la vie en rose
1-2 yıl önce keşfettiğim ve filmlerde, dizilerde denk geldikçe benimmiş gibi heyecanlandığım şarkıdır. çok hoş bir ritmi ve bir o kadar da güzel anlamı insanı büyülüyor resmen. fransızcadan en kaba tabiriyle hayatı toz pembe görmek olarak çevirebiliyoruz.
“sen beni öptüğün zaman cennet iç çeker ve her ne kadar gözlerimi kapatsam da yine toz pembe bir hayat görürüm.”
“sen beni öptüğün zaman cennet iç çeker ve her ne kadar gözlerimi kapatsam da yine toz pembe bir hayat görürüm.”
devamını gör...
tanım girecek başlık bulamamak
böyle bir sorun var gibi görünüyor. sol tarafa bakınca beni yazmak için heyecanlandıracak başlık bulmakta bazen zorlanıyorum. beklentim mi fazla acaba diye de düşünmüyor değilim.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının dizi önerileri
(bkz: the killing) sigaraya özendiren dizidir. o kadar çok sigara içerler ki dizi de insanı sigaraya bile başlatabilir. polisiye seven insanlara tavsiyemdir.
devamını gör...
etidokain
en lipofilik lokal anesteziktir.
nöromuskuler blokajı çok güçlü yapar.
nöromuskuler blokajı çok güçlü yapar.
devamını gör...
patates yiyenler tablosu

hollandalı ressam vincent van gogh'un 1885 yılında yapmış olduğu tablo.
dikkatle incelendiğinde, büyük ihtimal akşam yemeğinde, tek bir gaz lambası ışığının altında, beş kişiden oluşan ailenin yemek masasında yalnızca patates ve çay görülüyor. yani resimde , patates geldikten sonraki yüzyıl boyunca avrupalı ailelerin sefaletine değinilmiştir.
devamını gör...
bir gün öleceğini bile bile yaşamak
ölmek için yaşamak da denilebilir.
biz insanoğlu unutmamız gereken şeyleri unutmaz, bildiğimiz bu ölüm gerçeğini sık sık unuturuz.
biz insanoğlu unutmamız gereken şeyleri unutmaz, bildiğimiz bu ölüm gerçeğini sık sık unuturuz.
devamını gör...
sevilen şiirin en vurucu dizeleri
esmer geceler sendeki esmerliği söyler
...
hak sanki yaratmış seni bir yaz gecesinden
devamını gör...
türklere özgü davranışlar
her şeyden ortaya karışık tabiri(bkz: little little in to the middle)
devamını gör...
iyi geceler aşkım
sana da canım.
devamını gör...
simit pizza
bayat olan her şeyi değerlendirmeyi çok severim. geçen gün simit aldım. nasıl tuzlu, nasıl tuzlu anlatamam. yiyemedik, ben bunları sonradan değerlendiririm diyerek dolaba kaldırdım veeee tabii ki bayramda pizza olarak değerlendirdim.
simit pizza iki türlü yapılabilir.
birincisi; simitleri yanlamasına ikiye ayırıp iki simit halkasının arasına çeşitli malzemeler koyularak yapılabilir.
ikincisi; benim denediğim ve yiyen herkesin çok beğendiği şekildedir.
malzemeler:
* 4 -5 adet bayat simit
* 2 adet yumurta
* 2 su bardağı süt
* salça
* sosis, mısır, sucuk, kırmızı biber, top peynir vs. (bunlar benim kullandıklarım, ekleme yapsaydım dilimlenmiş siyah zeytin, mantar gibi eklemeler yapabilirdim.)
* sıvı yağ
* kaşar peyniri
yapılışı:
bayat simitleri derin bir kabın içine mutfak makasıyla, bıçakla doğrayalım. yumurtaları kıralım ve sütü ekleyelim. bu üç malzemeyi güzelce yoğuralım. yoğurdukça bayat simitler yumuşayacak ve hamur kıvamına gelecektir. eğer cıvık olduysa biraz ekmek katabilirsiniz. biz öyle yaptık.
yoğurma işi bitikten sonra yuvarlak cam tepsiyi sıvı yağ ile güzelce yağlayalım. yağladıktan sonra biraz un serpelim. simitli hamurumuzu cam tepsiye güzelce yayalım. tabandaki hamuru iyice inceltelim ki kenarları da oluşsun.
tüm bu aşamalardan sonra üst kısmına gelelim. canımız ne isterse onlarla güzel bir üst kat oluşturalım. ben bir gün öncesinden salçalı sosis yapmıştım. tencerede kalanı dökmedim ve pizza için kullandım. top peynirler yenmiyordu. onları da bıçakla ikiye bölüp pizzanın üzerine serpiştirdim.
