bim sözlük olsa alınabilecek nickler
muhtemelen dostun yoğurdu nickini alırdım.
edit: bir tane daha geldi aklıma; 'karşı kasadaki anahtar' da olabilir.
edit: bir tane daha geldi aklıma; 'karşı kasadaki anahtar' da olabilir.
devamını gör...
çocuk sahibi olmamak için sebepler
erken yaşta anne oldum. eskiden daha cesurdum. yaşadığımız zorluklar ve toplumsal hafıza bizi korkak olmaya itiyor. farkında olmadan her şeyi didikleyip, anskiyetemizi besliyoruz. gelecek kaygısı bir yana , o geleceğin hiç gelmeme ihtimali mevcut. sadece çocuk sahibi olmak için çocuk sahibi olmak bencilce. ruhunu, bedenini besleyemeyip yalnız bırakmak, hem çocuğa hem de yaşadığı dünyaya ihanet. başka bir handikap ise sen çocuğunu ne kadar özenli ve içten besleyip yetiştirsen de sosyal hayatta karşısına çıkacak başkalarını seçemiyorsun.*
devamını gör...
kütle çekim kilidi
gök cisimlerinin, kendi ekseni etrafındaki dönme hızıyla, uydusu olduğu cismin çevresindeki yörüngede dolanma hızının birbirine eşit olduğu durum. bu özellik her cisimde görülmez.
ay'ın hep aynı yüzünü görme nedeni bu olaydır.
ay'ın kendi ekseni etrafında dönmediğine inanan ve olayı gözünde canlandıramayanlar için güzel bir video var burada
videoda sırayla
- ay'ın kendi ekseni etrafında hiç dönmemesi,
- kendi ekseni etrafında dönüş hızıyla dünya etrafındaki dolanma hızının farklı olması,
- kendi ekseni etrafında dönüş hızıyla dünya etrafındaki dolanma hızının aynı olması durumlarında ne göreceğimiz anlatılmış.
dakika 1:11'den itibaren, şu anda, yani gerçekte var olan durumda ay'ın nasıl aynı yüzünü görebildiğimizi izleyebilirsiniz. dikkatli izleyenler ay'ın kendi ekseni etrafında döndüğünü net şekilde görecektir (sarı çizgiyi takip ederek)
bu olay senkronize dönme ve eş dönme gibi isimlerle de anılır.
ay'ın hep aynı yüzünü görme nedeni bu olaydır.
ay'ın kendi ekseni etrafında dönmediğine inanan ve olayı gözünde canlandıramayanlar için güzel bir video var burada
videoda sırayla
- ay'ın kendi ekseni etrafında hiç dönmemesi,
- kendi ekseni etrafında dönüş hızıyla dünya etrafındaki dolanma hızının farklı olması,
- kendi ekseni etrafında dönüş hızıyla dünya etrafındaki dolanma hızının aynı olması durumlarında ne göreceğimiz anlatılmış.
dakika 1:11'den itibaren, şu anda, yani gerçekte var olan durumda ay'ın nasıl aynı yüzünü görebildiğimizi izleyebilirsiniz. dikkatli izleyenler ay'ın kendi ekseni etrafında döndüğünü net şekilde görecektir (sarı çizgiyi takip ederek)
bu olay senkronize dönme ve eş dönme gibi isimlerle de anılır.
devamını gör...
en sevilen nazım hikmet ran şiiri
davet:
dörtnala gelip uzak asya'dan
akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.
bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim....
yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...
dörtnala gelip uzak asya'dan
akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.
bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim....
yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...
devamını gör...
sözlük yazarlarının fark ettiği şeyler
200 yıl sonra hiçbirimizi kimse hatırlamayacak.
devamını gör...
babayla olan ilişki
şu an 50 yaşın üzerinde olan babaların büyük çoğunluğu bu babalık meselesini sıvamıştır. nedendir bilinmez farklı bir kafa yapısına sahipler. bakın çoğunluğu diyorum hepsi demiyorum elbette iyi anlaşanlar, sevilesi olanlar da vardır. benimkiyle aramda bir tel vardı, koptu ve ahenk ebediyen kesildi.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının başına gelmiş trajikomik olaylar
lisede başımdan geçen, fizik öğretmenim, kafası hafif çatlak neslihan hocamız* ben, en yakın arkadaşım ve bir adet kalorifer içeren bir olaydır.
