dexter
yeni tanıtım videosu üç gün önce yayınlanan dizidir. biricik dexter'ımızı jimbo yapmışlar.*
devamını gör...
ken allen
inanılmaz zekasıyla tam üç kez san diego hayvanat bahçesi'nden kaçmayı başarabilen yakışıklı orangutanın ismidir efendim.

öyle az buz bir şey değil. hakkında the ballad of ken allen diye şarkı dahi yazılmış.

öyle az buz bir şey değil. hakkında the ballad of ken allen diye şarkı dahi yazılmış.
devamını gör...
i care a lot
bu film neden bu kadar beğenilmiş anlayamadım. tahmin edilebilir sonu katharsis yarattığı için mi? ödül törenlerinde aday olup hyple’landığı için mi?
merkezinde güçlü kadın karakterlerin olduğu iyi filmleri severim. alien mesela. ama bu film wachowski kardeşlerin bound’u ya da ridley scott’ın thelma and louise’i gibi bir etki yaratamayacak. sebebi de vasat senaryosu ve inandırıcılıktan yoksun vasat karakterleri.
rosamund pike’ın yine benzer bir arıza kadın rolünde harikalar yarattığı gone girl ile karşılaştıralım. gone girl’ün anlatısı, karakter bakış açısı kullanımı ve kurgusu i care a lot’tan farklı da olsa, bir hikayenin ya da karakterin arka planı ve öncesi diye tabir edebileceğimiz backstory denen şeyi çok iyi kullanıyordu. gone girl’de rosamund pike’ın oynadığı ve ben affleck’e kan kusturan sosyopat-femme fatale karakter amy’nin nasıl ve niçin arıza bir kadın olduğunu senaryo ustaca, filmin içine yayarak gösteriyor ve seyirciye güzel sürprizler sunuyordu.
i care a lot’ta ise ana karakter marla grayson neden böyle, bilmiyoruz. niye bu kadar hırslı, bencil, gaddar, sosyopat? tek sebebi daha çok para kazanmak ve güç elde etmek mi? öyleyse, neden böyle? marla’yı bu hale getiren nedir? bir flashback de olsa göremedik. senarist yazmak, yönetmen de göstermek zorunda değil elbette. ama karakter derinleşemiyor böyle olduğunda, tek tip, karton ve yeşilçam jargonuyle söylersek kötü kadın karakter olup çıkıyor. marla mafya’ya bile kafa tuttu? çünkü kötü kadın. hırslı. ne pahasına? para ve güç. neden? çünkü kötü kadın. film character driven/karakter merkezli olduğu için karakterin yaptıkları filmin olaylar örgüsünü etkiliyor. ama karakterin içi doldurulamadığı için karton olmaktan kurtulamıyor.
netflix’in yayın politikası gereği yapımlarında woke kadın karakterler merkezde. erkeklere ihtiyaç duymayan kadınlar. çoğunlukla lezbiyen ya da biseksüel. tabii ki feminist. hepsi güçlü. zeki. erkeklere ve sisteme pabucunu ters giydiren kadınlar. enola holmes, queen’s gambit ve the old guard’da olduğu gibi i care a lot da merkezine güçlü woke kadınları koyan, senaryoyu ikinci planı atan bir film. öyle senaryoya da böyle final yakışır.
spoiler vermeden filmdeki ezik rus mafyasına da şöyle değinmek gerekirse, hiç mi başka mafyalar nasıl olur merak etmediniz, breaking bad (dizi) , better call saul seyretmediniz rus mafyası? salamanca kardeşler, amcaları hector salamanca’nın huzurevinde rahat etmesi için ellerinden geleni yaparlardı. amcalarını ordan çıkarmak icab etse, orayı dümdüz ederlerdi. * siz neden bu kadar loser’sınız rus mafyası? ne? efendim? siz aslında o kadar loser değilsiniz, bilakis çok tehlikelisiniz, ama filmin merkezindeki woke kadın karakter çok zeki-çok kurnaz-çok cesur olduğu için mi böyle gelişti olaylar? ha tamam o zaman. nazdarovya.
merkezinde güçlü kadın karakterlerin olduğu iyi filmleri severim. alien mesela. ama bu film wachowski kardeşlerin bound’u ya da ridley scott’ın thelma and louise’i gibi bir etki yaratamayacak. sebebi de vasat senaryosu ve inandırıcılıktan yoksun vasat karakterleri.
rosamund pike’ın yine benzer bir arıza kadın rolünde harikalar yarattığı gone girl ile karşılaştıralım. gone girl’ün anlatısı, karakter bakış açısı kullanımı ve kurgusu i care a lot’tan farklı da olsa, bir hikayenin ya da karakterin arka planı ve öncesi diye tabir edebileceğimiz backstory denen şeyi çok iyi kullanıyordu. gone girl’de rosamund pike’ın oynadığı ve ben affleck’e kan kusturan sosyopat-femme fatale karakter amy’nin nasıl ve niçin arıza bir kadın olduğunu senaryo ustaca, filmin içine yayarak gösteriyor ve seyirciye güzel sürprizler sunuyordu.
