işe yarar bir şey
pelin esmer'in biraz tren, biraz şiir filmi. barış bıçakçı ile beraber senaryosunu da yazmıştır.
--! spoiler !--
film, iki kadının hikayesiyle başlar. canan, hayatının nereye gittigini kontrol edemez, biraz öyle savrulup giden bir karakter iken, leyla hayatın kenarında durup yaşamadan yaşamı seyreden bir tiptir. leyla, işte o canan'ı hemen tanır bu yüzden de. içindeki gelgitleri tanır. şair ya, illa hikayeyi görür, peşini de bırakmaz.
canan'ın o kararsızlığı film boyu sürer. leyla ise çok az hareket eder o ırmağın kenarındaki yerinden ve ancak yavuz'la oturup konuştuğunda ayağını bir parça daldırır o nehre. o da, ufacık bir dalga yarattı mı bilmeden bitiririz filmi. leyla yavuz'u ikna etmeye, fikrini değiştirmeye çalışmaz da, yavuz'un da hikayesini öğrenme derdine düşer gibi gelir bana. hayatı yaşamak yahut bitirmek yavuz'un kararıdır. kalkıp o yavuz'a yol göstermek haddini görmez kendimde. severim bu halini.
leyla'nın yavuz'a söylediği her şeyi şuraya topluyor barış bıçakçı:
"yaşamak çukur yerlere doluyor diyorlar
bu yüzden yıkıntıya dönüşse de yaşıyormuş insan
ama hep yıkıldığımız yeter sevgilim, biraz da kekik toplayalım
kıymetini bilmediğimiz şeyler var"
yavuz ne der bize söylemez pelin esmer. sen ne dersen o olsun der. ben derim ki o yavuz dese dese şunu demiştir:
"ama baktım sen rüzgârsın sevgilim
kitapları bir başından bir sonundan okuyorsun
başucunda bir bardak su
beni başucumda bir bardak su gibi avutuyorsun"
--! spoiler !--
--! spoiler !--
film, iki kadının hikayesiyle başlar. canan, hayatının nereye gittigini kontrol edemez, biraz öyle savrulup giden bir karakter iken, leyla hayatın kenarında durup yaşamadan yaşamı seyreden bir tiptir. leyla, işte o canan'ı hemen tanır bu yüzden de. içindeki gelgitleri tanır. şair ya, illa hikayeyi görür, peşini de bırakmaz.
canan'ın o kararsızlığı film boyu sürer. leyla ise çok az hareket eder o ırmağın kenarındaki yerinden ve ancak yavuz'la oturup konuştuğunda ayağını bir parça daldırır o nehre. o da, ufacık bir dalga yarattı mı bilmeden bitiririz filmi. leyla yavuz'u ikna etmeye, fikrini değiştirmeye çalışmaz da, yavuz'un da hikayesini öğrenme derdine düşer gibi gelir bana. hayatı yaşamak yahut bitirmek yavuz'un kararıdır. kalkıp o yavuz'a yol göstermek haddini görmez kendimde. severim bu halini.
leyla'nın yavuz'a söylediği her şeyi şuraya topluyor barış bıçakçı:
"yaşamak çukur yerlere doluyor diyorlar
bu yüzden yıkıntıya dönüşse de yaşıyormuş insan
ama hep yıkıldığımız yeter sevgilim, biraz da kekik toplayalım
kıymetini bilmediğimiz şeyler var"
yavuz ne der bize söylemez pelin esmer. sen ne dersen o olsun der. ben derim ki o yavuz dese dese şunu demiştir:
"ama baktım sen rüzgârsın sevgilim
kitapları bir başından bir sonundan okuyorsun
başucunda bir bardak su
beni başucumda bir bardak su gibi avutuyorsun"
--! spoiler !--
devamını gör...