yıl 2009, lise birdeyiz. lise bir, kendi başına hayatımızın en nefis yıllarından biri olmuştur. ergenliğin kabarmaya başladığı, çift sesli olduğumuz, hormonları kontrol etmekte zorlandığımız, birçok şeyi yeni keşfettiğimiz için de her geçen gün duygudurumların değiştiği bir dönemi temsil eder. bu dönemde çok cesuruzdur, buna bağlı olarak çok sık utanırız. severiz, seviliriz, güleriz, ağlarız ve hepsini yoğun bir şekilde yaşarız. kendi dışımızdaki olaylara ve gelişmelere genellikle kayıtsızızdır, daha anlamlı bir topluluk içindeyizdir ve yavaştan farkındalığımız artmaya başlamıştır. bu da duygularımızı yoğun yaşamamıza ve hızlı bir duygusal gelişime sebep olmuştur. biz de o zamanlardayız. gülünce çok gülüyor, ağlayınca çok ağlıyor, inatlaşınca inatlaşıyoruz ve bazen bunları dizginlemekte zorlanıyoruz.
neyse mevsim kış. şubat filan. ben her zaman en arkalarda otururdum. arka sıralar güzeldir, züppeliktir biraz. arkadaşlarım da çok iyi ama tembel insanlardı. onlarla beraberken mutluydum, baba adamlardı. neyse sağ arka sıranın duvar kısmında kalorifer peteği vardı. sıranın da sağ tarafında oturan adam gibi ısınırdı. sol taraf ise soğuktu çünkü petek çok kalitesizdi. sınıf genellikle soğuk olduğu için de peteğin yanında oturmak büyük meseleydi. biz de bunu arkadaşımla, 3 ders ben 3 ders o şeklinde çözmüştük. gayet adildi. 3 ders ısınacaktım, allah bereket versin. bu böyle sürüp gidiyor, barış içinde birlikte yaşıyorduk ama arkadaşım bazen arızaya bağlayabiliyordu. ben sınıfın zeki adamlarındandım. kendi sınav kağıdımı 15 dakikada bitirir sonra onunkiyle değiştirir onunkini de yapardım ve ikimiz de dersten geçerdik. bu gücüm her daim vardı ve lehimeydi ama bu olayı normalleştirmiştik artık. bir iyilik gibi gelmiyordu, doğal bir süreçti.
3. ders fizik. neslihan hoca, 40 yaşlarında, bekar, uzun boylu, güzel kadın. güzel ama hayat boyunca tek başına bir mücadelenin içinde olduğu için muhtemelen kafası kırıktı biraz. bugünkü feministlerin falan diz çöküp tövbe isteyeceği kadar sağlam bir kadındı ama işte psikolojik olarak ciddi sorunlar yaşıyordu. ani parlamaları falan vardır, ters düşmek istemezsiniz. sınava bir hafta kalmıştı ve hoca da ders başında bugün sınavla alakalı ipuçları vereceğini söylemişti. neyse ders başladı, abuk subuk şeylerden dikkatim dağıldı, uykum geldi. dersin 25. dakikasında falan arkadaşımla artık kalorifer sırasının bana geldiği hakkında tartışmaya başladık. üç derslik hakkı bu dersle doluyordu ve benim de kıçım donuyordu. nedense o anda bundan bahsetmem gerektiğini hissettim ve arkadaşım da bana "bugün dört ders ben oturacağım" dedi. hiç beklemediğim bu şerefsizlik karşısında şoke oldum. kabul edilebilir bir şey değildi, anlaşma tek taraflı bozuluyordu ve ben de çok sinirlenmiştim. uykum süratle açıldı ve hemen tepki verdim. ergenlikte duyguların da tepkilerin de aşırı olabildiğini daha önce söylemiştik. buna uygun bir şekilde "yok yaa" dedim. dedim ama nasıl dedim. sesim çok çıktı. bir anda bütün sınıf buz kesildi ve herkes bana döndü ve tabii neslihan hoca da.
