zaman tüneli
yazarların favori stephen king kitapları
1993'ten beri falan stephen king fanıyım. sözlükte çeşitli başlıklarda bahsetmişimdir, bana okumayı sevdiren yazar kendisi olmuştur. abim mesela okumayı söktüğünden beri deli gibi kitap okurdu ve ilkokulda yetişkinler için kitaplar okumaya da başlamıştı ama ben ortaokul başlarına kadar sadece çocuk klasiklerini falan okurdum ama yani çok da fazlasını okumazdım onların bile. işte stephen king'in hayvan mezarlığı romanını okumamla birlikte bu değişti. bu romanı pek de sevmemiştim aslında konu olarak ama king'in üslubunu ve işte hikaye anlatıcılığının sürükleyiciliğini çok sevmiştim. sonra sayısız king kitabı okudum ve aklıma gelen favorilerimi yazmak istedim bu tanıma. sizin de favorilerinizi yazmanız güzel olurdu ama. :>
(bkz: büyücü ve cam küre) - kara kule serisinin 4. romanı bu. seriyi 1998 senesinde, lise 2'deyken keşfetmiştim. tüm seriye bayılıyorum ama bunun yeri ayrıdır. serideki tüm romanları da tek tek favorilerim arasında yazabilirdim ama sadece 1 tanesini yazmayı daha uygun gördüm. büyücü ve cam küre, tipik bir fantastik roman da değil. hatta daha zirade güçlü bir romantik drama. yani içinde fantastik korku elementleri de muhakkak olsa da işte roland deschain ve sevdiceği susan delgado'nun o gencecik yaşlarındaki aşklarını süper anlatmış king. cöoslu rhea karakteri de olağan dışı etkileyicilikte betimlenmiş ve kurguda kilit bir figür burada. romanın başındaki manyak tren mono blaine'li bölüm de acayip heyecanlıdır ki orası romanın "şimdiki zaman"ındadır. roland ve susan'ın aşkları ise bayağı eski bir zamanın anlatısıdır.
(bkz: korku ağı) - (bkz: 'salem's lot): bu, en erken okuduğum king romanlarından biriydi ve zaten kendisinin de ilk romanlarından biri, hatırladığım kadarıyla 2.si. yani cidden ergenliğimin başlarında bu romandan ne kadar büyülendiğimi anlatamam. müthiş bir atmosferi vardı ve okuduğum yaş da düşünüldüğünde beni ne kadar etkilediğini hayal edebilirsiniz.
(bkz: yaratık) - bu romanın orijinal adı desperation, yani çaresizlik gibi bir şey manası. bunu da orta sonda veya lise başında okumuştum. 1996 çıkışlı bir roman ve çıktığı zamanlarda okumuştum işte. daha girişinde dumura uğramıştım. spoiler vermeyeyim de işte yani daha romanın başlarında kahramanların başlarına böyle şeylerin gelmesi beni acayip şaşırtmıştı. hayvan mezarlığı'nda mesela hani ilk 100 sayfada falan doğru dürüst bir şeyler olmazken, burda king dede direkt hardcore dalmış. haha. genel olarak da çok beğendiğim bir romandı. sonra bir arkadaşımın kız arkadaşı hacılamıştı güzelim romanımı. haha. bir de king'in richard bachman takma adıyla yazdığı the regulators romanı var ve bu da desperation ile bağıntılı, güzel bir eserdir; bunun sadece ingilizcesini okumuştum çok yıl önce.
(bkz: koşan adam) - orijinal adı, (bkz: the running man): bu da eskiden okuduğum king romanlarından biriydi. bunun ilk film uyarlamasının kitapla alakası yok gibiydi. eğlenceli filmdi ama kitap çok derin... bayağı çarpıcı bir roman yani. böyle... nasıl desem... bir black mirror bölümü gibi, hem de en çarpıcılarından... galiba bir film uyarlaması daha yapılıyordu bunun, ya da gösterime girmiş bile olabilir belki. umarım bu sefer bu olağanüstü iyi romanın hakkını verirler/vermişlerdir.
(bkz: ejderhanın gözleri) - (bkz: the eyes of the dragon) - bu da işte bir peri masalı falan gibi olsa da cidden çok sürükleyici ve büyüleyici bir kitaptı. king'in alışıldık üslubundan farklı bir şeyler okuyoruz burada ama cidden de nefis bir karanlık peri masalıdır bu da. yani o havadaki bir romandır. müthiş güzeldir. buradaki "ejderha" da öyle tahmin edildik ejderlerden değil, daha entrikalı bir konsept.
(bkz: şeffaf) - (bkz: the tommyknockers): bu da en erken okuduğum king romanlarından biriydi. çok tuhaf bir roman olduğunu düşünüyorum. h.p. lovecraft'ın uzaydan gelen renk'indeki gibi dünya dışı bir meşumluk var burada işte ve cidden beni çok etkilemişti bu romanı da king'in.
(bkz: hayatı emen karanlık) - (bkz: the dark half): bu da bayağı süper bir roman. yani çok karanlık ve bir o kadar da manyakça bir konu işleniyor burada. korku ağı gibi bunun da atmosferini çok beğenmiştim ama bunu o kadar erken okumadığımdan o kadar da etkilendiğimi söyleyemem. yani estetik zevklerime çok hitap etti yine de. bayağı güzel bir romandır. spoiler vermeden anlatmak zor ama işte o başkahramanın içindeki karanlık şey cidden de etkileyiciydi ve psikolojik gerilim boyutu da çok iyiydi bu romanın.
