eraa
orta doğu ve balkanların, hatta tüm internet aleminin en hızlı moderatörü. bir şeye mi ihtiyacınız var era her zaman hazır kıta. bir derdiniz mi var, era daima dinler, pozitif enerjisinden tutam tutam vermekten çekinmez. iyi ki varsın era ve iyi ki benim değerli dostumsun.
devamını gör...
katatonik şizofreni
--- alıntı ---
şizofreni türlerinden olan bu türün en çarpıcı semptomları fizikseldir. katatonik şizofreni hastaları genelde hareketsizdir ve çevrelerindeki dünyaya karşı reaksiyon vermezler. genellikle çok katı ve sert olurlar ve hareket etmeye isteksizdirler. ara sıra yüzlerini buruşturmak veya biçimsiz duruşlar yapmak gibi garip hareketler yaparlar. veya başkasının söylediği bir kelimeyi veya cümleyi tekrar edebilirler. yetersiz beslenme, bitkinlik ve kendilerini yaralama riskleri çok yüksektir.
kişinin semptomları yukarıdaki üç türden birine net olarak uymadığında bu tanı konur.
--- alıntı ---
şizofreni türlerinden olan bu türün en çarpıcı semptomları fizikseldir. katatonik şizofreni hastaları genelde hareketsizdir ve çevrelerindeki dünyaya karşı reaksiyon vermezler. genellikle çok katı ve sert olurlar ve hareket etmeye isteksizdirler. ara sıra yüzlerini buruşturmak veya biçimsiz duruşlar yapmak gibi garip hareketler yaparlar. veya başkasının söylediği bir kelimeyi veya cümleyi tekrar edebilirler. yetersiz beslenme, bitkinlik ve kendilerini yaralama riskleri çok yüksektir.
kişinin semptomları yukarıdaki üç türden birine net olarak uymadığında bu tanı konur.
--- alıntı ---
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının olmak istediği masal karakteri
(bkz: lamba cini)
devamını gör...
nikol paşinyan
hep bu anı bekledim. n'oldu paşinyan?
devamını gör...
nottingham forest
ingiltere liginin kurucu ekiplerinden birisidir. tabiri caizse geçmişin efendisidir. kulüp kurulduğu ilk zamanlarda bugün hepimizin yakından tanıdığı arsenal ve liverpool gibi takımlara babalık yapmıştır. giyecek forma dahi bulamayan rakiplerine formalar göndermiş, bulunduğu bölgenin şanına yakışır şekilde robin hood'luğa soyunmuştur. her iki takımın forma rengi de bu yüzden kırmızı beyazdır. babaları forest'a saygıda kusur etmemişler, gereken saygıyı göstermişlerdir. nottingham forest ismini sherwood ormanları'ndan alır. o yüzden takımın maskotu da, robin hood'dur.
maskot kardeşi şuraya iliştirelim;

ezeli rakipleri notts county ve derby county takımlarıdır. ancak bu rekabetlerde forest başarı ve tanınırlık anlamında açık ara öndedir. kaderin cilvesine bakınız ki; forest efsanesi brian clough ile başlar. clough ise derby'nin eski hocasıdır ve onlarla lig şampiyonluğu kazanmıştır. clough'un gelişi ile birlikte robin hood ayağa kalkar ve zenginden alıp, fakire vermeye yeniden başlar. öyle böyle bir başarı hikayesi değildir bu. tabiri caizse forest kasırga gibi eser ingiltere'de. herkesin yanağından makas alır. 1977-1978 yılları arasında 42 maçlık yenilmezlik serisi yakalar. bu tarihi başarıyı ancak 2002-2003 yıllları arasında, zamanında babalık yaptığı arsenal tekrarlayabilecektir. ama işin üzücü kısmı şu ki; diğer evlat hain çıkmıştır ve forest'ın bu serisi liverpool tarafından bozulmuştur.* forest kasırgası ingiltere ile sınırlı kalmaz. bugün, adı şampiyonlar ligi olan kupa 1'ide kazanırlar. hem de üst üste iki sene bu başarıyı tekrar ederek tüm avrupa'ya nanik yaparlar.
