makinist ile son istasyon radyo yayını
salı günleri, saat 23:00 da canlı olarak sizlerle..
müzikleri seversiniz muhtemelen.
muhabbet de fena değil.
sizin açtığınız başlıklardan ve sizin tanımlarınız üzeriden konuşacağız.
playlist:
u2 dont come knocking
of monsters and men dirty paws
edward sharpe the magnetic zeros home
ıggy pop the passenger
parov stelar the mojo radio gang
kid francescoli alive feat nassee
bakermat black cat john brown original mix
pinhani - nehirler durmaz
the killers - for reasons unknown
mehmet güreli - kimse bilmez
müzikleri seversiniz muhtemelen.
muhabbet de fena değil.
sizin açtığınız başlıklardan ve sizin tanımlarınız üzeriden konuşacağız.
playlist:
u2 dont come knocking
of monsters and men dirty paws
edward sharpe the magnetic zeros home
ıggy pop the passenger
parov stelar the mojo radio gang
kid francescoli alive feat nassee
bakermat black cat john brown original mix
pinhani - nehirler durmaz
the killers - for reasons unknown
mehmet güreli - kimse bilmez
devamını gör...
antakya
atatürk'ün ölüm döşeğinden kalkıp ülkeye kazandırdığı, halen suriye ile aramızda problemler yaratan hatay ilinin merkezi. tıpkı sakarya-adapazarı, kocaeli-izmit, her ne kadar artık değişse de mersin-içel misali bir "merkez ilçe vs il" ad karmaşası yaratır; ancak antakya şehrinin merkezi olduğu hatay ili vardır. künefesiyle, mozaikleriyle ve de müslümanlarla hıristiyanların beraber yaşamasıyla ünlenen yer antakya'dır yani. şimdi eski huzurlu hali kalmamış, 2011'den beri savaş karargahı olarak kullanıla kullanıla epey yıpranmış ve nüfus değişmiş gerçi.
bu başlığı açma nedenim, balkan turundan yedi yıl önce, aynı ekiple bu şehirde ve komşusu halep şehrinde geçirdiğimiz iki günü anlatmak. yani yeni bir gezi yazısıyla karşınızdayız. ekip yine aynı; annemle babam ve bendeniz (o zaman hepten ergen idim, 16 yaşındaydım henüz). geziyi organize eden ve katılanlarsa babamın ege üniversitesi tıp fakültesinden dönem arkadaşları. ortam balkan turundaki gibi yani, komple ihtiyarlar ve arada bir tane genç, o da ben...
19 mayıs sabahında ankara'dan yola çıkıp, aksaray, ulukışla, toros geçitleri, adana ve iskenderun üzerinden vasıl olduğumuz antakya'da evvela kalacağımız deliban oteline geçerek insanlarla buluştuk. otelimiz, henüz kurulmamış defne ilçesinde kalan harbiye beldesinde, ünlü şelalenin hemen altında bir yerlerde anayolda kalıyor. akşam yemeği de otelin restoranında yendi. üç gün boyunca bol bol zahter salatası ve kırmızı et yenecekti (e doğal olarak; kebabın anavatanında olmasak da iki büyük kebapçılar merkezi gaziantep ve adana çok yakınımızda).
ertesi sabahaysa erken uyanarak otobüslerle şehir turuna koyulduk. rehberimiz, popçu atiye deniz'in de amcası ve bu gezinin organizatörü olan mehmet amca. önce geleneksel yöntemlerle zeytin sabunu üreten (sanıyorum zeytinyağı (gbkz: suriye)'den geliyordu ki bizim orada gerçekleştirdiğimiz operasyonlardan birine zeytin dalı adı verildi sonradan) bir fabrika. burada hemen herkes sabun alıyor. biz de aldık diye hatırlıyorum; malum o zamanlar bir yazlığımız ve her yaz alacak zeytinle sabunumuz yoktu. bilahare hac dağı denen yere çıktık. buradan şehir şöyle panoramik panoramik görünüyor.
buradaki durağımız olan st. pierre kilisesi, önüne duvar örülmüş bir mağara. valiliğin sayfasında henüz hıristiyanlığın yasak olduğu ilk dönemlerde gizli ibadet yeri olduğu, hatta bizzat havarilerden petrus'un yaptırdığı ve hıristiyanlığın ilk yapısı olduğu yazılan bu mağara 1963 yılında hac yeri ilan edilmiş. dışarıdan görüntüsü şu:
içi de böyle.


