normal sözlük yazarlarının en yaşlı özelliği
yüksek sesi, gürültüyü, çocuk sesini kafam kaldırmıyor.
hiç bir şeye enerjim yok yatıp kalkıyorum.
hiç bir şeye enerjim yok yatıp kalkıyorum.
devamını gör...
çocuklarla girilen komik diyaloglar
-anne futbolcular, yediklerine dikkat ediyorlarmış, benim de okulda antrenmanlarım başlamak üzere, ben de bundan sonra abur cubur yemeyeceğim.
-tamam oğlum* sen bilirsin.
abisi, cips, kola vs. alır gelir.
-cips, kola abur cubur oluyor, ben yemem.
-tamam oğlum.
arkadaşı gelir, birlikte dışarı çıkarlar. birkaç saat sonra elinde dondurma ile eve gelir.
-anne, dondurma sağlıklı bir abur cubur, onu yiyebilirim, değil mi?
-evet oğlum, yiyebilirsin, afiyet olsun.**
-tamam oğlum* sen bilirsin.
abisi, cips, kola vs. alır gelir.
-cips, kola abur cubur oluyor, ben yemem.
-tamam oğlum.
arkadaşı gelir, birlikte dışarı çıkarlar. birkaç saat sonra elinde dondurma ile eve gelir.
-anne, dondurma sağlıklı bir abur cubur, onu yiyebilirim, değil mi?
-evet oğlum, yiyebilirsin, afiyet olsun.**
devamını gör...
bhutan
hindistan ile çin arasına sıkışmış, dış ilişkiler ve savunma gibi pek çok konuda hindistan'a bağlı, anayasal monarşi ile yönetilen, yani hem kralı hem de ülkeyi yöneten seçilmiş bir meclisi bulunan memleket. nüfusun büyük bölümü budist. asırlarca kapalı kaldıktan sonra yavaş yavaş dünyaya açıldılar.
televizyon yayını ve internet 1999'dan sonra girmiş ülkeye. geliri biraz enerji, biraz tarım, biraz da turizmden. ekolojik hassasiyeti çok yüksek bir ülke; ormanlarını, sularını, dağlarını ve bütün canlılarını kesin kurallarla koruyor.
televizyon yayını ve internet 1999'dan sonra girmiş ülkeye. geliri biraz enerji, biraz tarım, biraz da turizmden. ekolojik hassasiyeti çok yüksek bir ülke; ormanlarını, sularını, dağlarını ve bütün canlılarını kesin kurallarla koruyor.
devamını gör...
bildirimleri tek tek kontrol etmek
kesinlikle yaptığımdır. kontrol ederken de bir borç bildiğim geri dönüşü yapıyorum. ama son yazılanlara değil, geçmişte yazılanlara özenle bakıp okuyorum ve beğendiklerimi oyluyorum. bunu yaparken de keyif alıyorum.*
devamını gör...
yakından görülen en ünlü kişi
farklı şehirlerde,saymadığım kadar fazla sayıda ünlü gördüm.izmir ilk sırada geliyor.
ilyas salman ile kısa da olsa ettiğim sohbetin yeri farklıydı.
ilyas salman ile kısa da olsa ettiğim sohbetin yeri farklıydı.
devamını gör...
fonksiyonel besin
temel besleyici özelliklerinin ötesinde sağlığa olumlu katkıları olan besinlere fonksiyonel besin denir. sarımsak, fındık, kalsiyum eklenmiş portakal suyu, iyotlu tuz fonksiyonel besinlere örnek olarak verilebilir.
devamını gör...
otobüste koltuğu sonuna kadar yatıran tipler
arkadaki yolcudan rica etmelidir aksi halde her türlü küfürü hak eder.
devamını gör...
maruz kalınmak istenmeyen sorular
" bana kefil olur musun "
olmam canım, olmam güzel kardeşim.
sen dalgana bakarken, ben senin derdine ve borcuna sahip çıkamam.
hadi selametle.
olmam canım, olmam güzel kardeşim.
sen dalgana bakarken, ben senin derdine ve borcuna sahip çıkamam.
hadi selametle.
devamını gör...
atatürk'ün okunmasını tavsiye ettiği kitap
az da bilinse h. g. wells, atatürk'ün sevdiği yazarlardandır.
the time machine, the ınvisible man, the war of the worlds, the ısland of doctor moreau gibi bilim kurgu eserleri ile tanınsa da aslında edebiyatın bir çok alanında eser vermiştir.
