek. allah için iyi çocuk. ama gözlüklü ve siyahi olduğu için onun da uzun süreli yaşaması mümkün değil. kaldı ki angelina'ya devamlı asılır halde olduğu için onun peşinden gider ve muhtemelen "the others" tarafından öldürülürdü. mariya ve ben akıllı olan bir çiftiz. tıpkı jack ve kate gibi... amerikan gençlik filmlerinde sona kalan kadın ve erkek karakter öpüşürler ya hani, onun düşünü kuruyorum bulutlara bakarak ... belki o an bir şeyler filizlenir aramızda ve deliler gibi birbirimize yapışırız.
***
akşam olmuş ve herkes uyuyakalmıştı. birdenbire tuvaletim geldi fakat ışıklar kapalı ve tuvalet kabinin önünü anca görüyorum. mariya da uyuyor. en önden giancarlo'nun horultusu geliyordu. mohaç meydan muharebesinde şanlı mehter takımımız bu kadar gümbürtü çıkarmamıştır anasını satim. önlerden bir alman amca mırıldanıyordu, a1 seviye anadolu lisesi almancamla "bir yetişkin domuz gibi bağırıyor" dediğini anlayabildim. neyse tuvalete gittim. bir yandan işimi görürken, bir yandan kilitli olmasına rağmen kapıyı elimle tutuyordum. bu bende küçüklükten kalma bir travma. okuduğum ilkahırda (evet ilkokul demeye dilim varmıyor) tuvaletlerde kilit yoktu ve babası belli olmayan bazı afacanlar, kapıyı öylesine zorlarlardı ki, bağcılar'da torbacıların evine şafak operasyonu düzenleyen narkotik bile bunların yanında kibar kalır anasını sayim. kapıya omuz atar - en iyi ihtimalle- tekme atıp kaçardı ve bunu herkese yaparlardı. okulun öğretmenleri ve öğrenci profili o kadar kötüydü ki, babama yıllarca yalvardım başka bir okula göndermesi için lakin köye en yakın okul olduğu için servisle buraya gitmek zorundaydım. annem her sabah önlüğümü giydirirken, bu pislik çukuruna lanet eder ve bir gün yerle bir olmasını en içten yürekle dilerdim. bu tuvalet fobisi bende küçüklükten kaldı. hatta yıllar sonra hipnoterapide, terapistim böyle bir sorunumdan dolayı özgüven eksikliği yaşadığımı söyledi. umberto eco'nun dediği gibi, "deliler ve çocuklar yalan söylemezler" terapistim
beni depresyondan kurtulmam için yardım etmişti, bu takıntım gitmedi ama.
neyse çıktım tuvaletten bu böyle uyanmış, uyku sersemi bir hâlde düşük bir ses tonuyla telefonunu telefonunu açmış bir şeyler mırıldanıyor. telefonla konuşmak uçakta yasak olduğu için hosteslerden birisi yanına gelerek "m'am i'm sorry but... it's not allowed in the plane. please turn off.." kadıncağız konuşmasını bitirmeden bu açtı ağzını yumdu gözünü ve
"senin ben izzet-i ikramını, nefs-i cevvalini s...yim be a... . k... karısı seni! getirdiğin iki domates suyu!" dedi. ağzında köpük vardı sanki göremiyordum.
"please m'am only you have to do..."
"s.... lan k...şe! senin ben olmayan beynini .. bre merzifon eşeğinden doğma tahta kafalı seni! zaten sinirlerim bozuk! almıym ayağımın altına!"
o anda elimde çantamı düşürmüştüm ve 200 euro'ya amsterdam'dan aldığım tom ford parfümümü sertçe yere düştüğü için kırılmıştı, o anda başımdan kaynar sular dökülmüştü sanki, ruhum ellerimden mi çıkıyordu.. peki bu karıncalanmalar da neyin nesi. hayal kırıklığı mı vardı üstümde, yoksa korku mu? anlam veremediğim kötü bir his vardı üstümde, az daha bayılayazacaktım. daha sonradan bu iğrenç durumun beni birkaç ay boyunca depresyona sokacağını bilmiyordum.
