yazarların en türk özelliği
günde 5 demlik çay içebilme potansiyeline sahibim.
devamını gör...
müezza
hz. muhammed peygamberin uhud seferinde gördüğü kedidir. hatta rivayete göre bu kedi yavrularını emziriyormuş.
bunu gören muhammed peygamber kedi ürkmesin diye ordusunun yolunu değiştirmiş.
uhud seferinden döndükten sonra bu kediyi sahiplenip adını müezza koyduğu bilinir.
hz. muhammed müezza'ya çok düşkünmüş.
hatta bir gün, hz. muhammed'in sandalyede asılı olan hırkasının yere uzanan bir kısmının üzerinde müezza uyayakalmış.
hz. peygamber kediyi uyandırmaya kıyamayarak, hırkasının o kısmını kesmiş ve alıp giymiş.
bir hz. muhammed'in kedi sevgisine bakın, bir de şimdiki müslümanların kedileri nankör ve şeytanlaştırma muhabbetine bakın.
bunu gören muhammed peygamber kedi ürkmesin diye ordusunun yolunu değiştirmiş.
uhud seferinden döndükten sonra bu kediyi sahiplenip adını müezza koyduğu bilinir.
hz. muhammed müezza'ya çok düşkünmüş.
hatta bir gün, hz. muhammed'in sandalyede asılı olan hırkasının yere uzanan bir kısmının üzerinde müezza uyayakalmış.
hz. peygamber kediyi uyandırmaya kıyamayarak, hırkasının o kısmını kesmiş ve alıp giymiş.
bir hz. muhammed'in kedi sevgisine bakın, bir de şimdiki müslümanların kedileri nankör ve şeytanlaştırma muhabbetine bakın.
devamını gör...
hudson nehri
abd'de new york eyaleti ile new jersey eyaletinin sınırını oluşturan 507 kilometre uzunluğundaki nehir. nehrin adını aldığı kişi henry hudson'dır. hudson nehri okyanusa döküldüğünden suyunda tatlı suyun yanı sıra tuzlu suda içermektedir. aynı zamanda us airways'in 1549 sefer sayılı uçuşu, 15 ocak 2009'da, motorlarına yaban kazlarının girmesi sonucu bu nehre zorunlu iniş yapmak zorunda kalmıştır.
kaynak
devamını gör...
seboreik dermatit
vichy dercos ds önerimdir. kafa derinizi rahatlatıyor. bildiğim kadarıyla bir tedavisi yok bu meretin.
devamını gör...
elif
kardeşimin ismi ve çok severim. birlikte büyüdük. her gün okula götürüp geri alırdım kırmızı bisikletimle 2005 2006 yıllarında.
vay be ne günlerdi. herşeyi paylaşırdık onunla. her oyunu birlikte oynardık. bunlardan birtanesi de satranç. onun sayesinde satrançta dereceler yaptım. normalde ortaokulda iken taşları beden eğitimi hocamız öğretti. biraz aklımda kaldı ve ben liseye geçtim kardeşim de orta sona aynı şekilde satrancı kardeşime de öğretmiş. ikimizde tam anlamıyla bilmiyorduk ama gittim birmilyoncudan satranç takımı aldım en ucuzundan. birbirimizle oynuyorduk ama tam anlamıyla değil çünkü ikimizde yarım yamalak biliyorduk.
içimdeki satranç aşkı büyüdü ve okulda satranç kulübü olduğunu öğrendim ve katıldım. birde ne göreyim orta okuldaki sınıf arkadaşım da orda. ilk oyunumu kurallarına uygun onunla oynadım. 3 4 defa yenildim üst üste. çoban matı ve türevleri ile mat ediyordu beni. kıza yenilmek kötü oluyor izliyenlerde var hırs yaptım iyice oyunu çözdüm. bildiğin yenilgilerimden ders alıyordum ve yeni ataklar geliştiriyorum. öyle böyle derken bir kaç ay sonra okuldaki en iyi oyuncu oldum. sonra katıldığım turnuvalarda 5 6 kadar madalya kazandım.
kazanmak çok güzel bir duygu ve bunu kız kardeşime borçluyum.