i care a lot’ta ise ana karakter marla grayson neden böyle, bilmiyoruz. niye bu kadar hırslı, bencil, gaddar, sosyopat? tek sebebi daha çok para kazanmak ve güç elde etmek mi? öyleyse, neden böyle? marla’yı bu hale getiren nedir? bir flashback de olsa göremedik. senarist yazmak, yönetmen de göstermek zorunda değil elbette. ama karakter derinleşemiyor böyle olduğunda, tek tip, karton ve yeşilçam jargonuyle söylersek kötü kadın karakter olup çıkıyor. marla mafya’ya bile kafa tuttu? çünkü kötü kadın. hırslı. ne pahasına? para ve güç. neden? çünkü kötü kadın. film character driven/karakter merkezli olduğu için karakterin yaptıkları filmin olaylar örgüsünü etkiliyor. ama karakterin içi doldurulamadığı için karton olmaktan kurtulamıyor.
netflix’in yayın politikası gereği yapımlarında woke kadın karakterler merkezde. erkeklere ihtiyaç duymayan kadınlar. çoğunlukla lezbiyen ya da biseksüel. tabii ki feminist. hepsi güçlü. zeki. erkeklere ve sisteme pabucunu ters giydiren kadınlar. enola holmes, queen’s gambit ve the old guard’da olduğu gibi i care a lot da merkezine güçlü woke kadınları koyan, senaryoyu ikinci planı atan bir film. öyle senaryoya da böyle final yakışır.
spoiler vermeden filmdeki ezik rus mafyasına da şöyle değinmek gerekirse, hiç mi başka mafyalar nasıl olur merak etmediniz, breaking bad (dizi) , better call saul seyretmediniz rus mafyası? salamanca kardeşler, amcaları hector salamanca’nın huzurevinde rahat etmesi için ellerinden geleni yaparlardı. amcalarını ordan çıkarmak icab etse, orayı dümdüz ederlerdi. * siz neden bu kadar loser’sınız rus mafyası? ne? efendim? siz aslında o kadar loser değilsiniz, bilakis çok tehlikelisiniz, ama filmin merkezindeki woke kadın karakter çok zeki-çok kurnaz-çok cesur olduğu için mi böyle gelişti olaylar? ha tamam o zaman. nazdarovya.
devamını gör...
mahallenin muhtarları
1992 - 2002 yılları arasında yayımlanmış 10 sezon sürmüş o kanal senin bu kanal benim gezmiş kendi çapında komedi, aile dizisi.
oğuz yalçın, filiz kaynak, avni kütükoğlu ve nursan esenboğa'nın yönetip kandemir konduk'un senaristliğini yaptığı hemen hemen her bölümde bölümün konusuyla alakalı şarkılar geçen bir türk dizisi.
eski mahalle kültürünü ve o mahalledeki insanların başlarından geçen olayları, kavgalarını, didişmelerini, atlattığı zorlukları, samimi duygularını konu alan kendi döneminde değerlendirilmesi gereken bir dizidir.
başrollerinde,
aydan burhan
erkan can
cihat tamer
ışık aras
goncagül sunar
esra akkaya
nedret özbek
leman çıdamlı
filiz taçbaş
benim hatırladığım kadarıyla bir muhtar bey (cihat tamer) ve onun muhtardan öte kızı fadime (aydan burhan) var mahallede.
çaycı temel (erkan can) ilk yıllarda koşturup durur fadime'nin peşinde. fadime istemez, naz yapar, süründürür sıkça. temel pek sebatkardır aşkı için uğraşır durur asla vazgeçmez.
fadime'yi ikna eder ve nişanlanırlar. tam düğün günü fadime hayallere dalar açık kalan ütüyü unutur ve yangın çıkar. kavuşamazlar iki sevgili, mutlu bir evlilik hayal olur.
mahalleye bir şirin taşınır. adı gibi şirin, hanım, kendi halinde fadime'nin aksine pek uysal. şirin (esra akkaya) üniversite okuyan yeğenleri için taşınır istanbul'a.
temel şirin'in pek beğenir ee karşılıkta bulur tabi. bu sefer engel şirin'in ablası melek olur. birazda böyle oyalanır temel sonra icazet alır ve evlenirler.
temel'i maymunu çaydanlık renk katar diziye. mahallede çeşit çeşit karakter vardır. değişik tipte bir sürü insan. bugün olsa izlenmeyecek bir dizi o zaman izlenmiştir ama gereksiz uzatılmıştır. tadında bırakılsa belki bugün hakkında bu kadar gev gev yapılmayacaktı. dönemin kendi çapında komik, saçma ama izlenen dizisi işte. ben tabi çocuktum tüm sezon'u izlediğimi sanmıyorum ama aklımda bayağı detayları kalmış. tabi bunun bir nedeni de tekrar tekrar tvde gösterilmiş olması.
akılda kalan bir diğer karakter mehpare (nedret özbek) 'annem annem' 'hakkım hakkım' deyişleriyle saf, temiz kalpli bir hanımcağız. abisi şoför ali, (yalçın gülhan) yengesi behiye (filiz taçbaş) annesi seher (leman çıdamlı) ile beraber yaşar. hakkı'sını da (nezih tuncay) unutmamak lazım. aşklarına annesi biraz karşı çıksada sonunda evlenirler.