bu eserlerden "outline of history" isimli kitabı nutukta atıf alan tek yabancı eserdir.
atatürk bu kitaptan öyle etkilenmiştir ki kitabı "cihan tarihinin umumi hatları" ismi ile türkçe olarak bastırtır ve daha sonrasında bu kitaptan esinlenerek "türk tarihinin umumi hatları" bir kitap hazırlanarak basılır.
the time machine, the ınvisible man, the war of the worlds, the ısland of doctor moreau gibi bilim kurgu eserleri ile tanınsa da aslında edebiyatın bir çok alanında eser vermiştir.
bu eserlerden "outline of history" isimli kitabı nutukta atıf alan tek yabancı eserdir.
atatürk bu kitaptan öyle etkilenmiştir ki kitabı "cihan tarihinin umumi hatları" ismi ile türkçe olarak bastırtır ve daha sonrasında bu kitaptan esinlenerek "türk tarihinin umumi hatları" bir kitap hazırlanarak basılır.
devamını gör...
havai fişek
gözüme alıyor, ya da benim uykum geldi.
keşke önce geri geri sayaydık.
3-2-1
ben yatıyorum.
keşke önce geri geri sayaydık.
3-2-1
ben yatıyorum.
devamını gör...
bırakın gelsin gel hele gel gel
takvim yaprakları 6 ocak 2012’yi gösteriyordu. bdp istanbul milletvekili sırrı süreyya önder, tbmm genel kurulunda kürsüde konuşmasını yaptığı sırada akp adıyaman milletvekili mehmet metiner ile bireysel bir tartışmaya girer. tartışmanın bir bölümünde sırrı süreyya önder’in ağzından türkiye siyaset tarihine geçen o sözler dökülür: "öne oturmayı yasak etmişlerdi orada da rahat durmadın. kombine biletini iptal mi ettiler? haddini bil, haddini bil, terbiyesiz diyemezsin sen, terbiyeyi senden mi öğr... bırakın gelsin, bırakın gelsin, gel hele gel, gel hele"
devamını gör...
şehzade alaeddin
şehzade alaeddin ya da alaeddin paşa, bilinen ilk osmanlı sadrazamı’dır. osmanlı devleti’nin kurucusu osman gazi ile bala hatun’un oğlu,orhan gazi’nin kardeşidir.
bölge paylaşımı, tabii ki devletin teşkilat kanununun ve devlet idaresinin öncelikle islam hukukuna, hadislere, sünni kurallara ve dört büyük imamın ya da islam’ın dört mezhep kurucularının kararlarına ve orhan gazi zamanında, islam kanunlarında muhtemel boşlukları ve eksiklikleri, zamanın ihtiyaçlarına uygun olarak çıkartılan özel düzenlemelerle doldurmak ve kapatmak gibi, osmanlı devleti için çıkartılan bu türdeki ilk kanunlar, orhan gazi’nin ilk hükümdarlık yıllarına ait olup, kardeşi alaeddin’in eseridirler.
çok zeki ve siyasetle askeri alnda çok derin bilgiye sahip bir adam olan alaeddin, osman gazi’nin ölümünden hemen sonra, gönüllü olarak babasından miras kalan bütün paylarından feragat ederek, bursa yakınlarındaki kite ovasında bir köye yerleşmiş ve görünüşe göre kendini burada ağabeyinin gözleri önünde büyüyen devletinin amaca uygun olarak düzenlenmesine dair düşüncelere adamıştı. ancak izmit alındıktan kısa bir süre sonra, yapılan son fetihlerini kutlamak ve aynı zamanda devletin bağımsızlığı, sürekliliği ve genişletilmesi için önemli saydığı bazı debvlet kurumlarının gerekliliğine dikkat çekmek üzere, ağabeyinin sarayına geldi. dikkat çektiği konular, para basma, kıyafet ve ordu düzeniydi.
orhan gazi, kardeşinin fikir ve önerilerini derhal kabul etti. bunların yürütülmesi ve uygulanması konusunda kardeşinden yardım beklediği için, osmanlı imparatorluğu’nda ilk kez olmak üzere kardeşine vezir rütbesi verdi. alaeddin paşa’nın öncelikle para basma konusuna verdiği önemin nedeni, islam’da hükümdarın adının cuma hutbelerinde okunmasının yanı sıra, ilk sırada para basma hakkının geldiği egemenlik haklarına dayanıyordu. bu egemenlik haklarından biri olan cuma hutbelerinde, hükümdarın adının geçmesinin, selçuklulardan osmanlı’ya ne zaman intikal ettiği tam olarak bilinmemektedir.
