zina yeniden suç olarak ceza kanununa girebilir
en son kadınları tecavüzcülerle evlendirmeye çalıştılar ciddi ciddi bu önergeyi konuştular, şimdi ise bu... türk islam sentezinin karanlığına lambur lumbur gidiyoruz hız kesmeden
devamını gör...
edremit'in gelini
ne vakit dinlesem, ağlatan türküdür.
hüseyin turan'dan dinlenmesi* elzemdir. siz türküyü dinlerken, ben de bir yandan türküye konu olan efsaneyi aktarayım:
türkü, bir ovalı ile bir obalının, ölümle sonuçlanan acı öyküsünü anlatır. hasan kibar, nazik bir ova delikanlısıdır, emine ise tuttuğunu koparan, dağın zor koşullarına alışkın bir yörük kızıdır. iki genç, edremit çarşamba pazarında tanışıp aşık olur ve evliliğe karar verirler. fakat aileler bilhassa da emine'nin ailesi, delikanlının, kızlarına layık olmadığını, pek bi kibar yaratılışlı zarif şehir genci olmasından mütevellit evliliğe karşı çıkarlar. hatta emine için, obalarından yörük bir delikanlıyla evlenmesini uygun görürler. fakat gençler karşı çıkar. emine'nin ailesi, bir şartla evliliğe onay verir: eğer hasan 40 okkalık yükü, tek başına, sırtında emine'nin obasına kadar taşıyabilirse, bu evlilik gerçekleşecektir.
evlilik için seçilen zaman ise, anadolu'da sıkça bilinen harman zamanıdır. yani güz mevsimi.. . belirlenen zaman diliminde, emine ve hasan, yaklaşık 4 saatlik yoldan 40 okka (60 kilogram kadarlık) tuz yüküyle yola koyulur.. fakat bir saat, iki saat derken hasan, daha sonra kendi adıyla da anılacak olan, hasanboğuldu mevkiinde halsiz düşer. bu bölge, hem sarp, kayalık hem de aşılması gereken bir nehirden oluşmaktadır bu zorlu yolculuk ile, nehrin üzerinden bir yandan taşlara basarak ilerleyen, bir yandan ağırlığı düşürüp ıslatmamaya çalışan * hasan, sonunda bitap düşer. akşam da çökmek üzeredir. deniz seviyesinden yüksek yerlerde, bilindiği gibi gün, daha geç batar. güneş daha geç uzaklaşır. hasan da bu sebeple emine'ye: artık ne ileri gidebilirim, ne de geri dönebilirim. beni burada bırakma. der. fakat dağ yiğidi emine, kendisinin bile kolaylıkla taşıyabildiği bir yükü, hasan'ın nasıl olup da taşıyamadığına şaşırıp, hayıflanarak bir yandan da onu, teselli etmeye çalışır hatta yüreklendirir. bu gayretle bir süre daha yola devam ederler. fakat hasan bu işin içinde bir iş olduğundan şüphelenip emine'ye, kaçıp, çok uzaklarda yaşamayı teklif eder. ancak emine bu öneriyi de kabul etmez. aklı sadece sevdiği erkeğin, obasına ve obasındaki erkeklere, kendisini kanıtlamasındadır. bir bakıma ye'se kapılan emine, yola devam etmesi için hasan'a bir hayli dil döker. ancak hasan artık, iyice bitap düşmüştür. bunun üzerine emine, yükü sırtladığı gibi obasının yolunu tutar. hasan'sa, orada öylece kalır. emine'ye son sözü sadece: beni bırakma olur.
emine akşam üzeri obaya varır. yükü kendisi getirmiş, sevdiğine de hayli kızgın ve kırgındır. ancak içi de içini yer ve bu pişmanlık vicdan azabına dönüşür. geri dönüp hasan'ı oradan almaya çalışır fakat ailesi izin vermez, çünkü yağmur ve fırtına başlamıştır. dağda iklim şartları, o mevsimde, bir obalının rahatlıkla hayatta kalabileceği bir durumda iken, ailesinin ve emine'nin gözden kaçırdığı şey, hasan'ın, iklim şartları daha sakin olan ova çocuğu olmasıdır. ertesi gün, hasan'ı bıraktığı yere dönen emine, onu, orada bulamaz. köyüne gidip annesine sorar ancak orada da yoktur. çaresiz hasan'ı aramaya koyulan emine, hasan'ın ancak yırtılmış gömleğine ulaşır ve onun öldüğünü anlar.
hasan'ın eceliyle mi öldüğü yoksa intihar mı ettiği hala tam olarak bilinmez lakin bir gerçek vardır ki o da yüzyıllardır bitip tükenmek bilmeyen dağlı-ovalı ayrımının, yine talihsiz gençlerin, canlarını yaktığı ve zalim ailelerinin, ocaklarını söndürüp intikam aldığıdır. emine'nin, vicdan azabından ve sevdiğini kaybetmenin yükünden olsa gerek aklını yitirip, intihar ettiği rivayet edilir.
bugün ovalı hasan'ın boğulduğu mevkiye hasan boğuldu büveti emine'nin öldüğü mevkiye de emine çınarı denmektedir.
efsane gerçek midir değil midir bilinmez lakin tarihin her döneminde, hasanlar ve emineler olmuş, olmakta ve ilerleyen zamanlarda da olacaktır.
nitekim sabahattin ali, söz konusu efsaneden ilham alarak hasanboğuldu öyküsünü, iki açılı bir zaman sarmalı kullanarak, iki ağızdan yani kendisi ve hacer adında bir yörük kızı ile hasan ve emine bağlamında aktarır. sabahattin ali, söz konusu öyküde geçen olayı, emine ve hasan'dan yaklaşık 50 yıllık bir zaman dilimi sonrasına tarihlendirir. sabahattin ali, bu zamanda dahi, köylere, köy yollarına yatırım yapmayan devleti kendi üslubunda eleştirir... dönemin, gerçekten ileri görüşlü aydını olan sabahattin ali'nin bu öyküsü de, devletle arasının açılmasına yol açan eserlerinden biri olarak karşımızda durmaktadır.
türkünün sözlerine gelecek olursak:
edremit'in gelini, kınalamış elini
edremit'in gelini kınalamış elini
sarmaya doyamadım o incecik belini
hoştur cilvesi cilvesi elmaslı fesi
sarmaya doyamadım, o incecik belini,
hoştur cilvesi cilvesi, elmaslı fesi.