sonra şehir içine girilirken rehberimiz bize asi nehrinin ikiye böldüğü bu şehri anlattı biraz. kuzeydeki halkın epey dindar olduğunu, güneydeyse önemli bir nusayri nüfusun varlığını ifade eden rehberimiz; başta harbiye olmak üzere samandağı ve arsuz gibi yerlerde de nusayri oylarının belirleyici olduğunu ifade etti. henüz defne ve kuzeydeki antakya belediyeleri yoktu o zaman, ama siyasi tercihler o günden beri pek değişmemiş olacak ki, defne ve diğer nusayri bölgesi olarak sayılan yerlerde chp, antakya'da ve çoğu dış ilçede de akp elan banko. ancak şehir siyasetinde hiç sevilmeyen bir isim varsa o da süleyman demirel'miş. zira henüz dsi genel müdürüyken hazırlattığı fizibilite raporlarıyla amik gölünü kurutup yerine havaalanı yapılmasını sağladığı için asi nehrine ve şehir ekolojisine çok büyük zararlar vermiş. rehberimiz; asi nehrinin debi ve rejimindeki değişiklikler yüzünden şehir içindeki köprülerin yeniden yapılmasının gerektiğini ve bu esnada meclis binası önündeki romalılardan kalma köprünün de yıktırıldığını anlatıyor. epey etkilemiş ortalığı anlayacağınız.
konuşa konuşa, o zamanlar belediyenin hemen karşısında olan arkeoloji müzesine geldik. bu müze sonradan taşınmış. o zamanlar hemen meşhur köprübaşı meydanında, tarihi belediye, ziraat bankası ve hatay cumhuriyeti'nin meclis binasıyla komşuydu. mozaik koleksiyonuyla ünlü bu müzede iyi vakit geçirdik.
(agamemnon'un kızını kurban etmesi)
(sarhoş dionysos)
(narkissos kendini görürken)
(uyuyan eros)

(ünlü lahit bu muydu hatırlamıyorum)
(aslanlı sütun kaidesi)
buradan sonra tekrar köprü geçildi ve tarihi çarşı içindeki habib-i neccar camii'ne vardık. caminin altında yer alan habib-i neccar'ın hıristiyan olduğu diyanet kaynaklarında geçiyor ama hıristiyanlar da ziyaret ediyor mu bilmem. caminin antakya fethedilince yapılan ilk cami olduğu söylense de bugünkü şeklini 17. yüzyılda almış olması muhtemel. sadece minare arap üslubunda.
(camiye giriş)
(türbeye giriş)
sonraki durağımız olan sarımiye camii, küçük bir yapı. ama arap üslubundaki kalın ve şerefesi kapalı minaresi enteresan. hemen arkasında da katolik kilisesi yer alıyor. kilise deyince şöyle büyük bir yapı bekliyordum, hâlbuki eski bir ahsap ev karşımıza çıktı. evi 1977'de satın alarak kiliseye çevirmişler. halktan "evimizi kilise yaptılar" diye tepki yükselmiş mi bilmiyorum.
(kilise çanı ve arkada minare, antakya denince akla gelen ikonik görüntü)
(kilise kapısı)
(kilisenin genel görünüşü)
(kilise içi)
bundan sonra samandağı ilçesine giderek denize bakan bir restoranda öğlen yemeğini yedik. öğleden sonraki destinasyon da hep bu nusayri yoğunluklu ilçe ve musa dağı civarında geçecekti. önce, hıdırbey köyündeki ünlü çınar ağacını gördük. rivayete göre bu ağaç, hz. musa'nın toprağa diktiği asası imiş. çınar en çabuk boy atan ağaçlardan, ama bu ağaç hakikaten de bina kadar. içindeki oyuk çay ocağı olarak kullanılmış bir dönem, o kadar kalın yani.