önceden ısıtılmış 180 derece fırında kızarsan kadar pişirelim. fırını kapatmadan 5 - 10 dakika önce bolllll çok bol kaşar peynirini serpiştirelim. kaşar peyniri eridikten sonra pizzamızı fırından çıkaralım ve bam bam yiyelim.
afiyettt olsun. ?
simit pizza iki türlü yapılabilir.
birincisi; simitleri yanlamasına ikiye ayırıp iki simit halkasının arasına çeşitli malzemeler koyularak yapılabilir.
ikincisi; benim denediğim ve yiyen herkesin çok beğendiği şekildedir.
malzemeler:
* 4 -5 adet bayat simit
* 2 adet yumurta
* 2 su bardağı süt
* salça
* sosis, mısır, sucuk, kırmızı biber, top peynir vs. (bunlar benim kullandıklarım, ekleme yapsaydım dilimlenmiş siyah zeytin, mantar gibi eklemeler yapabilirdim.)
* sıvı yağ
* kaşar peyniri
yapılışı:
bayat simitleri derin bir kabın içine mutfak makasıyla, bıçakla doğrayalım. yumurtaları kıralım ve sütü ekleyelim. bu üç malzemeyi güzelce yoğuralım. yoğurdukça bayat simitler yumuşayacak ve hamur kıvamına gelecektir. eğer cıvık olduysa biraz ekmek katabilirsiniz. biz öyle yaptık.
yoğurma işi bitikten sonra yuvarlak cam tepsiyi sıvı yağ ile güzelce yağlayalım. yağladıktan sonra biraz un serpelim. simitli hamurumuzu cam tepsiye güzelce yayalım. tabandaki hamuru iyice inceltelim ki kenarları da oluşsun.
tüm bu aşamalardan sonra üst kısmına gelelim. canımız ne isterse onlarla güzel bir üst kat oluşturalım. ben bir gün öncesinden salçalı sosis yapmıştım. tencerede kalanı dökmedim ve pizza için kullandım. top peynirler yenmiyordu. onları da bıçakla ikiye bölüp pizzanın üzerine serpiştirdim.
önceden ısıtılmış 180 derece fırında kızarsan kadar pişirelim. fırını kapatmadan 5 - 10 dakika önce bolllll çok bol kaşar peynirini serpiştirelim. kaşar peyniri eridikten sonra pizzamızı fırından çıkaralım ve bam bam yiyelim.
afiyettt olsun. ?
devamını gör...
konstantinos kavafis
bir çok şair gibi , yalnız başına ve kimse tarafından anlaşılamadan ölmüş yunan şair . ismi çok duyulmasa bile , oldukça kuvvetli bir kalemi var. aşk şiirleri yazdığı gibi özünde eleştiri sunan şiirler de yazmıştır. bizans ve helen kültürüne yoğun bir ilgi beslemiştir ve eserlerinde bunun izleri görülmektedir.
--- alıntı ---
barbarları beklerken
neyi bekliyoruz böyle toplanmış pazar yerine?
bugün barbarlar geliyormuş buraya.
neden hiç kıpırtı yok senatoda?
senatörler neden yasa yapmadan oturuyorlar?
çünkü barbarlar geliyormuş bugün.
senatörler neden yasa yapsınlar?
barbarlar geldi mi bir kez, yasaları onlar yapacaklar.
neden öyle erken kalkmış imparatorumuz,
şehrin en büyük kapısında neden kurulmuş tahtına,
başında tacı, törene hazır?
çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
onların başbuğunu karşılamaya çıkmış imparatorumuz. bir de koca ferman hazırlatmış
ona rütbeler, unvanlar bağışlayan.
iki konsülümüzle yargıçlarımız neden böyle
işlemeli, kırmızı kaftanlar giyinip gelmişler?
neden böyle yakut bilezikler, parlak,
görkemli zümrüt yüzükler takınmışlar?
ellerinde neden böyle altın, gümüş kakmalı asalar var?
çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
onların gözlerini kamaştırırmış böyle takılar.
ünlü konuşmacılarımız nerde peki,
neden herzamanki gibi söylev çekmiyorlar?
çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
onlar pek aldırmazlarmış güzel sözlere.
neden bu beklenmedik şaşkınlık, bu kargaşa?
(nasıl da asıldı yüzü herkesin!)
neden böyle hızla boşalıyor sokaklarla alanlar,
neden herkes dalgın dönüyor evine?
çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi.
ve sınır boyundan dönen habercilere göre,
barbarlar diye kimseler yokmuş artık.
peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.
--- alıntı ---
the complete poems of cavafy
--- alıntı ---
barbarları beklerken
neyi bekliyoruz böyle toplanmış pazar yerine?
bugün barbarlar geliyormuş buraya.
neden hiç kıpırtı yok senatoda?
senatörler neden yasa yapmadan oturuyorlar?
çünkü barbarlar geliyormuş bugün.
senatörler neden yasa yapsınlar?
barbarlar geldi mi bir kez, yasaları onlar yapacaklar.
neden öyle erken kalkmış imparatorumuz,
şehrin en büyük kapısında neden kurulmuş tahtına,
başında tacı, törene hazır?
çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
onların başbuğunu karşılamaya çıkmış imparatorumuz. bir de koca ferman hazırlatmış
ona rütbeler, unvanlar bağışlayan.
iki konsülümüzle yargıçlarımız neden böyle
işlemeli, kırmızı kaftanlar giyinip gelmişler?
neden böyle yakut bilezikler, parlak,
görkemli zümrüt yüzükler takınmışlar?
ellerinde neden böyle altın, gümüş kakmalı asalar var?
çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
onların gözlerini kamaştırırmış böyle takılar.
ünlü konuşmacılarımız nerde peki,
neden herzamanki gibi söylev çekmiyorlar?
çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
onlar pek aldırmazlarmış güzel sözlere.
neden bu beklenmedik şaşkınlık, bu kargaşa?
(nasıl da asıldı yüzü herkesin!)
neden böyle hızla boşalıyor sokaklarla alanlar,
neden herkes dalgın dönüyor evine?
çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi.
ve sınır boyundan dönen habercilere göre,
barbarlar diye kimseler yokmuş artık.
peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.
--- alıntı ---
the complete poems of cavafy
devamını gör...
farmakovijilans
piyasaya sürülmüş ilaçların güvenirliğini gözlemleyip değerlendiren bir bilim dalı.
(bkz: farmakoloji)
(bkz: klinik farmakoloji)
(bkz: öngörüsel farmakoloji)
(bkz: gmp)
(bkz: farmakoloji)
(bkz: klinik farmakoloji)
(bkz: öngörüsel farmakoloji)
(bkz: gmp)
devamını gör...
bari rüyamda göreyim denilen şeyler
karşılıklı sevilmek
devamını gör...
palto (öykü)
üç kere okuduğum bir gogol amca hikayesi. fena eleştiri yapıp fena eleştiriye tutulmuştur. öykünün ardından dönemin en ünlü eleştirmeni belinski'nin eleştirisine bakabilirsiniz. ayrıntı yayınlarında bu eleştiri de mevcut. kısa klasikleri ayrıntıdan okuyun bence, keza dostoyevski'nin insancıklar'ını da çok iyi ele almışlar.
devamını gör...
harbiye marşı
harp okulu marşı'nın güfte ve bestesi 1928 yılında, harp okulu birinci sınıf öğrencisi olan cevdet şakir çetinel tarafından yapılmıştır. gerek sözleri gerekse bestesi ile milli duyguları kabartan, tüyleri diken diken eden bir marştır.
devamını gör...
karga
zeka konusunda insanı ikiye katlayan, gözleriyle konuşabilen kuşgiller familyasının kralı.
şayet bir kuzgunla karşılaşmışsanız ve göz göze gelmişseniz ne dediğimi anlayacaksınız... bunu yıllar öncesinde edgar allan poe da belirtmiş.
gerçekten ince işçilikle donanmış bir hafıza ve iletişim kuvveti olan, aşiret kültürünün hakim olduğu bir kuş türüdür. özellikle kuzgungiller, karga türünün adını yukarılara çıkarmayı başarmıştır diye düşünüyorum.