edremit'in bağına, duman çökmüş dağına
edremit'in bağına, duman çökmüş dağına
huriler çadır kurmuş, cennetin ayağına,
hoştur cilvesi cilvesi, elmaslı fesi
huriler çadır kurmuş, cennetin ayağına
hoştur cilvesi cilvesi, elmaslı fesi
hoştur cilvesi cilvesi, elmaslı fesi.
türkünün sözlerinden anlaşıldığı üzere edremit'in gelini kınalamış elini sözünden, emine'nin ailesinin, bu evliliğe bir şartla da olsa izin vermesine sevinip ellerini kınaladığı, düğünün çok yakın olduğu, başındaki festen, yörük kızlarının giyim kuşam bilgisine, ince beli ve cilvesindense; efsanedeki kızımızın güzelliğini anlayabilmekteyiz.
ikinci mısrada geçen:edremit'in bağına, duman çökmüş dağına sözünden olayın gerçekleşip bağlı* olan hasan'ın yaşadığı semte atıfta bulunulur ve dağda gece olup dumanın, yani fırtına ve yağmurun bastırdığı*, bir anda işin tersine döndüğü anlaşılmaktadır.
huriler çadır kurmuş, cennetin ayağına sözünden ise ne yazıkki, hasan'ın öldüğünü anlamaktayız.
yörenin inancı gereği, islam inancında boğularak can veren kişinin şehit mertebesine ulaştığı bilgisi de, türküye, bu son kısmında karşımıza çıkmaktadır. türkü, bu anlamda da yörenin ve dönemin sosyolojik ve kültürel boyutu hakkında fikir vermesi bakımından* bir kaynak niteliğinde olup oldukça önemlidir.
.
hüseyin turan'dan dinlenmesi* elzemdir. siz türküyü dinlerken, ben de bir yandan türküye konu olan efsaneyi aktarayım:
türkü, bir ovalı ile bir obalının, ölümle sonuçlanan acı öyküsünü anlatır. hasan kibar, nazik bir ova delikanlısıdır, emine ise tuttuğunu koparan, dağın zor koşullarına alışkın bir yörük kızıdır. iki genç, edremit çarşamba pazarında tanışıp aşık olur ve evliliğe karar verirler. fakat aileler bilhassa da emine'nin ailesi, delikanlının, kızlarına layık olmadığını, pek bi kibar yaratılışlı zarif şehir genci olmasından mütevellit evliliğe karşı çıkarlar. hatta emine için, obalarından yörük bir delikanlıyla evlenmesini uygun görürler. fakat gençler karşı çıkar. emine'nin ailesi, bir şartla evliliğe onay verir: eğer hasan 40 okkalık yükü, tek başına, sırtında emine'nin obasına kadar taşıyabilirse, bu evlilik gerçekleşecektir.
evlilik için seçilen zaman ise, anadolu'da sıkça bilinen harman zamanıdır. yani güz mevsimi.. . belirlenen zaman diliminde, emine ve hasan, yaklaşık 4 saatlik yoldan 40 okka (60 kilogram kadarlık) tuz yüküyle yola koyulur.. fakat bir saat, iki saat derken hasan, daha sonra kendi adıyla da anılacak olan, hasanboğuldu mevkiinde halsiz düşer. bu bölge, hem sarp, kayalık hem de aşılması gereken bir nehirden oluşmaktadır bu zorlu yolculuk ile, nehrin üzerinden bir yandan taşlara basarak ilerleyen, bir yandan ağırlığı düşürüp ıslatmamaya çalışan * hasan, sonunda bitap düşer. akşam da çökmek üzeredir. deniz seviyesinden yüksek yerlerde, bilindiği gibi gün, daha geç batar. güneş daha geç uzaklaşır. hasan da bu sebeple emine'ye: artık ne ileri gidebilirim, ne de geri dönebilirim. beni burada bırakma. der. fakat dağ yiğidi emine, kendisinin bile kolaylıkla taşıyabildiği bir yükü, hasan'ın nasıl olup da taşıyamadığına şaşırıp, hayıflanarak bir yandan da onu, teselli etmeye çalışır hatta yüreklendirir. bu gayretle bir süre daha yola devam ederler. fakat hasan bu işin içinde bir iş olduğundan şüphelenip emine'ye, kaçıp, çok uzaklarda yaşamayı teklif eder. ancak emine bu öneriyi de kabul etmez. aklı sadece sevdiği erkeğin, obasına ve obasındaki erkeklere, kendisini kanıtlamasındadır. bir bakıma ye'se kapılan emine, yola devam etmesi için hasan'a bir hayli dil döker. ancak hasan artık, iyice bitap düşmüştür. bunun üzerine emine, yükü sırtladığı gibi obasının yolunu tutar. hasan'sa, orada öylece kalır. emine'ye son sözü sadece: beni bırakma olur.
emine akşam üzeri obaya varır. yükü kendisi getirmiş, sevdiğine de hayli kızgın ve kırgındır. ancak içi de içini yer ve bu pişmanlık vicdan azabına dönüşür. geri dönüp hasan'ı oradan almaya çalışır fakat ailesi izin vermez, çünkü yağmur ve fırtına başlamıştır. dağda iklim şartları, o mevsimde, bir obalının rahatlıkla hayatta kalabileceği bir durumda iken, ailesinin ve emine'nin gözden kaçırdığı şey, hasan'ın, iklim şartları daha sakin olan ova çocuğu olmasıdır. ertesi gün, hasan'ı bıraktığı yere dönen emine, onu, orada bulamaz. köyüne gidip annesine sorar ancak orada da yoktur. çaresiz hasan'ı aramaya koyulan emine, hasan'ın ancak yırtılmış gömleğine ulaşır ve onun öldüğünü anlar.
hasan'ın eceliyle mi öldüğü yoksa intihar mı ettiği hala tam olarak bilinmez lakin bir gerçek vardır ki o da yüzyıllardır bitip tükenmek bilmeyen dağlı-ovalı ayrımının, yine talihsiz gençlerin, canlarını yaktığı ve zalim ailelerinin, ocaklarını söndürüp intikam aldığıdır. emine'nin, vicdan azabından ve sevdiğini kaybetmenin yükünden olsa gerek aklını yitirip, intihar ettiği rivayet edilir.
bugün ovalı hasan'ın boğulduğu mevkiye hasan boğuldu büveti emine'nin öldüğü mevkiye de emine çınarı denmektedir.
efsane gerçek midir değil midir bilinmez lakin tarihin her döneminde, hasanlar ve emineler olmuş, olmakta ve ilerleyen zamanlarda da olacaktır.