ben de hocaya döndüm hemen. gözlerinden ateş çıkıyordu. eli ayağı birbirine karıştı, hemen elindeki tebeşiri bana fırlatıp "sen ne diyorsun gerizekalı, aptal. salak çocuk defol dersimden" diye bağırmaya başladı. ben hala şoktayım. küfür etmemiştim, saygısızlık da yoktu ve bu tip şeyler arada sırada olabilirdi neticede. ben tam olarak suçlu olduğuma ikna olmadığım için "hocam kusura bakmayın" dedim ve bunun yeteceğini düşündüm. ne olabilirdi a. koyim altı üatü sesim fazla çıkmıştı. neslihan hoca müthiş sinirliydi ve yanıma gelip ceketimden tuttu ve "defol çabuk" dedi. hala şoktaydım ama sessizce sınıfı terk ettim. herkes de çok sessizdi, kimse gülmüyordu. "noluyor anasını ya naptım lan ben" diyerek çıktım dersten. teneffüse kadar düşüne düşüne koridorda gezindim. sonra hoca çıkınca sınıfa girdim. hala anlamamıştım neyin ne olduğunu. arkadaşlar yanıma gelip "olum sen naptın niye öyle söyledin salak mısın" falan deyince "ya oğlum naptım sanki anasına sövdük" dedim. ben hala olayın kuru bir "yok ya" olduğunu sanıyordum. meğer olay bambaşkaymış.
ben tam arkadaşımla kalorifer tartışmasına girerken, hoca da haftaya olacak sınavların sorularından bahsediyormuş. bir ara da "bu hafta işlediğimiz konular da sınava dahil" demiş ve bilin bakalım "yok yaa" lafı tam olarak ne zamana denk gelmiş ? evet, hoca tam bu cümleyi kurduğunda bağırarak "yok yaa" demişim. hoca da bunu kendisine söylediğimi zannedip beni haşlamış. taşlar yerine oturunca hocanın odasına gidip özür diledim. hiç de ikna olmuş değildi ama en azından fizikten kalmaktan kurtulmuştum.
yıl 2009, lise birdeyiz. lise bir, kendi başına hayatımızın en nefis yıllarından biri olmuştur. ergenliğin kabarmaya başladığı, çift sesli olduğumuz, hormonları kontrol etmekte zorlandığımız, birçok şeyi yeni keşfettiğimiz için de her geçen gün duygudurumların değiştiği bir dönemi temsil eder. bu dönemde çok cesuruzdur, buna bağlı olarak çok sık utanırız. severiz, seviliriz, güleriz, ağlarız ve hepsini yoğun bir şekilde yaşarız. kendi dışımızdaki olaylara ve gelişmelere genellikle kayıtsızızdır, daha anlamlı bir topluluk içindeyizdir ve yavaştan farkındalığımız artmaya başlamıştır. bu da duygularımızı yoğun yaşamamıza ve hızlı bir duygusal gelişime sebep olmuştur. biz de o zamanlardayız. gülünce çok gülüyor, ağlayınca çok ağlıyor, inatlaşınca inatlaşıyoruz ve bazen bunları dizginlemekte zorlanıyoruz.
neyse mevsim kış. şubat filan. ben her zaman en arkalarda otururdum. arka sıralar güzeldir, züppeliktir biraz. arkadaşlarım da çok iyi ama tembel insanlardı. onlarla beraberken mutluydum, baba adamlardı. neyse sağ arka sıranın duvar kısmında kalorifer peteği vardı. sıranın da sağ tarafında oturan adam gibi ısınırdı. sol taraf ise soğuktu çünkü petek çok kalitesizdi. sınıf genellikle soğuk olduğu için de peteğin yanında oturmak büyük meseleydi. biz de bunu arkadaşımla, 3 ders ben 3 ders o şeklinde çözmüştük. gayet adildi. 3 ders ısınacaktım, allah bereket versin. bu böyle sürüp gidiyor, barış içinde birlikte yaşıyorduk ama arkadaşım bazen arızaya bağlayabiliyordu. ben sınıfın zeki adamlarındandım. kendi sınav kağıdımı 15 dakikada bitirir sonra onunkiyle değiştirir onunkini de yapardım ve ikimiz de dersten geçerdik. bu gücüm her daim vardı ve lehimeydi ama bu olayı normalleştirmiştik artık. bir iyilik gibi gelmiyordu, doğal bir süreçti.