şayet totemizm inancına sahip olsaydım, yıllar önce göz göze geldiğim o kuzgunun, çok sevdiğim bir yakınımın totemi olup beni bulduğuna ikna olurdum.
şayet bir kuzgunla karşılaşmışsanız ve göz göze gelmişseniz ne dediğimi anlayacaksınız... bunu yıllar öncesinde edgar allan poe da belirtmiş.
gerçekten ince işçilikle donanmış bir hafıza ve iletişim kuvveti olan, aşiret kültürünün hakim olduğu bir kuş türüdür. özellikle kuzgungiller, karga türünün adını yukarılara çıkarmayı başarmıştır diye düşünüyorum.
şayet totemizm inancına sahip olsaydım, yıllar önce göz göze geldiğim o kuzgunun, çok sevdiğim bir yakınımın totemi olup beni bulduğuna ikna olurdum.
devamını gör...
engellilik
bu başlığa engelli insanların hayatları boyunca yaşadığı bir takım sorunları yazarak faydalı olmaya çalışacağım.
1)ailelerin yeterince donanımlı olmaması maddesi ile başlayayım;
öncelikle gebelik döneminde tanılanan çocuklarla ilgili ailelerin yeterli eğitime tabi tutulmaması sebebiyle hem ebeveynler hem de çocuğun yakın çevresinde bir kargaşa durumu söz konusu oluyor. ne ile karşı karşıya olduğunu bilmeyen aile çocuğa karşı tepkisel yaklaşabiliyor, istemeyebiliyor veya engel durumunu reddedebiliyor.
-reddetme evresi bambaşka bir başlıkta yeniden incelenebilir ancak sebeplerinden birisi kuşkusuz bu kaygı durumu- yine yakın çevresinde bulunan bireylerce bu engel durumunun sorumlusu ebeveynlermiş gibi bir tepki doğuyor ve bu sebep ile aileler bile dağılıyor malesef.
2) tanılama süreci sorunları;
bu maddeyi alt basamaklarına ayırarak incelemek daha sağlıklı olacak geliyor bana.
engel durumunun tanılanma süreci ne kadar erken başlar ise çocuğu hayata kazandırmamız o kadar mümkün oluyor ancak buna rağmen hastanelerde oluşan sonsuz yoğunluk sebebi ile tanılayacak hekimlere ulaşmak ayları bulabiliyor özellikle çift tanılı ve ekstra sendromlar yaşayan çocuklarda farklı branşlarda uzmanlaşmış hekimlerce tedavi edilmesi gerektiği için süreç iyice kör düğüm halini alıyor.
-hekim arkadaşlar alınmasın lütfen derdim emekçi ile değil-
bu durumun sonucunda ise çocuklar aylarca rehabilitasyon merkezlerinden eğitim alamıyorlar ve ciddi bir zaman kaybı yaşanıyor.
itiraz mercilerinin yavaş ilerlemesi yine bürokratik bir problem. 5 dakikada tanı koyması beklenen yetkin kişiler elbette otizmli çocuğa; zihinsel engelli raporu verebiliyor yada reaktif bağlanma bozukluğugibi tanılanması görece daha zor tanıları gözden kaçırabiliyorlar ve bu sebeple rehberlik araştırma merkezinde yapılan değerlendirme testleri ile bir uyumsuzluk oluyor ve yine rapor kurumlara ulaşmadığı için eğitim süreci başlayamıyor. bu tür durumlar karşısında itiraz mercileri çok önem kazanıyor.
son olarak bu maddenin altında incelenmesi gereken bir diğer konuda hastanelere erişim engellileri. toplu taşıma kullanamayan veya farklı sebepler ile sosyal hayata karışması mümkün olmayan çocukların ulaşımları hasta nakil araçları ile gerçekleştirilmiyor ve bu yük rehabilitasyon merkezlerinin üzerine yükleniyor.
3) okul ve rehabilitasyon merkezi süreci sorunları;
bugün sektör çalışanlarının bildiği bir gerçek varsa o da şüphesiz; bir dönem iş yeri açma belgesi alıp bugün rehabilitasyon merkezi işleten kurum sahipleridir. eğitimden zerre anlamayan kişiler öğretmenlere hede hödö emirler yağdırarak iş yaptırıyor ve bu durumun sonucunda facia düzeyde eğitim veren kurumlar varlıklarını sürdürüyor.