nitekim sabahattin ali, söz konusu efsaneden ilham alarak hasanboğuldu öyküsünü, iki açılı bir zaman sarmalı kullanarak, iki ağızdan yani kendisi ve hacer adında bir yörük kızı ile hasan ve emine bağlamında aktarır. sabahattin ali, söz konusu öyküde geçen olayı, emine ve hasan'dan yaklaşık 50 yıllık bir zaman dilimi sonrasına tarihlendirir. sabahattin ali, bu zamanda dahi, köylere, köy yollarına yatırım yapmayan devleti kendi üslubunda eleştirir... dönemin, gerçekten ileri görüşlü aydını olan sabahattin ali'nin bu öyküsü de, devletle arasının açılmasına yol açan eserlerinden biri olarak karşımızda durmaktadır.
türkünün sözlerine gelecek olursak:
edremit'in gelini, kınalamış elini
edremit'in gelini kınalamış elini
sarmaya doyamadım o incecik belini
hoştur cilvesi cilvesi elmaslı fesi
sarmaya doyamadım, o incecik belini,
hoştur cilvesi cilvesi, elmaslı fesi.
edremit'in bağına, duman çökmüş dağına
edremit'in bağına, duman çökmüş dağına
huriler çadır kurmuş, cennetin ayağına,
hoştur cilvesi cilvesi, elmaslı fesi
huriler çadır kurmuş, cennetin ayağına
hoştur cilvesi cilvesi, elmaslı fesi
hoştur cilvesi cilvesi, elmaslı fesi.
türkünün sözlerinden anlaşıldığı üzere edremit'in gelini kınalamış elini sözünden, emine'nin ailesinin, bu evliliğe bir şartla da olsa izin vermesine sevinip ellerini kınaladığı, düğünün çok yakın olduğu, başındaki festen, yörük kızlarının giyim kuşam bilgisine, ince beli ve cilvesindense; efsanedeki kızımızın güzelliğini anlayabilmekteyiz.
ikinci mısrada geçen:edremit'in bağına, duman çökmüş dağına sözünden olayın gerçekleşip bağlı* olan hasan'ın yaşadığı semte atıfta bulunulur ve dağda gece olup dumanın, yani fırtına ve yağmurun bastırdığı*, bir anda işin tersine döndüğü anlaşılmaktadır.
huriler çadır kurmuş, cennetin ayağına sözünden ise ne yazıkki, hasan'ın öldüğünü anlamaktayız.
yörenin inancı gereği, islam inancında boğularak can veren kişinin şehit mertebesine ulaştığı bilgisi de, türküye, bu son kısmında karşımıza çıkmaktadır. türkü, bu anlamda da yörenin ve dönemin sosyolojik ve kültürel boyutu hakkında fikir vermesi bakımından* bir kaynak niteliğinde olup oldukça önemlidir.
.
devamını gör...
tarih-i kadim
yüz yıl önce şairin serzenişte bulunduğu ve hala süregelmekte olan bir mahşerin tanımıdır. manzumede şair tarih ve tanrı ile hesaplaşma içine girer.
tarih-i kadîm, eski tarih anlamından çok dünyanın ve insanlığın varolduğu günden beri süregelen süreç olarak tanımlanmıştır.
etimle kemiğimle insan olmaktan nefret ettiğim bu yüzyılda daha çok alt başlık eklemek isterdim. pedofili gibi , insan öldürülmesi gibi (hem de savaşları ya da dini bile alet etmeden sırf vahşet için). uzunca bir metin ama kesinlikle okunmalıdır insan hayatında, en azından bir kez .
tarihi kadim
işte, der, insanoğlunun geçmiş hayatı bu.
ve başlar bize maval okumaya.
ninniler uydurup uyutur bizi
dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun,
zifiri karanlık hayatından.
gösterir bize evvel zamanı,
tek doğru, en güzel örnek, der.
bakarsın gelecek günlerin farkı yok geçen geceden.
senin tarih dediğin işte budur,
alnında altı bin yıllık buruşuklar
ve bir o kadar da kuşku.
başı geçmişe bir düşe değer,
sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,
bir deri bir kemik,
ayakta zorla durur.
ben hiç tiksinmem ondan,
karşıma alırım onu arada bir,
anlat bakalım, derim, şu eskilerden.
bir parça feylesofa benzer o,
bir parça sırtlana benzer,
berbat suratıyla da bir hortlağa.
yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,
başlar paslı, boğuk bir sesle
bir bir bana anlatmaya,
sırasıyle, ne olmuş ne bitmişse:
hep yıkım üstüne yıkım,
acı üstüne acı!
ne vakit geçse anlı şanlı bir ordu,
çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,
kanlar yağar dört bir yana.
en başta bir kanlı bayrak.
kanlı bir taç gelir arkasından.
sonra araçlar sökün eder kan içinde:
balta, topuz, yay, kılıç, mızrak,
mancınık, top, tüfek, sapan.
arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.
en son alay alay esirler geçer.
yenen bir kişiye yenilen on kişi,
çiğneyen haklı, yiğnenen hapı yuttu.
yıkımlara, acılara alkış tut,
yüksekten bakanlar önünde eğil,
insafla birdir aşşağılık ve namussuzluk,
doğruluk lafta, yürekte değil,
iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.
bir gerçek var, tek bir gerçek:
eli kolu bağlayan zincir.
bir tek şey var sözü geçen: yumruk.
hak güçlünün, kötünün yanı.
uzun lafın kısası:
ezmeyen ezilir!
nerde bir şeref var, iğreti.
nerde bir mutluluk var, yama.
bir şeyin ne başına inan ne sonuna.
din şehit ister, gökyüzü kurban.
her yanda durmadan kan akacak,
durmadan her yanda kan!
işte böyle inler, sayıklar o,
anlatır insanoğlunun bu belalı ömrü
ne yolda, nasıl sürdüğünü.
bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.
duyarım sesinin titreyen kuyusunda
yankısını korkunç bir iniltinin,
ben de başlarım birdenbire titremeye,
toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.
savaşın gürültüsü, patırtısı, indir artık
indir bu acıklı sahnenin perdesini!
dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık!
sen de, gelenekçi iskelet,
yazdığın kara yazılara bir son ver,
aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.
uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var?
bizden iyi geceler onlara,
bizden onlara iyi uykular!
kimsin, ey gölge, kendinden geçmiş,
koşuyorsun karanlıklara doğru?
kanla oynamış gibisin,
kırmış geçirmişsin insanoğlunu.
sen buna kahramanlık mı dedin?
onun kökü kan ve hayvanlık be?