vay be ne günlerdi. herşeyi paylaşırdık onunla. her oyunu birlikte oynardık. bunlardan birtanesi de satranç. onun sayesinde satrançta dereceler yaptım. normalde ortaokulda iken taşları beden eğitimi hocamız öğretti. biraz aklımda kaldı ve ben liseye geçtim kardeşim de orta sona aynı şekilde satrancı kardeşime de öğretmiş. ikimizde tam anlamıyla bilmiyorduk ama gittim birmilyoncudan satranç takımı aldım en ucuzundan. birbirimizle oynuyorduk ama tam anlamıyla değil çünkü ikimizde yarım yamalak biliyorduk.
içimdeki satranç aşkı büyüdü ve okulda satranç kulübü olduğunu öğrendim ve katıldım. birde ne göreyim orta okuldaki sınıf arkadaşım da orda. ilk oyunumu kurallarına uygun onunla oynadım. 3 4 defa yenildim üst üste. çoban matı ve türevleri ile mat ediyordu beni. kıza yenilmek kötü oluyor izliyenlerde var hırs yaptım iyice oyunu çözdüm. bildiğin yenilgilerimden ders alıyordum ve yeni ataklar geliştiriyorum. öyle böyle derken bir kaç ay sonra okuldaki en iyi oyuncu oldum. sonra katıldığım turnuvalarda 5 6 kadar madalya kazandım.
kazanmak çok güzel bir duygu ve bunu kız kardeşime borçluyum.
devamını gör...
ceza yazan polise az yaz diyen vatandaş
adam gibi adamdır. vatandaşla çok afedersiniz billur geçenlere karşı gösterilecek güzel bir tepkidir. halkın cebinde beş kuruş yok, tencere kaynamıyor, eti bıraktım tavuk yiyemez oldu insanlar fakat bir yanda halktan tamamen kopmuş, zannımca birileri ülke hakkında ne derse ona inanan ve ona göre politika izleyen bir yönetim var. polis asayişi ve halkın güvenliğini sağlama görevini ikinci plana bırakmış. vatandaş mağdur, mağdur kaba kuvvetten başka bir şeyle karşılaşmıyor. ülkenin suyu kaynıyor, işletmeciler, esnaf, emeklisi artık canına tak etmiş. dün intihar eden kişi sayısına bakın. yazık günah bu ülkeye. bu cendereden ülkece en kısa zamanda çıkmak dileğiyle.
devamını gör...
kesmeşeker
33 yaşımda tanıştım kesmeşeker'le. iyi olan şeyler bana hep geç geldi. işimi geç buldum, eşimi geç buldum, kendimi geç tanıdım.
geç bulduğum şeylerin tadı da hep başka oldu, derin oldu, kıymetli oldu. işimi çok sevdim, eşimi çok sevdim, evimi çok sevdim, kendimi çok sevdim.
kesmeşeker de böyle. toyluğuma denk gelse harcar giderdim. kafam oturduktan, ruhum serpildikten, gözüm baktığını görür, aklım gördüğünü anlar hale geldikten sonra tanıdım. ve tanıdığım için de çok şanslı sayıyorum kendimi. kesmeşeker'i hissedebilmek, şu engin kalabalık içerisinde biri olabilmek, bir bakış sahibi olabilmek, incinebilmek, acıtılmaya açık olmak ve düşmekten korkmamak demek benim için.
bu kusursuz cinayetler çağında, kulağa girebilecek en iyi üç beş şeyden biri...
geç bulduğum şeylerin tadı da hep başka oldu, derin oldu, kıymetli oldu. işimi çok sevdim, eşimi çok sevdim, evimi çok sevdim, kendimi çok sevdim.
kesmeşeker de böyle. toyluğuma denk gelse harcar giderdim. kafam oturduktan, ruhum serpildikten, gözüm baktığını görür, aklım gördüğünü anlar hale geldikten sonra tanıdım. ve tanıdığım için de çok şanslı sayıyorum kendimi. kesmeşeker'i hissedebilmek, şu engin kalabalık içerisinde biri olabilmek, bir bakış sahibi olabilmek, incinebilmek, acıtılmaya açık olmak ve düşmekten korkmamak demek benim için.
bu kusursuz cinayetler çağında, kulağa girebilecek en iyi üç beş şeyden biri...
devamını gör...
günün sözü
devamını gör...