-evet, tüpçü doğru okudunuz.-
bir diğer problem ise eğitim fakülteleri müfredatlarında yeterince özel eğitim dersleri olmaması sebebiyle özellikle sınıf öğretmenleri çok ciddi zorluklar çekiyor. hangi durum karşısında nasıl tepki vereceğini bilemeyen öğretmenler davranış problemlerinin iyice palazlanmasına sebep olabiliyor veya veliler arasında olası bir didişmeye farkında olmadan sebebiyet verebiliyor. elbette, 30 çocuk içerisinde davranış problemleri olan bir çocuğu kontrol etmek kolay değildir ancak unutulmamalıdır ki; rehabilitasyon merkezleri destek eğitim kurumlarıdır, ana eğitim merkezi değil,
diğer bir sorun ise iş okullarında yeterince mesleki branş olmaması sebebiyle çocuklar sosyal hayatta somut iş olanağı olan meslek yerine daha çok günü geçirmelik işler öğreniyorlar ve bu hayata katılmaları noktasında bağımsızlıklarını ciddi manada olumsuz etkiliyor.
4) çevresel düzenlemelerin yetersizliği;
daha yazılacak yığınla şey var aslında ama son madde olarak ekliyorum bunu.
ülkemizde bir şeyleri -mış/miş gibi yapma hastalığının hızlı bir şekilde tedavi edilmesi gerektiğinin bir göstergesidir aslında bu madde.
görme engelliler için sarı şeritler döşenir ama ortasına ağaç dikilir.
ortopedik engelliler için sempozyum düzenlenir ama asansörü olmayan bina tercih edilir.
otizmliler için etkinlik düzenlenir ama pavyona gelinmiş gibi gözleri kör eden mor-mavi ışıklar döşenir velhasıl kelam bir şeyleri yapıyor olmak için değil gerçekten faydalı olmak için yapmak gerekiyor.
1)ailelerin yeterince donanımlı olmaması maddesi ile başlayayım;
öncelikle gebelik döneminde tanılanan çocuklarla ilgili ailelerin yeterli eğitime tabi tutulmaması sebebiyle hem ebeveynler hem de çocuğun yakın çevresinde bir kargaşa durumu söz konusu oluyor. ne ile karşı karşıya olduğunu bilmeyen aile çocuğa karşı tepkisel yaklaşabiliyor, istemeyebiliyor veya engel durumunu reddedebiliyor.
-reddetme evresi bambaşka bir başlıkta yeniden incelenebilir ancak sebeplerinden birisi kuşkusuz bu kaygı durumu- yine yakın çevresinde bulunan bireylerce bu engel durumunun sorumlusu ebeveynlermiş gibi bir tepki doğuyor ve bu sebep ile aileler bile dağılıyor malesef.
2) tanılama süreci sorunları;
bu maddeyi alt basamaklarına ayırarak incelemek daha sağlıklı olacak geliyor bana.
engel durumunun tanılanma süreci ne kadar erken başlar ise çocuğu hayata kazandırmamız o kadar mümkün oluyor ancak buna rağmen hastanelerde oluşan sonsuz yoğunluk sebebi ile tanılayacak hekimlere ulaşmak ayları bulabiliyor özellikle çift tanılı ve ekstra sendromlar yaşayan çocuklarda farklı branşlarda uzmanlaşmış hekimlerce tedavi edilmesi gerektiği için süreç iyice kör düğüm halini alıyor.
