öğrencisi derse girmeyen öğretmenin ücretinin kesilmesi
devletin yine nereden para kessem çabasından başka bir şey değildir. bir sürü çocuk çeşitli imkansızlıklardan dolayı uzaktan eğitime erişim sağlayamazken bunun faturasını öğretmene kesmek tamamen saçmalıktır. milli eğitimin asıl kafayı takması gereken öğretmen maaşları değil "bir çocuğu bile arkada bırakmadan bu işi nasıl yürütürüz" düşüncesi olmalıdır.
devamını gör...
çandarlı halil paşa
(bkz: çandarlı ailesi)osmanlıdaki köklü ailelerden biridir.
çandarlı halil de yaşadığı dönemde osmanlı devletindeki en güçlü 2. adamdı. donemin de veziridir. fatih sultan mehmet'in istanbulu fethetmesini istemediği için yunan halil olarak da bilinirdi. zaten istanbul fethedildikten sonra da idam edildi. yerine (bkz: zağanos paşa)getirildi.
çandarlı halil de yaşadığı dönemde osmanlı devletindeki en güçlü 2. adamdı. donemin de veziridir. fatih sultan mehmet'in istanbulu fethetmesini istemediği için yunan halil olarak da bilinirdi. zaten istanbul fethedildikten sonra da idam edildi. yerine (bkz: zağanos paşa)getirildi.
devamını gör...
eski sevgili ile karşılaşılan en ilginç yer
prag'da bir barda karşılaşmıştık. o yeni sevgilisiyle yiyişiyordu. ben tek başıma demleniyordum. keşke dünya bu kadar küçük olmasa
devamını gör...
sahibinin sesiyle okunan cümleler
beni çıldırtmak mi istiyorsun sen,senin kocanın evi yok ki, senin kocanın evi yok !
devamını gör...
şahmeran efsanesi
mezopotamya'dan hindistan'a kadar çeşitli mitolojilerde, farklı isimlerle, farklı hikayelerle yüzyıllardan bu yana günümüze gelmiş ve altı yılan üstü kadın şeklinde tasvir edilmiş olan yılanların şahı.
devamını gör...
pazar banyosu
özellikle pazartesi günü işe veya okula gidilecekse muhakkak yapılan banyodur. akşam yatmaya yakın saatlerde yapılır. en azından bizde öyleydi.
banyo sonrası güzelce önlükler*, gömlekler ütülenir ve sabahın köründe uyanmak üzere sıcacık yatağa girilir.
artık çok sık görülmüyor ama bende alışkanlık olmuş, pazar akşamı o banyo muhakkak yapılacak.
banyo sonrası güzelce önlükler*, gömlekler ütülenir ve sabahın köründe uyanmak üzere sıcacık yatağa girilir.
artık çok sık görülmüyor ama bende alışkanlık olmuş, pazar akşamı o banyo muhakkak yapılacak.
devamını gör...
yalnız yaşamak
kendi kendine konuşmaktır.
devamını gör...
aşırı okuyan biriyle sohbet etmek
gayet keyifli ve zevklidir. sonuç olarak insanlar birbirleriyle paylaştığı kadar vardır bana göre. ne kadar paylaşım ne kadar bilgi o kadar güzeldir. boş bir insanla kendinize ne katabileceksiniz önce onu sorgulamak lazım.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının yakışıklılık ve güzellik dereceleri
%41. çünkü 41 kere maşallah bana.
devamını gör...
samurai
12 ile 19 yuzyil arasinda japonya'da varolmus aristokrat, savasci sinif. japonya'da savasci anlamina gelen bushi ile neredeyse ayni anlamda kullanilir. ilk basta, samurailar, bir daimyo (derebeyi) altinda hizmet eden askerlerdi. sengoku jidai donemi baslarken, samurailari, japonya'nin şövalyeleri olarak dusunebiliriz. samurailar, ustun askeri becerilerinin yaninda lordlarina olan sadaket ve onurlarindan dolayi populer kulturde meshur hale gelmistir. sengoku jidai yani ic savas doneminin bitimiyle askeri alanda daha az etkili olmus ancak tam olarak bir aristokratik sinif haline gelmislerdir. ordudan cok idari islerde rol almislardir. bu donem boyunca sanatlan ilgilenmeye de baslamislardir, ozellikle siir ile. samurai sinifi, meiji restorasyonu ile 1870 yilinda ortadan kaldirilmistir. (bkz: boshin savaşı).