mark obrien
amerika'nın yetiştirmiş olduğu en önemli yazarlardan birisidir. genelde hiciv türünde eserler vermiş olan obrien, dünyada eşi menendi olmayan bir işe imza atarak ''struggle for life'' adlı eseriyle satış rekorları kırmış, yayımlandığı yıl içerisinde 4 milyon satış rakamını yakalaması sebebiyle de büyük sükse yapmıştır. ayrıca eserin tüm dillere çevrildiğini de belirtmemiz gerekir ki bu ciddi anlamda büyük bir başarıdır. türkiye'de ise en çok satın alınan ve okunan kitap olma özelliğini halen sürdürmektedir. dilimize ''hayat kavgası'' adıyla çevrilen esere halkımız büyük teveccüh göstermiş ve yazarın kitaplarının en çok satıldığı ülkede türkiye olmuştur. peki kimdir bu adam ve eseri neden türkiye'de bu kadar başarılı olmuş ve büyük yankı uyandırmıştır? işin aslına bakarsanız öyle ahım şahım bir hayat hikâyesi yok. philadelphia'lı bir çiftçinin oğlu ve tam 18 kardeşi var. babası kendisini papaz okuluna gönderiyor ama o ilahiyat profesörünün mabadına iğne batırdığı için okuldan atılıyor ve hayatını balıkçılıkla idame ettirmeye başlıyor. zaten biliyorsunuz amerikalı yazarlar genelde balıkçılık yaparlar ki bu durum kitabın tanıtım yazısında da önemle belirtilmiş. geç keşfedilmiş bir adam obrien. ilk hikâyesini 40 yaşında yazıyor. yani biraz klişe bir durum...
gelelim romanın türkiye'de başarılı olma sebebine, romanın çevirmeni aziz nesin durumu şöyle izah ediyor; *
bir roman yazdım. üç ay geceli gündüzlü bu romana çalıştım. dünyada herkes birbirini kandırır, yazar kısmı da kendi kendini kandırır.
başkalarına söylemeye utansam bile kendi kendime söyleyebilirim: roman çok güzel oldu. gazetelerden birine götürdüm.
"biz telif roman neşretmiyoruz." dediler.
"bir kere okuyun!"
"ne gereği var, halk telif roman sevmiyor."
bir kitapçıya götürdüm. daha "bir romanım var" der demez, "biz yalnız tercüme romanlar basıyoruz" dedi.
başka birine götürdüm. o da, "tercüme varsa getirin, telif roman satılmıyor" dedi.
nereye gittimse, hepsi birbirinin ağzına tükürmüş. üç ay, ha babam ha, çalışıp büyük ümitlerle yazdığım roman, kimse görmeden cami kapısına bırakılacak günah çocuğu gibi elimde kaldı. o zaman aklıma geldi. bizim arkadaşlar, kimi fransızcadan, kimi almancadan, kimi ingilizceden, italyancadan hikayeler aparıp johnson'u ahmet, martha'yı fatma yapıyorlar; sonra kendileri yazmış gibi hikayenin altına imzalarını çakıp dergilere veriyorlar. ben niye sanki tersini yapmayayım?
oturdum, romanda ne kadar türk adı varsa değiştirdim. amerikan ismi koydum. elime bir yerden de new york'un planını geçirdim. romandaki yer adları da amerikanca oldu. şimdi sıra geldi, romanın yazarına; mark obrien diye bir de ortaya amerikan yazarı çıkardım.
"yalnız çeviri roman yayımlıyoruz" diye beni tersyüz eden gazeteye romanı götürdüm. "size mark obrien'den çevirdiğim bir roman getirdim" dedim.
"çok güzel. kim bu mark obrien?"
"aaa! bilmiyor musunuz? ünlü mark obrien yahu! kitapları bütün dünya dillerine çevrildi."
romanı okuma gereği bile görmediler; trink paraları sayıp aldılar. yalnız bana, "yazar ve eseri hakkında bir şeyler yaz" dediler.
sarıldım kaleme:
"mark obrien'in son şaheseri: 'struggle for life'
amerika'yı yerinden oynatan bu eser bir ayda 4 milyon sattı. bütün dünya dillerine çevrilen bu kıymetli roman, nihayet 'hayat kavgası' adıyla dilimize de çevrilmiştir."