3. ders fizik. neslihan hoca, 40 yaşlarında, bekar, uzun boylu, güzel kadın. güzel ama hayat boyunca tek başına bir mücadelenin içinde olduğu için muhtemelen kafası kırıktı biraz. bugünkü feministlerin falan diz çöküp tövbe isteyeceği kadar sağlam bir kadındı ama işte psikolojik olarak ciddi sorunlar yaşıyordu. ani parlamaları falan vardır, ters düşmek istemezsiniz. sınava bir hafta kalmıştı ve hoca da ders başında bugün sınavla alakalı ipuçları vereceğini söylemişti. neyse ders başladı, abuk subuk şeylerden dikkatim dağıldı, uykum geldi. dersin 25. dakikasında falan arkadaşımla artık kalorifer sırasının bana geldiği hakkında tartışmaya başladık. üç derslik hakkı bu dersle doluyordu ve benim de kıçım donuyordu. nedense o anda bundan bahsetmem gerektiğini hissettim ve arkadaşım da bana "bugün dört ders ben oturacağım" dedi. hiç beklemediğim bu şerefsizlik karşısında şoke oldum. kabul edilebilir bir şey değildi, anlaşma tek taraflı bozuluyordu ve ben de çok sinirlenmiştim. uykum süratle açıldı ve hemen tepki verdim. ergenlikte duyguların da tepkilerin de aşırı olabildiğini daha önce söylemiştik. buna uygun bir şekilde "yok yaa" dedim. dedim ama nasıl dedim. sesim çok çıktı. bir anda bütün sınıf buz kesildi ve herkes bana döndü ve tabii neslihan hoca da.
ben de hocaya döndüm hemen. gözlerinden ateş çıkıyordu. eli ayağı birbirine karıştı, hemen elindeki tebeşiri bana fırlatıp "sen ne diyorsun gerizekalı, aptal. salak çocuk defol dersimden" diye bağırmaya başladı. ben hala şoktayım. küfür etmemiştim, saygısızlık da yoktu ve bu tip şeyler arada sırada olabilirdi neticede. ben tam olarak suçlu olduğuma ikna olmadığım için "hocam kusura bakmayın" dedim ve bunun yeteceğini düşündüm. ne olabilirdi a. koyim altı üatü sesim fazla çıkmıştı. neslihan hoca müthiş sinirliydi ve yanıma gelip ceketimden tuttu ve "defol çabuk" dedi. hala şoktaydım ama sessizce sınıfı terk ettim. herkes de çok sessizdi, kimse gülmüyordu. "noluyor anasını ya naptım lan ben" diyerek çıktım dersten. teneffüse kadar düşüne düşüne koridorda gezindim. sonra hoca çıkınca sınıfa girdim. hala anlamamıştım neyin ne olduğunu. arkadaşlar yanıma gelip "olum sen naptın niye öyle söyledin salak mısın" falan deyince "ya oğlum naptım sanki anasına sövdük" dedim. ben hala olayın kuru bir "yok ya" olduğunu sanıyordum. meğer olay bambaşkaymış.
ben tam arkadaşımla kalorifer tartışmasına girerken, hoca da haftaya olacak sınavların sorularından bahsediyormuş. bir ara da "bu hafta işlediğimiz konular da sınava dahil" demiş ve bilin bakalım "yok yaa" lafı tam olarak ne zamana denk gelmiş ? evet, hoca tam bu cümleyi kurduğunda bağırarak "yok yaa" demişim. hoca da bunu kendisine söylediğimi zannedip beni haşlamış. taşlar yerine oturunca hocanın odasına gidip özür diledim. hiç de ikna olmuş değildi ama en azından fizikten kalmaktan kurtulmuştum.
devamını gör...
sözlük yazarlarının söylemek istedikleri
yeni yıl şakaları bittiyse tavrımızı takınıp ciddiyetimizi koruyalım lütfen . dolar yedi buçuk, euro dokuz lira ulan. yarın aynı türkiye'ye uyanacaksınız.
devamını gör...
markette her şeyin en büyük boyunu alan aile
altı kocaman kişiyle bizim ailedir efendim. en küçüğümüz on yaşında, iştah oranlarını da söylersek böyle olması gayet doğal.
birçok avantajı var bu durumun. siz tek alıp çift öderken biz çift alıp tek ödüyoruz. bilirsiniz toplu alışveriş çoğu zaman diğer alışverişlerden daha kârlı oluyor, parasal şeyi düşüyor yanisi. canım ekonomi dostu ailem işte be.
edit: ailenin yedinci üyesini de ekleyelim. o olmazsa olmaz. * dünyanın en ekomonik ailesiyiz yahuuu.
birçok avantajı var bu durumun. siz tek alıp çift öderken biz çift alıp tek ödüyoruz. bilirsiniz toplu alışveriş çoğu zaman diğer alışverişlerden daha kârlı oluyor, parasal şeyi düşüyor yanisi. canım ekonomi dostu ailem işte be.
edit: ailenin yedinci üyesini de ekleyelim. o olmazsa olmaz. * dünyanın en ekomonik ailesiyiz yahuuu.
devamını gör...
sözlüğün sahibi gibi hissetmek
devamını gör...