çoğu insanın beğenmediği fakat benim o yıllar çocuk olduğum ve daha sonra hiç izlemediğim için anımsadığımda beni tebessüm ettiren bir dizi. eski mahalle kültürünü, dostluğunu getirir aklıma. dediğim gibi fazla uzun olması ve tekrar tekrar ekranlarda dönmesi biraz sıkmış olabilir.
ayrıca tam 4 kanal gezmiş bir dizidir. kanal 6'da başlayıp atv, kanal d ve star tv'ye geçmiş ve orada noktalanmıştır.
oğuz yalçın, filiz kaynak, avni kütükoğlu ve nursan esenboğa'nın yönetip kandemir konduk'un senaristliğini yaptığı hemen hemen her bölümde bölümün konusuyla alakalı şarkılar geçen bir türk dizisi.
eski mahalle kültürünü ve o mahalledeki insanların başlarından geçen olayları, kavgalarını, didişmelerini, atlattığı zorlukları, samimi duygularını konu alan kendi döneminde değerlendirilmesi gereken bir dizidir.
başrollerinde,
aydan burhan
erkan can
cihat tamer
ışık aras
goncagül sunar
esra akkaya
nedret özbek
leman çıdamlı
filiz taçbaş
benim hatırladığım kadarıyla bir muhtar bey (cihat tamer) ve onun muhtardan öte kızı fadime (aydan burhan) var mahallede.
çaycı temel (erkan can) ilk yıllarda koşturup durur fadime'nin peşinde. fadime istemez, naz yapar, süründürür sıkça. temel pek sebatkardır aşkı için uğraşır durur asla vazgeçmez.
fadime'yi ikna eder ve nişanlanırlar. tam düğün günü fadime hayallere dalar açık kalan ütüyü unutur ve yangın çıkar. kavuşamazlar iki sevgili, mutlu bir evlilik hayal olur.
mahalleye bir şirin taşınır. adı gibi şirin, hanım, kendi halinde fadime'nin aksine pek uysal. şirin (esra akkaya) üniversite okuyan yeğenleri için taşınır istanbul'a.
temel şirin'in pek beğenir ee karşılıkta bulur tabi. bu sefer engel şirin'in ablası melek olur. birazda böyle oyalanır temel sonra icazet alır ve evlenirler.
temel'i maymunu çaydanlık renk katar diziye. mahallede çeşit çeşit karakter vardır. değişik tipte bir sürü insan. bugün olsa izlenmeyecek bir dizi o zaman izlenmiştir ama gereksiz uzatılmıştır. tadında bırakılsa belki bugün hakkında bu kadar gev gev yapılmayacaktı. dönemin kendi çapında komik, saçma ama izlenen dizisi işte. ben tabi çocuktum tüm sezon'u izlediğimi sanmıyorum ama aklımda bayağı detayları kalmış. tabi bunun bir nedeni de tekrar tekrar tvde gösterilmiş olması.
akılda kalan bir diğer karakter mehpare (nedret özbek) 'annem annem' 'hakkım hakkım' deyişleriyle saf, temiz kalpli bir hanımcağız. abisi şoför ali, (yalçın gülhan) yengesi behiye (filiz taçbaş) annesi seher (leman çıdamlı) ile beraber yaşar. hakkı'sını da (nezih tuncay) unutmamak lazım. aşklarına annesi biraz karşı çıksada sonunda evlenirler.
çoğu insanın beğenmediği fakat benim o yıllar çocuk olduğum ve daha sonra hiç izlemediğim için anımsadığımda beni tebessüm ettiren bir dizi. eski mahalle kültürünü, dostluğunu getirir aklıma. dediğim gibi fazla uzun olması ve tekrar tekrar ekranlarda dönmesi biraz sıkmış olabilir.
ayrıca tam 4 kanal gezmiş bir dizidir. kanal 6'da başlayıp atv, kanal d ve star tv'ye geçmiş ve orada noktalanmıştır.
devamını gör...
jeanny
dünyanın gelmiş geçmiş en etkileyici balladlarından olan "jeanny" şarkısı ilk olarak falco tarafından, 1984 yılında paylaşılmıştır. gerçek bir hikaye üzerine yazılmış olan sözleri 41 kişinin intihar etmesine sebep olduğundan, papa 2. jean paul tarafından yasaklanmıştır. önce şarkının hikayesine değinmek isterim dostlar.