mark obrien efendiye bir de hal tercümesi şişirdim, sormayın. 18 çocuklu ailenin en küçük çocuğu. babası philadelphia'da bir çiftçi. oğlunu papaz yapmak istiyor. küçük mark, daha 14 yaşında ilahiyat profesörünün kaba etine iğne batırıp mektepten kovulmak zekasını gösteriyor. tıpkı birçok ünlü amerikan yazarının hayatı gibi. balıkçılık yapıyor. hep bildiğiniz hikaye. derken 40 yaşında ilk hikayesini "let us kiss" dergisine gönderiyor. dili, üslubu o kadar bozuk, anlamsız, saçma ki..
anlayacağınız, uzun bir hal tercümesi. bizim roman bir tutunsun. kitapçılar, "aman şu mark obrien'den bir çeviri de bize yap!" diye peşime düştüler.
mark obrien'den tam 18 roman çevirdim. daha da ömrüm oldukça çevireceğim. iş bununla kalmadı. hani ünlü polis hafiyesi jack lammer var ya. kitabı herkesin elinde dolaşıyor. ondan da 6 kitap çevirdim. son günlerde işi ilerletmiştim. hintçeden, çinceden bile çeviriyordum.
bu gidişle bir zaman gelecek, amerikan edebiyat tarihini yazacak olanlar, türkçe romanları okumaya mecbur olacaklar. benim de artık son umudum, mark obrien adıyla, amerikan edebiyatında yer almak.
evet efendim spoiler'ı da okuduysanız mevzunun sosyolojik ve edebi boyutlarının ne kadar önemli ve ciddi olduğunun farkına varmışsınızdır diye düşünüyorum.
hal böyleyken de bir kaç dip not düşmek istiyorum.
dibine not 1: mevzuyu biliyorsanız ve daha önce yazarı okumuşsanız, bu tanıtım yazısı sizde çok fazla bir etki doğurmamıştır. durumu idare ediverin.
dibine not 2: yazarla yeni tanışmış ve spoiler'ı da okuyup sonrasında kulaklarımı çınlatmışsanız. hakkınızı helal ediniz *
dibine not 3: nasıl olsa bilgisel tanım adam yazmışta yazmış, okumaya durumum yok, beğenip geçeyim dediyseniz, obrien sizi bildiği gibi yapsın! *
yeni yılın hepinize güzellikler getirmesini temenni ederim. huzurlu ve mutlu günleriniz olsun...
gelelim romanın türkiye'de başarılı olma sebebine, romanın çevirmeni aziz nesin durumu şöyle izah ediyor; *
bir roman yazdım. üç ay geceli gündüzlü bu romana çalıştım. dünyada herkes birbirini kandırır, yazar kısmı da kendi kendini kandırır.
başkalarına söylemeye utansam bile kendi kendime söyleyebilirim: roman çok güzel oldu. gazetelerden birine götürdüm.
"biz telif roman neşretmiyoruz." dediler.
"bir kere okuyun!"
"ne gereği var, halk telif roman sevmiyor."
bir kitapçıya götürdüm. daha "bir romanım var" der demez, "biz yalnız tercüme romanlar basıyoruz" dedi.
başka birine götürdüm. o da, "tercüme varsa getirin, telif roman satılmıyor" dedi.
nereye gittimse, hepsi birbirinin ağzına tükürmüş. üç ay, ha babam ha, çalışıp büyük ümitlerle yazdığım roman, kimse görmeden cami kapısına bırakılacak günah çocuğu gibi elimde kaldı. o zaman aklıma geldi. bizim arkadaşlar, kimi fransızcadan, kimi almancadan, kimi ingilizceden, italyancadan hikayeler aparıp johnson'u ahmet, martha'yı fatma yapıyorlar; sonra kendileri yazmış gibi hikayenin altına imzalarını çakıp dergilere veriyorlar. ben niye sanki tersini yapmayayım?
oturdum, romanda ne kadar türk adı varsa değiştirdim. amerikan ismi koydum. elime bir yerden de new york'un planını geçirdim. romandaki yer adları da amerikanca oldu. şimdi sıra geldi, romanın yazarına; mark obrien diye bir de ortaya amerikan yazarı çıkardım.
"yalnız çeviri roman yayımlıyoruz" diye beni tersyüz eden gazeteye romanı götürdüm. "size mark obrien'den çevirdiğim bir roman getirdim" dedim.
"çok güzel. kim bu mark obrien?"
