memleketteki ifade özgürlüğü iki yüzlülüğü
genelde kemalist güruhun segilediği tutum. ezhel'in erdoğan'a ettiği küfrü bile ifade özgürlüğü olarak değerlendiren atatürkçü zevat mka ile ilgili en ufak bir eleştiriye dahi tahammül edemez ve cezalandırmak ister.
devamını gör...
bombacı mülayim
daha ziyade çektiği arabesk ve komedi filmleri ile bilinen natuk baytan tarafından yönetilen korkusuz korkak filmindeki kemal sunal karakteri. filmdeki macera, çalışkan ve saf olduğundan iş arkadaşları tarafından istismar edilen mülayim'in mide ağrısı şikayetiyle doktora gitmesi sonucu başlıyor. film aradan 42 yıl geçmesine karşın hala keyifle seyrediliyorsa türünün başarılı örneği olduğu ve klasik hale geldiği su götürmez bir gerçek.
devamını gör...
bon sauvage
türk edebiyatında bulunmayan bir felsefi konu. le mythe du bon sauvage; yabani insanı, insanın doğal halini yüceltmeye dayanır. orijinali fransızca olan bu konsept, türkçeye “asil yaban”, “iyi yaban” gibi çevrilebilir.
bon sauvage; ilk kez coğrafi keşifler sayesinde avrupa medeniyetlerinin, amerikalar’da medeni olmayan toplumlar ile karşılaşmasıyla ortaya çıkmıştır. bu toplumlar; inka, aztek, maya medeniyetleri ile karıştırılmamalı. bahsedilen toplumlar, halen kabile hayatı süren, yabanda yaşayan karayipler’de ve güney amerika’da bulunan halkalardır.
bon sauvage konseptinin kökenini montaigne’e atfedilebilir. montaigne'nin denemeler eserinde, brezilya’daki yamyam toplumlar üzerine birkaç bölüm bulunur. montaigne, yamyam halkların geleneklerinin ve ahlaki değerlerinin farklı olduğundan dolayı avrupani bakış açısı ile eleştirilemeyeceklerini söyler. bu düşünce ayni zamanda kültürel görelilik prensibinin de kökenidir. ancak montaigne daha da ileri gidip örnek gösterdiği tupinamba kabilesinin bazı özelliklerini övüyor. mesela doğa ile iç içe yaşamaları ve pasif bir halk olmaları. montaigne, okuyucuyu bu kabilelere yapılan "barbar" tanımını sorgulamaya itiyor. montaigne'a göre gerçek barbar avrupalılar. bu kabilelerinin barbar olduğunu iddia ederken, diğer taraftan savunmasız ve barışçıl olan bu toplumları tanrı ve altın adına katleden, köleleştiren avrupalılar.
amma velâkin montaigne'in temellerini attığı "le mythe du bon sauvage", ancak aydınlanma çağında yani 18. yüzyılda gerçek anlamda bir tartışma konusu haline geliyor. "bon sauvage" denildiğinde de, zaten aydınlanma çağı filozoflarının düşünceleri kastediliyor. bon sauvage fikrinin en büyük savunucusu jean-jacques rousseau. insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı ve temelleri üzerine adli eserinde (su tanımda da (#480401) bahsettiğim gibi); insanın doğal halinde, fiziki hariç bir eşitsizliğin bulunmadığını ve eşitsizliklerin medeniyetlerin gelişmesi ile arttığını söylüyor. rousseau'ya göre doğa durumunda insan çok daha mutlu çünkü doğa durumunda, kaynaklar herkese yetiyor ve insanların sadece azami bir derecede çalışması gerekiyor. ancak günümüz toplumlarında, bir kesimin kaynakların çoğunu elinde tutmasından dolayı halkın büyük bir kısmının doğal olandan daha fazla çalışması gerekiyor. rousseau, doğayı ve ilkel bir doğa durumunu, mutluluk ile özdeşleştiriyor. bunun, "cahillik mutluluktur" ile bir alakası yok. tersine rousseau, doğa durumunda bulunan insanın daha özgür olduğunu düşünüyor. doğa durumunda, insan ihtiyaçlarını kolayca karşılayabiliyor. kendisini domine eden kral, aristokrasi gibi bir kurum bulunmuyor ve herkesin sahip olduğu şeyler aynı olduğundan, insanlar barış içinde yasıyor.