o robin hood parçalarını da şuraya iliştirelim;

bakın orada peter shilton var. adam 47 yaşında futbolu bıraktı. viv anderson var, bu adam ırkçılığı büküp, ingiliz milli takımına çağrılan ilk çikolata renkli futbolcu olmuştu. o kadroda daha kimler yoktu ki, futbolla ilgilenen herkesin kulak aşinalığı bulunan adamlar bunlar; orta sahanın maestrosu martin o'neill, forvette trevor francis gibi bir leblebici, kanatta uçanı kaçanı yakalayan adam john robertson. orta saha sigorta acentesi üyeleri archie gemmill ve kenny burns...
ve tabi pis pis sırıtan büyük hocamız brian clough! tabi onun adını zikredince yardımcısı peter taylor'ın adını zikretmezsek olmaz. çünkü clough demek peter taylor demektir. efsaneyi kafa kafaya verip yaratan bu ikilidir. heykeli dikilecek adamlardır ki, zaten heykelleri dikilmiştir! ama orada da enteresan bir durum oluşmuştur. heykellerini derby county dikmiştir *
efsane ikilinin meşhur fotoğrafını da şöyle iliştirelim.

the city ground stadı'dan gelen sese kulak verelim;
far have we travelled
and much have we seen
goodison, anfield are places we've been
maine road, old trafford still echo to the sounds
of the boys in the red shirts from city ground
city ground,
oh mist rolling in from the trent
my desire is always to be there
on city ground...
we are the best; nottingham forest! kırmızı formalı çocukların sesleri, yeniden premier ligde yankılanacak! mekanın sahibinin hasretle mekanını geri almasını bekliyoruz...
maskot kardeşi şuraya iliştirelim;

ezeli rakipleri notts county ve derby county takımlarıdır. ancak bu rekabetlerde forest başarı ve tanınırlık anlamında açık ara öndedir. kaderin cilvesine bakınız ki; forest efsanesi brian clough ile başlar. clough ise derby'nin eski hocasıdır ve onlarla lig şampiyonluğu kazanmıştır. clough'un gelişi ile birlikte robin hood ayağa kalkar ve zenginden alıp, fakire vermeye yeniden başlar. öyle böyle bir başarı hikayesi değildir bu. tabiri caizse forest kasırga gibi eser ingiltere'de. herkesin yanağından makas alır. 1977-1978 yılları arasında 42 maçlık yenilmezlik serisi yakalar. bu tarihi başarıyı ancak 2002-2003 yıllları arasında, zamanında babalık yaptığı arsenal tekrarlayabilecektir. ama işin üzücü kısmı şu ki; diğer evlat hain çıkmıştır ve forest'ın bu serisi liverpool tarafından bozulmuştur.* forest kasırgası ingiltere ile sınırlı kalmaz. bugün, adı şampiyonlar ligi olan kupa 1'ide kazanırlar. hem de üst üste iki sene bu başarıyı tekrar ederek tüm avrupa'ya nanik yaparlar.
o robin hood parçalarını da şuraya iliştirelim;

bakın orada peter shilton var. adam 47 yaşında futbolu bıraktı. viv anderson var, bu adam ırkçılığı büküp, ingiliz milli takımına çağrılan ilk çikolata renkli futbolcu olmuştu. o kadroda daha kimler yoktu ki, futbolla ilgilenen herkesin kulak aşinalığı bulunan adamlar bunlar; orta sahanın maestrosu martin o'neill, forvette trevor francis gibi bir leblebici, kanatta uçanı kaçanı yakalayan adam john robertson. orta saha sigorta acentesi üyeleri archie gemmill ve kenny burns...
ve tabi pis pis sırıtan büyük hocamız brian clough! tabi onun adını zikredince yardımcısı peter taylor'ın adını zikretmezsek olmaz. çünkü clough demek peter taylor demektir. efsaneyi kafa kafaya verip yaratan bu ikilidir. heykeli dikilecek adamlardır ki, zaten heykelleri dikilmiştir! ama orada da enteresan bir durum oluşmuştur. heykellerini derby county dikmiştir *
efsane ikilinin meşhur fotoğrafını da şöyle iliştirelim.