1328 yılında alaeddin paşa’nın girişimleri ile orhan gazi’nin adını taşıyan ilk altın ve gümüş sikke basıldı ve osmanlı devleti’nin her yerine dağıtıldı. nasıl ki alaeddin paşa egemenlik hakkının önemli bir kısmını oluşturduğu için para basma hakkının kullanımına önem veriyorsa, belirli bir kıyafet düzeninin uygulanmasıyla ilgili çabaları da, muhtemelen yükselmekte olan osmanlı devleti’nin en temel direklerinden biri olarak gördüğü mevkilrin ve sınıfların sıkı ayrımı hakkındaki görüşleriyle bağlantılıydı.
özellikle kıyafet aracılığıyla harici bir ayrım ayrıca doğu geleneklerinde vardı ve alaeddin paşa muhtemelen rumlarla sık sık gerçekleşen temasların ve bizans imparatorluğu’nun görkemli başkentinin yakınlığının, halkının eski ciddiyeti ve sadeliği üzerinde olumsuz bir etki bırakmaya başladığı için, kıyafet düzenlemesinde o denli ısrar etmek zorunda olduğunu düşünüyordu. görünüşe göre zengin süslemeli, değerli bizans kıyafetleri, başlıkları osmanlılar arasında çok erken dönemde kullanılmaya başlanmıştı ve bu konularda yozlaşmayı önlemek için, alaeddin paşa muhtemelen sınıf ayrımına bir düzen ve ordunun kıyafetlerine bir birlik ve “yekdüzelik” getirmek amacıyla kıyafetlerde tam bir reform yapmak istiyordu.
alaeddin paşa, idaresi sırasında dikkat ettiği üçüncü ve belki de en önemli konu, unsurları açısından hala ertuğrul gazi’nin ilk zaferlerini ve fetihlerini borçlu olduğu eski göçebe topluluklarını andıran orduya bir düzen getirmesiydi. bugüne kadar bu vahşi askerlerin kaba yiğitliklerini amacına uygun bir düzenleme ile artırma, meydan muharebelerinde ve kalelerin kuşatılmasında düzenli bir savaş yönetimi için daha yararlı hale getirme çabası içine girilmemişti.
osmanlı ordusunun çekirdeği bu yüzden halen tımar hizmetlerinden ve ganimet tutkusundan dolayı birbirlerine çok zayıf bağlarla bağlı olup, şiddetleri kırsal halkın korkuya ve dehşete kapılmasına neden olan ama iyi tahkim edilmiş şehirlerin surlarına karşı çok az ya da hiçbir şey yapamayan hafif atlı sipahilerden oluşuyordu ve bu birliklerin kuşattığı kalelerin çoğu genelde açlıktan ya da susuzluktan teslim oluyordu. tamda burada alaeddin paşa, müstahkem mevkilerinin zabtının ancak iyi organize edilmiş bir piyade sınıfı ile mümkün olabileceğini kolayca fark etti ve derhal böyle bir teşkilatın kurulmasını orhan gazi’ye önerdi. orhan gazi bunu onayladı ve uygulama aşamasında daha da emin olmak için savaş konusunda çok tecrübeli bir adama, bilecik kazaskeri çandarlı kara halil’e de danıştı.
sonunda aynı silahlarla donatılacak ve iyi bir ücret alacak seçkin genç türklerden oluşacak bir birlik kurarak, ilk denemeyi yapmaya karar verdiler. çandarlı kara halil, bu teşkilatı yönetmeyi üstlendi. muhtemelen bunun için bizans piyadelerini örnek almıştı. aldıkları ücret adam başı 1 akçe olarak belirlendi. ama sadece aktif savaş halinde oldukları zaman ödeniyordu, zira sayıları 20 bin kişiye kadar çıkan bu birlikler, en azından sürekli olarak silah altında olmamaları açısından daimi bir orduyu oluşturmuyorlardı. sefer bittiğinde terhis edililerdi, ücretleri kesilirdi ve vergiden tamamen muaf tutulan topraklarını işlemelerine izin verilirdi. bunun yanında odu yollarının tamiri ve muhafazası, ordu erzaklarının ve eşyalarının taşınması gibi küçük hizmetlerde yardımcı oluyorlardı. bu durum onları daha kurulduklarında kendine özgü bir paralı asker teşkilatına dönüştürdü ve belki de içlerinde çok geçmeden tamamen tasfiye edilmelerine neden olacak direniş ve isyan ruhunun gelişmesine neden oldu.