"bu ne saçmalık" demeden önce bir düşünün: rousseau, bunları yazarken muhtemelen karayiplerde, brezilya'da ve kuzey amerika'da yaşayan, o dönemde yeni keşfedilmiş toplumları örnek alıyor. bu toplumlar arasında hayat koşulları çok zor olan toplumlar var ancak onun tersine avrupalılar gelene kadar barış içinde yaşayan, daha metalürjiyi ya da modern tıbbı keşfetmemiş ancak buna ihtiyacı olmayan çünkü elini attığı yerde tropik meyveler bulan toplumlarda var. 1770'lerde polinezya'nın keşfi ile bu örnekler daha da artıyor.
tabii rousseau'nun bu fikrine karşı çıkanlar da var. voltaire'in rousseau'nun eserine cevap vermesi ile ikili arasında, fransıedebiyat tarihine girecek bir rekabet başlıyor. voltaire, modern insanın doğada yaşayamayacağını, günümüz koşullarının doğa durumundan çok daha rahat olduğunu ve modern tıbbın insanın ömrünü ne kadar uzattığını söylüyor. ikili arasındaki tartışma, voltaire'in "o zaman hayvan olalım, bunu mu istiyorsun ?" demesine kadar gidiyor. hangi tarafın haklı olduğu kişiden kişiye değişir: rousseau, doğanın erdemini ve saf, temiz, hakiki bir mutluluğu savunurken, voltaire, gelişimin erdemini ve medeniyetin yararlarını savunuyor.
son olarak, aydınlanma çağında başka bir filozof daha "bon sauvage" konusunda değiniyor: diderot. diderot'nun bakış açısı, aslına bakarsanız, montaigne'e benziyor. diderot, konuyu kültürel görelilik konsepti ile inceliyor. supplement au voyage de bougainville adlı parodi eserinde diderot, ilk dünya turu yapan fransızın (bougainville) anılarını yayınladığı kitaba bir parodi yazıyor. bougainville, polinezya'yı keşfeden navigatör ve polinezya'ya ilk vardığında, tahiti'ye fransız kralı adına el koyuyor. diderot ise kitabında, bougainville ve mürettabatının yerlilerle aralarında geçenler üzerine bir parodi yazıyor. ilk bakışta, diderot yerlileri övüyormuş ve rousseau ile aynı görüşe sahipmiş gibi gözüküyor. adadaki cinsel özgürlük, uygun iklim koşulları ve yerlilerin tropik meyveler sayesinde neredeyse hiç çalışmadan hayatlarını devam ettirmeleri, bougainville'in mürettebatını ayartıyor. ayrıca diderot, bougainville'i gerizekalı bir öküz gibi resmederken, adadaki kabile reisini gerçek bir bilge gibi gösteriyor. ancak diderot anlatmak istediği şu: adadaki yabani hayat koşulları kimisine ilkel ve cahil gibi gözükürken, kimisine ideal ve mutlak mutluluğun kaynağı gibi gözüküyor. lakin, adadaki hayat ne kadar güzel gözükse de, bize uygun değil. bizim, doğup büyüdüğümüz koşullar çok farklı. aynı nedenden dolayı, bu kabileleri ilkel olarak eleştirmek de anlamsız. çünkü bu insanlar, kendi koşullarında mutluluğu ve barışı bulmuş insanlar. sana ilkel ve barbar gelen şey, onlar için normalken, senin bazı davranışların da onlara barbar ve ilkel gözükebilir.
diderot'nun anlatmak istediği aslında, dünya üzerinde birbirinden üstün ya da alçak toplumların bulunmadığı. farklı toplumların yaşam şekilleri farklı olabilir ancak bu, bu toplumların birbirinden üstün ya da alçak olduğu anlamına gelmez. insan, doğup büyüdüğü topluma benzer olacaktır ve kendi hayatını devam ettirmesine en uygun olan koşulları, bu medeniyet sağlayacaktır. yani, kendisinden farklı bir şekilde yaşadığı için avrupalıların bu kabileleri eleştirmeleri anlamsız. lakin, diğer taraftan bu kabileleri idealize etmeleri de anlamsız çünkü kendisinin yaşayamayacağı koşullarda yaşamaktalar.