sonraki durağımız türkiye'nin tek ermeni köyü olan vakıflı oldu. fazla durmadık ama şöyle bir baktık, kiliseyi gördük, kahvede oturduk biraz. turist olduğumuzdan mı bilmem, ama o sıradaki korkularım gerçekleşmedi, ermenilerin hiçbiri bizi dövmedi. evet, erivan'a giden türklerle aynı muameleye uğrayacağız diye epey tırsmıştım. köyün bulunduğu musa dağı, 1915'teki tehcir döneminde geçen ve "soykırım yaptınız" diyenlerin de pek sevdiği "musa dağında kırk gün" kitabına ad veren yer. bu köylüler 1915'ten önce mi buradaydı, yoksa suriye yönetimi döneminde mi yerleştiler bilmiyorum. sormaya cesaret edemedim açıkçası...
köyün kilisesi.
bugünün son durağı titus tüneli. daha doğrusu tam adıyla vespasianus-titus, daha çok tüneli tamamlayan imparator titus'un adıyla bilinse de bazı kaynaklarda temeli atan babasının da adı geçmekte. dağdan gelip hayatı felç eden sel baskınlarına karşı milattan sonra ilk yüzyılda yapılan bu doğa harikası, piramitler kadar olmasa da ilkçağ inşaat teknolojisinin neler yapabildiğini gösteriyor. elbette köleler ve savaş esirleri sağolsun, amele sıkıntısı hiç çekilmemiş olsa gerek.
tünelin tepeden görünüşü.

bu dağların basit mekanik aletlerle böyle tıraşlanıp bu yolun yapılması büyük bir olay herhalde.
tünel boyunda yer alan kaya mezarları.
artık akşam oluyordu, biz de otobüsümüze binip şehre döndük. bir süre, köprübaşında inip çarşıda gezdik ki, çarşıda birçok tarihi han vardı, ancak ortalığın karışıklığı da hiçbir ilde görmediğim kadardı. ertesi gün halep'te göreceğimiz karışıklığın bir fragmanı gibi olan bu durum herhalde akrabalıktan geliyor. zaten o sıralarda vizesiz geçişler başlamış, iki ülke arasında ticaret hızlanmıştı. rehberimizin de o ülkede epey tanıdığı vardı. hatta otobüsün şoförü, "bu mazot kokusu ne ya" sorusuna "benzin suriye'de çok ucuz, biz oradan mazotu alıyor, bir varil de yolluk yapıyoruz ondan kokuyor" demişti. mta'daki amerikalılar petrol yataklarını örtbas ediyor denen olay zahir, hmmm.
bu arada otobüsü beklerken köprü başında su fotoğrafı da çekmişiz (daha doğrusu babam çekmiş, o zamanlar akıllı telefonlar nerede, telefon kameralarının pikseli de epey düşüktü, onun için ben fotoğraf çekmemiştim, bunları yıllar önce makineyle çekmişiz).

akşam yemeğini otele yakın, bir transeksüelin sahne aldığı bir restoranda yedik. bir yandan da aklım ertesi gündeydi. zira ilk defa yurtdışına çıkacağım, günübirlik dahi olsa, ne büyük bir onur... bugünün bir diğer unutulmaz şeyi de, çarşıdaki eski bir kitapçıdan zülfü livaneli'nin serenad romanını almam. ertesi gün yol boyunca okumuştum...
bu başlığı açma nedenim, balkan turundan yedi yıl önce, aynı ekiple bu şehirde ve komşusu halep şehrinde geçirdiğimiz iki günü anlatmak. yani yeni bir gezi yazısıyla karşınızdayız. ekip yine aynı; annemle babam ve bendeniz (o zaman hepten ergen idim, 16 yaşındaydım henüz). geziyi organize eden ve katılanlarsa babamın ege üniversitesi tıp fakültesinden dönem arkadaşları. ortam balkan turundaki gibi yani, komple ihtiyarlar ve arada bir tane genç, o da ben...