"aaa! bilmiyor musunuz? ünlü mark obrien yahu! kitapları bütün dünya dillerine çevrildi."
romanı okuma gereği bile görmediler; trink paraları sayıp aldılar. yalnız bana, "yazar ve eseri hakkında bir şeyler yaz" dediler.
sarıldım kaleme:
"mark obrien'in son şaheseri: 'struggle for life'
amerika'yı yerinden oynatan bu eser bir ayda 4 milyon sattı. bütün dünya dillerine çevrilen bu kıymetli roman, nihayet 'hayat kavgası' adıyla dilimize de çevrilmiştir."
mark obrien efendiye bir de hal tercümesi şişirdim, sormayın. 18 çocuklu ailenin en küçük çocuğu. babası philadelphia'da bir çiftçi. oğlunu papaz yapmak istiyor. küçük mark, daha 14 yaşında ilahiyat profesörünün kaba etine iğne batırıp mektepten kovulmak zekasını gösteriyor. tıpkı birçok ünlü amerikan yazarının hayatı gibi. balıkçılık yapıyor. hep bildiğiniz hikaye. derken 40 yaşında ilk hikayesini "let us kiss" dergisine gönderiyor. dili, üslubu o kadar bozuk, anlamsız, saçma ki..
anlayacağınız, uzun bir hal tercümesi. bizim roman bir tutunsun. kitapçılar, "aman şu mark obrien'den bir çeviri de bize yap!" diye peşime düştüler.
mark obrien'den tam 18 roman çevirdim. daha da ömrüm oldukça çevireceğim. iş bununla kalmadı. hani ünlü polis hafiyesi jack lammer var ya. kitabı herkesin elinde dolaşıyor. ondan da 6 kitap çevirdim. son günlerde işi ilerletmiştim. hintçeden, çinceden bile çeviriyordum.
bu gidişle bir zaman gelecek, amerikan edebiyat tarihini yazacak olanlar, türkçe romanları okumaya mecbur olacaklar. benim de artık son umudum, mark obrien adıyla, amerikan edebiyatında yer almak.
evet efendim spoiler'ı da okuduysanız mevzunun sosyolojik ve edebi boyutlarının ne kadar önemli ve ciddi olduğunun farkına varmışsınızdır diye düşünüyorum.
hal böyleyken de bir kaç dip not düşmek istiyorum.
dibine not 1: mevzuyu biliyorsanız ve daha önce yazarı okumuşsanız, bu tanıtım yazısı sizde çok fazla bir etki doğurmamıştır. durumu idare ediverin.
dibine not 2: yazarla yeni tanışmış ve spoiler'ı da okuyup sonrasında kulaklarımı çınlatmışsanız. hakkınızı helal ediniz *
dibine not 3: nasıl olsa bilgisel tanım adam yazmışta yazmış, okumaya durumum yok, beğenip geçeyim dediyseniz, obrien sizi bildiği gibi yapsın! *
yeni yılın hepinize güzellikler getirmesini temenni ederim. huzurlu ve mutlu günleriniz olsun...
devamını gör...
hey on beşli
oyun havası olarak kullanılsa da aslı ağıt olan türkü. bu açıdan domdom kurşununa benzer.
gerçek niteliği yakın zamanda dile getirilen bu ağıt kısa zamanda yanlış anlaşılmalara da sebep oldu. meşhur "çanakkale savaşında şehit olan 15 yaşındaki çocuklar" için yakıldığı söylentisine (hikâyeye iyice ajitasyon katmayı sevdiğimiz için çok tutuldu) şu fotoğraf da eklendi:
hâlbuki 15'liler denenler 1315 doğumlu olan erkekler. rumi 1315, miladi 1899 yılına tekabül ediyor, yani 1915'te 15-16 yaşlarındalar; ama askere çağırılmaları hemen 1. dünya savaşı'nın başına rastlamıyor. ismail sabah'ın "çanakkale'nin şehit kalemleri" kitabında, doğum tarihlerine göre askere çağırılanların bir cetveli yapılmış. son askerin 9 ocak 1916'da çekildiği çanakkale cephesi boyunca son askere çağırılan tertip, 23 eylül 1915'de kısmen 25 kasım'daysa tamamen silah altına alınan 1313* doğumlular. 1899 doğumluların askere alınma tarihiyse alıntıda görülüyor: 23 eylül 1916. bu tarihte artık çanakkale cephesi zaferle kapanmış durumda; dolayısıyla 15'liler diğer cephelerde şehit olmuş oluyor...
