özdemir erdoğan'ın zeki müren'le ilgili açıklamaları
zeki müren o kadar büyük bir isim ki işte öleli 20 seneyi geçti lakin işi bitmiş şimdiye kadar sanatı ile gündem olamamış bir looser'ı bile tekrar gündem yapabiliyor. işte bu yüzden sanat güneşi işte bu yüzden paşa! türkiye'nin gelmiş geçmiş en büyük sesi.
devamını gör...
ingilizce öğrenmek
iddia ediyorum bize 12 yıl okulda bu sistemle o kadar saat ingilizce ders vereceklerine her ders o yaşa özel bir çizgi diziyi ingilizce alt yazılı ve orijinal dilde izletseler bugün herkes temel seviyede ingilizce biliyor olurdu.
devamını gör...
mabel matiz klipleri
sanatçının çocukluğu toros dağları'nda geçtiği için, kliplerinde anadolu motifleri ve tabiat izdüşümüne yer verir. kısa metraj film tadında kliplerdir.
devamını gör...
intihar eden edebiyatçılar
yukio mişima en sarsıcı intiharlardan birini, dövüş sanatları öğrencilerinden kurduğu bir ekiple gerçekleştirmiş ve hem yazdıkları hem yaptıkları hem de ölümü ile efsane olmuş japon yazardır. bir maskedir mişima ve bunu itiraf etmiştir romanında. üç kez nobel’e aday olan mişima ödülü hiç kazanamazken yakın arkadaşı kavabata ilk seferde bu ödülü kazanmıştır. mişima fotomodellik bile yapmış ve oldukça cüretkar pozlar vermiştir. narsistik kişilik bozukluğu, silahlara düşkünlük, koltuk altı fetişizminin yanı sıra samuray ahlakını sürdürme inancına da sahip olan bu tuhaf ama büyüleyici yazar bir askeri üssü öğrencileri ile ele geçirip manifestosunu okuduktan sonra seppuku yaparak intihar eder. yaptığı her şey, yazdığı her şey efsanenin gücünü artırır. bütün kitaplarını okuduğunuzda mişima’nın bu lirik intiharına giden yolları döşeyen her bir taşı göreceksiniz.
devamını gör...
ömür törpüsü insanlar
beraber geçirilen zamanı zehir eden insanlardır. mutlu olmasını bilmeyenler, ayrıştırıcı/cinsiyetçi olanlar, memnuniyetsizler ve her yerde başarısını övmeye çalışanlar benim için bu gruba girerler.
devamını gör...
yazarların ömür boyu başına bela olacak özelliği
mükemmelliyetçilik.
ya tam olacak ya da hiç olmayacak. hayat siyah beyaz değil biliyorum ama yapamıyorum işte.
ya tam olacak ya da hiç olmayacak. hayat siyah beyaz değil biliyorum ama yapamıyorum işte.
devamını gör...
susmak
yerine göre doğru, yerine göre yanlış olan eylemdir.
cahile karşı susmak en iyi cevapken, haksızlığa karşı susmak kötü sonuçlar doğurur.
cahile karşı susmak en iyi cevapken, haksızlığa karşı susmak kötü sonuçlar doğurur.
devamını gör...
catch 22
joseph heller tarafından temelleri 1953 yılında atılmış ve 1961 yılında basılmış savaş romanı. dilimize madde 22 olarak çevrilmiştir. bürokrasinin bir kısır döngü içinde saçma bir şekilde işleyişini öyle güzel alaya alıyor ki heller, her sayfada insan hem geveze bir şekilde sırıtıp hem tüm bu saçmalıklara lanet okuyor. yine de bu kara mizah, hicivli dil ve ince dokundurmalar heller'ın savaş psikolojisini ve yaşanan trajediyi başarılı bir şekilde aktarmasına engel olmamış. romanın karmaşık bir zaman çizgisi var. bu karmaşa heller tarafından tam olarak tarif edilecek bir biçimde oluşturulmamış durumda, geçmişteki olaylar tamamen okuyucu ne olduğunu biliyormuş gibi aktarılsa bile zamanla açıklanıyor. belirli bir olaya giden süreci bambaşka karakterlerin tarafından yeniden okuyoruz özünde ve bu durum ilk başlarda karmaşa oluştursa bile her şey yerli yerine oturmaya başladığında külfetten ziyade keyifli bir hâl almaya başlıyor. zaman çizgisini rahatça takip edebilmek için heller bize iki detay veriyor; telsiz topçusu snowden'in ölümü ve subayların eve dönebilmek için yapması gereken uçuş sayısının ne kadar olduğu. bu iki detay üzerinden parçaları yavaş yavaş birleştirmeye başladığımızda roman daha akıcı bir hâl alıyor.
heller, ana karakter olan john yossarian üzerinden bürokrasiye, güç vasıfsız insanların eline geçince olan tüm saçmalıklara hatta yer yer tanrıya, savaşın hangi noktada ülkeyi savunmaktan çıkıp astların üstleri daha da yükseltmekten başka bir şey yapmayan piyonlara dönüştürdüğüne, kapitalizme ve aptalca bir idealizmin insanı sürükleyebileceği noktalara değiniyor. değinmek belki fazla basit kaçacaktır, neredeyse bombardımana tutuyor demek daha doğru olur. araya yedirilmiş komedi unsurunun yerini kitabın sonlarına doğru derin bir dram alsa bile, heller dozunu kaçırmadan ve karakterlerin çizgisini geri dönülemez bir şekilde bozmadan durumu iyi kurtarmış. bu bir kahramanlık öyküsü değil, john yossarian da bir kahraman sayılmaz zaten. aslında bu savaş romanında taraflar almanya ve amerika da değil çünkü heller kendi tarzı ile bize düşmanın tam içeride; şuurunu kaybetmiş, güç zehirlenmesi yaşayan ve sözde kahramanca kaybedilen bir birliğin onlara fazladan bir madalya getireceğini düşünen rütbelilerin ve emirlere itaat etmek adı altında her türlü soysuzluğa ses çıkarmayanların olduğunu gösteriyor. kitabın bir diğer güzel yanı ise; bugün romandan kaynaklı olarak ingilizce'ye deyim olarak geçen catch 22 açmazını her fırsatta kullanması. peki nedir catch 22? basitçe şöyle açıklanabilir; " soru sorma hakkını yalnızca soru sormayanlara veriyoruz. eğer soru sorarsanız soru sorma hakkınızı kaybedersiniz." bu tamamen catch 22 durumudur yani ne şekilde bakarsak bakalım bir açmaz vardır işin içinde.
kitabın ana karakteri olan ve heller'ın bütün bürokrasi eleştirisini onun ağzından yaptığı yüzbaşı yossarian muhtemelen edebiyat dünyasının gördüğü en iyi yazılmış karakterlerden biri. neredeyse histerik sayılabilecek inatçılığı bir yana roman boyunca diğer karakterler tarafından sık sık deli olduğu söylense bile aslında tek aklı başında olan kişi yossarian çünkü hayatta kalma içgüdüsüne sahip ve vatanseverlik adı altında yalnızca madalya ve rütbe getirecek ölüler olarak görüldüklerinin en net bilincinde olan tek kişi. roman boyunca onu bu denli sarsan şeyin telsiz topçusu snowden'in ölmeden önce ona söylediği sır olduğunu ima eden bir çok detay var biz bunu kitaptaki zaman çizgisi nedeniyle en sonda öğrenebiliyoruz ve tam bu noktada okuyucuyu sarsan muazzam bir sahne ortaya çıkıyor.
"yossarian was cold, too, and shivering uncontrollably. he felt goose pimples clacking all over him as he gazed down despondently at the grim secret snowden had spilled
all over the messy floor. ıt was easy to read the message in his entrails. man was matter, that was snowden's secret. drop him out a window and he'll fall. set fire to him and he'll burn. bury him and he'll rot, like other kinds of garbage. the spirit gone, man is garbage. that was snowden's secret."
(yossarian da üşüyordu, kontrolsüzce titriyordu. ümitsizlik içinde snowden'ın her yere saçılmış sırrına bakarken vücudunun her yerinde, tüyleri diken diken oluyordu. snowden'ın bağırsaklarıyla yazılmış mesajı okumak kolaydı. insan dediğin maddeydi, snowden'ın sırrı buydu işte. onu pencereden atarsan düşerdi. ateşe verirsen yanardı.
gömersen, tüm diğer çöp türleri gibi, o da çürürdü. ruh gittiğinde, insan çöpten başka bir şey değildi. snowden'ın sırrı buydu.)
snowden'ın saçılan iç organlarına bakan yossarian'ın çözdüğü sır buydu; çelikten olmadığını fark etmek. savaşın orta yerinde aklı başında olmak bir dezavantajdır çünkü ölebileceğiniz gerçeği ile yüzleştiğiniz an bütün büyü bozulur ve iradeniz çökme noktasına gelir. aslında burada da bir catch 22 durumu vardır çünkü savaşın orta yerinde delirmemek için deli olmanız gerekir.
aslında romandaki her karakter üzerinde durulmaya değer; kendi birliğini bombalayacak ve bunu bile haklı çıkaracak kadar ağzı laf yapan, kapitalizmin vücut bulmuş hâli milo, kendini yalnızca rütbesinden ibaret gören, erlerin ve subayların aynı tanrıya dua etmesinden bile şaşkınlık duyacak kadar absürt bir karakter olan ve üstlerine yaranabilmek için kendi askerlerinin ölümüne bile sevinç duyabilen albay cathcart, sırf kendini iyi hissetmediği zamanlarda zaman daha yavaş geçiyor diye daha uzun süre yaşadığını hissetmek için bile isteye kendi canını sıkacak şeyler yapan bombardımancı dunbar, hastalık hastası ve bulunmadığı bir uçuş listesinde adı olduğundan dolayı o uçak parçalandığında herkes tarafından ölü kabul edilip dışlanan doktor daneeka, otoriteden korku duyan, paranoyak, iyi niyetli ve naif padre tappman, sırf savaştan kaçabilmek için sürekli uçağını bile isteye suya düşüren ve en az hasarla kaçmayı başarabileceği bir plan yapmaya çalışan orr, soylu bir aileden gelen ve roma'da bir fahişeye aşık olup onunla evlenme hayali kuran daha sonra ise trajik bir şekilde ölen hayalperest teğmen nately, bir hizmetçiye tecavüz edip öldüren ve bundan sadece adalet önünde yargılanacağını düşündüğü için korku duyan yüzbaşı aarfy ve muhtemelen kısa tutmak için es geçtiğim bir çok karakter daha.
edit: t.s. eliot krizine neden olan ex-p.f.c. wintergreen karakteri milo minderbinder gibi unutulmaz bir karakter es geçmek olmaz.*
'they're trying to kill me,' yossarian told him calmly.
'no one's trying to kill you,' clevinger cried.
'then why are they shooting at me?' yossarian asked.
'they're shooting at *everyone*,' clevinger answered.
'they're trying to kill everyone.'
'and what difference does that make?' s.14
("beni öldürmeye çalışıyorlar," dedi yossarian ona, sakin sakin.
"kimse seni öldürmeye çalışmıyor," diye haykırdı clevinger.
"o zaman neden bana ateş ediyorlar?" diye sordu yossarian
"herkese ateş ediyorlar," diye yanıt verdi clevinger. "herkesi öldürmeye çalışıyorlar."
"bunun ne farkı var peki?")
when ı look up, ı see people cashing in. ı don't see heaven or saints or angels. ı see people cashing in on every decent impulse and every human tragedy. s.461
(ben baktığım zaman, ceplerini dolduran insanlar görüyorum. cennetler, azizler ve melekler görmüyorum. her iyi dürtüden, her insani trajediden cebini doldurmak için faydalanan kişiler görüyorum.)
"what a lousy earth! he wondered how many people were destitute that same night even in his own prosperous country, how many homes were shanties, how many
husbands were drunk and wives socked, and how many children were bullied,abused or abandoned.
how many families hungered for food they could not afford to buy? how many hearts were broken? how many suicides would take place that same night, how many people
would go insane? how many cockroaches and landlords would triumph? how many winners were losers, successes failures, rich men poor men? how many wise guys were stupid? how many happy endings were unhappy endings?
how many honest men were liars, brave men cowards, loyal men traitors, how many sainted men were corrupt, how many people in positions of trust had sold their souls
to blackguards for petty cash, how many had never had? how many straight-and-narrow paths were crooked paths? how many best families were worst families and how many good people were bad people?" s.426
(ne iğrenç bir dünya! o gece zengin ülkelerde yaşamalarına rağmen kaç kişinin yoksunluk içinde olduğunu, kaç evin barakalardan ibaret olduğunu, kaç kocanın sarhoş olup karılarını dövdüğünü, kaç çocuğun zulüm gördüğünü, suistimal edildiğini, terk edildiğini merak etti.
kaç aile yiyeceğe para yetiştiremeyip aç kalmıştı? kaç kalp kırılmıştı? o gece kaç kişi intihar edecek, kaç kişi delirecekti? kaç hamamböceği, kaç evsahibi muzaffer olacaktı? kazananların kaçı aslında kaybetmişti, başarılı sanılanların kaçı başarısız, kaç zengin aslında fakirdi? akıllı geçinen kaç kişi aptaldı? kaç mutlu son mutsuzdu? kaç dürüst adam yalan söylemiş, kaç cesur adam korkuya kapılmış, kaç sadık adam ihanet etmiş, kaç aziz yolsuzluk yapmış, itimat gerektiren konumlara sahip kaç kişi para için ruhlarını alçaklara satmıştı, kaç kişinin ruhu bile yoktu? kaç dosdoğru yol aslında çarpıktı? en iyi ailelerin kaçı aslında en kötü aileydi ve kaç iyi insan kötüydü?)
yossarian marveled that children could suffer such barbaric sacrifice without evincing the slightest hint of fear or pain. he took it for granted that they did submit so stoically. ıf not, he reasoned, the custom would certainly have died, for no
craving for wealth or immortality could be so great, he felt, as to subsist on the sorrow of children. s.418
(yossarian, çocukların en ufak korku ya da acı işareti vermeden bunca canavarlığı yaşayabilmelerine hayret ediyordu. büyük metanetle boyun eğdiklerini düşünüyordu. aksi halde, diye mantık yürütüyordu, gelenekler yok olurdu; çünkü hiçbir servet ya da ölümsüzlük hırsı, çocukların kederinden geçinecek kadar büyük olamazdı.)
'don't you
see what that means? now you can take me off combat duty and send me home.
they're not going to send a crazy man out to be killed, are they?'
'who else will go?' s.314
("bunun ne anlama geldiğini anlamıyor musun? artık beni uçuştan men edebilir, eve gönderebilirsin. deli bir adamı ölüme göndermezler, değil mi?"
"başka kim ölüme gider ki?")
heller, ana karakter olan john yossarian üzerinden bürokrasiye, güç vasıfsız insanların eline geçince olan tüm saçmalıklara hatta yer yer tanrıya, savaşın hangi noktada ülkeyi savunmaktan çıkıp astların üstleri daha da yükseltmekten başka bir şey yapmayan piyonlara dönüştürdüğüne, kapitalizme ve aptalca bir idealizmin insanı sürükleyebileceği noktalara değiniyor. değinmek belki fazla basit kaçacaktır, neredeyse bombardımana tutuyor demek daha doğru olur. araya yedirilmiş komedi unsurunun yerini kitabın sonlarına doğru derin bir dram alsa bile, heller dozunu kaçırmadan ve karakterlerin çizgisini geri dönülemez bir şekilde bozmadan durumu iyi kurtarmış. bu bir kahramanlık öyküsü değil, john yossarian da bir kahraman sayılmaz zaten. aslında bu savaş romanında taraflar almanya ve amerika da değil çünkü heller kendi tarzı ile bize düşmanın tam içeride; şuurunu kaybetmiş, güç zehirlenmesi yaşayan ve sözde kahramanca kaybedilen bir birliğin onlara fazladan bir madalya getireceğini düşünen rütbelilerin ve emirlere itaat etmek adı altında her türlü soysuzluğa ses çıkarmayanların olduğunu gösteriyor. kitabın bir diğer güzel yanı ise; bugün romandan kaynaklı olarak ingilizce'ye deyim olarak geçen catch 22 açmazını her fırsatta kullanması. peki nedir catch 22? basitçe şöyle açıklanabilir; " soru sorma hakkını yalnızca soru sormayanlara veriyoruz. eğer soru sorarsanız soru sorma hakkınızı kaybedersiniz." bu tamamen catch 22 durumudur yani ne şekilde bakarsak bakalım bir açmaz vardır işin içinde.
kitabın ana karakteri olan ve heller'ın bütün bürokrasi eleştirisini onun ağzından yaptığı yüzbaşı yossarian muhtemelen edebiyat dünyasının gördüğü en iyi yazılmış karakterlerden biri. neredeyse histerik sayılabilecek inatçılığı bir yana roman boyunca diğer karakterler tarafından sık sık deli olduğu söylense bile aslında tek aklı başında olan kişi yossarian çünkü hayatta kalma içgüdüsüne sahip ve vatanseverlik adı altında yalnızca madalya ve rütbe getirecek ölüler olarak görüldüklerinin en net bilincinde olan tek kişi. roman boyunca onu bu denli sarsan şeyin telsiz topçusu snowden'in ölmeden önce ona söylediği sır olduğunu ima eden bir çok detay var biz bunu kitaptaki zaman çizgisi nedeniyle en sonda öğrenebiliyoruz ve tam bu noktada okuyucuyu sarsan muazzam bir sahne ortaya çıkıyor.
"yossarian was cold, too, and shivering uncontrollably. he felt goose pimples clacking all over him as he gazed down despondently at the grim secret snowden had spilled
all over the messy floor. ıt was easy to read the message in his entrails. man was matter, that was snowden's secret. drop him out a window and he'll fall. set fire to him and he'll burn. bury him and he'll rot, like other kinds of garbage. the spirit gone, man is garbage. that was snowden's secret."
(yossarian da üşüyordu, kontrolsüzce titriyordu. ümitsizlik içinde snowden'ın her yere saçılmış sırrına bakarken vücudunun her yerinde, tüyleri diken diken oluyordu. snowden'ın bağırsaklarıyla yazılmış mesajı okumak kolaydı. insan dediğin maddeydi, snowden'ın sırrı buydu işte. onu pencereden atarsan düşerdi. ateşe verirsen yanardı.
gömersen, tüm diğer çöp türleri gibi, o da çürürdü. ruh gittiğinde, insan çöpten başka bir şey değildi. snowden'ın sırrı buydu.)
snowden'ın saçılan iç organlarına bakan yossarian'ın çözdüğü sır buydu; çelikten olmadığını fark etmek. savaşın orta yerinde aklı başında olmak bir dezavantajdır çünkü ölebileceğiniz gerçeği ile yüzleştiğiniz an bütün büyü bozulur ve iradeniz çökme noktasına gelir. aslında burada da bir catch 22 durumu vardır çünkü savaşın orta yerinde delirmemek için deli olmanız gerekir.
aslında romandaki her karakter üzerinde durulmaya değer; kendi birliğini bombalayacak ve bunu bile haklı çıkaracak kadar ağzı laf yapan, kapitalizmin vücut bulmuş hâli milo, kendini yalnızca rütbesinden ibaret gören, erlerin ve subayların aynı tanrıya dua etmesinden bile şaşkınlık duyacak kadar absürt bir karakter olan ve üstlerine yaranabilmek için kendi askerlerinin ölümüne bile sevinç duyabilen albay cathcart, sırf kendini iyi hissetmediği zamanlarda zaman daha yavaş geçiyor diye daha uzun süre yaşadığını hissetmek için bile isteye kendi canını sıkacak şeyler yapan bombardımancı dunbar, hastalık hastası ve bulunmadığı bir uçuş listesinde adı olduğundan dolayı o uçak parçalandığında herkes tarafından ölü kabul edilip dışlanan doktor daneeka, otoriteden korku duyan, paranoyak, iyi niyetli ve naif padre tappman, sırf savaştan kaçabilmek için sürekli uçağını bile isteye suya düşüren ve en az hasarla kaçmayı başarabileceği bir plan yapmaya çalışan orr, soylu bir aileden gelen ve roma'da bir fahişeye aşık olup onunla evlenme hayali kuran daha sonra ise trajik bir şekilde ölen hayalperest teğmen nately, bir hizmetçiye tecavüz edip öldüren ve bundan sadece adalet önünde yargılanacağını düşündüğü için korku duyan yüzbaşı aarfy ve muhtemelen kısa tutmak için es geçtiğim bir çok karakter daha.
edit: t.s. eliot krizine neden olan ex-p.f.c. wintergreen karakteri milo minderbinder gibi unutulmaz bir karakter es geçmek olmaz.*
'they're trying to kill me,' yossarian told him calmly.
'no one's trying to kill you,' clevinger cried.
'then why are they shooting at me?' yossarian asked.
'they're shooting at *everyone*,' clevinger answered.
'they're trying to kill everyone.'
'and what difference does that make?' s.14
("beni öldürmeye çalışıyorlar," dedi yossarian ona, sakin sakin.
"kimse seni öldürmeye çalışmıyor," diye haykırdı clevinger.
"o zaman neden bana ateş ediyorlar?" diye sordu yossarian
"herkese ateş ediyorlar," diye yanıt verdi clevinger. "herkesi öldürmeye çalışıyorlar."
"bunun ne farkı var peki?")
when ı look up, ı see people cashing in. ı don't see heaven or saints or angels. ı see people cashing in on every decent impulse and every human tragedy. s.461
(ben baktığım zaman, ceplerini dolduran insanlar görüyorum. cennetler, azizler ve melekler görmüyorum. her iyi dürtüden, her insani trajediden cebini doldurmak için faydalanan kişiler görüyorum.)
"what a lousy earth! he wondered how many people were destitute that same night even in his own prosperous country, how many homes were shanties, how many
husbands were drunk and wives socked, and how many children were bullied,abused or abandoned.
how many families hungered for food they could not afford to buy? how many hearts were broken? how many suicides would take place that same night, how many people
would go insane? how many cockroaches and landlords would triumph? how many winners were losers, successes failures, rich men poor men? how many wise guys were stupid? how many happy endings were unhappy endings?
how many honest men were liars, brave men cowards, loyal men traitors, how many sainted men were corrupt, how many people in positions of trust had sold their souls
to blackguards for petty cash, how many had never had? how many straight-and-narrow paths were crooked paths? how many best families were worst families and how many good people were bad people?" s.426
(ne iğrenç bir dünya! o gece zengin ülkelerde yaşamalarına rağmen kaç kişinin yoksunluk içinde olduğunu, kaç evin barakalardan ibaret olduğunu, kaç kocanın sarhoş olup karılarını dövdüğünü, kaç çocuğun zulüm gördüğünü, suistimal edildiğini, terk edildiğini merak etti.
kaç aile yiyeceğe para yetiştiremeyip aç kalmıştı? kaç kalp kırılmıştı? o gece kaç kişi intihar edecek, kaç kişi delirecekti? kaç hamamböceği, kaç evsahibi muzaffer olacaktı? kazananların kaçı aslında kaybetmişti, başarılı sanılanların kaçı başarısız, kaç zengin aslında fakirdi? akıllı geçinen kaç kişi aptaldı? kaç mutlu son mutsuzdu? kaç dürüst adam yalan söylemiş, kaç cesur adam korkuya kapılmış, kaç sadık adam ihanet etmiş, kaç aziz yolsuzluk yapmış, itimat gerektiren konumlara sahip kaç kişi para için ruhlarını alçaklara satmıştı, kaç kişinin ruhu bile yoktu? kaç dosdoğru yol aslında çarpıktı? en iyi ailelerin kaçı aslında en kötü aileydi ve kaç iyi insan kötüydü?)
yossarian marveled that children could suffer such barbaric sacrifice without evincing the slightest hint of fear or pain. he took it for granted that they did submit so stoically. ıf not, he reasoned, the custom would certainly have died, for no
craving for wealth or immortality could be so great, he felt, as to subsist on the sorrow of children. s.418
(yossarian, çocukların en ufak korku ya da acı işareti vermeden bunca canavarlığı yaşayabilmelerine hayret ediyordu. büyük metanetle boyun eğdiklerini düşünüyordu. aksi halde, diye mantık yürütüyordu, gelenekler yok olurdu; çünkü hiçbir servet ya da ölümsüzlük hırsı, çocukların kederinden geçinecek kadar büyük olamazdı.)
'don't you
see what that means? now you can take me off combat duty and send me home.
they're not going to send a crazy man out to be killed, are they?'
'who else will go?' s.314
("bunun ne anlama geldiğini anlamıyor musun? artık beni uçuştan men edebilir, eve gönderebilirsin. deli bir adamı ölüme göndermezler, değil mi?"
"başka kim ölüme gider ki?")
devamını gör...
sözlükteki en yaşlı yazar kaç yaşında sorunsalı
son 24 saatte uğrayan 1600 yazar içinden en yaşlı olanı kaç yaşında acaba lan??
bence 55 üstü asla yoktur. şu an onlar aşı sırası bekliyorlar gelip burada fink atacak halleri yok.
en yaşlı yazarımız bence 54 yaşında emekli albaydır. kadıköy'de ikamet etmekte ayrıca orduevi imkanlarından faydalanmaktadır. kafa sözlüğü orduevine ucuza traş olmaya gelen subay çocukları sayesinde duymuştur. hayal gücüm bu kadar.
bence 55 üstü asla yoktur. şu an onlar aşı sırası bekliyorlar gelip burada fink atacak halleri yok.
en yaşlı yazarımız bence 54 yaşında emekli albaydır. kadıköy'de ikamet etmekte ayrıca orduevi imkanlarından faydalanmaktadır. kafa sözlüğü orduevine ucuza traş olmaya gelen subay çocukları sayesinde duymuştur. hayal gücüm bu kadar.
devamını gör...
ahmed arif
bugün ölümünün 30. yıl dönümü olan şairimizdir.
maviye
maviye çalar gözlerin,
yangın mavisine
rüzgarda asi,
körsem,
senden gayrısına yoksam,
bozuksam,
can benim, düş benim,
ellere nesi?
hadi gel,
ay karanlık.
maviye
maviye çalar gözlerin,
yangın mavisine
rüzgarda asi,
körsem,
senden gayrısına yoksam,
bozuksam,
can benim, düş benim,
ellere nesi?
hadi gel,
ay karanlık.
devamını gör...
dubaracı
çok başarılı ukdelere sahip yazar.
(bkz: dubaracı neden bu kadar iyi bir kişiliğe sahip sorunsalı)
(bkz: dubaracı'nın moderatör olması gerekliliği)
(bkz: dubaracı'dan genç yazarlara tavsiyeler)
(bkz: moderatörlerin dubaracı'yı kıskanması)
(bkz: dubaracı'ya kötü davrananların sözlükten uzaklaştırılması)
(bkz: dubaracı ile youtube röportajı)
(bkz: dubaracı'dan mesaj bekleyen yazarlar veritabanı)
yalnız bunları doldursak dubara diye sözlüğün girişinden çıkışına kadar kovalarlar bizi.
ekleme: ee kullanıcı adı dubaracı olmuş. ne yapacağız bu kadar ukdeyi? bu kadar ukdeyi bir araya getirdiğimiz emeği? iki harf deyip geçme sayın yazar. iki harfin yanına bir harf daha kat ölüm olur ölümsüz. gitti bütün emekler. *
(bkz: dubaracı neden bu kadar iyi bir kişiliğe sahip sorunsalı)
(bkz: dubaracı'nın moderatör olması gerekliliği)
(bkz: dubaracı'dan genç yazarlara tavsiyeler)
(bkz: moderatörlerin dubaracı'yı kıskanması)
(bkz: dubaracı'ya kötü davrananların sözlükten uzaklaştırılması)
(bkz: dubaracı ile youtube röportajı)
(bkz: dubaracı'dan mesaj bekleyen yazarlar veritabanı)
yalnız bunları doldursak dubara diye sözlüğün girişinden çıkışına kadar kovalarlar bizi.
ekleme: ee kullanıcı adı dubaracı olmuş. ne yapacağız bu kadar ukdeyi? bu kadar ukdeyi bir araya getirdiğimiz emeği? iki harf deyip geçme sayın yazar. iki harfin yanına bir harf daha kat ölüm olur ölümsüz. gitti bütün emekler. *
devamını gör...
dublajlı film seyreden insan
özellikle animasyon filmlerinde orjinalinden daha iyi olduğunu düşünüyorum. shrek, buz devri gibi filmlerde hala sıkça kullanılan espriler dublajından kaynaklıdır. (bkz: hanım hanım bunlar benim yavrularım) orjinalinden aynı tadı almazsınız bence.
ayrıca bazı filmlerdeki dublajlar da bana göre hiç de fena değildi. mesela rocky'nin şu tiradı buradan bana orjinalinden daha güzel geliyor, orjinalindeki dil kaba ve etkisiz geldi -belki benim yabancı dil bilmememle alakalıdır- , keza heath ledger'in oynadığı joker'in dublajını da beğenmiştim. velhasıl filme, konuya, oyuncuya ve dublajı yapan kişiye göre değişir dublaj olayı.
ayrıca bazı filmlerdeki dublajlar da bana göre hiç de fena değildi. mesela rocky'nin şu tiradı buradan bana orjinalinden daha güzel geliyor, orjinalindeki dil kaba ve etkisiz geldi -belki benim yabancı dil bilmememle alakalıdır- , keza heath ledger'in oynadığı joker'in dublajını da beğenmiştim. velhasıl filme, konuya, oyuncuya ve dublajı yapan kişiye göre değişir dublaj olayı.
devamını gör...
bir terapi olarak araba kullanmak
ehliyetim olmadığı ve henüz 18 yaşımda olduğum için sadece ehliyet derslerinde araba kullandım ama gerçekten de bir terapi gibidir hele ki boş bir yolda sürüyorsanız keyif katlanır.
devamını gör...
kitap alıntıları
şu an okuduğum gazap üzümlerinde altını çizdiğim bir kısım :
“gideceğimiz yer iki bin millik yolmuş diyorlar. ne kadar sürer sence, tom? haritada gördüm. koca dağlar var! kartpostallardaki gibi. onları aşıp gideceğiz. ne kadar sürer onca yolu gitmek acaba, tommy?”
“bilmiyorum. belki iki hafta, belki de, şansımız varsa, on gün falan. bak, anne, kaygılanmayı kes. dur, sana kodese girmekle ilgili bir şey söyleyeyim. habire çıkacağın günü düşünüp duramazsın. deli olur insan. yaşamakta olduğun günü düşüneceksin... her günü geldiği gibi al. ”
yıllardır şu durum bi geçsin bunu da o zaman yaparım gibi yaşıyorum ama böyle yaparak gelecek zamanı beklerken anı kaybettiğimi fark ettim, bi şeyleri beklemek zaten yeterince yıpratıcıyken, şimdiyi de yaşayamamak bu durumu iyice katmerliyor.
ara ara okuyacağım tomun bu sözlerini.
“gideceğimiz yer iki bin millik yolmuş diyorlar. ne kadar sürer sence, tom? haritada gördüm. koca dağlar var! kartpostallardaki gibi. onları aşıp gideceğiz. ne kadar sürer onca yolu gitmek acaba, tommy?”
“bilmiyorum. belki iki hafta, belki de, şansımız varsa, on gün falan. bak, anne, kaygılanmayı kes. dur, sana kodese girmekle ilgili bir şey söyleyeyim. habire çıkacağın günü düşünüp duramazsın. deli olur insan. yaşamakta olduğun günü düşüneceksin... her günü geldiği gibi al. ”
yıllardır şu durum bi geçsin bunu da o zaman yaparım gibi yaşıyorum ama böyle yaparak gelecek zamanı beklerken anı kaybettiğimi fark ettim, bi şeyleri beklemek zaten yeterince yıpratıcıyken, şimdiyi de yaşayamamak bu durumu iyice katmerliyor.
ara ara okuyacağım tomun bu sözlerini.
devamını gör...
bu başlıkta kendimizi kandırıyoruz
(bkz: hümanizm)
devamını gör...
fiyatı pahalı gelince mağazada uydurulan yalanlar
"dönüşte bir bakayım."
devamını gör...
akıl sağlığı için ülkeyi terk etmek
kesin olarak yapılması gereken eylem
burada yaşayan insanların hepsinin psikolojisi bozulmuş, ahlaki yönden çökmüş, saygı sabır kalmamış, herkes bir kavga peşinde, öfkeli insanlar ülkesi olmuş.
dolmuşa biniyorsun sabır, alttan alma yok.
insanların yüzlerinde hep bir somurtkan tavır.
ülkenin içine düştüğü durum içler acısı.
imkansızlık, maddi problemler insanları mayıştırmış, gücü gücü yetene olmuş.
akıl sağlığımı ne kadar koruyabilirim bilmiyorum.
en kısa sürede kaçıp gitmek için çalışmalara başladım...
burada yaşayan insanların hepsinin psikolojisi bozulmuş, ahlaki yönden çökmüş, saygı sabır kalmamış, herkes bir kavga peşinde, öfkeli insanlar ülkesi olmuş.
dolmuşa biniyorsun sabır, alttan alma yok.
insanların yüzlerinde hep bir somurtkan tavır.
ülkenin içine düştüğü durum içler acısı.
imkansızlık, maddi problemler insanları mayıştırmış, gücü gücü yetene olmuş.
akıl sağlığımı ne kadar koruyabilirim bilmiyorum.
en kısa sürede kaçıp gitmek için çalışmalara başladım...
devamını gör...
her şeyi içine atan insan
etrafında anlatmaya değer kimse olmayan insan.