zira görünüşe göre, teşkilat kurulduktan birkaç ay sonra, muhtemelen aldıkları ücretlerden dolayı cesaretlenerek, çok ağır taleplerde bulunmaya başlamışlar ve orhan gazi’de ne savaşta, ne de barışta yararlı kullanılamayacaklarına dair bir kanaat bırakmışlardı. bu yüzden tasfiye edildiler ama en azından gelirlerini yani tımarlarını işletmeye devam ettiler. ilk zamanlarda başarısız gibi görünen bu deneyim, yeniçeri teşkilatına bir örnek oluşturmuş ve avrupa da osmanlı şanını ve büyüklüğünü yayacak bir teşkilatın öncüsü olmuştu.
şehzade alaeddin ya da vezir alaeddin paşa net bilinmemekle birlikte 1331 yılında vezirliği bırakıp, 1333 yılında bursa, kükürtlü de vefat etti. naaşı osman gazi türbesine defnedilmiştir.
bölge paylaşımı, tabii ki devletin teşkilat kanununun ve devlet idaresinin öncelikle islam hukukuna, hadislere, sünni kurallara ve dört büyük imamın ya da islam’ın dört mezhep kurucularının kararlarına ve orhan gazi zamanında, islam kanunlarında muhtemel boşlukları ve eksiklikleri, zamanın ihtiyaçlarına uygun olarak çıkartılan özel düzenlemelerle doldurmak ve kapatmak gibi, osmanlı devleti için çıkartılan bu türdeki ilk kanunlar, orhan gazi’nin ilk hükümdarlık yıllarına ait olup, kardeşi alaeddin’in eseridirler.
çok zeki ve siyasetle askeri alnda çok derin bilgiye sahip bir adam olan alaeddin, osman gazi’nin ölümünden hemen sonra, gönüllü olarak babasından miras kalan bütün paylarından feragat ederek, bursa yakınlarındaki kite ovasında bir köye yerleşmiş ve görünüşe göre kendini burada ağabeyinin gözleri önünde büyüyen devletinin amaca uygun olarak düzenlenmesine dair düşüncelere adamıştı. ancak izmit alındıktan kısa bir süre sonra, yapılan son fetihlerini kutlamak ve aynı zamanda devletin bağımsızlığı, sürekliliği ve genişletilmesi için önemli saydığı bazı debvlet kurumlarının gerekliliğine dikkat çekmek üzere, ağabeyinin sarayına geldi. dikkat çektiği konular, para basma, kıyafet ve ordu düzeniydi.
orhan gazi, kardeşinin fikir ve önerilerini derhal kabul etti. bunların yürütülmesi ve uygulanması konusunda kardeşinden yardım beklediği için, osmanlı imparatorluğu’nda ilk kez olmak üzere kardeşine vezir rütbesi verdi. alaeddin paşa’nın öncelikle para basma konusuna verdiği önemin nedeni, islam’da hükümdarın adının cuma hutbelerinde okunmasının yanı sıra, ilk sırada para basma hakkının geldiği egemenlik haklarına dayanıyordu. bu egemenlik haklarından biri olan cuma hutbelerinde, hükümdarın adının geçmesinin, selçuklulardan osmanlı’ya ne zaman intikal ettiği tam olarak bilinmemektedir.
1328 yılında alaeddin paşa’nın girişimleri ile orhan gazi’nin adını taşıyan ilk altın ve gümüş sikke basıldı ve osmanlı devleti’nin her yerine dağıtıldı. nasıl ki alaeddin paşa egemenlik hakkının önemli bir kısmını oluşturduğu için para basma hakkının kullanımına önem veriyorsa, belirli bir kıyafet düzeninin uygulanmasıyla ilgili çabaları da, muhtemelen yükselmekte olan osmanlı devleti’nin en temel direklerinden biri olarak gördüğü mevkilrin ve sınıfların sıkı ayrımı hakkındaki görüşleriyle bağlantılıydı.