şehirler çiğne, ordular dağıt,
kes, kopar, kır, sürükle,
ez, vur, yak ve yık.
yalvarmalara yakarmalara boş ver,
gözyaşlarına iniltilere aldırma.
ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri,
ne ekin ko, ne ot ko, ne yosun.
sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda,
kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,
mezar taşına dönsün her ocak,
damlar çöksün yetimlerin başına.
bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk!
hey bana bak, başbuğ musun ne?
yerin dibine bat, cakanla gösterişinle!
her başarı bir yıkım bir mezarlık,
işte bir yavrucak yatıyor şurda,
ey cihangir, onu gör de utan!
devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı, devril,
nice acılar verdin bütün insanlara,
inim inim inlettin bütün insanları.
parçalan, kararmış tac, tuz buz ol,
hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.
göz yaşından incilerin nerde hani?
nasıl da yosun tutmuşlar, bi görsen!
eski çağlar nasıl kanmış size?
ey kan içen kargalar,
bütün karanlıklar sizinle dolu!
artık yeter fikri susturduğunuz,
yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada
zincirsiz, kelepçesiz yaşamanın.
hadi gidin tarih korusun sizi,
-haydutlara en iyi sığınaktır gece-,
gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.
işte müjdelerin en güzeli,
işte en gerçek özgürlük
düşümüzdeki gelecek çağlarda:
ne savaş, ne savaşan, ne salgın,
ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen,
ne yakınma, ne de zulmün kahrı,
ne tapılan, ne tapan,
ben benim, sen de sen!
ey soyulan iskelet, kimse bilmeyecek o zaman,
kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini,
savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne?
belki duyulmadık bir öykü,
belki korkunç bir masal.
çok sürmez köhne kitap,
fikri gömen sayfaların
bugün olmazsa yarın yırtılacak.
ama kim yapacak dersin bu işi?
bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
hangi güç kalkar, ben yaparım der?
yerlerin ve göklerin sahibi mi?
tamam, işte oldu şimdi!
yeri göğü elinde tutan o kibirli,
o somurtkan ve dokunulmaz.
bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi?
gökyüzü, sen söyle,
yüzyıllarca sel gibi akan su,
- şimdi esrik bir ağzın türküsü,
kuru sesi zindandaki bir adamın,
iç açan bir söz ya da yakan bir söz şimdi,
bir geniş "oh! ", bir derin "eyvah! ",
bir yakarış, bir övgü,
şimdi tüy gibi bir rüzgar,
şimdi ağzın bir kasırga.
dokunaklı bir yakınma şimdi,
sabredemeyen bir başa kakma,
bir titreme, bir çan sesi,
bir savaş davulunun gümbürtüsü,
için için ağlamasi çaresizliğin,
kahrın iyilikbilir kişnemesi,
bir söylev, apaçık, gürül gürül,
şimdi utangaç ve hasta bir yalvarış,
bir rahatlık bir iç sıkıntısı,
şimdi korkunç bir haykırma -
bütün bu karman çorman gürültü patırtıyla
inleyen boş kubbe, sen söyle!
sen ki her sesi yankılayansın,
söyle, bu bir sürü boş çabalama içinde,
daha yukarlardaki şu tanrı katına
hangi sesin yankısı varabilmiş ki?
hangi dua kabul olmuş bugüne dek?
binlerim seni, göklerin tanrısı,
din ulularından dinlerim seni:
"ne benzer var, ne noksanı,
canlı ve ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve yüce.
odur veren yiyeceği içeceği,
düşleri gerçek yapan o,
bilen, haberi olan, kahreden ve öç alan,
açık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan,
el uzatan yoksullara ve çaresizlere,
her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören..."
seni böyle övüp duruyorlar işte.
oysa senin en üstün özelliğin ne,
"ortaksız" oluşun değil mi?
kaç ortağın var şu bataklıkta, bir bak.
topu ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.
ve topu ortaksız ve tek.
ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var,
ve topunun yukarlarda bir gökyüzü.
bütün ordan gelir yüreğe doğan.
topunun güneşi, ayı, yıldızları var,
ve topunun görünmez bir tanrısı.
topunun adanan bir cenneti var,
ve topunun bir varlığı, bir yokluğu,
ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.
ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar.
ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.
tanrılar ne derse onu yapacak halk,
sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.
ama tanrılar ne derse onu yapacak.
inanasım gelmiyor bunların hiçbirine.
"ne bileyim? " diyor kime sorsam.
hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa?
belki aldanmak yaşamanın bir gereği.
belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,
belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,
karıştırmaktayım "yok" la "var" ı.
kusurum ne? kuşkuda olmak mı?
kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.
insan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan.
belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.
kimbilir, öbür dünya belki de var.
madem bu beden o ölümsüzün işi,
ne diye kıvranır durur bin türlü dert içinde?
hadi diyelim aslımız toprak bizim,
sen gel onu kederden bir çamur yap.
- her yeri kanla, göz yaşıyla dolu -
insaf be, bu kadarı da olur mu?
sen gel hem yoktan var et,
sonra da ettiğini boz, kötüle.
hiç bir yaradandan ummam bunu:
yaradan yok eder, ama perişan etmez!
en zorlu düşmanın işte, tanrı,
boğmak ister seni ulu katında,
çok iyi tanırsın sen o yılanı,
onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
bir tadımlık vermiştin hani.
kuşku! en zalim en güçlü düşman.
bunu ya bildin ya koydun kafamıza,
ya da bilemedin işin nereye varacağını.
"şeytanlık, düzen, sapıklık" denen şey var ya,
bugün yerinden yurdundan edecek seni o.
tapınağında ışıklarını söndürüyor,
elleriyle parçalıyor heykelini.
sense, iler tutar yerin kalmamış,
göçüp gidiyorsun olanca gücünle.
burçlarında yıkılmalar falan hani?
nerde hani gümbürtüsü yıldırımlarının?
o kızgın soluğun hani nerde?
ne cehennemlerinde bir kaynama var?
ne büyük acını gören bir göz.
ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama.
oysa bir ufak parçası kopsa insanın,
bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma.
sen yeryüzü ve gökyüzü'nle göç gir de,
bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.
tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.
zaten yalana ağlasa ağlasa,
bir ikiyüzlüler ağlar,
bir de ahmaklar.
t. f.
en sevdiğimdir.
tarih-i kadîm, eski tarih anlamından çok dünyanın ve insanlığın varolduğu günden beri süregelen süreç olarak tanımlanmıştır.
etimle kemiğimle insan olmaktan nefret ettiğim bu yüzyılda daha çok alt başlık eklemek isterdim. pedofili gibi , insan öldürülmesi gibi (hem de savaşları ya da dini bile alet etmeden sırf vahşet için). uzunca bir metin ama kesinlikle okunmalıdır insan hayatında, en azından bir kez .
tarihi kadim
işte, der, insanoğlunun geçmiş hayatı bu.
ve başlar bize maval okumaya.
ninniler uydurup uyutur bizi
dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun,
zifiri karanlık hayatından.
gösterir bize evvel zamanı,
tek doğru, en güzel örnek, der.
bakarsın gelecek günlerin farkı yok geçen geceden.
senin tarih dediğin işte budur,
alnında altı bin yıllık buruşuklar
ve bir o kadar da kuşku.
başı geçmişe bir düşe değer,
sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,
bir deri bir kemik,
ayakta zorla durur.
ben hiç tiksinmem ondan,
karşıma alırım onu arada bir,
anlat bakalım, derim, şu eskilerden.
bir parça feylesofa benzer o,
bir parça sırtlana benzer,
berbat suratıyla da bir hortlağa.
yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,
başlar paslı, boğuk bir sesle
bir bir bana anlatmaya,
sırasıyle, ne olmuş ne bitmişse:
hep yıkım üstüne yıkım,
acı üstüne acı!
ne vakit geçse anlı şanlı bir ordu,
çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,
kanlar yağar dört bir yana.
en başta bir kanlı bayrak.
kanlı bir taç gelir arkasından.
sonra araçlar sökün eder kan içinde:
balta, topuz, yay, kılıç, mızrak,
mancınık, top, tüfek, sapan.
arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.
en son alay alay esirler geçer.
yenen bir kişiye yenilen on kişi,
çiğneyen haklı, yiğnenen hapı yuttu.
yıkımlara, acılara alkış tut,
yüksekten bakanlar önünde eğil,
insafla birdir aşşağılık ve namussuzluk,
doğruluk lafta, yürekte değil,
iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.
bir gerçek var, tek bir gerçek:
eli kolu bağlayan zincir.
bir tek şey var sözü geçen: yumruk.
hak güçlünün, kötünün yanı.
uzun lafın kısası:
ezmeyen ezilir!
nerde bir şeref var, iğreti.
nerde bir mutluluk var, yama.
bir şeyin ne başına inan ne sonuna.
din şehit ister, gökyüzü kurban.
her yanda durmadan kan akacak,
durmadan her yanda kan!
işte böyle inler, sayıklar o,
anlatır insanoğlunun bu belalı ömrü
ne yolda, nasıl sürdüğünü.
bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.
duyarım sesinin titreyen kuyusunda
yankısını korkunç bir iniltinin,
ben de başlarım birdenbire titremeye,
toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.
savaşın gürültüsü, patırtısı, indir artık
indir bu acıklı sahnenin perdesini!
dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık!
sen de, gelenekçi iskelet,
yazdığın kara yazılara bir son ver,
aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.
uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var?
bizden iyi geceler onlara,
bizden onlara iyi uykular!
kimsin, ey gölge, kendinden geçmiş,
koşuyorsun karanlıklara doğru?
kanla oynamış gibisin,
kırmış geçirmişsin insanoğlunu.
sen buna kahramanlık mı dedin?
onun kökü kan ve hayvanlık be?
şehirler çiğne, ordular dağıt,
kes, kopar, kır, sürükle,
ez, vur, yak ve yık.
yalvarmalara yakarmalara boş ver,
gözyaşlarına iniltilere aldırma.
ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri,
ne ekin ko, ne ot ko, ne yosun.
sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda,
kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,
mezar taşına dönsün her ocak,
damlar çöksün yetimlerin başına.
bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk!
hey bana bak, başbuğ musun ne?
yerin dibine bat, cakanla gösterişinle!
her başarı bir yıkım bir mezarlık,
işte bir yavrucak yatıyor şurda,
ey cihangir, onu gör de utan!
devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı, devril,
nice acılar verdin bütün insanlara,
inim inim inlettin bütün insanları.
parçalan, kararmış tac, tuz buz ol,
hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.
göz yaşından incilerin nerde hani?
nasıl da yosun tutmuşlar, bi görsen!
eski çağlar nasıl kanmış size?
ey kan içen kargalar,
bütün karanlıklar sizinle dolu!
artık yeter fikri susturduğunuz,
yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada
zincirsiz, kelepçesiz yaşamanın.
hadi gidin tarih korusun sizi,
-haydutlara en iyi sığınaktır gece-,
gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.
işte müjdelerin en güzeli,
işte en gerçek özgürlük
düşümüzdeki gelecek çağlarda:
ne savaş, ne savaşan, ne salgın,
ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen,
ne yakınma, ne de zulmün kahrı,
ne tapılan, ne tapan,
ben benim, sen de sen!
ey soyulan iskelet, kimse bilmeyecek o zaman,
kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini,
savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne?
belki duyulmadık bir öykü,
belki korkunç bir masal.
çok sürmez köhne kitap,
fikri gömen sayfaların
bugün olmazsa yarın yırtılacak.
ama kim yapacak dersin bu işi?
bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
hangi güç kalkar, ben yaparım der?
yerlerin ve göklerin sahibi mi?
tamam, işte oldu şimdi!
yeri göğü elinde tutan o kibirli,
o somurtkan ve dokunulmaz.
bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi?
gökyüzü, sen söyle,
yüzyıllarca sel gibi akan su,
- şimdi esrik bir ağzın türküsü,
kuru sesi zindandaki bir adamın,
iç açan bir söz ya da yakan bir söz şimdi,
bir geniş "oh! ", bir derin "eyvah! ",
bir yakarış, bir övgü,
şimdi tüy gibi bir rüzgar,
şimdi ağzın bir kasırga.
dokunaklı bir yakınma şimdi,
sabredemeyen bir başa kakma,
bir titreme, bir çan sesi,
bir savaş davulunun gümbürtüsü,
için için ağlamasi çaresizliğin,
kahrın iyilikbilir kişnemesi,
bir söylev, apaçık, gürül gürül,
şimdi utangaç ve hasta bir yalvarış,
bir rahatlık bir iç sıkıntısı,
şimdi korkunç bir haykırma -
bütün bu karman çorman gürültü patırtıyla
inleyen boş kubbe, sen söyle!
sen ki her sesi yankılayansın,
söyle, bu bir sürü boş çabalama içinde,
daha yukarlardaki şu tanrı katına
hangi sesin yankısı varabilmiş ki?
hangi dua kabul olmuş bugüne dek?
binlerim seni, göklerin tanrısı,
din ulularından dinlerim seni:
"ne benzer var, ne noksanı,
canlı ve ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve yüce.
odur veren yiyeceği içeceği,
düşleri gerçek yapan o,
bilen, haberi olan, kahreden ve öç alan,
açık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan,
el uzatan yoksullara ve çaresizlere,
her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören..."
seni böyle övüp duruyorlar işte.
oysa senin en üstün özelliğin ne,
"ortaksız" oluşun değil mi?
kaç ortağın var şu bataklıkta, bir bak.
topu ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.
ve topu ortaksız ve tek.
ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var,
ve topunun yukarlarda bir gökyüzü.
bütün ordan gelir yüreğe doğan.
topunun güneşi, ayı, yıldızları var,
ve topunun görünmez bir tanrısı.
topunun adanan bir cenneti var,
ve topunun bir varlığı, bir yokluğu,
ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.
ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar.
ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.
tanrılar ne derse onu yapacak halk,
sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.
ama tanrılar ne derse onu yapacak.
inanasım gelmiyor bunların hiçbirine.
"ne bileyim? " diyor kime sorsam.
hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa?
belki aldanmak yaşamanın bir gereği.
belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,
belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,
karıştırmaktayım "yok" la "var" ı.
kusurum ne? kuşkuda olmak mı?
kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.
insan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan.
belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.
kimbilir, öbür dünya belki de var.
madem bu beden o ölümsüzün işi,
ne diye kıvranır durur bin türlü dert içinde?
hadi diyelim aslımız toprak bizim,
sen gel onu kederden bir çamur yap.
- her yeri kanla, göz yaşıyla dolu -
insaf be, bu kadarı da olur mu?
sen gel hem yoktan var et,
sonra da ettiğini boz, kötüle.
hiç bir yaradandan ummam bunu:
yaradan yok eder, ama perişan etmez!
en zorlu düşmanın işte, tanrı,
boğmak ister seni ulu katında,
çok iyi tanırsın sen o yılanı,
onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
bir tadımlık vermiştin hani.
kuşku! en zalim en güçlü düşman.
bunu ya bildin ya koydun kafamıza,
ya da bilemedin işin nereye varacağını.
"şeytanlık, düzen, sapıklık" denen şey var ya,
bugün yerinden yurdundan edecek seni o.
tapınağında ışıklarını söndürüyor,
elleriyle parçalıyor heykelini.
sense, iler tutar yerin kalmamış,
göçüp gidiyorsun olanca gücünle.
burçlarında yıkılmalar falan hani?
nerde hani gümbürtüsü yıldırımlarının?
o kızgın soluğun hani nerde?
ne cehennemlerinde bir kaynama var?
ne büyük acını gören bir göz.
ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama.
oysa bir ufak parçası kopsa insanın,
bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma.
sen yeryüzü ve gökyüzü'nle göç gir de,
bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.
tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.
zaten yalana ağlasa ağlasa,
bir ikiyüzlüler ağlar,
bir de ahmaklar.
t. f.
en sevdiğimdir.
devamını gör...
alfred kubin
sembolizm ve ekspresyonizmin temsilcisi yazar, matbaacı, illüstratör.
resimleri karışık ve üzerinde durulduğu zaman insanı korkutan bir yapıya sahiptirler. bu resimler aslında ressamın iç halini de yansıtmıştır. alfred kubin bu resimlerinin bir kısmını yazmış olduğu tek kitap olan “diğer dünya” adlı eserine de almıştır.
su hayaleti adlı çalışması.

salgın adlı çalışması.
resimleri karışık ve üzerinde durulduğu zaman insanı korkutan bir yapıya sahiptirler. bu resimler aslında ressamın iç halini de yansıtmıştır. alfred kubin bu resimlerinin bir kısmını yazmış olduğu tek kitap olan “diğer dünya” adlı eserine de almıştır.
su hayaleti adlı çalışması.

salgın adlı çalışması.
devamını gör...
phi phi adaları
tayland'ın güneyinde andaman denizi'nde bulunan takımadalarıdır*. koh phi phi don ve koh phi phi lee bu adaların en büyükleridir. turizm sebebiyle dünyada ismini duyurmuş takımadalarıdır ve sadece koh phi phi don adasında konaklama mevcuttur.


devamını gör...
üç frenk havası radyo yayını
merakla beklediğim yayındır. işin içinde anders varsa kalitesinden sual olunmaz.*
devamını gör...
müziksiz bir hayat sürmek
her gün mutlaka bir şarkıyla uyanırım,bu neşeli olduğum anlamına gelmez;çoğu zaman sevdiğim bir şarkı da değildir ama çok çok kötü hissetmiyorsam eğer, kafamın içinde bir yerlerde bir şarkı çalıyordur.
keyfim yerindeyse yüksek sesle söyler, ev halkını ve komşuları haberdar ederim.
bir de uygulama var smule, orada da aklıma eserse düet yapıp arada sırada bunları dinler,hüzünlenirim.
blok flütle ne kadar da harika bir sanatçı(!) olduğumu ispatlamaktan çekinmem.
belli bir müzik zevkim olsa bile mustafa keser çıksın hemen odaklanırım.
müziksiz yaşam susuz ağaca benzer,diye bitireyim :)
görsel, çizimimdir:
keyfim yerindeyse yüksek sesle söyler, ev halkını ve komşuları haberdar ederim.
bir de uygulama var smule, orada da aklıma eserse düet yapıp arada sırada bunları dinler,hüzünlenirim.
blok flütle ne kadar da harika bir sanatçı(!) olduğumu ispatlamaktan çekinmem.
belli bir müzik zevkim olsa bile mustafa keser çıksın hemen odaklanırım.
müziksiz yaşam susuz ağaca benzer,diye bitireyim :)
görsel, çizimimdir:
devamını gör...
ekşi sözlük
"okşo sozlok oskoso gobo doğol obo yo."