the city ground stadı'dan gelen sese kulak verelim;
far have we travelled
and much have we seen
goodison, anfield are places we've been
maine road, old trafford still echo to the sounds
of the boys in the red shirts from city ground
city ground,
oh mist rolling in from the trent
my desire is always to be there
on city ground...
we are the best; nottingham forest! kırmızı formalı çocukların sesleri, yeniden premier ligde yankılanacak! mekanın sahibinin hasretle mekanını geri almasını bekliyoruz...
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının takipçi sayıları
92.. hepiniz benim bebeklerimsiniz.. hepinizi coook seviyorum.. sağ olun.. var olun..
devamını gör...
the queen’s gambit
satranç takımı fiyatlarını da arttırmıştır.
devamını gör...
yerli yersiz sorulmaması gereken sorular
"baban ne iş yapıyor?"
bazı mimik yürekler için acı verici olabilecek sorudur.
bazı mimik yürekler için acı verici olabilecek sorudur.
devamını gör...
hephaistos
goca gappe hera'nın oğludur. zeus bir kadına ihtiyaç duymadan athena'yı doğurmuştur. bunu kıskanan hera da bir erkeğe ihtiyaç duymadan doğurmak istemiş ve gariban hephaistos'u doğurmuştur. ama hephaistos çok çirkindir. bu duruma öfkelenen hera, oğlunu olympos'tan aşağı atar. dünyaya düşen tanrının ayakları da kırılır ve topal kalır. akhilleus'un annesi thetis bulur onu. sonra tanrıyı bir mağaraya gizler. kahramanımız orada demircilik sanatını öğrenir.
goca gappe'den intikam almak için ona altından bir taht yapar. ama tahtta sadece hephaistos'un çözebileceği görünmez zincirler vardır. hera hediyeyi memnuniyetle kabul eder, oturur oturmaz da tahta yapışır kalır. tanrılar ne kadar yalvarsalar da hephaistos, annesini çözmek istemez. olaya dionysos müdahil olur. tanrıyı sarhoş edip olympos'a getirir. hephaistos ancak bir şartla annesini serbest bırakacaktır. en güzel tanrıçayla evlenmek. çirkin tanrımız afrodit'le evlenir. ama güzeller güzeli afrodit rahat durmaz. savaşçı ares ile işi pişirir. sabah akşam sevişirler, zina ederler. bu iki aşığın seviştiğini güneş görür ve durumu hephaistos'a anlatır. aslında hephaistos karısını çok sever, bunu ona yakıştıramaz ama ne olur ne olmaz diye yataklarına örümcek ağı kadar hafif lakin demirden daha güçlü bir ağ gerer. "hanım ben bi ocağa kadar gidiyorum, geç geleceğim." der. afrodit de hemen aşığı ares'i yatağına alır. halbuki o gün işe gitmeyecektir hephaistos. karısını kandırmıştır. hemen eve dönüp ikisini yatakta basar. afrodit'le ares yerin dibine girmişlerdir utançtan. dahası hephaistos bütün tanrıları da çağırmıştır karısının rezilliğini görmeleri için. tanrılar bu iğrenç manzara karşısında utanırlar. poseidon aşıkları serbest bırakmasını ister. zinanın cezalandırılacağını düşünen hephaistos aşıkları serbest bırakır ama aşıklar ceza almaz. sinirlenen hephaistos insanları yaratır.
işte böyle garip bir tanrıdır hephaistos. yeraltındaki atölyelerinde kendi yarattığı, metalden işçiler çalışır. yunancada "angarya" manasına gelen robot'tur bu işçilerin adları.
goca gappe'den intikam almak için ona altından bir taht yapar. ama tahtta sadece hephaistos'un çözebileceği görünmez zincirler vardır. hera hediyeyi memnuniyetle kabul eder, oturur oturmaz da tahta yapışır kalır. tanrılar ne kadar yalvarsalar da hephaistos, annesini çözmek istemez. olaya dionysos müdahil olur. tanrıyı sarhoş edip olympos'a getirir. hephaistos ancak bir şartla annesini serbest bırakacaktır. en güzel tanrıçayla evlenmek. çirkin tanrımız afrodit'le evlenir. ama güzeller güzeli afrodit rahat durmaz. savaşçı ares ile işi pişirir. sabah akşam sevişirler, zina ederler. bu iki aşığın seviştiğini güneş görür ve durumu hephaistos'a anlatır. aslında hephaistos karısını çok sever, bunu ona yakıştıramaz ama ne olur ne olmaz diye yataklarına örümcek ağı kadar hafif lakin demirden daha güçlü bir ağ gerer. "hanım ben bi ocağa kadar gidiyorum, geç geleceğim." der. afrodit de hemen aşığı ares'i yatağına alır. halbuki o gün işe gitmeyecektir hephaistos. karısını kandırmıştır. hemen eve dönüp ikisini yatakta basar. afrodit'le ares yerin dibine girmişlerdir utançtan. dahası hephaistos bütün tanrıları da çağırmıştır karısının rezilliğini görmeleri için. tanrılar bu iğrenç manzara karşısında utanırlar. poseidon aşıkları serbest bırakmasını ister. zinanın cezalandırılacağını düşünen hephaistos aşıkları serbest bırakır ama aşıklar ceza almaz. sinirlenen hephaistos insanları yaratır.
işte böyle garip bir tanrıdır hephaistos. yeraltındaki atölyelerinde kendi yarattığı, metalden işçiler çalışır. yunancada "angarya" manasına gelen robot'tur bu işçilerin adları.
devamını gör...
hokka burun
ince ve keskin hatlı, küçük ve kalkık burunları tarif etmekte kullanılan kelime grubu.
devamını gör...
dilipak'ın goethe kant dostoyevski müslümandı yorumu
tabii tabii en bilinen bilgidir bu, ama darwin'i de ekleyin lütfen onu unutmuşsunuz.
devamını gör...
tık tık tık
kadın seviyordu, adam gidiyordu. belki de daha önce gitmişti adam. bilemiyordu. hayal kırıklıkları ile bakıyordu adamın gidişine, arkasından, biçare. düşündü kadın, tüm geçmişi, güzel zamanları hani.
bu adam da seviyordu onu, hatırladı, biraz daha kahroldu. adam; şiirler, hikayeler yazıyordu kadına. kulağına fısıldıyordu sevgisini, koynunda uyutuyordu kadını. deliler gibi seviştikten sonra terli, ıslak ve sıcak vücutlarıyla sonsuz huzurun kollarında uyuyorlardı birlikte. adam saçlarını okşuyordu kadının, küçük bir çocuğa anlatır gibi masallar anlatıyordu ona. kadın ise adamın sesine büyülenmiş bir şekilde dinliyor, içindeki direnme içgüdüsüne rağmen uyuya kalıyordu çaresizce. göz kapaklarının ihanetine uğruyordu kadın. adam ise şöyle fısıldıyordu kadının ruhuna " sen istesen bile bırakamam ki ben seni". kadın inanıyordu adama, inanmak istiyordu belki de.
kadın; sabah adam uyanmadan, dudaklarının arasına sızıp büyülü öpücüğünü kondurarak, gün doğmadan ayrılıyordu adamın yanından. adam biliyordu kendisi uyurken kadının gideceğini ama aynı zamanda biçare bir şekilde geri döneceğini. hep öyle olmuyor muydu zaten? kadın gelir, gözlerinin içine bakardı adamın, hiçbir söz söylemeden. çünkü ikisi de biliyorlardı ki kelimeler anlatamayacak bazı şeyleri. kadın gözleri ile dokunurdu adamın ruhuna, adam irkilirdi bir anda. sonra geçerlerdi mutfağa. bir şarkı açardı adam. ardından kahve yapan kadını büyülenmiş gibi izlerdi. arkada bir bahar esintisi tabii. camlar açık, perdeler ucuşuyor, yürekleri gibi. kadın kahve pişerken kendine büyülenmiş gibi bakan adama bakıyor, gülümsüyor. adam bu güzel gülüşte takılı kalıyor...
her akşam başka bir şarkı eşlik ediyor bu kadın ve adama. kadın sade olan kahveleri alıp balkondaki masaya, adamın karşısına oturuyor. şarkı mutfaktan bir bahar esintisi ile duyuluyor. o küçük rüzgar esameleri ulaştırıyor sanki notaları kalplerine. kadın ellerini çenesinin altına koymuş, kocaman bir gülümseme ile dinliyor adamı. adam, her zamanki gibi güzel hikayeler, anılar anlatıyor kadına. kadın üşüyor biraz ama soğuktan değil, karşısındaki adama olan uzaklığından.