"m-mariya?..." diyebildim kekeleyerek.
"cemal ben.. yani gördüğün... benim.." dedi o da aynı şekilde.
"senin böyle olduğunu..."
"açıklayabilirim."
"mariya neyi açıklayacaksın! resmen aruz vezni ile sövüyorsun karşındaki kişiye!"
"çok sinirlenmiştim amaa"
"karşındaki emekçi bir kadın! kim olursa olsun! ne kadar pis bir ağzın var şu hale bak!"
içinde bulunduğu duruma karşın ne yapacağını bilememiş ve aklını yitirmişti adeta. sonra birdenbire delirmiş gibi kahkaha atmaya başladı.
"hah hah haa! bay çok bilmiş kibar cemal bey! senin böyle efendi erkek gibi davranarak aslında bana asıldığını ve beni yatağa atmak için uğraştığını bilmiyorum sanki! ha!! ne dersin? yoksa yalanlayacak mısın!"
o anda beynimden vurulmuşa döndüm. bir adım geri atarak sendeledim ve yan koltuğa tutundum. birkaç yolcu hariç kabindeki yolcuların tamamı uykusundan uyanmıştı. oscar, angelina pür dikkat, korkuyla bize bakıyordu. giancarlo kulaklığını çıkararak. "what the hell is going on guys?" demişti. sonra angelina ona sus işareti yaptı. "alright then" diyerek kulaklığını umursamaz bir şekilde takmıştı.
"ne biliyor musun cemal! ben butch ile daha önceden beraberdim. bunu bilmeni istemiyordum ama sen sürekli iyilik timsali gibi görünerek bana asıldın ve beni kullanmak istediğini düşünüyorum artık!!"
öfkeyle bağırdım "butch'ın canı cehenneme!" derin bir nefes aldım. "bunlar umrumda mı sanıyorsun ha! seninle belki bir geleceğimiz olabilirdi ama sen... sen böyle davranarak her şeyin içine ettin. senin komplekslerinle uğraşamayacağım artık ne halin varsa gör!"
bu cevabımı beklememişti. nitekim birdenbire patlamıştı. onun bu kadar dolmasına neyin neden olduğunu bilmiyorum. başka ailevi sorunlar mı onu bu hale getirmişti bilmiyorum. proje çok tatsız geçmişti. onunla ne müzede ne de paris'te bir iki kelime etmemiştik. yıllar sonra oscar ile konuşurken öğrendim butch ile nişanlanmış ancak butch bir motorsiklet kazasında can verince majör depresyona girmiş sonra babası onun artık amerika'da yaşamaması gerektiğini düşünerek türkiye'ye getirtmiş. birkaç gün önce bir avm'de yeni kocası ve iki çocuğuyla görünce yine aklıma geldi. biraz kilo almış ve sigaradan dolayı cildi epey kurumuş ama hala güzel. çocuklarını azarlıyordu. kocası da telefon görüşmesi yapıyordu. güneş gözlüklerim ve ağarmış saçlarımdan tanıyamadı muhtemelen, fark etmedi bile. ama ben geçmiş günleri hatırlamış oldum birkaç saniye içerisinde.
bundan sanırım 13 ya da 14 yıl öncesinde gerçekleşiyor bu durum. o zamanlar harvard'ta phd'mi "history of art and architecture" üzerine yapıyorum ikinci yılım. babam da bir yandan parasal yönden sıkışık olduğumuzdan, beni okutmak için mandırasındaki hayvanları satıp bana para gönderiyor. zavallı çilekeş adam, maddi sorunlarla boğuştukça kendini sigaraya mı vurdu nedir, ne zaman memlekete dönsem onu yeşilçam filmlerindeki tabanca efekti gibi öksürürken görüyordum. hakkı bende büyüktür bu büyük adamın.