peki çanakkale'de çocuk asker var mıydı? gönüllülerden iri yarı, güçlü ve sağlam bünyeli olanlar vardır, 17 yaş altı isimler görülüyor şehitler listesinde; keza 13 yaşındayken üniformayla poz veren ali reşat'ın hikayesi de sıkça anlatılır; ama bunlar (italik yazalım) istisna... gönüllü askere gidenler oluyor, eğer bünyesi zayıfsa ya kabul edilmiyorlar ya da geri hizmette tutuluyorlar. askere alma yaşının iyice düşürülmesi, 45 okka üstüne gelen herkesin cepheye alınması, savaşın iyice çıkmaza girdiği ve büyük kayıplar verilen 1916 sonrasına ait. çanakkale cephesi'ndeki çatışmalar savaşın görece başlarında devam ettiği için böyle şeylere gerek duyulmamıştı. son olarak, resmi geçit yapan çocuklar da 1923 yılına ait bir kare, yürüyüş yapanlar da kazım karabekir'in okuttuğu yetimler. işte küpürü...
gerçek niteliği yakın zamanda dile getirilen bu ağıt kısa zamanda yanlış anlaşılmalara da sebep oldu. meşhur "çanakkale savaşında şehit olan 15 yaşındaki çocuklar" için yakıldığı söylentisine (hikâyeye iyice ajitasyon katmayı sevdiğimiz için çok tutuldu) şu fotoğraf da eklendi:

hâlbuki 15'liler denenler 1315 doğumlu olan erkekler. rumi 1315, miladi 1899 yılına tekabül ediyor, yani 1915'te 15-16 yaşlarındalar; ama askere çağırılmaları hemen 1. dünya savaşı'nın başına rastlamıyor. ismail sabah'ın "çanakkale'nin şehit kalemleri" kitabında, doğum tarihlerine göre askere çağırılanların bir cetveli yapılmış. son askerin 9 ocak 1916'da çekildiği çanakkale cephesi boyunca son askere çağırılan tertip, 23 eylül 1915'de kısmen 25 kasım'daysa tamamen silah altına alınan 1313* doğumlular. 1899 doğumluların askere alınma tarihiyse alıntıda görülüyor: 23 eylül 1916. bu tarihte artık çanakkale cephesi zaferle kapanmış durumda; dolayısıyla 15'liler diğer cephelerde şehit olmuş oluyor...
peki çanakkale'de çocuk asker var mıydı? gönüllülerden iri yarı, güçlü ve sağlam bünyeli olanlar vardır, 17 yaş altı isimler görülüyor şehitler listesinde; keza 13 yaşındayken üniformayla poz veren ali reşat'ın hikayesi de sıkça anlatılır; ama bunlar (italik yazalım) istisna... gönüllü askere gidenler oluyor, eğer bünyesi zayıfsa ya kabul edilmiyorlar ya da geri hizmette tutuluyorlar. askere alma yaşının iyice düşürülmesi, 45 okka üstüne gelen herkesin cepheye alınması, savaşın iyice çıkmaza girdiği ve büyük kayıplar verilen 1916 sonrasına ait. çanakkale cephesi'ndeki çatışmalar savaşın görece başlarında devam ettiği için böyle şeylere gerek duyulmamıştı. son olarak, resmi geçit yapan çocuklar da 1923 yılına ait bir kare, yürüyüş yapanlar da kazım karabekir'in okuttuğu yetimler. işte küpürü...
devamını gör...
pame radyo yayını
pame'de bu hafta renkler var.
renkler ve duyguların yakın ilişkisi müziğe de yansımakta. kimi zaman sevdayı, kimi zaman bağlılığı, özgürlüğü ve umudu, yalnızlığı ve hatta coşkuyu, bir de özlemi anlatan renklerin yer aldığı şarkılarla pame radyo yayını, saat 22:30'da sözlük radyosunda!
renkler ve duyguların yakın ilişkisi müziğe de yansımakta. kimi zaman sevdayı, kimi zaman bağlılığı, özgürlüğü ve umudu, yalnızlığı ve hatta coşkuyu, bir de özlemi anlatan renklerin yer aldığı şarkılarla pame radyo yayını, saat 22:30'da sözlük radyosunda!
devamını gör...
ara ara
devamını gör...