özellikle kıyafet aracılığıyla harici bir ayrım ayrıca doğu geleneklerinde vardı ve alaeddin paşa muhtemelen rumlarla sık sık gerçekleşen temasların ve bizans imparatorluğu’nun görkemli başkentinin yakınlığının, halkının eski ciddiyeti ve sadeliği üzerinde olumsuz bir etki bırakmaya başladığı için, kıyafet düzenlemesinde o denli ısrar etmek zorunda olduğunu düşünüyordu. görünüşe göre zengin süslemeli, değerli bizans kıyafetleri, başlıkları osmanlılar arasında çok erken dönemde kullanılmaya başlanmıştı ve bu konularda yozlaşmayı önlemek için, alaeddin paşa muhtemelen sınıf ayrımına bir düzen ve ordunun kıyafetlerine bir birlik ve “yekdüzelik” getirmek amacıyla kıyafetlerde tam bir reform yapmak istiyordu.
alaeddin paşa, idaresi sırasında dikkat ettiği üçüncü ve belki de en önemli konu, unsurları açısından hala ertuğrul gazi’nin ilk zaferlerini ve fetihlerini borçlu olduğu eski göçebe topluluklarını andıran orduya bir düzen getirmesiydi. bugüne kadar bu vahşi askerlerin kaba yiğitliklerini amacına uygun bir düzenleme ile artırma, meydan muharebelerinde ve kalelerin kuşatılmasında düzenli bir savaş yönetimi için daha yararlı hale getirme çabası içine girilmemişti.
osmanlı ordusunun çekirdeği bu yüzden halen tımar hizmetlerinden ve ganimet tutkusundan dolayı birbirlerine çok zayıf bağlarla bağlı olup, şiddetleri kırsal halkın korkuya ve dehşete kapılmasına neden olan ama iyi tahkim edilmiş şehirlerin surlarına karşı çok az ya da hiçbir şey yapamayan hafif atlı sipahilerden oluşuyordu ve bu birliklerin kuşattığı kalelerin çoğu genelde açlıktan ya da susuzluktan teslim oluyordu. tamda burada alaeddin paşa, müstahkem mevkilerinin zabtının ancak iyi organize edilmiş bir piyade sınıfı ile mümkün olabileceğini kolayca fark etti ve derhal böyle bir teşkilatın kurulmasını orhan gazi’ye önerdi. orhan gazi bunu onayladı ve uygulama aşamasında daha da emin olmak için savaş konusunda çok tecrübeli bir adama, bilecik kazaskeri çandarlı kara halil’e de danıştı.
sonunda aynı silahlarla donatılacak ve iyi bir ücret alacak seçkin genç türklerden oluşacak bir birlik kurarak, ilk denemeyi yapmaya karar verdiler. çandarlı kara halil, bu teşkilatı yönetmeyi üstlendi. muhtemelen bunun için bizans piyadelerini örnek almıştı. aldıkları ücret adam başı 1 akçe olarak belirlendi. ama sadece aktif savaş halinde oldukları zaman ödeniyordu, zira sayıları 20 bin kişiye kadar çıkan bu birlikler, en azından sürekli olarak silah altında olmamaları açısından daimi bir orduyu oluşturmuyorlardı. sefer bittiğinde terhis edililerdi, ücretleri kesilirdi ve vergiden tamamen muaf tutulan topraklarını işlemelerine izin verilirdi. bunun yanında odu yollarının tamiri ve muhafazası, ordu erzaklarının ve eşyalarının taşınması gibi küçük hizmetlerde yardımcı oluyorlardı. bu durum onları daha kurulduklarında kendine özgü bir paralı asker teşkilatına dönüştürdü ve belki de içlerinde çok geçmeden tamamen tasfiye edilmelerine neden olacak direniş ve isyan ruhunun gelişmesine neden oldu.
zira görünüşe göre, teşkilat kurulduktan birkaç ay sonra, muhtemelen aldıkları ücretlerden dolayı cesaretlenerek, çok ağır taleplerde bulunmaya başlamışlar ve orhan gazi’de ne savaşta, ne de barışta yararlı kullanılamayacaklarına dair bir kanaat bırakmışlardı. bu yüzden tasfiye edildiler ama en azından gelirlerini yani tımarlarını işletmeye devam ettiler. ilk zamanlarda başarısız gibi görünen bu deneyim, yeniçeri teşkilatına bir örnek oluşturmuş ve avrupa da osmanlı şanını ve büyüklüğünü yayacak bir teşkilatın öncüsü olmuştu.