neyse konuya dönüyorum. okul tarafından, doktorant programıyla 5 kişi louvre müzesine davet edildik, orada gözlem yapmamız ve analizlerimizi tez konumuza dahil etmemiz gerekiyordu. lisansta 4 yıldır kesiştiğim mariya da var. kıza bunca senedir bir kez olsun açılıp ona en derin hislerimden bahsedemedim. en son ona açılmaya kalktığımda, heyecandan midem bulanmış ve olduğum yere öylece kusmuştum. ardından utancımdan mı, ezikliğimden mi yoksa gerçekten midemin bozulduğundan mı bayılmıştım hatırlamıyorum. tek hatırladığım mariya'nın klinikte gözlerimi araladığımda "korkma cemal ben buradayım" dediğini hatırlıyorum. dünya üzerinde bir kıza açılırken hastanelik olan tek avarel ben olabilirim. ilişkiler konusunda da çekingenim o sıralar tabii bunun da etkisi var.
mariya süryani olduğu için türkçeyi biliyor ama kırık bir türkçesi var tabii... bazen dilimizi unutmamak için kendi aramızda konuşuyoruz. akşamları kampüsün içindeki chicknrose isimli bir mekana girip içiyoruz ve ondan bundan muhabbet açıyoruz. uçağa binmemizden bir gün evvel yine aynı mekana içmek için gittik. kıza "ee sizinkiler ne alemde?" dedim. ailesini tanımak istiyordum işte klasik sorular maksat sormuş olayım. babası iran halısı işindeymiş karun kadar zenginlermiş, aslında kendisinin çalışmasına gerek yokmuş ama yine de kendini akademik anlamda geliştirmek ve boş boş baba parası yemek istemiyormuş. böyle kızları gördükçe öfkeleniyormuş. bütün bunlardan bahsederken gözlerime utangaç bir şekilde tıpkı bir anime kızı gibi bakıyordu. ben de ona gülümsüyordum fakat kafam bambaşka yerdeydi. allah kahretsin ya kahretsin! o anda kafamdan geçenler, mariya'nın babası lütfü amcanın halı başına kaç dolar (ya da) euro kâr ettiğiydi. kapalıçarşı'da ve bahariye'de ikişer dükkanı varmış. dükkanların hava parası 150 milyar etse, halı başına 50 bin dolar kazansalar günlük cirodan iyi para.. karısı salma hanım da diş hekimi, o da kazanıyordur birkaç milyar.. evde para sayma makinesi lazım anasını s.atim.
sonra sordu: "neden bu kadar düşüncelisin cem". gülerek cevapladım, "yarınki projemizi düşünüyordum dalmışım." of ya of.. türk esnafı gibi hesap yapıyorum işte hala bu huyumdan kurtulamadım. huyum kurusun.
ertesi gün uçağa doğru gidiyoruz. airportta check-in yaptık. arkamızdan tez hocamız jessica hanım da geldi bizi yolcu etmeye. sonra bindik ben cam kenarında oturuyordum o da yanımda. önümüzde oscar ve angelina var. onun önünde de tek başına sap gibi giancarlo oturuyor. bir anda aklıma bu uçak düşerse n'olur sorusu geldi. o sıralar lost revaçta bir diziydi. hatırlarsınız ilk bölümde uçak düşüyor ve okyanusya'da bir adaya düşüyorlardı. acaba bu uçak düşerse bizim ekibe ne olur diye düşündüm. giancarlo ilk ölen olurdu muhtemelen. kendisi elinde devamlı nintendo wii'siyle oynayan ve sürekli espri yapmaya çalışan geek bir tip. bu tiple yaşama şansı oldukça düşük. angelina desen böyle süslü püslü paris hilton olmak için bir taraflarını yırtan bir kız. elinde moda dergisi var ve ağzında bir sakız, pofur pofur patlatıyor. ilk öleceklerden biri o da. oscar'a gelirsek. allah için iyi çocuk. ama gözlüklü ve siyahi olduğu için onun da uzun süreli yaşaması mümkün değil. kaldı ki angelina'ya devamlı asılır halde olduğu için onun peşinden gider ve muhtemelen "the others" tarafından öldürülürdü. mariya ve ben akıllı olan bir çiftiz. tıpkı jack ve kate gibi... amerikan gençlik filmlerinde sona kalan kadın ve erkek karakter öpüşürler ya hani, onun düşünü kuruyorum bulutlara bakarak ... belki o an bir şeyler filizlenir aramızda ve deliler gibi birbirimize yapışırız.