muharebede oncellikle at ustunde savasan samurailar bir suru farkli silah kullanmaktaydi: (bkz: yumi) adli bir okun haricinde, yari ve naginata gibi farkli mizraklar da kullanmaktaydilar. amma velakin, samurailar, isimleri ile ozdeslesmis katana isimli kiliclar ile meshur hâle gelmislerdir. genellikle katanayla beraber daha kisa bir kilic veya bicak da kullanirlardi.
muharebede oncellikle at ustunde savasan samurailar bir suru farkli silah kullanmaktaydi: (bkz: yumi) adli bir okun haricinde, yari ve naginata gibi farkli mizraklar da kullanmaktaydilar. amma velakin, samurailar, isimleri ile ozdeslesmis katana isimli kiliclar ile meshur hâle gelmislerdir. genellikle katanayla beraber daha kisa bir kilic veya bicak da kullanirlardi.
devamını gör...
barış murat yağcı'nın kitap çıkaracak olması
acı olan kitap çıkarması değil, çıkardığı kitabı koşa koşa almaya gidecek gençler olması.
devamını gör...
the truman show
sahte hayatlar yaşamaya çok alıştık internet alemine daldık dalalı. daimi bir takip edilme hevesiyle kendi özel hayatımızı gözler önüne sermekten büyük bir keyif duyar olduk. hayatımıza dair ne varsa, paylaşım sitelerinde ayan beyan ortaya döktük ve bu, bizim popülerlik yolundaki en büyük adımımız oldu. halbuki git gide yalana dönen, sahteliğe meyleden bir yaşam döngüsünde yol alıyorduk, bilemedik. bir kafede otururken “sıkıldım” desek hiç kimse dönüp bakmazken bize, bu sözü internette bir siteye yazınca onlarca yorum almaktan dolayı göğsümüz kabardı. 500 – 1000 sanal arkadaşımız olunca kendimizi sosyalleşmiş saydık fakat bir sinema filmini yalnız izlemek zorunda kaldığımızda bile o arkadaşların sahteliğinden şüphelenmek aklımıza gelmedi. işte bu bizim takip edilme, izlenme isteğimizdendir. büyük biradere gönüllü köleliğimizdendir.
bir başka ve daha evvel bir zamana ait olan televizyon ise başka bir yönümüzü ortaya koydu. başka insanların hayatına olan merak. televizyonla birlikte, kendi hayatımızı yaşamaktansa, başka insanların yaşadıklarını izlemeye koyulduk büyük bir iştahla. insanlarıın en özeline kadar soktuk burnumuzu, yetmedi eleştirmeye, akıl vermeye bile başladık. onlar yaşadılar biz izledik. onların hayatındaki her şeyi merak etmeye başladık. bir adam hayal kurdu mesela, biz o hayale ondan fazla inandık. eve gelince ilk iş televizyonu açtık dünyada neler olmuş diye bakmak için. ama aslında dünyada neler olduğunu, eve gelmeden az evvel kendi gözlerimizle görmekteydik. işte bu da bizim takip etme, izleme isteğimizdendir. büyük birader olmaya yeltenişimizdir.
bu iki isteğin bileşimi bizi yavaş yavaş “truman burbank kompleksi”ne doğru sürüklemeye başladı. her an bir film setinde gibi yaşamak adet oldu artık. kulağımızda kulaklıklarla yürürken, çalan müzik “clint mansel”e aitse bir de, kendimizi bir filmin başrolünde hissettik. fonda çalan müzik eşliğinde bize biçilen rolü oynuyorduk, çevremizdeki herkes gibi. bu yanlış değildi aslında, çünkü zaten herkes, bir kamera olsun ya da olmasın, clint mansel çalsın ya da çalmasın kendine yazılmış bir senaryoyu hayata geçirmekteydi. acı çeker gibi yapmak, gülümser gibi, acıkır gibi, sevişir gibi, yaşar gibi yapmak oldu işimiz. ve tabii sonunda ölür gibi yapmak… ta ki bir gün gökyüzünden bir spot ışığı önümüze düşüp bize bir şeyleri ayrımsatana kadar.