(bkz: ruhlar dükkanı) - (bkz: needful things): müthiş bir korku/gizem romanı ama işte king'in "sonları", 70'lerdeki ilk eserlerinden sonra epey light'lığa evrildi. bu da buna kurban gidiyor biraz. herhalde beni ergenler okuyor, onların akıllarını yok etmeyeyim demeye başlamış king amca bir yerden sonra ve romanlarının sonlarında daha yumuşatmış olayı. gene de işte çok güzel bir roman bu da ve romandaki o kasabaya açılan yeni dükkan ve sahibinin gizemi okuru esir alıyor.
(bkz: kemik torbası) - (bkz: bag of bones): bu da müthiş atmosferik bir romandı. hatta bunu yalnız başımayken çok tenha bir yerde okumuştum ve büyük kısmını mum ışığında okuyup kendimi iyice moda sokayım dediğimi hatırlıyorum. neticesinde etrafımı hayaletler kuşatmış gibi olmuştu. o koşullarda okumasam belki daha az etkilenirdim ama gene de çok iyi roman bence.
(bkz: rüya avcısı) - (bkz: dreamcatcher): bu da çok heyecanlı bir romandı ve büyük zevkle okumuştum. bayağı maceralı bir roman. bunun galiba 2002 çıkışlı filmi pek beğenilmedi ama onu da çok sevmiştim ben. sonunda ters köşe oluyorsunuz ama. bunu da olumlu karşılamıştım ben. romandaki son veya benzerini beklerken bambaşka bir şeyler olması beni olumlu manada ve zevk verici mahiyette şaşırtmıştı sinemada.
(bkz: kara ev) - (bkz: black house): king, bunu peter straub ile birlikte yazdı. bence müthiş güzel bir roman. o ufaklıkları ısıran (yoksa etlerini koparan da mı?) sapık dede falan... bayağı sarsılmıştım bazı yerlerinde. yine çok atmosferik ve alışılandan daha psikopat bir roman. gizem unsuru da nefis tabii gene.
bu kadarı yeterli dedim şimdilik. başlarda hafızamdan yazacaktım ki sonra bir internet sayfasından bakayım da uğraşmayayım hatırlamakla dedim. bir yerden sonra kronolojik oldu yani. son bahsettiğim roman 2001 çıkışlı ve benim bu zamandan sonra king'le olan alakam epey azalmıştı zaten. tek tük okuduğum daha sonraki dönem romanları olsa da o eski hayranlığım kalmadığından burada noktalayayım dedim favorilerimi. yani benim açımdan öne çıkan king romanları bunlar. mesela 2002 çıkışlı from a buick 8'teki hayal gücü ve yaratıcılığını da çok beğenmiştim king'in ama biraz saçma gelen tarafları da olmuştu. belki de ben yetişkin olmuştum artık. haha. gerçi hala fantastik korku manyağıyım, orası ayrı. :p
(bkz: falcı) - (bkz: thinner)'ı atlamışım ya. ondan da çok etkilenmiştim. film uyarlaması ise bayağı kötüydü bence.
(bkz: sadist (kitap)) - (bkz: misery): bunu da atlamışım. gerçekten psikopat bir romandı. film uyarlaması da gayet iyiydi. kathy bates'in buradaki oscar alan performansına zaten kötü bir şey diyemem. ancak, romanda "olmaz olsun böyle hayran" dedirten kadın karakterin "kurbanı" yazara yaptığı en sadistçe şey cidden apayrı sarsıcıydı, sadistlikte zirveydi; içim bir garip olmuştu orasını okurken. filmde elbette o sahneyi aynen öyle yansıt(a)mamışlar. hangi sahne olduğunu spoiler olmasın diye söylemiyorum da okuyanlar bilir, okumayı düşünenler de okuyunca görür.
(bkz: maça kızı) - (bkz: hearts in atlantis): bunu nasıl atlarım ya, dediğimdir. burada ayrı—ama bir şekilde bağlantılı—novella'lar ve hikayeler var ve birbirinden güzel olsalar da "low men in yellow coats" favorimdir aralarındaki. bunun, "heavenly shades of night are falling" ile birlikte temelini oluşturduğu film uyarlamasının da başlığını açıp tanıtmıştım (bkz: gizemli yabancı (film)); çok özel ve bence underrated kalmış bir king uyarlamasıdır.
(bkz: tılsım) - (bkz: the talisman) da atladıklarımdan olmuş. bunda da müthiş bir macera boyutu var. soluksuz okumuştum ve çok heyecanlanmıştım okurken. bunun da sadece ingilizcesini 2000'lerde okudum.