***
akşam olmuş ve herkes uyuyakalmıştı. birdenbire tuvaletim geldi fakat ışıklar kapalı ve tuvalet kabinin önünü anca görüyorum. mariya da uyuyor. en önden giancarlo'nun horultusu geliyordu. mohaç meydan muharebesinde şanlı mehter takımımız bu kadar gümbürtü çıkarmamıştır anasını satim. önlerden bir alman amca mırıldanıyordu, a1 seviye anadolu lisesi almancamla "bir yetişkin domuz gibi bağırıyor" dediğini anlayabildim. neyse tuvalete gittim. bir yandan işimi görürken, bir yandan kilitli olmasına rağmen kapıyı elimle tutuyordum. bu bende küçüklükten kalma bir travma. okuduğum ilkahırda (evet ilkokul demeye dilim varmıyor) tuvaletlerde kilit yoktu ve babası belli olmayan bazı afacanlar, kapıyı öylesine zorlarlardı ki, bağcılar'da torbacıların evine şafak operasyonu düzenleyen narkotik bile bunların yanında kibar kalır anasını sayim. kapıya omuz atar - en iyi ihtimalle- tekme atıp kaçardı ve bunu herkese yaparlardı. okulun öğretmenleri ve öğrenci profili o kadar kötüydü ki, babama yıllarca yalvardım başka bir okula göndermesi için lakin köye en yakın okul olduğu için servisle buraya gitmek zorundaydım. annem her sabah önlüğümü giydirirken, bu pislik çukuruna lanet eder ve bir gün yerle bir olmasını en içten yürekle dilerdim. bu tuvalet fobisi bende küçüklükten kaldı. hatta yıllar sonra hipnoterapide, terapistim böyle bir sorunumdan dolayı özgüven eksikliği yaşadığımı söyledi. umberto eco'nun dediği gibi, "deliler ve çocuklar yalan söylemezler" terapistim
beni depresyondan kurtulmam için yardım etmişti, bu takıntım gitmedi ama.
neyse çıktım tuvaletten bu böyle uyanmış, uyku sersemi bir hâlde düşük bir ses tonuyla telefonunu telefonunu açmış bir şeyler mırıldanıyor. telefonla konuşmak uçakta yasak olduğu için hosteslerden birisi yanına gelerek "m'am i'm sorry but... it's not allowed in the plane. please turn off.." kadıncağız konuşmasını bitirmeden bu açtı ağzını yumdu gözünü ve
"senin ben izzet-i ikramını, nefs-i cevvalini s...yim be a... . k... karısı seni! getirdiğin iki domates suyu!" dedi. ağzında köpük vardı sanki göremiyordum.
"please m'am only you have to do..."
"s.... lan k...şe! senin ben olmayan beynini .. bre merzifon eşeğinden doğma tahta kafalı seni! zaten sinirlerim bozuk! almıym ayağımın altına!"
o anda elimde çantamı düşürmüştüm ve 200 euro'ya amsterdam'dan aldığım tom ford parfümümü sertçe yere düştüğü için kırılmıştı, o anda başımdan kaynar sular dökülmüştü sanki, ruhum ellerimden mi çıkıyordu.. peki bu karıncalanmalar da neyin nesi. hayal kırıklığı mı vardı üstümde, yoksa korku mu? anlam veremediğim kötü bir his vardı üstümde, az daha bayılayazacaktım. daha sonradan bu iğrenç durumun beni birkaç ay boyunca depresyona sokacağını bilmiyordum.
"m-mariya?..." diyebildim kekeleyerek.
"cemal ben.. yani gördüğün... benim.." dedi o da aynı şekilde.
"senin böyle olduğunu..."
"açıklayabilirim."
"mariya neyi açıklayacaksın! resmen aruz vezni ile sövüyorsun karşındaki kişiye!"