flörtüne türkü atan erkek
bozuştuğunuz bir akşam aşık olduğunuz adamın bizzat kendisinden gönlünüzü almak için hiç ‘’neredesin sen’’ dinlememiş gibi kötüsünüz.
türkü türkü diye ölen biri değilim tabii ki ama şimdiye kadar çok şarkı hediye edilmiştir hala severek dinlediğim, çok şarkı da göndermişimdir ama hiçbiri o anki kadar aklıma kazınmadı. kendisi üniversite zamanlarında rock gruplarında solistlik yapmış biriydi, o da türkü diye ölmezdi anlayacağınız ama söylerken yaşattığı hissin ikimiz için de unutulmaz bir an'a denk düştüğüne eminim. müzik öyle derinliği olan bir şey ki zevkli insanlar çoğu tarza şans veriyor; popüler olmayan eski ve en efsane rap şarkıları normalde sadece metal dinlediğini sandığım insanlardan biri atmıştı mesela.* ayrıca sadece türkü seven biri de olabilir karşınızda; eğer gerçekten hoşlandığınız biriyse onun zevklerine kulak vermeniz gerekmez mi? ah çarıklı piremsesler sizi…
türk sanat müziği, türk halk müziği kötülemek de şimdi bir moda oldu. var böyle tuhaf bir kitle. komik olansa havalı gördüğünüz şu an popüler olan çoğu şarkıda bu eski şarkıların tınıları kullanılıyor. selda bağcan’ın bir türküsü bir rock grubunun şarkısında kullanılmıştı hatta. kadın festival festival dolaşıyordu inanılmaz. * bir de üzülüyorum sizlere; hiç ailecek rakı sofrasında kadehler tokuşturulurken bağlama eşliğinde türkülere eşlik etmemiş olmanız, türk sanat müziğine, ud sesine bu kadar uzak büyümeniz büyük kayıp. sahi ne dinliyorsunuz o masalarda. her gün açıp türkü dinlemiyorum ama bu dinlediğimiz son feci bisikletli yüzyüze konuşan adamlar, türk sanat müziği ve türkülerdeki yoğun duyguların yanına yaklaşamaz.
tanım: o ne güzel insandır öyle dediğimdir…
edit: alttaki entry'e ithafen: agdsbhnjödnhk hocam ne yapıyorsun, görmüyor musun kız içlenmiş bi şey yazmış püüüjsnbdk
türkü türkü diye ölen biri değilim tabii ki ama şimdiye kadar çok şarkı hediye edilmiştir hala severek dinlediğim, çok şarkı da göndermişimdir ama hiçbiri o anki kadar aklıma kazınmadı. kendisi üniversite zamanlarında rock gruplarında solistlik yapmış biriydi, o da türkü diye ölmezdi anlayacağınız ama söylerken yaşattığı hissin ikimiz için de unutulmaz bir an'a denk düştüğüne eminim. müzik öyle derinliği olan bir şey ki zevkli insanlar çoğu tarza şans veriyor; popüler olmayan eski ve en efsane rap şarkıları normalde sadece metal dinlediğini sandığım insanlardan biri atmıştı mesela.* ayrıca sadece türkü seven biri de olabilir karşınızda; eğer gerçekten hoşlandığınız biriyse onun zevklerine kulak vermeniz gerekmez mi? ah çarıklı piremsesler sizi…
türk sanat müziği, türk halk müziği kötülemek de şimdi bir moda oldu. var böyle tuhaf bir kitle. komik olansa havalı gördüğünüz şu an popüler olan çoğu şarkıda bu eski şarkıların tınıları kullanılıyor. selda bağcan’ın bir türküsü bir rock grubunun şarkısında kullanılmıştı hatta. kadın festival festival dolaşıyordu inanılmaz. * bir de üzülüyorum sizlere; hiç ailecek rakı sofrasında kadehler tokuşturulurken bağlama eşliğinde türkülere eşlik etmemiş olmanız, türk sanat müziğine, ud sesine bu kadar uzak büyümeniz büyük kayıp. sahi ne dinliyorsunuz o masalarda. her gün açıp türkü dinlemiyorum ama bu dinlediğimiz son feci bisikletli yüzyüze konuşan adamlar, türk sanat müziği ve türkülerdeki yoğun duyguların yanına yaklaşamaz.
tanım: o ne güzel insandır öyle dediğimdir…
edit: alttaki entry'e ithafen: agdsbhnjödnhk hocam ne yapıyorsun, görmüyor musun kız içlenmiş bi şey yazmış püüüjsnbdk
devamını gör...