"o" - "it"... bunun abridged (kısaltılmış) versiyonunu okumuştum ergenken ama o zamanlar orijinalinin 1.000 küsur sayfa olduğunu da bilmiyorduk. sonra o uzun/tam versiyonu çıktı. birkaç kez okuyayım demiştim ama bir türlü tam o mod'a giremedim ve kaldı öyle. belki bir gün okurum zira çok övüyorlar full/orijinal versiyonunu. it (1990) yapımı beni amma korkutmuştu ama ufakken. :d bu arada okuduğum o birkaç yüz sayfalık "abridged" versiyonunu da çok beğenmiştim aslında ya. yani bu romanı da favorilerim arasına alabilirim bence. bunun yeni film uyarlamalarını seyretmedim. sadece ilkinin bir kısmını izlemiştim ve pennywise'ın işte bir çocuğun koluna... yaptığı şey sahnesinden sonra bıraktım zira 1990 çıkışlı uyarlamada o sahne hiç gösterilmezken, bu yeni uyarlamada da cgi kullanılmış ve hiç inandırıcı gelmemişti bana. kitapta orası çok ayrı bir psikopatlıkta anlatılıyor. bu yeni uyarlamalarını izlemememdeki asıl sebep pennywise'ın emo gibi yapılmasıydı imaj olarak. ben orta yaşlı görünümlü sapık paylaço tiplemesini alayım mümkünse, 1990'daki uyarlamada tim curry'nin harikulade canlandırdığı gibi. hoş, o da çok süper bir uyarlama sayılmazdı ama pennywise tiplemesi fevkaladeydi işte orada.
stephen king'in stilinin alametifarikası bence tüm o fantastik korku kurgularında inandırıcı olabilmesi ve "biz bu romandaki karakterlerden biri olsaydık nasıl davranırdık" dedirtebilmesi okuyuculara. zaten eserlerinin çoğu da king'in yaşadığı ve dolayısıyla avucunun içi gibi bildiği maine'de geçiyor ve işte bu da romanlarının inandırıcılığını pekiştiren bir şey diye düşünüyorum. o kurgularda yer alan fantastik elementlere elbette inanmıyoruz ama işte mesela benim yaşadığım kasabaya/şehre öyle bir yaratık gelse biz nasıl aksiyonlar alırdık diye sorgulatıyor insanı, en azından beni. bu yazarı çok küçümseyen, aşağılayan da var ama king de bildiğim kadarıyla ben süper bir yazarım diye ortamlarda caka satan biri değil. bir şekilde hayal gücünü tetikleyici, çok sürükleyici kurguları kotarabilen bir yazar ve işte kitleler de kendisinin eserlerini seviyor. king de bununla yetiniyor gibi görünüyor. sosyal medyadan da takip ettiğim kadarıyla kendisi cidden ben öyle aşmış bir yazarım havalarında değil. etik değerleri de yüksek bir insan. kendisinin, "ben öldükten sonra eserlerim ne kadar değer görür bilemiyorum, tamamen unutulabilirler de; ancak 'pennywise diye bir karakteri vardı, o palyaço amma da ürkünçtü' demeye devam edecek insanlar bence..." falan dediğini okumuştum bir yerlerde.
bu arada ben bu romanların bir kısmının orijinal ingilizcesini de okudum, yazıda da dediğim gibi bazılarının da sadece ingilizcesini okudum. kara kule serisinin hem türkçelerini hem de ingilizce orijinallerini defalarca okudum hatta. ingilizce ve/ya türkçelerini okuduğum ama favorilerim arasına girmediklerinden yazıda bahsetmediğim eserleri de var king'in. kendisinin okumadığım (en azından henüz) kitapları da az sayılmaz tabii.
(bkz: büyücü ve cam küre) - kara kule serisinin 4. romanı bu. seriyi 1998 senesinde, lise 2'deyken keşfetmiştim. tüm seriye bayılıyorum ama bunun yeri ayrıdır. serideki tüm romanları da tek tek favorilerim arasında yazabilirdim ama sadece 1 tanesini yazmayı daha uygun gördüm. büyücü ve cam küre, tipik bir fantastik roman da değil. hatta daha zirade güçlü bir romantik drama. yani içinde fantastik korku elementleri de muhakkak olsa da işte roland deschain ve sevdiceği susan delgado'nun o gencecik yaşlarındaki aşklarını süper anlatmış king. cöoslu rhea karakteri de olağan dışı etkileyicilikte betimlenmiş ve kurguda kilit bir figür burada. romanın başındaki manyak tren mono blaine'li bölüm de acayip heyecanlıdır ki orası romanın "şimdiki zaman"ındadır. roland ve susan'ın aşkları ise bayağı eski bir zamanın anlatısıdır.
(bkz: korku ağı) - (bkz: 'salem's lot): bu, en erken okuduğum king romanlarından biriydi ve zaten kendisinin de ilk romanlarından biri, hatırladığım kadarıyla 2.si. yani cidden ergenliğimin başlarında bu romandan ne kadar büyülendiğimi anlatamam. müthiş bir atmosferi vardı ve okuduğum yaş da düşünüldüğünde beni ne kadar etkilediğini hayal edebilirsiniz.
(bkz: yaratık) - bu romanın orijinal adı desperation, yani çaresizlik gibi bir şey manası. bunu da orta sonda veya lise başında okumuştum. 1996 çıkışlı bir roman ve çıktığı zamanlarda okumuştum işte. daha girişinde dumura uğramıştım. spoiler vermeyeyim de işte yani daha romanın başlarında kahramanların başlarına böyle şeylerin gelmesi beni acayip şaşırtmıştı. hayvan mezarlığı'nda mesela hani ilk 100 sayfada falan doğru dürüst bir şeyler olmazken, burda king dede direkt hardcore dalmış. haha. genel olarak da çok beğendiğim bir romandı. sonra bir arkadaşımın kız arkadaşı hacılamıştı güzelim romanımı. haha. bir de king'in richard bachman takma adıyla yazdığı the regulators romanı var ve bu da desperation ile bağıntılı, güzel bir eserdir; bunun sadece ingilizcesini okumuştum çok yıl önce.
