tanımadığınız bir şahsın aniden pardon bakar mısınız demesi
hayatta en çok korktuğum şey. kim bilir bunun ardından nasıl bir felaket gelecek diye düşünürüm hep. bilmem neredeki bir katliamın sorumlusu olmakla suclanmaktan korkarım. meğer parasını ödediğim bir şeyi unutmuşum kasada. hay aksi. yapmayın ya şunu.
devamını gör...
hayatınızdaki en ilginç gün
benim 2013 yılında dgs sınavına girdiğim gündü. şu an adını vermek istemediğim yandaş bir tv kanalında staj yapıyordum. hafta sonu da dahil olmak üzere. sınav için yarım gün izin alabilmiştim ve aynı zamanda oruçluydum. hiç yolumun düşmediği ters bir yerde sınava gitmem lazımdı. evimden 3 aktarmalık yolum vardı. tek tek bineceğim otobüse kadar baktım. ilk iki aktarmada sıkıntı olmadı ama otobüsün seferi iptal oldu. hemen panik olan bir insan olduğum için ne yapacağımı şaşırdım on dakika falan. minibüslerin yanına gittim. tek tek okulun adını adresini söyleyerek yakından geçen minibüs aramaya başladım. şans yüzüme güldü. aynı okulda sınava girecek bir kıza denk geldim yardımcı oldu. bir gün önce okula gitmiş hatta eşyalarını emanete vereceği dükkanı bile bulmuş. gittik eşyaları bıraktık. sınava kadar okulun önünde oturup sohbet ettik baya dertleştik. sınavdan sonra da birbirimizi bekleyip aynı yollardan geçtik. otobüsü beraber bekledik, aynı durakta inip metrobüse bindik falan beraber mecidiyeköy'e kadar gittik. yol boyu da ne kadar dert sıkıntı varsa birbirimize anlatıp dertleştik. staj yerine geldiğimde de birbirimize ismimizi bile söylemediğimizi farkettim. resmen beni hiç tanımayan yargılamayacak birine derdimi anlatıp hayatıma devam ettim. bedava terapi gibi bir şey. istanbul'un bir yerinde adımı bile bilmeyen ama tüm sıkıntılarımı bilen bir insan var.
devamını gör...
edinilmiş en kıymetli hayat tecrübesi
sevgi çok önemli. yani sevdiğin bir şeyse sonuna kadar git. bu arada green book filminden bir alıntı yapmak istiyorum, bence 12 den vurmuşlar.
the world is full of lonely people afraid to make the first move.
dünya, ilk hareketi ( sohbeti başlatma) yapmaktan korkan yalnız insanlarla dolu.
the world is full of lonely people afraid to make the first move.
dünya, ilk hareketi ( sohbeti başlatma) yapmaktan korkan yalnız insanlarla dolu.
devamını gör...
beyazları ve renklileri ayırmadan yıkamak
hayattan bir beklentisi kalmamış, mutsuz ve zevk almayı unutmuş insan eylemi. bitse de gitsek modundadır. artık hiçbir şeyi önemsemiyordur. kaybedecek bir şeyi yoktur. bir trajedidir. altı üstü ayrımcılığa karşı kardeşim ne bu bu kadar anlam yüklemeler falan? bak ya, hala anlam yüklüyor.
devamını gör...
neye benziyorlardı
abd'li şair denise levertov'un, vietnam savaşı'nı ve amerika'yı eleştirdiği şiiridir.
çevirisi, cevat çapan tarafından yapılmıştır.
1-vietnamlılar taştan fenerler
kullanıyorlar mıydı?
2-törenlerle kutluyorlar mıydı
tomurcukların açışını?
3-sessizce gülme eğilimleri var mıydı?
4-süs olarak kemik ve fildişi,
yeşim taşı ve gümüş takınıyorlar mıydı?
5-destanları var mıydı?
6-konuşmakla türkü söylemek arasında
bir ayırım yapıyorlar mıydı?
1-efendim, yumuşak yürekleri taşa dönüşmüştü.
taş fenerlerin bahçelerde güzel yolları
aydınlatıp aydınlatmadığı hatırlanmıyor.
2-belki bir kez tomurcukları kutlamak için
toplanmışlardı,
ama çocuklar öldürüldükten sonra
tomurcuklar açmadı.
3-efendim, yanık ağızlara acı verir gülmek.
4-bir düş önce, belki. sevinmek içindir süs.
bütün kemikler kömür olmuştu.
5-hatırlanmıyor. unutmayın ki,
çoğu köylüydü; pirinç ve bambuyla
yaşıyorlardı.
sessiz bulutlar çeltik tarlalarında yansıdığında
ve bayırdaki setlerde korkusuzca yürürken manda,
belki babalar eski masallar anlatmışlardır oğullarına.
bombalar bu aynaları parçalayınca,
ancak çığlık atmaya vakit kalmıştı.