bon sauvage; ilk kez coğrafi keşifler sayesinde avrupa medeniyetlerinin, amerikalar’da medeni olmayan toplumlar ile karşılaşmasıyla ortaya çıkmıştır. bu toplumlar; inka, aztek, maya medeniyetleri ile karıştırılmamalı. bahsedilen toplumlar, halen kabile hayatı süren, yabanda yaşayan karayipler’de ve güney amerika’da bulunan halkalardır.
bon sauvage konseptinin kökenini montaigne’e atfedilebilir. montaigne'nin denemeler eserinde, brezilya’daki yamyam toplumlar üzerine birkaç bölüm bulunur. montaigne, yamyam halkların geleneklerinin ve ahlaki değerlerinin farklı olduğundan dolayı avrupani bakış açısı ile eleştirilemeyeceklerini söyler. bu düşünce ayni zamanda kültürel görelilik prensibinin de kökenidir. ancak montaigne daha da ileri gidip örnek gösterdiği tupinamba kabilesinin bazı özelliklerini övüyor. mesela doğa ile iç içe yaşamaları ve pasif bir halk olmaları. montaigne, okuyucuyu bu kabilelere yapılan "barbar" tanımını sorgulamaya itiyor. montaigne'a göre gerçek barbar avrupalılar. bu kabilelerinin barbar olduğunu iddia ederken, diğer taraftan savunmasız ve barışçıl olan bu toplumları tanrı ve altın adına katleden, köleleştiren avrupalılar.
amma velâkin montaigne'in temellerini attığı "le mythe du bon sauvage", ancak aydınlanma çağında yani 18. yüzyılda gerçek anlamda bir tartışma konusu haline geliyor. "bon sauvage" denildiğinde de, zaten aydınlanma çağı filozoflarının düşünceleri kastediliyor. bon sauvage fikrinin en büyük savunucusu jean-jacques rousseau. insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı ve temelleri üzerine adli eserinde (su tanımda da (#480401) bahsettiğim gibi); insanın doğal halinde, fiziki hariç bir eşitsizliğin bulunmadığını ve eşitsizliklerin medeniyetlerin gelişmesi ile arttığını söylüyor. rousseau'ya göre doğa durumunda insan çok daha mutlu çünkü doğa durumunda, kaynaklar herkese yetiyor ve insanların sadece azami bir derecede çalışması gerekiyor. ancak günümüz toplumlarında, bir kesimin kaynakların çoğunu elinde tutmasından dolayı halkın büyük bir kısmının doğal olandan daha fazla çalışması gerekiyor. rousseau, doğayı ve ilkel bir doğa durumunu, mutluluk ile özdeşleştiriyor. bunun, "cahillik mutluluktur" ile bir alakası yok. tersine rousseau, doğa durumunda bulunan insanın daha özgür olduğunu düşünüyor. doğa durumunda, insan ihtiyaçlarını kolayca karşılayabiliyor. kendisini domine eden kral, aristokrasi gibi bir kurum bulunmuyor ve herkesin sahip olduğu şeyler aynı olduğundan, insanlar barış içinde yasıyor.
"bu ne saçmalık" demeden önce bir düşünün: rousseau, bunları yazarken muhtemelen karayiplerde, brezilya'da ve kuzey amerika'da yaşayan, o dönemde yeni keşfedilmiş toplumları örnek alıyor. bu toplumlar arasında hayat koşulları çok zor olan toplumlar var ancak onun tersine avrupalılar gelene kadar barış içinde yaşayan, daha metalürjiyi ya da modern tıbbı keşfetmemiş ancak buna ihtiyacı olmayan çünkü elini attığı yerde tropik meyveler bulan toplumlarda var. 1770'lerde polinezya'nın keşfi ile bu örnekler daha da artıyor.
tabii rousseau'nun bu fikrine karşı çıkanlar da var. voltaire'in rousseau'nun eserine cevap vermesi ile ikili arasında, fransıedebiyat tarihine girecek bir rekabet başlıyor. voltaire, modern insanın doğada yaşayamayacağını, günümüz koşullarının doğa durumundan çok daha rahat olduğunu ve modern tıbbın insanın ömrünü ne kadar uzattığını söylüyor. ikili arasındaki tartışma, voltaire'in "o zaman hayvan olalım, bunu mu istiyorsun ?" demesine kadar gidiyor. hangi tarafın haklı olduğu kişiden kişiye değişir: rousseau, doğanın erdemini ve saf, temiz, hakiki bir mutluluğu savunurken, voltaire, gelişimin erdemini ve medeniyetin yararlarını savunuyor.