19 mayıs sabahında ankara'dan yola çıkıp, aksaray, ulukışla, toros geçitleri, adana ve iskenderun üzerinden vasıl olduğumuz antakya'da evvela kalacağımız deliban oteline geçerek insanlarla buluştuk. otelimiz, henüz kurulmamış defne ilçesinde kalan harbiye beldesinde, ünlü şelalenin hemen altında bir yerlerde anayolda kalıyor. akşam yemeği de otelin restoranında yendi. üç gün boyunca bol bol zahter salatası ve kırmızı et yenecekti (e doğal olarak; kebabın anavatanında olmasak da iki büyük kebapçılar merkezi gaziantep ve adana çok yakınımızda).
ertesi sabahaysa erken uyanarak otobüslerle şehir turuna koyulduk. rehberimiz, popçu atiye deniz'in de amcası ve bu gezinin organizatörü olan mehmet amca. önce geleneksel yöntemlerle zeytin sabunu üreten (sanıyorum zeytinyağı (gbkz: suriye)'den geliyordu ki bizim orada gerçekleştirdiğimiz operasyonlardan birine zeytin dalı adı verildi sonradan) bir fabrika. burada hemen herkes sabun alıyor. biz de aldık diye hatırlıyorum; malum o zamanlar bir yazlığımız ve her yaz alacak zeytinle sabunumuz yoktu. bilahare hac dağı denen yere çıktık. buradan şehir şöyle panoramik panoramik görünüyor.

buradaki durağımız olan st. pierre kilisesi, önüne duvar örülmüş bir mağara. valiliğin sayfasında henüz hıristiyanlığın yasak olduğu ilk dönemlerde gizli ibadet yeri olduğu, hatta bizzat havarilerden petrus'un yaptırdığı ve hıristiyanlığın ilk yapısı olduğu yazılan bu mağara 1963 yılında hac yeri ilan edilmiş. dışarıdan görüntüsü şu:

içi de böyle.


sonra şehir içine girilirken rehberimiz bize asi nehrinin ikiye böldüğü bu şehri anlattı biraz. kuzeydeki halkın epey dindar olduğunu, güneydeyse önemli bir nusayri nüfusun varlığını ifade eden rehberimiz; başta harbiye olmak üzere samandağı ve arsuz gibi yerlerde de nusayri oylarının belirleyici olduğunu ifade etti. henüz defne ve kuzeydeki antakya belediyeleri yoktu o zaman, ama siyasi tercihler o günden beri pek değişmemiş olacak ki, defne ve diğer nusayri bölgesi olarak sayılan yerlerde chp, antakya'da ve çoğu dış ilçede de akp elan banko. ancak şehir siyasetinde hiç sevilmeyen bir isim varsa o da süleyman demirel'miş. zira henüz dsi genel müdürüyken hazırlattığı fizibilite raporlarıyla amik gölünü kurutup yerine havaalanı yapılmasını sağladığı için asi nehrine ve şehir ekolojisine çok büyük zararlar vermiş. rehberimiz; asi nehrinin debi ve rejimindeki değişiklikler yüzünden şehir içindeki köprülerin yeniden yapılmasının gerektiğini ve bu esnada meclis binası önündeki romalılardan kalma köprünün de yıktırıldığını anlatıyor. epey etkilemiş ortalığı anlayacağınız.
konuşa konuşa, o zamanlar belediyenin hemen karşısında olan arkeoloji müzesine geldik. bu müze sonradan taşınmış. o zamanlar hemen meşhur köprübaşı meydanında, tarihi belediye, ziraat bankası ve hatay cumhuriyeti'nin meclis binasıyla komşuydu. mozaik koleksiyonuyla ünlü bu müzede iyi vakit geçirdik.