bir mafya üyesi olan adam, jeanny (jennifer) adında bir kadına aşık olur. kadın da bu aşkı geri çevirmez ve birlikte güzel bir hayat sürmeye başlarlar. bir gün evlenmeye karar verdiklerinde jeanny, adamın bir mafya üyesi olduğunu öğrenir ama bu çok sevdiği adamdan da vazgeçemez. jeanny, malum mafyanın işlerinden dolayı, sevdiği adamın mafyayı bırakmasını ister ve adam da bunu kabul eder. fakat mafya bunu kendisine yediremez ve adamın geri dönmesi gerektigi çağrısında bulunur. adam ise aşkı seçer. bunun üzerine mafya, jeanny'i öldürür ve suçu adamın üstüne yıkar. adam ömür boyu hapse mahkum olur. fakat adamın umrunda olan tek şey; jeanny'nin ölümü, onun yokluğudur. ve bir gün hapishanede bu şarkının sözlerini yazar, ardından da intihar eder. kodesinde ölü bulunduğunda, yatağının üzerine bıraktığı notta bu şarkının sözleri yazılıdir.
bir mafya üyesi olan adam, jeanny (jennifer) adında bir kadına aşık olur. kadın da bu aşkı geri çevirmez ve birlikte güzel bir hayat sürmeye başlarlar. bir gün evlenmeye karar verdiklerinde jeanny, adamın bir mafya üyesi olduğunu öğrenir ama bu çok sevdiği adamdan da vazgeçemez. jeanny, malum mafyanın işlerinden dolayı, sevdiği adamın mafyayı bırakmasını ister ve adam da bunu kabul eder. fakat mafya bunu kendisine yediremez ve adamın geri dönmesi gerektigi çağrısında bulunur. adam ise aşkı seçer. bunun üzerine mafya, jeanny'i öldürür ve suçu adamın üstüne yıkar. adam ömür boyu hapse mahkum olur. fakat adamın umrunda olan tek şey; jeanny'nin ölümü, onun yokluğudur. ve bir gün hapishanede bu şarkının sözlerini yazar, ardından da intihar eder. kodesinde ölü bulunduğunda, yatağının üzerine bıraktığı notta bu şarkının sözleri yazılıdir.
devamını gör...
güneşli bir sabah ereksiyonu
beni moderasyon yan hesabı sanan, o değilsen ekşi yazarısın, o da değilsen çaylaksın diyen ekşici agresif bir abimiz.
bunları sanmasının sebebi de arkadaşıma sözlüğü önerdiğimden. hahahha nickaltımdaki arkadaşımın entrysini bana yolluyor kanıt olarak. son olarakta klanıma selamlar yolladı.
sevdiğim bir platformu başka bir platformdan tanıştığım arkadaşıma önermem beni mod yan hesabı, örgüt, klan çetesi yapıyormuş demek.
neyseki arada radyo toplantılarına falan katıldım da sesimi duydular. robot, feyk, mod olmadığımı biliyorlar. neyse abicim önyargılarını, iftiralarını da cebine koy, bir daha da denk gelmeyelim mümkünse.
calm your tits!
bunları sanmasının sebebi de arkadaşıma sözlüğü önerdiğimden. hahahha nickaltımdaki arkadaşımın entrysini bana yolluyor kanıt olarak. son olarakta klanıma selamlar yolladı.
sevdiğim bir platformu başka bir platformdan tanıştığım arkadaşıma önermem beni mod yan hesabı, örgüt, klan çetesi yapıyormuş demek.
neyseki arada radyo toplantılarına falan katıldım da sesimi duydular. robot, feyk, mod olmadığımı biliyorlar. neyse abicim önyargılarını, iftiralarını da cebine koy, bir daha da denk gelmeyelim mümkünse.
calm your tits!
devamını gör...
bilgi arttıkça azalan şeyler
her şeyi biliyormuşluk hissi.
devamını gör...
aynalıkavak kasrı
istanbul hasköy'de bulunan, aynalıkavak sarayı'ndan günümüze kalan tek yapı olan kasır.
aynalıkavak sarayı ya da tersane sarayı okmeydanı, hasköy ve kasımpaşa'yı içine alan, istanbul'da bulunan dördüncü en büyük saray imiş. iii. selim döneminde bölgedeki tersanenin gelişmesiyle beraber saray yapıları yıkılmış ve kasır yenilenmiş.
aynalıkavak ismi ise pasarofça antlaşması'ndan sonra venedik'ten iii.ahmed'e hediye olarak gelen büyük aynalardan geliyor. bu uzun aynalar saraya yerleştirildikten sonra aynaların kavak ağacı kadar uzun olmasından sebep, zamanla aynalıkavak ismi kullanılmaya başlanmış.
iki katlı kasrın üst katında divanhane, arz odası ve beste odası'nı gezebilirsiniz, alt katı ise musiki müzesi olarak kullanılıyor. içeride fotoğraf çekmek yasak ve sesli rehber eşliğinde geziyorsunuz.
kasrı gezdikten sonra isterseniz bahçesinde bulunan cafede isterseniz hemen karşısındaki banklarda oturabilir, kuş seslerini dinleyerek istanbul'un 30 milyon insanının neden burayı keşfetmediğine sevinebilirsiniz. çok az ziyaretçisi vardı ben gittiğimde. hiç çıkasım gelmedi, öyle güzel.
kasır milli saraylar bünyesinde bulunuyor. bahçeye giriş 5 lira, müzeyi gezmek için de 10 lira ödemeniz gerekiyor. müzekart'la bedava giriş yapabiliyorsunuz.
kaynak: bilgi etiketleri ama şunu bırakayım.
görsel kaynak: ben.
aynalıkavak sarayı ya da tersane sarayı okmeydanı, hasköy ve kasımpaşa'yı içine alan, istanbul'da bulunan dördüncü en büyük saray imiş. iii. selim döneminde bölgedeki tersanenin gelişmesiyle beraber saray yapıları yıkılmış ve kasır yenilenmiş.
aynalıkavak ismi ise pasarofça antlaşması'ndan sonra venedik'ten iii.ahmed'e hediye olarak gelen büyük aynalardan geliyor. bu uzun aynalar saraya yerleştirildikten sonra aynaların kavak ağacı kadar uzun olmasından sebep, zamanla aynalıkavak ismi kullanılmaya başlanmış.
iki katlı kasrın üst katında divanhane, arz odası ve beste odası'nı gezebilirsiniz, alt katı ise musiki müzesi olarak kullanılıyor. içeride fotoğraf çekmek yasak ve sesli rehber eşliğinde geziyorsunuz.
kasrı gezdikten sonra isterseniz bahçesinde bulunan cafede isterseniz hemen karşısındaki banklarda oturabilir, kuş seslerini dinleyerek istanbul'un 30 milyon insanının neden burayı keşfetmediğine sevinebilirsiniz. çok az ziyaretçisi vardı ben gittiğimde. hiç çıkasım gelmedi, öyle güzel.
kasır milli saraylar bünyesinde bulunuyor. bahçeye giriş 5 lira, müzeyi gezmek için de 10 lira ödemeniz gerekiyor. müzekart'la bedava giriş yapabiliyorsunuz. kaynak: bilgi etiketleri ama şunu bırakayım.
görsel kaynak: ben.
devamını gör...
18 and life
skid row' grubunun en güzel şarkısı, heavy metal e giden yol hard rocktan geçer.
devamını gör...
12 angry men
öncelikle şunu belirteyim, akademi ödülleri denen şeyin tarihte gelmiş geçmiş en büyük mıçmasıdır. sadece üç dalda oscara aday gösterilmiş, hiçbirini alamamış, kıymeti o zamanlar bilinmemiş ama seneler geçtikçe güzel yaşlanan bir film olmuştur. tıpkı yıllandıkça tadı ve değeri artan bir şarap gibidir. bu nedenle ilk kez seyreden yeni nesillerin bile gönlünde taht kurmuştur. reginald rose' un aynı isimli oyunundan gene kendisi tarafından senaryolaştırılmış 1957 yapımı film olup yönetmeni sinemanın ustalarından sidney lumet tir. (bkz: kült film)
film çok düşük bir bütçe ve bunun getirdiği zorluklarla çekilmiş olmasına rağmen güzel değil çok güzel bir film nasıl yapılırın en güzel örneklerinden biridir belki en iyi örneğidir. bu konuda to kill a mockingbird ile yarışır ama bariz biçimde 12 engri men daha üstündür.*
filmin herşeyini geçin şu sübliminal mesajlar bile nasıl bir şey olduğunu anlamanıza yarar:
- herkes siyah elbiseliyken yalnızca bir jüri üyesinin beyaz takım elbise giymesi ( ki bu jüri no 8 i oynayan henry fonda, yani en başta ayak direyen tek kişi),
- jüri odasındayken baştan beri vantilatörün çalışmadığına karar verip, aslında lambaya bağlı olduğu için çalışmadığını tesadüfen öğrenmeleri ve “önyargıları” sebebiyle uzun süre boyunca sıcakta bunalmaları,
- jüriyi boğan sıcak havanın olaylar biraz çözülmeye başlayınca serinleyerek yağmura dönmesi, bu ve bunun gibi hatırlayamadığım bir sürü konu.
film üç dalda 1957 akademi ödüllerine aday olmuş ve üçünde de o sene en iyi film akademi ödülünü alacak olan the bridge on the river kwai filmine kaybetmiş. bu üç adaylık en iyi film akademi ödülü, en iyi yönetmen akademi ödülü ve en iyi uyarlama senaryo akademi ödülü. tamam kwai köprüsü iyi filmdir ama bununla kıyaslanacak bir film değildir.
filmde en başta hayır oyu veren tek kişi olan jüri no 8 i oynayan henry fonda' nın en son ikna ettiği adam olan jüri no 3 ü oynayan lee j. cobb da müthiş bir oyunculuk çıkartıyor.
filmin siyah beyaz olan görüntüleri ve çekim teknikleri de anlatılasıdır:
- filmin başlangıcında, kameraların tümü göz seviyesinin üzerine yerleştirilmiş ve nesneler arasında daha büyük bir mesafe görünümü vermek için kamera geniş açılı lenslerle çekim yapmaktadır.
- film ilerledikçe kameralar göz hizasından çekim yapar.
- filmin sonuna doğru neredeyse tamamı göz seviyesinin altında, yakın çekimde ve klostrofobi hissini artırmak için telefoto lenslerle çekim yapılmıştır.