imamoğlu'na sözlü saldırıda bulunan gazi yakını
gara şehitleri altı yıl önce kaçırılmış ve o zamandan beri akp ve mhp oylarıyla reddedilen araştırma önergeleri ile akıbetleri araştırılmamıştı.
sonra içişleri bakanı çıktı, pervin buldan bize söz vermişti, tutuklular bırakılacaktı açıklamasını yaptı.
açılım süreci yapıldı, neler yaşandığını burada sıralamaya gerek yok.
zamanlardan bir zaman ülkelerden bir ülkede yönetici bir şahıs şehit babasına ithafen karakteri bozuk babalar da var dedi.
bütün bunları unutup, süngerden hallice beyniyle alakasız kişilere çemkirme, olsa olsa aktrollük göstergesidir.
sonra içişleri bakanı çıktı, pervin buldan bize söz vermişti, tutuklular bırakılacaktı açıklamasını yaptı.
açılım süreci yapıldı, neler yaşandığını burada sıralamaya gerek yok.
zamanlardan bir zaman ülkelerden bir ülkede yönetici bir şahıs şehit babasına ithafen karakteri bozuk babalar da var dedi.
bütün bunları unutup, süngerden hallice beyniyle alakasız kişilere çemkirme, olsa olsa aktrollük göstergesidir.
devamını gör...
ukdesi diye başlık açan tip
hak sahibine hakkını teslim eden adaletli yazardır.
devamını gör...
zeki insanların ortak özellikleri
ne tür bir zekâya sahip olduğuna göre değişiklik gösterecek özelliklerdir. sayısal zeka, duygusal zeka, sosyal zeka, bunlar farklı zeka türleri ve hepsinin dışavurumu farklı olacaktır.
devamını gör...
mohawk
kuzey amerika'da yaşayan, iroquoi dili konuşan bir kızılderili kabilesidir.
iroquoi birliğinin en doğuda yaşayan üyesidir.
kendilerine kanienkehaka deselerde, düşmanları olan algonkin kabileleri tarafından maw unk lin yani ayı halkı olarak adlandırılmalarını duyan hollanda'lılar tarafından "mohawk" ismi ile kayıt edilmişler ve böyle tanınmışlardır.
bugün büyük çoğunluğu kanada'nın quebec ve ontario eyaletlerinde ve birazda a.b.d'nin new york eyaletindeki rezervasyonlarda yaşamaktadır.
iroquoi birliğinin en doğuda yaşayan üyesidir.
kendilerine kanienkehaka deselerde, düşmanları olan algonkin kabileleri tarafından maw unk lin yani ayı halkı olarak adlandırılmalarını duyan hollanda'lılar tarafından "mohawk" ismi ile kayıt edilmişler ve böyle tanınmışlardır.
bugün büyük çoğunluğu kanada'nın quebec ve ontario eyaletlerinde ve birazda a.b.d'nin new york eyaletindeki rezervasyonlarda yaşamaktadır.
devamını gör...
drakkar
vikinglerin kullandığı, dar ve uzun bir biçime sahip hafif yapılı gemilerin genel adı.


hem kürek hem de yelkenle yol alabilmelerinin yanı sıra tasarımsal yapıları itibariyle alışık olduğumuz tipteki gemilerden farklı olarak hem açık denizlerde hem de nehirlerde seyredebilecek özelliklere sahiptirler ve bilhassa hafif yapıları sayesinde bulundukları döneme özgü çeşitli yöntemlerle karaya çıkarılarak bir nehirden başka bir nehre nakledilerek kullanıldıkları bilinmektedir.
gerek drakkar tipi gemilerin bu kendine has özellikleri gerekse avrupa'da pek çok bölgenin nehirler üzerinden ulaşılabilecek konumda olması nedeniyle vikingler, pek çok bölgeye rahat ve hızlı bir şekilde ulaşarak yapmış oldukları ani baskınlarla avrupa'da yüzyıllar süren bir istila süreci başlatmıştır. (vikinglerin yavaşlamasını ve çağlarının sona ermesini sağlayan etkenlerden biri de hristiyanlık etkisinde kalan dini yapılarının dönüşüm geçirmesinin yanısıra, istifaya açık olan bu kolay ulaşılabilir konumdaki bölgelerin inşa edilen surlarla daha korunaklı bir hâle getirilmiş olmasıdır.)