siber zorbalık
sözlük anlamı başka bir kişiyi taciz ya da tehdit etmek, utandırmak veya hedef almak için teknolojik platformların kullanımı olarak tanımlanmış.
siber zorbalık bi çok platformda hedef alma durumuyla baş gösteriyor ve kimse bunun siber zorbalık olduğunun farkında olmuyor.
sanal alemde olduğu için zorbalık edebileceğini sanan insanlar olduğu gibi zorbalık gördüğü için başkalarına saldıranlar varmış. bu döngüyle sürekli artış gösteriyormuş.
siber zorbalık bi çok platformda hedef alma durumuyla baş gösteriyor ve kimse bunun siber zorbalık olduğunun farkında olmuyor.
sanal alemde olduğu için zorbalık edebileceğini sanan insanlar olduğu gibi zorbalık gördüğü için başkalarına saldıranlar varmış. bu döngüyle sürekli artış gösteriyormuş.
devamını gör...
üzüntüden uyumak
uyumak mı bayılmak mı çözemediğim bir evreydi, hiçliğin içinde yüzmek gibi.
devamını gör...
varmış gibi görünen ama aslında var olmayan şeyler
boş evde *yaşayan birileri.
3-4 ayda bir elektrik faturası geliyor, bugün de doğalgaz gelmiş. evde yaşayan birileri yok ama varmış gibi görünüyor. yoksa niye gelsindi? sebep neydi ki?
3-4 ayda bir elektrik faturası geliyor, bugün de doğalgaz gelmiş. evde yaşayan birileri yok ama varmış gibi görünüyor. yoksa niye gelsindi? sebep neydi ki?
devamını gör...
sanat eserinin analizi

sanatçı: théodore géricault
yılı: 1818-1819
sergilendiği yer: louvre müzesi, paris
éricault’nun 27 yaşında tamamladığı medusa’nın salı, fransız romantizm akımının en önemli eserlerinden biridir. tablonun adını duyunca aklınıza yunan mitolojisindeki yılan saçlı figür gelmiş olabilir ama bu tablodaki başka bir medusa.
afrika açıklarında yol alan bir fransız donanma gemisi olan medusa, 2 temmuz 1816 tarihinde moritanya’da kıyıya oturdu. üç günlük kurtarma çabalarının ardından tayfa ve yolcular geminin altı küçük sandalıyla kurtulmaya çalıştı. ancak 400 kişiyle yola çıkmış olan gemi, sadece 250 kişiyi kurtarabilecek kapasitede sandala sahipti. sonuç olarak, 146 erkek ve 1 kadın ağaçtan yapılmış bir sala bindi.
sadece bir paket bisküvi, iki fıçı su, birkaç fıçı şarap olan salda insanlar 13 gün boyunca cehennemi yaşadı. şartların güçlüğü, saldakilerin sıkça kavga etmesine; kimilerinin denize atılmasına kimilerinin kendini denize atmasına ya da canlı canlı yenmelerine sebep oldu.
nihayet saldakiler kurtarıldığında sadece on beş kişi kalmıştı. bu olay, kazazedeleri kurtarma anlamında hükümetin yeterince hızlı hareket etmediği gerekçesiyle büyük yankı buldu.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının çizimleri
sanatçı değiliz ki özgün bir şeyler çizelim boyayalım...bizden olsa olsa kopyacı olur. niko guido (necip yanmaz) imzalı bir fotoğrafı kopya ettik.niko guido kim derseniz. özellikle çevre konularında şahaserler yaratan bir fotoğrafçı. bence burada bir başlığı hakediyor.
su altı kirliliğine tepki olarak çektiği fotoğraflardan birinin kopyasıdır.
su altı kirliliğine tepki olarak çektiği fotoğraflardan birinin kopyasıdır.
devamını gör...
tek cümlelik korku hikayesi
sene 2023: rte balkon konuşması yapıyor.
devamını gör...
hastanede seks skandalı
(bkz: fake hospital)
devamını gör...
yazarların en çok para harcadığı şeyler
kitap. baktım kendi hayatımı yaşamıyorum bari başka hayatlara şahit olayım dedim.
devamını gör...
