zaman tüneli

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

herman rorshach adlı bir psikiyatristin bulduğu test.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

olsa güzel olurdu ekonomik
devamını gör...

ıtibar falan kalmadı artık adamda orası kesin.bildigim kadar artık zaten başkan olamaz istifa etmek zorunda
haber
devamını gör...

testi pozitif çıkmış.
devamını gör...

senaryosu özgün sarı tarafından yazılan ve aynı isim tarafından yönetilen kısa film; veli sakallı adlı oyuncu rol almış ve 2017 yılında yayınlanmıştır.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
suskunlaşmaya başlayan ve git gide iç dünyasına kapanan bir gencin toplumdaki yerini ve aidiyetsizlik hissi ile mücadelesini konu ediniyor.

genç adam elinde bond çanta ile geziyor, belki de çantasından başka bir şeyi olmadığı içindir, öyle suskun ki kendi sesini unutacak kadar susuyor, sanki bir arayış içerisinde gibi olduğunu düşündürüyor.

sanki suskunluğunu yırtacak bir insanın izini sürer gibi yaşıyor, anlaşılamadığı için suskun olmaya karar verdiğini düşünmek mümkün, anlaşılamadığını düşündüğü için susmuyorsa da kırgınlıktan dolayı suskun kalmayı tercih ettiği de düşünülebilir.

bazen sahile iniyor, denizi seyrediyor, sıklıkla insanların arasından geçip gidiyor, varlığı da yokluğu da fark edilmeyen bir hayalet gibi...

insanı suskunluğa iten nedenler üzerine düşündüren bir kısa filmdi, duygusal bir yanı da vardı, ölene kadar susacağını düşündürmesi gibi.

bana düşündürdüğü şeyler ise şunlar oldu;

insan kırıldığında ya da önemsenmediğinde suskunlaşabilir, bazen kelimeler de önemini yitirir, özellikle de karşında bir duvar varsa, konuşmak kâr etmeyecektir.

bazen ararız, ölene kadar konuşmak isteyeceğimiz bir insanı, yansıman gibi gördüğün o insanı, ölene kadar ararsın, belki de ölene kadar bulamazsın, şansın yâver giderse sen sustuğunda bile seni anlayacak olanı karşına çıkarır hayat.

onda kendi yansımanı görürsen anlatırsın, göremezsen de suskunlaşırsın...


devamını gör...

güne açan çiçekler gibi enerji dolu bir gününüz olsun, günaydınlar.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

#3830315

o buradayken itin gözüne sokuyorduk,

başka bir yerde yazdığım gibi seviyorsan git konuş bence belki suratına osurur.

fikir kısmında ise kahkaha attım.

gittiğinden beri sözlükte huzur var koçum.
devamını gör...

günaydın
düşünmemek için uyuduğum ne varsa rüyamda gördüm amakazu
çok boktan bir sabaha benzemiyor değil ama geçen gece değiştik ve geliştik
halledicez
devamını gör...

derhal iletişimi kesmenizi gerektiren olay.

zaten arabic topluluğu sayesinde mağazalarda spesifik olarak bitirilen bir numaraya sahip olmaları hüznü onlara yeter.
devamını gör...

keyifli bir şey. insanın kendisine olan saygısını da belirler.
devamını gör...

siz hastasınız ya. öncelikle şu kadına küfretti mevzusu cidden boğdu. bu kadın kim onu da bilmiyorum sadece sizden duyuyorum kim küfrettiyse gidin bulun hesaplaşın. veya kadın gelip rahatsız olduğunu belirtsin. siz de şu itici ve ucuz şovu bırakın.

sizinle aynı şekilde düşünmeyen yazarlara karşı da kurt taklidi yapıp çingene gibi çökme tavırlarınız sıktı. ne zaman gelsem aynı çete bi yazarı tahrik edip delirtiyor. artık moderasyonla mı yakınsınız yoksa sözlüğün bugı mı bu anlamadım bi şekilde yazarı attırıp arkasından yine destan gibi kahramanlık şovu yapıyorsunuz.

sözlüğü ve yazarları koruduğunuzu düşünüyorsanız korkunç yanılıyorsunuz. bu iş dümdüz toksik bi çirkinlik haline geldi.