truman burbank, bir şirket tarafından evlat edinilen ve doğumundan itibaren her saniyesi dev bir film setinde geçen, farkında olmasa da yaşamı bir dizi olan bir adamın hikayesidir. tanıdığı herkes profesyonel oyunculardır, karısı, annesi, babası, en yakın arkadaşı… istinasız herkes. sahip olduğu hobiler ve dahi fobiler dizinin devamı için ona zorla kabul ettirilmiştir. ve otuz yaşına kadar truman bu olayın farkına varamaz bir türlü. andrew niccol’ün yaratıcılığın da bir sınırı olduğunu kabul edemeyen pırıl pırıl zihninin bir örneğidir bu film. niccol’ün zihninin ne kadar sınır tanımaz olduğunu anlamak için gattaca, simone, the terminal’i de izlemeniz yeterlidir sanırım. tabii bu yaratıcı kalem üstadının gözü kulağı olan yönetmen peter weir’i de unutmayalım. “dead poets society”de harikalar yaratan yönetmenin “the truman show”da yaptığı ise bir başka harikadır. jim carrey, oynadığı her rolün hakkını verebilen bir adam olduğu için de film büyük bir başarı sağlamıştır. izlemeye değer bir film olduğunu söylemeye gerek duymuyorum. izlemeye ve izlenmeye devam edin, sadece spot ışığı ya da bir dekor parçası düşerken kendinize dikkat edin. ölümünüzün “rating”i ne kadar yüksek olursa olsun, öldüğünüzde yayından kaldırılacaksınız…
bir başka ve daha evvel bir zamana ait olan televizyon ise başka bir yönümüzü ortaya koydu. başka insanların hayatına olan merak. televizyonla birlikte, kendi hayatımızı yaşamaktansa, başka insanların yaşadıklarını izlemeye koyulduk büyük bir iştahla. insanlarıın en özeline kadar soktuk burnumuzu, yetmedi eleştirmeye, akıl vermeye bile başladık. onlar yaşadılar biz izledik. onların hayatındaki her şeyi merak etmeye başladık. bir adam hayal kurdu mesela, biz o hayale ondan fazla inandık. eve gelince ilk iş televizyonu açtık dünyada neler olmuş diye bakmak için. ama aslında dünyada neler olduğunu, eve gelmeden az evvel kendi gözlerimizle görmekteydik. işte bu da bizim takip etme, izleme isteğimizdendir. büyük birader olmaya yeltenişimizdir.
bu iki isteğin bileşimi bizi yavaş yavaş “truman burbank kompleksi”ne doğru sürüklemeye başladı. her an bir film setinde gibi yaşamak adet oldu artık. kulağımızda kulaklıklarla yürürken, çalan müzik “clint mansel”e aitse bir de, kendimizi bir filmin başrolünde hissettik. fonda çalan müzik eşliğinde bize biçilen rolü oynuyorduk, çevremizdeki herkes gibi. bu yanlış değildi aslında, çünkü zaten herkes, bir kamera olsun ya da olmasın, clint mansel çalsın ya da çalmasın kendine yazılmış bir senaryoyu hayata geçirmekteydi. acı çeker gibi yapmak, gülümser gibi, acıkır gibi, sevişir gibi, yaşar gibi yapmak oldu işimiz. ve tabii sonunda ölür gibi yapmak… ta ki bir gün gökyüzünden bir spot ışığı önümüze düşüp bize bir şeyleri ayrımsatana kadar.