şehzade alaeddin ya da vezir alaeddin paşa net bilinmemekle birlikte 1331 yılında vezirliği bırakıp, 1333 yılında bursa, kükürtlü de vefat etti. naaşı osman gazi türbesine defnedilmiştir.
devamını gör...
serender
serander.
doğu karadenize'e özgü zahire deposu. kestane, ceviz ya da kiraz ağacından dört, bazen 6 ya da 8 hatta 12 ahşap ayak üstüne kurulmuş döşemesinde ve duvarlarında havalandırmaya uygun açıklıklar bırakılmış tek odalı yapı. içinde en çok mısır olmak üzere tohum için ayrılmış tahıllar, kış için hazırlanmış meyve kuruları, turşular ve salamura gibi yiyecekler muhafaza edilir. seranderlerin döşemesi tarviça denilen kestane ağacından 5 ya da 10 cm kalınlığında rabıtalarla kaplıdır.

seranderlere sabit olmayan merdivenle çıkılır. fare gibi tahıl canavarlarının yukarı tırmanmasını engellemek için ayaklar üzerine ters koni olarak metal yada ahşap bilezikler geçirilir. bunlara podes veya podosi denir.

trabzon'da serender ve serander, ordu, giresun ve rize'de serendi, zonguldak'ta seren, hemşin'de serende, rize'de bazen nayla, ordu, giresun, trabzon şalpazarı'nda bazen mazı veya mağazu, sürmene'de paska gibi ismi birbirine yakın coğrafyada şehirden şehre değişir.
serander sözcüğü, yunanca "kurutucu" anlamındaki ksirantirion sözcüğüyle ilişkilidir. aynı fonksiyondaki yapılara ispanya ve portekiz'de de rastlanıyor ve adı horru veya hórreo olarak geçiyor.

ekonomik durumları serander yapmaya uygun olmayan kişilerin taştan yaptıkları zahire depoları da var. bunların adına anadolu'da mısır yerine kullanılan bir sözcük olan çotul kelimesiyle ilişkili olarak çotulma deniyor.
kaynak
doğu karadenize'e özgü zahire deposu. kestane, ceviz ya da kiraz ağacından dört, bazen 6 ya da 8 hatta 12 ahşap ayak üstüne kurulmuş döşemesinde ve duvarlarında havalandırmaya uygun açıklıklar bırakılmış tek odalı yapı. içinde en çok mısır olmak üzere tohum için ayrılmış tahıllar, kış için hazırlanmış meyve kuruları, turşular ve salamura gibi yiyecekler muhafaza edilir. seranderlerin döşemesi tarviça denilen kestane ağacından 5 ya da 10 cm kalınlığında rabıtalarla kaplıdır.

seranderlere sabit olmayan merdivenle çıkılır. fare gibi tahıl canavarlarının yukarı tırmanmasını engellemek için ayaklar üzerine ters koni olarak metal yada ahşap bilezikler geçirilir. bunlara podes veya podosi denir.

trabzon'da serender ve serander, ordu, giresun ve rize'de serendi, zonguldak'ta seren, hemşin'de serende, rize'de bazen nayla, ordu, giresun, trabzon şalpazarı'nda bazen mazı veya mağazu, sürmene'de paska gibi ismi birbirine yakın coğrafyada şehirden şehre değişir.
serander sözcüğü, yunanca "kurutucu" anlamındaki ksirantirion sözcüğüyle ilişkilidir. aynı fonksiyondaki yapılara ispanya ve portekiz'de de rastlanıyor ve adı horru veya hórreo olarak geçiyor.

ekonomik durumları serander yapmaya uygun olmayan kişilerin taştan yaptıkları zahire depoları da var. bunların adına anadolu'da mısır yerine kullanılan bir sözcük olan çotul kelimesiyle ilişkili olarak çotulma deniyor.
kaynak
devamını gör...
en tehlikeli zehir
insanlara duyulan güvendir.
aslında zehirden ziyade virüs tabirini kullanmak daha doğru olur. güven duygusunun benim için getirdikleri de aynen bu şekilde. kuluçka süresi geçene kadar öldürücülüğü anlaşılamayan bir virüs gibi. iş işten geçtikten sonra elden, yaptığınız dikkatsizlikler için pişman olmak geliyor sadece.
aslında zehirden ziyade virüs tabirini kullanmak daha doğru olur. güven duygusunun benim için getirdikleri de aynen bu şekilde. kuluçka süresi geçene kadar öldürücülüğü anlaşılamayan bir virüs gibi. iş işten geçtikten sonra elden, yaptığınız dikkatsizlikler için pişman olmak geliyor sadece.
devamını gör...
günlük tutan insan
içimdekileri rahat rahat bir kağıda yazmaktan çekindiğim ve birisi okursa düşüncelerimi kötü hissederim diye yazamadığım, tutamadığım günlük.
devamını gör...
temel duygular
duygularımız zamanla evrim geçirmiş midir? ya da bazı duygularımız, diğer duygularımızın kombinasyonu olabilir miydi? geçenlerde aklıma gelen bir soru üzerine bir araştımaya giriştim. bir çok araştırmacı konuyu ele alış şekline göre, kendince temel duyguları farklı farklı tanımladıklarını gördüm.