yazarı da tanımıyorum. poşet sanmıştım ama poşetten daha melankolik. bıraksanız gerçek hayatında kendi kendine infilak edecek gibi duruyordu ama yok sakın kendi işinize bakmayın. hemen bi bağlantı bulun, yok onun feyki, yok bunun anası, işte bulduk, seni seçtik, şimdi linç zamanı. bi kavga bi gürültü günün sonunda yine aynı fiber erkekler. internetiniz kesildiğinde ne yapacaksınız acaba?
devamını gör...

söylenti yani rivayetler hiçbir zaman dini kaynak değildir.

dinin tek kaynağı kutsal kuran'dır:

www.kurandakidin.com/

devamını gör...

küçükken "yalancı" derlerdi; büyüyünce yazar oldum, diyenlerin yazdığı metinler.
devamını gör...

işe girip ofise girerken hava hala karanlıktı.

aydınlandı mı? ses edin hele.

günaydın.
devamını gör...

80'ler çocuk/sokak oyunu. kurallarını tam hatırlamıyorum. çamurda, yağmurda oynanabilir olması muhteşemdi. taşların altında solucan aramak harici yağmurda, sokakta pek bir faaliyet yapamazsın. oyun; büyük bir çiviyi yere saplıyorsun, gittikçe küçülen bir sarmal var. çizgiye değen yanar. sarmal içe doğru. yılan oyunu gibi sanki. gittikçe saplanacak yer azalıyor. tam bilen var mı?
devamını gör...

xıv. louis döneminde bir mahkûm, idama mahkûm edilmişti.
son gecesini geçirmek üzere, kalenin taş duvarlı hücresine kapatıldı.
demir parmaklıklar arasında sessizce oturuyordu.
bir adım ötede ölüm, bir nefes ötede umut vardı.

gece yarısı, hücrenin kapısı gıcırdayarak açıldı.
içeri kral louis girdi.
altın işlemeli pelerininin uçları taş zemini süpürüyordu.
mahkûmun karşısına dikilip yavaşça konuştu:

“–sana bir şans veriyorum.
bu hücrede bir çıkış var.
onu bulabilirsen, hayat senindir.
bulamazsan, sabah cellat seni alacak.”

kral ve muhafızları çekilip gittiler.
mahkûm zincirlerinden kurtulmuştu — ve umudun zincirine vurulmuştu şimdi.

tüm gece boyunca taşları söktü, duvarları yokladı, yer altına indi.
bir kapak buldu, bir tünel açıldı; sürünerek geçti.
nefes nefese…
bir merdiven, bir demir pencere, bir karanlık koridor…
her umut, bir çıkmaz sokağa çıkıyordu.
elleri kan içinde, dizleri yara içinde kaldı.
ama yılmadı.
çünkü “çıkış var” demişti kral.
sabah güneşinin ilk ışıkları hücreye süzülürken, yorgunluktan yere yığıldı.

kapı gıcırdadı.
kral louis tekrar karşısındaydı.

mahkûm gözyaşları içinde haykırdı:
“–beni kandırdın! hiçbir çıkış yoktu!”

louis gülümsedi.
“–yalan söylemedim.
çıkış oradaydı.
kapın zaten açıktı.”

biz insanlar da bazen kendi hapishanemizi
inşa ederiz.
anahtar cebimizdedir ama biz tüneller kazar, duvarları yoklarız.
oysa özgürlük, çoğu zaman en sade yerde, görmeyi bilmeyen gözlerimizin önündedir.

“asıl esaret, duvarların ardında değil, insanın kendi içindedir.” der.

alıntı...

güzel bir gün olsun günaydin umutla dirençle sevgiyle....