"çok sinirlenmiştim amaa"
"karşındaki emekçi bir kadın! kim olursa olsun! ne kadar pis bir ağzın var şu hale bak!"
içinde bulunduğu duruma karşın ne yapacağını bilememiş ve aklını yitirmişti adeta. sonra birdenbire delirmiş gibi kahkaha atmaya başladı.
"hah hah haa! bay çok bilmiş kibar cemal bey! senin böyle efendi erkek gibi davranarak aslında bana asıldığını ve beni yatağa atmak için uğraştığını bilmiyorum sanki! ha!! ne dersin? yoksa yalanlayacak mısın!"
o anda beynimden vurulmuşa döndüm. bir adım geri atarak sendeledim ve yan koltuğa tutundum. birkaç yolcu hariç kabindeki yolcuların tamamı uykusundan uyanmıştı. oscar, angelina pür dikkat, korkuyla bize bakıyordu. giancarlo kulaklığını çıkararak. "what the hell is going on guys?" demişti. sonra angelina ona sus işareti yaptı. "alright then" diyerek kulaklığını umursamaz bir şekilde takmıştı.
"ne biliyor musun cemal! ben butch ile daha önceden beraberdim. bunu bilmeni istemiyordum ama sen sürekli iyilik timsali gibi görünerek bana asıldın ve beni kullanmak istediğini düşünüyorum artık!!"
öfkeyle bağırdım "butch'ın canı cehenneme!" derin bir nefes aldım. "bunlar umrumda mı sanıyorsun ha! seninle belki bir geleceğimiz olabilirdi ama sen... sen böyle davranarak her şeyin içine ettin. senin komplekslerinle uğraşamayacağım artık ne halin varsa gör!"
bu cevabımı beklememişti. nitekim birdenbire patlamıştı. onun bu kadar dolmasına neyin neden olduğunu bilmiyorum. başka ailevi sorunlar mı onu bu hale getirmişti bilmiyorum. proje çok tatsız geçmişti. onunla ne müzede ne de paris'te bir iki kelime etmemiştik. yıllar sonra oscar ile konuşurken öğrendim butch ile nişanlanmış ancak butch bir motorsiklet kazasında can verince majör depresyona girmiş sonra babası onun artık amerika'da yaşamaması gerektiğini düşünerek türkiye'ye getirtmiş. birkaç gün önce bir avm'de yeni kocası ve iki çocuğuyla görünce yine aklıma geldi. biraz kilo almış ve sigaradan dolayı cildi epey kurumuş ama hala güzel. çocuklarını azarlıyordu. kocası da telefon görüşmesi yapıyordu. güneş gözlüklerim ve ağarmış saçlarımdan tanıyamadı muhtemelen, fark etmedi bile. ama ben geçmiş günleri hatırlamış oldum birkaç saniye içerisinde.
devamını gör...
çocukken kendinizi en havalı hissettiğiniz an
23 nisan programı sunmustum.
isin kötüsü o programı sunarken burnum tıkalıydı... suan düsününce cok utanıyorum ama o zaman aşırı havalı hissediyordum, koskoca programı sunmuşum sonuçta!
isin kötüsü o programı sunarken burnum tıkalıydı... suan düsününce cok utanıyorum ama o zaman aşırı havalı hissediyordum, koskoca programı sunmuşum sonuçta!
devamını gör...
yüzüklerin efendisi'nde geçen efsane sözler
moria madenlerinde dar bir köprü geçidinde balrog'un karşısına dikilen gandalf'ın, balrog'u köprüden aşağıya itelediği esnada fark edemediği kırbaç darbesi neticesinde zor bela düşmemek için tutunurken, kardeşliğin diğer üyelerine; kaçsanıza ahmaklar şeklinde tercüme edilerek ettiği sitemdir.