6-hâlâ türküye benzer bir yankısı
duyuluyor konuşmalarının.
anlatıldığına göre türkü söyleyişleri
pervanelerin ay ışığında
uçuşuna benzermiş.
kim bilebilir? artık her yer sessiz.
çevirisi, cevat çapan tarafından yapılmıştır.
1-vietnamlılar taştan fenerler
kullanıyorlar mıydı?
2-törenlerle kutluyorlar mıydı
tomurcukların açışını?
3-sessizce gülme eğilimleri var mıydı?
4-süs olarak kemik ve fildişi,
yeşim taşı ve gümüş takınıyorlar mıydı?
5-destanları var mıydı?
6-konuşmakla türkü söylemek arasında
bir ayırım yapıyorlar mıydı?
1-efendim, yumuşak yürekleri taşa dönüşmüştü.
taş fenerlerin bahçelerde güzel yolları
aydınlatıp aydınlatmadığı hatırlanmıyor.
2-belki bir kez tomurcukları kutlamak için
toplanmışlardı,
ama çocuklar öldürüldükten sonra
tomurcuklar açmadı.
3-efendim, yanık ağızlara acı verir gülmek.
4-bir düş önce, belki. sevinmek içindir süs.
bütün kemikler kömür olmuştu.
5-hatırlanmıyor. unutmayın ki,
çoğu köylüydü; pirinç ve bambuyla
yaşıyorlardı.
sessiz bulutlar çeltik tarlalarında yansıdığında
ve bayırdaki setlerde korkusuzca yürürken manda,
belki babalar eski masallar anlatmışlardır oğullarına.
bombalar bu aynaları parçalayınca,
ancak çığlık atmaya vakit kalmıştı.
6-hâlâ türküye benzer bir yankısı
duyuluyor konuşmalarının.
anlatıldığına göre türkü söyleyişleri
pervanelerin ay ışığında
uçuşuna benzermiş.
kim bilebilir? artık her yer sessiz.
devamını gör...
muazzez ilmiye çığ
müzede çalıştığı 31 yıl boyunca meslektaşı hatice kızılyay ve dr. f. r. kraus ile birlikte müzenin deposunda bulunan sümer, akad ve hitit dillerinde yazılmış on binlerce tableti temizleyip, sınıflandırıp numaralandırmıştır 74 bin tabletten oluşan çivi yazılı belgeler arşivini oluşturup 3 bin tabletin kopyasını yapıp katalog halinde yayımlamıştır.
yaşayan efsane.
yaşayan efsane.
devamını gör...
avusturya
irkcilikta avrupa'da bir numara olan ve 9 senedir yasadigim ülke.
türk nüfusu da cok fazla. özellikle kalburalti kesim hep buraya göcmüs.
avusturya'daki almancanin da agir aksanli konusulmasi sebebiyle buraya gelen türkler buranin dilini ögrenememisler, topluma ayak uyduramamislar. haliyle gettolarda yasamislar. var olan irkciligin üstüne benzin döküp alevlendirmisler.
3 büyük sehrinde de yasadim. viyana yozgatli, innsbruck usakli ve bregenz de tokatli kaynamaktadir. aksarayli kürt de coktur.
adim basi dönerci bulunur. dönercileri pek temiz degildir. ıcinde farelerin cirit attigi dönercilere bile rastladim. adam utanmadan "ziyaretcimiz mi var bugun?" deyip yüzsüzlüge vurmustu.
8 milyon nufusu var. büyük sirketlere sahipler.
(bkz: redbull), (bkz: milka), (bkz: gebrüder weiss), (bkz: blum) sadece birkaci.
vatandas olmak icin de ya 6 sene yasayip b2 sertifikasina, ya da 10 sene yasayip b1 sertifikasina sahip olmak gerekli. tabi calisma, suclu olmama vs. sartlari da var.
türk nüfusu da cok fazla. özellikle kalburalti kesim hep buraya göcmüs.
avusturya'daki almancanin da agir aksanli konusulmasi sebebiyle buraya gelen türkler buranin dilini ögrenememisler, topluma ayak uyduramamislar. haliyle gettolarda yasamislar. var olan irkciligin üstüne benzin döküp alevlendirmisler.
3 büyük sehrinde de yasadim. viyana yozgatli, innsbruck usakli ve bregenz de tokatli kaynamaktadir. aksarayli kürt de coktur.
adim basi dönerci bulunur. dönercileri pek temiz degildir. ıcinde farelerin cirit attigi dönercilere bile rastladim. adam utanmadan "ziyaretcimiz mi var bugun?" deyip yüzsüzlüge vurmustu.
8 milyon nufusu var. büyük sirketlere sahipler.
(bkz: redbull), (bkz: milka), (bkz: gebrüder weiss), (bkz: blum) sadece birkaci.
vatandas olmak icin de ya 6 sene yasayip b2 sertifikasina, ya da 10 sene yasayip b1 sertifikasina sahip olmak gerekli. tabi calisma, suclu olmama vs. sartlari da var.
devamını gör...
picasso'nun hiç monami 24'lü pastel boya seti almamış olması
dün akşam saatlerinde aklımı kurcalayan ve beni derin hüzünlere gark eden durumdur.
daha önce bir entrymde bahsetmiştim. bilenler bilir, haftaiçi günde 6 saat taksiye çıkıyorum, haftasonu bir gün de, bireysel direksiyon dersi veriyorum. e haliyle arabada podcasttir, radyo tiyatrosudur dinleyecek çok fazla vaktim oluyor. akşamleyin kumkapı'da bir tane adam bindi taksiye ama nasıl içmiş. iki saat boyunca adamla ücret pazarlığı yaptık. adam elindeki parayı saymayı bile beceremiyor. neyse bunu indirdim bu sefer de başka bir herif bindi. biliyorsunuz dostlar, biz türk halkında hemşeri çıkıp faturayı indirmeye çalışma teşebbüsü bulunmaktadır. tıpkı gözlerini hayata yeni açmış bir süt buzağısının, annesini görür görmez içgüdüsel olarak memesine yapıştığı gibi, karşımızdaki hizmet verenle ahbap-akraba-kanki çıkmaya çalışır ve bir güzellik bekleriz. bereket versin bu işbu hemşericilik olgusu, oldukça işe de yarar. neyse bu herifçioğlu bana soruyor "nerelisin abi?" diye. bir elimle direksiyon sallarken adama dönüp "çorum" dedim. "neresinden?" diye sordu bu sefer. "sungurlu'dayız" dedim. "aa yapma be benim anne tarafı da sungurlu" dedi. gözlerinde zafer kazanmak üzere olan bir roma'lı general parıltısı görünüyordu. boncuk boncuk terledim ama bunu fark ettirmiyordum. çünkü aynı köylü çıkarsak -ki bu sıklıkla başıma geliyordu- ona cüzi bir indirim yapmak zorundaydım. hayatımda çorum'lu olmanın bana bu kadar maliyetli olduğunu bilseydim, gider istanbul'da doğardım anasını satim. tam da bu esnada anneannemin emekli maaşını tek maça yatırmış olup, tek golden yatmanın ezikliği ve kaybetmişliği içinde friedrich engels'in çarlık rusya proleteryası hakkındaki devrimsel düşünceleriyle, hegel'in diyalektiğinin günümüzde işlevselliğinin, geçerliliğinin ne kadar azaldığını düşünüp hayıflandım.
bütün bunlar birkaç saniye içinde olmuştu.
"abi daldın gittin??" dedi hafif sırıtarak. zeki demirkubuz filmi boş bakışı atmıştım önümdeki yola lan. neyse.
"akçındılılar köyündeniz aslanım" dedim.
"harbi mi abi? biz de oradanız. gavurgillerin necip'i tanıyon mu?" diye sordu.
bir süre sessizlik oldu. "iyi adamlı rahmetli" dedim. derin bir nefes vermiştim. adam uzun uzun necip'in köyden kente göçtüğünde yaşadığı zorluklardan bahsetti. ilgimi çekmeyen konuları dinliyormuş gibi yapma huyum vardır. bu muhabbet de ilgimi çekmediği için kulağım kendisindeymiş gibi yaptım. necip'in falanca kişiyi vurup 6 yıl içerde yattığı kısımdan sonrasını dinlemedim. karşındaki kişiye "özet geç p.ç!" de diyemiyorsunuz. ben hayatımda geçen her bir saniyeye değer veriyorum. yavaş konuşan, boş konuşan insanlardan nefret ederim. özellikle mıy mıy mıy konuşan kişilerden... bir keresinde tüyap fuarında ilber ortaylı'yı görmüştüm. adamla ayaküstü iki sohbet ettik. hayatımın en acılı 15 dakikasıydı. yıllarca hep youtube'da 1,75x hızda izlediğim için, ilber hoca'nın gerçek konuşmasını görünce bir şok yaşadım. ceketinin üzerindeki düğmelere basmak istedim belki hızlanır diye.
neyse. adama cüzi bir fiyat indirimi yaptım. yolculuğun son saniyelerinde trt radyo'da picasso'dan bahseden bir sanat konuşması oldu. yanımdaki delikanlı "abi bu picasso da büyük adam hee. biz bu monami pastel boyalarla bir b.k çizemiyoruz afedersin, adam neler neler yapmış yav." dedi gülerek. aynı şekilde "sanki onların zamanında 24'lü pastel boya vardı haha" dedim. sonra vücudum birdenbire kaskatı kesildi ve ani fren yapıp yoldan çıkmamak için e-5'te yana çektim. "abi noldu hayırdır yav?" dedi. yok bir şey dedim derin bir nefes vererek. burada inmen gerekiyor. çocuk oracıkta neye uğradığını şaşırdı. toprakları büsbütün rus çarı tarafından el konulmuş st. petersburg köylüsü gibi suratıma mel mel, hüzünle baktı. para filan istemedim ondan doğruca eve sürdüm. esra'dan bilgisayarımı, sanat tarihi kitaplarımı ve avrupa gezisi notlarımı evin mahzenindeki gizli bölmeye sakladığım yerden çıkarmasını istedim. şifre ne diye sordu whatsapp'tan. "doğru.." diye söylendim içimden. esra'ya hiç kasanın şifresini söylememiştim. sonra ekledi: "tamam buldum 1453'müş". bulmasına şaşırmıştım doğrusu. esra zeki bir kız, o'nu bu yüzden seviyorum.
neyse eve girer girmez üstümü bile çıkarmadan (arabanın anahtarını bile kontakta bırakmışım telaştan, esra almış) direkt olarak bilgisayarın başına geçtim. esra, gözleri parıl parıl bana bakıyordu. üzerindeki hal o kadar kırılgandı ki, bir müddet dönemedim. google'da picasso'nun yaşantısını forumlarda araştırdım.
monami, 1960 yılında kurulmuş bir kırtasiye ürünleri markası.
pablo picasso 1973 yılında ölmüş.
monami güney kore menşeili bir şirket. fakat ne zaman pastel boya ürettiği ile alakalı kesin bir tarih yok. tabii burada dış ticaret yaptığı süre de önemli. picasso yaşamının son yıllarında fransa'da bulunmuş. fransa'da o yıllarda monami boya reklamı ile alakalı herhangi bir veriye ulaşamadım. picasso müzesinin sanal olarak gezdim fakat son yaşlılık dönemindeki kübist çalışmaları dışında herhangi bir veri de yok açıkçası. kafamdaki soru işaretlerini bitirmek için picasso'nun yanındaki asistanı madamoiselle gertrurde'a bir telefon açtım. telefon çalarken, saat farkını hesaplayamadığım için geç bir saatte aramış olduğumu fark ettim. kadın açtı. takma dişlerini taktığını ağzından gelen "locukss" sesiyle anladım. "elloo , qui es-tu?" diye kim olduğumu sordu. "esköze moğa madmozel" diyerek kendimi tanıttım kısa bir konuşma oldu. telefonu kapatırken "mösyö ünal lütfen beni böyle saçma suallerle meşgul etmeyiniz. öyle bir durum olsaydı haberim olurdu. iyi geceler" dedi. o anda cevabını almış ve rahatlamıştım. odaya şöyle bir göz gezdirdiğimde panoda tıpkı dedektiflerin suç ağını kafasına oturtmak için koyduğu birtakım şahıs fotoğrafları ve cümlecikler gibi picasso ve monami kurucusu, madamoiselle gertrude'un fotoğrafları ve birbirleri ile arasındaki ilişki çizgileri vardı. "napıyorum lan ben!!" dedim kendi kendime. bu ben olamazdım. ama kafamdaki bir soru işaretini giderdim. bu soru işareti ile değil uyuyabilmek, bir lokmayı bile rahatlıkla yiyemezdim.
nasıl olur da sanata bu kadar etki etmiş, halen daha imtinayla eserler üretilen kübizm akımının babası olan picasso, yaşamının hiçbir döneminde monami 24'lü boya seti almamış olabilir lan? bu boya hani bir dönem herkeste, bir şekilde vardı? bazı olayları kafamızda kurgulamamalıymışız demek ki, hayatta her şey olabilirmiş.
daha önce bir entrymde bahsetmiştim. bilenler bilir, haftaiçi günde 6 saat taksiye çıkıyorum, haftasonu bir gün de, bireysel direksiyon dersi veriyorum. e haliyle arabada podcasttir, radyo tiyatrosudur dinleyecek çok fazla vaktim oluyor. akşamleyin kumkapı'da bir tane adam bindi taksiye ama nasıl içmiş. iki saat boyunca adamla ücret pazarlığı yaptık. adam elindeki parayı saymayı bile beceremiyor. neyse bunu indirdim bu sefer de başka bir herif bindi. biliyorsunuz dostlar, biz türk halkında hemşeri çıkıp faturayı indirmeye çalışma teşebbüsü bulunmaktadır. tıpkı gözlerini hayata yeni açmış bir süt buzağısının, annesini görür görmez içgüdüsel olarak memesine yapıştığı gibi, karşımızdaki hizmet verenle ahbap-akraba-kanki çıkmaya çalışır ve bir güzellik bekleriz. bereket versin bu işbu hemşericilik olgusu, oldukça işe de yarar. neyse bu herifçioğlu bana soruyor "nerelisin abi?" diye. bir elimle direksiyon sallarken adama dönüp "çorum" dedim. "neresinden?" diye sordu bu sefer. "sungurlu'dayız" dedim. "aa yapma be benim anne tarafı da sungurlu" dedi. gözlerinde zafer kazanmak üzere olan bir roma'lı general parıltısı görünüyordu. boncuk boncuk terledim ama bunu fark ettirmiyordum. çünkü aynı köylü çıkarsak -ki bu sıklıkla başıma geliyordu- ona cüzi bir indirim yapmak zorundaydım. hayatımda çorum'lu olmanın bana bu kadar maliyetli olduğunu bilseydim, gider istanbul'da doğardım anasını satim. tam da bu esnada anneannemin emekli maaşını tek maça yatırmış olup, tek golden yatmanın ezikliği ve kaybetmişliği içinde friedrich engels'in çarlık rusya proleteryası hakkındaki devrimsel düşünceleriyle, hegel'in diyalektiğinin günümüzde işlevselliğinin, geçerliliğinin ne kadar azaldığını düşünüp hayıflandım.
bütün bunlar birkaç saniye içinde olmuştu.
"abi daldın gittin??" dedi hafif sırıtarak. zeki demirkubuz filmi boş bakışı atmıştım önümdeki yola lan. neyse.
"akçındılılar köyündeniz aslanım" dedim.
"harbi mi abi? biz de oradanız. gavurgillerin necip'i tanıyon mu?" diye sordu.
bir süre sessizlik oldu. "iyi adamlı rahmetli" dedim. derin bir nefes vermiştim. adam uzun uzun necip'in köyden kente göçtüğünde yaşadığı zorluklardan bahsetti. ilgimi çekmeyen konuları dinliyormuş gibi yapma huyum vardır. bu muhabbet de ilgimi çekmediği için kulağım kendisindeymiş gibi yaptım. necip'in falanca kişiyi vurup 6 yıl içerde yattığı kısımdan sonrasını dinlemedim. karşındaki kişiye "özet geç p.ç!" de diyemiyorsunuz. ben hayatımda geçen her bir saniyeye değer veriyorum. yavaş konuşan, boş konuşan insanlardan nefret ederim. özellikle mıy mıy mıy konuşan kişilerden... bir keresinde tüyap fuarında ilber ortaylı'yı görmüştüm. adamla ayaküstü iki sohbet ettik. hayatımın en acılı 15 dakikasıydı. yıllarca hep youtube'da 1,75x hızda izlediğim için, ilber hoca'nın gerçek konuşmasını görünce bir şok yaşadım. ceketinin üzerindeki düğmelere basmak istedim belki hızlanır diye.
neyse. adama cüzi bir fiyat indirimi yaptım. yolculuğun son saniyelerinde trt radyo'da picasso'dan bahseden bir sanat konuşması oldu. yanımdaki delikanlı "abi bu picasso da büyük adam hee. biz bu monami pastel boyalarla bir b.k çizemiyoruz afedersin, adam neler neler yapmış yav." dedi gülerek. aynı şekilde "sanki onların zamanında 24'lü pastel boya vardı haha" dedim. sonra vücudum birdenbire kaskatı kesildi ve ani fren yapıp yoldan çıkmamak için e-5'te yana çektim. "abi noldu hayırdır yav?" dedi. yok bir şey dedim derin bir nefes vererek. burada inmen gerekiyor. çocuk oracıkta neye uğradığını şaşırdı. toprakları büsbütün rus çarı tarafından el konulmuş st. petersburg köylüsü gibi suratıma mel mel, hüzünle baktı. para filan istemedim ondan doğruca eve sürdüm. esra'dan bilgisayarımı, sanat tarihi kitaplarımı ve avrupa gezisi notlarımı evin mahzenindeki gizli bölmeye sakladığım yerden çıkarmasını istedim. şifre ne diye sordu whatsapp'tan. "doğru.." diye söylendim içimden. esra'ya hiç kasanın şifresini söylememiştim. sonra ekledi: "tamam buldum 1453'müş". bulmasına şaşırmıştım doğrusu. esra zeki bir kız, o'nu bu yüzden seviyorum.
neyse eve girer girmez üstümü bile çıkarmadan (arabanın anahtarını bile kontakta bırakmışım telaştan, esra almış) direkt olarak bilgisayarın başına geçtim. esra, gözleri parıl parıl bana bakıyordu. üzerindeki hal o kadar kırılgandı ki, bir müddet dönemedim. google'da picasso'nun yaşantısını forumlarda araştırdım.
monami, 1960 yılında kurulmuş bir kırtasiye ürünleri markası.
pablo picasso 1973 yılında ölmüş.
monami güney kore menşeili bir şirket. fakat ne zaman pastel boya ürettiği ile alakalı kesin bir tarih yok. tabii burada dış ticaret yaptığı süre de önemli. picasso yaşamının son yıllarında fransa'da bulunmuş. fransa'da o yıllarda monami boya reklamı ile alakalı herhangi bir veriye ulaşamadım. picasso müzesinin sanal olarak gezdim fakat son yaşlılık dönemindeki kübist çalışmaları dışında herhangi bir veri de yok açıkçası. kafamdaki soru işaretlerini bitirmek için picasso'nun yanındaki asistanı madamoiselle gertrurde'a bir telefon açtım. telefon çalarken, saat farkını hesaplayamadığım için geç bir saatte aramış olduğumu fark ettim. kadın açtı. takma dişlerini taktığını ağzından gelen "locukss" sesiyle anladım. "elloo , qui es-tu?" diye kim olduğumu sordu. "esköze moğa madmozel" diyerek kendimi tanıttım kısa bir konuşma oldu. telefonu kapatırken "mösyö ünal lütfen beni böyle saçma suallerle meşgul etmeyiniz. öyle bir durum olsaydı haberim olurdu. iyi geceler" dedi. o anda cevabını almış ve rahatlamıştım. odaya şöyle bir göz gezdirdiğimde panoda tıpkı dedektiflerin suç ağını kafasına oturtmak için koyduğu birtakım şahıs fotoğrafları ve cümlecikler gibi picasso ve monami kurucusu, madamoiselle gertrude'un fotoğrafları ve birbirleri ile arasındaki ilişki çizgileri vardı. "napıyorum lan ben!!" dedim kendi kendime. bu ben olamazdım. ama kafamdaki bir soru işaretini giderdim. bu soru işareti ile değil uyuyabilmek, bir lokmayı bile rahatlıkla yiyemezdim.
nasıl olur da sanata bu kadar etki etmiş, halen daha imtinayla eserler üretilen kübizm akımının babası olan picasso, yaşamının hiçbir döneminde monami 24'lü boya seti almamış olabilir lan? bu boya hani bir dönem herkeste, bir şekilde vardı? bazı olayları kafamızda kurgulamamalıymışız demek ki, hayatta her şey olabilirmiş.
devamını gör...
okuduğun kitaptan bir alıntı bırak
"insanların körleşme arzusu hep hafife alınır. var olduğunu bilmek istemiyorlarsa, ömürleri boyunca yanından geçip seni asla görmeyebilirler."
- empedokles'in dostları -
- empedokles'in dostları -
devamını gör...
white rabbit
jefferson airplane'in '67 tarihli efsanevi albümü surrealistic pillow'daki, bol lsd ve alice's adventures in wonderland göndermeli mükemmel şarkı. sözleri ve vokalleri grace slick'e aittir. zibilyar tane grup tarafından coverlanmış olup, patti smith yorumu kanımca orijinalinden sonra en güzelidir.
işte sözleri:
one pill makes you larger
and one pill makes you small
and the ones that mother gives you
don't do anything at all
go ask alice
when she's ten feet tall
and if you go chasing rabbits
and you know you're going to fall
tell 'em a hookah smoking caterpillar
has given you the call to
call alice
when she was just small
when the men on the chessboard
get up and tell you where to go
and you've just had some kind of mushroom
and your mind is moving low
go ask alice
i think she'll know
when logic and proportion
have fallen sloppy dead
and the white knight is talking backwards
and the red queen's "off with her head!"
remember what the dormouse said;
feed your head
feed your head
------------------------
işte tarafımca yapılmış pek bir oricinal çevirisi:
bir hap seni büyütür,
bir diğeri ise küçültür,
ve annenin verdikleri ise
aslında hiç bir işe yaramaz.
bunu git alice'e sor
onun boyu on feet'e ulaşmışken
eğer tavşanların peşinden gidersen
ve düşeceğinin de farkındaysan
onlara seni nargile içen bir tırtıl'ın çağırdığını söyle
alice'i çağır
hazır boyu bu kadar küçülmüşken
satranç tahtasındaki taşlar
kalkıp sana nereye gideceğini söylüyorsa
ve daha az önce bir mantar yediysen
ve aklın ağır hareket ediyorsa
git alice'e sor
bence o * biliyordur
mantık ve simetri
dağılıp öldüğünde
ve beyaz şövalye ileri geri konuştuğunda
ve kırmızı kraliçe "vurun kellesini!" dediğinde
fındık faresinin ne dediğini hatırla:
"kafanı besle. kafanı besle. kafanı besle..."
işte sözleri:
one pill makes you larger
and one pill makes you small
and the ones that mother gives you
don't do anything at all
go ask alice
when she's ten feet tall
and if you go chasing rabbits
and you know you're going to fall
tell 'em a hookah smoking caterpillar
has given you the call to
call alice
when she was just small
when the men on the chessboard
get up and tell you where to go
and you've just had some kind of mushroom
and your mind is moving low
go ask alice
i think she'll know
when logic and proportion
have fallen sloppy dead
and the white knight is talking backwards
and the red queen's "off with her head!"