-hekim arkadaşlar alınmasın lütfen derdim emekçi ile değil-
bu durumun sonucunda ise çocuklar aylarca rehabilitasyon merkezlerinden eğitim alamıyorlar ve ciddi bir zaman kaybı yaşanıyor.
itiraz mercilerinin yavaş ilerlemesi yine bürokratik bir problem. 5 dakikada tanı koyması beklenen yetkin kişiler elbette otizmli çocuğa; zihinsel engelli raporu verebiliyor yada reaktif bağlanma bozukluğugibi tanılanması görece daha zor tanıları gözden kaçırabiliyorlar ve bu sebeple rehberlik araştırma merkezinde yapılan değerlendirme testleri ile bir uyumsuzluk oluyor ve yine rapor kurumlara ulaşmadığı için eğitim süreci başlayamıyor. bu tür durumlar karşısında itiraz mercileri çok önem kazanıyor.
son olarak bu maddenin altında incelenmesi gereken bir diğer konuda hastanelere erişim engellileri. toplu taşıma kullanamayan veya farklı sebepler ile sosyal hayata karışması mümkün olmayan çocukların ulaşımları hasta nakil araçları ile gerçekleştirilmiyor ve bu yük rehabilitasyon merkezlerinin üzerine yükleniyor.
3) okul ve rehabilitasyon merkezi süreci sorunları;
bugün sektör çalışanlarının bildiği bir gerçek varsa o da şüphesiz; bir dönem iş yeri açma belgesi alıp bugün rehabilitasyon merkezi işleten kurum sahipleridir. eğitimden zerre anlamayan kişiler öğretmenlere hede hödö emirler yağdırarak iş yaptırıyor ve bu durumun sonucunda facia düzeyde eğitim veren kurumlar varlıklarını sürdürüyor.
-evet, tüpçü doğru okudunuz.-
bir diğer problem ise eğitim fakülteleri müfredatlarında yeterince özel eğitim dersleri olmaması sebebiyle özellikle sınıf öğretmenleri çok ciddi zorluklar çekiyor. hangi durum karşısında nasıl tepki vereceğini bilemeyen öğretmenler davranış problemlerinin iyice palazlanmasına sebep olabiliyor veya veliler arasında olası bir didişmeye farkında olmadan sebebiyet verebiliyor. elbette, 30 çocuk içerisinde davranış problemleri olan bir çocuğu kontrol etmek kolay değildir ancak unutulmamalıdır ki; rehabilitasyon merkezleri destek eğitim kurumlarıdır, ana eğitim merkezi değil,
diğer bir sorun ise iş okullarında yeterince mesleki branş olmaması sebebiyle çocuklar sosyal hayatta somut iş olanağı olan meslek yerine daha çok günü geçirmelik işler öğreniyorlar ve bu hayata katılmaları noktasında bağımsızlıklarını ciddi manada olumsuz etkiliyor.
4) çevresel düzenlemelerin yetersizliği;
daha yazılacak yığınla şey var aslında ama son madde olarak ekliyorum bunu.
ülkemizde bir şeyleri -mış/miş gibi yapma hastalığının hızlı bir şekilde tedavi edilmesi gerektiğinin bir göstergesidir aslında bu madde.
görme engelliler için sarı şeritler döşenir ama ortasına ağaç dikilir.
ortopedik engelliler için sempozyum düzenlenir ama asansörü olmayan bina tercih edilir.
otizmliler için etkinlik düzenlenir ama pavyona gelinmiş gibi gözleri kör eden mor-mavi ışıklar döşenir velhasıl kelam bir şeyleri yapıyor olmak için değil gerçekten faydalı olmak için yapmak gerekiyor.
devamını gör...
to be or not to be
en çok bilinen hamlet tiradı olsa bile ona bu ağırlığı veren cümlenin kendisinden ziyade daha sonra william shakespeare tarafından kaleme alınanlardır özünde. ölümden sonrasına duyulan insancıl korku ve yaşamın katlanılmaz ağırlığı arasında bin çeşit ızdırabı sırtlayan insanın kederli kabullenişidir bu cümleler. yaşamak denilen trajediyi katlanılabilir kılan ölüm fikridir ama ölümün belirsizliği fikrini katlanılabilir kılan da yaşamaktır; en azından öyle diyor hamlet. ölüm için yaşama katlanır yaşam için ölüme tahammül ederiz, tüm karmaşanın ana nedeni özünde bu çıkmazdır. bundan ötürü bu tirad başlı başına shakespeare'in dehasının özetidir aslında; aynı cümleler ile siyah ve beyaz kadar zıt iki düşünceyi de aktarabildiği için. şöyle devam ediyor o meşhur tirad:
olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!
düşüncemizin katlanması mı güzel
zalim kaderin yumruklarına, oklarına
yoksa diretip bela denizlerine karşı
dur, yeter demesi mi?