örneğin;
psikolog orval hobart mowrer, temel duygu olarak iki adet duygudan bahseder. bunlar, acı ve zevktir. diğer duyguların bunlardan türediğini belirtir.
psikolog aynı zamanda filozof olan william james, konuyu bedensel bağlantı kurarak ele alır. sevgi, öfke, korku ve keder olmak üzere dört duygudan bahseder.
ingiliz psikolog william mcdougall ise konuyu güdülerle ilişki kurarak açıklayıp yedi temel duygu tespit etmiştir. öfke, nefret, kıvanç, korku, bağlılık, hassaslık ve şaşkınlık.
diğer duygularımız, temel duyguların birbirleri ile olan kombinasyonlarından ve temel duyguların yoğunluğuna göre oluşan duygularımızdır. basit bir kaç örnek ile konuyu açıklayayım.
korkma durumunun daha az olması durumunda yaşadığımız duygu sırasıyla kaygı ve endişedir.
umutsuzluk duygusu, korku ve üzüntüden oluşabilir. suçluluk duygusu ise sevinç ve korku duygularının bir arada yaşanmasından kaynaklanabilir.
hayal dünyamda kısa bir gezintiye çıkmam neticesinde ben de kendime göre bazı duyguların temel duygular olduğuna karar verdim.
yan duygularım daha yoktu. karışık değildi hiçbir şey. hisssizlik henüz oluşmamıştı. yaşamı iliklerime kadar hissedebiliyordum. güneş babam, toprak anamdı. ağaçlar kardeşim, yağmur arkadaşımdı. gövdem daha yakındı toprağa. tek derdim hayatta kalabilmekti. karnım doyduğumda benden mutlusu yoktu. arkadaşlarımla birlikte olmak bana güven veriyordu. çok bir şey bilmiyordum. kimseler de bilmiyordu zaten. doğa ile baş başaydık. doğa evim, doğa dostum, doğa korkumdu. kısacası o her şeyimdi. öyle çok duyguya sahip değildik. tehlikeli hayvanlarla beraber yaşıyorduk. bazı zamanlar çok korkuyordum onlardan. özellikle tek başıma kaldığımda. bir şey bilmediğimizden bahsetmiştim. o yüzden çok şaşkındım doğa karşısında. bir şeyleri anlamlandırmaya çalışıyorduk. anlamlandıramadığımız her şey bize korku veriyordu.
doğa karşısında çok ilgiliydik. yeni yerler görmeye, yeni olaylar yaşamaya bayılırdık. sık sık konfor alanımızı terkedip yeni maceralara girişirdik. işte bu maceralar sonucunda arkadaşlarımı kaybedebilirdim. kaybettim de sonuç olarak. onlar için çok üzüldüm. ve onları öldürenlere çok öfke duydum. öfke ve korku bizi yaşama bağlıyordu.
örneğin;
psikolog orval hobart mowrer, temel duygu olarak iki adet duygudan bahseder. bunlar, acı ve zevktir. diğer duyguların bunlardan türediğini belirtir.
psikolog aynı zamanda filozof olan william james, konuyu bedensel bağlantı kurarak ele alır. sevgi, öfke, korku ve keder olmak üzere dört duygudan bahseder.
ingiliz psikolog william mcdougall ise konuyu güdülerle ilişki kurarak açıklayıp yedi temel duygu tespit etmiştir. öfke, nefret, kıvanç, korku, bağlılık, hassaslık ve şaşkınlık.
diğer duygularımız, temel duyguların birbirleri ile olan kombinasyonlarından ve temel duyguların yoğunluğuna göre oluşan duygularımızdır. basit bir kaç örnek ile konuyu açıklayayım.
korkma durumunun daha az olması durumunda yaşadığımız duygu sırasıyla kaygı ve endişedir.
umutsuzluk duygusu, korku ve üzüntüden oluşabilir. suçluluk duygusu ise sevinç ve korku duygularının bir arada yaşanmasından kaynaklanabilir.
hayal dünyamda kısa bir gezintiye çıkmam neticesinde ben de kendime göre bazı duyguların temel duygular olduğuna karar verdim.