son olarak, aydınlanma çağında başka bir filozof daha "bon sauvage" konusunda değiniyor: diderot. diderot'nun bakış açısı, aslına bakarsanız, montaigne'e benziyor. diderot, konuyu kültürel görelilik konsepti ile inceliyor. supplement au voyage de bougainville adlı parodi eserinde diderot, ilk dünya turu yapan fransızın (bougainville) anılarını yayınladığı kitaba bir parodi yazıyor. bougainville, polinezya'yı keşfeden navigatör ve polinezya'ya ilk vardığında, tahiti'ye fransız kralı adına el koyuyor. diderot ise kitabında, bougainville ve mürettabatının yerlilerle aralarında geçenler üzerine bir parodi yazıyor. ilk bakışta, diderot yerlileri övüyormuş ve rousseau ile aynı görüşe sahipmiş gibi gözüküyor. adadaki cinsel özgürlük, uygun iklim koşulları ve yerlilerin tropik meyveler sayesinde neredeyse hiç çalışmadan hayatlarını devam ettirmeleri, bougainville'in mürettebatını ayartıyor. ayrıca diderot, bougainville'i gerizekalı bir öküz gibi resmederken, adadaki kabile reisini gerçek bir bilge gibi gösteriyor. ancak diderot anlatmak istediği şu: adadaki yabani hayat koşulları kimisine ilkel ve cahil gibi gözükürken, kimisine ideal ve mutlak mutluluğun kaynağı gibi gözüküyor. lakin, adadaki hayat ne kadar güzel gözükse de, bize uygun değil. bizim, doğup büyüdüğümüz koşullar çok farklı. aynı nedenden dolayı, bu kabileleri ilkel olarak eleştirmek de anlamsız. çünkü bu insanlar, kendi koşullarında mutluluğu ve barışı bulmuş insanlar. sana ilkel ve barbar gelen şey, onlar için normalken, senin bazı davranışların da onlara barbar ve ilkel gözükebilir.
diderot'nun anlatmak istediği aslında, dünya üzerinde birbirinden üstün ya da alçak toplumların bulunmadığı. farklı toplumların yaşam şekilleri farklı olabilir ancak bu, bu toplumların birbirinden üstün ya da alçak olduğu anlamına gelmez. insan, doğup büyüdüğü topluma benzer olacaktır ve kendi hayatını devam ettirmesine en uygun olan koşulları, bu medeniyet sağlayacaktır. yani, kendisinden farklı bir şekilde yaşadığı için avrupalıların bu kabileleri eleştirmeleri anlamsız. lakin, diğer taraftan bu kabileleri idealize etmeleri de anlamsız çünkü kendisinin yaşayamayacağı koşullarda yaşamaktalar.
devamını gör...
yüzük tayfları
dokuzlar olarak da anılan orta dünya'nın en şekli şemali bozuk züppeleri. bu züppelerin başında witch-king of angmar vardır ki bu kansız daha sonra éowyn tarafından öldürülmüştür. helheim'a kadar yolu var hepsinin çok dertliyim bu konuda sözlük.
devamını gör...
amelie
özgün adı le fabuleux destin d'amélie poulain olan ve ülkemizde amelie ismiyle vizyona giren bir jean-pierre jeunet filmi, bir feel-good movie. başrolünde audrey tautou oynamaktadır. tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de büyük ilgi görmüştür.
devamını gör...
sigmund freud
psikanalizin kurucusudur ve hayatı boyunca tek bir ödül almış; 1930 yılında verilen goethe ödülü… freud'a ustalarınız kimlerdir diye sorulmuş ve yanıtı kütüphanesindeki edebiyat eserlerini göstermek olmuş.