bu arkadaşın ağzı neden yamuk bir fikrim yok fakat, söyleyeceklerim var. "sosyal medyayı bu kadar büyütmeyin, yazın geçin gibi" embesilce söylemler zaten, sosyal medyayı çöplüğe çevirdi. bu nedenle kafa sozluk gibi bir sözlük kuruluyor, bu sözlüğün kurulma amacı da, t24 gibi bilindik bir haber portalinda deklare ediliyor ancak anlama sıkıntısı olan bir arkadaş gelip burada, "sosyal medyayı büyütmeyin" diye bir açıklama yapabiliyor.
pardon da, sen kimsin? neyi büyütüp büyütmemem gerektiğini söyleme hakkını sana kim verdi?
saçma sapan genellemeler, ben o sozluk'te 6 senedir yazarım, çaylak falan da değilim. söylendiği gibi de "kafa sözlük" hakkında da hiç iyi şeyler yazılmıyor, akla mantığa aykırı iftira dolu. olumlu şeyler yazanlar da, buraya göç etmiş güruh.
yani şu başlığa gelip hicbirsey yazmak gibi bir niyetim yok, fakat şu hadsizlige tahammül etmek zor. "sosyal medyayı büyütmeyin" mis, bırakın istediğimiz yere sicalim diyor yani, sıçamazsın arkadaşım.
bu arkadaşın ağzı neden yamuk bir fikrim yok fakat, söyleyeceklerim var. "sosyal medyayı bu kadar büyütmeyin, yazın geçin gibi" embesilce söylemler zaten, sosyal medyayı çöplüğe çevirdi. bu nedenle kafa sozluk gibi bir sözlük kuruluyor, bu sözlüğün kurulma amacı da, t24 gibi bilindik bir haber portalinda deklare ediliyor ancak anlama sıkıntısı olan bir arkadaş gelip burada, "sosyal medyayı büyütmeyin" diye bir açıklama yapabiliyor.
pardon da, sen kimsin? neyi büyütüp büyütmemem gerektiğini söyleme hakkını sana kim verdi?
saçma sapan genellemeler, ben o sozluk'te 6 senedir yazarım, çaylak falan da değilim. söylendiği gibi de "kafa sözlük" hakkında da hiç iyi şeyler yazılmıyor, akla mantığa aykırı iftira dolu. olumlu şeyler yazanlar da, buraya göç etmiş güruh.
yani şu başlığa gelip hicbirsey yazmak gibi bir niyetim yok, fakat şu hadsizlige tahammül etmek zor. "sosyal medyayı büyütmeyin" mis, bırakın istediğimiz yere sicalim diyor yani, sıçamazsın arkadaşım.
devamını gör...
normal sözlük yeni özellik istekleri
tanima resim ekleme butonu lazim bana kalirsa. baska bir sireye git, oraya yukle, dogru linki bul, tanima geri don ve yapistir. kotu ihtimalle basarisiz olma durumu da var.
devamını gör...
sierra nevada corporation
1960'larda kurulan ve 1990'lı yıllarda eren ve fatih özmen tarafından satın alınan, amerika birleşik devletleri'nin nevada eyaletinde bulunan teknoloji şirketi. ulusal güvenlik, uzay sistemleri gibi farklı alanlarda hizmet veriyorlar.
resmî siteleri için link

görselin alındığı kaynak
resmî siteleri için link

görselin alındığı kaynak
devamını gör...
felicitas
ayaklarımın toprağa değişidir
bir geceyi gözlerimden öpen...
bir yolu tutup ağzından
dünyayı
yürüyen
şarkı
bütün arka bahçelerine uyandığım
uyaksız sevinç…
suyun sınırındayım
şiddetini taşa
şefkatini toprağa çiziyor su
insana aşk’ı kırmızı çiziyor
insanı aşk'a kırmızı...
milyarlarca defa yine su
bir sırrın kıyısındayım
ben acıyı tanırım öfkesinden, diyor
mühürlenmişzaman yolcusu
ayaklarımın topraktan çektiği iç
ürpertisi telaşsız
gülümsüyor
tüm tanrıları kardeş ilan eden
haylaz gül hırsızı bahse giriyor
acı’nın hiçbir şey olmadığı üzerine
bir kadeh
dermanıyok dağların şerefine
bir kadeh daha
nefessiz yaşayan ölülerin
yorulmuşların
sevişmek için şiir yazan adamların
yazmak için sevişen tüm kadınların şerefine
gülümsüyor
gürültülü ormanların içinden
gül çaldığı yüzüme
bu, dikenlerini dilime
yapraklarını boynuma yürüyen
dipdiri
bir gülümsemedir
yedinci dem şiiridir.
bir geceyi gözlerimden öpen...
bir yolu tutup ağzından
dünyayı
yürüyen
şarkı
bütün arka bahçelerine uyandığım
uyaksız sevinç…
suyun sınırındayım
şiddetini taşa
şefkatini toprağa çiziyor su
insana aşk’ı kırmızı çiziyor
insanı aşk'a kırmızı...
milyarlarca defa yine su
bir sırrın kıyısındayım
ben acıyı tanırım öfkesinden, diyor
mühürlenmişzaman yolcusu
ayaklarımın topraktan çektiği iç
ürpertisi telaşsız
gülümsüyor
tüm tanrıları kardeş ilan eden
haylaz gül hırsızı bahse giriyor
acı’nın hiçbir şey olmadığı üzerine
bir kadeh
dermanıyok dağların şerefine
bir kadeh daha
nefessiz yaşayan ölülerin
yorulmuşların
sevişmek için şiir yazan adamların
yazmak için sevişen tüm kadınların şerefine
gülümsüyor
gürültülü ormanların içinden
gül çaldığı yüzüme
bu, dikenlerini dilime
yapraklarını boynuma yürüyen
dipdiri
bir gülümsemedir
yedinci dem şiiridir.
devamını gör...
covid - 19 hastası için immün plazma kan aranıyor
ekleme 2: babasından alınan bilgiye göre şimdilik acil kan ihtiyacı kalmamıştır. durumunun da 'normal' olduğunu bildirmiştir.
destek olan her birinize canı gönülden çok teşekkür ederim. ekstra ihtiyaç olursa başlığa tekrar tanım girebiliriz. hassasiyetiniz için tekrar tekrar çok teşekkür ederiz kafa sözlük ailesi.