adam anlıyor bunu, yanına gidiyor kadının. tutuyor elinden, içeriye sürüklüyor kadını. kadın, neden diye sormadan, neler olacağını bilerek gidiyor adamın ardından. gecenin ilerleyen saatlerinde, karanlık odada sonsuz oluyor bu iki yarım insan. o zaman anlıyor kadın; iki yarım insan birleşirse eğer, sonsuz bir ruh edermiş aslında.
sonra karanlıkta küçük bir kıvılcım beliriyor. kadının yüzü aydınlanıyor az da olsa. ardından yaktığı sigaranın zehirli dumanını hissediyor ciğerlerinde, belirli belirsiz gülümsüyor buna. adam görüyor bu gülümsemeyi. ay'ın tutulduğu gibi bir kez daha tutuluyor kadına...
ama içten içe o zehire lanetler okuyor. keşke diyor, keşke içmese şu zıkkımı. kadın sigarasını bitirince adamı göğsüne yatırıyor. gecenin karanlığında, ay'ın yalnız ışığıyla kadın adamın yüzünü ezberlemek istercesine gezdiriyor elini yüzünde. sakalları ile oynuyor adamın. gözlerinin üzerinden, her bir kirpik tanesini bile hatırlamak için gezdiriyor elini, sanki bir şeyleri biliyormuş gibi. adam, kadının göğüslerinden gelen koku ile yüzündeki yumuşak ellerin güzelliği ile sakinleşiyor. huzuru tadıyor adam*. daha sonra kadın adamın alnına küçük bir öpücük konduruyor. adam alıyor mesajı."uyumak istiyorum, bana masal anlatır mısın?" anlamına geliyor bu küçük ama anlamlı öpücük. adam kadını yatırıyor göğsüne. kulağına masallar fısıldıyor. daha iki dakika geçmeden anlıyor kadının uyduğunu. ve kulağına fısıldıyor o cümleyi, sigaradan bile zehirli olduğunu bilmeden. "bırakmam seni, sen istesen bile". adam sabah bu kadının gideceğini bilmenin hüznü ve akşam geri geleceğini bilmenin rahatlığı ile dalıyor uykuya. yarın yapacağı şeylerden habersiz...
kısa bir süre sonra uyanıyor kadın. sakin bir şekilde çıkıyor sevdiği adamın koynundan. çıplak bedeninin üzerine geçirmeye başlıyor kıyafetlerini birer birer. çünkü gitmek zorunda, yok başka çaresi. adamın yüzünü en net görebileceği yere oturuyor kadın. ardından küçük bir kıvılcım ve sigaranın dumanı görülüyor yüzünde. pür dikkat, sanki her gece yapmıyormuş gibi inceliyor adamın yüzünü,
hafızasına kazımak ister gibi, sanki bir şeyleri hissetmiş gibi... daha sigarası bitmeden kalkıyor soğuk zeminden. adamın dudaklarına eğiliyor yavaşça, son bir kez tatmak istercesine öpüyor dudaklarını. sessiz adımlarla geçiyor koridordan. eskimiş ayakkabılarını geçiriyor ayağına. kadından geriye, güzel bir adam ve içtiği sigaranın dumanı kalıyor o evde.
ertesi gece başlıyor kabus. kadın gece geliyor yine. tıklatıyor kapıyı tam üç kere. tık tık tık . bu ben geldim sevgilim demek onların dilinde. bekliyor bir müddet fakat nafile. açmıyor adam kapıyı. kadın anlıyor bir şeyler olduğunu. kafasını yavaşça yere eğiyor. yerde bir kağıt. üzerinde anlamsız birkaç kelime. "bir şekilde yapmam gerekiyordu bunu" yazıyor kağıtta. "senin iyiliğin için zor da olsa yapmam gerekiyordu".