(bkz: koşan adam) - orijinal adı, (bkz: the running man): bu da eskiden okuduğum king romanlarından biriydi. bunun ilk film uyarlamasının kitapla alakası yok gibiydi. eğlenceli filmdi ama kitap çok derin... bayağı çarpıcı bir roman yani. böyle... nasıl desem... bir black mirror bölümü gibi, hem de en çarpıcılarından... galiba bir film uyarlaması daha yapılıyordu bunun, ya da gösterime girmiş bile olabilir belki. umarım bu sefer bu olağanüstü iyi romanın hakkını verirler/vermişlerdir.
(bkz: ejderhanın gözleri) - (bkz: the eyes of the dragon) - bu da işte bir peri masalı falan gibi olsa da cidden çok sürükleyici ve büyüleyici bir kitaptı. king'in alışıldık üslubundan farklı bir şeyler okuyoruz burada ama cidden de nefis bir karanlık peri masalıdır bu da. yani o havadaki bir romandır. müthiş güzeldir. buradaki "ejderha" da öyle tahmin edildik ejderlerden değil, daha entrikalı bir konsept.
(bkz: şeffaf) - (bkz: the tommyknockers): bu da en erken okuduğum king romanlarından biriydi. çok tuhaf bir roman olduğunu düşünüyorum. h.p. lovecraft'ın uzaydan gelen renk'indeki gibi dünya dışı bir meşumluk var burada işte ve cidden beni çok etkilemişti bu romanı da king'in.
(bkz: hayatı emen karanlık) - (bkz: the dark half): bu da bayağı süper bir roman. yani çok karanlık ve bir o kadar da manyakça bir konu işleniyor burada. korku ağı gibi bunun da atmosferini çok beğenmiştim ama bunu o kadar erken okumadığımdan o kadar da etkilendiğimi söyleyemem. yani estetik zevklerime çok hitap etti yine de. bayağı güzel bir romandır. spoiler vermeden anlatmak zor ama işte o başkahramanın içindeki karanlık şey cidden de etkileyiciydi ve psikolojik gerilim boyutu da çok iyiydi bu romanın.
(bkz: ruhlar dükkanı) - (bkz: needful things): müthiş bir korku/gizem romanı ama işte king'in "sonları", 70'lerdeki ilk eserlerinden sonra epey light'lığa evrildi. bu da buna kurban gidiyor biraz. herhalde beni ergenler okuyor, onların akıllarını yok etmeyeyim demeye başlamış king amca bir yerden sonra ve romanlarının sonlarında daha yumuşatmış olayı. gene de işte çok güzel bir roman bu da ve romandaki o kasabaya açılan yeni dükkan ve sahibinin gizemi okuru esir alıyor.
(bkz: kemik torbası) - (bkz: bag of bones): bu da müthiş atmosferik bir romandı. hatta bunu yalnız başımayken çok tenha bir yerde okumuştum ve büyük kısmını mum ışığında okuyup kendimi iyice moda sokayım dediğimi hatırlıyorum. neticesinde etrafımı hayaletler kuşatmış gibi olmuştu. o koşullarda okumasam belki daha az etkilenirdim ama gene de çok iyi roman bence.
(bkz: rüya avcısı) - (bkz: dreamcatcher): bu da çok heyecanlı bir romandı ve büyük zevkle okumuştum. bayağı maceralı bir roman. bunun galiba 2002 çıkışlı filmi pek beğenilmedi ama onu da çok sevmiştim ben. sonunda ters köşe oluyorsunuz ama. bunu da olumlu karşılamıştım ben. romandaki son veya benzerini beklerken bambaşka bir şeyler olması beni olumlu manada ve zevk verici mahiyette şaşırtmıştı sinemada.
(bkz: kara ev) - (bkz: black house): king, bunu peter straub ile birlikte yazdı. bence müthiş güzel bir roman. o ufaklıkları ısıran (yoksa etlerini koparan da mı?) sapık dede falan... bayağı sarsılmıştım bazı yerlerinde. yine çok atmosferik ve alışılandan daha psikopat bir roman. gizem unsuru da nefis tabii gene.
bu kadarı yeterli dedim şimdilik. başlarda hafızamdan yazacaktım ki sonra bir internet sayfasından bakayım da uğraşmayayım hatırlamakla dedim. bir yerden sonra kronolojik oldu yani. son bahsettiğim roman 2001 çıkışlı ve benim bu zamandan sonra king'le olan alakam epey azalmıştı zaten. tek tük okuduğum daha sonraki dönem romanları olsa da o eski hayranlığım kalmadığından burada noktalayayım dedim favorilerimi. yani benim açımdan öne çıkan king romanları bunlar. mesela 2002 çıkışlı from a buick 8'teki hayal gücü ve yaratıcılığını da çok beğenmiştim king'in ama biraz saçma gelen tarafları da olmuştu. belki de ben yetişkin olmuştum artık. haha. gerçi hala fantastik korku manyağıyım, orası ayrı. :p
(bkz: falcı) - (bkz: thinner)'ı atlamışım ya. ondan da çok etkilenmiştim. film uyarlaması ise bayağı kötüydü bence.
(bkz: sadist (kitap)) - (bkz: misery): bunu da atlamışım. gerçekten psikopat bir romandı. film uyarlaması da gayet iyiydi. kathy bates'in buradaki oscar alan performansına zaten kötü bir şey diyemem. ancak, romanda "olmaz olsun böyle hayran" dedirten kadın karakterin "kurbanı" yazara yaptığı en sadistçe şey cidden apayrı sarsıcıydı, sadistlikte zirveydi; içim bir garip olmuştu orasını okurken. filmde elbette o sahneyi aynen öyle yansıt(a)mamışlar. hangi sahne olduğunu spoiler olmasın diye söylemiyorum da okuyanlar bilir, okumayı düşünenler de okuyunca görür.
(bkz: maça kızı) - (bkz: hearts in atlantis): bunu nasıl atlarım ya, dediğimdir. burada ayrı—ama bir şekilde bağlantılı—novella'lar ve hikayeler var ve birbirinden güzel olsalar da "low men in yellow coats" favorimdir aralarındaki. bunun, "heavenly shades of night are falling" ile birlikte temelini oluşturduğu film uyarlamasının da başlığını açıp tanıtmıştım (bkz: gizemli yabancı (film)); çok özel ve bence underrated kalmış bir king uyarlamasıdır.
(bkz: tılsım) - (bkz: the talisman) da atladıklarımdan olmuş. bunda da müthiş bir macera boyutu var. soluksuz okumuştum ve çok heyecanlanmıştım okurken. bunun da sadece ingilizcesini 2000'lerde okudum.
"o" - "it"... bunun abridged (kısaltılmış) versiyonunu okumuştum ergenken ama o zamanlar orijinalinin 1.000 küsur sayfa olduğunu da bilmiyorduk. sonra o uzun/tam versiyonu çıktı. birkaç kez okuyayım demiştim ama bir türlü tam o mod'a giremedim ve kaldı öyle. belki bir gün okurum zira çok övüyorlar full/orijinal versiyonunu. it (1990) yapımı beni amma korkutmuştu ama ufakken. :d bu arada okuduğum o birkaç yüz sayfalık "abridged" versiyonunu da çok beğenmiştim aslında ya. yani bu romanı da favorilerim arasına alabilirim bence. bunun yeni film uyarlamalarını seyretmedim. sadece ilkinin bir kısmını izlemiştim ve pennywise'ın işte bir çocuğun koluna... yaptığı şey sahnesinden sonra bıraktım zira 1990 çıkışlı uyarlamada o sahne hiç gösterilmezken, bu yeni uyarlamada da cgi kullanılmış ve hiç inandırıcı gelmemişti bana. kitapta orası çok ayrı bir psikopatlıkta anlatılıyor. bu yeni uyarlamalarını izlemememdeki asıl sebep pennywise'ın emo gibi yapılmasıydı imaj olarak. ben orta yaşlı görünümlü sapık paylaço tiplemesini alayım mümkünse, 1990'daki uyarlamada tim curry'nin harikulade canlandırdığı gibi. hoş, o da çok süper bir uyarlama sayılmazdı ama pennywise tiplemesi fevkaladeydi işte orada.
stephen king'in stilinin alametifarikası bence tüm o fantastik korku kurgularında inandırıcı olabilmesi ve "biz bu romandaki karakterlerden biri olsaydık nasıl davranırdık" dedirtebilmesi okuyuculara. zaten eserlerinin çoğu da king'in yaşadığı ve dolayısıyla avucunun içi gibi bildiği maine'de geçiyor ve işte bu da romanlarının inandırıcılığını pekiştiren bir şey diye düşünüyorum. o kurgularda yer alan fantastik elementlere elbette inanmıyoruz ama işte mesela benim yaşadığım kasabaya/şehre öyle bir yaratık gelse biz nasıl aksiyonlar alırdık diye sorgulatıyor insanı, en azından beni. bu yazarı çok küçümseyen, aşağılayan da var ama king de bildiğim kadarıyla ben süper bir yazarım diye ortamlarda caka satan biri değil. bir şekilde hayal gücünü tetikleyici, çok sürükleyici kurguları kotarabilen bir yazar ve işte kitleler de kendisinin eserlerini seviyor. king de bununla yetiniyor gibi görünüyor. sosyal medyadan da takip ettiğim kadarıyla kendisi cidden ben öyle aşmış bir yazarım havalarında değil. etik değerleri de yüksek bir insan. kendisinin, "ben öldükten sonra eserlerim ne kadar değer görür bilemiyorum, tamamen unutulabilirler de; ancak 'pennywise diye bir karakteri vardı, o palyaço amma da ürkünçtü' demeye devam edecek insanlar bence..." falan dediğini okumuştum bir yerlerde.
bu arada ben bu romanların bir kısmının orijinal ingilizcesini de okudum, yazıda da dediğim gibi bazılarının da sadece ingilizcesini okudum. kara kule serisinin hem türkçelerini hem de ingilizce orijinallerini defalarca okudum hatta. ingilizce ve/ya türkçelerini okuduğum ama favorilerim arasına girmediklerinden yazıda bahsetmediğim eserleri de var king'in. kendisinin okumadığım (en azından henüz) kitapları da az sayılmaz tabii.
devamını gör...