şimdi iki tarafta haklı aslında.
birincisi, koskoca maia, köprüden sallanacak da, kas kuvveti yetmeyip bırakacak kendini. yoek yea... yok mu kardeşim senin sağlam bir spellin, bir üfürüğün. hayır, kardeşlik de bitse de gitsek diye bekliyor adamı, ne bilsinler kesilmiş kurban danası gibi sallanacağını gandalf'ın...
gandalf tarafından baksak; maia falan ama karşısındaki de dandirik bir goblin değil, o da kötü yollu maia. bahanesi var, savaştık, cebelleştik, dikkatim dağıldı, kayıverdim, hem ölüp ölmediğinden emin olmam lazımdı, o yüzden peşinden gitmek için düşer gibi yaptım falan anlatır. haklı adam siteminde; herif kendini feda ediyor, 3 hobbitli grup oturmuş müsabaka seyrediyor. hayret bir şey.
neyse, bunlar hep film versiyonunda olan anomalilikler; fazla şeyetmemek lazım.
o yüzden kitapları okumakta her daim fantastik edebiyat adına fayda var. zira tolkien amca her şeyi usulüne erkanına uygun bir biçimde açıklamış.
şimdi iki tarafta haklı aslında.
birincisi, koskoca maia, köprüden sallanacak da, kas kuvveti yetmeyip bırakacak kendini. yoek yea... yok mu kardeşim senin sağlam bir spellin, bir üfürüğün. hayır, kardeşlik de bitse de gitsek diye bekliyor adamı, ne bilsinler kesilmiş kurban danası gibi sallanacağını gandalf'ın...
gandalf tarafından baksak; maia falan ama karşısındaki de dandirik bir goblin değil, o da kötü yollu maia. bahanesi var, savaştık, cebelleştik, dikkatim dağıldı, kayıverdim, hem ölüp ölmediğinden emin olmam lazımdı, o yüzden peşinden gitmek için düşer gibi yaptım falan anlatır. haklı adam siteminde; herif kendini feda ediyor, 3 hobbitli grup oturmuş müsabaka seyrediyor. hayret bir şey.
neyse, bunlar hep film versiyonunda olan anomalilikler; fazla şeyetmemek lazım.
o yüzden kitapları okumakta her daim fantastik edebiyat adına fayda var. zira tolkien amca her şeyi usulüne erkanına uygun bir biçimde açıklamış.
devamını gör...
mansur yavaş’ın tüm makam araçlarını satma kararı
mansur başkanım ne kadar yandaş varsa her meclis de zaten yargı dağıtıyordu alayına.
bu hareketi ile ankara halkına nasıl hizmet etmek istediğini göstermiş oldu.
yandaş tayfa seri üzgündür şimdi. bunlar daha hiçbir şey değil daha güzel günler gelecek.
bu hareketi ile ankara halkına nasıl hizmet etmek istediğini göstermiş oldu.
yandaş tayfa seri üzgündür şimdi. bunlar daha hiçbir şey değil daha güzel günler gelecek.
devamını gör...
çok gülen kadın huzursuz kadındır
bilim dünyasına bomba gibi düşecek bir iddia ile insanlığa hizmet edecek bir tespit daha yapıyorum.
şimdi, bildiğiniz gibi kadın milletinin en çekici unsurlarından biri gülümsemeleridir.
bu gülücükler, kimi zaman "okşa beni berkecan" anlamına gelebileceği, kimi zaman "ay rica ediyorum peşimden düşün," veya "bakkal bey, iki ekmek, bir kilo pirinç, 750 gram ezine peyniri be üç tane de 75 watt'lık ampül istiyorum," anlamına da gelebiliyor. zira, bizim bu kız milleti bir gülücükle her problemi halletmeyi öğrenmiş.
neyse asıl konuya gelelim.
bir asıra yayılmış olan geniş gözlemlerime ve binlerce denekle yaptığım çalışmalara dayanarak şöyle bir çıkarımda bulunabiliyorum: "gülmeyi seven kızlar aynı zamanda kavgayı da çok seviyorlar."
ne demek şimdi bu?
gülecek kadar duygularını yoğun yaşayan bir insanın, elbette istedikleri olmadığında, sözü dinlenmediğinde, arzu ettiklerine ulaşamadığında bu kez tersine duyguları çok yoğun olarak yaşaması, sinir, öfke, kin kusması, anıra anıra bağırıp çağırıp kavga etmesi de mümkün olabiliyor. zira bu kızımız, duygularını kontrol etmeyi öğrenmemiş olduğu için, yeri gelince şuh kahkahalar attığı gibi, yeri gelince de öfkesini anıra anıra, kıra döke, psikopatça, saldırganca eylemlerle ortaya dökebiliyor.