i'm thinking of ending things
mükemmel bir film, bir o kadar mükemmel bir kitap. ıain reid'in her şeyi bitirmeyi düşünüyorum kitından uyarlama bir netflix filmi olarak karşıma çıktı. film bir kadının erkek arkadaşıyla çıktığı yolculukla başlıyor. kar fırtınası olan bir günde, uzunca süren bu yolculuğun sonunda erkek arkadaşının (jack) ailesi ile tanışacak, yemek yiyecekler ve yaşadıkları çiftlik evini görecekler. ilk sahneden itibaren bizi bambaşka bir yolculuğa çıkarıyor ve o kasvetin içine adete bizi sokuyor. kadın kahramanımız bir şeyleri bitirmek istiyor ve biz onun ilişkiyi bitirmek istediğini düşünüyoruz. ancak bu yolculuk ve misafirlik sürecinde inanılmaz olaylar, gerilim dolu sahneler bizi bekliyor. muhteşem bir psikolojik gerilim filmi olmuş. hemen filmi izler izlemez kitabını aldım ve kitap gerçekten tek oturuşta bitti. filmde oytunculuyklar gerçekten harika. jack, kız arkadaşı lucy, annesi ve babası gerçekten i-na-nıl-maz bir oyun sahneliyorlar. son zamanlarda izlediğim en iyi film.
bundan sonra yazacaklarım spoiler içerir.
film tam bir 'doğduğun ev kaderindir' konusu içeriyor. jack doğup büyüdüğü kasabadan hiç çıkamamış, aslında büyük hayalleri olan ancak anne babası ve kasabadan çıkamayışı sebebiyle bu hayallerine erişememiş, kendisinin de okuduğu lisede hademelik yapan ve hayatına son vermeyi düşünen kahramanımız. tabi biz bunu filmin ve kitabın son bölümünde anlıyoruz. gerçi film içinde verilen sahnelerle bu biraz gözümüze de sokuluyor aslında. anne ve babasının ruhsal ve fiziksel sorunlar yaşadığı ve jack'in onlara bakmak zorunda olduğunu görüyoruz. filmde öyle geçişler var ki, jack'in çocukluğunu, anne babasının bir çok yaş kesitinden yaşantılarını, çektiği zorlukları hepsini mükemmel bir şekilde hissettiriyor bize. jack gerçek hayatında yapamadıklarını öleceği (yaşamına son vereceği, daha doğrusu her şeyi bitireceği) gün hayalinde yaşıyor. barda tanıştığı bir kız, onunla güzel bir ilişki, sanat, fizik, resim, edebiyat gibi ilgi alanlarında ilerlediği, kız arkadaşını ailesi ile tanıştırması. ama bütün bunlar birer hayalden ibaret.
gerçekten aşırı depresif bir film. eğer jack ile özdeşlik kurarsanız yandınız. hemen bir psikoloğa başvurun.
şimdi bir de filmde geçen bir şiiri alıntılayarak bitirmek istiyorum entryimi.
“eve dönmek korkunç,
köpekler yüzü yalasa da yalamasa da .
seni bekleyen eşin de olsa,
eşini andıran yalnızlığın da olsa.
eve dönmek feci bir yalnızlık.
geldiğin yerin ezici basıncını
tebessümle anımsarsın
çünkü eve gittiğinde her şey kötüleşir.
çimenlere tutunan böcekleri düşünürsün.
yolda geçen uzun saatler,
yol yardım ve dondurma,
bazı bulutların tarifi güç şekilleri
ve geri dönmek istememenin gönüllü sessizlikleri
eve dönmek…
berbat bir şey…
eve has sessizlikler
ve genel tükenmişlikten başka hiçbir şeye katkısı olmayan bulutlar
gerçek şüpheliler bu bulutlardır.
bunların dokusu geride kalanlarınkinden farklıdır.
senin bulutumsu kumaşın da farklıdır.
istenmeyen,
artakalan,
ay ışığının azizliğine uğramış,
geri döndüğü için mutsuz,
yanlış yerlerde noksan.
yıpranmış kıyafetler,
eski püskü bir mutfak bezi.
eve dönüyorsun,
başka bir gezegendesiz,
bir yabancısın.
dünya’nın çekim gücü
tesirini iki katına çıkarmış,
ayakkabı bağcıklarını çözüyor.
omuzların…
endişeden oluşan alın kırışıklıklarına karışıyor.
içindeki boşlukla eve dönersin,
yarına tutunmuş kuru bir kuyu misali.
sizi bir arada tutan silik bağ ise…
önemini yitirir.
birbirinin aynı günlerin geçişini iç çekerek izlersin.
varsın, hepsi bir gelsin.
neyse,
mühim değil.
evine döndün.
güneş, yorgun bir fahişe gibi düşüp kalkar.
hava, kırık bir uzuv kadar durgunken yaşlanıp durursun.
hareket eden tek şey bedenindeki tuz dalgalarıdır.
yorgun gözlerle bakarsın,
havanı da yanında taşırsın.
o büyük, mavi balinayı, içine işleyen karanlığı.
geri dönersin,
kızılötesi görüşünle,
doyumsuz gözlerinde.
doğaya kafa tutan güçlerinle…
kemikten evine dönersin.