"istanbul'da kanser ve covid-19 tedavisi gören bir arkadaşımızın kızı için, yakın zamanda covid geçirmiş 0 rh - (negatif) grubu bağışcıdan plazma gerekmektedir.
bağışçı, hastalığı geçirdiğinden beri en az 28, en çok 90 gün geçmiş olmalıdır.
ekleme 1: 1. ünite bulundu. kan gerekliliği güncel olup 2. üniteyi arıyoruz." *
destek olan her birinize canı gönülden çok teşekkür ederim. ekstra ihtiyaç olursa başlığa tekrar tanım girebiliriz. hassasiyetiniz için tekrar tekrar çok teşekkür ederiz kafa sözlük ailesi.
"istanbul'da kanser ve covid-19 tedavisi gören bir arkadaşımızın kızı için, yakın zamanda covid geçirmiş 0 rh - (negatif) grubu bağışcıdan plazma gerekmektedir.
bağışçı, hastalığı geçirdiğinden beri en az 28, en çok 90 gün geçmiş olmalıdır.
ekleme 1: 1. ünite bulundu. kan gerekliliği güncel olup 2. üniteyi arıyoruz." *
devamını gör...
ceyda düvenci'nin kızının regl olmasını sosyal medyadan duyurması
biraz önce bi instagram sayfasında gördüğüm yorumu buraya bırakıyorum.
"doğru mu değil mi yorumundan ziyade, kızının özel durumu sebebiyle hassasiyetinden dolayı bir duygu patlaması olarak gördüm. yaşıtlarıyla eşit şekilde hayati yaşayamadığı için büyüdüğünü görmek, genç kızlığa adım olarak görüp düşünmeden o anki his ve sevinci ile bu durumu paylaşmış olabilir. "
yazan arkadaşa katılıyorum. kızının serebral palsi hastalığı nedeniyle yaşıtlarından farklı bir gelişim gösteren çocuk. kendi yaşıtlarına yaklaştığını, büyüdüğünü paylaşması bence bir annenin verdiği mücadeledir. çünkü kızı melisanin rahatsızlığı çok küçük yaşlarda ortaya çıkmış ve ceyda hanım çok ilgilenmiş, ayni hastalığı yaşayan çocuklara destek olmuştu. bence olumsuz ve eleştirici yorum yapmadan önce bunu gözeterek yorum yapmak en iyisi. bırakın insanlar sevinçlerini paylaşsın ve yaşasın.
sosyal medya üzerinden çocuğunun afedersiniz, kakasını atan anneler varken bu bir hiçtir benim gözümde.
"doğru mu değil mi yorumundan ziyade, kızının özel durumu sebebiyle hassasiyetinden dolayı bir duygu patlaması olarak gördüm. yaşıtlarıyla eşit şekilde hayati yaşayamadığı için büyüdüğünü görmek, genç kızlığa adım olarak görüp düşünmeden o anki his ve sevinci ile bu durumu paylaşmış olabilir. "
yazan arkadaşa katılıyorum. kızının serebral palsi hastalığı nedeniyle yaşıtlarından farklı bir gelişim gösteren çocuk. kendi yaşıtlarına yaklaştığını, büyüdüğünü paylaşması bence bir annenin verdiği mücadeledir. çünkü kızı melisanin rahatsızlığı çok küçük yaşlarda ortaya çıkmış ve ceyda hanım çok ilgilenmiş, ayni hastalığı yaşayan çocuklara destek olmuştu. bence olumsuz ve eleştirici yorum yapmadan önce bunu gözeterek yorum yapmak en iyisi. bırakın insanlar sevinçlerini paylaşsın ve yaşasın.
sosyal medya üzerinden çocuğunun afedersiniz, kakasını atan anneler varken bu bir hiçtir benim gözümde.
devamını gör...
zaman
kendine ait olan kuvvetini
dilimlere bölerek
kendimize sembolik hale getirdiğimiz gerçeğinin ardına sığınarak,
" sanrı "
demekten öteye gecmeden,
gerekli olan aksi ispatı kanıttan uzak
dünyevi süreklilik.
duygu-terimde
an 'lara adadığımız nitelik,
kaidesiz iz düşü.
dilimlere bölerek
kendimize sembolik hale getirdiğimiz gerçeğinin ardına sığınarak,
" sanrı "
demekten öteye gecmeden,
gerekli olan aksi ispatı kanıttan uzak
dünyevi süreklilik.
duygu-terimde
an 'lara adadığımız nitelik,
kaidesiz iz düşü.
devamını gör...
mother russia
devamını gör...
tanrıçaların yıkandığı limyra antik kenti
antalya il sınırları finike ilçesi yakınlarında bulunan limyra antik kenti m.ö. 5. yüzyılda kurulmuştur.
likyalı perikles, perslere karşı likya birliği'ni kurmak için limyra'yı başkent olarak kullanmış, likya'nın sönmeyen özgürlük meşalesinin ateşini bu kentte yakmıştır. geçmişte bir liman kenti olan limyra günümüzde denizden 5 km. içeride kalmıştır. dağdan çıkan şifa dolu su kaynağı sütunlar arasında doğal ve berrak bir havuz oluşturur. mitolojiye göre tanrıçalar bu havuzda yıkanıp daha da güzelleşirlerdi. amerikalı sanatçı margaret ross tolbert, anadolu’nun su kültürünü ele alan kapsamlı bir belgesel ve kitap projesi için limyra'ya gittiğinde orada su perisi sirena'nın olduğunu hissettiğini açıklamıştır.

“sirena en güzel, en doğal, en leziz ve billur gibi akan su kaynaklarını seviyor. ama sular kirlenince sirena ve bereket de gider” diyerek su kaynaklarımızı kirletmemiz konusunda yetkilileri uyarmıştır.
likyalı perikles, perslere karşı likya birliği'ni kurmak için limyra'yı başkent olarak kullanmış, likya'nın sönmeyen özgürlük meşalesinin ateşini bu kentte yakmıştır. geçmişte bir liman kenti olan limyra günümüzde denizden 5 km. içeride kalmıştır. dağdan çıkan şifa dolu su kaynağı sütunlar arasında doğal ve berrak bir havuz oluşturur. mitolojiye göre tanrıçalar bu havuzda yıkanıp daha da güzelleşirlerdi. amerikalı sanatçı margaret ross tolbert, anadolu’nun su kültürünü ele alan kapsamlı bir belgesel ve kitap projesi için limyra'ya gittiğinde orada su perisi sirena'nın olduğunu hissettiğini açıklamıştır.

“sirena en güzel, en doğal, en leziz ve billur gibi akan su kaynaklarını seviyor. ama sular kirlenince sirena ve bereket de gider” diyerek su kaynaklarımızı kirletmemiz konusunda yetkilileri uyarmıştır.
devamını gör...