şans çarkı
uygulamayı zamanında +1 olsun diye indirdim ama hiç kullanmadım. ben tarayıcıdan devam.
uygulama özelliklerini de şans çarkını da bilmiyorum.
karmaya gelince kaç karmam olduğunun da bir önemi yok benim için.
ama çark ve 1000 karma kalabilir. karmayla mutlu olan yazarlarda var sonuçta.
ben bu halimle zaten mutluyum ve mutluluğumu 3-5 karma değiştirmez.
uygulama özelliklerini de şans çarkını da bilmiyorum.
karmaya gelince kaç karmam olduğunun da bir önemi yok benim için.
ama çark ve 1000 karma kalabilir. karmayla mutlu olan yazarlarda var sonuçta.
ben bu halimle zaten mutluyum ve mutluluğumu 3-5 karma değiştirmez.
devamını gör...
çilekeş’in abartılı bilet fiyatları
normal event fiyatlandırmasıyla yapılmış, anladığım kadarıyla.
önce bir ön satış olur, belirli bir sayıda o fiyattan satarsın, sonra satış analizine göre ikinci grubu fiyatlarsın, sonra üçüncü sonra dördüncü grup. bu şekilde ciroyu maksimize edersin. yani talep eğrisini göz önüne getirin, ciroyu maksimize etmek için her fiyat noktasına oynarsın ki arz sabitse dışarıda koltuk kalmadan maksimum ciroyu elde edesin.
çok büyük ihtimalle grubun fiyatlandırmadan ve hatta hiçbir pazarlama aktivitesinden haberi bile yoktur (karar alma noktasında demek istiyorum, tabii ki öğrenmişlerdir fiyatlamayı)
bu işi organizasyon firmaları yapar.
her türlü revenue & pricing management için dm please.
önce bir ön satış olur, belirli bir sayıda o fiyattan satarsın, sonra satış analizine göre ikinci grubu fiyatlarsın, sonra üçüncü sonra dördüncü grup. bu şekilde ciroyu maksimize edersin. yani talep eğrisini göz önüne getirin, ciroyu maksimize etmek için her fiyat noktasına oynarsın ki arz sabitse dışarıda koltuk kalmadan maksimum ciroyu elde edesin.
çok büyük ihtimalle grubun fiyatlandırmadan ve hatta hiçbir pazarlama aktivitesinden haberi bile yoktur (karar alma noktasında demek istiyorum, tabii ki öğrenmişlerdir fiyatlamayı)
bu işi organizasyon firmaları yapar.
her türlü revenue & pricing management için dm please.
devamını gör...
31 ocak 2026 izmir’de sahile vurmuş çocuk cesedi bulunması
çocukların ölmesi ve insanın elinden hiç bir şey gelmemesi sizce de üzücü değil mi?
günden güne tanrı gözümde daha da ölüyor ve küçülüyor.
suçu tanrıya atıyor diyebilirsiniz.
umrumda da değil.
dünyada düzeni sen kurduysan ölen çocuklardan da sen suçlusun.
ol deyince olduran kalbi imanla dolduran tanrı
öl diyince öldüren kalbi nefretle dolduran tanrı.
günden güne tanrı gözümde daha da ölüyor ve küçülüyor.
suçu tanrıya atıyor diyebilirsiniz.
umrumda da değil.
dünyada düzeni sen kurduysan ölen çocuklardan da sen suçlusun.
ol deyince olduran kalbi imanla dolduran tanrı
öl diyince öldüren kalbi nefretle dolduran tanrı.
devamını gör...
narenciye çarpması
çok fazla tüketirseniz avuç içlerinde turunculaşma başlar ama çarpmaz. alerji yapar ama.
devamını gör...
herkes sonunda olmaktan korktuğu kişiye dönüşür
korku mu bilmiyorum ama insanlar insanı öyle zorluyor ki sonunda akıl sağlığınızda bile dalgalanmalar yaşıyorsunuz. sonra yürümedikleri yollarla ilgili kestikleri ahkamları dinlerken hep o kınadığınız kötü insan olduğunuzu fark ediyorsunuz. korksanız da korkmasanız da hayat sizi dönüştürüyor.
devamını gör...
tek başına proje geliştirmek
yapay zeka olduğu için tek sayılmam gerçi ama insan olarak tekim ve hem keyifli hem yorucu bir eylem. severek yaptığım için sıkılmıyorum, şu an angarya işleri hallediyorum. genel tabloya bakmak için powershell komutu verdim, dedim excel formatında ver. onuda yaptı yiğidim.
şu an elimde 29 dosyalık, 358 tane fonksiyon barındıran ve yaklaşık 12 bin satıra ulaşmış bir yapı var.
zamanında 2000 e satıra ulaşınca lan ben nerelere geldim diyordum. şu an 12000 satırı yönetiyorum. insan kendini sınırlamamalı bazen. en kalabalık olan 2300 satır olan main.py. yani uygulamayı açan. onu 1000 satırın altına indirmeye çalışıyorum işte parçalara ayırıp.