70. doğum gününde kendisine “bilinçdışının kaşifi” ünvanı takdim edilince freud şöyle demiş: "ozanlarla filozoflar bilinçdışını benden çok daha önce açığa çıkarmışlardır. benim açığa çıkarmış olduğum şey ise, bilinçdışının incelenmesine yardımcı olacak bilimsel yöntemdir."
daha ayrıntılı bilgiler için kaynak
70. doğum gününde kendisine “bilinçdışının kaşifi” ünvanı takdim edilince freud şöyle demiş: "ozanlarla filozoflar bilinçdışını benden çok daha önce açığa çıkarmışlardır. benim açığa çıkarmış olduğum şey ise, bilinçdışının incelenmesine yardımcı olacak bilimsel yöntemdir."
daha ayrıntılı bilgiler için kaynak
devamını gör...
afering
afferim'in uzak akrabası. sosyal medya dilinde aferin demek. bilin bunları arkadaşlar. c'mon.
devamını gör...
rembrandt
hollanda'lı ressam'dır. resimlerinin tümünde bir iç dramın ipuçları sezilmektedir. en ünlü tablosu gece devriyesi'dir.buradan
devamını gör...
ak parti ile ülkemiz 50 yıl ileri gitti
evet yolsuzluk yolunda ama.
devamını gör...
farzımuhal
arapça kökenli bir belirteçtir.
devamını gör...
empresyonizm
izlenimcilik, empresyonizm ya da impressionism 19. yüzyılın ikinci yarısında ismini almış bir sanat akımı idi. dönemin baskın eserleri mitolojik veya tarihi sahneleri tasvir etmekti. fakat bir grup sanatçı, gelecekte apayrı bir sanat akımı olarak anılacak bir işe imza attılar!
tarihsel konulara, dini temalara ve portrelere önem verilen bir dönemde manzara resimleri ve natürmort akademi tarafından önemsenmiyordu. halkın, sanat eserleri ile buluştuğu ünlü paris salonu'nda da görülen eserler bu yöndeydi. saydığımız türlerden ziyade manzara ve modern yaşamı tablolarında yaşatan claude monet , pierre-auguste renoir , alfred sisley ve frédéric bazille gibi isimler de vardı. resim yapmak için doğaya çıkan bu sanatçılar yeni bir resim tarzı geliştirmeye başladılar. buluşmalar yapan ve sayıları artan bu grubun eserlerinin bir çoğu 1860'lı yıllarda salon jürileri tarafından reddedilmişti. ağır eleştirilen alan sanatçıların eserlerini gördükten sonra napolyon ııı, eserleri halkın kendisinin de görmesi ve yorumlaması amacı ile salon des refusés'u (reddedilenler salonu'nu) düzenledi.
bu salona bazı kişiler sadece eserler ile alay etmek için gelseler de sanattaki bu yeni eğilim dikkat çekti ve salon'dan daha çok dikkat çekti. sonraki yıllarda tekrar bu salondan düzenlenmesini talep eden sanatçıların dilekçeleri reddedildi. sonrasında, 1873 yılında bu sanatçılar société anonyme coopérative des artistes peintres, sculpteurs, graveurs topluluğunu kurdular. claude monet, pierre-auguste renoir, camille pissarro gibi sanatçıların olduğu bu topluluk salonda sergilenmeyi gözden çıkarmıştı ve eserlerini bağımsız olarak sergileyeceklerdi. çeşitli sanatçıları da davet eden bu grup, yaklaşık 30 sanatçı, 15 nisan 1874 yılında boulevard des capucines üzerinde bir stüdyoda yaklaşık 165 eseri sergilediler. bu eserlerden biri de monet'in 1872 tarihli ''ımpression, sunrise'' tablosu idi. (izlenim, gündoğuşu)
tepkiler karışık ve sertti. bu tepkilerin birinin odağında da monet vardı. le charivari gazetesinde sanat eleştirmenliği yapan louis leroy monet'in izlenim, gündoğuşu adlı eseri ile; başlığında kelime oyunu yaparak sert bir eleştiri kaleme aldı. tabloyu bitmemiş bir eser, tamamlanmamış bir eskiz olarak görüyordu. exhibition of the ımpressionists (izlenimcilerin sergisi) ismini verdiği bu makalesinde leroy düşüncelerini şu şekilde dile getiriyordu:
''ımpression ı was certain of it. ı was just telling myself that, since ı was impressed, there had to be some impression in it — and what freedom, what ease of workmanship! a preliminary drawing for a wallpaper pattern is more finished than this seascape.''