- filmin sonunda mahkeme binasından çıkarken gene tepeden geniş açı ile çekim yapılarak özgürlük hissi vurgulanmıştır.
yönetmen sidney lumet, oyuncuların hepsini aynı odaya birkaç saatliğine kapatmış ve burada prova yapmalarını sağlayarak bir odaya kapatılmanın nasıl bir şey olacağını anlamalarını istemiş, bu da doğal olarak filmdeki performanslarının doğal gözükmesini sağlamış.
film gişede beklenen ilgiyi görememiş (yuh ki yuh). bu yüzden henry fonda filmin karından alacağı parayı alamamıştır. buna rağmen fonda kariyerinde bu filmi en iyi üç filmi arasına koyar. diğer ikisi the grapes of wrath (1940) ve the ox-bow incident (1942).
bu film genellikle işletme okullarında ve atölyelerinde (workshop) ve hukuk fakültelerinde ; ekip dinamiklerini ve fikir ayrılıklarını çözme tekniklerini göstermek için kullanılır.
henry fonda kendisini filmlerinde izlemekten hoşlanmadığı için film yayınlanmadan önce tamamını izlememiş. ancak, izlediği kadar olanı için gitmeden önce yönetmen sidney lumet'e "sidney, bu muhteşem" demiştir.
filmde zanlı olan gencin etnik kökeni belirtilmemektedir. tek gerçek olan kuzey amerika kökenli olmadığıdır. filmde bu şekilde ırkçı bir yaklaşım sergilenmesi sağlanılmış. (bana italyan asıllı veya hispanik gibi gelir her seferinde). gerçek adı john savoca dır ve filmde çok az gözükür. gerçek hayattada kim olduğu hakkında internette pek bir bilgi yok. zaten tek filmde oynamış, sonra medyanın önüne hiç çıkmamıştır.
filmde oynayan 12 jüriden en son hayatta kalanı olan jüri no 5 jack klugman 24.12.2012 de ölmüş. hepsi öbür dünyada jürinin karşısına çıkacak duruma gelmiş anlayacağınız.
filmin üç dakikası dışında tamamı yaklaşık 5 metreye 7 metre gibi olan jüri odası içinde çekilmiştir. tek mekanda geçen filmler arasında müstesna bir yerdedir.
dağıtıcı firma united artists henry fonda'dan bu filme yapımcı olmasını istemiş, böylece fonda filmin hem oyuncusu hem de yapımcısı olmuştur. ancak bir daha asla bir filme yapımcılık yapmamaya karar vermiş.
film boyunca oniki jüri üyesinden sadece ikisinin adı bellidir. jüri no 8 mr. davis, jüri no 9 mr. mccardle. bunun dışındakilerin isimleri bilinmez.
filmin sosyal psikolojik incelemesini ise buradan okuyabilirsiniz.
film çok düşük bir bütçe ve bunun getirdiği zorluklarla çekilmiş olmasına rağmen güzel değil çok güzel bir film nasıl yapılırın en güzel örneklerinden biridir belki en iyi örneğidir. bu konuda to kill a mockingbird ile yarışır ama bariz biçimde 12 engri men daha üstündür.*
filmin herşeyini geçin şu sübliminal mesajlar bile nasıl bir şey olduğunu anlamanıza yarar:
- herkes siyah elbiseliyken yalnızca bir jüri üyesinin beyaz takım elbise giymesi ( ki bu jüri no 8 i oynayan henry fonda, yani en başta ayak direyen tek kişi),
- jüri odasındayken baştan beri vantilatörün çalışmadığına karar verip, aslında lambaya bağlı olduğu için çalışmadığını tesadüfen öğrenmeleri ve “önyargıları” sebebiyle uzun süre boyunca sıcakta bunalmaları,
- jüriyi boğan sıcak havanın olaylar biraz çözülmeye başlayınca serinleyerek yağmura dönmesi, bu ve bunun gibi hatırlayamadığım bir sürü konu.
film üç dalda 1957 akademi ödüllerine aday olmuş ve üçünde de o sene en iyi film akademi ödülünü alacak olan the bridge on the river kwai filmine kaybetmiş. bu üç adaylık en iyi film akademi ödülü, en iyi yönetmen akademi ödülü ve en iyi uyarlama senaryo akademi ödülü. tamam kwai köprüsü iyi filmdir ama bununla kıyaslanacak bir film değildir.
filmde en başta hayır oyu veren tek kişi olan jüri no 8 i oynayan henry fonda' nın en son ikna ettiği adam olan jüri no 3 ü oynayan lee j. cobb da müthiş bir oyunculuk çıkartıyor.
filmin siyah beyaz olan görüntüleri ve çekim teknikleri de anlatılasıdır:
- filmin başlangıcında, kameraların tümü göz seviyesinin üzerine yerleştirilmiş ve nesneler arasında daha büyük bir mesafe görünümü vermek için kamera geniş açılı lenslerle çekim yapmaktadır.
- film ilerledikçe kameralar göz hizasından çekim yapar.
- filmin sonuna doğru neredeyse tamamı göz seviyesinin altında, yakın çekimde ve klostrofobi hissini artırmak için telefoto lenslerle çekim yapılmıştır.