ağız lehçe ve şive ayrımı
lehçe - dil makro tartışmasının alt konusudur. bu ayrımı ne kadar yaparsanız yapın. bir sonuca ulaşmış olmazsınız. bu tartışma türkçe var olduğu sürece devam edecek. bilimsel bir tarzda söylersek, sonuca ulaşılması imkansız bir mesele. aslında bu sınıflandırmanın net bir şekilde yapılamaması, bütün genellemelerin yanlış olmasından kaynaklı.
sonuç olarak, bizim gördüğümüz, kabul ettiğimiz sınıflandırma şudur: türkiye t. azerbaycan t. kazak t. kırgız t. çuvaş t. vs... lehçedir. (çuvaş t. vs gibi daha uzak olanlara uzak lehçe de diyoruz, kimi zaman)
şive, sınıflandırmalarımızda artık kullanılmıyor.
ağız ise alt lehçe olarak kullanılmakta yurdumuzda. yani, ölçünlü dilin birleştirdiği lehçe içinde birbirine benzeyen konuşma biçimleri. örnek olarak: kırşehir ağızı, erzurum ağızı, kerkük ağızı, edirne ağızı vs. bu ağızları, belli başlı ağız gruplarında toplamak mümkündür anadolu ağızları> doğu anadolu ağızları> erzurum ağzı
dünya'nın gördüğü ve kabul ettiği ise şudur: türkiye t. azerbaycan t. kazak t. çuvaş t. vs... dildir. bunlar türk (turkic) dilleri adlı dil ailesine bağlıdırlar.
lehçe olarak ise dünyanın anladığı diyalektolojidir. bizim ağız çalışmalarımızı, onlar kendi dillerinde diyalekt çalışması olarak adlandırırlar. yine bizim ağız sınıflandırmamız gibi sınıflandırırlar. western anatolian dialects> kırşehir dialect
sonuç olarak, bizim gördüğümüz, kabul ettiğimiz sınıflandırma şudur: türkiye t. azerbaycan t. kazak t. kırgız t. çuvaş t. vs... lehçedir. (çuvaş t. vs gibi daha uzak olanlara uzak lehçe de diyoruz, kimi zaman)
şive, sınıflandırmalarımızda artık kullanılmıyor.
ağız ise alt lehçe olarak kullanılmakta yurdumuzda. yani, ölçünlü dilin birleştirdiği lehçe içinde birbirine benzeyen konuşma biçimleri. örnek olarak: kırşehir ağızı, erzurum ağızı, kerkük ağızı, edirne ağızı vs. bu ağızları, belli başlı ağız gruplarında toplamak mümkündür anadolu ağızları> doğu anadolu ağızları> erzurum ağzı
dünya'nın gördüğü ve kabul ettiği ise şudur: türkiye t. azerbaycan t. kazak t. çuvaş t. vs... dildir. bunlar türk (turkic) dilleri adlı dil ailesine bağlıdırlar.
lehçe olarak ise dünyanın anladığı diyalektolojidir. bizim ağız çalışmalarımızı, onlar kendi dillerinde diyalekt çalışması olarak adlandırırlar. yine bizim ağız sınıflandırmamız gibi sınıflandırırlar. western anatolian dialects> kırşehir dialect
devamını gör...
sözlükte bol beğeni alma yolları
samimi olmak mı desek arkadaşlar. hayır müthiş beğenilerim yok ama samimi bulduğum güldüğüm herşeyi beğeniyorum. kadın olmak falan ise yaramıyor yani.
devamını gör...
parol
arveles'e kurban olsundur.
devamını gör...
bay kemal
cumhurbaşkanı, aslında bay hitabı ile burada küçültme yapmış oluyor. daha doğrusu vatandaşın önemli bir kısmı bunu böyle algılıyor. oysa türkçe'de bay hitap şekli ve onun dışında gayrimüslim olanlar için de kullanılıyor.
örneğin bizde tahsin bey karşıdakinde bay louis olur.
bizde nurten hanım karşıdakinde bayan victoria olur.
örneğin bizde tahsin bey karşıdakinde bay louis olur.
bizde nurten hanım karşıdakinde bayan victoria olur.
devamını gör...