kadın içinden okkalı bir küfür savuruyor bunun üzerine. ne yapmıştı bu adam? ardından koşarak sokağa çıkıyor kadın. etraf zifiri karanlık, göremiyor hiçbir şeyi. oysa adam hep bu şehrin griliginden yakınırdı kadına. şimdi o grilik de kalmamıştı ortada. bir umut önce sağına döndü ardından soluna. bir şey gördü ileride, bir silüet. anladı o adam olduğunu. fakat gidemiyordu adamın yanına. hıçkırıkları ve göz yaşları boğuyordu kadını, oysa bilmezdi bile ağlamayı. koşmak istiyordu kadın, koşup gitme demek istiyordu adama. ama bir şey tutuyordu kadını, gidemiyordu adamın yanına. ve son kez baktı hayal kırıklıklarıyla.
ardından kolunda bir acı hissetti kadın. ne oluyordu böyle? ardından bir sakinlik çöktü üzerine. adamın ona masal anlattığı gecelerde olduğu gibi yenildi göz kapaklarına. ardından hemşire çıktı ve kapattı kapıyı, kadını uykuya bırakarak. belki de sonsuza kadar...
bu adam da seviyordu onu, hatırladı, biraz daha kahroldu. adam; şiirler, hikayeler yazıyordu kadına. kulağına fısıldıyordu sevgisini, koynunda uyutuyordu kadını. deliler gibi seviştikten sonra terli, ıslak ve sıcak vücutlarıyla sonsuz huzurun kollarında uyuyorlardı birlikte. adam saçlarını okşuyordu kadının, küçük bir çocuğa anlatır gibi masallar anlatıyordu ona. kadın ise adamın sesine büyülenmiş bir şekilde dinliyor, içindeki direnme içgüdüsüne rağmen uyuya kalıyordu çaresizce. göz kapaklarının ihanetine uğruyordu kadın. adam ise şöyle fısıldıyordu kadının ruhuna " sen istesen bile bırakamam ki ben seni". kadın inanıyordu adama, inanmak istiyordu belki de.
kadın; sabah adam uyanmadan, dudaklarının arasına sızıp büyülü öpücüğünü kondurarak, gün doğmadan ayrılıyordu adamın yanından. adam biliyordu kendisi uyurken kadının gideceğini ama aynı zamanda biçare bir şekilde geri döneceğini. hep öyle olmuyor muydu zaten? kadın gelir, gözlerinin içine bakardı adamın, hiçbir söz söylemeden. çünkü ikisi de biliyorlardı ki kelimeler anlatamayacak bazı şeyleri. kadın gözleri ile dokunurdu adamın ruhuna, adam irkilirdi bir anda. sonra geçerlerdi mutfağa. bir şarkı açardı adam. ardından kahve yapan kadını büyülenmiş gibi izlerdi. arkada bir bahar esintisi tabii. camlar açık, perdeler ucuşuyor, yürekleri gibi. kadın kahve pişerken kendine büyülenmiş gibi bakan adama bakıyor, gülümsüyor. adam bu güzel gülüşte takılı kalıyor...
her akşam başka bir şarkı eşlik ediyor bu kadın ve adama. kadın sade olan kahveleri alıp balkondaki masaya, adamın karşısına oturuyor. şarkı mutfaktan bir bahar esintisi ile duyuluyor. o küçük rüzgar esameleri ulaştırıyor sanki notaları kalplerine. kadın ellerini çenesinin altına koymuş, kocaman bir gülümseme ile dinliyor adamı. adam, her zamanki gibi güzel hikayeler, anılar anlatıyor kadına. kadın üşüyor biraz ama soğuktan değil, karşısındaki adama olan uzaklığından.
adam anlıyor bunu, yanına gidiyor kadının. tutuyor elinden, içeriye sürüklüyor kadını. kadın, neden diye sormadan, neler olacağını bilerek gidiyor adamın ardından. gecenin ilerleyen saatlerinde, karanlık odada sonsuz oluyor bu iki yarım insan. o zaman anlıyor kadın; iki yarım insan birleşirse eğer, sonsuz bir ruh edermiş aslında.
sonra karanlıkta küçük bir kıvılcım beliriyor. kadının yüzü aydınlanıyor az da olsa. ardından yaktığı sigaranın zehirli dumanını hissediyor ciğerlerinde, belirli belirsiz gülümsüyor buna. adam görüyor bu gülümsemeyi. ay'ın tutulduğu gibi bir kez daha tutuluyor kadına...