''izlenim, bundan emindim. kendime, etkilendiğimden beri şunu söylüyordum: bunda bir etkileyicilik olmalı - ne özgürlük ama, ne kolay işçilik! bir duvar kağıdı eskizi bile bu manzaradan daha tamamlanmıştır!''
işte kelime buydu! izlenim. bu yeni tarzda sanatçıların hava tasvirleri, hareketli yaşamları ve tabloların dinamizmi modern hayatların kısa anları... sanatçılar gerçekten de bu kısa anların tasvirlerini, izlenimi yansıtmak istiyorlardı. bir eleştiri olarak ele alınmış, olumsuz bir biçimde kullanılmış olsa da bu terim zamanla halk ve sanatçılar içinde benimsendi. ve sanatta yeni bir pencere açılıyordu!
kaynakça ve daha fazlası: artsy.net, wikipedia, impressionism, en.wikisource.org
tarihsel konulara, dini temalara ve portrelere önem verilen bir dönemde manzara resimleri ve natürmort akademi tarafından önemsenmiyordu. halkın, sanat eserleri ile buluştuğu ünlü paris salonu'nda da görülen eserler bu yöndeydi. saydığımız türlerden ziyade manzara ve modern yaşamı tablolarında yaşatan claude monet , pierre-auguste renoir , alfred sisley ve frédéric bazille gibi isimler de vardı. resim yapmak için doğaya çıkan bu sanatçılar yeni bir resim tarzı geliştirmeye başladılar. buluşmalar yapan ve sayıları artan bu grubun eserlerinin bir çoğu 1860'lı yıllarda salon jürileri tarafından reddedilmişti. ağır eleştirilen alan sanatçıların eserlerini gördükten sonra napolyon ııı, eserleri halkın kendisinin de görmesi ve yorumlaması amacı ile salon des refusés'u (reddedilenler salonu'nu) düzenledi.
bu salona bazı kişiler sadece eserler ile alay etmek için gelseler de sanattaki bu yeni eğilim dikkat çekti ve salon'dan daha çok dikkat çekti. sonraki yıllarda tekrar bu salondan düzenlenmesini talep eden sanatçıların dilekçeleri reddedildi. sonrasında, 1873 yılında bu sanatçılar société anonyme coopérative des artistes peintres, sculpteurs, graveurs topluluğunu kurdular. claude monet, pierre-auguste renoir, camille pissarro gibi sanatçıların olduğu bu topluluk salonda sergilenmeyi gözden çıkarmıştı ve eserlerini bağımsız olarak sergileyeceklerdi. çeşitli sanatçıları da davet eden bu grup, yaklaşık 30 sanatçı, 15 nisan 1874 yılında boulevard des capucines üzerinde bir stüdyoda yaklaşık 165 eseri sergilediler. bu eserlerden biri de monet'in 1872 tarihli ''ımpression, sunrise'' tablosu idi. (izlenim, gündoğuşu)
tepkiler karışık ve sertti. bu tepkilerin birinin odağında da monet vardı. le charivari gazetesinde sanat eleştirmenliği yapan louis leroy monet'in izlenim, gündoğuşu adlı eseri ile; başlığında kelime oyunu yaparak sert bir eleştiri kaleme aldı. tabloyu bitmemiş bir eser, tamamlanmamış bir eskiz olarak görüyordu. exhibition of the ımpressionists (izlenimcilerin sergisi) ismini verdiği bu makalesinde leroy düşüncelerini şu şekilde dile getiriyordu:
''ımpression ı was certain of it. ı was just telling myself that, since ı was impressed, there had to be some impression in it — and what freedom, what ease of workmanship! a preliminary drawing for a wallpaper pattern is more finished than this seascape.''