- filmin sonunda mahkeme binasından çıkarken gene tepeden geniş açı ile çekim yapılarak özgürlük hissi vurgulanmıştır.
yönetmen sidney lumet, oyuncuların hepsini aynı odaya birkaç saatliğine kapatmış ve burada prova yapmalarını sağlayarak bir odaya kapatılmanın nasıl bir şey olacağını anlamalarını istemiş, bu da doğal olarak filmdeki performanslarının doğal gözükmesini sağlamış.
film gişede beklenen ilgiyi görememiş (yuh ki yuh). bu yüzden henry fonda filmin karından alacağı parayı alamamıştır. buna rağmen fonda kariyerinde bu filmi en iyi üç filmi arasına koyar. diğer ikisi the grapes of wrath (1940) ve the ox-bow incident (1942).
bu film genellikle işletme okullarında ve atölyelerinde (workshop) ve hukuk fakültelerinde ; ekip dinamiklerini ve fikir ayrılıklarını çözme tekniklerini göstermek için kullanılır.
henry fonda kendisini filmlerinde izlemekten hoşlanmadığı için film yayınlanmadan önce tamamını izlememiş. ancak, izlediği kadar olanı için gitmeden önce yönetmen sidney lumet'e "sidney, bu muhteşem" demiştir.
filmde zanlı olan gencin etnik kökeni belirtilmemektedir. tek gerçek olan kuzey amerika kökenli olmadığıdır. filmde bu şekilde ırkçı bir yaklaşım sergilenmesi sağlanılmış. (bana italyan asıllı veya hispanik gibi gelir her seferinde). gerçek adı john savoca dır ve filmde çok az gözükür. gerçek hayattada kim olduğu hakkında internette pek bir bilgi yok. zaten tek filmde oynamış, sonra medyanın önüne hiç çıkmamıştır.
filmde oynayan 12 jüriden en son hayatta kalanı olan jüri no 5 jack klugman 24.12.2012 de ölmüş. hepsi öbür dünyada jürinin karşısına çıkacak duruma gelmiş anlayacağınız.
filmin üç dakikası dışında tamamı yaklaşık 5 metreye 7 metre gibi olan jüri odası içinde çekilmiştir. tek mekanda geçen filmler arasında müstesna bir yerdedir.
dağıtıcı firma united artists henry fonda'dan bu filme yapımcı olmasını istemiş, böylece fonda filmin hem oyuncusu hem de yapımcısı olmuştur. ancak bir daha asla bir filme yapımcılık yapmamaya karar vermiş.
film boyunca oniki jüri üyesinden sadece ikisinin adı bellidir. jüri no 8 mr. davis, jüri no 9 mr. mccardle. bunun dışındakilerin isimleri bilinmez.
filmin sosyal psikolojik incelemesini ise buradan okuyabilirsiniz.
devamını gör...
ülkede ses çıkaranın terörist olması sorunsalı
ülkemizin geldiği son durumdur. boğaziçi direnişi, 103 amiral, baro tartışmalarında da belli olmuştur. hakkını arayan sesini çıkaran terörist oluyor artık. bu gidişat iyi değil. malum parti hep mağdur halk ise terörist durumunda daima.
devamını gör...
efsanevi yeşilçam replikleri
“güzel olduğunuz kadar küstahsınız da.”
bir mizah olarak günümüze de uygun.
bir mizah olarak günümüze de uygun.
devamını gör...
türk kadınının eleştiri kabul etmemesi
makul, tutarlı, aklıselim eleştiriler itinayla dinlenir. fakaaattt ego mastürbasyonu yapmaya kalkanlara geçit verilmez tabi ki. işbu olay bundan ibarettir.
devamını gör...
geceye bir şiir bırak
münacaat
bu yaşa erdirdin beni,gençtim almadın canımı
ölmedim genç olarak ,ölmedim beni leylak
büklümlerinin içten ve dışardan
sarmaladığı günlerde
bir zamandı
heves ettim gölgemi enginde yatan
o berrak sayfada gezindirsem diye
ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.
vakti vardıysa aşkın,onu beklemeliydi
genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için
halbuki aşk,başka ne olsundu hayatın mazereti
demedim dilimin ucuna gelen her ne ise
vay ki gençtim
ölümle paslanmış buldum sesimi.
hata yapmak
fırsatını ademe veren sendin
bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda
gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi
haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne
bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak
bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini
tanıdım ademoğlu kimin nesiymiş
ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi.