(bkz: zamanında alınan teknik borçları ödemek)
yalnız bitince bu ayırma işlemi, acayip rahatlayacak ve çok daha rahat eklemeler düzenlemeler yapabileceğim. ayrıca parçalara ayırırken ana yapıma daha çok hakim oldum. ne, ne yapıyor vs biliyorum. aksi takdirde 2000 satırdan sonra sıçar batırırdım zaten , çünkü yapay zeka 300 satırdan uzun kod yazarken saçmalıyor. benim yaptığım yönetim işi kodu yazmaktan daha zordur muhtemelen (c ile yazılan veri görselleştirme hariç, onu 2 yıl tecrübem olsa yapamazdım muhtemelen)
şu an elimde 29 dosyalık, 358 tane fonksiyon barındıran ve yaklaşık 12 bin satıra ulaşmış bir yapı var.
zamanında 2000 e satıra ulaşınca lan ben nerelere geldim diyordum. şu an 12000 satırı yönetiyorum. insan kendini sınırlamamalı bazen. en kalabalık olan 2300 satır olan main.py. yani uygulamayı açan. onu 1000 satırın altına indirmeye çalışıyorum işte parçalara ayırıp.
(bkz: zamanında alınan teknik borçları ödemek)
yalnız bitince bu ayırma işlemi, acayip rahatlayacak ve çok daha rahat eklemeler düzenlemeler yapabileceğim. ayrıca parçalara ayırırken ana yapıma daha çok hakim oldum. ne, ne yapıyor vs biliyorum. aksi takdirde 2000 satırdan sonra sıçar batırırdım zaten , çünkü yapay zeka 300 satırdan uzun kod yazarken saçmalıyor. benim yaptığım yönetim işi kodu yazmaktan daha zordur muhtemelen (c ile yazılan veri görselleştirme hariç, onu 2 yıl tecrübem olsa yapamazdım muhtemelen)
devamını gör...
çilekeş’in abartılı bilet fiyatları
accept ve in flames in konseri 4000 liraydı sanırım o dururken bu silkiklerin konserine 5000 lira veren net maldır.
devamını gör...
31 ocak 2026 beşiktaş konyaspor maçı
orkunum tıklattı 2-1 oldu. o sırada tribünler;
oley oleeey oleeey yönetiiiim istifaaaa.
oley oleeey oleeey yönetiiiim istifaaaa.
devamını gör...
magma
yer altındaki deniz
devamını gör...
çilekeş’in abartılı bilet fiyatları
çile çekeceklerine çile çektiriyorlar.
sırf oradaydım demek ve marjinal görünmek için konsere gitmek isteyenler bu parayı verecektir...
kimmiş diye şöyle bir baktım da bir tane kayda değer parçaları yok..
tabi ki bana göre...
sırf oradaydım demek ve marjinal görünmek için konsere gitmek isteyenler bu parayı verecektir...
kimmiş diye şöyle bir baktım da bir tane kayda değer parçaları yok..
tabi ki bana göre...
devamını gör...
veda
tekrar veda edene kadar başlangıçtır.
devamını gör...
herkes sonunda olmaktan korktuğu kişiye dönüşür
derler ki; ''kimse babasını gömmeden büyümez''.
devamını gör...
kanser
her şeyden önce pahalı bir tedavi arkadaşlar. hiç öyle devlet yardımcı falan olmuyor. maddi olarak insanı yoruyor. ayrıca insanlarla çok iletişimde olduğunuz süreçte moralinizin bozulmaması imkansız. herkes öyle cahil ki insan bunalıyor. hayata tutunacak sebepleriniz varsa bence savaşmak daha kolay ama aksi durumlar yaşarsanız hem tedaviniz aksıyor hem de bazen bırakmak istiyorsunuz.
son gelişmelerle yepyeni bir ufuk açıldığı söyleniyor. inşaallah gerçektir çünkü düşmanıma bile neden olduğu ağrıları dilemem. bunları da güzel haberler aldığım için yazıyorum. bugüne kadar içimi dökmek hiç nasip olmamıştı.
son gelişmelerle yepyeni bir ufuk açıldığı söyleniyor. inşaallah gerçektir çünkü düşmanıma bile neden olduğu ağrıları dilemem. bunları da güzel haberler aldığım için yazıyorum. bugüne kadar içimi dökmek hiç nasip olmamıştı.
devamını gör...
insana ağır gelen şeyler
çocukları koruyamıyor, kadınları koruyamıyor, gençleri koruyamıyoruz.
teröristin koruyorlar, mülteciyi koruyorlar, kendilerinden olan hiçbir şeyi korumuyorlar.
teröristin koruyorlar, mülteciyi koruyorlar, kendilerinden olan hiçbir şeyi korumuyorlar.
devamını gör...
yunanca şarkılar
yunan folk müziğinden biraz daha güncele dalınca da iyi şarkılar çıkıyor.
devamını gör...
çilekeş’in abartılı bilet fiyatları
tanımam etmem ama bu fiyata kurban ederim, vermem.
devamını gör...
herkes sonunda olmaktan korktuğu kişiye dönüşür
büyük bir trajedi gibi görünen ancak bütün gerçekliği yüzümüze vuran bir ifade.
herkes bir canavar ya da kötü insan tanımı yapar kafasında. ben böyle birisi olmayacağım der herkes. ancak hep istenmeyen insanlarla karşılaştırır bizi hayat. haya işte, garip denklemleri var şerefsizin.
kötülüğe meydan okurken kötülüğün dilini öğreniriz mesela. çocukken babamıza kızarız bir şeylerden dolayı, ama bir bakmışız aynı davranışı yapıyoruz.