''izlenim, bundan emindim. kendime, etkilendiğimden beri şunu söylüyordum: bunda bir etkileyicilik olmalı - ne özgürlük ama, ne kolay işçilik! bir duvar kağıdı eskizi bile bu manzaradan daha tamamlanmıştır!''
işte kelime buydu! izlenim. bu yeni tarzda sanatçıların hava tasvirleri, hareketli yaşamları ve tabloların dinamizmi modern hayatların kısa anları... sanatçılar gerçekten de bu kısa anların tasvirlerini, izlenimi yansıtmak istiyorlardı. bir eleştiri olarak ele alınmış, olumsuz bir biçimde kullanılmış olsa da bu terim zamanla halk ve sanatçılar içinde benimsendi. ve sanatta yeni bir pencere açılıyordu!
kaynakça ve daha fazlası: artsy.net, wikipedia, impressionism, en.wikisource.org
devamını gör...
düşünen türkçe
okuyucuyu türkçe kelimelerin kökenlerine doğru uzunca bir yolculuğa çıkartan, türkolog prof. dr. ali akar tarafından kaleme alınan bir etimoloji kitabı. her gün kullandığımız ve bize gayet sıradan gelen kelimelerin öyle derin felsefi anlamlar içeren kökenleri olduğunu öğrenince türkçe konuşan herkesin heyecanlanması ve bu dilin lezzetini daha iyi almaları içten bile değil. bu dili icat eden eski insanların geçmişte dünyayı (bizden daha başarılı) algılayış biçimlerine şahit olmak gerçekten de heyecan verici bir duygu.
--! spoiler !--
od: ateş
odak: önemli yer/ merkez
ocak: içinde ateş yakılan, ısınma, yemek pişirme, ısıtma gibi amaçlarla kullanılan yer (odak).eski türklerde evin merkezidir. evin odağı ocağıdır.
ocağım söndü, ocağıma incir ağacı dikti atasözleri de buradan gelir.
--! spoiler !--
--! spoiler !--
od: ateş
odak: önemli yer/ merkez
ocak: içinde ateş yakılan, ısınma, yemek pişirme, ısıtma gibi amaçlarla kullanılan yer (odak).eski türklerde evin merkezidir. evin odağı ocağıdır.
ocağım söndü, ocağıma incir ağacı dikti atasözleri de buradan gelir.
--! spoiler !--
devamını gör...
zaman
''zaman lazım sadece, unutacaksın! nasıl unuttuysan çocukluğunu, kırılan oyuncaklarını... kırılan kalbini de öyle unutacaksın''
-mecit ömür öztürk
-mecit ömür öztürk
devamını gör...
bilgi içerikli tanım girmek
evet ihtiyaçtır ama düz google'dan kopyala yapıştır alınan bilgiler ne kadar ihtiyaçtır orasını bilemem. o bilgiyi okurken yazarın düşüncelerini, çıkarımlarını da okuyamayacaksam gider vikipedi'den okurum daha iyi. hem daha güvenilir hem zaman kaybı olmaz.
devamını gör...
wall-e
sıradan bir animasyon filmi değildir , tüketim toplumunu ve teknolojinin insanlara olumsuz yansımasını ele almıştır. teknolojinin yıkıcı etkileri olabileceğini göstermiştir .2-3 kez izleyen birisi olarak imdb 8,4 puanını kesinlikle hak ediyor ve kesinlikle tavsiye ederim.
devamını gör...
dinlenmesi gereken rockçılar
şebnem ferah. yıllardır hayranıyım. çok büyük hayranıyım. mesela fırtına şarkısında konser kaydı daha iyi. mesela deli kızım uyan şarkısı her üzüntüye gider. mesela ya hep ya hiç şarkısı bir direniştir.
devamını gör...
fallik dönem
psikoseksüel gelişim evrelerinin üçüncüsüdür. kızlarda elektra kompleksi (babaya karşı anneyi kendine rakip görme), erkeklerde oedipus kompleksi (anneye karşı babayı rakip görme) yaşanır. 3-6 yaş arası dönemi kapsar.karşı cinsin bedenini merak etme duygusu baskındır. çocuk ahlak, standartları kazanmaya başlar. bu evreyi rahat ve mutlu yaşamış, bir sonraki evreye başarıyla geçmiş olan çocuklar tüm yaşamları boyunca mutlu, sağlıklı, sevecen ve yaratıcı olurlar. bu evredeki algılanan yetersizlikler ve takıntılar aşırı çekingenlik, girişim kısırlığı, cinsel kimlikte güvensizlik, cinsel kimlik gelişmesi, cinsel ilişkiden kaçınma, cinsel soğukluk gibi sonuçlar doğurabilir.
devamını gör...