5 nisan 2021 google'ın sadri alışık'ın doğum gününü kutlaması
google'ın büyük bir nezaketle ustanın doğum gününü kutlaması olayı. teşekkürler google!
internet kullanıcıları, google ana sayfasında, canlandırdığı "turist ömer" karakteriyle hafızalarda yer edinen sadri alışık'ın 96. yaş günü için hazırlanan "doodle" ile karşılaşıyor.
doodle uygulamaları, dünya ülkeleri için önemli gün ve tatillere, kültürel olaylara ve tarihte yer alan önemli kişilere yer vererek, dikkati çekmeyi amaçlıyor. özel tasarımlı logonun üstüne tıklanarak, o güne, kişiye, konuya özel daha ayrıntılı bilgilere erişiliyor.
ilgili haber
internet kullanıcıları, google ana sayfasında, canlandırdığı "turist ömer" karakteriyle hafızalarda yer edinen sadri alışık'ın 96. yaş günü için hazırlanan "doodle" ile karşılaşıyor.
doodle uygulamaları, dünya ülkeleri için önemli gün ve tatillere, kültürel olaylara ve tarihte yer alan önemli kişilere yer vererek, dikkati çekmeyi amaçlıyor. özel tasarımlı logonun üstüne tıklanarak, o güne, kişiye, konuya özel daha ayrıntılı bilgilere erişiliyor.
ilgili haber
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
tekrar edilemezdir. başa sarılamazdır. çünkü o kız söylemişti, başa sar diyerek yükselen bir çağlayan taşıyordu içinde. yükseldikçe kuvvet katıyor, alçağa daha yakın. hiç düşmeyecek bir yaprağa hayatını teslim edeni hatırladım. bazı romantik hikayelerin insan hayatından beslenmiyormuş gibi uzak ve çiğ bir yanı vardır. onlar sadece okumak için, yaşamaya uygun değillerdir. acılar eşit. asla yarıştırmamalıyızdır. heyecanlar birbirinden üstün değil, sesimizi kısmamalıyızdır. yer kayıyor zannetmek, ne yazık, zemine tutunamayan ayaklarken.
devamını gör...
babayla olan ilişki
az ve öz olan ilişkim.
babam bende bitmek istemiyor sağolsun.
bende yıllarca ona yeteyim diyorum.
bazen fare ve dağ ilişkisi de oluyor.
ama hiç laubali olmuyoruz.
seviyeli seviyeli gidiyoruz.
babam bende bitmek istemiyor sağolsun.
bende yıllarca ona yeteyim diyorum.
bazen fare ve dağ ilişkisi de oluyor.
ama hiç laubali olmuyoruz.
seviyeli seviyeli gidiyoruz.
devamını gör...
kedi
çok nankör tanıdım hiçbiri kedi değildi.
devamını gör...
orhan kemal
bugün ölüm yıldönümü olan yazardır.
hiç bitmeyecek mi senin bu okuman?
-bitmeyecek, dedi.
hiç mi?
-hiç.
niyetin kâtip olmak mı yani?
-hayır.
ya?
-insan olmak.*
hiç bitmeyecek mi senin bu okuman?
-bitmeyecek, dedi.
hiç mi?
-hiç.
niyetin kâtip olmak mı yani?
-hayır.
ya?
-insan olmak.*
devamını gör...
tardiye
divan edebiyatında beş dizelik bentlerden oluşan bir musammat türüdür.
her bendin ilk dört dizesi kendi arasında kafiyelidir. beşinci mısralar ise birbirleriyle uyaklıdır.