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

gunumuzdeki duygusal ve parasal somuru duzeninin temel cikis noktasi.

son 20-30 sene icerisinde acilmis olan okullar, avam'in bu yarasina merhem olmaktan ziyade daha fazla kasintiya yol acmis ve beraberinde bircok ek sorun getirmistir.

egitim ve ogretimin, sadece isin ehli kisilere teslim edildiginde bir anlam kazanabileceginden bihaber bu guruh, parayi veren dudugu calar misali cocuklarini bu tur ici bos ve ucretli okullara yazdirma yarisina girer. bunun arkasindaki temel sebep de ego tatmini ve toplum icinde sosyal statu kazanma gayesidir. ıstisnalar, ana kaideyi bozmaz.

bu tarz okullarin sahipleri ve musterileri (!) arasinda da siki bir tencere-kapak iliskisi mevcuttur. her ikisi de avam'in bir tezahurudur.

mayasi ve hamuru uygun olmayan kisilerin aldiklari bu sozde egitim, isin ehli olmayan, cahil ama bir nebze kulturlu neslin ortaya cikmasina yol acmis, bu kifayetsiz ve buyuk oranda niteliksiz toplulugun cesitli gorevlere gelmesi de "nerede o eski doktorlar, hakimler, muhendisler, ogretmenler ve de insanlar?" serzenislerinin toplum icinde daha belirgin sekilde duyulmasina neden olmustur.
devamını gör...

insanlığın en seçkin, en dertli ve en "overpowered" evlatlarıdır. bunlar için sadece asker demek, ferari'ye sadece araba demek gibi bir şeydir. imparator’un kendi genetik mirasından yaratarak galaksiye saldığı, her biri yaklaşık 2.5 metre boyunda olan, steroidin dibine vurmuş, beyinleri yıkanmış yürüyen tanklardır kendileri.

olayın mutfağına girersek, bu abilerimiz öyle "hadi ben asker olayım" diyerek olmuyorlar. daha ergenlik çağındayken alınıp, vücutlarına 19 tane ek organ (ikinci bir kalp, üçüncü bir akciğer, kurşun geçirmeyen bir deri tabakası falan) naklediliyor. en sonunda "black carapace" dedikleri bir zırh arayüzü deri altına yerleştiriliyor ki, o tonlarca ağırlıktaki güç zırhlarını (power armor) vücutlarının bir parçası gibi kullanabilsinler. sonuçta ortaya çıkan şey artık tam olarak insan değil, "trans-human" denilen bir savaş makinesi oluyor.

neden sürekli savaşmak istediklerine gelirsek; bunun cevabı aslında çok basit, çünkü başka bir şey yapmayı bilmiyorlar. bu adamlar daha eğitim aşamasındayken hipnotik bir beyin yıkama sürecinden geçiyorlar. duyguları, korkuları ve sivil bir hayata dair tüm arzuları törpüleniyor; yerine sadece görev, sadakat ve savaş sanatı koyuluyor. bir space marine için "emeklilik" diye bir kavram yoktur. ya savaşırken ölürsün ya da ölmek üzereyken vücudunun geri kalanı bir dreadnought (yürüyen tabut/robot) içine hapsedilir ve orada bin yıl daha savaşmaya devam edersin. yani adamların biyolojisi ve psikolojisi sadece yok etmek üzerine programlanmış. boş zamanlarında ne yapıyorlar derseniz; ya dua ediyorlar, ya silahlarını temizliyorlar ya da antrenman yapıyorlar. hobi falan hak getire.

xenophobia meselesine (uzaylı ırkçılığı) gelecek olursak, bu öyle "ya ben bu elfleri pek sevmedim" gibi bir şey değil. bu direkt bir dini dogma ve hayatta kalma stratejisi. imparatorluğun öğretisine göre (imperial creed), galaksi sadece insanlığa aittir ve geri kalan tüm akıllı türler (xenos) birer parazittir. "suffer not the alien to live" (uzaylının yaşamasına izin verme) mottosuyla büyüyorlar. tarihsel olarak da insanlığın altın çağı çöktüğünde, eski uzaylı müttefiklerin insanlığa ihanet ettiğine inanırlar. bu yüzden bir uzaylı gördüklerinde önce ateş edip sonra soru sormazlar, direkt ateşi de kesmezler ta ki karşıdaki toz olana kadar. bu nefret, beyin yıkama sürecinde zihinlerine o kadar derin kazınır ki, bir xenos ile iş birliği yapma düşüncesi bile onları fiziksel olarak rahatsız eder.


imparator'un genetik laboratuvarından çıkan bu süper askerlerin "tek tip" olduklarını sananları derin bir yanılgıya düşüren mevzudur. aslında olay tamamen "babasına bak, oğlunu al" mantığıyla birinin gen tohumunu (gene-seed) taşır. babaları nasıl bir ruh hastasıysa, oğulları da ona göre şekillenmiştir.