çünkü şunu hiç düşünmedik:"bir insanı, o insanın geçtiği yolları yürümeden ve yaşadıklarını yaşamadan anlayamayız."
biz eleştirdikçe, kaçtıkça yavaş yavaş o kişiye benzeriz. başlarda ufak tavizler veririz. bu sefer hak etti deriz. sert olmazsam ezerler deriz. nahif olursam zayıf sanarlar deriz. çok tanıdık değil mi? evet, maalesef.
tebrikler, olmak istemediğimiz kişi olma yolunda emin adımlarla yürüyoruz.
ama bu sözün asıl derinliği başka yerlerde gizli.
korkulan kişi her zaman dışarıda değildir, bazen içimizde öldürmeye çalıştığımız sarmaşıktır. kaçarız bazen. ama farkında değiliz ki, gölgeler biz kaçarken büyür. büyüdükçe kabul görür ve kabul gören şey gerçek olur. kaçmak yerine o sarmaşığı kabul ederek küçültebiliriz. onu tanırız ve ona göre bir ilaç geliştiririz.
hayır...
asıl mesele korkmak değil. korkmamak hiç değil. asıl mesele o korkunun değişim direksiyonunuza geçmesine izin vermemek.
değişimi korku sürüyorsa varacağın tek yer vardır:"derinlerde ölen ama gömülmeyen en büyük karanlığın."
ve yine hayır...
meselenin özü olgunluk göstermektir. asıl önemli olan sende açılan yarayı başkasına açmamak için elini taşın altına koymaktır.
çünkü hepimiz genlerimiz dışında yaralarımızı aktarırız insanlara, çocuklarımıza...
insan denen canlı kendini aklamak için her şeyi yapabilir, göze alabilir her şeyi. en sevdiği kişinin ruhunu yok edecek kadar göze alabilir her şeyi.
ama kendimizden vazgeçmedikçe kendimizi yenemeyiz.
en son gelinen nokta ise şudur:"olmaktan korktuğun kişiyi olmak kolaydır. çünkü o hazır bir kalıp. zor olan ise yaraları saklayıp kimseye aynı yarayı açmamaktır."
sevgilerle.
herkes bir canavar ya da kötü insan tanımı yapar kafasında. ben böyle birisi olmayacağım der herkes. ancak hep istenmeyen insanlarla karşılaştırır bizi hayat. haya işte, garip denklemleri var şerefsizin.
kötülüğe meydan okurken kötülüğün dilini öğreniriz mesela. çocukken babamıza kızarız bir şeylerden dolayı, ama bir bakmışız aynı davranışı yapıyoruz.
çünkü şunu hiç düşünmedik:"bir insanı, o insanın geçtiği yolları yürümeden ve yaşadıklarını yaşamadan anlayamayız."
biz eleştirdikçe, kaçtıkça yavaş yavaş o kişiye benzeriz. başlarda ufak tavizler veririz. bu sefer hak etti deriz. sert olmazsam ezerler deriz. nahif olursam zayıf sanarlar deriz. çok tanıdık değil mi? evet, maalesef.
tebrikler, olmak istemediğimiz kişi olma yolunda emin adımlarla yürüyoruz.
ama bu sözün asıl derinliği başka yerlerde gizli.
korkulan kişi her zaman dışarıda değildir, bazen içimizde öldürmeye çalıştığımız sarmaşıktır. kaçarız bazen. ama farkında değiliz ki, gölgeler biz kaçarken büyür. büyüdükçe kabul görür ve kabul gören şey gerçek olur. kaçmak yerine o sarmaşığı kabul ederek küçültebiliriz. onu tanırız ve ona göre bir ilaç geliştiririz.
hayır...
asıl mesele korkmak değil. korkmamak hiç değil. asıl mesele o korkunun değişim direksiyonunuza geçmesine izin vermemek.
değişimi korku sürüyorsa varacağın tek yer vardır:"derinlerde ölen ama gömülmeyen en büyük karanlığın."
ve yine hayır...
meselenin özü olgunluk göstermektir. asıl önemli olan sende açılan yarayı başkasına açmamak için elini taşın altına koymaktır.
çünkü hepimiz genlerimiz dışında yaralarımızı aktarırız insanlara, çocuklarımıza...
insan denen canlı kendini aklamak için her şeyi yapabilir, göze alabilir her şeyi. en sevdiği kişinin ruhunu yok edecek kadar göze alabilir her şeyi.
ama kendimizden vazgeçmedikçe kendimizi yenemeyiz.
en son gelinen nokta ise şudur:"olmaktan korktuğun kişiyi olmak kolaydır. çünkü o hazır bir kalıp. zor olan ise yaraları saklayıp kimseye aynı yarayı açmamaktır."
sevgilerle.
devamını gör...
mizofoni
sakız, ağız şapırdatma, ağızda lokma varken konuşan insan duymak istemememe neden olan illet. tedavisi de yok. tedavi olması gereken bu hanzolar.
devamını gör...
seni seviyorum diyemeyen erkekler
benden uzak cehenneme direk.
devamını gör...