yan duygularım daha yoktu. karışık değildi hiçbir şey. hisssizlik henüz oluşmamıştı. yaşamı iliklerime kadar hissedebiliyordum. güneş babam, toprak anamdı. ağaçlar kardeşim, yağmur arkadaşımdı. gövdem daha yakındı toprağa. tek derdim hayatta kalabilmekti. karnım doyduğumda benden mutlusu yoktu. arkadaşlarımla birlikte olmak bana güven veriyordu. çok bir şey bilmiyordum. kimseler de bilmiyordu zaten. doğa ile baş başaydık. doğa evim, doğa dostum, doğa korkumdu. kısacası o her şeyimdi. öyle çok duyguya sahip değildik. tehlikeli hayvanlarla beraber yaşıyorduk. bazı zamanlar çok korkuyordum onlardan. özellikle tek başıma kaldığımda. bir şey bilmediğimizden bahsetmiştim. o yüzden çok şaşkındım doğa karşısında. bir şeyleri anlamlandırmaya çalışıyorduk. anlamlandıramadığımız her şey bize korku veriyordu.
doğa karşısında çok ilgiliydik. yeni yerler görmeye, yeni olaylar yaşamaya bayılırdık. sık sık konfor alanımızı terkedip yeni maceralara girişirdik. işte bu maceralar sonucunda arkadaşlarımı kaybedebilirdim. kaybettim de sonuç olarak. onlar için çok üzüldüm. ve onları öldürenlere çok öfke duydum. öfke ve korku bizi yaşama bağlıyordu.
devamını gör...
boleyn kızı
başrollerini scarlett johansson, natalie portman ve eric bana'ın paylaştığı 2008 yapımı, "abi ben şimdi ne izledim ya?" filmidir. şoktayım gerçekten. bir de tarihi bir olayı anlatmış olması iyice artırıyor etkisini.
anne ve mary bovelyn adlı iki kız kardeşin, erkek çocuğu olmayan kralın metresi olmak için verdikleri mücadeleyi ve bir o kadar ilginç olaylar silsilesini anlatıyor.
mary evli. bu yüzden kızların babası anne'i kralın metresi yapmak istiyor. ama ilk karşılaşmada anne kralı sinirlendirdiği için ve kral mary'yi beğendiği için kocasından ayırıp saraya götürüyor. daha doğrusu cümbür cemaat gidiyorlar saraya. mary'nin gerçekten de oğlu oluyor ama bu sırada kralımız gönlünü anne'e kaptırdığı için mary'yi hiç umursamıyor. önce mary'yi saraydan gönderiyorlar sonra da esas kraliçeyi gönderiyorlar. ama tabii bu o kadar da kolay olmuyor. adam sırf anne için papa'yı karşısına alıp ingiltere'nin mezhebini falan değiştiriyor. sonra anne kraliçe oluyor ama artık kral ona olan ilgisini de kaybediyor. ah boys..
neyse işte en son bir düzine daha entrika dönüyor ve anne idam ediliyor. ülkeyi de kralın anne'den olma kızı elizabeth yönetiyor.
berbat anlattığımın farkındayım ama hâlâ şoktayım.
anne ve mary bovelyn adlı iki kız kardeşin, erkek çocuğu olmayan kralın metresi olmak için verdikleri mücadeleyi ve bir o kadar ilginç olaylar silsilesini anlatıyor.
mary evli. bu yüzden kızların babası anne'i kralın metresi yapmak istiyor. ama ilk karşılaşmada anne kralı sinirlendirdiği için ve kral mary'yi beğendiği için kocasından ayırıp saraya götürüyor. daha doğrusu cümbür cemaat gidiyorlar saraya. mary'nin gerçekten de oğlu oluyor ama bu sırada kralımız gönlünü anne'e kaptırdığı için mary'yi hiç umursamıyor. önce mary'yi saraydan gönderiyorlar sonra da esas kraliçeyi gönderiyorlar. ama tabii bu o kadar da kolay olmuyor. adam sırf anne için papa'yı karşısına alıp ingiltere'nin mezhebini falan değiştiriyor. sonra anne kraliçe oluyor ama artık kral ona olan ilgisini de kaybediyor. ah boys..
neyse işte en son bir düzine daha entrika dönüyor ve anne idam ediliyor. ülkeyi de kralın anne'den olma kızı elizabeth yönetiyor.
berbat anlattığımın farkındayım ama hâlâ şoktayım.
devamını gör...