ama içten içe o zehire lanetler okuyor. keşke diyor, keşke içmese şu zıkkımı. kadın sigarasını bitirince adamı göğsüne yatırıyor. gecenin karanlığında, ay'ın yalnız ışığıyla kadın adamın yüzünü ezberlemek istercesine gezdiriyor elini yüzünde. sakalları ile oynuyor adamın. gözlerinin üzerinden, her bir kirpik tanesini bile hatırlamak için gezdiriyor elini, sanki bir şeyleri biliyormuş gibi. adam, kadının göğüslerinden gelen koku ile yüzündeki yumuşak ellerin güzelliği ile sakinleşiyor. huzuru tadıyor adam*. daha sonra kadın adamın alnına küçük bir öpücük konduruyor. adam alıyor mesajı."uyumak istiyorum, bana masal anlatır mısın?" anlamına geliyor bu küçük ama anlamlı öpücük. adam kadını yatırıyor göğsüne. kulağına masallar fısıldıyor. daha iki dakika geçmeden anlıyor kadının uyduğunu. ve kulağına fısıldıyor o cümleyi, sigaradan bile zehirli olduğunu bilmeden. "bırakmam seni, sen istesen bile". adam sabah bu kadının gideceğini bilmenin hüznü ve akşam geri geleceğini bilmenin rahatlığı ile dalıyor uykuya. yarın yapacağı şeylerden habersiz...
kısa bir süre sonra uyanıyor kadın. sakin bir şekilde çıkıyor sevdiği adamın koynundan. çıplak bedeninin üzerine geçirmeye başlıyor kıyafetlerini birer birer. çünkü gitmek zorunda, yok başka çaresi. adamın yüzünü en net görebileceği yere oturuyor kadın. ardından küçük bir kıvılcım ve sigaranın dumanı görülüyor yüzünde. pür dikkat, sanki her gece yapmıyormuş gibi inceliyor adamın yüzünü,
hafızasına kazımak ister gibi, sanki bir şeyleri hissetmiş gibi... daha sigarası bitmeden kalkıyor soğuk zeminden. adamın dudaklarına eğiliyor yavaşça, son bir kez tatmak istercesine öpüyor dudaklarını. sessiz adımlarla geçiyor koridordan. eskimiş ayakkabılarını geçiriyor ayağına. kadından geriye, güzel bir adam ve içtiği sigaranın dumanı kalıyor o evde.
ertesi gece başlıyor kabus. kadın gece geliyor yine. tıklatıyor kapıyı tam üç kere. tık tık tık . bu ben geldim sevgilim demek onların dilinde. bekliyor bir müddet fakat nafile. açmıyor adam kapıyı. kadın anlıyor bir şeyler olduğunu. kafasını yavaşça yere eğiyor. yerde bir kağıt. üzerinde anlamsız birkaç kelime. "bir şekilde yapmam gerekiyordu bunu" yazıyor kağıtta. "senin iyiliğin için zor da olsa yapmam gerekiyordu".
kadın içinden okkalı bir küfür savuruyor bunun üzerine. ne yapmıştı bu adam? ardından koşarak sokağa çıkıyor kadın. etraf zifiri karanlık, göremiyor hiçbir şeyi. oysa adam hep bu şehrin griliginden yakınırdı kadına. şimdi o grilik de kalmamıştı ortada. bir umut önce sağına döndü ardından soluna. bir şey gördü ileride, bir silüet. anladı o adam olduğunu. fakat gidemiyordu adamın yanına. hıçkırıkları ve göz yaşları boğuyordu kadını, oysa bilmezdi bile ağlamayı. koşmak istiyordu kadın, koşup gitme demek istiyordu adama. ama bir şey tutuyordu kadını, gidemiyordu adamın yanına. ve son kez baktı hayal kırıklıklarıyla.
ardından kolunda bir acı hissetti kadın. ne oluyordu böyle? ardından bir sakinlik çöktü üzerine. adamın ona masal anlattığı gecelerde olduğu gibi yenildi göz kapaklarına. ardından hemşire çıktı ve kapattı kapıyı, kadını uykuya bırakarak. belki de sonsuza kadar...