remember what the dormouse said;
feed your head
feed your head
------------------------
işte tarafımca yapılmış pek bir oricinal çevirisi:
bir hap seni büyütür,
bir diğeri ise küçültür,
ve annenin verdikleri ise
aslında hiç bir işe yaramaz.
bunu git alice'e sor
onun boyu on feet'e ulaşmışken
eğer tavşanların peşinden gidersen
ve düşeceğinin de farkındaysan
onlara seni nargile içen bir tırtıl'ın çağırdığını söyle
alice'i çağır
hazır boyu bu kadar küçülmüşken
satranç tahtasındaki taşlar
kalkıp sana nereye gideceğini söylüyorsa
ve daha az önce bir mantar yediysen
ve aklın ağır hareket ediyorsa
git alice'e sor
bence o * biliyordur
mantık ve simetri
dağılıp öldüğünde
ve beyaz şövalye ileri geri konuştuğunda
ve kırmızı kraliçe "vurun kellesini!" dediğinde
fındık faresinin ne dediğini hatırla:
"kafanı besle. kafanı besle. kafanı besle..."
devamını gör...
oğuz atay
"- gözden ırak, gönülden de ırak olur mu efendimiz?
- hayır olric. yüreğinde bir yer açıp oraya oturttuğun her kimse, seninle birlikte gider her yere."
oğuz atay - tutunamayanlar
yine edebiyatımızdaki efsane yazarlardan biri. ölümü çok üzücüdür.
son gecesi şöyledir oğuz atay'ın:
bir dostlarının evindedirler.
oğuz atay bir ara banyoya gider.
bir süre çıkmaz. bir sessizlik olur.
dostları merak edip seslenirler
'nasılsın oğuz' diye. oğuz atay,
'sevinmeyin, daha ölmedim'
karşılığını verir banyodan.
sonra yine bir sessizlik olur.
ve yine bir merak başlar.
dostları banyoya koşarlar,
'nasılsın oğuz' diye seslenirler,
bu defa ölmüştür.
'sevinmeyin daha ölmedim'
oğuz atay'ın son sözleridir.
- hayır olric. yüreğinde bir yer açıp oraya oturttuğun her kimse, seninle birlikte gider her yere."
oğuz atay - tutunamayanlar
yine edebiyatımızdaki efsane yazarlardan biri. ölümü çok üzücüdür.
son gecesi şöyledir oğuz atay'ın:
bir dostlarının evindedirler.
oğuz atay bir ara banyoya gider.
bir süre çıkmaz. bir sessizlik olur.
dostları merak edip seslenirler
'nasılsın oğuz' diye. oğuz atay,
'sevinmeyin, daha ölmedim'
karşılığını verir banyodan.
sonra yine bir sessizlik olur.
ve yine bir merak başlar.
dostları banyoya koşarlar,
'nasılsın oğuz' diye seslenirler,
bu defa ölmüştür.
'sevinmeyin daha ölmedim'
oğuz atay'ın son sözleridir.
devamını gör...
hayat bilgisi
gani müjde'nin kaleminden çıkan, tarkan karlıdağ'ın yönetmenliğini yaptığı aile, komedi dizisi olan hayat bilgisi dönemin dikkat çeken gençlik dizilerindendir.
2003 yılında start verilen dizi 19 bölüm sonra sezon finali yapmıştır.
kanal d'de uzun soluklu devam edemeyen dizi yaklaşık 5 ay sonra show tv için tekrar çekilmeye başladı.
dizinin kadrosu,
perran kutman
tarık pabuççuoğlu
kerem kupacı
gökçe bahadır
ümit erdim
erdal türkmen
serhan arslan
paşhan yılmazel
kaan yılmaz
sinan çalışkanoğlu
altan gördüm
ipek erdem
ceren soylu
ayçe abana
hakan altıner
ulvi alacakaptan
atilla olgaç
oğuzhan yıldız
çağhan çulha
cavit çetin güner
elif burgaz
durul bazan
belma canciğer
mahir ipek oluşturmaktadır.
hayali rıdvan kanat lisesi'nde geçen dizi yayımlandığı dönemde ilgiyle izlenmiştir.
aykırı bir tarih öğretmeni olan idealist afet güçverir (perran kutman) anadoluyu erkek kardeşi kerem'le (kerem kupacı) karış karış dolaşmıştır. müdürlerin korkulu rüyası olan afet öğretmen sürüldükçe sürülmüş ve son adresi rıdvan kanat lisesi olmuştur.
buradaki öğrencilerin hayata bakışını değiştirmiş onlara yeni bir bakış açısı kazandırmaya çalışmıştır. gerek okulun müdürü amil sağlam'la (tarık papuççuoğlu) gerek öğretmenleri gerekse öğrencileriyle diyalogları hem güldürür hem düşündürür.
keyifli bir aile dizisidir. 4 sezon devam etmiş farklı hayat örgütlerine dönüşmüş farklı farklı karakterler eklenmiştir diziye. ben ilk sezonlarını izledim devamında sıkılmaya başladım ve bıraktım. ama o yıllar için yinede izlenmeye değer bir filmdi.
afet öğretmenin 'hoca camide' repliği uzun bir zaman dillere pelesenk olmuştur. tepkide çekmiş destekte toplamıştır.
iyi seyirler...