(agamemnon'un kızını kurban etmesi)
(sarhoş dionysos)
(narkissos kendini görürken)
(uyuyan eros)
(ünlü lahit bu muydu hatırlamıyorum)
(aslanlı sütun kaidesi)buradan sonra tekrar köprü geçildi ve tarihi çarşı içindeki habib-i neccar camii'ne vardık. caminin altında yer alan habib-i neccar'ın hıristiyan olduğu diyanet kaynaklarında geçiyor ama hıristiyanlar da ziyaret ediyor mu bilmem. caminin antakya fethedilince yapılan ilk cami olduğu söylense de bugünkü şeklini 17. yüzyılda almış olması muhtemel. sadece minare arap üslubunda.

(camiye giriş)
(türbeye giriş)sonraki durağımız olan sarımiye camii, küçük bir yapı. ama arap üslubundaki kalın ve şerefesi kapalı minaresi enteresan. hemen arkasında da katolik kilisesi yer alıyor. kilise deyince şöyle büyük bir yapı bekliyordum, hâlbuki eski bir ahsap ev karşımıza çıktı. evi 1977'de satın alarak kiliseye çevirmişler. halktan "evimizi kilise yaptılar" diye tepki yükselmiş mi bilmiyorum.
(kilise çanı ve arkada minare, antakya denince akla gelen ikonik görüntü)
(kilise kapısı)
(kilisenin genel görünüşü)
(kilise içi)bundan sonra samandağı ilçesine giderek denize bakan bir restoranda öğlen yemeğini yedik. öğleden sonraki destinasyon da hep bu nusayri yoğunluklu ilçe ve musa dağı civarında geçecekti. önce, hıdırbey köyündeki ünlü çınar ağacını gördük. rivayete göre bu ağaç, hz. musa'nın toprağa diktiği asası imiş. çınar en çabuk boy atan ağaçlardan, ama bu ağaç hakikaten de bina kadar. içindeki oyuk çay ocağı olarak kullanılmış bir dönem, o kadar kalın yani.
sonraki durağımız türkiye'nin tek ermeni köyü olan vakıflı oldu. fazla durmadık ama şöyle bir baktık, kiliseyi gördük, kahvede oturduk biraz. turist olduğumuzdan mı bilmem, ama o sıradaki korkularım gerçekleşmedi, ermenilerin hiçbiri bizi dövmedi. evet, erivan'a giden türklerle aynı muameleye uğrayacağız diye epey tırsmıştım. köyün bulunduğu musa dağı, 1915'teki tehcir döneminde geçen ve "soykırım yaptınız" diyenlerin de pek sevdiği "musa dağında kırk gün" kitabına ad veren yer. bu köylüler 1915'ten önce mi buradaydı, yoksa suriye yönetimi döneminde mi yerleştiler bilmiyorum. sormaya cesaret edemedim açıkçası...
köyün kilisesi.bugünün son durağı titus tüneli. daha doğrusu tam adıyla vespasianus-titus, daha çok tüneli tamamlayan imparator titus'un adıyla bilinse de bazı kaynaklarda temeli atan babasının da adı geçmekte. dağdan gelip hayatı felç eden sel baskınlarına karşı milattan sonra ilk yüzyılda yapılan bu doğa harikası, piramitler kadar olmasa da ilkçağ inşaat teknolojisinin neler yapabildiğini gösteriyor. elbette köleler ve savaş esirleri sağolsun, amele sıkıntısı hiç çekilmemiş olsa gerek.
tünelin tepeden görünüşü.
bu dağların basit mekanik aletlerle böyle tıraşlanıp bu yolun yapılması büyük bir olay herhalde.
tünel boyunda yer alan kaya mezarları.artık akşam oluyordu, biz de otobüsümüze binip şehre döndük. bir süre, köprübaşında inip çarşıda gezdik ki, çarşıda birçok tarihi han vardı, ancak ortalığın karışıklığı da hiçbir ilde görmediğim kadardı. ertesi gün halep'te göreceğimiz karışıklığın bir fragmanı gibi olan bu durum herhalde akrabalıktan geliyor. zaten o sıralarda vizesiz geçişler başlamış, iki ülke arasında ticaret hızlanmıştı. rehberimizin de o ülkede epey tanıdığı vardı. hatta otobüsün şoförü, "bu mazot kokusu ne ya" sorusuna "benzin suriye'de çok ucuz, biz oradan mazotu alıyor, bir varil de yolluk yapıyoruz ondan kokuyor" demişti. mta'daki amerikalılar petrol yataklarını örtbas ediyor denen olay zahir, hmmm.
bu arada otobüsü beklerken köprü başında su fotoğrafı da çekmişiz (daha doğrusu babam çekmiş, o zamanlar akıllı telefonlar nerede, telefon kameralarının pikseli de epey düşüktü, onun için ben fotoğraf çekmemiştim, bunları yıllar önce makineyle çekmişiz).

akşam yemeğini otele yakın, bir transeksüelin sahne aldığı bir restoranda yedik. bir yandan da aklım ertesi gündeydi. zira ilk defa yurtdışına çıkacağım, günübirlik dahi olsa, ne büyük bir onur... bugünün bir diğer unutulmaz şeyi de, çarşıdaki eski bir kitapçıdan zülfü livaneli'nin serenad romanını almam. ertesi gün yol boyunca okumuştum...
devamını gör...
noktalama işaretlerinden önce boşluk koymak
rastladığımda yazılanı ciddiye alasım varsa da alamadığım eylem.
devamını gör...
sözlüğe 90'lardan bir şarkı bırak
haykırsam dünyaya.
devamını gör...
insan yüzlü örümcek
karşıdan bakıldığında insan suretini andıran görüntüye sahip, esas ismi thomisus onistus olan örümcek.
çiçekler üzerinde pusuya yatar. renk değiştirme özelliğine sahiptir. beyaz, sarı, pembe renge bürünür. en çok funda çiçeğini sever, burada pusuda bekleyip sinek ve arıları avlar.
çiçekler üzerinde pusuya yatar. renk değiştirme özelliğine sahiptir. beyaz, sarı, pembe renge bürünür. en çok funda çiçeğini sever, burada pusuda bekleyip sinek ve arıları avlar.
devamını gör...
akhenaton
firavun 4. amonhotep'in dini sebepler ile değiştirdiği diğer adıdır. tarihte iki eşi olduğu söylenir. biri kiya, diğeri ise meşhur güzeller güzeli nefertiti.
nefertiti ile olan birliktelikten 4 kız çocuğu dünyaya gelmiştir. kiya ile olan birliktelikten ise abim smenkare ve bendeniz tutankamon meydana gelmiştir.
nefertiti ile olan birliktelikten 4 kız çocuğu dünyaya gelmiştir. kiya ile olan birliktelikten ise abim smenkare ve bendeniz tutankamon meydana gelmiştir.
devamını gör...
kafa sözlük
kafa sözlüğün ruhunu, instelanın itü sözlük olduğu zamanlara benzettim. umarım onun gibi ıssız kalmaz. kafa sözlükte ilk sözlük deneyimini yaşayacak genç arkadaşlar özellikle şanslı. hem ekşi sözlük gibi yıllar süren çaylaklıkla hevesleri kırmıyor, hem kaliteli bir ortama benziyor.
devamını gör...
bengaripsengüzeldünyaumutlu ile dünyadan uzak
senin o bayram kutlayan ağzını yiyim çocuk. ailesiyle mutlu mesut büyür umarım.
devamını gör...
geceye yaşamak için bir sebep bırak
yarın, bugün bayram çünkü. 23 nisan çocuk bayramı, en güzel bayram. gün içinde hiç olmazsa bir yarım saat hiç bir şey yapmamak, oturup etrafı seyretmek, keyifle bir şeyler yudumlamak, sadece kendi kendimize 30 dakika durmak için fazladan bir tatil günümüz var. ne güzel.
devamını gör...
öğretmen kalitesinin artırılması için çözüm önerileri
ablam sınıf öğretmeni . kendi öğrenciliğimi ve onun öğretmenliğini referans alarak bağıra bağıra söyleyebilirimki öğretmenlerimizin kalitesi inanılmaz yüksek .
devamını gör...
müteessir
teessüre kapılan, etkilenen. üzülmüş.
teessür--> etkilenme, tesir etme. üzüntü.
eser--> ayak izi, iz. sanat eseri, yapıt.
o halde teessüre kapıldığı şey kişide bir iz bırakmış oluyor diyebiliriz.
kelime anlamları sozluk.gov.tr ve www.nisanyansozluk.com sitelerinden alınmıştır.
teessür--> etkilenme, tesir etme. üzüntü.
eser--> ayak izi, iz. sanat eseri, yapıt.
o halde teessüre kapıldığı şey kişide bir iz bırakmış oluyor diyebiliriz.
kelime anlamları sozluk.gov.tr ve www.nisanyansozluk.com sitelerinden alınmıştır.
devamını gör...
regl dönemini iğrenç bulan erkek
regl kanından değil, katledilen kadınların kanından utanın.
devamını gör...
ay karanlık
ahmed arif şiiri. cem karaca parçası. cem karaca öyle bir dehşet söyler ki buna şarkı söylemek değil şarkı yaşamak denir.
devamını gör...
ihsan oktay anar
21 kasım 1960 doğumlu hikaye ve roman yazarıdır. şu ana kadar iletişim yayınlarından 7 kitabı yayınlanmıştır. aslen yozgatlı olan yazar ege üniversitesi felsefe bölümünden mezun olmuştur.
eserleri
(bkz: puslu kıtalar atlası)
(bkz: kitab-ül hiyel)
(bkz: efrasiyab'ın hikayeleri)
(bkz: amat)
(bkz: suskunlar)
(bkz: yedinci gün)
(bkz: galiz kahraman)
ilk olarak puslu kıtalar atlası kitabı ile kendisiyle tanıştım. ardından ise tüm kitaplarını okudum. eserleri detaylı betimlemeler, güçlü mizah anlayışı ve sürükleyici hikaye anlatımı ile adeta okuyucuyu kendisine bağlıyor. özellikle istanbul sokaklarına ve eski istanbula dair olan betimlemeleri o kadar detaylı ki okurken sanki sokaklarda geziyormuşum hissi uyandırıyor. ayrıca her eseri çok ilginç konulara değiniyor. bununla birlikte bu eserlerde tarih, bilim, tasavvuf ve benzeri pek çok farklı alanda detaylı bilgiler mevcut.
ihsan oktay anar’ın en beğendiğim eserleri puslu kıtalar atlası ve kitab-ül hiyel’dir. eğer roman okumayı seviyorsanız kesinlikle ihsan oktay anar’ın tüm eserlerini tavsiye ederim.
son olarak 2022 yılında everest yayınlarından yeni bir kitabı çıkacağında dair haberler çıkmıştır.
eserleri
(bkz: puslu kıtalar atlası)
(bkz: kitab-ül hiyel)
(bkz: efrasiyab'ın hikayeleri)
(bkz: amat)
(bkz: suskunlar)
(bkz: yedinci gün)
(bkz: galiz kahraman)
ilk olarak puslu kıtalar atlası kitabı ile kendisiyle tanıştım. ardından ise tüm kitaplarını okudum. eserleri detaylı betimlemeler, güçlü mizah anlayışı ve sürükleyici hikaye anlatımı ile adeta okuyucuyu kendisine bağlıyor. özellikle istanbul sokaklarına ve eski istanbula dair olan betimlemeleri o kadar detaylı ki okurken sanki sokaklarda geziyormuşum hissi uyandırıyor. ayrıca her eseri çok ilginç konulara değiniyor. bununla birlikte bu eserlerde tarih, bilim, tasavvuf ve benzeri pek çok farklı alanda detaylı bilgiler mevcut.
ihsan oktay anar’ın en beğendiğim eserleri puslu kıtalar atlası ve kitab-ül hiyel’dir. eğer roman okumayı seviyorsanız kesinlikle ihsan oktay anar’ın tüm eserlerini tavsiye ederim.
son olarak 2022 yılında everest yayınlarından yeni bir kitabı çıkacağında dair haberler çıkmıştır.
devamını gör...
yazarların takipçilerine söylemek istedikleri
devamını gör...
bu başlıkta kendimizi kandırıyoruz
mod olucam.
devamını gör...