not: gemilerin yanlarında görülen yuvarlak ahşap cisimler ise yine bu nordik elemanların yumuşak ahşaptan yapılmış kalkanları olup nispeten yumuşak bir ahşap türünü kalkan yapımında malzeme olarak kullanmış olmalarının sebebi, ana malzemesi metal olan kalkanların darbeyi geri püskürmesinin aksine karşı tarafın kullandığı silahın kalkanın yüzeyine takılmasını sağlamaktır.
ayrıca gemilerin önünde yer alan ejderha başı figürü bildiğim kadarıyla, gemiyi ve içindekileri koruması ve şans getirmesi için gemiye eklenmektedir.
yamuluyorsam düzeltin editi: yanlış hatırlamıyorsam bu gemiler herhangi bir şekilde çekiç veya çivi kullanılmaksızın yapılıyor. yani bütün parçaları oluşturacak ağaçlar özel olarak seçildikten sonra tamamen balta yardımıyla şekillendirilerek birbirine geçmeli şekilde monte ediliyor. hatta drakkar yapımını konu alan bir belgeselde ekip gemiyi önce modern yöntemlerle yapmaya çalışmış ancak yaptıkları ilk birkaç gemi batmıştı. daha sonra tamamen vikinglerin yöntemleriyle ve onların yaşadığı dönemdeki şartları göz önünde bulundurarak yapılan yeni gemi başarılı bir şekilde suya indirildi.
konuya uygun şarkı bonusu:


hem kürek hem de yelkenle yol alabilmelerinin yanı sıra tasarımsal yapıları itibariyle alışık olduğumuz tipteki gemilerden farklı olarak hem açık denizlerde hem de nehirlerde seyredebilecek özelliklere sahiptirler ve bilhassa hafif yapıları sayesinde bulundukları döneme özgü çeşitli yöntemlerle karaya çıkarılarak bir nehirden başka bir nehre nakledilerek kullanıldıkları bilinmektedir.
gerek drakkar tipi gemilerin bu kendine has özellikleri gerekse avrupa'da pek çok bölgenin nehirler üzerinden ulaşılabilecek konumda olması nedeniyle vikingler, pek çok bölgeye rahat ve hızlı bir şekilde ulaşarak yapmış oldukları ani baskınlarla avrupa'da yüzyıllar süren bir istila süreci başlatmıştır. (vikinglerin yavaşlamasını ve çağlarının sona ermesini sağlayan etkenlerden biri de hristiyanlık etkisinde kalan dini yapılarının dönüşüm geçirmesinin yanısıra, istifaya açık olan bu kolay ulaşılabilir konumdaki bölgelerin inşa edilen surlarla daha korunaklı bir hâle getirilmiş olmasıdır.)

not: gemilerin yanlarında görülen yuvarlak ahşap cisimler ise yine bu nordik elemanların yumuşak ahşaptan yapılmış kalkanları olup nispeten yumuşak bir ahşap türünü kalkan yapımında malzeme olarak kullanmış olmalarının sebebi, ana malzemesi metal olan kalkanların darbeyi geri püskürmesinin aksine karşı tarafın kullandığı silahın kalkanın yüzeyine takılmasını sağlamaktır.
ayrıca gemilerin önünde yer alan ejderha başı figürü bildiğim kadarıyla, gemiyi ve içindekileri koruması ve şans getirmesi için gemiye eklenmektedir.
yamuluyorsam düzeltin editi: yanlış hatırlamıyorsam bu gemiler herhangi bir şekilde çekiç veya çivi kullanılmaksızın yapılıyor. yani bütün parçaları oluşturacak ağaçlar özel olarak seçildikten sonra tamamen balta yardımıyla şekillendirilerek birbirine geçmeli şekilde monte ediliyor. hatta drakkar yapımını konu alan bir belgeselde ekip gemiyi önce modern yöntemlerle yapmaya çalışmış ancak yaptıkları ilk birkaç gemi batmıştı. daha sonra tamamen vikinglerin yöntemleriyle ve onların yaşadığı dönemdeki şartları göz önünde bulundurarak yapılan yeni gemi başarılı bir şekilde suya indirildi.
konuya uygun şarkı bonusu:
devamını gör...
kafa sözlük
sık sık gidilen butik kafe sıcaklığını hissettiğim platform.
devamını gör...