2003 yılında start verilen dizi 19 bölüm sonra sezon finali yapmıştır.
kanal d'de uzun soluklu devam edemeyen dizi yaklaşık 5 ay sonra show tv için tekrar çekilmeye başladı.
dizinin kadrosu,
perran kutman
tarık pabuççuoğlu
kerem kupacı
gökçe bahadır
ümit erdim
erdal türkmen
serhan arslan
paşhan yılmazel
kaan yılmaz
sinan çalışkanoğlu
altan gördüm
ipek erdem
ceren soylu
ayçe abana
hakan altıner
ulvi alacakaptan
atilla olgaç
oğuzhan yıldız
çağhan çulha
cavit çetin güner
elif burgaz
durul bazan
belma canciğer
mahir ipek oluşturmaktadır.
hayali rıdvan kanat lisesi'nde geçen dizi yayımlandığı dönemde ilgiyle izlenmiştir.
aykırı bir tarih öğretmeni olan idealist afet güçverir (perran kutman) anadoluyu erkek kardeşi kerem'le (kerem kupacı) karış karış dolaşmıştır. müdürlerin korkulu rüyası olan afet öğretmen sürüldükçe sürülmüş ve son adresi rıdvan kanat lisesi olmuştur.
buradaki öğrencilerin hayata bakışını değiştirmiş onlara yeni bir bakış açısı kazandırmaya çalışmıştır. gerek okulun müdürü amil sağlam'la (tarık papuççuoğlu) gerek öğretmenleri gerekse öğrencileriyle diyalogları hem güldürür hem düşündürür.
keyifli bir aile dizisidir. 4 sezon devam etmiş farklı hayat örgütlerine dönüşmüş farklı farklı karakterler eklenmiştir diziye. ben ilk sezonlarını izledim devamında sıkılmaya başladım ve bıraktım. ama o yıllar için yinede izlenmeye değer bir filmdi.
afet öğretmenin 'hoca camide' repliği uzun bir zaman dillere pelesenk olmuştur. tepkide çekmiş destekte toplamıştır.
iyi seyirler...
devamını gör...
evlenmeyi kabul etseydi öldürülmezdi
kadın cinayetlerinin hakim ve savcıları erkek olmamalı.
devamını gör...
birinden soğumak için nedenler
gözüme baka baka yalan söylemesi.
devamını gör...
troller yokken sözlüğün çok sıkıcı olması
eskiden buralar dutluktu ve trollerimiz vardı ne zaman ki "entel" arkadaşlarımız bu trollerden rahatsız olunca o güzel troller atlarına binip gittiler şimdi yazarın kitaptan satır alıntılayanına, oysa troller trollüğünü yapsa enteller ise entelliğini yapsaydı şimdi ya sol çok sıkıcı olmayacak yahut başıboşlar bu kadar sapıkca olmayacak ikisi sol framede birbirini dengeleyecekti.
şimdi solda anlamsız bir boşluğa kaldık herkes birbirine bakıyor ne yapacağız diye.
şimdi solda anlamsız bir boşluğa kaldık herkes birbirine bakıyor ne yapacağız diye.
devamını gör...
normal sözlük’te tanımlarını sevdiğiniz yazarlar
(bkz: örnek vatandaş)
(bkz: meja)
(bkz: relax)
simdilik bunlar ama ilerleyen zamanlarda artacaktir eminim. beni de bir allahin kulu umursamamis. yine de saygilar.
(bkz: meja)
(bkz: relax)
simdilik bunlar ama ilerleyen zamanlarda artacaktir eminim. beni de bir allahin kulu umursamamis. yine de saygilar.
devamını gör...
benim amcam polis eniştem savcı
ülkemizin son zamanlardaki halini özetleyen bir söz öbeği. her başı sıkışan kullanıyor. işe yarıyorsa da asıl sıkıntı budur.
(bkz: bunu da söylemek isterim ki benim dayım mafya)*
(bkz: bunu da söylemek isterim ki benim dayım mafya)*
devamını gör...
roxa
kendisiyle duman yoluyla haberleştiğimiz* yazar. zeki birisi ve tanımlarını takip ediyorum. kendisini de çok seviyorum. umarım önümüzdeki 500 yıl içinde daha hızlı haberleşebiliriz.*
devamını gör...