ölmek, uyumak sadece!
düşünün ki uyumakla yalnız
bitebilir bütün acıları yüreğin,
çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.
çünkü, o ölüm uykularında
sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından
ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?
zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine
sevgisinin kepaze edilmesine
kanunların bu kadar yavaş
yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
kötülere kul olmasına iyi insanın
bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
kim ister bütün bunlara katlanmak
ağır bir hayatın altında inleyip terlemek
ölümden sonraki bir şeyden korkmasa
o kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
ürkütmese yüreğini?
bilmediğimiz belalara atılmaktansa
çektiklerine razı etmese insanları?
bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
yürekten gelenin doğal rengini.
ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
yollarını değiştirip bu yüzden
bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.
yazıldığı dilde ise aşağı yukarı bu şekildedir:
to be, or not to be, that is the question:
whether 'tis nobler in the mind to suffer
the slings and arrows of outrageous fortune,
or to take arms against a sea of troubles
and by opposing end them. to die—to sleep,
no more; and by a sleep to say we end
the heart-ache and the thousand natural shocks
that flesh is heir to: 'tis a consummation
devoutly to be wish'd. to die, to sleep;
to sleep, perchance to dream—ay, there's the rub:
for in that sleep of death what dreams may come,
when we have shuffled off this mortal coil,
must give us pause—there's the respect
that makes calamity of so long life.
for who would bear the whips and scorns of time,
th'oppressor's wrong, the proud man's contumely,
the pangs of dispriz'd love, the law's delay,
the insolence of office, and the spurns
that patient merit of th'unworthy takes,
when he himself might his quietus make
with a bare bodkin? who would fardels bear,
to grunt and sweat under a weary life,
but that the dread of something after death,
the undiscovere'd country, from whose bourn
no traveller returns, puzzles the will,
and makes us rather bear those ills we have
than fly to others that we know not of?
thus conscience does make cowards of us all,
and thus the native hue of resolution
ıs sicklied o'er with the pale cast of thought,
and enterprises of great pitch and moment
with this regard their currents turn awry
and lose the name of action.
olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!
düşüncemizin katlanması mı güzel
zalim kaderin yumruklarına, oklarına
yoksa diretip bela denizlerine karşı
dur, yeter demesi mi?
ölmek, uyumak sadece!
düşünün ki uyumakla yalnız
bitebilir bütün acıları yüreğin,
çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.
çünkü, o ölüm uykularında
sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından
ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?
zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine
sevgisinin kepaze edilmesine
kanunların bu kadar yavaş
yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
kötülere kul olmasına iyi insanın
bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
kim ister bütün bunlara katlanmak
ağır bir hayatın altında inleyip terlemek
ölümden sonraki bir şeyden korkmasa
o kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
ürkütmese yüreğini?
bilmediğimiz belalara atılmaktansa
çektiklerine razı etmese insanları?
bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
yürekten gelenin doğal rengini.
ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
yollarını değiştirip bu yüzden
bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.
yazıldığı dilde ise aşağı yukarı bu şekildedir:
to be, or not to be, that is the question:
whether 'tis nobler in the mind to suffer
the slings and arrows of outrageous fortune,
or to take arms against a sea of troubles
and by opposing end them. to die—to sleep,
no more; and by a sleep to say we end
the heart-ache and the thousand natural shocks
that flesh is heir to: 'tis a consummation
devoutly to be wish'd. to die, to sleep;
to sleep, perchance to dream—ay, there's the rub:
for in that sleep of death what dreams may come,
when we have shuffled off this mortal coil,
must give us pause—there's the respect
that makes calamity of so long life.
for who would bear the whips and scorns of time,
th'oppressor's wrong, the proud man's contumely,
the pangs of dispriz'd love, the law's delay,
the insolence of office, and the spurns
that patient merit of th'unworthy takes,
when he himself might his quietus make
with a bare bodkin? who would fardels bear,
to grunt and sweat under a weary life,
but that the dread of something after death,
the undiscovere'd country, from whose bourn
no traveller returns, puzzles the will,
and makes us rather bear those ills we have
than fly to others that we know not of?
thus conscience does make cowards of us all,
and thus the native hue of resolution
ıs sicklied o'er with the pale cast of thought,
and enterprises of great pitch and moment
with this regard their currents turn awry
and lose the name of action.
devamını gör...