şuanda gördüklerin,
gördüğün her şey…
kemikten ibarettir.”
bundan sonra yazacaklarım spoiler içerir.
film tam bir 'doğduğun ev kaderindir' konusu içeriyor. jack doğup büyüdüğü kasabadan hiç çıkamamış, aslında büyük hayalleri olan ancak anne babası ve kasabadan çıkamayışı sebebiyle bu hayallerine erişememiş, kendisinin de okuduğu lisede hademelik yapan ve hayatına son vermeyi düşünen kahramanımız. tabi biz bunu filmin ve kitabın son bölümünde anlıyoruz. gerçi film içinde verilen sahnelerle bu biraz gözümüze de sokuluyor aslında. anne ve babasının ruhsal ve fiziksel sorunlar yaşadığı ve jack'in onlara bakmak zorunda olduğunu görüyoruz. filmde öyle geçişler var ki, jack'in çocukluğunu, anne babasının bir çok yaş kesitinden yaşantılarını, çektiği zorlukları hepsini mükemmel bir şekilde hissettiriyor bize. jack gerçek hayatında yapamadıklarını öleceği (yaşamına son vereceği, daha doğrusu her şeyi bitireceği) gün hayalinde yaşıyor. barda tanıştığı bir kız, onunla güzel bir ilişki, sanat, fizik, resim, edebiyat gibi ilgi alanlarında ilerlediği, kız arkadaşını ailesi ile tanıştırması. ama bütün bunlar birer hayalden ibaret.
gerçekten aşırı depresif bir film. eğer jack ile özdeşlik kurarsanız yandınız. hemen bir psikoloğa başvurun.
şimdi bir de filmde geçen bir şiiri alıntılayarak bitirmek istiyorum entryimi.
“eve dönmek korkunç,
köpekler yüzü yalasa da yalamasa da .
seni bekleyen eşin de olsa,
eşini andıran yalnızlığın da olsa.
eve dönmek feci bir yalnızlık.
geldiğin yerin ezici basıncını
tebessümle anımsarsın
çünkü eve gittiğinde her şey kötüleşir.
çimenlere tutunan böcekleri düşünürsün.
yolda geçen uzun saatler,
yol yardım ve dondurma,
bazı bulutların tarifi güç şekilleri
ve geri dönmek istememenin gönüllü sessizlikleri
eve dönmek…
berbat bir şey…
eve has sessizlikler
ve genel tükenmişlikten başka hiçbir şeye katkısı olmayan bulutlar
gerçek şüpheliler bu bulutlardır.
bunların dokusu geride kalanlarınkinden farklıdır.
senin bulutumsu kumaşın da farklıdır.
istenmeyen,
artakalan,
ay ışığının azizliğine uğramış,
geri döndüğü için mutsuz,
yanlış yerlerde noksan.
yıpranmış kıyafetler,
eski püskü bir mutfak bezi.
eve dönüyorsun,
başka bir gezegendesiz,
bir yabancısın.
dünya’nın çekim gücü
tesirini iki katına çıkarmış,
ayakkabı bağcıklarını çözüyor.
omuzların…
endişeden oluşan alın kırışıklıklarına karışıyor.
içindeki boşlukla eve dönersin,
yarına tutunmuş kuru bir kuyu misali.
sizi bir arada tutan silik bağ ise…
önemini yitirir.
birbirinin aynı günlerin geçişini iç çekerek izlersin.
varsın, hepsi bir gelsin.
neyse,
mühim değil.
evine döndün.
güneş, yorgun bir fahişe gibi düşüp kalkar.
hava, kırık bir uzuv kadar durgunken yaşlanıp durursun.
hareket eden tek şey bedenindeki tuz dalgalarıdır.
yorgun gözlerle bakarsın,
havanı da yanında taşırsın.
o büyük, mavi balinayı, içine işleyen karanlığı.
geri dönersin,
kızılötesi görüşünle,
doyumsuz gözlerinde.
doğaya kafa tutan güçlerinle…
kemikten evine dönersin.
şuanda gördüklerin,
gördüğün her şey…
kemikten ibarettir.”
devamını gör...