olay sadece zırhın rengini boyamakla bitmiyor, her chapter’ın kendine has bir kültürü, takıntısı ve hatta genetik bir mutasyonu var. şöyle bir piyasaya bakarsak:

ultramarines: bunların olayı düzen, nizam ve kuraldır. mahallenin en çalışkan, en inek öğrencisi gibidirler. roboute guilliman’ın yazdığı codex astartes isimli "askerlik el kitabı"na harfiyen uyarlar. mavi zırhlarını parlatıp "ben bugün insanlık için ne yaptım?" diye gezerler. imparatorluğun poster çocuklarıdır ama diğer chapter’lar tarafından biraz "fazla kuralcı" bulundukları için içten içe sevilmezler.

space wolves: işte bunlar tam bir "uzay vikingi" kafasıdır. fenris gibi buz dertli bir gezegenden gelirler. sakal, bıyık, kurt postu ve bira (aslında mjød) vazgeçilmezleridir. disiplin hak getire, savaşırken bağırıp çağırıp balta sallarlar. genetik bir arızaları vardır; yaşlandıkça köpek dişleri uzar, koku alma duyuları coşar, bazen iyice kontrolden çıkıp bildiğin kurda dönüşürler (wulfen). codex falan da takmazlar, "bizim töremiz böyle" der geçerler.

blood angels: galaksinin en yakışıklı ama en dertli abileridir. altın sarısı saçlar, kusursuz suratlar... ama gel gör ki içlerinde "red thirst" ve "black rage" denilen iki bela vardır. babaları sanguinius öldüğünde o kadar büyük bir travma yaşamışlardır ki, genlerine işlenmiştir. bazen savaşın ortasında kendilerini kaybedip "ben babayım, ölüyorum!" diye sayıklayarak önüne geleni parçalayan, kan içen kontrolsüz canavarlara dönüşürler. asalet ve vahşetin garip bir karışımıdırlar.

dark angels: bunlar en gizemli olanlar. üzerlerine bir de cübbe çekerler, sanki her an bir tarikat ayinine gidecekmiş gibi takılırlar. geçmişlerinde "fallen" denilen bir ihanet mevzusu olduğu için aşırı paranoiddirler. en yakın müttefiklerine bile güvenmezler, kendi içlerinde "circle" denilen gizli yapılanmaları vardır. bir şey sakladıkları o kadar bellidir ki, sormaya korkarsın çünkü sorarsan muhtemelen seni ortadan kaldırırlar.

salamanders: evrenin en "insancıl" ama aynı zamanda en yakıcı ekibidir. diğerleri sivilleri pek umursamazken, bunlar "aman bir masumun burnu kanamasın" diye canını dişine takar. ama bir xenos (uzaylı) gördüler mi, ellerindeki devasa alev makineleriyle (flamer) ortalığı mangal alanına çevirirler. kömür karası derileri ve parlayan kırmızı gözleriyle korkunç görünürler ama aslında koca yürekli birer demircidirler.

imperial fists: savunma ve inşaat denince akla gelen ilk isim. "bir yere kale mi yapılacak?" çağır bunları. "bir yer sonuna kadar savunulacak mı?" bırak bunları oraya, ölürler ama o mevziyi bırakmazlar. inatçılıkta dünya markasıdırlar. hatta bazen o kadar inatçıdırlar ki, geri çekilmek mantıklı olsa bile "imparator burayı tutun dedi" diyerek son adam kalana kadar dayak yerler.

özetle; space marine dediğin şey tek bir organizasyon değil, her biri farklı bir psikopatlık derecesine ve kültürel mirasa sahip binlerce farklı kulüptür. kimi dua ederken kendini kamçılar, kimi düşmanının ciğerini yer, kimi de oturup felsefe yapar. hepsinin ortak noktası ise o devasa zırhlar ve bitmek bilmeyen savaş arzusudur.
devamını gör...

neredesin?
içimi huzurla doldurup taşıran,
hayatıma yön veren,
karanlığımı dağıtan ışığım…
neredesin?
senin var oluşuna tutunmuşken,
alışmışken veyahut bağlanmışken…
nereye kayboldun?
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim