101.
yine bir gün, bir iş için, yolum ankaraya düşmüş. ümitköyde bir arkadaşıma misafir olmuşum. ertesi gün, katılmam gereken bir organizasyon var. bir gün önceden gelmişim her zamanki gibi. fotoğraf makinamı ve sırt çantamı alıp, kızılaya doğru, insan manzaraları yakalamak için evden çıkıyorum. güz mevsimi ankarayı çok seviyorum. ınsanlar daha canlı görünüyor.
güvenparkta iniyorum otobüsten, bir simit alıp, meşrutiyet, olgunlar, arjantin, tunalı derken kuğuluparka kadar yürüyerek gidiyorum, pek birşey çekmek gelmiyordu içimden, gayet huzurlu bir gündü.

bir banka oturup sigaramı yaktım, biraz sonra elinde poşetler olan yaşlı bir kadın, boş bir bank bulamadığı için yanıma oturdu. fotoğraf makinamı kurcalarken, gazeteci misin oğlum sen? diye sordu. kadına bakmadan -evet bazen. diye cevap verdim.
-dün gece burda bir cinayet işlenmiş, zavvallı bir kızı öldürmüşler.. diye başlayan bir agatha christie romanı geveledi. sıkılıp, yetişmem gereken bir yer var, diyerek uzaklaştım. geldiğim yolu, farklı sokaklardan geçerek geri döndüm. konur-2 sokakta sanat sokağı diye terasta bir cafe vardı. eski bir dostumla orda satranç oynamaya gider, karadut içerdik. bu sefer yalnız gittim. içerde küçük bir kütüphane var, belki birşeyler okurum diye düşündüm.
yukarı çıktım ve tozlu bir edebiyat dergisi bulup, rastgele bir hikaye açıp okudum. sema kaygusuz diye gayet yetenekli bir kadın yazarın hikayesini okudum, betimlemeler çekiciydi. birden solumdaki masadan biri seslendi
-pardon kaleminiz var mı acaba?
lanet olsun bu bir kadın sesiydi!! sesinden yüzünü hayal etmek için -tabi, tabi surda bir yerlerde olacaktı diyerek çantamı kurcalamaya başladım, hala bakmadım sesin sahibine, kesin esmerdi, esmer gibi konuşuyordu. beyaz tenli olmalı, kalem istediğine göre ankaralı olabilir. kalemi bulup uzattım ve yüzüne baktım, ankaralı, esmer ve beyaz tenliydi. çocukluğum kadar güzeldi. teşekkür ederim, diyerek gülümsedi, silahımı çeker gibi makinamı çıkarıp bir el ateş ettim.
- ne yapıyorsunuz diye sordu.
- objektifimi şımartıyorum.diye cevap verdim
gülümseyerek
- sizde mi fotoğrafçısınız diye sordu
- hayır ben bir serseriyim, dedim
gözleri parlıyordu, kahkahayı basıp
- kalem için teşekkür ederim dedi makinamın vizöründe bir sorun var galiba, bakabilir misiniz? dedi
umursamadan - bütün vizörler kusurludur. paralaks hatası olmalı. hava çok güzel neden biraz dolaşmıyoruz, diye sordum.
- neden biraz dolaşacakmışız ki dedi
- oturmaktan sıkılmış olmalısın beklediğin biride yok ve hafta sonu. ben dosta gidip kitapları kurcalayacağım biraz, benimle gel bir kaç öneriye ihtiyacım olabilir. dedim.
- beklediğim biri olmadığını nerden anladın.
- bekletilecek birine benzemiyorsun.
kahkahayı basıp çantasını, eşyalarını masadan alıp, ayağa kalktı ne tür kitaplar okursunuz, diye sordu bende hemen toparlanıp, pek kitap okumam, dedim.
hesabı ödeyip dışarı çıktık, sokağın başında ki büfeden iki şişe kola alıp içerek konura, yüksele, ordan karanfil sokağına geçtik.

herkesin önünde birilerini beklediği , dost kitabevine girdik.

kitaplara bakındık biraz,

bir anda kız kayboldu, pek aldırış etmeyip othellodan bir bölümü açıp bedavadan okumaya başladım, derken elinde trevanianın şibumisiyle karşımda heyecanla belirdi.
- bunu okudun mu diye sordu
en sevdiğim kitabı bulup, getirmesine şaşırdım
- hayır ilk defa görüyorum bu şeyi roman mı, yoksa felsefe kitabı mı?
- harika bir roman bunu okuyabilirsin.
elimdeki shakespeare kitabını gizlice bir yere sıkıştırdım
- edgar allan poe okudun mu hiç?
- vay canına sever misin bütün hikayelerini okudum.
saçları gerçekten çok güzeldi, elimi omuzuna doğru götürdüm, gözleriyle elimi takip etti. saçlarına dokunmak istesemde hemen arkasındaki raftan
jean jacques rousseau'nun yalnız gezenin düşleri kitabını yavaşça alıp kendisine verdim.
- akşam eski yeni de güzel bir program varmış, birlikte gider miyiz?
- daha adını bile bilmiyorum.
- bunu evet olarak kabul ediyorum. kitapları al, akşam orda buluşunca senden alırım. diyerek onu orda bırakıp, doğruca eve gittim. arkadaşın arabasını alıp, biraz gezdikten sonra eve döndüm, pink floyd açıp, beni eski yenide bekleyen ve sinirleri bozulan o güzel kızı hayal ettim. umarım iyi vakit geçiriyordur. beni asla unutamayacak.
güvenparkta iniyorum otobüsten, bir simit alıp, meşrutiyet, olgunlar, arjantin, tunalı derken kuğuluparka kadar yürüyerek gidiyorum, pek birşey çekmek gelmiyordu içimden, gayet huzurlu bir gündü.

bir banka oturup sigaramı yaktım, biraz sonra elinde poşetler olan yaşlı bir kadın, boş bir bank bulamadığı için yanıma oturdu. fotoğraf makinamı kurcalarken, gazeteci misin oğlum sen? diye sordu. kadına bakmadan -evet bazen. diye cevap verdim.
-dün gece burda bir cinayet işlenmiş, zavvallı bir kızı öldürmüşler.. diye başlayan bir agatha christie romanı geveledi. sıkılıp, yetişmem gereken bir yer var, diyerek uzaklaştım. geldiğim yolu, farklı sokaklardan geçerek geri döndüm. konur-2 sokakta sanat sokağı diye terasta bir cafe vardı. eski bir dostumla orda satranç oynamaya gider, karadut içerdik. bu sefer yalnız gittim. içerde küçük bir kütüphane var, belki birşeyler okurum diye düşündüm.
yukarı çıktım ve tozlu bir edebiyat dergisi bulup, rastgele bir hikaye açıp okudum. sema kaygusuz diye gayet yetenekli bir kadın yazarın hikayesini okudum, betimlemeler çekiciydi. birden solumdaki masadan biri seslendi
-pardon kaleminiz var mı acaba?
lanet olsun bu bir kadın sesiydi!! sesinden yüzünü hayal etmek için -tabi, tabi surda bir yerlerde olacaktı diyerek çantamı kurcalamaya başladım, hala bakmadım sesin sahibine, kesin esmerdi, esmer gibi konuşuyordu. beyaz tenli olmalı, kalem istediğine göre ankaralı olabilir. kalemi bulup uzattım ve yüzüne baktım, ankaralı, esmer ve beyaz tenliydi. çocukluğum kadar güzeldi. teşekkür ederim, diyerek gülümsedi, silahımı çeker gibi makinamı çıkarıp bir el ateş ettim.
- ne yapıyorsunuz diye sordu.
- objektifimi şımartıyorum.diye cevap verdim
gülümseyerek
- sizde mi fotoğrafçısınız diye sordu
- hayır ben bir serseriyim, dedim
gözleri parlıyordu, kahkahayı basıp
- kalem için teşekkür ederim dedi makinamın vizöründe bir sorun var galiba, bakabilir misiniz? dedi
umursamadan - bütün vizörler kusurludur. paralaks hatası olmalı. hava çok güzel neden biraz dolaşmıyoruz, diye sordum.
- neden biraz dolaşacakmışız ki dedi
- oturmaktan sıkılmış olmalısın beklediğin biride yok ve hafta sonu. ben dosta gidip kitapları kurcalayacağım biraz, benimle gel bir kaç öneriye ihtiyacım olabilir. dedim.
- beklediğim biri olmadığını nerden anladın.
- bekletilecek birine benzemiyorsun.
kahkahayı basıp çantasını, eşyalarını masadan alıp, ayağa kalktı ne tür kitaplar okursunuz, diye sordu bende hemen toparlanıp, pek kitap okumam, dedim.
hesabı ödeyip dışarı çıktık, sokağın başında ki büfeden iki şişe kola alıp içerek konura, yüksele, ordan karanfil sokağına geçtik.

herkesin önünde birilerini beklediği , dost kitabevine girdik.

kitaplara bakındık biraz,

bir anda kız kayboldu, pek aldırış etmeyip othellodan bir bölümü açıp bedavadan okumaya başladım, derken elinde trevanianın şibumisiyle karşımda heyecanla belirdi.
- bunu okudun mu diye sordu
en sevdiğim kitabı bulup, getirmesine şaşırdım
- hayır ilk defa görüyorum bu şeyi roman mı, yoksa felsefe kitabı mı?
- harika bir roman bunu okuyabilirsin.
elimdeki shakespeare kitabını gizlice bir yere sıkıştırdım
- edgar allan poe okudun mu hiç?
- vay canına sever misin bütün hikayelerini okudum.
saçları gerçekten çok güzeldi, elimi omuzuna doğru götürdüm, gözleriyle elimi takip etti. saçlarına dokunmak istesemde hemen arkasındaki raftan
jean jacques rousseau'nun yalnız gezenin düşleri kitabını yavaşça alıp kendisine verdim.
- akşam eski yeni de güzel bir program varmış, birlikte gider miyiz?
- daha adını bile bilmiyorum.
- bunu evet olarak kabul ediyorum. kitapları al, akşam orda buluşunca senden alırım. diyerek onu orda bırakıp, doğruca eve gittim. arkadaşın arabasını alıp, biraz gezdikten sonra eve döndüm, pink floyd açıp, beni eski yenide bekleyen ve sinirleri bozulan o güzel kızı hayal ettim. umarım iyi vakit geçiriyordur. beni asla unutamayacak.
devamını gör...
102.
çok çok çok özlediğim şehir.
devamını gör...
103.
memleket kokum olan şehirdir.
devamını gör...
104.
ankara'da yaşayabileceğimi çok düşünmüyorum sürekli kasvetli havalar göremem görürsem ölürüm. ben onu bunu bilmem abi sonuna kadar güneşçiyim :)
devamını gör...
105.
türkiye'nin başkentidir; ancak insanlar denize hasret kalmaz mı, denizsiz bir şehirdir. geçenlerde kar yağdı.
devamını gör...
106.
gri ve sıkıcı görünümünün altında çok büyük bir gece ve eğlence alemi bulunduran, bünyesinde çok fazla sayıda gayrimeşru suç barındıran bir memleket. asıl memur gibi görünenden korkacaksınız bu hayatta. ankara yanıyor, benden söylemesi.
ayrıca: bugün deprem olmuş. etkilenenlere geçmiş olsun dilerim. evet.
ayrıca: bugün deprem olmuş. etkilenenlere geçmiş olsun dilerim. evet.
devamını gör...
107.
başkent olmasa yozgat gibi vasat bir şehir olacak olan il'dir.
her tarafı betonla yığılı gezilecek çok az yeri olan basit bir memur kentidir.
tek avantajı faylarının 6.0 ve üzeri şiddette deprem üretmeyecek olması olabilir.
her tarafı betonla yığılı gezilecek çok az yeri olan basit bir memur kentidir.
tek avantajı faylarının 6.0 ve üzeri şiddette deprem üretmeyecek olması olabilir.
devamını gör...
108.
kendine has bir kederi olan; içindeyken tat vermeyen, uzakkense özlediğim şehirdir.
devamını gör...
109.
tanım: türkiye cumhuriyeti'nin başkentidir.
şahsen defalarca gitmeme rağmen bir türlü ısınamadım. hiç içim atmadı bu şehre. sanki her yer çarpık kentleşme ve beton hissiyle doluydu. hiç geniş yeşil alanlarını göremediğimden ya da deniz, nehir gibi şehir siluetine can katan etkileri olmadığından olabilir. sevemedim bir türlü bu şehri.
şahsen defalarca gitmeme rağmen bir türlü ısınamadım. hiç içim atmadı bu şehre. sanki her yer çarpık kentleşme ve beton hissiyle doluydu. hiç geniş yeşil alanlarını göremediğimden ya da deniz, nehir gibi şehir siluetine can katan etkileri olmadığından olabilir. sevemedim bir türlü bu şehri.
devamını gör...
110.
bugün çok güzel bir yağmurla güne başlayan şehirdir ayrıca baraj havzamız olan kızılcahamam çamlıdere gerede'ye kar yağıyor. yarın veya cuma da ankara'ya kar beklentisi var. şöyle her yer bembeyaz olsa da kapansa.
devamını gör...
111.
guzel bir yağmurla güne başlayıp lapa lapa karla devam eden şehir.
devamını gör...
112.
16 sene yaşadığım bir şehir.
hayatımın en iz bırakan yıllarımı geçirdim.
üniversiteyi ankara’da okudum ve aynı zaman çalıştım da.
her yer memur ve çalışan kaynıyor. iş yapmaktan yüzleri asık, betonlaşmış ifadeli insanlar görürsünüz.
yol vermek, kibarlık yapmak güçsüzlük belirtisidir ve güçsüzlük kabul edilemez. trafik, tam bir “yol alanındır” mantığı ile akar. yol veren kişi eziktir.
yer yer yeşil alan olsa da son 15 yılda betonlaşma tavan yaptı. gri bir şehir.
sosyal hayat, betonlaşmış çalışanların yüzlerine rağmen akıcı. kendini, arkadaşlarını ve ruhunu beslemek isteyenler için güzel mekanlar ve etkinlikler var. ama yine de bi kıyı şehirleri rahatlığı yok. iş dünyasının gerginliği yine de hissediliyor.
çok çeşitli müzikler dinleyebileceğiniz mekanlar var. her kesime hitap eder.
tiyatroya gitmek isterseniz ekran başında bilet satışları başlayana katar tetikte beklemeniz gerekecek.
ulaşım konusu zor olmasa da ve istanbul kadar tıklım tıklım değilse de toplu taşıma, kalabalık yoruyor.
kısaca, anadolu köylüsü ile şehirli beyefendilerin bir arada bulunduğu koca bir anadolu şehri. kimini mutlu eder, kimini üzer.
hayatımın en iz bırakan yıllarımı geçirdim.
üniversiteyi ankara’da okudum ve aynı zaman çalıştım da.
her yer memur ve çalışan kaynıyor. iş yapmaktan yüzleri asık, betonlaşmış ifadeli insanlar görürsünüz.
yol vermek, kibarlık yapmak güçsüzlük belirtisidir ve güçsüzlük kabul edilemez. trafik, tam bir “yol alanındır” mantığı ile akar. yol veren kişi eziktir.
yer yer yeşil alan olsa da son 15 yılda betonlaşma tavan yaptı. gri bir şehir.
sosyal hayat, betonlaşmış çalışanların yüzlerine rağmen akıcı. kendini, arkadaşlarını ve ruhunu beslemek isteyenler için güzel mekanlar ve etkinlikler var. ama yine de bi kıyı şehirleri rahatlığı yok. iş dünyasının gerginliği yine de hissediliyor.
çok çeşitli müzikler dinleyebileceğiniz mekanlar var. her kesime hitap eder.
tiyatroya gitmek isterseniz ekran başında bilet satışları başlayana katar tetikte beklemeniz gerekecek.
ulaşım konusu zor olmasa da ve istanbul kadar tıklım tıklım değilse de toplu taşıma, kalabalık yoruyor.
kısaca, anadolu köylüsü ile şehirli beyefendilerin bir arada bulunduğu koca bir anadolu şehri. kimini mutlu eder, kimini üzer.
devamını gör...
113.
ankara, türkiye'nin başkenti ve en kalabalık ikinci ilidir.
devamını gör...
114.
14 ocak 2021 tarihindeki bir sıcak bir soğuk havasıyla yaşayanları garip duygulara sürükleyen başkentimiz.
devamını gör...
115.
gün içinde 2 kez dolu yağışı oldu. şimdi inceden ayaz başladı. akşama kar yağması muhtemel.
devamını gör...
116.
böylr dinleyelin.
devamını gör...
117.
bir abimin. bu şehre gitsen gezsen tanısan bu şehre bu anlamı nasıl yüklemişler dersin dediği şehir
devamını gör...
118.
şu sıralar manyak bir soğuğu olan başkent şehir.
devamını gör...
119.
kuğulu park'ta kuğuları seyrettiğim; tunalı'dan kızılay'a, cebeci'den kızılay'a, bahçeli'nin ara sokaklarında yürüdüğüm; 100. yıl'da soğuk öğrenci evlerinde sıcak sohbetler ettiğim; metroda "this train goes to koru", "next station xx" anonslarını ezberlediğim; gecenin bir vakti kızılay'da sarhoş dolaştığım; dost kitabevi'nde gezip, bazen kitap aldığım; bir kış günü devrim'de arkadaşlarla oturduğum; konur sokak'ta izbe mekanlara takıldığım; 100. yıl merkez çarşı'da bir yere gidip sürekli tanıdığım insanlara denk geldiğim yer. kısaca beni ben yapan her şey. şimdi uzaklarda olsan da elbet bir gün yeniden görüşeceğiz belki kızılay'da, belki bahçeli'de, belki tunalı'da. o zamana kadar kendine iyi bak.
devamını gör...
120.
vasat bir kentleşme, renksiz ve somurtkan bir ahaliye biraz eğitim seviyesi, biraz da soğuk hava ekledin mi ortaya ankara çıkıyor sanırım.
yiğidi öldür, hakkını yeme- bir öğrencinin yaşayabileceği en ideal şehir. mesela, ilber ortaylı'nın da yaptığı gibi: ankara'da sıkıntıdan dil öğrenilir. çünkü dikkati dağıtacak unsurlar yok, ayrıca kitap malzeme donanımı çok iyi, kolay erişilebilir ve ucuz. üniversiteler ki, çok kaliteliler.
kültür seviyesi hem memur hem de öğrenci şehri olduğundan ortalamanın bir tık üzerinde gibi. insanlar disiplinli, saygılı fakat soğuk- mesafeli. samimiyet söz konusu değil bence, zaten memleketimin insanı samimiyet konusunda biraz yüz ister, bu sebeple bu konu hem avantaj hem dezavantaj sayılabilir. fakat söz konusu olan bu soğukluk öğrencilerin ruhsal abuhavalarına da işlemiş gibi, demek istediğim sokakta renk yok, insanların kıyafetleri bile kopkoyu, suratlar da hep bir asıklık söz konusu. metroda insanların özellikle konuşmamaya özen gösteriyormuş gibi suspus durması... yolda neşeli bir ses duyayım diye kulak kabarttım- bunalıma girecektim, anlayamazsınız!
şehrin bakımı konusunda da şikayetlerim var efenim. yüksek düzey bir bakımsızlık mevcut. şehir eski yapıları korumaya özen gösteriyor sanırım, ya da ilgisizlikten öyle duruyor da yanlış mı anladım, bilemem (restorasyon oluyor mu onu bilmiyorum). anıtkabir'e çıkıp inceleme yaptıktan sonra bir şehrin manzarasına aniden dönmeyin, üzülürsünüz. sebebi çarpık kentleşme. parayı veren toprağı "kapan alır" mantığıyla almış, iki üç tuğlayı dizmiş, paranın miktarına göre de kat arttırmış kat eksiltmiş.
yolları bir de... buna şikayet edeceğim bir kamu kuruluşu uyduramam, çünkü allah vergisi. ama bir yere inerken bile yokuş çıkmak mümkün mü? cevabı arayan ankara'ya davetlidir. yürü babam ha yürü, tırmana tırmana yeni skill geliştirdik ya.
kopya kitap satan bir standı var, işte gönlümü (ne yazık ki) orada çeldi ankara. malum türkiye'nin şu ekonomik harika koşullarında bir kitap alacam derken donunuza kadar soyuluyosunuz. e bi de üzerine öğrencilik durumunda erken, mendil çıkarın ağlayalım yani. adamlar kopya kitapları rahat rahat satıyorlar ben ona şaşırdım, birileri beni bu rahatlığın kaynağıyla ilgili yeşillendirirse iyi olur.
ha bi de bakkaldan çok pavyon var arkadaş. ankara bebelerinin her iki şarkısından birinde neden pavyon olduğunu yeni yeni anladım. burada anasının karnından çıkan her bebek ışıl ışıl dünyaya gözünü açıyor :) adamların lügatına yerleşen ilk kelime bu zaten.
ekonomik olmasını eklemiştim yukarıda. ben bir antalyalı (izmirde ve istanbulda da hatırı sayılır vakit geçiren) birisi olarak ankara'nın daha bütçeye uygun bir yer olduğunu düşündüm ama yaşar mıyım? ı ıh..
havasından da bahsedip entrymizi toparlayalım. ben yeni gittim, kışın yani, yazın hiç bulunmadım (sadece çevreyolundan geçmişimdir) ben soğuk havayı severim, yani ankara ayazı ruhumu öyle pek kesmedi ama üşütmedi de diyemem. ama net konya daha soğuktu ya. ankara havasında uyuduğum tek bir günü antalya'da uyduğum 100 güne değişmem. öyle mükemmel etkiliyor havası. sırf havası için burada yaşanır mı peki? hala ı ıh... :p
yiğidi öldür, hakkını yeme- bir öğrencinin yaşayabileceği en ideal şehir. mesela, ilber ortaylı'nın da yaptığı gibi: ankara'da sıkıntıdan dil öğrenilir. çünkü dikkati dağıtacak unsurlar yok, ayrıca kitap malzeme donanımı çok iyi, kolay erişilebilir ve ucuz. üniversiteler ki, çok kaliteliler.
kültür seviyesi hem memur hem de öğrenci şehri olduğundan ortalamanın bir tık üzerinde gibi. insanlar disiplinli, saygılı fakat soğuk- mesafeli. samimiyet söz konusu değil bence, zaten memleketimin insanı samimiyet konusunda biraz yüz ister, bu sebeple bu konu hem avantaj hem dezavantaj sayılabilir. fakat söz konusu olan bu soğukluk öğrencilerin ruhsal abuhavalarına da işlemiş gibi, demek istediğim sokakta renk yok, insanların kıyafetleri bile kopkoyu, suratlar da hep bir asıklık söz konusu. metroda insanların özellikle konuşmamaya özen gösteriyormuş gibi suspus durması... yolda neşeli bir ses duyayım diye kulak kabarttım- bunalıma girecektim, anlayamazsınız!
şehrin bakımı konusunda da şikayetlerim var efenim. yüksek düzey bir bakımsızlık mevcut. şehir eski yapıları korumaya özen gösteriyor sanırım, ya da ilgisizlikten öyle duruyor da yanlış mı anladım, bilemem (restorasyon oluyor mu onu bilmiyorum). anıtkabir'e çıkıp inceleme yaptıktan sonra bir şehrin manzarasına aniden dönmeyin, üzülürsünüz. sebebi çarpık kentleşme. parayı veren toprağı "kapan alır" mantığıyla almış, iki üç tuğlayı dizmiş, paranın miktarına göre de kat arttırmış kat eksiltmiş.
yolları bir de... buna şikayet edeceğim bir kamu kuruluşu uyduramam, çünkü allah vergisi. ama bir yere inerken bile yokuş çıkmak mümkün mü? cevabı arayan ankara'ya davetlidir. yürü babam ha yürü, tırmana tırmana yeni skill geliştirdik ya.
kopya kitap satan bir standı var, işte gönlümü (ne yazık ki) orada çeldi ankara. malum türkiye'nin şu ekonomik harika koşullarında bir kitap alacam derken donunuza kadar soyuluyosunuz. e bi de üzerine öğrencilik durumunda erken, mendil çıkarın ağlayalım yani. adamlar kopya kitapları rahat rahat satıyorlar ben ona şaşırdım, birileri beni bu rahatlığın kaynağıyla ilgili yeşillendirirse iyi olur.
ha bi de bakkaldan çok pavyon var arkadaş. ankara bebelerinin her iki şarkısından birinde neden pavyon olduğunu yeni yeni anladım. burada anasının karnından çıkan her bebek ışıl ışıl dünyaya gözünü açıyor :) adamların lügatına yerleşen ilk kelime bu zaten.
ekonomik olmasını eklemiştim yukarıda. ben bir antalyalı (izmirde ve istanbulda da hatırı sayılır vakit geçiren) birisi olarak ankara'nın daha bütçeye uygun bir yer olduğunu düşündüm ama yaşar mıyım? ı ıh..
havasından da bahsedip entrymizi toparlayalım. ben yeni gittim, kışın yani, yazın hiç bulunmadım (sadece çevreyolundan geçmişimdir) ben soğuk havayı severim, yani ankara ayazı ruhumu öyle pek kesmedi ama üşütmedi de diyemem. ama net konya daha soğuktu ya. ankara havasında uyuduğum tek bir günü antalya'da uyduğum 100 güne değişmem. öyle mükemmel etkiliyor havası. sırf havası için burada yaşanır mı peki? hala ı ıh... :p
devamını gör...