(bkz: anlaşılmamak)
(bkz: anlaşılmamak)
devamını gör...
moderasyonla yaşanan her sorunu başlık açarak dillendirmek
kimseye faydasi olmayan bana gore anlamsiz bir eylem. bu eyleme ne zaman sahit olsam cogunlukla moderasyon ile bir fikir uyusmazligina giren yazarin 'vay efendim onun entarisin hakaret vardi bisey yapmadin benim entarimde argo var diye sildin bu mu adaletiniz?' ya da benzeri bi sekilde isyan edip kendisine destek arayisina girdigini goruyorum. cozum bu degil arkadaslar.
moderasyon ile bir sorun yasiyorsaniz baska bir mod ile konusmayi deneyin, o da olmuyorsa benjamin'in makamina cikin. bana gelmeyin ben teknik destek ve yazilimsal konular icin burayim, onun disinda sizler gibi arada bi acar okurum aklima geleni yazarim.
karsilikli sagduyu olmadan hic bir problemi cozemezsiniz. aranizda cozulecek bir konuyu once moderatore rencide edici mesajlar atip da sonra baslik acip melek rolune burunen arkadaslar, yapmayin etmeyin, baskalarinin huzurunu kacirmaktan baska bir getirisi yok bunun.
bunlari yetkili bir kisi olarak degil normal bir yazar olarak yaziyorum. o kadar isin gucun arasinda bana da bunu yazdirdiniz ya bravo!
son olarak, yarasi olan gocunsun.
moderasyon ile bir sorun yasiyorsaniz baska bir mod ile konusmayi deneyin, o da olmuyorsa benjamin'in makamina cikin. bana gelmeyin ben teknik destek ve yazilimsal konular icin burayim, onun disinda sizler gibi arada bi acar okurum aklima geleni yazarim.
karsilikli sagduyu olmadan hic bir problemi cozemezsiniz. aranizda cozulecek bir konuyu once moderatore rencide edici mesajlar atip da sonra baslik acip melek rolune burunen arkadaslar, yapmayin etmeyin, baskalarinin huzurunu kacirmaktan baska bir getirisi yok bunun.
bunlari yetkili bir kisi olarak degil normal bir yazar olarak yaziyorum. o kadar isin gucun arasinda bana da bunu yazdirdiniz ya bravo!
son olarak, yarasi olan gocunsun.
devamını gör...
teneke
adana'da bir köye, insanlığın unutulmaya yüz tutmuş bulunduğu yere yeni, genç bir kaymakamın atanmasıyla başlıyor daha doğrusu devam ediyor yüzsüzlükler. yaşar kemal, yılanı öldürseler'de şöyle der: ''sen çıkmasaydın karşıma, ben insanlığı unutmuş gitmiştim..'' işte kaymakam o insanlığı hatırlatıyor ağaların hüküm sürdüğü, çamurlarla kaplı köye.
gerçi ağaların insanlıkları pırıl pırıl, tertemiz. çünkü hiç kullanılmamış. bu ağalar çeltikten kazanacağı paralar için koskoca köyün, küçücük çocukların sıtmadan ölmesine aldırış etmeyecek kadar acımasız. ceplerine para girsin de, tüm köy çamur içinde kalsın, insanlar sıtmadan kırılsın, kimin umrunda?
çaresizlik köylüyü çeltiği saran sinekler gibi sarmışken ağaların keyfine diyecek var mıdır? yalanı söyleyen eğer söylediği yalana inanmaya başladıysa, kim durdurabilir onu? 23 yaşındaki kaymakamın gücü yeter mi yalanla savaşmaya?
''kendine güvendiğin için yalancı değilsin. yalan dolan bilmediğin için yalan karşısında yenileceksin.''
tenekelerle uğurluyor halk onu. kulakları sağır edecek teneke sesleriyle. fakat o teneke seslerini delecek iki cümle çıkıyor bir köylünün dilinden: ''vay, başım üstünde gedesen, gaymukamım. vay benim gözüm üstünde gidesen.''
gerçi ağaların insanlıkları pırıl pırıl, tertemiz. çünkü hiç kullanılmamış. bu ağalar çeltikten kazanacağı paralar için koskoca köyün, küçücük çocukların sıtmadan ölmesine aldırış etmeyecek kadar acımasız. ceplerine para girsin de, tüm köy çamur içinde kalsın, insanlar sıtmadan kırılsın, kimin umrunda?
çaresizlik köylüyü çeltiği saran sinekler gibi sarmışken ağaların keyfine diyecek var mıdır? yalanı söyleyen eğer söylediği yalana inanmaya başladıysa, kim durdurabilir onu? 23 yaşındaki kaymakamın gücü yeter mi yalanla savaşmaya?
''kendine güvendiğin için yalancı değilsin. yalan dolan bilmediğin için yalan karşısında yenileceksin.''
tenekelerle uğurluyor halk onu. kulakları sağır edecek teneke sesleriyle. fakat o teneke seslerini delecek iki cümle çıkıyor bir köylünün dilinden: ''vay, başım üstünde gedesen, gaymukamım. vay benim gözüm üstünde gidesen.''
devamını gör...