devamını gör...
eflatun
üniversite düzeyindeki ilk kurumlardan biri olan akademi'nin kurucusu olan platon'un diğer adıdır.
siyaset felsefesi üzerine yazdığı "devlet" okunmaya şayandır.
siyaset felsefesi üzerine yazdığı "devlet" okunmaya şayandır.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
neden olmasın?
genelde başıma dert açan bir soru cümlesi, çok sık kullanırım, akıllanmam*, büyümem, normal olmam!
az önce yine kafamda dönüp durdu neden olmasın sorusu, kendime baktım, sağa sola baktım, kedilere baktım, neden olmasın?
kulaklıkta çalan şarkı zeybekiko, ben vaad edilen kutsal topraklara çok uzak olsam bile içim sarhoş; ki bu da zeybekiko için olmazsa olmazlardan, o kadın gitti, dönmeyecek, öyle dedi bana, dönmem dedi, bok varmış gibi hep doğruları söyleyen bir kadındı, kendi son doğrusunu ve bizim çok fena yanlışımızı söyledi ve gitti, ben gece uyumamışım, bazı yangınlarımı söndürmek kolay olsa da söndürmeyip ara ara o küllere üfleyip yanışımı seyretmek çok zevkli ve neden olmasın?
açtım şarkıyı, kaldırdım kolları, oh mis!
bana ne sizin dünyanızdan?
bana ne o ben bize aşığım diyen kadından, yoksa ben mi demiştim onu, neyse, öyle ise de bana ne benden?
kediler bana bakıyor, göz ucu ile görüyorum, türkanın gözleri "amanin sıyırdı benim herif" diye bağırıyor, kulaklıkta mitropanos baba benzeri sesi ile pashalidis sta ipa ola diye bağırıyor, ben doğmuş ve doğmamış tüm sabahlara küfredip bağırıyorum, sonra şarkı bitiyor, bir kez daha gidiyorum karşı kıyıya, ardımda kendimi bile bırakarak, çünkü;
neden olmasın?
genelde başıma dert açan bir soru cümlesi, çok sık kullanırım, akıllanmam*, büyümem, normal olmam!
az önce yine kafamda dönüp durdu neden olmasın sorusu, kendime baktım, sağa sola baktım, kedilere baktım, neden olmasın?
kulaklıkta çalan şarkı zeybekiko, ben vaad edilen kutsal topraklara çok uzak olsam bile içim sarhoş; ki bu da zeybekiko için olmazsa olmazlardan, o kadın gitti, dönmeyecek, öyle dedi bana, dönmem dedi, bok varmış gibi hep doğruları söyleyen bir kadındı, kendi son doğrusunu ve bizim çok fena yanlışımızı söyledi ve gitti, ben gece uyumamışım, bazı yangınlarımı söndürmek kolay olsa da söndürmeyip ara ara o küllere üfleyip yanışımı seyretmek çok zevkli ve neden olmasın?
açtım şarkıyı, kaldırdım kolları, oh mis!
bana ne sizin dünyanızdan?
bana ne o ben bize aşığım diyen kadından, yoksa ben mi demiştim onu, neyse, öyle ise de bana ne benden?
kediler bana bakıyor, göz ucu ile görüyorum, türkanın gözleri "amanin sıyırdı benim herif" diye bağırıyor, kulaklıkta mitropanos baba benzeri sesi ile pashalidis sta ipa ola diye bağırıyor, ben doğmuş ve doğmamış tüm sabahlara küfredip bağırıyorum, sonra şarkı bitiyor, bir kez daha gidiyorum karşı kıyıya, ardımda kendimi bile bırakarak, çünkü;
neden olmasın?
devamını gör...
en merak edilen yaş
(bkz: cahit sıtkı tarancı)
yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
dante gibi ortasındayız ömrün.
der cahit sıtkı bakalım yolu yarılayınca neler olacak merakla bekliyorum
yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
dante gibi ortasındayız ömrün.
der cahit sıtkı bakalım yolu yarılayınca neler olacak merakla bekliyorum
devamını gör...
tek cümleyle hayatı tanımla
devamını gör...