truman burbank, bir şirket tarafından evlat edinilen ve doğumundan itibaren her saniyesi dev bir film setinde geçen, farkında olmasa da yaşamı bir dizi olan bir adamın hikayesidir. tanıdığı herkes profesyonel oyunculardır, karısı, annesi, babası, en yakın arkadaşı… istinasız herkes. sahip olduğu hobiler ve dahi fobiler dizinin devamı için ona zorla kabul ettirilmiştir. ve otuz yaşına kadar truman bu olayın farkına varamaz bir türlü. andrew niccol’ün yaratıcılığın da bir sınırı olduğunu kabul edemeyen pırıl pırıl zihninin bir örneğidir bu film. niccol’ün zihninin ne kadar sınır tanımaz olduğunu anlamak için gattaca, simone, the terminal’i de izlemeniz yeterlidir sanırım. tabii bu yaratıcı kalem üstadının gözü kulağı olan yönetmen peter weir’i de unutmayalım. “dead poets society”de harikalar yaratan yönetmenin “the truman show”da yaptığı ise bir başka harikadır. jim carrey, oynadığı her rolün hakkını verebilen bir adam olduğu için de film büyük bir başarı sağlamıştır. izlemeye değer bir film olduğunu söylemeye gerek duymuyorum. izlemeye ve izlenmeye devam edin, sadece spot ışığı ya da bir dekor parçası düşerken kendinize dikkat edin. ölümünüzün “rating”i ne kadar yüksek olursa olsun, öldüğünüzde yayından kaldırılacaksınız…
devamını gör...
müslüman yazarlara sorular
#440875
allah' in var olduğunun kanıtı olsa herkes inanırdı. bu inanç ve iman meselesidir. ve bir allah'in olduğuna inaniyorsam benden bazı isteklerinin de olduğuna inanırım. bu da din meselesidir.
allah' in var olduğunun kanıtı olsa herkes inanırdı. bu inanç ve iman meselesidir. ve bir allah'in olduğuna inaniyorsam benden bazı isteklerinin de olduğuna inanırım. bu da din meselesidir.
devamını gör...
yolbul
türk dil kurumu sözlüğüne göre navigasyon demekmiş. yandex navigasyon yerine yandex yolbul diyelim bakalım millet ne diyecek bize?
devamını gör...
sözlükte özel mesajla küfür etmenin serbest olduğu gerçeği
ukdedir.
tehdit unsuru olmadıkça kabul edilebilir olduğunu öğrendiğimiz başlık.
tehdit unsuru olmadıkça kabul edilebilir olduğunu öğrendiğimiz başlık.
devamını gör...
bir kadına sen bana bir hediyesin demek
"hediye babandır, kadın kadındır." cevabıyla karşılaşabilirsiniz, uyarayım.
devamını gör...
altına işemek
dünyanın en acıklı eylemi, söylenecek sözün bulunamadığı o çaresiz ve sıcacık an. bu öyle bir andır ki, sıcak sıvının paçalara aktığı o birkaç saniye insana dünyayı dar eder, cehenneme çevirir.
evdeyken o kadar sorun olmasa da dışarıda olması bütün itibarınızı bir gecede sıfıra indirebilir. ne yaptım ulan ben, bizimkilerin yanına nasıl döneceğim diye kara kara düşünürken bulabilirsiniz kendinizi. inanın ki hiç önemli değil... siz bugün altınıza işediniz ama kul hakkı yemediniz, kimseye zarar gelmedi.
bakın efendim, altına işemeyen insanlara. çok mu iyiler? aldatanlar, ihanet edenler, tuzak kuranlar, cinayet işleyenler, hırsızlık yapanlar... bu insanlar altına işemiyor da iyi insan mı oluyor? hiç canınızı sıkmayın efendiler. toplumun aklınızı bulandırmasına izin vermeyin.
evdeyken o kadar sorun olmasa da dışarıda olması bütün itibarınızı bir gecede sıfıra indirebilir. ne yaptım ulan ben, bizimkilerin yanına nasıl döneceğim diye kara kara düşünürken bulabilirsiniz kendinizi. inanın ki hiç önemli değil... siz bugün altınıza işediniz ama kul hakkı yemediniz, kimseye zarar gelmedi.
bakın efendim, altına işemeyen insanlara. çok mu iyiler? aldatanlar, ihanet edenler, tuzak kuranlar, cinayet işleyenler, hırsızlık yapanlar... bu insanlar altına işemiyor da iyi insan mı oluyor? hiç canınızı sıkmayın efendiler. toplumun aklınızı bulandırmasına izin vermeyin.
devamını gör...
fakirleri avutmak için uydurulmuş şeyler
(bkz: fakir ama gururlu)
devamını gör...