oysa, hayatın yorduğu, görmüş geçirmiş bir kadının ne gülmeye mecali vardır, ne de kızmaya, sinir yapmaya enerjisi kalmıştır. başka bir kadının çok güleceği bir duruma kuru bir tebessümle karşılık verirken, başka bir kadının sinir krizleri geçireceği durumları da, bezgin bir içgeçirişle karşılayıp yoluna gittiğini görebiliriz.
dolayısıyla, hayatında huzur arayan erkekler için, az gülen kadınların doğru bir tercih olacağını söylemek yanlış olmayabilir.
gerçi huzura değer veren bir erkek için en kesim çözüm, kadınsız bir hayattır ama sonuçta gençsiniz, şapşalsınız, aşıksınız, illa da bir kadın istiyorum diye tutturuyorsunuz; onun için söylüyorum.
şimdi, bildiğiniz gibi kadın milletinin en çekici unsurlarından biri gülümsemeleridir.
bu gülücükler, kimi zaman "okşa beni berkecan" anlamına gelebileceği, kimi zaman "ay rica ediyorum peşimden düşün," veya "bakkal bey, iki ekmek, bir kilo pirinç, 750 gram ezine peyniri be üç tane de 75 watt'lık ampül istiyorum," anlamına da gelebiliyor. zira, bizim bu kız milleti bir gülücükle her problemi halletmeyi öğrenmiş.
neyse asıl konuya gelelim.
bir asıra yayılmış olan geniş gözlemlerime ve binlerce denekle yaptığım çalışmalara dayanarak şöyle bir çıkarımda bulunabiliyorum: "gülmeyi seven kızlar aynı zamanda kavgayı da çok seviyorlar."
ne demek şimdi bu?
gülecek kadar duygularını yoğun yaşayan bir insanın, elbette istedikleri olmadığında, sözü dinlenmediğinde, arzu ettiklerine ulaşamadığında bu kez tersine duyguları çok yoğun olarak yaşaması, sinir, öfke, kin kusması, anıra anıra bağırıp çağırıp kavga etmesi de mümkün olabiliyor. zira bu kızımız, duygularını kontrol etmeyi öğrenmemiş olduğu için, yeri gelince şuh kahkahalar attığı gibi, yeri gelince de öfkesini anıra anıra, kıra döke, psikopatça, saldırganca eylemlerle ortaya dökebiliyor.
oysa, hayatın yorduğu, görmüş geçirmiş bir kadının ne gülmeye mecali vardır, ne de kızmaya, sinir yapmaya enerjisi kalmıştır. başka bir kadının çok güleceği bir duruma kuru bir tebessümle karşılık verirken, başka bir kadının sinir krizleri geçireceği durumları da, bezgin bir içgeçirişle karşılayıp yoluna gittiğini görebiliriz.
dolayısıyla, hayatında huzur arayan erkekler için, az gülen kadınların doğru bir tercih olacağını söylemek yanlış olmayabilir.
gerçi huzura değer veren bir erkek için en kesim çözüm, kadınsız bir hayattır ama sonuçta gençsiniz, şapşalsınız, aşıksınız, illa da bir kadın istiyorum diye tutturuyorsunuz; onun için söylüyorum.
devamını gör...
amerika'da pahalı olup türkiye'de ucuz olan şeyler
sağlık hizmeti.
devamını gör...
geceye bir anı bırak
zaman: lise sınavından sonra, sonuçlar açıklanmış.
mekan: ev.
olay:
sınav notum çoğu kişinin imrendiği bir not. her ne kadar beklediğim gibi olmasa da yüksek bir not. herkes mutlu gururlu işte.*
her neyse. annem odama geliyor. babam işte, biraz önce telefonla konuşmuş.
bundan sonrası onun ağzından.