çeşme var,kurnası murdar
yazgım
kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.
gençtim ya,ne farkeder deyip geçerdim
nehrin uğultusu da olur,dalların hışırtısı da
gözyaşı,çiğ tanesi,gizli dert veya verem
ne fark eder demişim
bilmeden farkı istemişim.
vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine
arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!
yola madem
çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım
hava bozar,yüzüm eğik giderdim yine
yaza doğru en kuduzuyla sürüngenlerin sabahlar
yola devam ederdim.
gençtim işte şehrin o yatık raksından incinen yine bendim
gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın
onunla ben
hep sevişecek gibi baktık birbirimize.
bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık.
oysa bu sürgün yeri,bu pıtraklı diyar
ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde
hani yok burda yanlışı yoklayacak hiç aralık
bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için
kalmadı hiç bir tepe çıkılmadık
eriyeydik nesteren köklerine sindiğimizce
alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık
ah,bir olaydı diyorduk vakar da yoksanaydı
doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız
ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık
gönendi dünya bundan istifade
dünya bayındırladı:
bir yakış,bir yanış tasarımı beride
öte yakada bir benî adem
her gün küsülü kaldık.
bunca yıl bu gücenik macera beni tutuklu kılan
artık bu yaşa erdirdin beni,anladım
gençken almadın canımı,bilmedim
demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş
çünkü hataya bağışık büyük hatadan beri nezaret yer
çiğ tanesi sanmak ne cüret,gözyaşıymış
insanın insana raptolduğu cevher.
şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster,kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?
ismet özel
bu yaşa erdirdin beni,gençtim almadın canımı
ölmedim genç olarak ,ölmedim beni leylak
büklümlerinin içten ve dışardan
sarmaladığı günlerde
bir zamandı
heves ettim gölgemi enginde yatan
o berrak sayfada gezindirsem diye
ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.
vakti vardıysa aşkın,onu beklemeliydi
genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için
halbuki aşk,başka ne olsundu hayatın mazereti
demedim dilimin ucuna gelen her ne ise
vay ki gençtim
ölümle paslanmış buldum sesimi.
hata yapmak
fırsatını ademe veren sendin
bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda
gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi
haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne
bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak
bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini
tanıdım ademoğlu kimin nesiymiş
ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi.
çeşme var,kurnası murdar
yazgım
kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.
gençtim ya,ne farkeder deyip geçerdim
nehrin uğultusu da olur,dalların hışırtısı da
gözyaşı,çiğ tanesi,gizli dert veya verem
ne fark eder demişim
bilmeden farkı istemişim.
vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine
arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!
yola madem
çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım
hava bozar,yüzüm eğik giderdim yine
yaza doğru en kuduzuyla sürüngenlerin sabahlar
yola devam ederdim.
gençtim işte şehrin o yatık raksından incinen yine bendim
gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın
onunla ben
hep sevişecek gibi baktık birbirimize.
bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık.
oysa bu sürgün yeri,bu pıtraklı diyar
ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde
hani yok burda yanlışı yoklayacak hiç aralık
bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için
kalmadı hiç bir tepe çıkılmadık
eriyeydik nesteren köklerine sindiğimizce
alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık
ah,bir olaydı diyorduk vakar da yoksanaydı
doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız
ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık
gönendi dünya bundan istifade
dünya bayındırladı:
bir yakış,bir yanış tasarımı beride
öte yakada bir benî adem
her gün küsülü kaldık.
bunca yıl bu gücenik macera beni tutuklu kılan
artık bu yaşa erdirdin beni,anladım
gençken almadın canımı,bilmedim
demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş
çünkü hataya bağışık büyük hatadan beri nezaret yer
çiğ tanesi sanmak ne cüret,gözyaşıymış
insanın insana raptolduğu cevher.
şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster,kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?
ismet özel
devamını gör...
günaydın sözlük
günaydın sözlük .
bugün uzun zamandır çektiğim hastalıklarım yok , gayet sağlıklıyım. çok güzel ve sakin uyandım. artık hayattan da öyle büyük büyük beklentilerim yok , bu sabah uyandığım gibi uyanayım bana yeter.
bugün uzun zamandır çektiğim hastalıklarım yok , gayet sağlıklıyım. çok güzel ve sakin uyandım. artık hayattan da öyle büyük büyük beklentilerim yok , bu sabah uyandığım gibi uyanayım bana yeter.
devamını gör...
kürt
her şeyden önce insandır, doğu’nun kadim halklarından biridir. kim ne derse desin en misafirperver, samimi halktır. doğu’ya gelipte insanlardan şikayetçi kimse tanımadım. neredeyse tüm tanımları okudum bazı tanımlarda iq yerlerde vallahi üzüldüm. uyduruk bi millet değiliz dün de vardık yarın da var olacağız . yobaz , cahil vs vs tanımları da kesinlikle kabul etmiyorum. çoğumuz okuyoruz ve okumaya devam edeceğiz ve o korunmayı bilmiyor dediğiniz ailelerimizin göz bebeğiyiz biliyoruz hoşunuza gitmiyor ama gerçek bu.
devamını gör...
10 yaşındaki çocuğa tecavüz etmeye çalışırken yakalanan kişi
böyle hastalıklı bir toplumda nefes almaya bile mecalim kalmadı şahsen. en büyük sorunumuz ekonomi, işsizlik falan değil. pedofili, tecavüz, kadın cinayetleri... ha türkiye ha cehennem.
devamını gör...
kızıl nelson vs ucemak
ayrton senna ve alain prost rekabetini akıllara getiren başlık.altta kalır yanları yok yani tatlı rekabet.
devamını gör...