“mef’ûlü / mefa’îlün / faûlün" gibi aruzun belirli kalıbıyla yazılan tardiyeye tard u rekib de denir.
lise edebiyat derslerinden hatırlayacağımız üzere divan şiirinde tardiyenin en güzel örneklerini şeyh galip vermiştir.
hüsn-ü aşk isimli eserinde aşk, kalb şehri yolculuğunda bir sihirbazın büyüsü ile bir kuyuya düşmüştür. hüsn’den haber getiren sühan isimli ihtiyarı görünce
“mansur gibi (enelhak dediği için asılan mutasavvıf) darağacının üstüne çıktım. feryadım, israfil suru ile okunan bir ezan sesi gibidir. gam, boğazımı, boğum boğum olan bir ney haline getirdi. etrafımı belâ ordusu sardı. o padişahtan bir haber gelmeyecek mi” diye yakınmış ve
"hoş geldin eyâ berîd-i cânân
bahşet bana bir nüvîd-i cânân
cân ola fedâ-yı iyd-i cânân
bî-sûd ola mı ümîd-i cânân
yârin bize bir selâmı yok mu
ey hızr-ı fütâdegân söyle
bu sırrı idüp ıyân söyle
ol sen bana tercemân söyle
ketm etme yegân yegân söyle
gâm defterinin tamâmı yok mu
yâ rabb ne intizârdır bu
geçmez nice rûzgârdır bu
hep gussa vü hârhârdır bu
duysam ki ne şîve-kârdır bu
vuslat gibi bir merâmı yok mu
çıkdım ser-i dâra hem-çü mansûr
âvâzım ezân-ı nefha-i sûr
gal kıldı gülûmu şâh u mansûr
oldum sipeh-i belâya mahsûr
ol pâdişehin peyâmı yok mu
kâm aldı bu çarhdan gedâlar
ferdâlara kaldı âşinalar
durmaz mı o ahdler vefâlar
geçmez mi bu etdiğim duâlar
hâl-i dilin intizâmı yok mu
dil hayret-i gâmla lâl kaldı
gâlib gibi bî-mecâl kaldı
gönderdiğim arz-ı hâl kaldı
el’an bir ihtimâl kaldı
insâfın o yerde nâmı yok mu" demiştir.
günümüz türkçesi ile…
hoş geldin, ey habercisi cananın
gel de ver müjdesini cananın
bayramına canım feda cananın
ümidinde yok mu fayda cananın
yarin bize bir selamı yok mu
ey düşkünlerin hızır'ı, söyle
apaçık eyle bu sırrı, söyle
halime sen ol tercüman, söyle
teker teker saklamadan söyle
gam defterinin tamamı yok mu
nasıl bir bekleyiş, ya rahman bu
hiç geçmez mi, nasıl bir zaman bu
duydum düşkünlüğünü naza bunun
verdiği hep sıkıntı eza bunun
kavuşmak gibi bir meramı yok mu
keyf aldı talihden dilenenler
yarına kaldı iyi bilinenler
nerede o ahdler, o vefalar
geçmez mi bu ettiğim dualar
gönül halinin intizamı yok mu
gamla şaşkın gönül dilsiz kaldı
galip gibi mecalsiz kaldı
gönderdiğim arzıhal kaldı
şimdi bir tek ihtimal kaldı
insafın o yerde namı yok mu. hüsn-ü aşk eserini okurken bu beyitler alır götürür bizi farklı diyarlara...
şeyh galip’in şu tardiyesi de güzeldir .
yek nazrada kıldın ey yüzü gül
ayînemi âftâbe-i mül
geçti bana neş'e-i tegafül
hem eyle hem eyleme tenezzül
dil hânesi câ-yi işretindir
bir şu'lesi var ki şem'-i cânın
fânûsuna sığmaz âsmânın
bu sîne-i berk-âşiyânın
sînâ dahi görmemiş nişânın
efrûhte-i inâyetindir
şehbâl-i dil oldu evc-pervâz
kim sayd-i hümâya eyleyüp nâz
zülfünde de olmaz âşiyan sâz
affeyle ki ey şeh-i felek-tâz
perverde-i dest-i himmetindir
bir âleme olmuşum ki vâsıl
şebnemleri mihr ile mukâbil
yok, pertev-i mihre anda hâil
nezdîk ü baîdi özge menzil
kim firkatin ayn-i vuslatındır
açıldı der-i harîm-i ma'nâ
bir sûret olur hezâr da'vâ
esrâr-i hafâ hep oldu peydâ
bildim ki bu cümle şûr ü gavgâ
gavgâyı sever bir âfetindir
ey arş-kemâl ü meh-sitâre
olmak nola düşmen-i nezâre
galib sana oldu pâre pâre
bir hâne-harâb imiş ne çâre
dâm-i reh-i mihr-i tal'atindir.
“ey gül-i rana..! ömrün beş mevsimi var: aşk, hasret, yalnızlık, vuslat ve hüzün. sahi, sen hangi mevsimdesin? -” şeyh galip.
gül-i rana dışı sarı, içi kırmızı olan çok nadir rastlanan kıymetli bir güldür.
divan edebiyatında sarı taraf aşığın yüzünün sararıp solmasını, kırmızı taraf ise aşığın içinin kan ağlamasını anlatır. yüzünüz sararıp solmasın, içiniz kan ağlamasın...aşk mevsiminde ikinci bahar yaşayın. *
her bendin ilk dört dizesi kendi arasında kafiyelidir. beşinci mısralar ise birbirleriyle uyaklıdır.
“mef’ûlü / mefa’îlün / faûlün" gibi aruzun belirli kalıbıyla yazılan tardiyeye tard u rekib de denir.
lise edebiyat derslerinden hatırlayacağımız üzere divan şiirinde tardiyenin en güzel örneklerini şeyh galip vermiştir.
hüsn-ü aşk isimli eserinde aşk, kalb şehri yolculuğunda bir sihirbazın büyüsü ile bir kuyuya düşmüştür. hüsn’den haber getiren sühan isimli ihtiyarı görünce
“mansur gibi (enelhak dediği için asılan mutasavvıf) darağacının üstüne çıktım. feryadım, israfil suru ile okunan bir ezan sesi gibidir. gam, boğazımı, boğum boğum olan bir ney haline getirdi. etrafımı belâ ordusu sardı. o padişahtan bir haber gelmeyecek mi” diye yakınmış ve
"hoş geldin eyâ berîd-i cânân
bahşet bana bir nüvîd-i cânân
cân ola fedâ-yı iyd-i cânân
bî-sûd ola mı ümîd-i cânân
yârin bize bir selâmı yok mu
ey hızr-ı fütâdegân söyle
bu sırrı idüp ıyân söyle
ol sen bana tercemân söyle
ketm etme yegân yegân söyle
gâm defterinin tamâmı yok mu
yâ rabb ne intizârdır bu
geçmez nice rûzgârdır bu
hep gussa vü hârhârdır bu
duysam ki ne şîve-kârdır bu
vuslat gibi bir merâmı yok mu
çıkdım ser-i dâra hem-çü mansûr
âvâzım ezân-ı nefha-i sûr
gal kıldı gülûmu şâh u mansûr
oldum sipeh-i belâya mahsûr
ol pâdişehin peyâmı yok mu
kâm aldı bu çarhdan gedâlar
ferdâlara kaldı âşinalar
durmaz mı o ahdler vefâlar
geçmez mi bu etdiğim duâlar
hâl-i dilin intizâmı yok mu
dil hayret-i gâmla lâl kaldı
gâlib gibi bî-mecâl kaldı
gönderdiğim arz-ı hâl kaldı
el’an bir ihtimâl kaldı
insâfın o yerde nâmı yok mu" demiştir.
günümüz türkçesi ile…
hoş geldin, ey habercisi cananın
gel de ver müjdesini cananın
bayramına canım feda cananın
ümidinde yok mu fayda cananın
yarin bize bir selamı yok mu
ey düşkünlerin hızır'ı, söyle
apaçık eyle bu sırrı, söyle
halime sen ol tercüman, söyle
teker teker saklamadan söyle
gam defterinin tamamı yok mu
nasıl bir bekleyiş, ya rahman bu
hiç geçmez mi, nasıl bir zaman bu
duydum düşkünlüğünü naza bunun
verdiği hep sıkıntı eza bunun
kavuşmak gibi bir meramı yok mu
keyf aldı talihden dilenenler
yarına kaldı iyi bilinenler
nerede o ahdler, o vefalar
geçmez mi bu ettiğim dualar
gönül halinin intizamı yok mu
gamla şaşkın gönül dilsiz kaldı
galip gibi mecalsiz kaldı
gönderdiğim arzıhal kaldı
şimdi bir tek ihtimal kaldı
insafın o yerde namı yok mu. hüsn-ü aşk eserini okurken bu beyitler alır götürür bizi farklı diyarlara...
şeyh galip’in şu tardiyesi de güzeldir .
yek nazrada kıldın ey yüzü gül
ayînemi âftâbe-i mül
geçti bana neş'e-i tegafül
hem eyle hem eyleme tenezzül
dil hânesi câ-yi işretindir
bir şu'lesi var ki şem'-i cânın
fânûsuna sığmaz âsmânın
bu sîne-i berk-âşiyânın
sînâ dahi görmemiş nişânın
efrûhte-i inâyetindir
şehbâl-i dil oldu evc-pervâz
kim sayd-i hümâya eyleyüp nâz
zülfünde de olmaz âşiyan sâz
affeyle ki ey şeh-i felek-tâz
perverde-i dest-i himmetindir
bir âleme olmuşum ki vâsıl
şebnemleri mihr ile mukâbil
yok, pertev-i mihre anda hâil
nezdîk ü baîdi özge menzil
kim firkatin ayn-i vuslatındır
açıldı der-i harîm-i ma'nâ
bir sûret olur hezâr da'vâ
esrâr-i hafâ hep oldu peydâ
bildim ki bu cümle şûr ü gavgâ
gavgâyı sever bir âfetindir
ey arş-kemâl ü meh-sitâre
olmak nola düşmen-i nezâre
galib sana oldu pâre pâre
bir hâne-harâb imiş ne çâre
dâm-i reh-i mihr-i tal'atindir.
“ey gül-i rana..! ömrün beş mevsimi var: aşk, hasret, yalnızlık, vuslat ve hüzün. sahi, sen hangi mevsimdesin? -” şeyh galip.
gül-i rana dışı sarı, içi kırmızı olan çok nadir rastlanan kıymetli bir güldür.
divan edebiyatında sarı taraf aşığın yüzünün sararıp solmasını, kırmızı taraf ise aşığın içinin kan ağlamasını anlatır. yüzünüz sararıp solmasın, içiniz kan ağlamasın...aşk mevsiminde ikinci bahar yaşayın. *
devamını gör...
pantera rozeti
fakir olduğum için alamadığım rozet. alanlar alıyor valla oh anasını satıyım… neyse zenginin malı züğürdün çenesi yoruyor işte böyle üf… bi alaydım şu rozeti lan of ya. *
edit: çok yakışmış dostum. birkaç gün takılayım lan imansızlar ya. millet pantera aldı biz daha alamadık..
edit: çok yakışmış dostum. birkaç gün takılayım lan imansızlar ya. millet pantera aldı biz daha alamadık..
devamını gör...
istanbul sözleşmesi olayının çok abartılması
başlığı açana ithafen: yazık la kimin çocuğuysa...
devamını gör...
hobaaa3434
bir kaç troll yazar nedeniyle gitmesine üzüldüm, umarım çok yakında geri dönersin.
devamını gör...
islam’da kadının yeri
bu konuda islamcıların biz cenneti anaların ayağına serdikten başka argümanları yoktur.
devamını gör...
hayatında hiç antidepresan kullanmamış insan
benim.
ve dünya üzerinde hiçbir türün, gerek sosyo-psikolojik, gerek sosyo-fizyololojik ve gerekse anti insancıl gelişimsel sancılarında, antidepresanla ayakta kalmadığını bildiğimden, evrimsel ataklarımı antidepresanla baskılamak yerine, farkındalıkla deneyimlemek tarafında olmam dolayısıyla ve hatta ailecek karşı durduğumuz ve her birimizin tek tek, çevremizdekileri rehabilete edebilecek olgunluğa evrildiğimizi belirttiğim başlık.
bu ülke demek yerine, kutuplarda her geçen gün yaşam alanları daralan kutup ayılarının da, bu yaşamsal sancıda, antidepresanla ayakta kalması gerekirdi kanımca. *
ve dünya üzerinde hiçbir türün, gerek sosyo-psikolojik, gerek sosyo-fizyololojik ve gerekse anti insancıl gelişimsel sancılarında, antidepresanla ayakta kalmadığını bildiğimden, evrimsel ataklarımı antidepresanla baskılamak yerine, farkındalıkla deneyimlemek tarafında olmam dolayısıyla ve hatta ailecek karşı durduğumuz ve her birimizin tek tek, çevremizdekileri rehabilete edebilecek olgunluğa evrildiğimizi belirttiğim başlık.
bu ülke demek yerine, kutuplarda her geçen gün yaşam alanları daralan kutup ayılarının da, bu yaşamsal sancıda, antidepresanla ayakta kalması gerekirdi kanımca. *
devamını gör...
dede yadigarı olup hala saklanan şeyler
taşınabilir daktilo, sarı renkte, hâlen çalışıyor.
dedem almanya'ya giden ilk kuşak işçilerdendi. yıllarını bir oto tamirhanesinde boyundan büyük lastikleri takıp çıkararak geçirdi. her zaman çok muntazam yaşamaya çalışan, işyerindeki üniforması dahil jilet gibi düzgün ve tertemiz giyinen biriydi. bir gün bile traşsız gördüğümü hatırlamıyorum. bu muntazam duruşu sofradan kişisel alışkanlıklarına kadar her aşamada belli olurdu hayatının, ilkokul mezunu olmasına rağmen kurduğu yazılı iletişimde bile. zamanında büyükanneme yazdığı mektupları ve kartpostalları bulup inci gibi el yazısına şaşkınlıkla bakakalmıştım. oradaki işçiliği sürerken resmi makamlara yazacağı dilekçeleri düzgün olsun diye gidip iyisinden çantalı bir daktilo almış, bugünün masaüstü bilgisayarları gibi. ülkeye kesin dönüş yaptıktan sonra bile sigorta kurumlarına, devlet dairelerine dilekçe yazacağı zamanlarda büyük bir ciddiyetle daktilosunu her zaman oturduğu koltuğun hemen yanında bulunan hafif yüksekçe kahve sehpasına yerleştirir, kapağını dikkatle açar, çok önemli bir evrak yazacakmış gibi kırık beyaz renkte kağıtla kopya kağıdını üst üste koyup ruloya yerleştirir ve dikkatle yazmaya başlardı. olur da hata yaparsa başka bir şey için kullanmak üzere o kağıtları ayrı bir dosyaya koyardı. yazıya dair her şeye o zamanlardan bu yana ilgi duymama rağmen nedense hiç "ben de yazabilir miyim?" dediğimi anımsamam, daktilonun tuşlarına basarkenki o ciddiyeti bende ilginç bir çekingenlik uyandırırdı hep. yazacağını yazdıktan sonra da aynı özenle daktilonun gereken ayarlamalarını kontrol eder, kapağını kapatır ve her zamanki yerine koyardı. dedemi 99 depreminden iki gün önce kaybettik, halen bir yerde aynı düzenle yaşadığını hayal etmek gelir ara ara içimden. büyükannemi de birkaç yıl önce kaybettikten sonra evi boşaltırken bu daktiloyu buldum. yazdığı müsvedde dosyası hiçbir yerden çıkmadı, ama o kırık beyaz kağıtlar, daktilonun tüm araç gereci çantasıyla birlikte oradaydı. şimdi bu daktilo benim ufak tefek çevirilerimi biraz silik bir mürekkeple aynı kağıtlara geçiriyor. onun kadar özenle kullanabilmem pek mümkün olmaz belki ama elimden geldiğince iyi bakmaya çalışıyorum kendisine. çünkü o daktilo tuşlarına basan eller serin yaz akşamlarında izmir'in ışıklarını birlikte izleyelim diye iki çift bardağa benim için soğuk süt, kendisine de bira doldururdu. balkonda içeceklerimizi yudumlarken sessizce manzarayı izler, tek sözcüğe ihtiyaç duymadan derin bir muhabbete dalardık.
dedem almanya'ya giden ilk kuşak işçilerdendi. yıllarını bir oto tamirhanesinde boyundan büyük lastikleri takıp çıkararak geçirdi. her zaman çok muntazam yaşamaya çalışan, işyerindeki üniforması dahil jilet gibi düzgün ve tertemiz giyinen biriydi. bir gün bile traşsız gördüğümü hatırlamıyorum. bu muntazam duruşu sofradan kişisel alışkanlıklarına kadar her aşamada belli olurdu hayatının, ilkokul mezunu olmasına rağmen kurduğu yazılı iletişimde bile. zamanında büyükanneme yazdığı mektupları ve kartpostalları bulup inci gibi el yazısına şaşkınlıkla bakakalmıştım. oradaki işçiliği sürerken resmi makamlara yazacağı dilekçeleri düzgün olsun diye gidip iyisinden çantalı bir daktilo almış, bugünün masaüstü bilgisayarları gibi. ülkeye kesin dönüş yaptıktan sonra bile sigorta kurumlarına, devlet dairelerine dilekçe yazacağı zamanlarda büyük bir ciddiyetle daktilosunu her zaman oturduğu koltuğun hemen yanında bulunan hafif yüksekçe kahve sehpasına yerleştirir, kapağını dikkatle açar, çok önemli bir evrak yazacakmış gibi kırık beyaz renkte kağıtla kopya kağıdını üst üste koyup ruloya yerleştirir ve dikkatle yazmaya başlardı. olur da hata yaparsa başka bir şey için kullanmak üzere o kağıtları ayrı bir dosyaya koyardı. yazıya dair her şeye o zamanlardan bu yana ilgi duymama rağmen nedense hiç "ben de yazabilir miyim?" dediğimi anımsamam, daktilonun tuşlarına basarkenki o ciddiyeti bende ilginç bir çekingenlik uyandırırdı hep. yazacağını yazdıktan sonra da aynı özenle daktilonun gereken ayarlamalarını kontrol eder, kapağını kapatır ve her zamanki yerine koyardı. dedemi 99 depreminden iki gün önce kaybettik, halen bir yerde aynı düzenle yaşadığını hayal etmek gelir ara ara içimden. büyükannemi de birkaç yıl önce kaybettikten sonra evi boşaltırken bu daktiloyu buldum. yazdığı müsvedde dosyası hiçbir yerden çıkmadı, ama o kırık beyaz kağıtlar, daktilonun tüm araç gereci çantasıyla birlikte oradaydı. şimdi bu daktilo benim ufak tefek çevirilerimi biraz silik bir mürekkeple aynı kağıtlara geçiriyor. onun kadar özenle kullanabilmem pek mümkün olmaz belki ama elimden geldiğince iyi bakmaya çalışıyorum kendisine. çünkü o daktilo tuşlarına basan eller serin yaz akşamlarında izmir'in ışıklarını birlikte izleyelim diye iki çift bardağa benim için soğuk süt, kendisine de bira doldururdu. balkonda içeceklerimizi yudumlarken sessizce manzarayı izler, tek sözcüğe ihtiyaç duymadan derin bir muhabbete dalardık.
devamını gör...
insanlara soyadıyla hitap etmek
isim ve soyisimi birlikte kullanarak hitap ediyorum bazılarına. hoşuma gidiyor. değişik bir hava katıyor muhabbete. hafif dominantlık veriyor. yerinde kullanınca şık duruyor.
devamını gör...