-bugün babana işyerinde bi arkadaşı sormuş, oğlun kaç almış diye. baban da söylemiş puanını. adam da sırıtarak benim oğlum şu kadar almış* demiş ve çekip gitmiş.
o kadar üzülmüştüm ki. o gün kafamı toplayamadım.
babam eve geldiğinde bana hiç o olaydan bahsetmedi. o olay hiç olmamış gibi davrandı.
edit: geceye bırakmadım kusura bakmayın.
mekan: ev.
olay:
sınav notum çoğu kişinin imrendiği bir not. her ne kadar beklediğim gibi olmasa da yüksek bir not. herkes mutlu gururlu işte.*
her neyse. annem odama geliyor. babam işte, biraz önce telefonla konuşmuş.
bundan sonrası onun ağzından.
-bugün babana işyerinde bi arkadaşı sormuş, oğlun kaç almış diye. baban da söylemiş puanını. adam da sırıtarak benim oğlum şu kadar almış* demiş ve çekip gitmiş.
o kadar üzülmüştüm ki. o gün kafamı toplayamadım.
babam eve geldiğinde bana hiç o olaydan bahsetmedi. o olay hiç olmamış gibi davrandı.
edit: geceye bırakmadım kusura bakmayın.
devamını gör...
ilginç genel kültür bilgileri
su aygırı sütü pembe renklidir. sebebi ise suda yaşamaya adapte olan bu canlıların karadayken fazlaca su kaybetmesiyle olabilecek güneş yanıklarını önlemeye yarayan hipposudoric acid ve norhipposudoric acid adlı iki farklı vücut salgısını vücutlarında üretmeleridir.
devamını gör...
google doodle
--- alıntı ---
ünlü sanatçıları, kâşifleri ve bilim insanlarını anmak ya da tatil günlerini ve yıl dönümlerini kutlamak amacıyla google çalışanları tarafından logosunda yapılan eğlenceli, şaşırtıcı ve bazen de spontane değişikliklerdir.
--- alıntı ---
bir ara da oyunlarla ilgili doodlelar var idi. bir pac-man örneği linkini bırakalım. oyun halen aktif bu arada...
31 aralık 2020 için hazırlanan doodle da bu şekilde:
ünlü sanatçıları, kâşifleri ve bilim insanlarını anmak ya da tatil günlerini ve yıl dönümlerini kutlamak amacıyla google çalışanları tarafından logosunda yapılan eğlenceli, şaşırtıcı ve bazen de spontane değişikliklerdir.
--- alıntı ---
bir ara da oyunlarla ilgili doodlelar var idi. bir pac-man örneği linkini bırakalım. oyun halen aktif bu arada...
31 aralık 2020 için hazırlanan doodle da bu şekilde:
devamını gör...
kırıcı değilmiş gibi görünse de aslında kırıcı olan şeyler
halini hatrını sorduğun kişinin iyiyim sağ ol dedikten sonra senin halini hatrını sormaması.
devamını gör...
tekel bayileri kapatılsın
üst edit: #81913
aferin, kapatıldı, geldi mi?
pislik yuvası olan cemaat ve tarikatlara sesi çıkmayanlar tekel bayisi kapatılsın diyor yerlere yatıyorum.
cinayet her yerde herkes tarafından işleniyor.
kapatın bayiileri o cukcuk döndürdüğünüz tarikatlar cemaatler vergisiz kalsın, çok da umrumda.
evde yaparız,,
aferin, kapatıldı, geldi mi?
pislik yuvası olan cemaat ve tarikatlara sesi çıkmayanlar tekel bayisi kapatılsın diyor yerlere yatıyorum.
cinayet her yerde herkes tarafından işleniyor.
kapatın bayiileri o cukcuk döndürdüğünüz tarikatlar cemaatler vergisiz kalsın, çok da umrumda.
evde yaparız,,
devamını gör...
behzat ç. dizisindeki harun karakteri
saf aşıktır o yaa çok da sinirli pavyondaki kızın onun parası için onunla çıktığını anlamayacak kadar şapşik bir de sürekli abur cubur yemeden duramaz dizi biraz da onun sayesinde daha eğlenceli hale geliyor
devamını gör...
tıbbın çare bulamadığı hastalıklar
alzheimer.
devamını gör...
günün sözü
devamını gör...